Perşembe gecesi arkadaşımla tiyatroya gittim. Elma, Labrador, Çimen. Başrollerini Engin Heperileri ve Nergis Öztürk'ün paylaştığı iki kişilik bir oyun. Alzheimer hastası bir adam, ona bakım veren karısı, 50 yıla yayılan bir aşk hikayesi. Tanıştıkları andan, hastalığın ilk, göze çarpmayan belirtilerine, hastalığın seyrinden hasta ve bakım verenin ruh haline uzanan sekanslar gösteren, minimal dekora sahip oyunun bende bıraktığı izleri yazmaya başlayınca fark ettim ki oyun beni etkilemiş ve bir yazı potansiyeli olarak duruyor karşımda, büyüyor düşünceler, çoğalıyor kelimeler sildim Reset 4 başlığını, bitirdim yazımı. Son teslim tarihine üç gün kala, kitap tanıtım yazısı yerine bir tiyatro oyunu üzerine yazmış oldum böylece.
TDB Dergi'nin (biz TDBD diyoruz esasında) yayın kurulundayım. Hemen her sayıya bir şeyler yazıyorum. Geçen ay Meltem Gürle'nin İrlanda Defteri'nde yer alan bir denemeyi Çanakkale Savaşı'na bağlayan bir yazı yazınca editöre bunu sabit bir köşeye mi çevirsek, içinden Çanakkale'nin geçtiği kitaplara değinen yazılar mı yazsam diye sordum. Sen bilirsin tabi ama kendini sınırlamadan sevdiğin, seni etkileyen şeyleri yazma esnekliğin ve özgürlüğün gitmez mi elinden dedi. Haklısın, dedim ve hayat bu sayı için hiç aklımda yokken bir tiyatro oyunu hakkında yazma isteği sundu bana. Ismarlama yazmamak büyük lüks.
Bugün öğlene kadar çalıştım. Sonra hayatımda ilk kez Çan'a geldim. Horlama yla ilgili bir kursa gitmiştik geçen yıl. Ben yapmaya başlamadım henüz. Çan'daki arkadaşım bize kurs veren hocaya hasta olarak gitti. Kendi de bir hastasına yapmış. Her iki tarafı da deneyimlediğinden horlama apareyine ihtiyacı olan bir hastama onu önerdim. Hastayla beraber gittik. Onun ölçüsü alındı. Sonra biz biraz oturduk. Diğer meslektaşları ziyaret ettik. Beşte eve dönmek üzere minibüse bindim. Açtım bloğumu başladım yazmaya.
Çan'dan Çanakkale'ye giden bir minibüsün 11 nolu koltuğundayım. Tekli koltuk. Sağımda yemyeşil kırlar, küçük tepecikler... Yol dönüyor, beni biraz yol tutuyor. Ekrana bakıyorum, tek tek harflere dokunmak değil alışkın olduğum, klavyenin konforu yok şu anda. Arabayla gelirken yağ gibi üzerinde kaydığımız yol, sallıyor, sarsıyor. Yeniden başımı kaldırdığımda, buğulanan, puslu camı görüyorum. Netlik için elimi kullanmam, bir çember çizmem kafi. Ardına saklanan ağaçlar, bulutlar görünüyor. Her zaman yapmadığım bir şeyi yapıyorum şu an. Kullanmadığım bir yoldan gidiyorum, toplu taşımayla. Konforu sarsıyorum, esniyorum. Hoşuma gidiyor bu. Hep aynı şeyleri yinelediğimiz bir dünyada, kendimi şaşırtıyorum. Sarıldığım genç meslektaşımı düşünüyorum. Benimle aynı fakülteden mezun. Marmaralılar'a özgü kader ortaklığıyla başlıyoruz öğrenciliğimizi anmaya. Bazı şeyler hiç değişmemiş. Bıraksalar sabaha kadar konuşuruz. Başka ortak yanlarımız da var. Yirmi yıl önündeyim onun meslekte, on iki yıl annelikte. Çıkarken sarılıyorum ona. Birkaç sıradan cümlede gördük. Yaralarımız aynı. Ondan hissettiğim sempati. İlk fırsatta onunla buluşmak ve her şey daha kolay olacak demek istiyorum. Hiç kurban gibi değil, mağdur hiç değil, pırıl pırıl genç bir kadın, neşeli, enerjisi yüksek. Yine de yoruluyordur, zaman zaman hayat zorluyordur. Birinin geçecek demesi iyi gelmez mi hiç insana? Gelir elbette. Yazın hep beraber gittiğimiz yemeği hatırlatıyor, kimseyi tanımadığı halde, iyi zaman geçirdiğini söylüyor. Öyledir, eminim çünkü insan iyi gelir birbirine. Her tanışma beraber yol alma ihtimalidir. Her yolculuk ise düşünme fırsatı. Yolum bitmek üzere. Verimi de bu. Keyifli okumalar...

Yazının başını okuyunca devamını okumadan hemen yorum yazayım dedim. Pazar günü de ben izledim oyunu. Ne kadar etkilendim anlatamam! Hele kadının doktorla yalnız yaptığı konuşma sahnesinde mahvoldum! Yaşamadığım halde, etraftan duyduklarımla bile zorluğunu bildiğim bir hastalık. Allah kimseye vermesin! Başına gelene de şifa, kuvvet versin.
YanıtlaSilGenel olarak dokunaklı bir öykü. Bahsettiğin sahne de çarpıcıydı. Zor sahiden. Dilerim sağlıklı yaş alırız, her birimiz, biz ve sevdiklerimiz.
Sil