Bir ay boyunca beraber yazdık. Yaşadıklarımı, yazılarımın içeriğini, birlikte yazma deneyiminin kendisini fark edebildiğim, sakin sakin bakabildiğim bir aylık bir dönem değildi, bu. Belki de çoğunlukla öyledir. Öyledir yani. Kesin. Dünün belirsizliğini, bugünün algısıyla değerlendirdiğimizde ancak bazı şeyler belirginleşiyor, şunu yaptım şöyle oldu, bunu yaptım böyle oldu gibi adımlama taşları gibi diziyoruz A'dan B'ye varış rotamızı. Yaşarken asla bilemediğimiz, bilemeyeceğimiz şeyleri rasyonelize etmeye çalışıyor zihnimiz. Böyle tatmin oluyor, huzur buluyor. Ama orayı değerlendirirken de bu âna bakamıyor. Hep böyle geriden geriden gelmeceli bir hâl. Sırf kontrol etme uğruna.
Lenin "Güven iyidir ama kontrol daha iyidir," demiş. Borgen'i izliyorum yeniden. İzlediğim bir bölümün başlangıcındaki bir alıntıydı. İkisinin arasında bir denge gözetmek belki de doğru olan. Çünkü kontrol ettikçe, insanın yükü artıyor. Kendi işyerimi işleten bir hekim olarak bunu çok yakından biliyorum. Güvenirken gözlem yapmayı ihmal etmeden, gözler dört açık, kulaklar her şeyi işitirken güvenmeli insan. Öyle körlemesine değil. Rüyamda elimde bir bavul taşımam boşuna değil.
Bir kısa mola... Madem Reset yazılarını sonlandırıyor, yeni ayı kucaklıyoruz, şu unuttuğumu, farkına varamadığımı dıyurduğum yazılara bir göz atmak istiyorum. Neleri yinelediğimi, neleri fark ettiğimi, hangi tohumları ektiğimi bir bir görmek istiyorum. Okuyorum. Rastgele dizilmiş gibi görünen kelimeler, cümleler aynı tınılarda şakıyor. Umutla...
Şaşırıyor muyum? Elbette hayır! Kışı geride bırakırken, belirsizlikle arkadaşlığı temrin ederken, hayatla didişmeden olanı biteni kabullenmeyi öğrenirken iyi iş çıkardığımı düşünüyorum ve kendime sözünü verdiğim dövmeyi hediye ediyorum.
Sarı bir çiçek bazen yolumuzu keser, bir "merhaba," der. Sonra zamanı geçer, tohuma kaçar ve uçuşur. Ama umut hiç tükenmez. Elden ele yayılır. Niyeti, öğüdü, anısı bedenimde. Hep benimle.
Leylakdalı hatırlattı. Reset serimiz bitti bitiyor. Bugünkü Reset: 7 yazısıyla öylece bitmesin istedim. Kaptanımızın davetini hatırladım çünkü. Ne diyordu: "Kendi özgünlüğünüze yer açın, içinizdeki değişiğe bakın, başka olmanın özgürlüğünü tadın, eski-eksik-kararmış-solmuşları bırakın, taze-yeni-parlak-misleri tadın."
Kıştan çıkarken, bahara kavuşurken ne anlamlı bir çağrı. Bende karşılığı var. Kendimi tanıma kazıları sürerken, artık bana hizmet etmeyen alışkanlıkları, ilişki biçimlerini bir bir keşfederken sembolik anlamda güçlü, beni çok etkileyen bir rüya gördüm. Sabah niyetine anlatayım, hayır olsun.
Zamanın birinde, kendi gerçekliğimin içinde, gerçek yaşımda, mevsim normallerinde, kapişonumu geçirmişim başıma yürüyorum. Biraz üşümüşüm. Ellerim ceplerimde. Kordondayım. Yüzüme vuran rüzgardan korunmak için başım hafif öne eğik. Bir ses işitiyorum. İrkiliyorum. Selam veren tanıdığım biri, daha yakından tanıma hevesi duyduğum ama ritim tutturamadığım biri. "Nasılsın?" diye soruyor içtenlikle. "Keyifsiz görünüyorsun. Merak ettim," diye sürdürüyor konuşmasını. Gözlerinin içine bakıyorum. "Dalmışım. Burada olduğunu fark etmiştim ama şimdi tam olarak görüyorum," diyorum. Görüyorum ve görülüyorum. Neden benimle yakınlaşamadığını soruyor. Sorunun muhatabı kim anlamıyorum. Engel ben değilim çünkü. Belki de kendine yönelik sözleri. Bir yanıt bekliyor mu emin değilim, ya da cevap bende mi ama yanıtlıyorum. Kelimelerimden medet umar bir hâli var çünkü. "Belki ileride denersin belki de ritim budur, olmuyordur," diyorum. "Diğer tarafına geçeyim," diyor ve beni öpüyor. Ben değişmiyorum, ikna etmeye çalışmıyorum. Sakin ve olgun bir yerden konuşuyorum. Bakış açısını, perspektifini değiştirmek, adım atmak isteyen o. Böylece gerçek hayatta görmediğim eylemlilik hâlini hediye ediyor bilinçaltım. Tanıdık ve huzurlu hissettiren bir öpücük. Pofuduk bir yatağın içinde olmak gibi, yumuşacık battaniyelere sarınmak gibi, sıcak, yumuşak, güven dolu. Kalabalığın içinde buluyorum sonra kendimi. Bir sürü tanıdığı görüyorum, meslektaşlar, okul arkadaşları... Seçim zamanı sanki. Sokaktayım. Elimde bir bavul aşağı yukarı dönüp duruyorum. Bir kanaldan su akıyor gürül gürül... Bana seslenenler oluyor, konuştuklarım. Bavul ağır geliyor artık. İçini açıp ihtiyaç duyduklarımı yanıma almaya, bavulu emanete bırakmaya karar veriyorum. Açtığımda içinde o kadar lazım, vazgeçilmez şeyler olmadığını görüyorum. Bırakıyorum ve rahatlıyorum. Tam burada uyandım. Çok sakin, çok huzurlu bir histi içimdeki. Nasıl olmasın? Belirsizlik ortadan kalkmış, gerçek hayatın sunmadığı yanıtlar gelmiş, yakınlık ihtiyacı karşılanmış, duygular sular seller gibi akıyor, engel yok... Hele o bavul! İçinde bana hizmet eden bir şeyin kalmadığını fark etmem ve elimden bırakmam, hafiflemem, özgürleşmem... Bu bir aylık döngünün en kıymetli hediyesi. Bana hizmet etmeyen, bana ait olmayan yükleri elimin tersiyle itmeyi öğreniyorum. Bana yüklenen, kendime görev edindiğim ama aslında benim yükümlülüğüm olmayan vazifeleri bırakıyorum bir bir... Ben benim ve ben sadece ben olmak istiyorum. Bir de kızımın annesi. Hepsi bu. Bundan alâ reset mi olur?
Neredeyse iki haftadır sessizim. Bir koşturma, hayat gailesidir gidiyor, her zamanki gibi, hepimizin başından geçtiği gibi... Herhangi bir gündem olmaksızın başlıyorum. Önce arayı kapatalım.
Çalışıyorum. Galiba ben en çok bunu yapıyorum. Bu tempo normal geldiği, işim evim birbirine yakın olduğu, trafik denen şeyin içinde zaman kaybetmediğim, her hafta sosyalleşme namına iki, üç arkadaş gördüğüm için de yakınmıyorum. Ama günler hakikaten çok hızlı geçiyor. Bu hız karşısında şaşkınım. Kimi zaman fiziksel olarak yorgun düştüğümü, evdeki kimi işlere yetişmekte güçlük yaşadığımı fark ediyorum. Alışveriş için online seçenek, temizlik için iki haftada bir dışarıdan destekle tıngır mıngır yürütüyorum. Cumartesi günü bir arkadaşımın sık sık sipariş verdiği, evinde mis gibi tertemiz, leziz yemekler pişiren bir kadına ilk siparişimi verdim. Peynirli börek, kuru biber dolması ve mercimekli köfte. Tam gün tabağı... İki gün sofralar kurdum, sofralar kaldırdım., çaydanlığın altı usul usul yandı. Arkadaşlarımı gözettim. Sohbete doydum ve bunu haftalık rutinimin içine almaya karar verdim. Çünkü yemek pişirmek, onun alışverişini yapmak, menü düşünmek bazen sıkıcı bir hâl alabiliyor. Kızım da her öğlen yemeğini evden götürüyor. Dolayısıyla beslenme ciddi bir mesele benim için. Bir el almak, böyle bir stratejimin olduğunu bilmek hoşuma gitti. Hafta sonu sadece ben arayıp davet etmedim arkadaşlarımı. Ben de bir doğaçlama tiyatroya davet edildim. Oyunculardan biri arkadaşımızdı. Metinsiz, spontan, seyirci direktifleriyle oynanan, canlandırılan sekanslar, iki rakip grubun karşılıklı performansı çok ama çok iyiydi. Gülmekten yanaklarımız acıdı, karnımıza kramplar girdi. Gelecek cumartesi tekrar sahne alacaklar. Ağızdan ağıza yayıyorum şimdiden. Hayatın belirsizliğinin hediyelerini aldığım bir hafta sonu geçirdim anlayacağınız. Çok da keyif aldım. Gözetmek, gözetilmek, aramak, aranmak, duymak, duyulmak, özenmek, özenilmek hepsi el ele... Zorlama ilişkileri yürütmüyorum artık. Karşılıklı ilgi, emek, özen ile yürüyen ilişkilere zaman ayırıyorum. Beni besleyen, yanlarından keyifle ayrıldığım insanlarla bir arada olmayı tercih ediyorum. Bu da bana hafiflik, neşe olarak geri dönüyor. Kendimi yalnız hissettiğim zamanlar oluyor elbette, yakınlık özlediğim zamanlar... Yine de şükür hâlime diyerek devam ediyorum. Geçen gün arkadaşım, bir arkadaşının babaannesini anlattı. Babaanne seksenlerini sürdüğü sırada şikâyet etme enerjisine girmiş. Torun da almış onu karşısına. "Çok güzel ve uzun bir hayat sürdün. Eğer sabah uyanıyorsan o gün iyi bir gündür. Ben seni akşam 20.30'ta arayacağım. Bana gününü anlat." Babaanne ölene kadar, yıllarca her akşam 20.30'da aramış. Seni dinleyecek biri varsa, şayet, o günün içinden güzel anılar seçmek ve fark etmek kolaylaşır sanki. Ne dersiniz? O gün arayan ve neşeyle konuşan bir dost sesi, yeni açan bir çiçek, batan güneşin renkleri, leziz bir yemek, karşılıksız bir iyilik, komik bir video, anlatacak yığınla şey bulunur. Yeter ki tarafını seç, neyi besleyip, büyütmek istediğini bil. Bu anı hoşuma gitti. Pazar akşamıydı. Tüm gün anneme bakım vermiştim. Arkadaşım bize, eve gelmeden bir saat önce kordonda hızlı bir tur atıp eve dönmek ve kızımın elinden bir fincan Türk kahvesi içmek dışında hiçbir şey yapmamıştım kendimle ilgili. Sofrada sarı frezya vardı, kendime seçtiğim, ve leziz yemekler, yorgun bakışlar, her lokmada canlandı, kahkahalar arttı. Her zaman anlatacak iyi ve kötü hikâyelerimiz olduğunu anladım o an bir kere daha. İyi ve kötü, iyimser ve kötümser, istekli ve bezgin... Onlarca dualite sıralayabilirim buraya. Ve önemli bir de soru: sen hangisini seçiyorsun?
Öyleyse size son zamanlarda başımdan geçen güzel şeyleri maddeleyeyim:
Pazar günü şahane bir rüyadan uyandım. Çok huzurlu ve sakin. Sembolik olarak da çok anlamlı bir rüyaydı. Sabah niyetine, tez gerçekleşe inşallah...
Spor yapmayı sürdürüyorum.
8 Mart'ta gece yürüyüşünden sonra sahnede yerel bir kadın grubunu dinledik. Bir sürü arkadaşıma rastladım. Hangi birine sarılacağımı şaşırdığım şahaneli bir akşam oldu. İki gün sonra birinin evine yemeğe gittim hemen. Seçimim belli. Hemen yap, zamanını varken.
Doğaçlama tiyatroya gittim, gördüm, güldüm. Hem de çok.
Kitap okuyamama döngümü kırdım. Onur Çalı Mahsus Selam, Aylin Balboa Bu Hikâye Senden Uzun Osman (ikinci kez) bitti. Mahir Ünsal Eriş Acaip okuyorum şu sıra. Keyifli gidiyor. Araya serpiştirdiği kıssalar, dil işçiliğinden zengin, akıcı bir anlatı... Su gibi akıp gidiyor. Bir üçlemenin parçasıymış esasında. Gaip, Acaip ve henüz yazılmamış üçüncüsü...
Üç günlük bayram uzanıyor önümde. Dinlenmek, sosyalleşmek ve baharın gelişine tanıklık etmek için küçük bir mola... Papatyalar ve katırtırnakları çıkmış mı meraktayım.
Bugünkü reset de böyle oluversin. Ritmi sürdürmek adına bir küçük adım attım. Başta dediğim gibi maksat arayı kapatalım.
Bugün üçüncü ayın, üçüncü günü. Bu tür tekrarlamalara siz de sevinenlerden, bunda bir tür uğur bulanlardan mısınız? Yaklaşın o zaman. Bir gizli cemiyetin üyeleri sayılabiliriz. Öyleyiz de esasında, şu devirde blog okuyup, ona yorum yazan kaç kişi kaldık şunun şurasında. Şairlere güvenebiliriz. Az olan tarafta olacağız çağrılarına kalpten bağlanabilir, inanabiliriz.
Sabah kızımı bıraktım. Hava azıcık sisli ama şurup gibi. Soğuk ama üşütmeyen, rüzgâr olmadığı için insanın içini titretmeyen bir hava. Aman dedim, boş ver çarşı işini kordonda yürü, sonra gidersin, başka bir gün. Baktım birileri martıları besliyor, doğru o tarafa yöneldim. Güvercinler ve martıların ekmek kavgasını, paytak paytak yürümesini izleyeyim, kuğuldamasını, kanat çırpışlarını dinleyeyim ve içime iyimserlik dolsun istedim. Yavaş yavaş yaklaştım. Çıkardım telefonumu. Bastım kaydet tuşuna. Yanımdaki yaşlı bey, "Yaklaşma!" dedi. Korkuluk numarası yaptım, kuşlar ve yaşlı bey için. Sonra sanki bir ekipmişiz gibi, ikinci komut geldi. "Yaklaşalım." Bu komutu da almadım. Yeterince kayıt almıştım. Sırtımı döndüm ve yürüdüm. Kamera arkamdan izlese, güzel bir Avrupa sanat filmi olabilirdi. Ben yürüdükçe kuşlar kanat çırptı, suya düştü tüyleri. Ben başka bir şairi hatırladım, ülkesi bombalanan, masum insanları ölen şimdi.
"Denizin bittiği yerdeki göğün mavisine inanırdım
Bir de ensemdeki dövmeye inanırdım
Kuş ölür, sen uçuşu hatırla."
İnanmak güzel şey. Hayatın her gün yeniden başladığına, dün ne olursa olsun bugünün yeni bir hediye olduğuna, geleceğin belirsizliğinin hediyelerine, şahane insanlarla tanışacağımıza, uzun sofralar etrafında yeniden toplanacağımıza, leziz sohbetlerle doyacağımıza inanmak güzel. Her sabah kordonda kısa yürüyüşüm inancımı arttırmak için. Boşuna değil denizi, martıları, karabatakları, güvercinleri izlemem, insanların sessiz, sakin yürüyüşlerine tanık olmam. Hepsi yaşam dolu, canlı. Hafta içi sabahları oturduğum o zincir Amerikan kafesi, içinden yükselen sevdiğim melodiler ve davetkar kahve kokusu, baristaların çalıştırdığı makinelerden çıkan sesler, popolarını gördüğüm o iki cüce heykeli, kızımın küçükken onların yanından geçerken durması, bakması, aynı boyda olduğu günleri hatırlamam, dün gece Sani'ye sarılmak için yatağıma gelmesi, tek, çift, üç ve dört basamaklı uğurlu sayılarını sayması ve benim her birini kendime yontmam, uyku öncesi küçük, kısa bir bağlantı, teslim olmak uykuya ve yeniden uyanmak küçük, basit ayrıntılar, hepsi inancımı tazeliyor. Dün yaptığım, bugün ve yarın yapacağım şeylerin hevesi beni ayağa kaldırıyor. Yeniden, yeniden.
Bir süredir dövme yaptırmak istiyorum. Bedenimdeki dövmeye ben de inanabilirim o zaman. Sembolüm belli, nicedir. Karahindiba, birkaç tohumu rüzgârla sağa sola uçuşuyor. Karahindiba benim için umudun sembolü çünkü. Wolfgang Bochert'in Karahindiba öyküsünü okuduğumdan beri daha güçlü bu imge. Yıkıntı edebiyatının önemli temsilcisi bu kısa, çarpıcı hikâyesinde bir siyasi mahkûmun avluda gördüğü karahindiba çiçeğini, ona tutunmasını, yaşamla kurduğu umutlu bağı gösterir. En zorlu koşullarda bile hayatla bağımızı sürdürmenin, umudu korumanın bir yolu olduğunu anlarız bu öyküyle. Karahindiba bu öykü için mükemmel bir seçimdir çünkü ilk bakışta sıradandır.
Bahçıvanın gözünde yabani, çocuğun gözünde sihirli, rüzgârın gözünde emanettir. Direnişini sıradanlığın arkasına saklayandır. Kaprisli değildir. Yerim dar, yenim dar demez. Toprağın en sert çatlaklarından çıkar. Kimse ona özel bir yer açmaz. Gübreli saksılar, düzenli sulamalar istemez. Asfalt kenarında, kaldırım aralığında, rüzgârın savurduğu yoksul toprakta bile kök salar. İşte umutlu direniş tam burada başlar: Koşulların uygun olmasını beklemeden var olmak.
Sarı başıyla güneşe benzediği an, umut hâlâ köktedir. Ama gerçek metafor dönüşümü, çiçek solup beyaz bir küreye dönüştüğünde başlar. O beyaz tüylü küre, aslında bir vedanın estetiğidir. Karahindiba, tutunmayı değil, dağılmayı seçer. Kendi merkezini bırakır, kendini rüzgâra teslim eder.
Direniş burada pasif değil, bilinçlidir:
“Burada kalamayacaksam, çoğalarak dönerim.”
Bir üfleyişle dağılan tohumlar yenilgi değil, stratejidir. Her biri yeni bir başlangıcın ihtimalidir. Karahindiba, tek bir yerde güçlü olmayı değil, her yere yayılmayı seçer. Umut, merkezde yoğunlaşmaz; yayılır, çoğalır.
Metaforik olarak karahindiba şunu söyler:
Bazen direnmek, kök salmak değil; gerektiğinde dağılmayı göze alabilmektir.
Bazen umut, tutunmak değil; bırakmayı bilmekle başlar.
Ve belki en önemlisi:
Kimsenin değerli görmediği bir şey, en inatçı yaşam formu olabilir.
Bir ihtimalin ortadan kalktığına kalbimin de, zihnimin de inandığı, mesaj temizliği yaptığım, alan açmak ama en çok da virgülü ortadan kaldırmak için bunları yaptığım sırada, "eğer"i, "belki"yi bir çapa gibi tutmak yerine karahindibanın dağılmayı göze alması gibi bırakabildiğim bugünlerde bir karahindiba dövmesi sence de yakışmaz mı bedenime? Dokunmak ve inancımı tazelemek için.
Not: Bir kutlamam var. Bu yazı bloğumdaki 1200. yazı. Tam 12. kez dalya diyorum. Nicelerine...
Hafta sonu hava soğuk ama aydınlık ve güneşliydi. Cumartesi çalıştım. Sonra Çan'a gittim, geldim. Akşam evdeydim. Çamaşır katla, kurutla geçti gecem. Araya Younger dizisi serpiştirdim. Pazar günü kahvaltıya misafir geleceği için mutfağı toparladım. Üç, dört aydır kutusunda duran yeni aldığım ve büfenin üstünde duran tencereyi kullanıma soktum. Hayırlı uğurlu olsun. Yeni evimizin salonu ve mutfağı neredeyse eşit büyüklükte. Mobilyalarımızı yerleştirirken salona yalnızca oturma grubu ve kitaplıkları koyduk. Ahşap ağırlıklı, sıcak bir atmosfer yarattık. Yemek masası ve televizyon ise mutfakta. Bir nevi açık mutfak sorunsalı. Yemeğe ya da kahvaltıya misafir gelecekse pişirme faslından sonra derleyip toparlamak da gerekiyor. Cumartesi pazar bununla geçti. İyi de oldu. Uzun ve geç kahvaltı bittikten, kahveler içildikten sonra arkadaşlar uğurlandı. Ben de taytımı giydim. Arabayla parka gitmek yerine evin civarında koşmaya karar verdim. Havalar soğuk gittiği, ben de koşu bandında koşmak istemediğim için güç ve kuvvet antrenmanları yapıyorum ama koşmaya henüz tam anlamıyla başlamadım. Bununla beraber kum saati döndü. Günler eksiliyor.
Dün çıktım. Aralıklı yürüyüş, koşu ile 35 dakikada 2,5 kmyi bitirdim. Koşarken nabzım hemen yükseliyor, nefesim yetmiyor, birkaç dakikayı aşamıyorum henüz. Ama koşmaya da böyle başlanıyormuş. Yapacak bir şey yok. İşin güzel tarafı ise şu: dikkatim sadece nefesimde ve ritmimde olduğu için başka bir şey düşünmeye yerim olmuyor. Buna bayıldım doğrusu. Her defasında deniz kenarına gideyim, parkta yeşilliklerin arasında koşayım gibi koşulları sağlamadan evden çıkmak ve adım adım koşu süremi arttırmayı hedefliyorum. Haftada en az iki gün. Deniz kenarında ya da ağaçların arasında koşmak, çok daha keyifli olur elbette ama asıl hedefin ritmi sürdürmek, kondisyonu arttırmak olduğunu unutmamalıyım. Yoksa bu da, diğer hedefler gibi varlığını koşulların mükemmel olmasına bağlar. Ben bu konuda biraz ekabirim. Yazmak için uygun şartlar sağlamaya çalışmadım hiçbir zaman. İçimden geldiği zaman, her yerde yazabilirim, kağıtla, kalemle, bilgisayarla, telefonla, evde, işte, otobüste, parkta, kafede, fark etmez. Bir şeyler yapmak için hemen şimdi, olduğumuz yerde, yapabildiğimiz kadarını eyleme geçirmek yeterli. Kum saatinin şakası yok çünkü. Akıyor hızla.
Cumartesi pazar ağırlıklı evdeydim. Bu saydıklarım dışında bol bol Younger izledim ve diziyi bitirdim. Zor geldi ayrılmak. Yüreğime bir hüzün oturdu. Kurgu da olsa bir süredir hayatlarına eşlik ettiğim, birlikte güldüğüm, üzüldüğüm kahramanları tekrar görmeyecek olmanın yanı sıra Lisa ve Charles arasındaki güven problemine, birbirlerini sevdikleri ve âşık oldukları halde bunu aşamayacaklarını anladıkları o küçük âna, sona bakmak hüzünlü geldi. Kendiliğinden doğal uyumları olsa da, birbirlerinin hayatına katkı sağlasalar da, aralarında aşk, ilham, sevgi olsa da, kendi yollarını tutacakları bilgisiyle bitti dizi. İyi bir kurmacanın bitmesi gerektiği gibi. Her ikisi de younger hâllerinin hayallerinin peşinden gidecekler. Lisa, başeditör oldu, Charles kendine Yaddoo'ya giderek romanını bitirme izni verdi. Kelsey hayallerine kavuştu. Dizi yine başladığı yerde mahalle barında bitti. Lisa ve Josh ilk bölümdekine benzer bir diyaloğun içine girdiler. Gülüşmeler, kadeh tokuşturmalar, yavaş yavaş uzaklaşan kamera. Çünkü sonsuza kadar yazmak diye bir şey yok. Bir yerde bitecek hikâye. Hem ne diyor Hüsnü Arkan: "Açık bir kapı değildir hayat/yaşlılar bilir/Bir eşikten, bir aralıktan ne gördüyseniz odur." Son öykü kitabında epigraf olarak bu dizeleri kullanan yazar da biliyor, en iyi yerde bittiğini dizinin. Klişeye, ucuz romantizme düşmedi, umutlu, yaşam dolu, herkesin younger hallerinde kurduğu hayallere doğru ilerlerken bitti. Orası da toz pembe olmayacak. İnişler, çıkışlar, kaoslar, trajediler, komediler, hepsi sarmal olacak ve ilerlenecek. Gerçek hayatta olduğu gibi. Yine de küçük bir burukluk var içinde. Geçecek. Hem baharda umutlu olmak gerek.
Doğa kendini resetledi. Fışkıracak artık canlılık. Dalları tomurcuklar basacak. Baharın müjdecisi nergisler, sümbüller çoktandır tezgâhlarda. Yakında papatyalar boy gösterecek, sonra gelincikler ve en sevdiğim katırtırnakları... Kuzular doğacak, oğlaklar, annelerinin peşinde hoplaya zıplaya koşturacaklar. Çocuklar koşacak kırlarda. Uçurtmalar süzülecek havada nazlı nazlı. Mateniçkalar süsleyecek önce bilekleri, sonra ağaç dallarını. Doğanın uyanışına tanıklık etmek şahane şey. Kucağına kucağına koşmalı.
Perşembe gecesi arkadaşımla tiyatroya gittim. Elma, Labrador, Çimen. Başrollerini Engin Heperileri ve Nergis Öztürk'ün paylaştığı iki kişilik bir oyun. Alzheimer hastası bir adam, ona bakım veren karısı, 50 yıla yayılan bir aşk hikayesi. Tanıştıkları andan, hastalığın ilk, göze çarpmayan belirtilerine, hastalığın seyrinden hasta ve bakım verenin ruh haline uzanan sekanslar gösteren, minimal dekora sahip oyunun bende bıraktığı izleri yazmaya başlayınca fark ettim ki oyun beni etkilemiş ve bir yazı potansiyeli olarak duruyor karşımda, büyüyor düşünceler, çoğalıyor kelimeler sildim Reset 4 başlığını, bitirdim yazımı. Son teslim tarihine üç gün kala, kitap tanıtım yazısı yerine bir tiyatro oyunu üzerine yazmış oldum böylece.
TDB Dergi'nin (biz TDBD diyoruz esasında) yayın kurulundayım. Hemen her sayıya bir şeyler yazıyorum. Geçen ay Meltem Gürle'nin İrlanda Defteri'nde yer alan bir denemeyi Çanakkale Savaşı'na bağlayan bir yazı yazınca editöre bunu sabit bir köşeye mi çevirsek, içinden Çanakkale'nin geçtiği kitaplara değinen yazılar mı yazsam diye sordum. Sen bilirsin tabi ama kendini sınırlamadan sevdiğin, seni etkileyen şeyleri yazma esnekliğin ve özgürlüğün gitmez mi elinden dedi. Haklısın, dedim ve hayat bu sayı için hiç aklımda yokken bir tiyatro oyunu hakkında yazma isteği sundu bana. Ismarlama yazmamak büyük lüks.
Bugün öğlene kadar çalıştım. Sonra hayatımda ilk kez Çan'a geldim. Horlama yla ilgili bir kursa gitmiştik geçen yıl. Ben yapmaya başlamadım henüz. Çan'daki arkadaşım bize kurs veren hocaya hasta olarak gitti. Kendi de bir hastasına yapmış. Her iki tarafı da deneyimlediğinden horlama apareyine ihtiyacı olan bir hastama onu önerdim. Hastayla beraber gittik. Onun ölçüsü alındı. Sonra biz biraz oturduk. Diğer meslektaşları ziyaret ettik. Beşte eve dönmek üzere minibüse bindim. Açtım bloğumu başladım yazmaya.
Çan'dan Çanakkale'ye giden bir minibüsün 11 nolu koltuğundayım. Tekli koltuk. Sağımda yemyeşil kırlar, küçük tepecikler... Yol dönüyor, beni biraz yol tutuyor. Ekrana bakıyorum, tek tek harflere dokunmak değil alışkın olduğum, klavyenin konforu yok şu anda. Arabayla gelirken yağ gibi üzerinde kaydığımız yol, sallıyor, sarsıyor. Yeniden başımı kaldırdığımda, buğulanan, puslu camı görüyorum. Netlik için elimi kullanmam, bir çember çizmem kafi. Ardına saklanan ağaçlar, bulutlar görünüyor. Her zaman yapmadığım bir şeyi yapıyorum şu an. Kullanmadığım bir yoldan gidiyorum, toplu taşımayla. Konforu sarsıyorum, esniyorum. Hoşuma gidiyor bu. Hep aynı şeyleri yinelediğimiz bir dünyada, kendimi şaşırtıyorum. Sarıldığım genç meslektaşımı düşünüyorum. Benimle aynı fakülteden mezun. Marmaralılar'a özgü kader ortaklığıyla başlıyoruz öğrenciliğimizi anmaya. Bazı şeyler hiç değişmemiş. Bıraksalar sabaha kadar konuşuruz. Başka ortak yanlarımız da var. Yirmi yıl önündeyim onun meslekte, on iki yıl annelikte. Çıkarken sarılıyorum ona. Birkaç sıradan cümlede gördük. Yaralarımız aynı. Ondan hissettiğim sempati. İlk fırsatta onunla buluşmak ve her şey daha kolay olacak demek istiyorum. Hiç kurban gibi değil, mağdur hiç değil, pırıl pırıl genç bir kadın, neşeli, enerjisi yüksek. Yine de yoruluyordur, zaman zaman hayat zorluyordur. Birinin geçecek demesi iyi gelmez mi hiç insana? Gelir elbette. Yazın hep beraber gittiğimiz yemeği hatırlatıyor, kimseyi tanımadığı halde, iyi zaman geçirdiğini söylüyor. Öyledir, eminim çünkü insan iyi gelir birbirine. Her tanışma beraber yol alma ihtimalidir. Her yolculuk ise düşünme fırsatı. Yolum bitmek üzere. Verimi de bu. Keyifli okumalar...
Reset yazılarını iki günde bir yazarak, böyle bir ritim tutturarak sürdürebilirim diye düşünmüştüm. İlk iki yazının ardından pause düğmesine basılmış gibi oldu. Yazmaya başladığım bir taslak var, esasında, bunun haricinde. Yarıladım ama bitiremedim. Yazıyı paylaşma aşamasına gelmedim. O konuların üstünden de atladım, geçtim. Geri dönesim yok. Mevlana haklı. Dünle beraber gitti, ne varsa, düne dair, bugün yeni sözler söylemek gerek.
Asıl gündemime geçmeden önce kordondan kareler ekleyerek güncelliyorum, sevgili Leylak Dalı için, unutulmaz Çanakkale gezisinin anıları canlansın diye.
*
Masumiyet Müzesi'ni izledim. Kitabı çok uzun yıllar önce okumuştum. Füsun'un trafik kazası geçirip öldüğü gelmemişti hatırıma ama Kemal ile beraber evde Grace Kelly filmi izledikleri sahnede ah dedim, geliyor gelmekte olan. Hatırlarsınız, Füsun oyuncu olma hayaliyle Kemal ile yeniden temasa geçer, Limon Film kurulur ama çok istediği oyunculuk hayaliyle ilgili hiçbir gelişme yaşanmaz. Feridun kendi yolunu çizerken Füsun iyice eve kapanır. Güzellik yarışması, üniversite, oyunculuk hiçbir hayalini gerçekleştirememiş, yaşama tutkusu adeta kanından çekilmiştir. Evde oturup yemek yiyip televizyon izledikleri esnada Grace Kelly'nin araba kullanmasına duyduğu hayranlıktan bahseder. Araba kullanmayı özgürlükle bağdaştırır. Sohbetin bir yerinde Grace Kelly'nin filmin çekildiği yerde, bir sene sonra araba kazasında öldüğünü söyler. Kemal ile direksiyon dersleri başlar. Hayalini kurduğu şeylerden yalnızca araba kullanmayı başarır ancak kendi kullandığı arabanın yoldan çıkmasıyla ölür. Belki de seçimi ele aldığı yegâne şeydir, hızlanmak, frene basmamak... Çok net değildir veriler ama böyle yorumlamak da çok yersiz kaçmaz. Dizi üzerine çok yazılıyor, yorumlar yapılıyor, parodiler çekiliyor. Yığınla reels gördüm. Kimi komik, kimi yavan. Ben dizide en çok Sibel'i sevdim sanırım. Oyunculuğunu, kendini zarifçe taşımasını, Kemal'e yardım çabalarını, olmadığını anladığındaki haklı, kararlı, tutarlı, zarif isyanını ve özsaygısını yitirmeden zerafetle kendi yoluna gitmesini, seçim yapmasını ve mutluluğu yakalamasını... Sevgili Neslihan'ın reset yazısında dediği gibi: "It takes two to tango." Kesin bilgi!
*
Hamnet'i de izledim. Görüntülere bayıldım. Jessie Buckley'in oyunculuğuna da. Filmin konusu gerçeği mi yansıtıyor, bilmiyorum. Tarihçiler arasında da William Shakespear'in hayatına dair net veriler yok. Bununla beraber bu tahmin, gerçekçi kurgu filmin yas ve yeniden yaratım sürecine dair kuvvetli sözler üretmesine vesile olmuş. Büyük büyük sözler söylemeden, bağırmadan, trajediye yaslanmadan diyeceğini anlatıyor, izleyiciye de aktarıyor. Ben Shakespear'ın baba Hamlet'in hayaleti rolüne çıkmasını metaforik anlamda etkileyici buldum. Oğul Hamlet'in sahnede ustaca kılıç sallaması, evlat Hamnet'in babasıyla sahneye çıkma arzusunu gerçekleştirmesine yordum ve avundum. Zehrin kanına karışması sonucunda can veren Hamlet'in ardından oyunun "and the rest is silence..." cümlesi daha da dokundu bana. Çocuk kaybının ardından ebeveynlik halleri bu olsa gerek diye düşündüm. Kitabı okumadım. Okumayı da düşünmüyorum. Film beklentilerimi karşıladı. Bu da yeterli.
*
Hamnet için avmye 20 dakika kadar erken gidince D&R'a girdik. Raflar arasında gezinirken Onur'un (Çalı) yeni deneme kitabı Mahsus Selam'a rastladım. Arkadaşım selam vermiş, almayayım mı? Onur'un Parşömen'e düzenli olarak yazdığı Dünlük'leri duymayan var mı? Yazar, günlüklerine dünlük diyor çünkü yazıp bıraktığımız anda geride kalıyor, düne ait oluyor ama geçerliliğini kaybetmiyor. Okumayı, yazmayı, film izlemeyi, eski yazarların günlüklerinin, denemelerinin peşine düşmeyi seven bir yazarın günlük hayata dair notlarını okumak, ayak üstü sohbet etmek gibi biraz da. Ben severek okumaya başladım. Hatta, reset serisiyle beraber giriştiğim zihinsel detoksumun yakıtı oldu. Şöyle: Ben başak burcuyum efendim. Düşünmek, aşırı düşünmek, veri yetersizken bile analiz etmek benim ata sporum. Kendimi aynı düşünceler içinde geviş getirirken buluyorum sık sık. Veri sahiden yetersiz. Bir duvarın önündeyim. İçeriden sızan tek ses yok ve ben düşünerek duvarın arkasında ne olacağını bulmaya çalışıyorum. Öyle bir hâl. Böyle resmettim ki, çıkayım bu düşünce sarmalından, sessizliğin de bir cevap olduğunu kabul edeyim. Düşünceler, insanın bir sandığa kilitleyip üzerine fil oturtabileceği ve sonsuza kadar kaybedebileceği bir şey değil. Bir ezgi, bir sosyal bağlantı, bir soru, günlük hayatın içinde küçücük bir an, geliyor, bazen özlemle, bazen kayıp hissiyle, bazen ezici, bazen yorucu, bazen sakin bir kabullenişle ama geliyor, illa ki, orada didişmeden gördüm seni, diyerek, verinin yetersizliğini kabul ederek ve kendi hayatımın akışının ritmine uyarak, birkaç sayfa daha okuyarak, sürdürüyorum detoksumu. İyi de gidiyor. Kötü kişi olmuyorum bu sayede kendimle.
*
Reset serisi başlamadan kısa süre önce son verdiğim bir ilişkim var. Bir arkadaşımdan evde reformer pilates dersi alıyordum. Dağınık, esnek program beni birkaç kez zorladı. Yeni bir seçim yaptım. Üç ay fitness üyeliği yaptırdım. O süre dolarken arkadaşım işinden ayrıldığını, evdeki dersleri sürdüreceğini söyledi. Yeniden başladım ve yeniden hemen ikinci, üçüncü derste aksaklık belirdi. Saat konusunda anlaştığımızı sanıp aslında sözleşmediğimiz gerçeğiyle karşılaştım. Ders saatine 40 dakika kala. Sen yanlış anladın ile başlayıp uzun uzun paragraflarca süren açıklamalar karşısında çok şaşırdım. Çünkü antrenör-danışan arasındaki diyalog kusura bakma yanlış anlamışız birbirimizi dersi ne zaman yapalım ile sürmeli ve hızla yeni bir saat belirlemeliydik. Ben o gün, üzerimde de tayt olduğu için doğruca parka gittim. Hem hareket etmeye hevesli ve hazır bedenimin ihityacını karşıladım hem de bunca suçlama karşısında şoke olmuş, uyarılmış sinir sistemimi regüle ettim, ağaçlara bakmanın, kuş seslerini dinlemenin, şehrin uzamış bitki çitlerinin ardına saklanmasının, insana iyi gelen, sakinleştiren bir yanı var. Yürüdüm. Durumdan uzaklaştım. Sonra konuya mecburen yeniden yaklaştım. Çünkü söylenen onca sözün üzerine sessiz kalmıştım, bir seçim yapmak ve deklere etmem gerekiyordu. İyi kötü, haklı haksız, hoşgörülü hoşgörüsüz duailitesine girmeden, düzenli hareket etmek istediğimi, bu stratejinin benim için işlevsel olmadığını, emekleri için teşekkür ettiğimi söyleyerek bitirdim bu bağı. Sınırlar ve sabrım üzerine de düşündüm sonra. Bazen, çoktan bitmesi ya da en azından sınırlandırılması gerekeni bitirmediğimi, sessiz kaldığımı fark ettim. Buralar yeni fark etme ve büyüme yerleri benim için. Bu gece deneyimledim daha, çok yeni. Duygusal olarak kışkırtma ve duyguları yükseltme alanında ihtisas yapmış, hayatımda artık etkin olmayan biri ile işbirliği yapmak üzere bir aradaydım. Bir de baktım teşhis koyuyor, suçluyor, bu algı için alan tutuyor ve bunu eskiden bildiği yerden yapıyor. Eski verilerle konuşuyorsun, dedim ve sustum. Bu kadarı yetti ezberi bozmaya. Yeri geldi, bir andan ve anıdan bahsetti, kendi davranışıyla ilgili bir örnek tutarak. Pası aldım, yeri gelmişken o günkü davranışın nezaketten uzaktı, hoş değildi, dedim. Bir telafi beklediğimden değil, duygularımı muhataplarına söyleme konusunda yol katetmek istediğimden. İşte bunlar hep yeniden yapılanma. Reset yani.
Kavganın ortasında yılgınlığa kapılmadığım, yüreğimi karartmadığım, hikâyeyi satın almadığım için memnunum, gururluyum. Üzerine bolca yargı etiketi yapıştırılmış o paketi almadım. Evime, iç dünyama taşımadım. Yolda arkadaşlarıma uğradım. Kısa bir sohbet, çay molası aldım. Kendimi ağırladım, düzenledim ve eve vardım. Her moladan ve yeniden yapılanmadan sonra insanın vardığı yer kendisi ve evidir zaten. O zaman temenni tek ve biricik. Bugün yolunuz eve çıksın hep eve.
Birkaç gündür yumurta kapıya dayanıncacılar giriyordu, günlük akışa, son dakikaya bırakılan diş çekimleri, şunu hallet de gerisi bayramdan sonraya kalsınlar... Bilirsiniz işte, her zamanki denge kurma işleri, önceliklendirmeler...
Ramazan bedenle, zihinle, dille yeniden, daha özenli bağ kurma zamanı bana göre. Detoks zamanı, sadeleşme, içe bakış zamanı. Bu yazıların, hatta başlığın zamanlaması, içeriği öylesine belirlenmiş değil. Sevgili Neslihan'ın içeriğini belirleyip davet ettiği Reset serisinde ben de içe döneceğim, yavaşlayıp kendimle yeniden bağ kuracağım.
Bir süredir yapmaya başlamıştım esasında. Beni heyecanlandıran, heveslendiren bir yeniden tanışma vesilesiyle aralıklarla kendimi yokluyorum son aylarda. Tutkuya, dürtüye, isteğe kapılmadan, sürüklenmeden, dengemi, odağımı yitirmeden, bu heyecanı bir yakıt olarak hayatıma almayı, fitilini tutuşturduklarımla kendim olmayı, merkezimde kalmayı, objektif bir yerden gözlem yapmayı deniyorum. Her temas ve temassızlık iz bırakıyor. Duygularımın, ihtiyaçlarımın farkındayım, onların ilettiği mesajı alıyor ve fakat sağduyumu bir kenara bırakmıyorum. Hayatın bana bu konuda fazlaca vaadi yok, anlıyorum. Her zaman kazanacağız ve muradımıza ereceğiz diye bir şey yok. Öyle değil mi? Hoş bu kazanma/kazanmama meselesi değil. Daha çok zamanlama ve uyum meselesi. Burada eşzamanlılık yok gibi duruyor. Yine de başladığımdan daha iyi bir yerdeyim. Yeniden sevebilme ihtimaline kendini açan cesur kalbimden öpüyorum ve daha derinden kurduğumuz, daha hakiki bağa bakıyorum. Romantik olmayan bir yerden, yeniden, ilk kez kurduğumuz, doğrulttuğumuz o bağ, sahici olan sayesinde daha iyiyim, neşeliyim, canlıyım. Daha kolay harekete geçiyorum. Daha az üşeniyorum. Dava hevesliyim ve de coşkulu. Biraz da hassas. Bu yüzden bazı şarkılar daha çok dokunuyor kalbime. Sözleri can evimden vuruyor. Bir daha dinliyorum, bir daha, bir daha. İşte onlardan biri:
Bir yabancıyı kıymetliye çeviren hayat karşısında şaşıp kalıyorum. O her şeyi başlatan ilk ânı hatırlamaya çalışıyorum. Nereye kadar gidebilirsem artık. Bir yerde sezmeye başlayınca verdiğim değeri, içimde duyduğum daha yakından tanıma hevesini, daha bilerek, fark ederek geçiyor dakikalar, damla damla doluyor, sızıyor günlerimden içeri, beraberinde şarkılarla... İçeride kocaman bir sıçramaya vesile olduğunu fark ediyorum, ufkumu açtığını, kalbimi genişlettiğini... İlk cemre de düştü. O zaman hoş geliyorsun bahar, sonra da ver elini sarı, sıcak yaz.
Bugün 17 Şubat. Yeni ay ve güneş tutulması zamanı. Uzmanlar, türlü yorumlarla bezedi internet alemini. İnstagramda haftalardır müjdemi alıyorum. Başak, İkizler, Balık, Yay yaklaşın diyen onlarca videoya rast geldim, izledim de bir kısmını. Çünkü vaat güzel. Derler ki, sınandığım, zorlandığım, ne varsa geride kalacakmış. Tecrübelerimi cebime koyup çıkmışım. Jung'un yineleme takıntısını duymuşum yıllar evvel, ders alınana kadar tekrar edilirmiş. Önüm ferah madem astrologlara göre, almışım demek ki dersleri, çizmişim sınırları... Yolum açılmış, bir küheylanın sırtında şaha kalkmış gidiyorum.
Bilmiyorum tabi. Bunlar yorum. Bir çeşit teselleme daha doğrusu. Zamanın yalnızca bedende iz bırakıp boş boş geçmesini istemiyoruz elbette, değiştire değiştire, büyüte büyüte taşısın bizi ileriye istiyoruz. Bunca yıl, ben de değiştim pek tabi. Bıraktığım yükler var. Fırtınayı hisseden inek çömelirmiş, ben çömelemedim, diklendim durdum hayata, yordum kendimi boşu boşuna diyebiliyorum. Korkular, alışkanlıklar, tutunmalar, kaygılar, bilirsiniz işte.
Dün annemin doğum günüydü. Yemekten sonra eve dönerken laf lafı açtı, annelerin tuhaf inançlarına dayandı. Alaycı gülümsemem dondu yüzümde. Merak ettim. Kızım beni nasıl görüyordu. Sordum. Korkuyorsun, dedi, her şeyden korkuyorsun, köpeklerden, inşaatlardan, insanlardan. Oysa benim ilk aklıma gelen onun hasta olmasından korkmamdı. Ah o ıslak saçlar, ince kıyafetler... Kızım haklı belki. Korkularım çok. Belirleyici de üstelik. Ama bilmediği otomatik pilotta yaşamaktan çıkmak için dikkat kesilmem, yenilenmeye çabalamam...
Geldik, bağlandık şimdi bu ayın temasına. Re-set.
Aslında her sabah yeniden başlıyoruz. Uykudan her uyandığımızda yeniden başlamak için bir fırsatımız var. Bu sabah hayat bana cömert ve iyi davrandı.
Evden çıktım yumuşacık yağmur damlaları karşıladı beni ve çifte gökkuşağı. Arabaya bindik. İlk ışıklarda biriken araç yığınını görünce sezgime kulak verdim. Her zamanki gibi sola dönmek yerine trafiği by-pass edecek bir yola saptım ve bingo! Kızım bu huyuma kızıyor bazen, "İstanbulluluk yapma!" diyor. O bakışı fırlattı sabah ama utanmadım, gocunmadım. Verileri yeniden hesapladım ve daha hızlı bir yoldan gittim, iç navigasyonum sayesinde. Kızımı bıraktım ve kordonda yürüdüm. Ne çok hızlı ne çok yavaş. Önemli olan ritmi korumak. Her gün hareket etme ritmini.
Hava kapalı, deniz grimsiydi. Kapalı havaya has o rengi, bilirsiniz. Gökyüzü mavi ve ışıl ışıl olmadığında, büründüğü o rengi. Sade, sessiz, nötr. Ama yine de orada, canlı. Martılar pike atıyor, karabataklar süzülüyor. Bir tanesinin serenadına şahitlik ettim. Balıkçı teknelerinin sıralandığı iç limandan taşa çıktı, kanatlarını açtı, büyüdü, çığlık çığlığa. Ben gördüm, bir başkası daha. Durduk ve izledik. Kulak tırmalayan sesine şaştım kaldım.
Yeniden başlayan gün, damla damla doluyor kovamıza. İçinde ne topladığımız biraz da bize bağlı. Bu seçim gücü, elimizdeki en büyük güç, bu sahiden. Başka bir şey değil. Bir küratör gibi dizdiğimiz anlardan ibaret yaşam. Bugün bir arkadaşımla bazı atanmış ilişkilere yerimiz olmadığından bahsettik, kendi örneklerimiz üzerinden. Olaylar farklıydı ama öz'ü aynıydı. Bu koşullar altında bu bağ ancak bu kadar kurulur demek ve bunu iç sıkıntısına, yürek burgusuna çevirmeden, suçluluk hissinin boğaza dolanmasına izin vermeden buraların üzerinden atlamak ve yola devam etmek, ritmi sürdürmek...
İşte bir güne sığanlardan küçük bir kesit. İçsel olarak iyiyim, huzurluyum. Papatya çayımı yudumluyorum, bir bölüm daha "Masumiyet Müzesi" izlemeden eşzamanlı Reset yazılarının ilkini bitirmeyi hedefliyorum. Reset deyince, yeniden kelimesini dolayınca dilime "Yeniden de Sevebiliriz" şarkısıyla bitirebilirdim ama sevdiceğim Erol Evgin söylüyor kelimelerimin üzerine üzerine, o güzelim sesiyle. Öyle çok sevdiğim, unutamadığım anları hatırlıyorum, bu şarkıyla beraber . Bir kısa kahve molasının, bir doyumlu sohbetin, bir yürüyüşün unutulmaz hatıralarını hatırlıyorum, genişleyen zamanları, iyi ki'leri. Hiç bitmesin istediklerimi...
Bugün14 Şubat. Eksik ayı yarıladık. Bahara doğru yürüyoruz. Beni sorarsan iyiyim. Kış uykusuyla uyanıklık arası bir yerde, daha çok ev içlerinde. Her gün yürümeye çalışıyorum. Bazen yağmur, çamur beni yolumdan alıkoyuyor.
Evim imara açılan yeni bir bölgede. Civardaki inşaatlar sürüyor. İki yol siteye çıkan. Biri asfalt, diğeri stabilize toprak. Üzerinden geçen kamyonlar aşındıra aşındıra irili ufaklı tümsekler, çukurlar oluşturmuş. Su birikiyor içlerinde. Topoğrafyadan kaçamazsın. Doğu öğretileri, insanı su gibi olmaya davet ediyor. Su gibi dirençsizce akmaya. Akmak kolay iş değil, dostum, neredeyse imkânsız. Zihin denilen bir şey var, tenimizin altında, uşak mı, efendi mi belli değil. Parmağında oynatıyor, yönetiyor bildiğin. Sakin zamanlarımda onun tetikçisi olmamak için antrenman yapıyorum. Kızıştığında işler, hemen davranmıyorum dilime, mesaja, ya da her ne ise o, o anda iletişimi sağlayan. Her zaman mı? Değil elbette.
Benim kedim var. Bugün dört yaşına bastı. Doğum gününü bilmiyoruz. Biz yakıştırdık. 22 Nisan'dı bulduğumuzda, 5 haftalık dedi veteriner, geriye doğru saydık, parmak hesabı. 14 Şubat'la pek işim yok, ne Sevgililer Gününü kutluyorum ne de Dünya Öykü Gününü. Heyecan ve heves meselesi. Kalmadı bende pek.
Benim kedi dört yaşına bastı bugün. Umurunda bile değil. Kelimeler çağrışım yapar dostlar, hikâyeleri çağırır, geçmiş deneyimleri, anıları, bazen de şiirleri. Zihnimin koridorlarından bir şiir çıkageldi. Şunun şurasında yarenlik ediyoruz birbirimize. Sen de dinle Melih Cevdet Anday'ı.
Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymaış
Tanrının işine bakın.
Geceyi, gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı.
Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.
Rahatını kaçırmamak lazım ağaçların ve her türlü canlının. Ben rahatını kaçırmamak için kedimin dışarı çıkmasına izin veriyorum. Eski sitede alıyor soluğu. Geziniyor, geriniyor, eskiden yaptığı gibi. Bahçesinde dolanıyor bir villanın. Ahbap olduk sonunda. Bazen bana mesaj atıyorlar burada diye. Gidip alıyorum. Bazen de alamıyorum. Eve gelmek isterse, motor sesini duyduğu anda arabamın ok gibi fırlıyor olduğu yerden. Park ediyorum. Kapımı açmadan daha hop diye zıplıyor ön cama. Görmemişim daha, fark etmemişim geldiğini. Açıyorum kapıyı. Servis ablası ve şoförüyüm kedimin. Canı isterse bulunmak, buluyorum onu. Biz hep bir şeyleri bulduk sanıyoruz ya yanlış, biz bulmuyoruz belki de, onlar bulunmak istiyor. Bulamadığımız çorap teklerine kızmamalıyız. Onlar da kafa dinlemek isteyebilir zaman zaman. Benim kedi de miskinliğini sürdürmek istiyor bazen dışarıda. Kendini korumayı, kollamayı da öğrenmiş kerata, dört yıllık tecrübe. Boru değil. Komşu mesaj atıyor, kedimin saklanmak istediği zamanlarda. "Tuğba Hanım, Sani hep burada. Hava çok soğuk." Hep mi, gerçekten mi? Evdeki kim o zaman? Hep tehlikeli bir kelime, tetikleyici. Kapı kapatıcı, mesafe açıcı... Genellemelerden uzak durmak lazım. Dildeki ustalığı, cambazlığı uyum için, işbirliği için, kaynaşmak için, sevmek için kullanmak lazım, uçurum açmak için değil, kalp kırmak için değil, ara bozmak için değil. Ama unuturuz. Kodlarımıza yazılmış. Çünkü her insan öldürür sevdiğini yine de ölmez insan.
Bugün 14 Şubat, aşkın, sevginin, hikâyelerin, doğumların, dünyaya gelişlerin günü. Hadi bugün sevdiceklerimizi anarak geçirelim. Bizi büyütenleri, kalbimizi açanları, esnekliğimizi arttıranları, neşelendirenleri ve de ezip geçenleri... Yine de öldüremeyenleri...
*Başlık Oscar Wilde'ın Her İnsan Öldürür Sevdiğini şiirinden alınmıştır.
Britanya İmparatorluğu’na ait iki
dominyon olan Avustralya ve Yeni Zelanda, İngiltere’nin savaşa girmesiyle 1.
Dünya Savaşı’na dâhil oldu. Orduya katılan askerler çoğunlukla gönüllüydü. Kimi
Kraliçe’ye bağlılıklarını göstermek, imparatorluğun savunmasında yer almak
istiyordu; kimi uzak diyarlara gitmek, tarihi bir olayın parçası olmak; kimiyse
düzenli bir maaş ve gelecek vaadinin peşindeydi.Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen
birlikler (Australian and New Zealan Army Corps) ANZAC adı altında birleştirildi.
Mısır’da eğitim gören bu kolordu Gelibolu’ya çıkarma yapan Akdeniz Sefer
Kuvvetleri’nin önemli bir parçasıydı.
25 Nisan 1915 tarihinde başlayan
çıkarmanın amacı, Gelibolu Yarımadası’nda kritik noktaları ele geçirerek itilaf
devletlerinin gemilerle Çanakkale Boğazı’nı aşmasını sağlamak ve İstanbul’u
düşürmekti. Ancak kolordu, şiddetli bir Türk direnişiyle karşılaştı. Harekât
planlandığı gibi ilerlemedi. Sekiz ay süren, her iki taraf için de ağır
kayıplarla sonuçlanan bir siper savaşına döndü.
Savaşta centilmenlikten bahsedilebilir mi?
Çanakkale cephesi, ANZAClar için
ağır bir askeri yenilgi olsa da ulusal kimliklerinin gelişmesinde önemli bir
yer tutmaktadır. Onlara ait kaynaklarda savaşın Centilmenler Savaşı olarak
anıldığı da bilinmektedir. Kanlı bir işgal ve direnişi Centilmenler Savaşı olarak
nitelemek bir ironi değildir; dayanağını ANZAC ve Türk cephesi arasındaki
karşılıklı insani jestlerden ve saygıdan almaktadır. Yakın siperlerdeki
askerlerin birbirlerine tütün, konserve attığı, Türk tarafının esirlere iyi
davrandığı, ateş hattında kalan yaralı ANZAC askerlerini kurtarmak için
siperden çıktığı, teslim olan veya çaresiz durumdaki düşmana merhamet
gösterdiği savaşın tarihçesini anlatan kaynaklara geçen ayrıntılar arasındadır
ve savaşın insani yönlerine odaklanan, düşmana saygı ve onurlu mücadeleyi
temsil eden bir yorum ve anma biçimidir. Düşmanlar arasında geçici de olsa bir
uzlaşma ve insanlık anları yalnızca Çanakkale Cephesi’ne has değildir.
Homeros’un çağları aşan anlatısı İlyada’da
da geçici ateşkes anları, diplomatik diyaloglar bulunmaktadır. İlyada, savaşın yol açtığı acıları,
kayıpları anlatmakta, savaşın trajedisini ortaya koyarak barışın değerine
dolaylı olarak vurgu yapmakta, insanlığı barıştan yana saf tutmaya davet etmektedir.
Ancak beşer şaşar. Binlerce yıl sonra aynı coğrafyaya toplarla, tüfeklerle,
gemilerle gelir, dayanır. İnsan kaybı açısından, tarihin en ağır
muharebelerinden biri yaşanır.
Kahraman görülmeyen askerler
Toplamda 500.000’den fazla askerin öldüğü,
yaralandığı, kaybolduğu Çanakkale cephesinden eve dönebilenler her yerde kahramanca
karşılanmadı. Bir tugay var ki, oradan dönenler,ailelerine ve normal hayata kavuşamadılar.
Meltem Gürle, İrlanda Defteri kitabında yer alan “Uzun
Bir Yol” başlıklı denemesinde okura, işte bu tugayın hikâyesini anlatıyor.
Deneme, yazarın İrlanda Savaş Anıtı Bahçeleri’ne (Irish National War Memorial
Gardens) gitme isteğiyle başlıyor. Meçhul asker anıtlarına özel bir ilgisi
olmadığını beyanıyla devam ediyor ve İrlandalı yazar Sebastian Barry’nin
dilimize çevrilmemiş A Long Long Way (ÇokUzaklarda 2005) romanının kısa bir
özetini aktararak yavaş yavaş eve dönemeyenlerin, dönüp de kahramanca
karşılanmayanların hikâyesini, kurgusal bir kahraman olan Willy üzerinden
anlatıyor.
Willy, Britanya İmparatorluğu’na
bağlı bir İrlandalı er olarak gittiği savaştan izne döndüğünde 1916’da
gerçekleşen Paskalya Ayaklanması’nın ortasında kalır. Hükümet için çalışan
polis babası, İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele eden milliyetçiler,
bastırılan isyan, isyancıların kurşuna dizilmesi… Willy için bildiği dünya
artık alt üst olmuştur. Meltem Gürle, Willy’nin iç dünyasını bize birkaç
paragraftabaşarıyla aktarır. Artık biz
de Willy’nin Almanya cephesinde tanık olduğu savaşın dehşetine, Britanya
ordusunun bir eri olarak birliğine duyduğu görev bilincine ve İrlanda’nın
bağımsızlığı için mücadele edenlere karşı hissettiği yakınlığa,gerek cephede, gerek iç dünyasında yaşanan
çatışmaya aşinayızdır. Bu gönüldaşlıkla Islandsbridge’deki savaş anıtına
bakarken bizi de koluna alır ve tarihsel bir anekdotla denemeyi ilerletir.
Kraliyet Dublin Piyade Tugayı
1915’de Gelibolu Cephesi’ne gönderilmiştir. Britanya ordusunun bir parçası olan
tugayın büyük bölümü savaşta hayatını kaybetmiştir. Bu arada anavatanda
Paskalya Ayaklanması yaşanmış, İrlanda bağımsızlığına kavuşmuştur. Yeni
bağımsız İrlanda’nın tarihsel mücadelesi Britanya’nın zulmünden kaçış ve
bağımsızlık için verilen savaş ile şekillenmiştir.
Düşmanı hesabına savaşanlar
Bu yeni tarihçenin içinde ezeli
düşmanları İngiltere’yi savunmak için Avrupa ve Gelibolu cephelerine gönderilen
200 bin asker utanç kaynağıydı. Savaşın ardından dönebilenler, yaşadıkları
felaketin üstüne bir de vatan haini olarak görüldüler. Kimse onlarla konuşmadı,
kimse onları karşılamadı. Ölenlerin yası tutulmadı. Hayatta kalanların acısı yok
sayıldı. Dışlandılar. Unutuldular ve tarih kitaplarından silindiler. Meltem
Gürle, denemesinde İrlandalı erlerin söylediği bir halk türküsünden de
bahsediyor. “The Foggy Dew” adlı şarkıda Dublin’den çok uzağa giden, korkusuz
adamlar anlatılır; eve dönme umuduyla cephede dişini tırnağına takanlar. Çünkü
İrlanda göğü altında ölmek, Suvla ya da Seddülbahir’de ölmekten yeğdir.
İrlanda Defteri Meltem Gürle’nin Can Yayınları’ndan çıkan 216
sayfalık bir deneme kitabıdır. Gürle, hayatının zor bir döneminde insanları
sevecen bu küçük adada geçirdiği üç yılı denemelerine konu ediyor. Dublin
sokaklarından ona evini açan Mary ile dostluğuna, kentte Joyce’un ayak
izlerinden İrlanda tarihine, edebiyatına ve edebiyatçılarına, sanatına ve
mitolojisine uzanan denemeleri evrensel değerlerle harmanlıyor. Kitapta yer
alan denemeler, bu yazıya konu olan “Uzun Bir Yol” denemesindeki gibi
genellikle yazarın Dublin hayatından bir kesitle başlıyor, bir edebi
göndermeyle devam ediyor, tarihsel bir anektoda bağlanıyor ve kişisel ama insani
bir yansımayla, bazen de anlamlı bir soruyla sona eriyor. Pek çok yazara,
şaire, sanat yapıtına, şarkıya referanslar veren, yazarın sıcak, zeki ve
derinlikli üslubunu Birgün köşe yazılarından ve bu yazılardan derlenen Kırmızı
Kazak’tan tanıyan ve özleyenler bu kitabı çok sevecek.
*Başlık, Birinci Dünya Savaşı
sırasında İrlandalı askerlerin söylediği Foggy Dew adlı İrlanda halk
şarkısından alınmıştır.
TDB Dergi için yazı yazmam gerektiği aklıma gelince ya da bir başka deyişle yumurta kapıya dayanınca önceki sayılar için yazdığım kitap tanıtım yazılarını bloğa almadığımı fark ettim ve peş peşe yükledim iki adet kitap tanıtım yazısını.
Sıra geldi bu ayın yazısına. Başkanlar Konseyi Çanakkale'de olduğu için Çanakkale temalı bir kitap hakkında yazmak istiyordum ama kafam öyle dağınık ki ne okuyabiliyorum ne de yazıya başlayabiliyorum. Komodinin üstü kitaplarla dolu: İlyada, Odysseia (bu ikisi yeni aldığım ve paketi yatak odamda açtığım için baş ucumda), Dhammapada, Sidartha, Bir Başka Çanakkale, Kahramanlar Çağının İzinde Heinrich Schliemann ve Troya Kazıları, İrlanda Defteri... Hepsini okumak istiyorum, hepsini yazmak ama gerçekten dikkatim işgal altında. Scrolling diyor ve noktayı koyuyorum. Çoğu gece 11 gibi yatağa giriyorum. Biraz kitap okur uyur gibi naif düşüncelerle... Sonra kendimi peş peşe saçma sapan kısa videolar izlemiş, bir sayfa dahi çevirmemiş buluyorum.
Tembelim ama sorumsuz değilim. Belgelerimi kurcalıyorum. İan Mcewan'ın Solar romanı hakkında bir yazı da buluyorum. Üç yıl kadar olmuş yazalı, bir yere gönderdim mi not almamışım, blogta da bulamıyorum. Derginin editörüne yolluyorum. Ertesi gün bir pdf yolluyor. Bir de soru: Unutmuş olabilir misin?
Feci yakalandım. Ama mazeretim var. Yok asabi değilim. Kızım bir haftadır evde değil tatil nedeniyle. Boş ev bulmuş ergen modundayım. Hakkını veriyorum.
Bugün işim bitti. Oda sekreterimiz geldi. Bir haftadır izindeydi. Bana bıraktığı oda telefonunu almaya gelmiş. İşim bitti, dışarıda kahve içelim dedim. Atladık arabaya. Ardımdan da üç hasta. Acil, farklı seviyelerde. Döndüm. Dişini çektim arkadaşımın kızımın. Geri döndüm diye mahçup. Cezayı kestim. Rakı, balık. İlk fırsatta. Hâlâ kahve içerdik aslında. Sonra eve gidip yemek yapacaktım. Kızım dönüyor çünkü.
Annem düşmüş. Acildeymiş. Ö'yü eve bıraktım. Nasipten öte yol yok der annem, dedi. Başka zaman içilecek artık o kahve. Başka bir arkadaşımın annesi de kısmet iki kaşın arasında dermiş. Hayat, sen plan yaparken başına gelenlerdir de derler. Anonim. Duymuşsunuzdur. Bu ara belirsizlik kavramını yatırdım masaya. Uzun uzun bakıyorum. Netlik ihtiyacım neden bu kadar güçlü? Yanıtları neden bu kadar hızlı istiyorum? Neden tahammülüm düşük? Bunlar üzerine düşünüyorum. Bir sandalyenin tepesinde, saatlerdir acil serviste beklerken. Sakin ve sağlık çalışanlarıyla işbirlikçi yanıma bakıyorum. Bu da yolda bıraktığım etiketlerden mi bilemiyorum. Toplanacak yanı yok bu yazının. Bırakıyorum dağınık kalsın.
Marshall Rosenberg (1934-2015),
1940lı yıllarda henüz küçük bir çocukken ABD’nde yaşayan insanların ten rengi,
etnisite nedeniyle şiddete maruz kalmasına şahitlik ederek büyüdü. Irkçı
saldırılarda siyahilerin öldürüldüğünü gördü. Sahip olduğu Yahudi soyadı
sebebiyle okula gittiği ilk gün sözlü ve fiziksel şiddete uğradı. Bu deneyimler,
onun için sarsıcıydı çünkü insanların şefkatli bir alışveriş içinde olmaktan
zevk aldığına, bunun doğalarında var olduğuna inanıyordu. Bu tezatlık üzerine
küçük yaşlardan itibaren düşündü. Sonunda elinde iki kıymetli soru vardı:
“Bunun tersine bazı insanları en
zor koşullar altında bile doğalarındaki şefkate bağlı kalmalarını sağlayan
nedir?”
Marshall Rosenberg, küçük
yaşlardaki deneyimleri, şiddet ve şiddetsizlik üzerine merakı, aldığı psikoloji
eğitimi, yaptığı klinik psikoloji doktorası neticesinde Şiddetsiz İletişim
olarak adlandırdığı yöntemi geliştirdi ve paylaştı.
Şiddetsiz İletişim, Marshall
Rosenberg tarafından geliştirilen bir iletişim süreci ve yaşam modelidir. Dünya
çapında pek çok ülkede uygulanmaktadır. Şiddetsiz İletişim, herkesin
ihtiyaçlarına eşit değer veren ve insanlarla olan ilişkilere, haklı olmaktan
veya kazanmaktan daha çok değer veren bir yaşama sürecine odaklanır ve bunu
yapmayı mümkün kılan bir dizi araç sunar.
Şiddetsiz İletişim (Şefkatli
İletişim ve Zürafa Dili olarak da bilinmektedir) farklılıkları barışçıl bir
şekilde çözmek için gereken iletişim akışını kolaylaştırır. Paylaşılan insani
değerlere ve ihtiyaçlara odaklanır. Dili, hem iyi niyeti arttıracak şekilde hem
de gücenme, küskünlük, özgüveni düşürmek gibi sonuçlar doğurmayı önleyecek
şekilde kullanmaya teşvik eder.
Şiddetsiz İletişim, ilk kez
1960larda ABD’nde devlet okullarında, diğer kamu kuruluşlarında ırk
çatışmalarına çözüm bulmak için çalışan gruplarda uygulandı. Rosenberg ve
arkadaşları, bu iletişim modelini yaymak, toplumsal barışa katkı sunmak için
1984 yılında Şiddetsiz İletişim Merkezi’ni (CNVC) kurdular. Çalışmalar giderek
yaygınlaştı, seminerler, atölyeler düzenlendi. Çalışma grupları oluşturuldu.
Okullarda, iş yerlerinde, hapishanelerde, ailelerde, topluluklarda yapılan
çalışmalarla, çatışmaları çözmek ve önlemek hedeflendi. Savaş ve çatışma
bölgelerinde arabuluculuk çalışmaları yürütüldü. Savaşın açtığı yaraları
sarmak, topluluklar arasında diyalog geliştirilmesi hedeflendi.
2000lerin başında Marshall
Rosenberg, Şiddetsiz İletişim’in temellerini anlattığı “Şiddetsiz İletişim Bir
Yaşam Dili” kitabını yazdı. On üç bölümden oluşan kitap, şiddetsiz iletişimin
özünü anlatan kaynak bir kitaptır. Rosenberg, kitabında Şiddetsiz İletişimin
gözlem, duygu, ihtiyaç ve ricadan oluşan dört basamağını ayrıntılarıyla anlatır.
Seminer katılımcılarından örnek hikâyelerle aktardığı teorik çerçeveyi
somutlaştırır. Dilin üzerimizdeki etkisini, kelimelerin gücünü, aramızdaki
bağlantıyı koparma ya da kurma potansiyelini gösterir. Zihnimizi ve dilimizi
ahlakçı yargılardan, varsayımlardan, tahminlerden, değerlendirmelerden özgürleştirmeyi
bir hedef olarak önümüze koyar. Zira bunu yapabildiğimiz oranda ilişkilerimizin
kalitesi artacaktır. Şiddetsiz iletişimin amacı da budur. Kendimizle ve diğer
insanlarla kurduğumuz bağlar, haklı olmaktan, tartışmaları kazanmaktan, daha
fazla para kazanmaktan, diğer insanlara iyi görünmekten daha kıymetlidir.
Şiddetsiz iletişimin davetini
almak için kitabı okuyun. Çünkü bu davet, daha derin bağlantılar kurmaya,
ilişkilerinizin kalitesini yükseltmeye, kendinizle ve dünyayla içinizdeki sakin
bir yerden, şefkat, hakikat, açıklık ve barıştan oluşan bir yerden ilişki
kurmaya dair.
*Kitap ilk kez 2011 yılında
Türkçeye çevrilince, Almanya’da yaşayan, Marshall Rosenberg’in atölyelerine
katılan Vivet Alevi, ana dilinde şiddetsiz iletişimi yaymayı bir borç bildi, Rosenberg’in
de teşvikiyle şiddetsiz iletişim sertifika sürecine girdi ve Türkiye’ye gidip
gelmeye başlayarak ülkemizde şiddetsiz iletişimin temellerini attı. Geldiğimiz
noktada Şiddetsiz İletişim, ülkemizde CNVC sertifikalı eğitmenler, eğitmen
adayları, şiddetsiz iletişim eğitimleri almış ancak sertifikasyon sürecine
girmemiş şiddetsiz iletişim gönüllüleri aracılığıyla yayılmaya devam etmekte,
öğrenme sürecini destekleyen kitaplar, Şiddetsiz İletişim Türkiye Derneği’nin
bir yan kuruluşu olan Şiddetsiz İletişim Kitaplığı yayınevi aracılığıyla
basılmaktadır.
Ermenice taşra
edebiyatının Hagop Mıntzuri’den sonra Türkiye’deki son temsilcisi olarak
görülen Mıgırdıç Margosyan üretken bir yazar. 23 Aralık 1938’te Diyarbakır’ın
Gavur Mahallesi olarak anılan Hançepek Mahallesi’nde doğan Margosyan, Süleyman
Nazif İlkokulu’nu bitirdikten sonra, anadilde öğrenim görebilmesi için ailesi
tarafından İstanbul’a gönderildi. Öğrenim hayatına İstanbul’da Bezciyan
Ortaokulu ve Getronagan Lisesi’nde devam eden Margosyan, İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Genç yaşlarda edebiyata ilgi
duymaya başladı. 1959 yılında henüz 21 yaşındayken Karagözyan Yetimhanesi’nde
belletmenlik yaptığı yıllarda şair arkadaşı Vartares Karagözyan ile Ermenice
“To” dergisini çıkardı.
1966-1972 yılları
arasında çalıştığı Üsküdar Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde
lisans eğitimini aldığı felsefe grubu derslerinin yanı sıra Ermeni Dili ve
Edebiyatı dersleri de verdi. İlerleyen yıllarda öğretmenliği bıraksa da, Ermeni
dili ve edebiyat çalışmalarını aralıksız sürdürdü. “Marmara” gazetesinde yayımlanan
Ermenice öykülerinin bir bölümü 1984 yılında “Mer Ayt Goğmerı” (Bizim Oralar)
adıyla kitap haline getirildi. 1988 yılında Ermenice yazan yazarlara verilen
Eliz Kavukçuyan Edebiyt Ödülü’nü (Paris- Fransa) aldı. 1992 yılında “Gavur
Mahallesi” adlı kitabı Bebekus Kitaplığı’ndan basıldı. Bu, en çok ilgi gören
kitabı, ilerleyen yıllarda Kürtçe ve İngilizce’ye de çevrildi. 1993 yılında
yakın arkadaşları Yetvart ve Payline Tomasyan, Hrant Dink ve kardeşi Ardaşes
Margosyan ile Aras Yayıncılık’ı kurdu. Eski kitaplarının yeniden basımları ve
yeni kitapları Aras Yayıncılık’tan çıktı. 2006 yılında Türkçe olarak kaleme
aldığı anı romanı “Tespih Taneleri” ilgiyle karşılandı. 2016 yılında son edebi
eseri “Tanrının Seyir Defteri” yayımlandı. 2018 yılında 80. yaş günü
vesilesiyle eserleri özel bir ciltle ve numaralı olarak “Fıllaname” adıyla
okurla buluştu. Aynı yıl, Yusuf Kenan Beysulen, Margosyan’ın hayatını anlattığı
“Gavur Mahallesi” belgeselini çekti.
Roman, öykü ve deneme türünde eserler veren
Margosyan’ın, “Biletimiz İstanbul’a Kesildi” adlı öykü kitabı ilk kez 1998
yılında basıldı. Kitabın kapağında çocuk Margos ve kız kardeşi Anjel bulunuyor.
Margosyan ailesinin o zaman kiracı olarak oturduğu Ağacan Dayı’nın evinin
avlusunda çekilen fotoğraf 1943 yılına ait. Kitapta toplam yedi öykü buluyor. Kitabın
ilk dört öyküsü, yazarın “Mer Ayt Goğmeri” adlı Ermenice kitabında yer
almaktaydı. Diğer üç öykü ilk kez Türkçe olarak kitaplaştı. Margosyan, Türkçe
basım için daha önce Ermenice yazdığı öyküleri orijinallerine sadık kalarak
yeniden yazdı ve yer yer genişleterek değiştirdi.
“Anadili Serüvenim” adlı
ilk öykü Erzincanlı ünlü Ermeni yazar Hagop Mıntzuri’ye ithafen yazılmıştır.
Ermeni taşra edebiyatının ünlü temsilcisi Mıntzuri, Margosyan’ın Diyarbakır
yöresini anlattığı erken dönem öykülerinden “Halil İbrahim”i okuduktan sonra
Marmara’nın 18 Mart 1976 tarihli sayısında Margosyan’a açık bir mektup yazar.
Övgülerle dolu mektupta, “edebiyatı unutma, sabahından çal, gündüzünden çal,
gecenden çal, eserler ver bize” diyerek Margosyan’ı üretmeye teşvik eder.
Margosyan da bu açık mektuba “Anadili Serüvenim” adlı uzun öyküyle cevap verir.
Öykü, açık mektubu
okuduğu zaman hissettikleriyle açılır, anadilde aldığı övgüye anadilinde yanıt
vermek isteyen Margosyan, henüz Ermeniceyi okuyup yazamadığı Diyarbakır
yıllarından başlayarak çocukluğunu, İstanbul’a gidişinin, anadilde eğitim
almaya başlayışının, Diyarbakır’da gavur iken İstanbul’da Kürt oluşunun
hikâyesini duyarlı ve incelikli diliyle kaleme alır.
Kitapta yer alan en
ayrıksı metin, insanın yaradılışı ve cennetten kovulmasının hikâyesini anlatan
öykü olan “Elmalı Balayı”. Tüm kutsal metinlerde, kültürlerde yer alan Adem ve
Havva’nın hikâyesinin Margosyan yorumu, bilmeyen okurlar için Amed isminin
nereden geldiğinin de yanıtı.
Kitapta yer alan öyküler,
ekseriyetle Diyarbakır’da geçiyor. Diyarbakır Ermenilerinin günlük yaşamı, Kürt
ve Türk komşular, Yahudi cemaati, her birinin adetleri, deyişleri, maniler,
camiler, kiliseler, bayramlar ile kültürel dokuyu kayıt altına alıyor. Gavur
mahallesini mesken tutuyor, evlerin, avluların içinde dolaşıyor, kadınların,
çocukların sesi oluyor, yerinde duramayıp sokağa taşıyor, fırın önlerinde ekmek
sırası bekliyor, çeşmelerden su içiyor, Mardin kapısından geçiyor, çarşıdaki
zanaatkarların dükkânlarından yükselen sesleri taşıyor, Dicle nehrinde balık
avlıyor, çimiyor. Tüm köklerini geride bırakanlar gibi Diyarbakır ve İstanbul arasında
kimliğini, anılarını arıyor, bizi de bu yolculuğa dahil ediyor. Tam da bu
sebeple Ermeni taşra edebiyatının son temsilcisi sayılıyor.
Cuma günü İstanbul'da mesleki bir eğitime katıldım.
Eğitim yeri Zeytinburnu olunca beni bir düşünceli hâl almış; perşembeden gitsem, İstanbul'da konaklayacağım yerden oraya gitmek ayrı dert olacak, şehrin trafiğine gireceğim diye, kalmak ve arkadaşlarımla görüşme fırsatını teperek günübirlik gitme tercihine yönelmiştim. Bunları tartarken ve bir diş hekimi arkadaşımla konuşurken yanında yeni çalışmaya başlayan genç bir meslektaşımın da kursa kayıt olduğunu öğrendim. İki şoför ve yol arkadaşıyla bu iş olur, dedim ve kararım netleşti.
Cuma sabahı altıda yola çıktık. Sis, yağmur arasında ilerledik. 10'a beş kala eğitim salonuna girdik. Büfeden kahvaltı niyetine karbonhidratları indirdik mideye, çayı da keyifle yuvarladık. Sabah altıda yola çıkmamış, yorulmamış gibi başladık dinlemeye. Hoca hem alanında iyi, hem de sevilen biri. Bundan iyisi Şam'da kayısı dediklerinden. Salon full, sandalyeler doluydu. Öndeki bir kişilik boş yere kuruldum. Başladım dinlemeye. Hoca bir ara, firmaların gazıyla her şeyi hemen almayın, ben aldım, aranızda targis vectris duyan var mı diye sordu. Elimi kaldırdım hemen. Duymak ne kelime, 28 yıllık inlayim hâlâ ağzımda. Arada konuştuk sonra. Deniz ablanın danışmanlığını yaptığı bir doktora tezinin ilk hastasıydım, 28 yıldır kullanıyorum, dedim. İlk Deniz ablalar aldı, sonra biz, dedi. Marmara, Ege sohbeti sürdü biraz da. Benim öğrenciliğim zor geçti. Ara ara diş hekimi olacağımı bilseydim ve fakülteleri tanısaydım, Marmara yerine başka bir yer yazardım derim. Ağzımdan çıkmışlığı vardır bu sözün, birden fazla. Bu da bizi edebiyatın, sinemanın en sevdiği konuya getiriyor, öyle değil mi? Kader mi? Tesadüf mü?
Birkaç soru az yapıp Marmara'ya yerleşmek yerine, Ege'ye gitseydim örneğin, hayatım nasıl olurdu? Neler değişirdi? Bunlar hep varsayımsal sorular, cevabı yok ama insan merak ediyor. En çok da hayatının bir döneminde bir şeylerden memnun olmadığında merak ediyor. Bir sefer psikoloğuma demiştim, çok şey yaşadım, çok badire atlattım, 1,5 kişilik hayat zorluğu yaşamışım gibi geliyor diye. Şimdi bunca yıl sonra, geriye dönüp baktığımda, bazı şeylere daha duru, daha yargısız bir yerden baktığımda, sempatiyle kendime acımadığımda Buda'nın bize öğretmeye çalıştığı yerden bakmaya çabaladığımda şunu görüyorum. Evet ızdırap vardı. Evet çok ızdırap vardı. Hepsinin bir sebebi vardı. Ve hepsinin bir sonu da oldu. Şimdi düzlükteyim. Geçmişle helalleştim. Yaşadıklarımdan öğrenmem gerekenlere baktım. Dönüşmem gereken yerleri fark ettim. Oraları halletmeye çalıştım. İnsanın kendini tanıması en zor, en uzun yolculuk. Şimdi ben kendime iyiyim diyorum ya, belki bir sene sonra geri döndüğümde, yok yahu iyi değilmişim diyeceğim. Çünkü bugünün belirsizliğini ancak belli bir yere gelip dönüp baktığımızda yorumlayabiliyoruz. O yüzden, muhtemelen hiçbir şey değişmezdi İstanbul yerine İzmir'de okusam ve de çok şey değişirdi. Arkadaşlarım değişirdi örneğin, anılarım değişirdi, deneyimlerim, şu an olduğum yerde, olduğum kişi olmazdım. Bazı şeyleri belki daha erken keşfederdim, belki daha geç. Varsayımsal sorularla zaman kaybetmemeli belki de insan. Zihin bizi o tuzaklara çok düşürüyor, o adım yerine bu adımı atsaydım, orada sussaydım, burada konuşsaydım... Bitmeyen bir zihinsel aktivite... Hiç de yararı yok. Ben gerçek bir overthinker olduğum için çok iyi bildiğim yerler burası. Çok mesaim var, çok deneyimim. Düşüncelerime bir kaptırırsam kendimi beni rezil de eder, vezir de, iyi biliyorum. O yüzden Şiddetsiz İletişim'in gözlem basamağını çok önemsiyorum. Kendime etiket takmak, kızgınım, üzgünüm demek yerine içimde üzüntü var, kızgınlık var demenin, onları özne olarak koluna takmak yerine nesneleştirmenin fark yarattığını biliyorum. Buraları deneyimliyorum. Birinin bana şiddetsiz iletişim usulünde alan tutmasının, yargısızca dinlemesinin, birlikte düşünceleri tasnif etmenin, onları ihtiyaç ve duyguya çevirmenin önemini, kıymetini biliyorum. Bununla beraber bazen sempatiye de ihtiyaç duyuyorum, gaz verilmesine. Ah evet yakınlık mı özlüyordun sorusu yerine bira tokuşturup elini sallasan ellisi demeye de yer var hayatta. Olmalı.
İstanbul'a gidiş dönüş gene sislerin içinden geçerek oldu. Noel pazarlarına giderken de sisin içinden geçmiştim, tek başıma. Hem aracın içinde, hem de yolda yalnızdım. Bir çift farın rehberliğinde ilerleyerek yol aldığımdan, yine de hedefime vardığımdan, bunun hayatın metaforuna çok benzediğinden bahsetmiştim. Dünkü sisin başka hediyeleri oldu. Yanımda biri varken daha az korktuğumu fark ettim örneğin. Yolda seyreden diğer araçların farlarını görmek, onları rehber alarak ilerlemenin, yolda tek başına olmaktan çok daha güvenli olduğunu deneyimledim. Neymiş, insana müttefik gerekirmiş. Aynı yolda, aynı yönde ilerleyen bir grubun içinde insan daha güçlü, daha cesurmuş. O zaman ne yapıyoruz? Aynı hayali paylaştığımız insanlarla çeviriyoruz etrafımızı. Onları kendimize müttefik kılıyor, belirsizliğin içinde bir çift farın aydınlattığı alan kadar ilerlerken düşüncelerimizi kendimize düşman eylemiyor, korkmadan yürüyüşü sürdürüyoruz.
Kar eteğini sürüyerek çekilince sıcaklık 0 dereceden 10 derecelere yükseldi. Kış içinde adeta bir bahar havası, neşesi, iyimserliği...
Sabah kızımı okula bıraktım. Arabayı park ettim. İstikamet kordon!
Parçalı bulutlu gökyüzünün denize yansıması şahane. Nefis bir yamalı bohça görüntüsü çıkıyor ortaya. Deniz çarşaf gibi olduğunda, sakin ve kıpırtısız, içini de cömertçe açıyor. O berrak suya yansıyan gökyüzü, gri, mavi geçişler, suyun içinde salınan martılar, karabataklar... Öylece yürüyüp geçemiyorsun yanından. Duruyor, büyüleniyor ve kaydetmek istiyorsun. Gözün gördüğü, kameranın kaydettiğinden her zaman daha büyüleyici.
Yürürken asistanım ilk hastanın randevusunu iptal ettiğini haber verdi. Dışarıda kahvaltı yapmakla yapmamak arasında tereddütte kaldım. Karbonhidrat yerine bol yumurtalı bir omlet yemeyi tercih ettim. İş yerine geldim. Kendime üç yumurtadan omlet yaptım. Çayımı, kahvemi içtim. Günlük mesajlar, telefon görüşmelerini yaptım. Sabahım sakin başladı.
Bu aralar ana temam, bu zaten. Acele etmemek, beklentisizlik... Bu haftaki psikolog seansında buralarla ilgili kendime dair önemli şeyler fark ettim. Çoğumuzun zihni dualiteyle çalışıyor. Bunda şaşırtıcı bir yan olmasa gerek. İyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız... Yaşadığımız şeylerin içinden veriler topluyor, hayatı kolaylaştırmak için tasnif ediyoruz, kararlar alıyoruz. Benim zihnim çok çalışıyor, çok düşünce üretiyor, bu kadar düşüncenin içinde her zaman olanı olduğu gibi görmek mümkün değil. Daha doğrusu olana, bir yorum, tahmin yazmamak mümkün değil. Ben de yazıyorum haliyle, işim bu yazmak. Şöyle bir yazma hali daha çok: Olayları hızlı bir şekilde tasnif etme, etiketleme eğilimi... Şu şu oldu, o böyle yaptılarla bir düşünme prosesi başlatıyorum ve hop bir karara varıyorum. Hemen yeni bir strateji geliştiriyorum ve geri çekiliyorum. Kendimi korumanın, kırılmayı engellemenin bir yolu olmuş sanırım bu. O kadar uzun zamandır yapıyorum ki, yaptığımın farkında dahi değilim. Asıl mesele bilmeme hâline katlanamıyorum, kendimi engelliyorum. Seanstan çıkınca yaşayıp görmeye iznim olmalı dedim kendi kendime. Belirsizlikle dost olmaya niyet ettim. Her şeyin bir zamanı olduğunu, bu zamanın ne kadar olduğunu benim belirleyemeyeceğimi fark ettim. Bunları entelektüel bir yerden, okuduklarından, duyduklarından süzerek dile getirmekle anlamak arasında çok fark var. Beklentisizce, kontrol etmeye çalışmadan yaşamak, yaşam hediyelerini sunacağı zaman korkusuzca kabul edecek kalp açıklığına sahip olmak. Sanırım kendimle çalışmanın ardında yatan ana motivasyon buraya varmak. Kendini bilmek uzun bir yol. Ben kendime taktığım etiketleri fark ediyorum mesela. Bana hizmet etmeyen, ayağıma çelme takan, beni engelleyen sözler. Ben böyle bir kadın değilim, ben böyle bir anne değilim. Psikoloğum da soruyor: Siz nasıl bir kadınsınız? Siz nasıl bir annesiniz? Bunların tek, sabit cevabı yok. Kendimle yeniden tanışıyorum. Zira eski tanışıklığımızın üstünden çok zaman geçti. Köprünün altından çok sular aktı. Alıntılamayı çok sevdiğim bir Sezai Sarıoğlu kavramı. Bir kez tanışmak yetmez diyor Sarıoğlu, eski arkadaşlıklarımız üzerinden bugünün hakikatini kuramayacağımızı.
Öğle tatilindeyim. Sabah kahvaltı yaptım. Aç değilim. Önümde yazmak için yeterince zaman var. Buraya bir şeyler eklemek, tarihe not düşmek hevesindeyim. Nereden başlayacağımı bilmiyorum, ne hakkında yazacağımı da...
Ne konuşacağını bilmeyen tüm insanlar gibi laf çeviriyorum şu an, sahada top çeviren bir oyuncu gibi. Ya da sadece eklemlerimi ısıtıyorum, antrenmana başlayan bir sporcu gibi. Bir kelime, bir kelime daha... Birbirine ülenince, bir kar küresi gibi büyüyünce anlamlı bir şeyler çıkmaya başlıyor çünkü biliyorum.
Kendime yatırım yaptığım bir dönemdeyim, kendimle çalıştığım, birikmiş yasları yaşadığım ve saldığım... Tam zamanı belki de. Zemheri kış var dışarıda. Geceler uzun, soğuk. Kar yağıyor başka memleketlere. Buraya sadece atıştırdı. Tutmaktan uzak. Bitkiler yapraklarını döktü. Doğa uykuda. Bahara hazırlanmak için güç topluyor. Ben de kırıldığım yerlerden yeniden serpilmek için güç topluyorum.
Kendimle yeniden tanışıyorum. Kendimle ilgili ne çok etiketim varmış onları fark ediyorum. Sahi ben gerçekten öyle biri miyim? Ben kimim? Sorulara yanıt arıyorum. Limitlerimi anlamaya çalışıyorum. Yapmak istediklerim, cüret ettiklerim, edemediklerim... Nerede durmalıyım, nerede devam etmeliyim? Hepsi teker teker düşüyor önüme. Çok isteyip girmediğim o yola bakıyorum sonra. Biliyorum zamanı değil. Stratejiye tutunma. İhtiyaçlarını fark et diyorum. Kendimi yatıştırmak, avunmak ve sabretmek için dikkatimi, ilgimi ihtiyaçlarımı fark etmeye getiriyorum.
Sık sık yürüyorum. Bu sabah da yürüdüm. Yürürken zihnim sık sık hayal alemine kaçtı. Fark ettikçe şu an hayal kuruyorsun, burada değilsin diye diye kendimi şimdiye getirdim. Martıları, karabatakları izledim, martıları besleyen bir balıkçıyı. Adımlarımı fark ettim. Ayak tabanımın yaylanmasını, bacaklarımın arkasının gerilmesini. Elimden geldiğince mindful bir şekilde tamamladım yürüyüşümü. Telefonu alıp mesaj atmaya yeltenmedim. Zihnim şahane bahaneler çıkarıyor karşıma oysa. Ama unutmadım aklımda. Bile bile lades yok! Bu hafta sonu Çanakkale'de Başkanlar Konseyi var. Dört gözle bekliyorum. Yoğunluk, kalabalık, dışarıdan gelen hekim arkadaşlar... Kafam dağılacak ve kararıma sadık kalabileceğim. İnsanın kendine sadık kalması iyi bir şey. Sadık kalamadığım kimseleri düşünüyorum son zamanlarda, aldattıklarımı, elini sessizce bıraktıklarımı, yolumu ayırdıklarımı, hikâyemde yeri olduğu halde anmadıklarımı... Kimiyle yıllar sonra bağlantı kurmanın, kendimi ifade etmenin, çemberi kapatmanın bir yolunu buldum. Bu çok huzurlu bir şey. Yüz yüze ya da söz söze kurulamayanlar, fiziki olarak alıcısına ulaşmayacak mektuplarda birikiyor. Bu ara çok mektup yazdım. Çok uzun mektuplar. Pek çok kişiye. Eklesem uç uca, iki ince öykü kitabı çıkar, o hacimde mektuplar... Birikmiş tortular, utançlar, pişmanlıklar, hayaller, istekler, gerçekler... Hepsi bir bir çıkıyor ama gözyaşları yine de nadiren akıyor. Aksın istiyorum. Kovamın yeniden dolması için kimi konularda önce o ağırlıkların, boğazdaki yumruların, kalpteki taşlaşmaların açılması gerek... Benim salınmam bol bol, hafiflemem, açılmam, incinmem gerek.
Dışarıda kış var. Yeni yılla beraber ektim kimi iyi niyet tohumlarını. Hangileri tutacak baharda göreceğim. Cevabının zamanda saklı olduğu sorularla darlamayacağım kendimi. Her şeye iyi gelen zamana bırakacağım kendimi, takvim tutmazlıklarından uzak kalacağım ümidiyle.
Dışarıda kış sert, içeride olması gerektiği gibi. Yavaşladım. Kendime döndüm. Dürtüsel davranmamak için stratejiler belirledim. Şöyle hissettiğimde elini tutabilir miyim dediğim dostlarım var. Hemen her gün halimden haber veriyorum. Dün birine yazdım. Saatler sonra yanıtladı. Dedi ki: o kadar net ifade ediyorsun ki, ihtiyacını, duygunu, yasını ve kendine takdirini, ben buraya verecek empati bulamıyorum, sessiz empatide kalmayı tercih ettim ama bunu yazmakta geç kaldım. Geç kalmadı aslında. Anlaşmamız şuydu çünkü ben ihtiyaç duydukça elimi uzatacaktım. Yazarak zihnimi yatıştıracaktım, eylemi ona yöneltecektim. Onun tanıklığından destek alacaktım. Öyle de yaptım. Bugün de sizi tanık tuttum kendime. Çünkü boşluğuna temas ettiğimde acıyan yerlerim var. Oraları hızla doldurmak mümkün değil. Damla damla akıyor. Ben istiyorum ki damla damla akmasın, gürül gürül gelsin dolsun kovam. Dışarıda zemheri kış var. Kaynaklar o kadar bol değil ama olacak. Dün arkadaşıma da dediğim gibi, bahar gelecek. Kuru dallarımıza can verecek. Eh şimdi finale bir kapanış şarkısı alabilirim.
Yeni yıla heyecanlanmamızın en önemli sebebi, bizi durma halinden olma hâline çevirme potansiyeli taşıması bence.
Düşünerek, planlayarak, tasarlayarak, oturarak, doğru anın gelmesini bekleyerek eylemsiz kaldığımız, aynısını muhafaza ettiğimiz o hâlleri düşünün. Silkelenmek, durumdan sıyrılmak için bir yakıta ihtiyaç duyduğumuz zamanları, hevesle ilk adımı atmayı düşlediğimiz anları...
Ne diyor Lao Tzu: Binlerce kilometrelik yolculuk bile tek bir adımla başlar. Kulak kabartmalı binlerce yılı aşıp gelmiş ve ses veren bilgeye.
Her şey İnstagram'da bir arkadaşımın bundan birkaç ay önce koştuğu mesafeleri paylaşmasıyla başladı. Bir de baktım Bremen'de (yaşadığı şehir) ilk halk koşusuna katılmış. 6 km koşmuş ve gururla paylaşıyor madalyasını. Gözlerinin içi gülüyor. Tanıyorum ben bu hissi. Bu eforik hâli.
Yıllar, yıllar evvel, on dört yaşımdayken yüzerek Çanakkale boğazını geçtim ben. Bir daha böyle bir performans da göstermedim. Annem imzalamıştı yarışa katılmam için izin belgesini. Son gün başladı yan çizmeye. Evden kaçtım yarış günü. Yanımda mayom, bonem, gözlüğüm ve +18 ablam. Merkezden tekneye bindik. Karşıya geçtik. Şansıma yanımda bizi çalıştıran antrenör. Yolda benimle konuştu. Rahatlattı. Eceabat'ta yerimizi aldık. Biz, Çanakkale'nin ergenleri, gençlik spor il müdürlüğüne bağlı yüzme okulunun öğrencileri, bir elin parmakları kadarız. Arkadan girin suya, uzaklaşsın profesyoneller dediler. Suya atladık. Tekneler açıkta. Bana eşlik edecek, rotayı gösterecek tekneye doğru yüzmeye başladım ama heyecandan nefes alamıyorum. Korkudan öleyazıyorum. Tekneye yaklaştım ama inanılmaz bir panik. Alın beni, yapamayacağım diye seslendim. Nuri abi, telkine devam etti. Tuğba nefes al, nefes ver. Dinledim onu. Nefes aldım, verdim, her nefes verdiğimde baktım tekneye, güvendeyim, dedim, devam ettim, heyecanım yatıştı, soluklarım düzene girdi. Ve bir ritim tutturdum nihayetinde. Bir ara baktım gözlük dandik, su alıyor. Çıkarıp fırlattım onlara. Gerisi hayatımın en harikulade dakikaları...
Sahip olduğumuz medeniyetin araçlarından sıyrıldığımızda, doğayla gerçekten baş başa kaldığımızda, yalnızca bedenimizle var olduğumuzda çok acayip bir şey gerçekleşiyor. Şu evrende gerçekten küçücük olduğumuzu, onun bir parçası olduğumuzu idrak ediyoruz. Ego, korkular, düşünceler, varsayımlar, hedefler, planlar, bizi şu anda, şimdi burada olmaktan alıkoyan ne varsa hepsi buharlaşıp gidiyor. Ben o gün kendimi inanılmaz özgür ve mutlu hissettim. Kulaç attım, yüzlerce, binlerce... Manzaram değişti, suyun rengi değişti, ilerledim. Bir de baktım, 18 Mart 1915 yazısı görünüyor. Aferin sana dedim. Gururlandım. Yarıladın yolu. Bundan sonra alacaksın akıntıyı arkana. İşin daha kolay. Orada iş biraz karıştı sevgili okur. Akıntıyı iyi hesap edememiş teknedeki abiler, akıntı beni bitiş noktasının ilerisine attı. Oradan geri döndüm. İskeleye vardım. Ucunda bir tekne bağlı. Teknenin yanından yüzüp diğer tarafa geçsem alacağım madalyayı. Yaş grubumda üç kişiyiz zaten. Ben kulaç attım, deniz beni itti, aşamadım o bir arpa boyluk yolu. Biri fark etti, dal iskelenin altından yüz, dedi. Ona da ben cesaret edemedim her nedense. Yolun kendisi içok güzeldi zaten. O ara babamı gördüm iskelede. Kızım bitirdin sen, yorma kendini dedi. Babalar, öyle fazla yüz göz olmaz, ama duymak istediğin, duymaya ihtiyaç duyduğun şeyleri söylerler bazen.
Ben babamı iskelede gördüm o gün, yarışın bittiği yerde ama öncesi de var. Evde bıraktığım annem, babam yoldan gelir gelmez, şehir dışınaydı, o gün dönüyordu, onu almış, Tuğba yarışa katılmaya gitti demiş ve beni vazgeçirmek için yola çıkarmış. Bir tekneye atlamışlar ve onlarca tekne ve yüzücü arasında beni aramaya başlamışlar. Bulmuşlar da sonunda, refakatçi teknedeki ablam ve sarı mayom sayesinde çok da zor olmamıştır. Annem gerçekten çıkarmaya da çalışmış, bağırmış falan. Teknedekiler bırakın, ne güzel yüzüyor çocuk, yolu da yarılamış zaten demişler de, sarmamış daha fazla. Kıssadan hisse: Babam ve Oğlum filmindeki gibi. Bir çocuk yola koyulduysa, yolu anlamlıysa ve inanmışsa, döndüremezsin oradan ama yorgunsa yolun sonunda, azıcık uzağında madalyanın ama tükenmiş, kızım bitirdin sen de madalyadır aslında.
Bunları hatırladım arkadaşımın fotoğrafına bakınca. İçimde bu anının, hislerimin ne kadar canlı olduğunu fark ettim. Yeniden deneyimlemeyi düşledim. Heveslendim. Hemen yazıştık. Ona da anlattım. Birlikte 26 Nisan'da Çanakkale'de düzenlenecek TroyaRun'a katılmaya karar verdik. Katılım için başvurduk. Sıra geldi benim koşmaya başlamama. Arkadaşım Bestoss (Beste Önal) ile başlamış koşmaya. Onun online koşu 101 eğitimiyle 5 km koşmanın mümkün olduğunu söylüyor. Biz şimde Truva atından başlayarak konuşa konuşa koşma hayali kuruyoruz. 6 km 90 dk. Yürür koşar bir tempoda biter diye tahmin ediyorum. En önemlisi otobüse, vapura yetişmek haricinde koşmayan ben'i güvenle, sakatlanmadan, kendimi incitmeden yavaş yavaş günlük 4 km civarı yürüyüşten önce 5 km yürümeye, sonra aralara jogging katmaya, yavaş yavaş hızlı yürüyüş temposuna taşımak. Gerisi gelir bir şekilde.