21 Mayıs 2026 Perşembe

Bir tatlı hatıra

Hafta başından beri evden işe, işten eve, arada kısa mesai, yatak istirahati ile geçti günler. Haliyle sıkıldım. Bugün birkaç kere muayenehanenin önüne çıktım hava almak için. Morsalkımlar döktü çiçeklerini. Yeşil bir paravan şimdi, sokakla aramıza gerilen.Gölgede oturdum. Derin nefesler aldım, verdim. Arkadaşımla telefonda sohbet ettim. Ani gelişen, küçük bir kriz için empati aldım. Sonra onu dinledim. Şiddetsiz iletişim kampında geçirdiği deneyimi anlattı. Küçük çatışmalar, kendini açmalar, duygu ve ihtiyaç tahminleri, yeni stratejiler, herkesin duyulması için alan tanınması... Bir arada yaşamanın ne zor, geçinmeye gönlü ve hevesi olmanın ne büyük meziyet olduğunu düşündüm. 

Kızım, arkadaşlarıyla çarşıya gitmek için izin istedi sonra. İşim bitince buluşmak üzere sözleştik. Hataylı bir ailenin işletmesine gittik ve yöresel yemekler denedik. Hatay'da yediklerim kadar lezizdi. Çay, kahve faslını sahile bıraktık. Yol boyu konuştuk. Çay bahçesinde bir arkadaşım da katıldı yanımıza. Sırlardan bahis açıldı, dedikodulardan... Laf lafı açtı. İsim vermeden birinden bahsettim. Kızım da, arkadaşım da tanıyor muyum diye sordu. Kızıma hayır, dedim. Arkadaşıma sen de tanımıyorsun manasında Deniz bile tanımıyor, dedim. Aksi pekâlâ mümkün elbette ama fark ettim ki kızım benim hayatımın merkezinde. Arkadaş bellediğim hemen herkesi tanıyor, biliyor. Birbirimize sahiden yarenlik ediyoruz. Sohbet ediyoruz. Bunun için çok şükran dolu içim. Hayatımın en büyük iyikisi, başarısı, sevinci bu sanırım. Kızımla olan ilişkim. Ona verdiğim emek ve inşa ettiğimiz ilişki. Bir kez daha tanıklık ettim bu zenginliğe bu akşam ve keyfine vardım. Günün mutluluğu ve tatlı hatırası olarak geçsin kayıtlara. 


Zihin oyunları, Çatlak ve kırılma zamanı

Şimdi, şu an burada, içim biraz sıkışık, konforsuz. 
Aldığım bir haberin etkisi diyelim. Suçlanma enerjisinin taşıdığı bir rahatsızlık hâli. Doğrudan bana iletilmediği gibi sormak için aradığımda telefonuma da çıkılmadı. Hâliyle bekleyeceğiz. 
Şimdi, şu an burada, yazarak kendimi sağaltmak istiyorum. 
Kelimeler istediğim gibi çıkmıyor. Artık, her ne ise o, nasıl olacaksa, aksın, çağlasın istiyorum ama yazabileceğimden de emin değilim. Yazı masasına sık oturmuyorum. Koşu alanına nadiren çıkıyorum. Başucumda Murakami'nin "Koşmasaydım Yazamazdım" kitabı. Bir yazarın, barını kapatıp kendinden roman yazarı doğurmasının, yazmayla kurduğu ilişkinin, koşuya başlamasının hikâyesini seviyorum. Koşmayı öğrenemedim henüz ama her denememde neden bu kadar insanın koştuğunu anlayabiliyorum. Bedenim zorlansa da tüm dikkatimi nefesime, bacaklarıma yöneltmenin hazzını hissediyorum. Kaval kemiğimin ince ince sızlaması hoş değil. Pek narin kendileri... Korkuyorum da, sakatlanırım diye. PT ile konuşuyorum. Zıplatıyor beni. Bedenimin giderek güçlenmesi hoşuma gidiyor, bezgin şekilde girdiğim salondan yükselmiş bir enerjiyle çıkmak da öyle. Giderek daha çok çalışma saatlerim üzerine düşünüyorum. Sektör olarak çok çalıştığımızı, uzun saatler boyunca kapalı alana tıkıldığımızı... Bizim işler de böyle, ne yapalım, her işin avantajları ve dezavantajları var. Dün erken çıktım örneğin. Seramik Müzesi'nin bahçesinde kadın meslektaşlarla toprağı yoğurduk, şekil verdik. Alıştığımız türden aletler ve ellerimiz farklı türden materyalin üstünde çalıştı durdu. Bir küçük saksı yaptım. İçine sukulent dikerim niyetiyle. 
Keyifli bir mola aldık hayattan. Eh borcu da çok köftehorun. Ödeyecek, yeri geldikçe...

                                                                                   *
Kim bilir hangi günden kalma bir başlangıç. Bazen ilerlemek için yalnızca başlamak gerek. O yüzden güncelliğini bir kenara bırakıp kaldığım yerden ilerletiyorum satırlarımı. Aynı yakıcılıkta yoklamıyor bu durum içimi. Duygular geçici olmasıyla meşhurdur ne de olsa. Konuştum. Çünkü yüzleşmekten kaçmamam gereken bir durumdu. Arkasında durunca, bir kusurum, sorumluluğum neyse telafi etmeye hazır olduğum bilinciyle konuşunca aslında durumun benden bağımsız olduğunu da anladım. Neyse bıraktığım yerden ipi topladım. Duyguların geçiciliğine vardım. Sahiden geçmesini istediğim duygularım var bu ara. Bırakmam gereken düşünceler... Her insanın içinde taşıdığı olgulara, durumlara bakıp artık düşünerek buraya yakıt, besin taşımayı kesmenin en doğrusu olduğunu kavradığı anlar vardır ya; hah işte oradayım bir süredir. Ama ayların alışkanlığı var, bana iyi geliyor/gelebilir ama düşünceleri var, otomatik olarak çekilmeler var. Objektif kalmaya çalışıyorum; hikâye yazmamaya, tutunduğum şeyin farkına varmaya, bunun ihtiyaçlarımı gidermek için bir strateji olduğunu ta içimde bilmeye, şu an bunları gideremesem de başka başka kaynaklar olacağına inanmaya çalışıyorum, içimde bırakma gücü olduğuna... Zihin oyunları işte. Bir bakıyorsun kaşla göz arasında bir senaryo yazmış, dahası seni de inandırmış. Haliyle işler zihnindeki metne uygun ilerlesin istiyorsun. Ama hayat multifaktöriyel bir şey. Kontrol edebildiklerimiz var, edemediklerimiz var. Dilek dilemek, niyet etmek bile kendi kısıtlı zihnimizle bir şeyler istemekten, ummaktan geçiyor. On yıllardır duyduğum, ezberime aldığım bir Buda sözü diyor ki: "Ummaktan vazgeçtiğin an her şeye sahip olursun." Ya da böyle bir şey. Gerçekten dediyse.. Söz kimin, aslı nasıl tam olarak bilinmez ama içeriğe itiraz etmek mümkün değil. Çünkü hayatta her şey geçici. Bu geçicilikle didişmeyi bıraktığımız an da özgürleşiyoruz. 
                                                                                *
Şimdi şu an burada üzerinize afiyet öksürüyorum. Güneşte sıcak, gölgede serin günlerin hediyesi galiba. Yürürken terleyip sonra üzerine üşütmüş olmalıyım. Tam olarak ne oldu bilmiyorum ama cumartesi gecesi  boğazımda yanma başladı. Bitki çayı, gargara yapsam da nafile o yanmanın önce kaşıntıya, sonra öksürüğe dönmesini engelleyemedim. Salı günü çelenk koyma töreninden sonra işe gittim, bir hasta baktım ve günün kalanını çıkaramayacağımı fark ettim. Pazar günü de o halimle koşmaya çıkıp bedenimin üzerine gitmiştim. İlk kez kesintisiz 20 dakika koşmamla gurur duysam da dinlenme ihtiyacımı daha fazla görmezden gelemedim. Bu hafta spora gitmedim. Olabildiğince erken yattım. Yeniden Yan Yana'yı izledim. Sinemada çok daha fazla gülmüştüm. Kalabalıkla bir salonda izlemenin etkisi olsa gerek. 

                                                                                *
Parşömen Edebiyat yayın hayatına son vermiş. Bu tür işleri yürütmek hiç kolay değil. Çok emek, çok sabır, çok zaman istiyor. Onur bunu yıllarca layığıyla yaptı. Tamamen gönülden. Ben de dahil pek çok yazarın ilk öykülerinin yayıncısı oldu. İlk kitabını çıkaran yazarlar ile yaptığı İlk Göz Ağrısı söyleşileri ile yazarların ilk kitap heyecanına ortak çıktı. Birlikte ortak üretimler de yaptık. Bloğuma yaptığım "Nasıl Yazar Oldum?" bölümünü oraya taşıdık, ben bir süre çocuk edebiyatı üzerine yazılar yazdım, söyleşiler yaptım. Ama bunlar çok emek, çok sabır, çok zaman istiyor. Bir yerden sonra nefesi, hevesi yetmiyor galiba insanın. Benim içine düştüğüm hâl de böyle bir süredir. Bloğa yazıyorum ama eskisi gibi edebiyat platformları için üretmek, paylaşmak hevesim epeyce azaldı. Oralarda direnmek, sürdürmek için bir motivasyon gerekiyor sanırım. Başlarda motivasyon çok sağlam. Bir yazar olarak ortaya çıkmak, ben de varım demek! Sonrası için sadece içsel motivasyon yeterli gelmiyor galiba. Okura ulaşmak, okurdaki yankını almak istiyorsun en azından. Telifini almak, her defasında yayıncı yayıncı gezmemek... Geçenlerde Tiflis hakkında öneri almak için yazdığım bir yazar arkadaşım, öykü dosyasına yayıncı bulamadığından, bir roman üzerinde çalıştığından bahsetti serzenişle. Nereden bulaştık bu işlere gibisinden bir yakınmaydı, bu. Hak veriyorum ona, anladığımı da tahmin ediyorum. Yazma hevesi, kurmaca üretme sabrı, çalışmayı sürdürme kararlılığı var, ama sonrasında bizden bağımsız o kadar çok etken var ki, sürdürmek deli işi, yazmamak imkânsız. Benim sessizliğim de biraz buralardan kaynaklı. Onur'un Parşömen'e nokta koyması, arkadaşımın yayıncı bulamaması hepsinin kaynağı aynı. Çözümü yok. Kervan misali dur kalk, yola devam edeceğiz sanırım. Bu arada hayat dolacak kollarımıza...

                                                                              *
Bayrama az kaldı. İlk kez gerçek anlamda tek başıma tatili bekliyorum. Dört gözle mi bilmiyorum. Biraz çekiniyorum da belki. Şimdiye değin deneyimlemediğim bir şey. Yalnızlıkla derdim yok ama daha önce hiç insansız kalmadım bir tatil süresince. Otel odasında tek bile kalsam gün içinde arkadaşlarımla olduğum, sosyalleştiğim zamanlardı. O yüzden gerçekten merak ediyorum. Kendimi bu anlamda ilk kez sınayacağım, tanıyacağım bir tatil olacak. Bakalım sevecek miyim, yoksa elim hemen telefona gidip kendimi mi oyalayacağım? Niyetim kendi ritmimde ağır usul gezmek şehri, kafelerde oturmak, kitap okumak, kahve içmek, defterime notlar almak... Belki bloğa yazarım günlük notlarımı, izlenimlerimi... Sonra fotoğraf karesi kovalayacağım. Muraller, esprili sözler... Gürcü edebiyat hiç okumamıştım. Bir de kitap edindim. Nodar Dumbadze'den "Ben, Ninem, İliko ve İlarion" Kitapyurdu okurlarının yorumları genel olarak iyi. Yazarın dilini yalın ve komik bulmuşlar. Kitap ikinci baskıyı da görmüş. Bu vesileyle ilk kez bir Gürcü yazar okuyacağım. Hiç Gürcü filmi izlemediğimin de farkına vardım. Bir ara ona da el atarım. Bakalım komşu da neler olup bitiyor. 

                                                                            *
Dün bir arkadaşım hikâyesinde Çatlak adlı romanı paylaşmış. Beğendim hemen. O da yanıt verdi hemen: "Tuğba okudun mu? Okumadıysan tavsiye ederim." Değişik bulduğunu, ona dokunduğunu, beğendiğini söyledi. Edinirim belki. Okurluğuna güvendiğim bir arkadaşım. Hatta imrendiğim... Bir kitabı okumak ve üzerine derinlemesine sohbet etmeyeli çok oldu. Geçenlerde bir arkadaşım yapalım, dedi. Tamam, dedim. Bir de kitap önerdim.  Aldı hemen. Okudu mu bilmem ama ben yeniden okumadım. Verdiğim bazı sözleri tutamıyorum. İçime kaçan okuma yazma hevesinden olsa gerek. Bakalım, vardır bunun da bir kırılma zamanı. Olmalı, olacak, istiyorum. 


           

5 Mayıs 2026 Salı

Paylaş ki çoğalsın

Nisan ayı boyunca hayli suskun kaldım. Mayısta bu sessizliği bozmaya niyetim var. Hadi hayırlısı!

Bugün Hıdırellez. Gece boyu dilekler dilenecek, gül dallarına asılacak. Hızır'ın ve İlyas'ın buluşması kutlanacak. Çocukluğumdan beri Hıdırellez'i çok severim. Annemin yıllar boyu taşları üst üste koyarak çizdiği ev dileğine bakarak büyüdüm ne de olsa. O taşlar üst üste yığıldı, bir eve döndü sonunda. 

Bugün madem Hıdırellez ben de dileklerimi akşama saklayıp bu aralar hayatımda olan güzel şeyleri, beni memnun ve mutlu eden şeyleri yazayım, şükür niyetine... Paylaşayım ki çoğalsın... 

Muayenehanemin önündeki morsalkımlar mest ediyor beni bu ara en çok. Salkım salkım coştular. Kokuları başımı döndürüyor. Her baktığımda keyifleniyorum. Onu apartmanın bahçesine dikip önümüzü sarmasına vesile olan hastamıza binlerce şükür. Sırf ben değilim çünkü güzelliğinden faydalanan. Gelen geçen kokluyor, ne güzel açmışlar diyor, görüyorum, duyuyorum. 

Hareket etmek mutlu ediyor bir de. Eski hareketsiz, ağır yaşamım geride kaldı. Kendimi bu konuda ayağa kaldırdığım, sürdürdüğüm için çok ama çok memnunum. Nereden nereye geldiğime bakınca içsel motivasyonumu, şevkimi, azmimi kutluyorum. 

50'ye doğru koşmayı öğrenme çabama çok gülüyorum. Henüz lise sıralarındayken "Koşmak çok saçma!" derdim. Bir insan otobüs veya vapuru yakalamayacaksa neden koşsun ki diye düşünür, dile de getirirdim. Kış aylarında bir videoya denk geldim, sosyal medyada, yaşlı bir kadın, "otobüs ve erkekler için koşmayın," diyordu. "Beş dakika sonra yenisi gelir." İzlediğimde güldüm ama pek de katılamıyorum doğrusu. Çanakkale'de otobüs seferleri o kadar da sık değil. Binmek istediğin hat kalkmak üzereyse koşmak da fayda var. Aynısını erkekler ve arkadaşlar için de söyleyebiliriz muhtemelen. Sohbetinden hoşlandığım, merakımı çeken az sayıda insanla karşılaşıyorum artık. Belki kırılmamak için inşa ettiğimiz duvarlar yüzünden, genel bir insanlık hâline, davranış kalıbına dönüşüyor bu da, bilemiyorum. O yüzden daha yakından tanıma isteği duyunca bir sonrakini beklememeli belki de insan. Koşmasa da adım atmalı. Tanımaya cüret etmeli. Hayatımıza soktuğumuz her güzellik bir şeylere cüret etmeyle ilgili değil mi zaten? Bu da kulağıma küpe olsun. Buralar sahiden unuttuğum yerler. En güzeli kendiliğinden doğal bir akış, düşünmeni, plan yapmanı gerektirmeyen bir hâldi galiba. Öyle hatırlıyorum. Bunu yapabilmek için bir referans sistemine ihtiyaç duyduğumun da farkındayım. Benim için hiç tanımadığım birileriyle arkadaşlık kurmak, hayatıma sokmak neredeyse imkânsız. Arkadaşlarım, sevgililerim hep etrafımdaki ağ sayesinde kuruluyor. Belki bu da kendime taktığım bir etiket. Çünkü bunu söylediğim arkadaşlarım buna katılmıyor. Benim iletişime açık olduğumu söylüyor. Bunu söyleyen insanların bir kısmını kentte düzenlenen söyleşi, festival gibi yerlerde tanıdığımı düşünürsem belki de haklılar. Bu konuda bütünüyle kuşkudayım diyelim ve geçelim. 

Neydi meselemiz? Beni mutlu eden şeyler: Dün bir arkadaşım sörf yapmayı öğrenelim mi diye sordu. Bir ilan attı. Bugün bir arkadaşım Hıdırellez kutlamasına gidelim mi sorusuyla geldi. Aranmak, hatırlanmak, bir yerlere davet edilmek beni çok mutlu ediyor. Kadın arkadaşlarıma karşı bu anlamda çok cömertim. Evime, dışarıya davet eder, zorlandıkları yerde dinler, eşlik ederim. Benim çekindiğim yerler karşı cinsle arkadaşlıklar galiba. Olağan karşılaşma, buluşma yerlerinde görüştüğüm ama bire bir ilişkiye girmediğimin de çok farkındayım. Uzun süreli ilişkiler, evlilikler karşı cinsle arkadaşlığımızın köküne kibrit suyu mu döküyor? Ne dersiniz? Etrafımda erkek arkadaşlarım, özellikle de meslektaşlarım, lise arkadaşlarım var, grupça bir araya geldiğimiz ortamlar da sıkça oluyor. Bununla beraber hadi bir kahve içelim, gel sahilde yürüyüş yapalım davetlerim hep hemcinslerime. Bilinçaltımın derinliklerine inmeyi başka zamana bırakıp sonraki maddeyle devam edelim. 

Gün batımlarını izlemek, sahilde yürümek, uzamış çayırların arasından başını uzatan gelinciklerle, papatyalarla karşılaşmak, baharın uyanışına şahitlik etmek... Sahiden mutlu ediyor. 

Küçük, samimi sofralarda buluşmak, sohbet etmek, iyi bir film izlemek...

Bayramda tek başıma tatile çıkacak olmak. Mesleki kurslar, toplantılar nedeniyle tek başıma şehir dışına çok çıktım ancak tek başıma sırf keyif için bir yere gitmek? Şehrin içinde yürüyüş, kafe molası dışında işte bunu hiç yapmadım. Yıllardır dilime doladığım Tiflis'e gidiş dönüş biletim var. Bir de otel rezervasyonum. Gerisi kervan yolda düzülür misali. Varışımı bekliyor. 

Paylaş ki çoğalsın listemin bir çırpıda aklıma gelen maddeleri. Akşam için dileklerim ise ayrı bir kâğıda yazılacak. Daha çok duygularımı yazacağım belki de. Karşılanmasını arzu ettiğim ihtiyaçlar, onlar karşılandığında hissedeceğim hoşnut duygulardan ibaret bir liste. Aslında her ne istiyorsak, sadece bunun için! 




3 Mayıs 2026 Pazar

Pazara ve yeni aya merhaba

Makinede yuvarlanan, sarmaş dolaş çamaşırların çırpıntısı, telefondan yükselen yumuşak, şefkatli ezgi, kahve kokusu, görme çilesi, evin içinde gözlük bulmak için atılan turlar, toplanmayı bekleyen çamaşırlar, iki kolunu gökyüzüne açmış dur durak bilmeden üzerine serili giysileri taşıyan kurutmalık, gün boyu gidip gelip atıştırmak için kaldırılmamış kahvaltı sofrası, sessizliği paylaşmak, kendinle meşgul olma konforu, ev hali, pazar gününün kendine has yavaşlığı... 
Saat 13.51. Hava kapalı, serin. Yağmur atıştırıyor. Her zamanki alışkanlıkla kordonda bir tur atıyorum. Kapişonum başımda. Ellerim cebimde. Fosforlu yeşil montum sırtımda. Parlıyorum. Rengi yüzünden elden ele dolaşıp bende kalıyor. Geçiriyorum sırtıma. Seviyorum dahası. Rengini, parlaklığını, dikkat çekmesini... O her daim sosyalleşmekten yorulduğu anda kendine dönen, bundan da memnun olan biri için tuhaf mı? Bilmem, değil, belki de... Hayat dualiteden ibaret değil neticede. Gökyüzü gibi değişken, salınan bir yapıda, bir uçtan diğerine sallanmak gibi yaşamak... Kontrol etmek, her şeyi bilme çabası salınımı bozuyor. Dönüp dolaşıp bu yönümle yüzleşiyorum. Bazen hiçbir işime yaramayacağını bildiğim konularda yüzleşmek, durumu netleştirmek, etiketi yapıştırmak ve yola devam etmek istiyorum. Psikoloğum spesifik bir konuda bunu yapma eğilimimi dile getirdiğimde "Bu size ne fayda sağlayacak?" diye sordu. Kendimi bildiğim, durumu doğru okuduğum bir konuda, beklentisizlik içindeyken sahiden şart mı bu? Böyle kararlar da yazılar gibi, üzerine en az birkaç gün uyumak gerekiyor. Uyuyup uyanınca netlik elde etmeye dair düşüncenin yakıcılığı da kalmıyor. En güzeli hayatımın içine yuvalanmak. Pazara gitmek, enginar, bakla, çilek almak... Dün yaptığım gibi..
Dün iş çıkışı arkadaşımı aradım. Ruj almak için dışarı çıkıyordu. Birlikte gittik. İki dolandık AVM'de. Ruj denedik, göz kalemlerine baktık, çekpas aldık. Semt pazarına gittik. Eve gün tabağı menüsü bırakacaktı becerikli bir kadın. Siparişin gelmesine yakın döndüm eve arkadaşımla. Çayı demlerken bir arkadaşım aradı. Dertli ve yorgun. Gel dedim, karnını doyur, içini dök. O da geldi. Üç kadın mutfak masasında toplandık. Tam da sevdiğim gibi. Çayı, böreği, kısırı, sohbeti, paylaştık. Dağılırken arabası olmayan arkadaşımı evine bıraktım. Diğeri aradı. Telefonda bir fasıl birlikteyken anlatamadığı bir mevzuyu anlattı. Sırtını sıvazladım, iyi bir arkadaşın yapması gerektiği gibi. O, gecenin kalanına hazırlanırken kordonu adımladım iki tur. Rakı sofrasında gördüm bir arkadaşımı, bir başkası fotoğraf attı şarap kadehleriyle, kulaklarını çınlatıyoruz notu ile. Cumartesi akşamları yalnızlığı diye bir şey var galiba. Dilsiz ve dipsiz bir çuval gibi bazen. İçine ne koysam yutuyor, genişliyor. 
Pazar sabahları öyle değil ama. Nerede uyanırsan uyan, umutlu, uzun. Bedeni uyandırmak için sokak çağırıyor. Bugün soğuk ve gri. Geçen pazarın güneşli, şenlikli havasından eser yok. Sokaklar sessiz. Müziksiz, renksiz, insansız... Binlerce koşucudan yoksun. Kahvaltı mekânları yavaş yavaş doluyor. Ben yürüyorum. Kızım uyanana, ayılana kadar adımlıyorum kordonu. Ellerim çantayı yokluyor. Kaç adım, kaç km, kaç kardiyo puanı olduğunu merak ettiğimden. Yanımda değil. Kim bilir evin neresinde bıraktım. Dönünce buluyorum. Yatağın üstünde sere serpe yatıyor. İki arkadaş mesajı içeriyor. Hatırlanmak güzel şey, umutlu şey. Pazar kahvaltısı hazırlamak güzel şey. Biri için sofra kurmak, her şey hazır olunca davet etmek güzel şey. Kızım nasıl hatırlayacak bu günleri, bilmiyorum. Önünde çoktan soğumuş kahvesi defterini dolduruyor. Belki onun yazması, belki Memet Baydur'un kelimeleri, bir itki çağırıyor beni yazmaya. Bilgisayarı açmaya falan uğraşmadan telefonumdan giriyorum bloğuma. Yeni ayın ilk merhabası böyle dökülüyor işte. Olduğu gibi de yayına giriyor. 

27 Nisan 2026 Pazartesi

Efsanenin izinde

26 Nisan 

Sabah 07.50 suları... 

Büyük gün geldi çattı. 

Geçen yıl ilki yarı maraton olarak düzenlenen Troyarun bu yıl tam maraton olarak da koşuluyor. Troya antik kentinden başlayacak tam maratoncular, şehrin içini turlayacak 21,10 ve 6k'cı binlerce koşusever şehri doldurdu. Üç gündür kordonda şenlik havası esiyor. Otellerin doluluk oranının da arttığı söyleniyor. 

Herkes kendi ritminde, kendiyle rakip. 

Çok değil altı, yedi ay önce özellikle dışarı çıkmazsam günlük 1000 adımı aşmakta zorlanırken yarış kitimi almak, parkuru bitirmek üzere evden çıkmak, arkadaşlarımla buluşacak olmak heyecan verici.. Koşu süremi pek arttıramadım. Hedefim 50-70 dk arasında, ağırlıklı yürüyerek bitirmek. Asıl performansımı yarış esnasında göreceğim. 

27 Nisan

Dünün bilinmezi bugünün gerçeğidir. Dün gittim. Ta Bremen'den birlikte koşmak için gelen arkadaşımla buluştum. Eh buranın yerlisiyiz, başkaca arkadaşlar da vardı elbette. Stantlarda gittik yüzümüze makyaj yaptırdık. Birlikte ısındık. Müziğin ritmine ve atmosferin coşkusuna kendimizi kaptırdık. 

Şehrin sokakları trafiğe kapatılacağından koşu sonrası rahat dönebileceğim bir yere arabayı park ettim. Hava şahaneydi. Gökyüzü masmavi, deniz kıpırtısız. Stantlar cıvıl cıvıl. Kordonda kısa koşu yapanlar, esneyenler, ısınanlar, sohbet edenler, hatıra fotoğrafı çektirenler... Bu atmosferin parçası olmayı çok sevdim. 15'er dakika arayla 21K, 10 K ve 6 K için start verildi. 10 K'da 1700 küsur koşucu vardı. O bitmek bilmeyen start anı şahaneydi. Sonra bizim sıramız geldi. Özgenle yan yana yerimizi aldık. Düşük tempoyla koşmaya başladık. Koşarken konuşabileceğin tempo dedikleri türden. Kulaklık takmadan kendi nefesimi izleyip etrafın farkında olarak koşmak istedim. Yarış gününe kadar daha çok yürürüm diyordum ama elimden geldiğince, nefesim yettiğince koşmayı da denemek istiyordum. İlk bir km arkadaşımdan kopmadım. Sonra nabzım yükseldi. Hızlı tempo yürüdüm, nefesim toparladı koştum ve bunu sonuna kadar sürdürdüm. İki kadın arkadaşım beni önden karşılayacaktı ve yanlarına koşarak varmak en büyük hayalimdi. O yüzden aman demedim, yoruldum demedim, yürüme tempomu düşürmeye yeltenmedim. Ve otobüs için durağa dahi koşmayan ben 6K'yı kendi hedeflerim doğrultusunda 51dk 43 sn ile bitirdim. Öncesinde kesintisiz 600 metre bile koşmayan biri için güzel bir zafer. En önemlisi zevk aldım. Kendime meydan okumanın, bedenimin yaptığım antrenmanlara karşılık vermesinin, güçlenmesinin tadına vardım. 





20 Haziran'da Bozcaada'da yarı maraton var. 5 K, 10,5 K ve 21 K. Arkadaşlarım 10 K için motive ediyor ama 5K ile devam etmeyi, 45 dk süresi olan bu koşuyu 37-40 dk arası bitirmeyi hedefliyorum. Belki ondan sonra sıra 10 K'ya da gelir. 

Velhasıl efendim, aralık ayında yeni yıl için koyduğum hedeflerden biri gerçekleşti. Efsanenin izinde koşusunun parçası oldum ve bitirdim. Darısı diğer niyetlerin başına... 



30 Mart 2026 Pazartesi

Heybemden çıkanlar

Martın son günleri. "Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır," sözünün hakkını veriyor. Çanakkale için şaşırtıcı değil esasında. Çocukluğumdan itibaren hatırladığım pek çok 18 Mart, hatta 23 Nisan mont giyilecek kadar soğuk. Belleğim böyle buyuruyor. Kızım 11 Nisan doğumlu. Hastaneden çıkıp eve girdiğimiz gün kalın baharlık montumsu hırkamla üşüdüğümü, onu battaniyeye sarıp sarmaladığımı, üşümesin diye üzerine titrediğimi de belleğim bulup getiriyor. Demek ki bahar geç kalmış değil, ritmi bu.

Yine de uzun süren kıştan bıkmaya iznim olmalı. Isınmak, sarılıp sarmalanmak isteğime burun kıvrılmamalı. Dün bu arzumun peşine düştüm. Kızımla Biga Kırkgeçit Kaplıcası'na gittik. Açık havada sıcak termal suda yüzdük. Giderken ve dönerken manzaranın tadını çıkardık. Tepesi dumanlı dağların arasında, ağaçların içinde, kuşların ötüştüğü, sessiz sakin bir yer. Asıl güzel olan, kısa süreli de olsa evden uzaklaşmak, yola çıkmak ve yolda sohbet etmek. Arabanın içinde seyahat etmek, dar bir alanı paylaşmak demek. Eğer şoför ve yolcu gerginse, birbiriyle çekişmeliyse yol ve yolculuk karabasan gibi üzerine çöker. Çizginin diğer tarafı ise yolun sunduklarının açtığı sohbetler, çağrışımlar, şarkılar eşliğinde keyifle akıp gider. Bizimki ikinci türden bir kısa yol hikâyesiydi. Çanakkale Biga arasında geçmeyi sevdiğim, her mevsim başka güzel görünen ormanlık alan, dumanı üzerinde tüten dağlar, bulutlar, kuş sürüleri... Hepsi de şehri geride bırakıp gözlerimi ve ruhumu dinlendirme imkânı bana. Keyifli geçti ama yorgunluğum dinmedi. 

Cumartesi hepten hareketliydi. Öğlene kadar hastalar... Miting alanını teğet geçip yarım günlük mesleki seminerin yapılacağı otele varma çabası... Eve yetiş. Yemek ye. Üzerini değiştir ve doğaçlama tiyatroya git. Arkadaşlarımla ve kızımla izlediğim doğaçlama tiyatronun bir bölümünde sahneye bir konuk çağrılıyor. Ekip ona sorular soruyor. Sonra sahnede doğaçlama hayatından kesitler canlandırılıyor. Biraz abartılıyor. İzleyici de gülmekten kırılıyor. Çıkışta bir kafede oturduk. Kızım bizim ebeveynliğimize dair başından geçenleri anlattıkça güldük, güldükçe neşelendik ve bu malzemeyi tiyatro ekibine verse sahnede neler izleyebileceğimizi düşündük. Tiyatroyu izlemek güzeldi ancak böyle bir deneyimin, çalışmanın parçası olmak kim bilir ne kadar keyiflidir. İnsanın kendi rutin hayatı dışında yeni şeyler denemesi, öğrenmesi, içindeki canlılığı arttırıyor. Bu ara benim de içime daha çok neşe ve yenilik katasım var. Bakalım yolum nereden açılacak?

Borgen'i izliyorum. Birkaç dizi daha vardı aklımda. İsimlerini not etmemişim. Belki çıkar karşıma. Ya da anımsarım. 

Sarı Zarflar vizyona girmiş. Çok kalmaz burada. Hafta içi fırsat bulup izlemeli. 

Ay sonu yaklaşırken benim heybeden çıkan bunlar. Nisan hayırlarıyla gelsin. 




26 Mart 2026 Perşembe

Elma, Labrador. Çimen: Unutulmanın Kıyısında Bir Aşk Hikâyesi

İstanbul’da faaliyet gösteren, çağdaş oyun yorumları ve sahneleme biçimleriyle tanınan Tiyatro.in tiyatro topluluğunun sahneye taşıdığı “Elma, Labrador, Çimen” oyununu izledim. Engin Hepiler tarafından kurulan, “Anlatılacak hikâyeler, beraber yaşanacak anlar için. Düşlere can vermek, duygulara dokunabilmek için. İnsan için, Tiyatro.in” sloganıyla yola çıkan topluluk, bu oyunla Alzheimer hastalığı ve demansı, hastalığın ilerleyişini, birey üzerindeki etkilerini, görünmeyen hastayı yani bakım verenin yaşadığı sürekli yası, tükenmişlik sendromunu, suçluluk ve öfke döngüsünü, kimlik kaybını, yalnızlığı görünür kılıyor, toplumsal bir meseleyi sanat aracılığıyla etkisi kaybolmayacak bir deneyime çeviriyor.



Başrollerini Engin Hepileri ve Nergis Öztük’ün paylaştığı oyunu izlemek üzere yerimi ararken salona çöken duman dikkatimi çekti. Oyun başlarken yeniden yükselen sis, bizi bekleyen asıl meselenin de habercisiydi. 75 dakika boyunca bir adamın hafızasının yavaş yavaş çözülüşüne ve buna inat dimdik ayakta duran bir aşk hikâyesine tanık olacaktık.

İngiliz yazar Matthew Seagar’ın kaleme aldığı oyunun özgün adı “In Other Words”.

Oyunun yazılma hikâyesi de en az sahnedeki anlatı kadar etkileyici. Oyuna esinini veren deneyimi verdiği bir söyleşide şöyle anlatıyor yazar:

“2010 yılında üniversitedeki son yılımda, uygulamalı tiyatro modülünün bir parçası olarak bir demans bakım evinde duyusal stimülasyon atölyeleri düzenliyordum.

İlk oturumun sonunda, sakinlerin genç yetişkinlik dönemlerinde yankı uyandırabileceğini düşündüğümüz bir müzik parçası çalmak karar verdik.

Frank Sinatra’nın “My Way” şarkısını çaldık. Neredeyse tüm sakinler, hatta ciddi bilişsel gerileme yaşayanlar bile ayağa kalkıp şarkıya eşlik edince, tamamen şaşkına döndüm. Hayatınızı değiştiren anları tam olarak belirlemek pek sık mümkün olmaz, ama bu benim için kesinlikle öyle bir andı.”

Ciddi bilişsel gerileme yaşayan sakinler dâhil olmak üzere neredeyse herkesin ayağa kalkıp şarkıya eşlik etmesiyle, Seagar için hayatının yönünü değiştiren an yaşanıyor. Hafızanın silinebildiği ama müziğin ve duygunun bazen en derin katmanda kalmaya devam ettiği gerçeğini keşfediyor ve ülkemizde “Elma, Labrador, Çimen” adıyla sahnelenen oyununu yazıyor ve peşine düştüğü soruya bizi de dâhil ediyor: İnsan neyi gerçekten unutur?

Hepileri unutmanın gölgesinde yavaş yavaş kaybolan adamı; Öztürk ise sevdiği adamın zihnindeki boşluklara rağmen ona tutunmaya devam eden kadını canlandırması ile sahnede olağanüstü bir denge kuruluyor. Kırılganlık ile dirayet, kayboluş ile sadakat aynı sahne içinde nefes alıp veriyor.

Minimalist anlatımı ve yalın sahne tasarımı sayesinde oyun, seyircinin dikkatini dekorun ihtişamına değil, insanın iç dünyasına yöneltiyor. Replikler bazen bir cümlede düğümleniyor, bazen bir bakışta çözülüyor. Zaman doğrusal ilerlemiyor; tıpkı Alzheimer’ın yaptığı gibi, anılar ileri geri sıçrıyor. Oyun,  başladığı yere dönüyor, aynı sekansla bitiyor ama artık hiçbir şey aynı değil. Çünkü seyirci olarak biz de yaşlanmanın ne kadar büyük bir cesaret ve ne kadar derin bir sevgi gerektirdiğine tanıklık ediyoruz.

“Elma, Labrador, Çimen”, sadece bir hastalık hikâyesi değil. Bir ömür boyu süren bir ilişkinin, en zor sınavdan geçerken aldığı hâl. Hatırlamanın gücü kadar, unutmanın içindeki insanı da görmeye çağırıyor.

Oyun, izleyicisini hem zihnin karanlık dehlizlerinde hem de kalbin en sıcak köşelerinde bir yolculuğa davet ediyor. Perde kapandığında geriye şu soru kalıyor: Eğer bir gün her şeyi unutursak, sevdiğimizi de unutur muyuz? Yoksa sevgi, kelimelerden ve anılardan daha derin bir yerde saklı kalmayı sürdürür mü?

Oyunun asıl sessiz ağırlığı, hafızası yerinde olan ve sevdiği adamın yavaş yavaş uzaklaştığına tanıklık eden kadının omuzlarında. Alzheimer yalnızca hastayı değil, bakım vereni de dönüştüren bir süreç çünkü. Hatırlayan taraf olmak, çoğu zaman daha ağır bir sorumluluk: Ortak anıları tek başına taşımak, geçmişi iki kişilik yaşamaya devam etmek ve sevdiğiniz insanın sizi her gün yeniden tanımasını umut etmek… Nergis Öztürk’ün performansında bu sabır, yorgunluk, öfke ve vazgeçmeme hâli büyük bir incelikle hissediliyor. Sevginin romantik değil; emek isteyen, tekrar tekrar seçilen bir bağlılık olduğunu hatırlatıyor.

“Elma, Labrador, Çimen” hafızası silinen kadar, hafızayı ayakta tutmaya çalışanı da anlatıyor. Alzheimer ile mücadele eden bir adam ile elli yıldır onun hayatına eşlik eden kadının iç içe geçmiş zamanlarını sahneye taşıyan oyun, hatırlama ve unutma arasında gidip gelen bilinci, delik deşik hafızayı ve bütün bu kırılganlığın ortasında sarsılmaz bağı başarıyla izleyiciye geçiriyor. “Dancing Queen” artık yalnızca onların aşkının değil, bizim de tanıklığımızın şarkısı. 




* Bu yazı TDBD 225. sayıda yayımlanmıştır. 

25 Mart 2026 Çarşamba

Eksik Parça

Havalar ısınacak, bahar geliyor derken sıcaklıkların giderek düşmesi, özellikle bayram tatilinin soğuk geçmesi fiziksel ve ruhsal dayanıklılığımı düşürdü. Bayramı vesile edip hazır üç gün evde olacakken günübirlik bir yere gitme planı da soğuk karşısında rafa kalktı. İlk gün aileyle kahvaltı, ikinci gün lise arkadaşlarıyla akşam yemeği, üçüncü gün evlenip şehir dışına taşınan eski asistanım ve ailesiyle dışarıda görüşmeyle geçti. Küçük kızıyla tanışma imkânı buldum, koynuma sokulması, başını omzuma yaslaması karşısında içimin yağları eridi. Elimden geldiğince dışarıda yürüdüm. Doğum günümde hediye gelen binlik yapboza giriştim. Yapboz açılınca bir kez evde, ahali kayıtsız kalamıyor. Kedim gelip gelip üstüne yattı, kızım ucundan tuttu. Hafta içi bitirdik. Bir parça eksik. Soyut bir tablo çıktı ortaya. Çerçeveletip asılacak kadar güzel bir seçim. Ama saatler boyu üzerine eğilmek, parça seçmek, yeri yerine yerleştirmeye çabalamak belime hiç de iyi gelmedi. Aman aman belim koptu sızlanmalarıyla yerimden kalktım çoğu zaman.

Soğuk, üşümek, ısınamamak, bel ağrısı derken eksik parçayı buldum. Uzun zamandır hamama ya da masaja gitmiyorum. Pazar günü günübirlik bir tesise gitmeyi, açık havada sıcak suda yüzmeyi, üzerine masaj yaptırmayı, yemek için tasalanmamayı, önüme hazır gelenlerle karnımı doyurmayı, bahar gelmeyi mi unutmuş, nerede kalmış diye kaplıca civarında gezinmeyi kafaya koydum. Kimi zaman bu tür işletmeler, yüksek sezonda günübirlik misafir kabul etmeyebiliyor. Telefon açtım, öğrendim. Aileleri kabul ediyoruz, dedi telefondaki kadın. Kızım olmazsa, ben tek başıma da bir aile olabiliyormuşum. Onu öğrendim. Aile, erkek gruplarına kapalıyız, demenin kibarcası zaten. Bu planla keyfim yerine geldi. Pazar günü eski çalışanımı görmesem belki de bu planı yapamayacaktım. Sohbet sırasında annesinin orada çalıştığını hatırladım. İyi de oldu. Sıcak suya, şefkatli ve maharetli ellere gerçekten ihtiyaç duyuyorum çünkü. 

Hayatımızdaki eksik parçayı bulmak için galiba durup düşünmek gerekiyor. Bayram tatilinde durmak buna yaradı. Üç gün mola verince çok yorgun olduğumu fark ettim. Daha çok desteğe ihtiyacım olduğu kesin. Yemek konusunda bunu alıyorum son haftalarda. Kendi mutfağında leziz yemekler, pastalar, börekler pişiren bir hanıma sipariş vermeye başladım. Böreklerin bir kısmını buzluğa da kaldırıyorum. İhtiyaç anında kullanmak için. Bu ufacık destek bile işimi kolaylaştırdı. Destek ve kolaylık için stratejiler bulmak şart. Yoksa kendimizi enkaz halinde bulmamız an meselesi. Rahatlamaya, neşelenmeye daha çok zaman ayırmaya çalışıyorum işte bu yüzden. Cumartesi akşamı aynı ekibin doğaçlama tiyatrosuna gideceğim ikinci kez. Yanıma kızımı ve arkadaşlarımı da katacağım bu sefer. Geçen sefer çok gülmüştük. Gözümden yaşlar akmış, yanaklarım gülmekten acımış, bir ara öksürmeye bile başlamış, gecenin sonunda çok memnun, biraz da heves duyarak, imrenerek ayrılmıştım oradan. Yaratıcılığı ortaya çıkaran işler hepimize iyi geliyor bence. Bu ara yazma arzusu daha sık yokluyor içimi. Şu hayalini kurduğum ama ortada ne karakter ne öykü fikri bulunan çocuk romanı yazma fikri çok çekici geliyor. Yazmanın formülü belli: yazarsan yazarsın. Bahar ve yaz aylarında dışarı çıkmak evde oturup yazmaktan daha cazip, orası kesin. Ama dışarı çıkmanın da insanı hikâyeye çeken bir yanı var. Belki bu pazar ve sonrakiler bir hikâyeyi ucundan tutuşturmak mümkün olur ve bir eksik parça daha yerli yerine oturur. Yazmayı, bir kitap bütünlüğünü ortaya çıkarmayı çok özledim çünkü. 


19 Mart 2026 Perşembe

Reset: 9

Bir ay boyunca beraber yazdık. Yaşadıklarımı, yazılarımın içeriğini, birlikte yazma deneyiminin kendisini fark edebildiğim, sakin sakin bakabildiğim bir aylık bir dönem değildi, bu. Belki de çoğunlukla öyledir. Öyledir yani. Kesin. Dünün belirsizliğini, bugünün algısıyla değerlendirdiğimizde ancak bazı şeyler belirginleşiyor, şunu yaptım şöyle oldu, bunu yaptım böyle oldu gibi adımlama taşları gibi diziyoruz A'dan B'ye varış rotamızı. Yaşarken asla bilemediğimiz, bilemeyeceğimiz şeyleri rasyonelize etmeye çalışıyor zihnimiz. Böyle tatmin oluyor, huzur buluyor. Ama orayı değerlendirirken de bu âna bakamıyor. Hep böyle geriden geriden gelmeceli bir hâl. Sırf kontrol etme uğruna. 

Lenin "Güven iyidir ama kontrol daha iyidir," demiş. Borgen'i izliyorum yeniden. İzlediğim bir bölümün başlangıcındaki bir alıntıydı. İkisinin arasında bir denge gözetmek belki de doğru olan. Çünkü kontrol ettikçe, insanın yükü artıyor. Kendi işyerimi işleten bir hekim olarak bunu çok yakından biliyorum. Güvenirken gözlem yapmayı ihmal etmeden, gözler dört açık, kulaklar her şeyi işitirken güvenmeli insan. Öyle körlemesine değil. Rüyamda elimde bir bavul taşımam boşuna değil. 

Bir kısa mola... Madem Reset yazılarını sonlandırıyor, yeni ayı kucaklıyoruz, şu unuttuğumu, farkına varamadığımı dıyurduğum yazılara bir göz atmak istiyorum. Neleri yinelediğimi, neleri fark ettiğimi, hangi tohumları ektiğimi bir bir görmek istiyorum. Okuyorum. Rastgele dizilmiş gibi görünen kelimeler, cümleler aynı tınılarda şakıyor. Umutla...

Şaşırıyor muyum? Elbette hayır! Kışı geride bırakırken, belirsizlikle arkadaşlığı temrin ederken, hayatla didişmeden olanı biteni kabullenmeyi öğrenirken iyi iş çıkardığımı düşünüyorum ve kendime sözünü verdiğim dövmeyi hediye ediyorum. 

Sarı bir çiçek bazen yolumuzu keser, bir "merhaba," der. Sonra zamanı geçer, tohuma kaçar ve uçuşur. Ama umut hiç tükenmez. Elden ele yayılır. Niyeti, öğüdü, anısı bedenimde. Hep benimle.



17 Mart 2026 Salı

Reset: 8

Leylakdalı hatırlattı. Reset serimiz bitti bitiyor. Bugünkü Reset: 7 yazısıyla öylece bitmesin istedim. Kaptanımızın davetini hatırladım çünkü. Ne diyordu: "Kendi özgünlüğünüze yer açın, içinizdeki değişiğe bakın, başka olmanın özgürlüğünü tadın, eski-eksik-kararmış-solmuşları bırakın, taze-yeni-parlak-misleri tadın."

Kıştan çıkarken, bahara kavuşurken ne anlamlı bir çağrı. Bende karşılığı var. Kendimi tanıma kazıları sürerken, artık bana hizmet etmeyen alışkanlıkları, ilişki biçimlerini bir bir keşfederken sembolik anlamda güçlü, beni çok etkileyen bir rüya gördüm. Sabah niyetine anlatayım, hayır olsun. 

Zamanın birinde, kendi gerçekliğimin içinde, gerçek yaşımda, mevsim normallerinde, kapişonumu geçirmişim başıma yürüyorum. Biraz üşümüşüm. Ellerim ceplerimde. Kordondayım. Yüzüme vuran rüzgardan korunmak için başım hafif öne eğik. Bir ses işitiyorum. İrkiliyorum. Selam veren tanıdığım biri, daha yakından tanıma hevesi duyduğum ama ritim tutturamadığım biri. "Nasılsın?" diye soruyor içtenlikle. "Keyifsiz görünüyorsun. Merak ettim," diye sürdürüyor konuşmasını. Gözlerinin içine bakıyorum. "Dalmışım. Burada olduğunu fark etmiştim ama şimdi tam olarak görüyorum," diyorum. Görüyorum ve görülüyorum. Neden benimle yakınlaşamadığını soruyor. Sorunun muhatabı kim anlamıyorum. Engel ben değilim çünkü. Belki de kendine yönelik sözleri. Bir yanıt bekliyor mu emin değilim,  ya da cevap bende mi ama yanıtlıyorum. Kelimelerimden medet umar bir hâli var çünkü. "Belki ileride denersin belki de ritim budur, olmuyordur," diyorum. "Diğer tarafına geçeyim," diyor ve beni öpüyor. Ben değişmiyorum, ikna etmeye çalışmıyorum. Sakin ve olgun bir yerden konuşuyorum. Bakış açısını, perspektifini değiştirmek, adım atmak isteyen o. Böylece gerçek hayatta görmediğim eylemlilik hâlini hediye ediyor bilinçaltım. Tanıdık ve huzurlu hissettiren bir öpücük. Pofuduk bir yatağın içinde olmak gibi, yumuşacık battaniyelere sarınmak gibi, sıcak, yumuşak, güven dolu. Kalabalığın içinde buluyorum sonra kendimi. Bir sürü tanıdığı görüyorum, meslektaşlar, okul arkadaşları... Seçim zamanı sanki. Sokaktayım. Elimde bir bavul aşağı yukarı dönüp duruyorum. Bir kanaldan su akıyor gürül gürül... Bana seslenenler oluyor, konuştuklarım. Bavul ağır geliyor artık. İçini açıp ihtiyaç duyduklarımı yanıma almaya, bavulu emanete bırakmaya karar veriyorum. Açtığımda içinde o kadar lazım, vazgeçilmez şeyler olmadığını görüyorum. Bırakıyorum ve rahatlıyorum. Tam burada uyandım. Çok sakin, çok huzurlu bir histi içimdeki. Nasıl olmasın? Belirsizlik ortadan kalkmış, gerçek hayatın sunmadığı yanıtlar gelmiş, yakınlık ihtiyacı karşılanmış, duygular sular seller gibi akıyor, engel yok... Hele o bavul! İçinde bana hizmet eden bir şeyin kalmadığını fark etmem ve elimden bırakmam, hafiflemem, özgürleşmem... Bu bir aylık döngünün en kıymetli hediyesi. Bana hizmet etmeyen, bana ait olmayan yükleri elimin tersiyle itmeyi öğreniyorum. Bana yüklenen, kendime görev edindiğim ama aslında benim yükümlülüğüm olmayan vazifeleri bırakıyorum bir bir... Ben benim ve ben sadece ben olmak istiyorum. Bir de kızımın annesi. Hepsi bu. Bundan alâ reset mi olur? 




Reset: 7

Neredeyse iki haftadır sessizim. Bir koşturma, hayat gailesidir gidiyor, her zamanki gibi, hepimizin başından geçtiği gibi... Herhangi bir gündem olmaksızın başlıyorum. Önce arayı kapatalım. 

Çalışıyorum. Galiba ben en çok bunu yapıyorum. Bu tempo normal geldiği, işim evim birbirine yakın olduğu, trafik denen şeyin içinde zaman kaybetmediğim, her hafta sosyalleşme namına iki, üç arkadaş gördüğüm için de yakınmıyorum. Ama günler hakikaten çok hızlı geçiyor. Bu hız karşısında şaşkınım. Kimi zaman fiziksel olarak yorgun düştüğümü, evdeki kimi işlere yetişmekte güçlük yaşadığımı fark ediyorum. Alışveriş için online seçenek, temizlik için iki haftada bir dışarıdan destekle tıngır mıngır yürütüyorum. Cumartesi günü bir arkadaşımın sık sık sipariş verdiği, evinde mis gibi tertemiz, leziz yemekler pişiren bir kadına ilk siparişimi verdim. Peynirli börek, kuru biber dolması ve mercimekli köfte. Tam gün tabağı... İki gün sofralar kurdum, sofralar kaldırdım., çaydanlığın altı usul usul yandı. Arkadaşlarımı gözettim. Sohbete doydum ve bunu haftalık rutinimin içine almaya karar verdim. Çünkü yemek pişirmek, onun alışverişini yapmak, menü düşünmek bazen sıkıcı bir hâl alabiliyor. Kızım da her öğlen yemeğini evden götürüyor. Dolayısıyla beslenme ciddi bir mesele benim için. Bir el almak, böyle bir stratejimin olduğunu bilmek hoşuma gitti. Hafta sonu sadece ben arayıp davet etmedim arkadaşlarımı. Ben de bir doğaçlama tiyatroya davet edildim. Oyunculardan biri arkadaşımızdı. Metinsiz, spontan, seyirci direktifleriyle oynanan, canlandırılan sekanslar, iki rakip grubun karşılıklı performansı çok ama çok iyiydi. Gülmekten yanaklarımız acıdı, karnımıza kramplar girdi. Gelecek cumartesi tekrar sahne alacaklar. Ağızdan ağıza yayıyorum şimdiden. Hayatın belirsizliğinin hediyelerini aldığım bir hafta sonu geçirdim anlayacağınız. Çok da keyif aldım. Gözetmek, gözetilmek, aramak, aranmak, duymak, duyulmak, özenmek, özenilmek hepsi el ele... Zorlama ilişkileri yürütmüyorum artık. Karşılıklı ilgi, emek, özen ile yürüyen ilişkilere zaman ayırıyorum. Beni besleyen, yanlarından keyifle ayrıldığım insanlarla bir arada olmayı tercih ediyorum. Bu da bana hafiflik, neşe olarak geri dönüyor. Kendimi yalnız hissettiğim zamanlar oluyor elbette, yakınlık özlediğim zamanlar... Yine de şükür hâlime diyerek devam ediyorum. Geçen gün arkadaşım, bir arkadaşının babaannesini anlattı. Babaanne seksenlerini sürdüğü sırada şikâyet etme enerjisine girmiş. Torun da almış onu karşısına. "Çok güzel ve uzun bir hayat sürdün. Eğer sabah uyanıyorsan o gün iyi bir gündür. Ben seni akşam 20.30'ta arayacağım. Bana gününü anlat." Babaanne ölene kadar, yıllarca her akşam 20.30'da aramış. Seni dinleyecek biri varsa, şayet, o günün içinden güzel anılar seçmek ve fark etmek kolaylaşır sanki. Ne dersiniz? O gün arayan ve neşeyle konuşan bir dost sesi, yeni açan bir çiçek, batan güneşin renkleri, leziz bir yemek, karşılıksız bir iyilik, komik bir video, anlatacak yığınla şey bulunur. Yeter ki tarafını seç, neyi besleyip, büyütmek istediğini bil. Bu anı hoşuma gitti. Pazar akşamıydı. Tüm gün anneme bakım vermiştim. Arkadaşım bize, eve gelmeden bir saat önce kordonda hızlı bir tur atıp eve dönmek ve kızımın elinden bir fincan Türk kahvesi içmek dışında hiçbir şey yapmamıştım kendimle ilgili. Sofrada sarı frezya vardı, kendime seçtiğim, ve leziz yemekler, yorgun bakışlar, her lokmada canlandı, kahkahalar arttı. Her zaman anlatacak iyi ve kötü hikâyelerimiz olduğunu anladım o an bir kere daha. İyi ve kötü, iyimser ve kötümser, istekli ve bezgin... Onlarca dualite sıralayabilirim buraya. Ve önemli bir de soru: sen hangisini seçiyorsun? 

Öyleyse size son zamanlarda başımdan geçen güzel şeyleri maddeleyeyim: 

Pazar günü şahane bir rüyadan uyandım. Çok huzurlu ve sakin. Sembolik olarak da çok anlamlı bir rüyaydı. Sabah niyetine, tez gerçekleşe inşallah... 

Spor yapmayı sürdürüyorum. 

8 Mart'ta gece yürüyüşünden sonra sahnede yerel bir kadın grubunu dinledik. Bir sürü arkadaşıma rastladım. Hangi birine sarılacağımı şaşırdığım şahaneli bir akşam oldu. İki gün sonra birinin evine yemeğe gittim hemen. Seçimim belli. Hemen yap, zamanını varken. 

Doğaçlama tiyatroya gittim, gördüm, güldüm. Hem de çok. 

Kitap okuyamama döngümü kırdım. Onur Çalı Mahsus Selam, Aylin Balboa Bu Hikâye Senden Uzun Osman (ikinci kez) bitti. Mahir Ünsal Eriş Acaip okuyorum şu sıra. Keyifli gidiyor. Araya serpiştirdiği kıssalar, dil işçiliğinden zengin, akıcı bir anlatı... Su gibi akıp gidiyor. Bir üçlemenin parçasıymış esasında. Gaip, Acaip ve henüz yazılmamış üçüncüsü... 

Üç günlük bayram uzanıyor önümde. Dinlenmek, sosyalleşmek ve baharın gelişine tanıklık etmek için küçük bir mola... Papatyalar ve katırtırnakları çıkmış mı meraktayım. 

Bugünkü reset de böyle oluversin. Ritmi sürdürmek adına bir küçük adım attım. Başta dediğim gibi maksat arayı kapatalım. 





3 Mart 2026 Salı

Reset: 6

Bugün üçüncü ayın, üçüncü günü. Bu tür tekrarlamalara siz de sevinenlerden, bunda bir tür uğur bulanlardan mısınız? Yaklaşın o zaman. Bir gizli cemiyetin üyeleri sayılabiliriz. Öyleyiz de esasında, şu devirde blog okuyup, ona yorum yazan kaç kişi kaldık şunun şurasında. Şairlere güvenebiliriz. Az olan tarafta olacağız çağrılarına kalpten bağlanabilir, inanabiliriz. 

Sabah kızımı bıraktım. Hava azıcık sisli ama şurup gibi. Soğuk ama üşütmeyen, rüzgâr olmadığı için insanın içini titretmeyen bir hava. Aman dedim, boş ver çarşı işini kordonda yürü, sonra gidersin, başka bir gün. Baktım birileri martıları besliyor, doğru o tarafa yöneldim. Güvercinler ve martıların ekmek kavgasını, paytak paytak yürümesini izleyeyim, kuğuldamasını, kanat çırpışlarını dinleyeyim ve içime iyimserlik dolsun istedim. Yavaş yavaş yaklaştım. Çıkardım telefonumu. Bastım kaydet tuşuna. Yanımdaki yaşlı bey, "Yaklaşma!" dedi. Korkuluk numarası yaptım, kuşlar ve yaşlı bey için. Sonra sanki bir ekipmişiz gibi, ikinci komut geldi. "Yaklaşalım." Bu komutu da almadım. Yeterince kayıt almıştım. Sırtımı döndüm ve yürüdüm. Kamera arkamdan izlese, güzel bir Avrupa sanat filmi finali olabilirdi. Ben yürüdükçe kuşlar kanat çırptı, suya düştü tüyleri. Ben başka bir şairi hatırladım, ülkesi bombalanan, masum insanları ölen şimdi. 




"Denizin bittiği yerdeki göğün mavisine inanırdım

Bir de ensemdeki dövmeye inanırdım

Kuş ölür, sen uçuşu hatırla."

İnanmak güzel şey. Hayatın her gün yeniden başladığına, dün ne olursa olsun bugünün yeni bir hediye olduğuna, geleceğin belirsizliğinin hediyelerine, şahane insanlarla tanışacağımıza, uzun sofralar etrafında yeniden toplanacağımıza, leziz sohbetlerle doyacağımıza inanmak güzel. Her sabah kordonda kısa yürüyüşüm inancımı arttırmak için. Boşuna değil denizi, martıları, karabatakları, güvercinleri izlemem, insanların sessiz, sakin yürüyüşlerine tanık olmam. Hepsi yaşam dolu, canlı. Hafta içi sabahları oturduğum o zincir Amerikan kafesi, içinden yükselen sevdiğim melodiler ve davetkar kahve kokusu, baristaların çalıştırdığı makinelerden çıkan sesler, popolarını gördüğüm o iki cüce heykeli, kızımın küçükken onların yanından geçerken durması, bakması, aynı boyda olduğu günleri hatırlamam, dün gece Sani'ye sarılmak için yatağıma gelmesi, tek, çift, üç ve dört basamaklı uğurlu sayılarını sayması ve benim her birini kendime yontmam, uyku öncesi küçük, kısa bir bağlantı, teslim olmak uykuya ve yeniden uyanmak küçük, basit ayrıntılar, hepsi inancımı tazeliyor. Dün yaptığım, bugün ve yarın yapacağım şeylerin hevesi beni ayağa kaldırıyor. Yeniden, yeniden. 

Bir süredir dövme yaptırmak istiyorum. Bedenimdeki dövmeye ben de inanabilirim o zaman. Sembolüm belli, nicedir. Karahindiba, birkaç tohumu rüzgârla sağa sola uçuşuyor. Karahindiba benim için umudun sembolü çünkü. Wolfgang Bochert'in Karahindiba öyküsünü okuduğumdan beri daha güçlü bu imge. Yıkıntı edebiyatının önemli temsilcisi bu kısa, çarpıcı hikâyesinde bir siyasi mahkûmun avluda gördüğü karahindiba çiçeğini, ona tutunmasını, yaşamla kurduğu umutlu bağı gösterir. En zorlu koşullarda bile hayatla bağımızı sürdürmenin, umudu korumanın bir yolu olduğunu anlarız bu öyküyle. Karahindiba bu öykü için mükemmel bir seçimdir çünkü ilk bakışta sıradandır.  

Bahçıvanın gözünde yabani, çocuğun gözünde sihirli, rüzgârın gözünde emanettir. Direnişini sıradanlığın arkasına saklayandır. Kaprisli değildir. Yerim dar, yenim dar demez. Toprağın en sert çatlaklarından çıkar. Kimse ona özel bir yer açmaz. Gübreli saksılar, düzenli sulamalar istemez. Asfalt kenarında, kaldırım aralığında, rüzgârın savurduğu yoksul toprakta bile kök salar. İşte umutlu direniş tam burada başlar: Koşulların uygun olmasını beklemeden var olmak.

Sarı başıyla güneşe benzediği an, umut hâlâ köktedir. Ama gerçek metafor dönüşümü, çiçek solup beyaz bir küreye dönüştüğünde başlar. O beyaz tüylü küre, aslında bir vedanın estetiğidir. Karahindiba, tutunmayı değil, dağılmayı seçer. Kendi merkezini bırakır, kendini rüzgâra teslim eder.

Direniş burada pasif değil, bilinçlidir:

“Burada kalamayacaksam, çoğalarak dönerim.”

Bir üfleyişle dağılan tohumlar yenilgi değil, stratejidir. Her biri yeni bir başlangıcın ihtimalidir. Karahindiba, tek bir yerde güçlü olmayı değil, her yere yayılmayı seçer. Umut, merkezde yoğunlaşmaz; yayılır, çoğalır.

Metaforik olarak karahindiba şunu söyler:

Bazen direnmek, kök salmak değil; gerektiğinde dağılmayı göze alabilmektir.

Bazen umut, tutunmak değil; bırakmayı bilmekle başlar.

Ve belki en önemlisi:

Kimsenin değerli görmediği bir şey, en inatçı yaşam formu olabilir.

Bir ihtimalin ortadan kalktığına kalbimin de, zihnimin de inandığı, mesaj temizliği yaptığım, alan açmak ama en çok da virgülü ortadan kaldırmak için bunları yaptığım sırada, "eğer"i, "belki"yi  bir çapa gibi tutmak yerine karahindibanın dağılmayı göze alması gibi bırakabildiğim bugünlerde bir karahindiba dövmesi sence de yakışmaz mı bedenime? Dokunmak ve inancımı tazelemek için. 

Not: Bir kutlamam var. Bu yazı bloğumdaki 1200. yazı. Tam 12. kez dalya diyorum. Nicelerine...



2 Mart 2026 Pazartesi

Reset: 5

Hafta sonu hava soğuk ama aydınlık ve güneşliydi. Cumartesi çalıştım. Sonra Çan'a gittim, geldim. Akşam evdeydim. Çamaşır katla, kurutla geçti gecem. Araya Younger dizisi serpiştirdim. Pazar günü kahvaltıya misafir geleceği için mutfağı toparladım. Üç, dört aydır kutusunda duran yeni aldığım ve büfenin üstünde duran tencereyi kullanıma soktum. Hayırlı uğurlu olsun. Yeni evimizin salonu ve mutfağı neredeyse eşit büyüklükte. Mobilyalarımızı yerleştirirken salona yalnızca oturma grubu ve kitaplıkları koyduk. Ahşap ağırlıklı, sıcak bir atmosfer yarattık. Yemek masası ve televizyon ise mutfakta. Bir nevi açık mutfak sorunsalı. Yemeğe ya da kahvaltıya misafir gelecekse pişirme faslından sonra derleyip toparlamak da gerekiyor. Cumartesi pazar bununla geçti. İyi de oldu. Uzun ve geç kahvaltı bittikten, kahveler içildikten sonra arkadaşlar uğurlandı. Ben de taytımı giydim. Arabayla parka gitmek yerine evin civarında koşmaya karar verdim. Havalar soğuk gittiği, ben de koşu bandında koşmak istemediğim için güç ve kuvvet antrenmanları yapıyorum ama koşmaya henüz tam anlamıyla başlamadım. Bununla beraber kum saati döndü. Günler eksiliyor. 

Dün çıktım. Aralıklı yürüyüş, koşu ile 35 dakikada 2,5 kmyi bitirdim. Koşarken nabzım hemen yükseliyor, nefesim yetmiyor, birkaç dakikayı aşamıyorum henüz. Ama koşmaya da böyle başlanıyormuş. Yapacak bir şey yok. İşin güzel tarafı ise şu: dikkatim sadece nefesimde ve ritmimde olduğu için başka bir şey düşünmeye yerim olmuyor. Buna bayıldım doğrusu. Her defasında deniz kenarına gideyim, parkta yeşilliklerin arasında koşayım gibi koşulları sağlamadan evden çıkmak ve adım adım koşu süremi arttırmayı hedefliyorum. Haftada en az iki gün. Deniz kenarında ya da ağaçların arasında koşmak, çok daha keyifli olur elbette ama asıl hedefin ritmi sürdürmek, kondisyonu arttırmak olduğunu unutmamalıyım. Yoksa bu da, diğer hedefler gibi varlığını koşulların mükemmel olmasına bağlar. Ben bu konuda biraz ekabirim. Yazmak için uygun şartlar sağlamaya çalışmadım hiçbir zaman. İçimden geldiği zaman, her yerde yazabilirim, kağıtla, kalemle, bilgisayarla, telefonla, evde, işte, otobüste, parkta, kafede, fark etmez. Bir şeyler yapmak için hemen şimdi, olduğumuz yerde, yapabildiğimiz kadarını eyleme geçirmek yeterli. Kum saatinin şakası yok çünkü. Akıyor hızla. 

Cumartesi pazar ağırlıklı evdeydim. Bu saydıklarım dışında bol bol Younger izledim ve diziyi bitirdim. Zor geldi ayrılmak. Yüreğime bir hüzün oturdu. Kurgu da olsa bir süredir hayatlarına eşlik ettiğim, birlikte güldüğüm, üzüldüğüm kahramanları tekrar görmeyecek olmanın yanı sıra Lisa ve Charles arasındaki güven problemine, birbirlerini sevdikleri ve âşık oldukları halde bunu aşamayacaklarını anladıkları o küçük âna, sona bakmak hüzünlü geldi. Kendiliğinden doğal uyumları olsa da, birbirlerinin hayatına katkı sağlasalar da, aralarında aşk, ilham, sevgi olsa da, kendi yollarını tutacakları bilgisiyle bitti dizi. İyi bir kurmacanın bitmesi gerektiği gibi. Her ikisi de younger hâllerinin hayallerinin peşinden gidecekler. Lisa, başeditör oldu, Charles  kendine Yaddoo'ya giderek romanını bitirme izni verdi. Kelsey hayallerine kavuştu. Dizi yine başladığı yerde mahalle barında bitti. Lisa ve Josh ilk bölümdekine benzer bir diyaloğun içine girdiler. Gülüşmeler, kadeh tokuşturmalar, yavaş yavaş uzaklaşan kamera. Çünkü sonsuza kadar yazmak diye bir şey yok. Bir yerde bitecek hikâye. Hem ne diyor Hüsnü Arkan: "Açık bir kapı değildir hayat/yaşlılar bilir/Bir eşikten, bir aralıktan ne gördüyseniz odur." Son öykü kitabında epigraf olarak bu dizeleri kullanan yazar da biliyor, en iyi yerde bittiğini dizinin. Klişeye, ucuz romantizme düşmedi, umutlu, yaşam dolu, herkesin younger hallerinde kurduğu hayallere doğru ilerlerken bitti. Orası da toz pembe olmayacak. İnişler, çıkışlar, kaoslar, trajediler, komediler, hepsi sarmal olacak ve ilerlenecek. Gerçek hayatta olduğu gibi. Yine de küçük bir burukluk var içinde. Geçecek. Hem baharda umutlu olmak gerek. 

Doğa kendini resetledi. Fışkıracak artık canlılık. Dalları tomurcuklar basacak. Baharın müjdecisi nergisler, sümbüller çoktandır tezgâhlarda. Yakında papatyalar boy gösterecek, sonra gelincikler ve en sevdiğim katırtırnakları... Kuzular doğacak, oğlaklar, annelerinin peşinde hoplaya zıplaya koşturacaklar. Çocuklar koşacak kırlarda. Uçurtmalar süzülecek havada nazlı nazlı. Mateniçkalar süsleyecek önce bilekleri, sonra ağaç dallarını. Doğanın uyanışına tanıklık etmek şahane şey. Kucağına kucağına koşmalı. 

28 Şubat 2026 Cumartesi

Reset:4

Perşembe gecesi arkadaşımla tiyatroya gittim. Elma, Labrador, Çimen. Başrollerini Engin Heperileri ve Nergis Öztürk'ün paylaştığı iki kişilik bir oyun. Alzheimer hastası bir adam, ona bakım veren karısı, 50 yıla yayılan bir aşk hikayesi. Tanıştıkları andan, hastalığın ilk, göze çarpmayan belirtilerine, hastalığın seyrinden hasta ve bakım verenin ruh haline uzanan sekanslar gösteren, minimal dekora sahip oyunun bende bıraktığı izleri yazmaya başlayınca fark ettim ki oyun beni etkilemiş ve bir yazı potansiyeli olarak duruyor karşımda, büyüyor düşünceler, çoğalıyor kelimeler sildim Reset 4 başlığını, bitirdim yazımı. Son teslim tarihine üç gün kala, kitap tanıtım yazısı yerine bir tiyatro oyunu üzerine yazmış oldum böylece. 

TDB Dergi'nin (biz TDBD diyoruz esasında) yayın kurulundayım. Hemen her sayıya bir şeyler yazıyorum. Geçen ay Meltem Gürle'nin İrlanda Defteri'nde yer alan bir denemeyi Çanakkale Savaşı'na bağlayan bir yazı yazınca editöre bunu sabit bir köşeye mi çevirsek, içinden Çanakkale'nin geçtiği kitaplara değinen yazılar mı yazsam diye sordum. Sen bilirsin tabi ama kendini sınırlamadan sevdiğin, seni etkileyen şeyleri yazma esnekliğin ve özgürlüğün gitmez mi elinden dedi. Haklısın, dedim ve hayat bu sayı için hiç aklımda yokken bir tiyatro oyunu hakkında yazma isteği sundu bana. Ismarlama yazmamak büyük lüks. 

Bugün öğlene kadar çalıştım. Sonra hayatımda ilk kez Çan'a geldim. Horlama yla ilgili bir kursa gitmiştik geçen yıl. Ben yapmaya başlamadım henüz. Çan'daki arkadaşım bize kurs veren hocaya hasta olarak gitti. Kendi de bir hastasına yapmış. Her iki tarafı da  deneyimlediğinden horlama apareyine ihtiyacı olan bir hastama onu önerdim. Hastayla beraber gittik. Onun ölçüsü alındı. Sonra biz biraz oturduk. Diğer meslektaşları ziyaret ettik. Beşte eve dönmek üzere minibüse bindim. Açtım bloğumu başladım yazmaya. 



Çan'dan Çanakkale'ye giden bir minibüsün 11 nolu koltuğundayım. Tekli koltuk. Sağımda yemyeşil kırlar, küçük tepecikler... Yol dönüyor, beni biraz yol tutuyor. Ekrana bakıyorum, tek tek harflere dokunmak değil alışkın olduğum, klavyenin konforu yok şu anda. Arabayla gelirken yağ gibi üzerinde kaydığımız yol, sallıyor, sarsıyor. Yeniden başımı kaldırdığımda, buğulanan, puslu camı görüyorum. Netlik için elimi kullanmam, bir çember çizmem kafi. Ardına saklanan ağaçlar, bulutlar görünüyor. Her zaman yapmadığım bir şeyi yapıyorum şu an. Kullanmadığım bir yoldan gidiyorum, toplu taşımayla. Konforu sarsıyorum, esniyorum. Hoşuma gidiyor bu. Hep aynı şeyleri yinelediğimiz bir dünyada, kendimi şaşırtıyorum. Sarıldığım genç meslektaşımı düşünüyorum. Benimle aynı fakülteden mezun. Marmaralılar'a özgü kader ortaklığıyla başlıyoruz öğrenciliğimizi anmaya. Bazı şeyler hiç değişmemiş. Bıraksalar sabaha kadar konuşuruz. Başka ortak yanlarımız da var. Yirmi yıl önündeyim onun meslekte, on iki yıl annelikte. Çıkarken sarılıyorum ona. Birkaç sıradan cümlede gördük. Yaralarımız aynı. Ondan hissettiğim sempati. İlk fırsatta onunla buluşmak ve her şey daha kolay olacak demek istiyorum. Hiç kurban gibi değil, mağdur hiç değil, pırıl pırıl genç bir kadın, neşeli, enerjisi yüksek. Yine de yoruluyordur, zaman zaman hayat zorluyordur. Birinin geçecek demesi iyi gelmez mi hiç insana? Gelir elbette. Yazın hep beraber gittiğimiz yemeği hatırlatıyor, kimseyi tanımadığı halde, iyi zaman geçirdiğini söylüyor. Öyledir, eminim çünkü insan iyi gelir birbirine. Her tanışma beraber yol alma ihtimalidir. Her yolculuk ise düşünme fırsatı. Yolum bitmek üzere. Verimi de bu. Keyifli okumalar... 



26 Şubat 2026 Perşembe

Reset: 3

Reset yazılarını iki günde bir yazarak, böyle bir ritim tutturarak sürdürebilirim diye düşünmüştüm. İlk iki yazının ardından pause düğmesine basılmış gibi oldu. Yazmaya başladığım bir taslak var, esasında, bunun haricinde. Yarıladım ama bitiremedim. Yazıyı paylaşma aşamasına gelmedim. O konuların üstünden de atladım, geçtim. Geri dönesim yok. Mevlana haklı. Dünle beraber gitti, ne varsa, düne dair, bugün yeni sözler söylemek gerek. 
Asıl gündemime geçmeden önce kordondan kareler ekleyerek güncelliyorum, sevgili Leylak Dalı için, unutulmaz Çanakkale gezisinin anıları canlansın diye.  







                                                                                 *

Masumiyet Müzesi'ni izledim. Kitabı çok uzun yıllar önce okumuştum. Füsun'un trafik kazası geçirip öldüğü gelmemişti hatırıma ama Kemal ile beraber evde Grace Kelly filmi izledikleri sahnede ah dedim, geliyor gelmekte olan. Hatırlarsınız, Füsun oyuncu olma hayaliyle Kemal ile yeniden temasa geçer, Limon Film kurulur ama çok istediği oyunculuk hayaliyle ilgili hiçbir gelişme yaşanmaz. Feridun kendi yolunu çizerken Füsun iyice eve kapanır. Güzellik yarışması, üniversite, oyunculuk hiçbir hayalini gerçekleştirememiş, yaşama tutkusu adeta kanından çekilmiştir. Evde oturup yemek yiyip televizyon izledikleri esnada Grace Kelly'nin araba kullanmasına duyduğu hayranlıktan bahseder. Araba kullanmayı özgürlükle bağdaştırır. Sohbetin bir yerinde Grace Kelly'nin filmin çekildiği yerde, bir sene sonra araba kazasında öldüğünü söyler. Kemal ile direksiyon dersleri başlar. Hayalini kurduğu şeylerden yalnızca araba kullanmayı başarır ancak kendi kullandığı arabanın yoldan çıkmasıyla ölür. Belki de seçimi ele aldığı yegâne şeydir, hızlanmak, frene basmamak... Çok net değildir veriler ama böyle yorumlamak da çok yersiz kaçmaz. Dizi üzerine çok yazılıyor, yorumlar yapılıyor, parodiler çekiliyor. Yığınla reels gördüm. Kimi komik, kimi yavan. Ben dizide en çok Sibel'i sevdim sanırım. Oyunculuğunu, kendini zarifçe taşımasını, Kemal'e yardım çabalarını, olmadığını anladığındaki haklı, kararlı, tutarlı, zarif isyanını ve özsaygısını yitirmeden zerafetle kendi yoluna gitmesini, seçim yapmasını ve mutluluğu yakalamasını... Sevgili Neslihan'ın reset yazısında dediği gibi: "It takes two to tango." Kesin bilgi!
                                                                       *

Hamnet'i de izledim. Görüntülere bayıldım. Jessie Buckley'in oyunculuğuna da. Filmin konusu gerçeği mi yansıtıyor, bilmiyorum. Tarihçiler arasında da William Shakespear'in hayatına dair net veriler yok. Bununla beraber bu tahmin, gerçekçi kurgu filmin yas ve yeniden yaratım sürecine dair kuvvetli sözler üretmesine vesile olmuş. Büyük büyük sözler söylemeden, bağırmadan, trajediye yaslanmadan diyeceğini anlatıyor, izleyiciye de aktarıyor. Ben Shakespear'ın baba Hamlet'in hayaleti rolüne çıkmasını metaforik anlamda etkileyici buldum. Oğul Hamlet'in sahnede ustaca kılıç sallaması, evlat Hamnet'in babasıyla sahneye çıkma arzusunu gerçekleştirmesine yordum ve avundum. Zehrin kanına karışması sonucunda can veren Hamlet'in ardından oyunun "and the rest is silence..." cümlesi daha da dokundu bana. Çocuk kaybının ardından ebeveynlik halleri bu olsa gerek diye düşündüm. Kitabı okumadım. Okumayı da düşünmüyorum. Film beklentilerimi karşıladı. Bu da yeterli. 
                                                                     *
Hamnet için avmye 20 dakika kadar erken gidince D&R'a girdik. Raflar arasında gezinirken Onur'un (Çalı) yeni deneme kitabı Mahsus Selam'a rastladım. Arkadaşım selam vermiş, almayayım mı? Onur'un Parşömen'e düzenli olarak yazdığı Dünlük'leri duymayan var mı? Yazar, günlüklerine dünlük diyor çünkü yazıp bıraktığımız anda geride kalıyor, düne ait oluyor ama geçerliliğini kaybetmiyor. Okumayı, yazmayı, film izlemeyi, eski yazarların günlüklerinin, denemelerinin peşine düşmeyi seven bir yazarın günlük hayata dair notlarını okumak, ayak üstü sohbet etmek gibi biraz da. Ben severek okumaya başladım. Hatta, reset serisiyle beraber giriştiğim zihinsel detoksumun yakıtı oldu. Şöyle: Ben başak burcuyum efendim. Düşünmek, aşırı düşünmek, veri yetersizken bile analiz etmek benim ata sporum. Kendimi aynı düşünceler içinde geviş getirirken buluyorum sık sık. Veri sahiden yetersiz. Bir duvarın önündeyim. İçeriden sızan tek ses yok ve ben düşünerek duvarın arkasında ne olacağını bulmaya çalışıyorum. Öyle bir hâl. Böyle resmettim ki, çıkayım bu düşünce sarmalından, sessizliğin de bir cevap olduğunu kabul edeyim. Düşünceler, insanın bir sandığa kilitleyip üzerine fil oturtabileceği ve sonsuza kadar kaybedebileceği bir şey değil. Bir ezgi, bir sosyal bağlantı, bir soru, günlük hayatın içinde küçücük bir an, geliyor, bazen özlemle, bazen kayıp hissiyle, bazen ezici, bazen yorucu, bazen sakin bir kabullenişle ama geliyor, illa ki, orada didişmeden gördüm seni, diyerek, verinin yetersizliğini kabul ederek ve kendi hayatımın akışının ritmine uyarak, birkaç sayfa daha okuyarak,  sürdürüyorum detoksumu. İyi de gidiyor. Kötü kişi olmuyorum bu sayede kendimle. 
                                                                       *
Reset serisi başlamadan kısa süre önce son verdiğim bir ilişkim var. Bir arkadaşımdan evde reformer pilates dersi alıyordum. Dağınık, esnek program beni birkaç kez zorladı. Yeni bir seçim yaptım. Üç ay fitness üyeliği yaptırdım. O süre dolarken arkadaşım işinden ayrıldığını, evdeki dersleri sürdüreceğini söyledi. Yeniden başladım ve yeniden hemen ikinci, üçüncü derste aksaklık belirdi. Saat konusunda anlaştığımızı sanıp aslında sözleşmediğimiz gerçeğiyle karşılaştım. Ders saatine 40 dakika kala. Sen yanlış anladın ile başlayıp uzun uzun paragraflarca süren açıklamalar karşısında çok şaşırdım. Çünkü antrenör-danışan arasındaki diyalog kusura bakma yanlış anlamışız birbirimizi dersi ne zaman yapalım ile sürmeli ve hızla yeni bir saat belirlemeliydik. Ben o gün, üzerimde de tayt olduğu için doğruca parka gittim. Hem hareket etmeye hevesli ve hazır bedenimin ihityacını karşıladım hem de bunca suçlama karşısında şoke olmuş, uyarılmış sinir sistemimi regüle ettim, ağaçlara bakmanın, kuş seslerini dinlemenin,  şehrin uzamış bitki çitlerinin ardına saklanmasının, insana iyi gelen, sakinleştiren bir yanı var. Yürüdüm. Durumdan uzaklaştım. Sonra konuya mecburen yeniden yaklaştım. Çünkü söylenen onca sözün üzerine sessiz kalmıştım, bir seçim yapmak ve deklere etmem gerekiyordu. İyi kötü, haklı haksız, hoşgörülü hoşgörüsüz duailitesine girmeden, düzenli hareket etmek istediğimi, bu stratejinin benim için işlevsel olmadığını, emekleri için teşekkür ettiğimi söyleyerek bitirdim bu bağı. Sınırlar ve sabrım üzerine de düşündüm sonra. Bazen, çoktan bitmesi ya da en azından sınırlandırılması gerekeni bitirmediğimi, sessiz kaldığımı fark ettim. Buralar yeni fark etme ve büyüme yerleri benim için. Bu gece deneyimledim daha, çok yeni. Duygusal olarak kışkırtma ve duyguları yükseltme alanında ihtisas yapmış, hayatımda artık etkin olmayan biri ile işbirliği yapmak üzere bir aradaydım. Bir de baktım teşhis koyuyor, suçluyor, bu algı için alan tutuyor ve bunu eskiden bildiği yerden yapıyor. Eski verilerle konuşuyorsun, dedim ve sustum. Bu kadarı yetti ezberi bozmaya. Yeri geldi, bir andan ve anıdan bahsetti, kendi davranışıyla ilgili bir örnek tutarak. Pası aldım, yeri gelmişken o günkü davranışın nezaketten uzaktı, hoş değildi, dedim. Bir telafi beklediğimden değil, duygularımı muhataplarına söyleme konusunda yol katetmek istediğimden. İşte bunlar hep yeniden yapılanma. Reset yani.
Kavganın ortasında yılgınlığa kapılmadığım, yüreğimi karartmadığım, hikâyeyi satın almadığım için memnunum, gururluyum. Üzerine bolca yargı etiketi yapıştırılmış o paketi almadım. Evime, iç dünyama taşımadım. Yolda arkadaşlarıma uğradım. Kısa bir sohbet, çay molası aldım. Kendimi ağırladım, düzenledim ve eve vardım. Her moladan ve yeniden yapılanmadan sonra insanın vardığı yer kendisi ve evidir zaten. O zaman temenni tek ve biricik. Bugün yolunuz eve çıksın hep eve. 









19 Şubat 2026 Perşembe

Reset: 2

Ramazan geldi. Yeniden. Bugün ilk gün. 

Birkaç gündür yumurta kapıya dayanıncacılar giriyordu, günlük akışa, son dakikaya bırakılan diş çekimleri, şunu hallet de gerisi bayramdan sonraya kalsınlar... Bilirsiniz işte, her zamanki denge kurma işleri, önceliklendirmeler... 

Ramazan bedenle, zihinle, dille yeniden, daha özenli bağ kurma zamanı bana göre. Detoks zamanı, sadeleşme, içe bakış zamanı. Bu yazıların, hatta başlığın zamanlaması, içeriği öylesine belirlenmiş değil. Sevgili Neslihan'ın içeriğini belirleyip davet ettiği Reset serisinde ben de içe döneceğim, yavaşlayıp kendimle yeniden bağ kuracağım. 

Bir süredir yapmaya başlamıştım esasında. Beni heyecanlandıran, heveslendiren bir yeniden tanışma vesilesiyle aralıklarla kendimi yokluyorum son aylarda. Tutkuya, dürtüye, isteğe kapılmadan, sürüklenmeden, dengemi, odağımı yitirmeden, bu heyecanı bir yakıt olarak hayatıma almayı, fitilini tutuşturduklarımla kendim olmayı, merkezimde kalmayı, objektif bir yerden gözlem yapmayı deniyorum. Her temas ve temassızlık iz bırakıyor. Duygularımın, ihtiyaçlarımın farkındayım, onların ilettiği mesajı alıyor ve fakat sağduyumu bir kenara bırakmıyorum. Hayatın bana bu konuda fazlaca  vaadi yok, anlıyorum. Her zaman kazanacağız ve muradımıza ereceğiz diye bir şey yok. Öyle değil mi? Hoş bu kazanma/kazanmama meselesi değil. Daha çok zamanlama ve uyum meselesi. Burada eşzamanlılık yok gibi duruyor. Yine de başladığımdan daha iyi bir yerdeyim. Yeniden sevebilme ihtimaline kendini açan cesur kalbimden öpüyorum ve daha derinden kurduğumuz, daha hakiki bağa bakıyorum. Romantik olmayan bir yerden, yeniden, ilk kez kurduğumuz, doğrulttuğumuz o bağ, sahici olan sayesinde daha iyiyim, neşeliyim, canlıyım. Daha kolay harekete geçiyorum. Daha az üşeniyorum. Dava hevesliyim ve de coşkulu. Biraz da hassas. Bu yüzden  bazı şarkılar daha çok dokunuyor kalbime. Sözleri can evimden vuruyor. Bir daha dinliyorum, bir daha, bir daha. İşte onlardan biri: 


Bir yabancıyı kıymetliye çeviren hayat karşısında şaşıp kalıyorum. O her şeyi başlatan ilk ânı hatırlamaya çalışıyorum. Nereye kadar gidebilirsem artık. Bir yerde sezmeye başlayınca verdiğim değeri, içimde duyduğum  daha yakından tanıma hevesini, daha bilerek, fark ederek geçiyor dakikalar, damla damla doluyor, sızıyor günlerimden içeri, beraberinde şarkılarla... İçeride kocaman bir sıçramaya vesile olduğunu fark ediyorum, ufkumu açtığını, kalbimi genişlettiğini... İlk cemre de düştü. O zaman hoş geliyorsun bahar, sonra da ver elini sarı, sıcak yaz.

17 Şubat 2026 Salı

Reset:1

Bugün 17 Şubat. Yeni ay ve güneş tutulması zamanı. Uzmanlar, türlü yorumlarla bezedi internet alemini. İnstagramda haftalardır müjdemi alıyorum. Başak, İkizler, Balık, Yay yaklaşın diyen onlarca videoya rast geldim, izledim de bir kısmını. Çünkü vaat güzel. Derler ki, sınandığım, zorlandığım, ne varsa geride kalacakmış. Tecrübelerimi cebime koyup çıkmışım. Jung'un yineleme takıntısını duymuşum yıllar evvel, ders alınana kadar tekrar edilirmiş. Önüm ferah madem astrologlara göre, almışım demek ki dersleri, çizmişim sınırları... Yolum açılmış, bir küheylanın sırtında şaha kalkmış gidiyorum. 

Bilmiyorum tabi. Bunlar yorum. Bir çeşit teselleme daha doğrusu. Zamanın yalnızca bedende iz bırakıp boş boş geçmesini istemiyoruz elbette, değiştire değiştire, büyüte büyüte taşısın bizi ileriye istiyoruz. Bunca yıl, ben de değiştim pek tabi. Bıraktığım yükler var. Fırtınayı hisseden inek çömelirmiş, ben çömelemedim, diklendim durdum hayata, yordum kendimi boşu boşuna diyebiliyorum. Korkular, alışkanlıklar, tutunmalar, kaygılar, bilirsiniz işte.

Dün annemin doğum günüydü. Yemekten sonra eve dönerken laf lafı açtı, annelerin tuhaf inançlarına dayandı. Alaycı gülümsemem dondu yüzümde. Merak ettim. Kızım beni nasıl görüyordu. Sordum. Korkuyorsun, dedi, her şeyden korkuyorsun, köpeklerden, inşaatlardan, insanlardan. Oysa benim ilk aklıma gelen onun hasta olmasından korkmamdı. Ah o ıslak saçlar, ince kıyafetler... Kızım haklı belki. Korkularım çok. Belirleyici de üstelik. Ama bilmediği otomatik pilotta yaşamaktan çıkmak için dikkat kesilmem, yenilenmeye çabalamam... 

Geldik, bağlandık şimdi bu ayın temasına. Re-set. 

Aslında her sabah yeniden başlıyoruz. Uykudan her uyandığımızda yeniden başlamak için bir fırsatımız var. Bu sabah hayat bana cömert ve iyi davrandı. 



Evden çıktım yumuşacık yağmur damlaları karşıladı beni ve çifte gökkuşağı. Arabaya bindik. İlk ışıklarda biriken araç yığınını görünce sezgime kulak verdim. Her zamanki gibi sola dönmek yerine trafiği by-pass edecek bir yola saptım ve bingo! Kızım bu huyuma kızıyor bazen, "İstanbulluluk yapma!" diyor. O bakışı fırlattı sabah ama utanmadım, gocunmadım. Verileri yeniden hesapladım ve daha hızlı bir yoldan gittim, iç navigasyonum sayesinde. Kızımı bıraktım ve kordonda yürüdüm. Ne çok hızlı ne çok yavaş. Önemli olan ritmi korumak. Her gün hareket etme ritmini. 



Hava kapalı, deniz grimsiydi. Kapalı havaya has o rengi, bilirsiniz. Gökyüzü mavi ve ışıl ışıl olmadığında, büründüğü o rengi. Sade, sessiz, nötr. Ama yine de orada, canlı. Martılar pike atıyor, karabataklar süzülüyor. Bir tanesinin serenadına şahitlik ettim. Balıkçı teknelerinin sıralandığı iç limandan taşa çıktı, kanatlarını açtı, büyüdü, çığlık çığlığa. Ben gördüm, bir başkası daha. Durduk ve izledik. Kulak tırmalayan sesine şaştım kaldım. 

Yeniden başlayan gün, damla damla doluyor kovamıza. İçinde ne topladığımız biraz da bize bağlı. Bu seçim gücü, elimizdeki en büyük güç, bu sahiden. Başka bir şey değil. Bir küratör gibi dizdiğimiz anlardan ibaret yaşam. Bugün bir arkadaşımla bazı atanmış ilişkilere yerimiz olmadığından bahsettik, kendi örneklerimiz üzerinden. Olaylar farklıydı ama öz'ü aynıydı. Bu koşullar altında bu bağ ancak bu kadar kurulur demek ve bunu iç sıkıntısına, yürek burgusuna çevirmeden, suçluluk hissinin boğaza dolanmasına izin vermeden buraların üzerinden atlamak ve yola devam etmek, ritmi sürdürmek... 

İşte bir güne sığanlardan küçük bir kesit. İçsel olarak iyiyim, huzurluyum. Papatya çayımı yudumluyorum, bir bölüm daha "Masumiyet Müzesi" izlemeden eşzamanlı Reset yazılarının ilkini bitirmeyi hedefliyorum. Reset deyince, yeniden kelimesini dolayınca dilime "Yeniden de Sevebiliriz" şarkısıyla bitirebilirdim ama sevdiceğim Erol Evgin söylüyor kelimelerimin üzerine üzerine, o güzelim sesiyle. Öyle çok sevdiğim, unutamadığım anları hatırlıyorum, bu şarkıyla beraber . Bir kısa kahve molasının, bir doyumlu sohbetin, bir yürüyüşün unutulmaz hatıralarını hatırlıyorum, genişleyen zamanları, iyi ki'leri. Hiç bitmesin istediklerimi... 






14 Şubat 2026 Cumartesi

Yine de ölmez insan*

Bugün14 Şubat. Eksik ayı yarıladık. Bahara doğru yürüyoruz. Beni sorarsan iyiyim. Kış uykusuyla uyanıklık arası bir yerde, daha çok ev içlerinde. Her gün yürümeye çalışıyorum. Bazen yağmur, çamur beni yolumdan alıkoyuyor. 
Evim imara açılan yeni bir bölgede. Civardaki inşaatlar sürüyor. İki yol siteye çıkan. Biri asfalt, diğeri stabilize toprak. Üzerinden geçen kamyonlar aşındıra aşındıra irili ufaklı tümsekler, çukurlar oluşturmuş. Su birikiyor içlerinde. Topoğrafyadan kaçamazsın. Doğu öğretileri, insanı su gibi olmaya davet ediyor. Su gibi dirençsizce akmaya. Akmak kolay iş değil, dostum, neredeyse imkânsız. Zihin denilen bir şey var, tenimizin altında, uşak mı, efendi mi belli değil. Parmağında oynatıyor, yönetiyor bildiğin. Sakin zamanlarımda onun tetikçisi olmamak için antrenman yapıyorum. Kızıştığında işler, hemen davranmıyorum dilime, mesaja, ya da her ne ise o, o anda iletişimi sağlayan. Her zaman mı? Değil elbette.
Benim kedim var. Bugün dört yaşına bastı. Doğum gününü bilmiyoruz. Biz yakıştırdık. 22 Nisan'dı bulduğumuzda, 5 haftalık dedi veteriner, geriye doğru saydık, parmak hesabı. 14 Şubat'la pek işim yok, ne Sevgililer Gününü  kutluyorum ne de Dünya Öykü Gününü. Heyecan ve heves meselesi. Kalmadı bende pek. 
Benim kedi dört yaşına bastı bugün. Umurunda bile değil. Kelimeler çağrışım yapar dostlar, hikâyeleri çağırır, geçmiş deneyimleri, anıları, bazen de şiirleri. Zihnimin koridorlarından bir şiir çıkageldi. Şunun şurasında yarenlik ediyoruz birbirimize. Sen de dinle Melih Cevdet Anday'ı.
Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymaış
Tanrının işine bakın.
Geceyi, gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı. 
Ona bir kitap vereceğim 
Rahatını kaçırmak için 
Bir öğrenegörsün aşkı 
Ağacı o vakit seyredin.  

Rahatını kaçırmamak lazım ağaçların ve her türlü canlının. Ben rahatını kaçırmamak için kedimin dışarı çıkmasına izin veriyorum. Eski sitede alıyor soluğu. Geziniyor, geriniyor, eskiden yaptığı gibi. Bahçesinde dolanıyor bir villanın. Ahbap olduk sonunda. Bazen bana mesaj atıyorlar burada diye. Gidip alıyorum. Bazen de alamıyorum. Eve gelmek isterse, motor sesini duyduğu anda arabamın ok gibi fırlıyor olduğu yerden. Park ediyorum. Kapımı açmadan daha hop diye zıplıyor ön cama. Görmemişim daha, fark etmemişim geldiğini. Açıyorum kapıyı. Servis ablası ve şoförüyüm kedimin. Canı isterse bulunmak, buluyorum onu. Biz hep bir şeyleri bulduk sanıyoruz ya yanlış, biz bulmuyoruz belki de, onlar bulunmak istiyor. Bulamadığımız çorap teklerine kızmamalıyız. Onlar da kafa dinlemek isteyebilir zaman zaman. Benim kedi de miskinliğini sürdürmek istiyor bazen dışarıda. Kendini korumayı, kollamayı da öğrenmiş kerata, dört yıllık tecrübe. Boru değil. Komşu mesaj atıyor, kedimin saklanmak istediği zamanlarda. "Tuğba Hanım, Sani hep burada. Hava çok soğuk." Hep mi, gerçekten mi? Evdeki kim o zaman? Hep tehlikeli bir kelime, tetikleyici. Kapı kapatıcı, mesafe açıcı... Genellemelerden uzak durmak lazım. Dildeki ustalığı, cambazlığı uyum için, işbirliği için, kaynaşmak için, sevmek için kullanmak lazım, uçurum açmak için değil, kalp kırmak için değil, ara bozmak için değil. Ama unuturuz. Kodlarımıza yazılmış. Çünkü her insan öldürür sevdiğini yine de ölmez insan. 
Bugün 14 Şubat, aşkın, sevginin, hikâyelerin, doğumların, dünyaya gelişlerin günü. Hadi bugün sevdiceklerimizi anarak geçirelim. Bizi büyütenleri, kalbimizi açanları, esnekliğimizi arttıranları, neşelendirenleri ve de ezip geçenleri... Yine de öldüremeyenleri... 




*Başlık Oscar Wilde'ın Her İnsan Öldürür Sevdiğini şiirinden alınmıştır. 
 

10 Şubat 2026 Salı

İrlanda Göğü Altında Ölmek Yeğdir*

 

Britanya İmparatorluğu’na ait iki dominyon olan Avustralya ve Yeni Zelanda, İngiltere’nin savaşa girmesiyle 1. Dünya Savaşı’na dâhil oldu. Orduya katılan askerler çoğunlukla gönüllüydü. Kimi Kraliçe’ye bağlılıklarını göstermek, imparatorluğun savunmasında yer almak istiyordu; kimi uzak diyarlara gitmek, tarihi bir olayın parçası olmak; kimiyse düzenli bir maaş ve gelecek vaadinin peşindeydi.  Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen birlikler (Australian and New Zealan Army Corps) ANZAC adı altında birleştirildi. Mısır’da eğitim gören bu kolordu Gelibolu’ya çıkarma yapan Akdeniz Sefer Kuvvetleri’nin önemli bir parçasıydı.

25 Nisan 1915 tarihinde başlayan çıkarmanın amacı, Gelibolu Yarımadası’nda kritik noktaları ele geçirerek itilaf devletlerinin gemilerle Çanakkale Boğazı’nı aşmasını sağlamak ve İstanbul’u düşürmekti. Ancak kolordu, şiddetli bir Türk direnişiyle karşılaştı. Harekât planlandığı gibi ilerlemedi. Sekiz ay süren, her iki taraf için de ağır kayıplarla sonuçlanan bir siper savaşına döndü.

Savaşta centilmenlikten bahsedilebilir mi?

Çanakkale cephesi, ANZAClar için ağır bir askeri yenilgi olsa da ulusal kimliklerinin gelişmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Onlara ait kaynaklarda savaşın Centilmenler Savaşı olarak anıldığı da bilinmektedir. Kanlı bir işgal ve direnişi Centilmenler Savaşı olarak nitelemek bir ironi değildir; dayanağını ANZAC ve Türk cephesi arasındaki karşılıklı insani jestlerden ve saygıdan almaktadır. Yakın siperlerdeki askerlerin birbirlerine tütün, konserve attığı, Türk tarafının esirlere iyi davrandığı, ateş hattında kalan yaralı ANZAC askerlerini kurtarmak için siperden çıktığı, teslim olan veya çaresiz durumdaki düşmana merhamet gösterdiği savaşın tarihçesini anlatan kaynaklara geçen ayrıntılar arasındadır ve savaşın insani yönlerine odaklanan, düşmana saygı ve onurlu mücadeleyi temsil eden bir yorum ve anma biçimidir. Düşmanlar arasında geçici de olsa bir uzlaşma ve insanlık anları yalnızca Çanakkale Cephesi’ne has değildir. Homeros’un çağları aşan anlatısı İlyada’da da geçici ateşkes anları, diplomatik diyaloglar bulunmaktadır. İlyada, savaşın yol açtığı acıları, kayıpları anlatmakta, savaşın trajedisini ortaya koyarak barışın değerine dolaylı olarak vurgu yapmakta, insanlığı barıştan yana saf tutmaya davet etmektedir. Ancak beşer şaşar. Binlerce yıl sonra aynı coğrafyaya toplarla, tüfeklerle, gemilerle gelir, dayanır. İnsan kaybı açısından, tarihin en ağır muharebelerinden biri yaşanır. 

Kahraman görülmeyen askerler

Toplamda 500.000’den fazla askerin öldüğü, yaralandığı, kaybolduğu Çanakkale cephesinden eve dönebilenler her yerde kahramanca karşılanmadı. Bir tugay var ki, oradan dönenler,  ailelerine ve normal hayata kavuşamadılar.

Meltem Gürle, İrlanda Defteri kitabında yer alan “Uzun Bir Yol” başlıklı denemesinde okura, işte bu tugayın hikâyesini anlatıyor. Deneme, yazarın İrlanda Savaş Anıtı Bahçeleri’ne (Irish National War Memorial Gardens) gitme isteğiyle başlıyor. Meçhul asker anıtlarına özel bir ilgisi olmadığını beyanıyla devam ediyor ve İrlandalı yazar Sebastian Barry’nin dilimize çevrilmemiş A Long Long Way (Çok Uzaklarda 2005) romanının kısa bir özetini aktararak yavaş yavaş eve dönemeyenlerin, dönüp de kahramanca karşılanmayanların hikâyesini, kurgusal bir kahraman olan Willy üzerinden anlatıyor.

Willy, Britanya İmparatorluğu’na bağlı bir İrlandalı er olarak gittiği savaştan izne döndüğünde 1916’da gerçekleşen Paskalya Ayaklanması’nın ortasında kalır. Hükümet için çalışan polis babası, İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele eden milliyetçiler, bastırılan isyan, isyancıların kurşuna dizilmesi… Willy için bildiği dünya artık alt üst olmuştur. Meltem Gürle, Willy’nin iç dünyasını bize birkaç paragrafta  başarıyla aktarır. Artık biz de Willy’nin Almanya cephesinde tanık olduğu savaşın dehşetine, Britanya ordusunun bir eri olarak birliğine duyduğu görev bilincine ve İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele edenlere karşı hissettiği yakınlığa,  gerek cephede, gerek iç dünyasında yaşanan çatışmaya aşinayızdır. Bu gönüldaşlıkla Islandsbridge’deki savaş anıtına bakarken bizi de koluna alır ve tarihsel bir anekdotla denemeyi ilerletir.

Kraliyet Dublin Piyade Tugayı 1915’de Gelibolu Cephesi’ne gönderilmiştir. Britanya ordusunun bir parçası olan tugayın büyük bölümü savaşta hayatını kaybetmiştir. Bu arada anavatanda Paskalya Ayaklanması yaşanmış, İrlanda bağımsızlığına kavuşmuştur. Yeni bağımsız İrlanda’nın tarihsel mücadelesi Britanya’nın zulmünden kaçış ve bağımsızlık için verilen savaş ile şekillenmiştir.

Düşmanı hesabına savaşanlar

Bu yeni tarihçenin içinde ezeli düşmanları İngiltere’yi savunmak için Avrupa ve Gelibolu cephelerine gönderilen 200 bin asker utanç kaynağıydı. Savaşın ardından dönebilenler, yaşadıkları felaketin üstüne bir de vatan haini olarak görüldüler. Kimse onlarla konuşmadı, kimse onları karşılamadı. Ölenlerin yası tutulmadı. Hayatta kalanların acısı yok sayıldı. Dışlandılar. Unutuldular ve tarih kitaplarından silindiler. Meltem Gürle, denemesinde İrlandalı erlerin söylediği bir halk türküsünden de bahsediyor. “The Foggy Dew” adlı şarkıda Dublin’den çok uzağa giden, korkusuz adamlar anlatılır; eve dönme umuduyla cephede dişini tırnağına takanlar. Çünkü İrlanda göğü altında ölmek, Suvla ya da Seddülbahir’de ölmekten yeğdir.

İrlanda Defteri Meltem Gürle’nin Can Yayınları’ndan çıkan 216 sayfalık bir deneme kitabıdır. Gürle, hayatının zor bir döneminde insanları sevecen bu küçük adada geçirdiği üç yılı denemelerine konu ediyor. Dublin sokaklarından ona evini açan Mary ile dostluğuna, kentte Joyce’un ayak izlerinden İrlanda tarihine, edebiyatına ve edebiyatçılarına, sanatına ve mitolojisine uzanan denemeleri evrensel değerlerle harmanlıyor. Kitapta yer alan denemeler, bu yazıya konu olan “Uzun Bir Yol” denemesindeki gibi genellikle yazarın Dublin hayatından bir kesitle başlıyor, bir edebi göndermeyle devam ediyor, tarihsel bir anektoda bağlanıyor ve kişisel ama insani bir yansımayla, bazen de anlamlı bir soruyla sona eriyor. Pek çok yazara, şaire, sanat yapıtına, şarkıya referanslar veren, yazarın sıcak, zeki ve derinlikli üslubunu Birgün köşe yazılarından ve bu yazılardan derlenen Kırmızı Kazak’tan tanıyan ve özleyenler bu kitabı çok sevecek.

*Başlık, Birinci Dünya Savaşı sırasında İrlandalı askerlerin söylediği Foggy Dew adlı İrlanda halk şarkısından alınmıştır.