9 Haziran 2026 Salı

Panzehiri hareket

Dün akşam bir eşiği aştım.  

İlk kez kesintisiz 45 dakika koştum. Bu süre zarfında da 5,4 km yol aldım. Yarış öncesi 45 dk. hareket etmek, yarışın hedefi olan 5 K mesafeyi aşmak, hem bedenimi hem zihnimi buna alıştırmak şahane oldu. 45 dk bittiğinde bacaklarımda derman kalmadı. Sol ayak tabanımda sürtünmeye bağlı bir yanma hissetmeye başladım. Yanaklarım da al aldı. Müthiş bir enerji patlaması, bedenimden zihnime yayılan harika bir hafiflik, nasıl anlatsam bilemiyorum. Runners high denilen şey oydu sanırım. Ve ben bu hisse bayıldım. Bu kadar insanın koşması boşuna değilmiş. 

Derdim yarı maraton, maraton, ultratrailler değil. Yine de insanın kendine hafif meydan okuması, bedenini güçlendirmesi, her defasında kendini aşmaya çalışması güzel bir şey. Dışarıdan sakin bir yapım var. İçi beni, dışı sizi yakar dediklerinden de değilim. Ama bu sakinliğin ve iyi olmanın bedelini uzun yıllardır gevşeyememek olarak da çekiyorum. Dişlerimi sıktığım bloğun düzenli okurlarının da malûmu. Hayatımda çok şey değişti. Stres faktörü de hayli azaldı. Bununla beraber bedenim buna tam olarak ikna değil galiba. Yılların alışkanlığıyla ha babam de babam sıkıyor dişlerimi. Koşarken, kuvvet antrenmanları yaparken, yani bedenimi çalıştırırken, zihnim susuyor, nefesi, ritmi takip ediyorum ve dişler tamamen istirahat pozisyonunda kalıyor. Beden zorlanırken çenem serbest kalıyor, yılların alışkanlığıyla sürekli veri işleyip analiz yapan zihnim geri plana çekiliyor. Fiziksel olarak başarmanın yanı sıra zihnim, kalbim özgürleşiyor. 

Dün zihnimle bir sohbetim olmuştu. Kendimi suçlayan, pişmanlık dolu bir konuşma değildi. Şiddetsiz iletişimde karşılanmayan ihtiyaçların yasını tutma kavramından bahsedilir. Öyle bir yerdeydim. Karşılanmayan ihtiyaçlarımla bağlantıya geçip onların farkına varınca ister istemez bir üzüntü, yas geliyor. Bunu bastırmaya çalışmadım ama sürekli onu taşımak da istemiyordum. Kendimi stadyuma attım. Kulaklıklarımı taktım. Koşu listemi açtım.  Ritmik ezgiler kulağımda çalarken koşmaya başladım. Adımlarım zemine bastıkça can sıkan, zihnimde yineleyen düşünceleri toprağa verdim. O ağır, durağan enerji dönüştü.  Bacaklarıma yakıt oldu.  Gücümü topladım ve kendi kişisel zirvemi gördüm. 

Bu yeni bir keşif değil, elbette. Su götürmez bir gerçek. Zihni susturmanın en iyi yolu, en güçlü panzehiri hareket etmek. Bedenin hareketi, belirsizlikler karşısında telaşa kapılan, sürekli düşünce ve analiz üreten, "Neden?" sorusuna yanıt arayan zihnin bir girdap misali bizi içine çekmesini, düşünerek çıkış yolu bulabileceğimiz yanılgısını ortadan kaldırıyor. 

Dün düşünerek çözemediğim her şey, pistte adımlarımın ucundan toprağa, bugünde küreğimin ucundan suya aktı, gitti. Kan akışının hızlandığı, nefesin açıldığı, kasların devreye girdiği, zihnin mecburen sustuğu, sadece, o âna, o ritme odaklandığım bu anlara meftunum ve çoğaltmak için de elimden geleni yapıyorum. Ne mutlu bana ki, buna kürek çekmek de eklendi. 

Bugün ikinci dersi yaptık. Acemiliği üzerimizden atıyoruz. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre yapmak başlarda zorlasa da suların üzerinde süzülmek, martıların başımızın üstünden pike yaparak geçmesini izlemek çok keyifliydi. İlk derse göre iki misli de yol yaptık çünkü we are the best team!






8 Haziran 2026 Pazartesi

Yaza merhaba

İleri tarih seçip kendine mektup yazma imkânı tanıyan futureme adlı bir web sitesi var. Yılın son günlerinde kendime mektup yazıp gelecekteki ben'e yollamışlığım çok. O günün cehaleti, sıkışıklığı, merakı içinde gelecekteki kendine yazmak hoş bir deneyim bana kalırsa. Senin için belirsiz olan her şey bitmiş. Tünelin ucundaki ışığa doğru yürümüş ve belki de aydınlığa varmış versiyonunun senin belirsizlikler karşısında dayanıksız, heyecanlı, telaşlı yanına bakmasının sakinleştiren bir yanı var. Bu mektuplardan yeterince aldığında, okuduğunda şu düşünceyi alıp bağrına basmak kolaylaşıyor: "Geçecek. Daha önce de geçti." Hayatta acı ve ızdırap varlığını, her acının ve ızdırabın bir sonu olduğunu hatırlamak, ta içeriden bilmek ve kabul etmek kadar insanın dayanıklılığını arttıran bir şey yok bana kalırsa.  

Bu açıklamam boşuna değil. Bugünlerde bir mektup bekliyorum çünkü. Tam tamına cumartesi gelecek. Bu defa futureme'den değil. Ücretliye dönmüş çünkü site. O yüzden bir eposta adresimden tarih planladım ve diğerine yollama talimatı verdim. Dolayısıyla mektup taslaklarda duruyor, planlı bir vaziyette. Ama o eposta adresini sık kullanmıyorum. Ve oyunu bozmuyor(d)um. Birkaç gün öncesine kadar. Çünkü yazdığım, olmasını temenni ettiğim konuda muradıma eremedim. Ve o spesifik tarihte o mektubu almak belki de içimi cız ettirecekti. O yüzden ne yazdığımı okumak, hatırlamak, gelecekse bir darbe göğsümde yumuşatmak iyi fikir gibi göründü. Olgun bir yerden yazmışım satırları. Kendimi olumsuz olasılığa da açmış, benim o günün koşullarında bilmediğim şeyi, artık bildiğimden dem vurmuşum. Benim yumuşak karnım, belirsizlik. Bunun karşısında hemen, şimdi derhal öğrenme, netleştirme, bir şeyleri açıklığa kavuşturma telaşımı bir yana bırakmaya çalışıyorum son yıllarda. Ne kadar başarılıyım, emin değilim. Ama en azından bu konuda ille de yüzleşeceğim, ille de konuşacağım, ille de netleştireceğim yanımı baskıladım. Bu kimi zaman bir topu suyun altında tutma çabası gibiydi. Ben bastırdıkça pörtlüyordu. Görmezden gelmek zorluyordu. Kimi zaman sabırla, kimi zaman arkadaşlarıma aynı şeyi zilyonuncuya anlatıp darlayarak geçirdim nihayetinde o günleri. Artık cevabı biliyorum. Oraya düşüncelerimle yakıt taşımamaya çalışıyorum. Orayı dolması gereken bir boşluk gibi görmüyor, tutmuyorum. İlgimi çeken fiziksel aktiviteler, arkadaş buluşmaları, günlük işler, sorumluluklar ile günleri geçiriyorum. İyi de iş çıkarıyorum bence. Bununla beraber umduğunu bulamamanın, muradına erememenin hüzünlü bir yanı var. İnceden sızlatan bir yanı. Burası başını kaldırmak istediğinde, topu suyun içine bastırır gibi bastırmayacağım işte. Her buradayım, beni gör dediğinde göreceğim. Ve onun da sesi yavaş yavaş kısılacak. 

                                                                             *

Gelelim fiziksel aktivitelere: 

Geçen hafta temek kürek çekme eğitimine başladım. Salı ilk teorik dersin ardından perşembe günü suya indik. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, bastırmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre ritmik bir şekilde yapmak başlarda zorlasa da keyif aldım. Dört ders sonra hocasız çıkmaya başlayabileceğiz. Yaz için keyifli bir aktivite imkânı doğdu benim için. Keyifliyim. Bir arkadaşım da sup almış. Belki arada ona da sulanabilirim. 

Haftaya cumartesi Bozcaada Yarı Maratonu var. Ben 5 K koşacağım. Maksimum süre 45 dk. Öğle sıcağı ve adanın yokuşları zorlayıcı unsurlar. Düzenli koşu antrenmanı yapmadığım ve bir koşu geçmişim olmadığı için. Yine de elimden geleni yapacağım. Vücudun seyrek antrenmanlara bile olumlu yanıt vermesi, gelişmeye açık olması şahane bir şey. İşte buna sevinebiliriz. Hem yaz da geldi. Mavi, masmavi gökyüzü parlıyor tepemizde. Göğe bakalım. 

                                                                           *

Tiflis'e giderken Gürcü edebiyatından bir örnek almak ve orada okumak istemiştim. İnternette araştırmış ve tercihimi Nodar Dumbadze'nin "Ben, Ninem, İliko ve İlarion" kitabından yana yapmıştım. Orada okumak gerçekten keyifli oldu. İkinci Dünya Savaşı yılları sırasında Gürcü taşrasında geçen roman Gürcü kültürüne dair renkli, zengin ayrıntılarla doluydu. Hüzün ve mizah el eleydi. Kitap bitince hakkında biraz araştırma yapınca başka başka ayrıntılar da yakaladım ve dün hakkında yazmaya başladım. Tatile çıkmak, monotonluğu kırmaya, monotonluğu kırmak da yaratıcılığa açılan yolu aralıyor. Memnunum. Dün yeni bir kitap inceleme yazısına başlamak, beni heyecanlandırdı. Yazı ortaya çıktıkça memnuniyetim arttı. TDB Dergi için yazdığım yazıyı, dergi yayımlandıktan sonra buraya da alacağım. 

                                                                         *

Yaza merhaba dediğimiz bugünlerde siz nasılsınız?