21 Temmuz 2026 Salı
Geçmişe mektuplar: 8
17 Temmuz 2026 Cuma
Geçmişe mektuplar: 7
Hatırla. Nermin Yıldırım'ın Ev romanını eline aldığın ilk dakikalardı. Roman kahramanları Seher ve Ogo'nun yürüdüğü yolu merak etmiştin. Portekiz'de başlayıp İspanya'da okyanus kıyısında son bulan Hristiyanların ünlü hac rotası, samanyolunun dünyaya iz düşümü bu 263 kilometrelik yolu merak etmiştin. Açıp internete bakmıştın hemen. Kaç günde biter, nasıl yürünür merakı gelmişti önce, sonra da hevesi. Günlük 20-25 kmlik etaplarla 12-13 günde bitirmenin mümkün olduğunu anlamıştın. Yolu kolaylaştıran bavul transfer sistemleri bile vardı. Önceden kalacağın yerleri planlayarak günlük 5-10 Euro arasına bavulun senden önce bir sonraki konaklama tesisine varabiliyordu. Sırtındaki fiziksel yükten kurtulduğunda, günlük yemeğini, suyunu, yedeğini taşıdığında bile hâlâ yeterince zorlu bir rota olduğunu düşündün. Yine de hoşuna giden bir şey vardı bunda. Anlamıştın bu yolu yürümek yalnızca A noktasından B noktasına gitmek değildi çünkü. Gücünü, sabrını, dayanıklılığını sınadığın, her adımda kendine, evine vardığın, doğayla bütünleştiğin, anılarını çağırdığın, her adımda bedeninde birikmiş yükleri, yasları bıraktığın içsel bir arınma, kendine varma, evini bulma sürecini belki de deneyimlerim diye düşündün. Ama bir koşula da bağladın. Biriyle birlikte!
Hatırla. O yaz Assos sahile gidiyordun sık sık. Romanın bir bölümünü de orada okudun. Meşe palamudu ağacının altında, hamakta sallanırken. Satırlara dalmışken bir bedenin ağırlığıyla sarsıldı hamak. İrkildin. Kızındı gelen. Dengelenmek istedin. "Korkma, düşmeyiz," dedi kızın. Haklıydı. Düşmüyordunuz. Yol yeterince zordu. Birileri eteğinizi çekmediğinde bile. Yine de yürüyordunuz. Düşmüyordunuz. Kızın haklıydı. Düşmeyecektiniz. Zihninde bir koruma kalkanı hayal ettin. Kimi laflar, davranışlar, yapılanlar, yapılmayanlar vız gelip tırıs gidecekti. Bu ayrımı yapınca sırtınızdaki yükler de birer birer inecekti.
Hatırla. Yazdı. Sahildeydin. Kitabı dayamıştın dizlerine. Önünde şezlonglar, şemsiyeler uzanıyordu. Deniz hafif dalgalı. Sahile doğru kabararak vuruyordu, beyaz köpükler patlıyordu ıslak kumlarda. Midilli görünüyordu arkada. Midilli manzaralı taş ev hayalin başını göstermişti yeniden. Sahile varmadan daha bir arkadaşın öpmüştü yanaklarından. Bir diğeri, bir diğeri... Arkadaşlıklar türlü türlüydü. Derin olanlar, yeni tanışılanlar, arada sırada denk geleceğin yerde karşılaşılanlar. Niyetti önemli olan. Birinin iyiliğini isteme, iyiliğine sevinme, kötülüğünü üzülme hâli bakiydi.
Hatırla. Bir arkadaşının babasının adıydı, baki. Tanıdığın en iyi dede olduğunu düşünüyordun, şimdi yirmilerinin ortasındaydı torun. Torun büyümüş, dede yaşlanmıştı. Ama anılar eskimiyordu. Eksiliyordu sadece, ayrıntılar kayboluyor, duygular kalıyordu.
Hatırla. Roman da bu eksende gidiyordu. Bir kadının kendi bireysel, travmatik anılarına bakmasını, bir uzmanın emdr tekniği kullanarak onları diriltmesini, şifalandırmasını anlatıyordu. Yolun içine karışıyordu bu anlar, anılar. Zihnin kendini korumak için bazı yerlerde şalteri nasıl da indirdiğini gösteriyordu. Unutulan kimi anıların örümcek bağlamış tavan arasından inmesi her zaman en iyisi değildi. Unutmak sahiden korunmak manasına gelebilirdi. Hepimizin unuttuğu, yanlış hatırladığı, yorumladığı anılar vardı. Kimi sahiden böyle hatırladığı için böyle aktarıyor, kimi bile isteye gerçeği tahrip etmek için. Geçmişi yeniden yazan bazı tanıdıklarını hatırladın. Annen ve kızınla konuştunuz üzerine. Belli bir kişi için belki de geçmişi tahrip etmek için değil, öyle algıladığı içindir dedin, iyi niyetle. Annen itirazı yapıştırdı. "Hayır," dedi. "O bilerek, yalan söylüyor." Annelerin kimi insanlara karşı kininin, kızgınlığının son kullanma tarihi yoktu. Aynı mevzuların temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önüne çıkarılmasına canın sıkılıyordu. Bazen homurdanıyordun bu yüzden. Annen politika konuşmaktan hoşlandığını sanıyordu ve sen politika hakkında konuşmadığın için sohbet malzemenizin sınırlı olduğunu ima ediyordu. Halk tv ve sözcü izleyip şikâyet etmek politik olmak değildi senin dünyanda. Konu uzamasın diye sustun. Gittin çamaşır katladın. Pazardı. Hava sıcaktı. Denize gitmeyi tercih ederdin ama evlatlık vazifesi de yapılmalıydı arada. Yaptın. Fırında tavuk ve şehriyeli pilav sundun öğle yemeğinde. Yemeğin ardından anneni evine bıraktın. O televizyonu açtı. Bir yurtsever bilinciyle. Siz parka gidip bir siyasetçiyi dinlediniz ve alkışladınız. Güneş vuruyordu denizin üzerine oradan yansıyan ışınlar gözlerinizi kamaştırıyordu. İyi bir hatibeydi karşınızdaki. Koyu kumral saçları dökülüyordu omuzlarına. Beyaz gömleğinin düğmeleri açıktı. Bıkmadan her isteyenle fotoğraf çektirdi sonra. Umut dağıttı, sonra evli evine, köylü köyüne.
13 Temmuz 2026 Pazartesi
Geçmişe mektuplar: 6
Bugün babamın ölüm yıl dönümü. Dolu dolu beş yıl geçmiş. Annemin telefonu, bir koşu eve varmamız, yatağında uyur gibi ağzı açık bulmamızın üstünden tam beş yıl geçmiş. Uykusunda, yaşlılığa bağlı, doğal bir ölümdü. Öncesinde iştahı kapanmış, yemek yemeyi reddetmeye başlamıştı. Yavaş yavaş canının ağzına doğru yükselmesini izlemiştik neredeyse. Ellerini tuttuğumu hatırlıyorum, ağzını kapattığımı. Gözleri kapalıydı. Uyur gibi. Teni soğumaya başlarken geldi doktor. Başsağlığı diledi. Ölüm raporunu düzenledi. Balkon kapısını açtı. Kokmasın diye olduğunu anladım sonra, belki de bir şeyler dedi. Tam hatırlamıyorum. Bir battaniyenin içinde aşağı indirilmesine, cenaze arabasına taşınmasına yardım ettim. Başı merdivenlere çarpmasın diye yukarı kaldırmaya çalıştım başucunu. Hiç dilime dolanmış bir ifade olmamasına rağmen, o gün herkese "Allah razı olsun," dedim. Defalarca.
Zaman gerçekten hızlı geçiyor. Acılar külleniyor. Hayat devam ediyor. Babamla konuşmanın, geçmişe seslenmenin tam sırası belki ama içimden ona seslenmek gelmiyor şu anda ya da geçmiş anıları çağırmak. Onu geçmiş yazılarımla anacağım o yüzden. Eski fotoğraflarımızla ve altına yazdıklarımla. İnstagramdan bulduğum üç fotoğraf, üç fotoğraf altı metin. Hepsi de o anın içinde, hiç düşünmeden çıkagelen cümleler... Belki başka zaman, duygular, düşünceler mayalanmış hamur gibi taştığında tekrar yazarım. Duraksamadan, düşünmeden... Babam hiç rüyama girmedi. Onunla hiç konuşmadım. Elim gitmedi telefonuna. Hattını kapatmıştık ölümünden önce. Artık dışarı çıkamıyordu. Kulakları da iyi işitmiyordu. Günlük konuşmaları takip edemez hâle geldiğinde, sorulara yanıt vermek yerine uzun uzun baktığında, içerideki işlemci yavaşladığında hattı iptal ettirmişti annem. Eşyalarını dağıtmıştı sonra. Anı olsun diye babamın yazlık fötr şapkasını aldım. Bir tatilde yanımda da götürdüm. O çok görmek istediğim uzak diyarda başımda bir selfie bile çektirdim. Babamı da andım, hangi cümlelerle olduğunu hatırlamıyorum. Babamla çalışan insanlar geliyor arada hasta olarak. İyi anıyorlar. Seviniyorum. İyiydi çünkü. Sertti, öfkeliydi, kuşağına özgü bir terbiye yöntemi vardı utandırarak, kızarak terbiye verebileceğini düşünürdü. Kırardı kalbimi. Ağlatırdı kimi zaman. Onun yanında birey olma savaşını, ben olma kararlılığını zorlaştırırdı bu tutumu ama mühim meselelerde bakardım hep yanımda. Babamın sevgisini hep bildim, hem emindim. Aldığı çam sakızı çoban armağanı hediyelerine burun kıvırmayacağımı bilirdi. Eli daha kolay açılırdı o yüzden bana. Minnetle, gülümseyerek kabul ettiğimden. Bazen ikimiz de tepkisel davranırdık. Ben kızacağını düşüneceğimden, sessiz bakışlarından çekinirdim, şimdi biliyorum sadece merhaba demekti o kapıyı açıp bakmalar, sohbete davetti. Tam olarak nasıl yapacağını bilememekti. Şimdi kendim ebeveyn olduğum için biliyorum. Hepimiz elimizden geleni yapıyoruz. Bilgimiz, becerimiz, sevme kapasitemiz doğrultusunda. Babam da bana bildiği en iyi babalığı yaptı. Ve en önemlisi bunu hep aynı kalmadan, değişerek yaptı. Yattığı yer incitmesin. Huzurla uyusun.
Ordu'da gün doğuyor. Hava kapalı ve yağmurlu... Bu saatlerde Çanakkale sessiz olur, martı sesleriyle düşüncelerin arasına motor sesleri karışmaz. Bazen dalgalar döver kordonu, bazen usulca yalar, yürürsün Truva atına kadar, Şakir'in yerine kadar. Düşüncelerin peşi sıra, görüşün kısıtlı. Tarihi yarımada keser zira. Hep dar bir alana bakarsın, biliyorum, kontrol bende sanırsın.
Ordu öyle değil. Deniz engin. Gözü her zamanki gibi yaşlı. Ve ben hazırlıksızım. Ne bir kapalı ayakkabı, ne bir gömlek, yağmurluk.... Ne benim için ne de Deniz için... Bazı şeylere tam hazırlanmak asla mümkün değil galiba. Yaz yağmuruyla veda edeceğiz babama... Çok sevdiği köyüne, oğluna kavuşacak.
Eskiden mezarlıklardan çok korkardım. Bana telafi edilemez, yerine konamaz bir acıyı, donma halini hatırlatırdı her an. Küçücük bedenimle ne yapacağımı bilemediğimden inkar etmeyi, yok saymayı tercih ederdim. Babamı kaybedene kadar Ordu'ya gelemem de ondan belki kim bilir. Şimdi amcamın mezarının kenarına oturmuş bu satırları yazıyorum. En güzel yerlere saklamışız oysa onları. Babam, Alper, amcam, babaannem, dedem, Pembe babaanne yan yana, servilerin altında. Kuş seslerine, top oynayan çocuk sesleri karışıyor. Komşu evlerden birbirine sesleniyor kadınlar. Kavrulmuş soğan, sarımsak kokusu yükseliyor mutfaklardan. Hayat devam ediyor. Ziyaret edildiği sürece unutulmazmış ölüler. Ne şanslılar ki, hep bir Alaybeyoğlu geliyor geriden. Toprağına ve köyüne bağlı. Babamın üzerini otlar sarmış. Boğar gibi sarmaşıklar kuşatmış. Çıplak ellerimle yoldum her birini. Araya bir de ısırgan girmiş galiba. Avcumdaki yangı çok da mühim değil. Ebeveynle çatışmak da büyümenin bir parçası neticede.
Babam gideli üç yıl oldu. Onu en çok metanetiyle, görme, gezme hevesiyle hatırlıyorum. Hastalıkları, ameliyatları, felç geçirdiği için tekerlekli sandalyeye bağımlı kalmayı, hepsini cesaretle karşıladı. Şikayet etmeden, bunu bir ceza gibi görmeden yaşadı. Elinden geldiği kadar tutundu hayata. Rutinlerini asla bırakmadı. Futbol maçlarını izlemekten, gazete okumaktan, haberleri takip etmekten vazgeçmedi. Tek arzusu Denizle daha uzun zaman geçirmekti. Bunu da başardı. Torunuyla yeterince zaman geçirdi. Hatırlanacak kadar, anılarda yer tutacak kadar. Babam her koşulda iyi olma kararlılığını sürdürdü. Hayattaki en büyük mücadele bu belki de. Koşullar değiştiğinde de iyi olmak, torunuyla gülebilmek az buz zafer değil. Babam bunu başardı. İyi insan olmayı, dürüst olmayı sürdürdü. Ondan kalan en güzel miras da bu.
8 Temmuz 2026 Çarşamba
Geçmişe mektuplar: 5
pazartesi
"Ben nasıl biriyim?"
Yanıtı ne zor soru. Bunu sorduğumuzda kimliklerimizi sayıyoruz yani toplumun bize yapıştırdığı etiketleri. Bir de kendi ve/ya başkalarının zihinlerinde ürettiği, düşüncelerle, yargılarla, önyargılarla yarattığı alıp kendimize taktığımız etiketleri sayıyoruz. Genellemeler yaparak kendimizi tanımlıyoruz. Bu genellemelerin hepsi kaynağını geçmişten alıyor. Hah, geldim yine geçmişe ve bağlandım temamıza.
Haftanın ilk iş gününü bitirdim sayılır. Randevulu ve beklediğim hastalar bitti. Veriler kaydedildi. Randevulu çalışıyorum ama tekkeyi bekleyen çorbayı içer hesabı, işim bitse de mesai saatleri içinde iş yerimde bulunmaya özen gösteriyorum. Nadiren, yorgunsam, azıcık hovardalık yapmak istediysem ya da şahsi bir işimi hazır işim erken bitmişken halletmek istiyorsam çıkıyorum. Dinlenmek, sosyalleşmek ya da her ne ise o ihtiyacımı gideriyorum. Çünkü ben işimi layığıyla yapmaya çalışan sorumlu birisiyim.
Sorumluluk sahibi olmak güzel bir etiket. Bazen sahiden de yük. İşimi yürütmek için gösterdiğim özen, ayırdığım saatlerden bahsetmiyorum artık. Farkındasınızdır. Onu yazının içine atlamak için kullandım. Bir cümle yazdım. Şu an içinde bulunduğum gerçeklikten yola çıkarak. Bir yumak çektim, ipin ucu elimde kaldı. Buradan açacağım sözü. Yazı masasına otururken aklımda en ufak fikir yoktu oysa. Daha önce de defalarca başıma geldiği gibi bir cümleyle başladım. Bir cümle, bir cümle daha yazdım ve buradayım. Bu kez, arkasından yürüyebileceğim bir yere vardı, ipin ucu. Değiyor satırları ilerletmeye. O zaman soralım yeniden.
"Ben nasıl biriyim?"
Ben arada sırada ne yazacağını bilmeden masanın başına oturabilen, sonra da zihninin gerisinden gelenlere şaşırabilen biriyim.
çarşamba
Eteğimde boşaltacak çok taş var bununla beraber burayı bir ağlama duvarına çevirmek, onları boca etmek de istemiyorum. Neyi konuşursak, neye bakarsak gerçeğimiz o oluyor ya, sıkıntılardan bir kafes örüp etrafıma, demir parmaklıklar gibi önümü kesmesini istemiyorum sanırım. Çok değil dört beş ay önce olmasını umduğum bir mevzu vardı, gerçekleşmesini istediğim bir murat. Düşünüyor ve bol bol konuşuyordum. Ancak hayaller bazen başkalarıyla ilişkili olunca, bizim ne kadar istediğimizin bir önemi kalmıyor. Bu yetersiz kalıyor. Baktım olmayacak, dedim ben konunun altını kısayım. Daha az düşüneyim, daha az konuşayım, buraya verdiğim yakıtı keseyim. İlk başlarda zorladı beni. Sahiden zorladı. Aklım hep oraya gitti. Emek vermeyi sürdürmek istedim. Her defasında kendime gerçekliği hatırlatmam gerekti. Baktım oraya çok düşüyorum, kalkıp başka başka işlerle meşgul oldum. İlgimi, dikkatimi çekince sönümlenmeye başladı. Şimdi bakıyorum eskisi gibi rahatsız değilim bu durumdan. Geçti, gitti diyebiliyorum. İşte bu hesap, geçmişle ilgili olarak içimdeki kırgınlıkları sıralamayacağım. Düşüncelerimi etrafıma parmaklık gibi dizmeyeceğim, sık ve boğucu.
E ne yapacağım? Bilmiyorum. İki hasta arası boşluk vardı. Açtım ve yazmaya başladım. Pazartesi bıraktığım yerdeyim, anlayacağınız. Ben arada sırada ne yazacağını bilmeden masanın başına oturabilen, sonra da zihninin gerisinden gelenlere şaşırabilen biriyim. Buradan nereye gideceğimi bilmiyorum. Olumsuz anılar yerine olumluları çağırıyorsam, bunlardan biri koşuya başlamak olabilir.
Macron gibi rahat, halkı selamlayarak, el sallayarak koşamıyorum ama koşmayı seviyorum. Yavaş tempo 4-5 km bandında rahatlıkla koşuyorum. Yazmadan yazamazsın veya yazarsan yazarsın dedikleri gibi koşmadan koşamazsın veya koşarsan koşarsın. Koşmak, bana galiba içimdeki gücü hatırlattı. Başarma tatminini! Bir şeyi sıfırdan alıp ilerletmek, yapabildiğini görmek hepimize iyi geliyor. Koşu bana göre bunu hızlı deneyimleyebileceğin bir alan. Tek başına yapabiliyorsun. İstediğin zaman çıkıp kulaklığını takıp ya da nefesini izleyerek başlıyorsun. Ve kendini geçmeye çalışıyorsun. İki dakika koşuyla başlayıp 45 dakika kesintisiz koşmanın verdiği tatmin, acayip bir his benim için. Eskiden bilmediğim, şimdi gönendiğim.
Koşu 2026'da hayatıma girdi. 49 yaşımda. Giderek güçleniyorum. Süreyi ve mesafeyi arttırmayı hedefliyorum. Çok deliler gibi hırs yapmıyorum, yavaş yavaş ama sürekli. Bu yeni hobimi de layığıyla kutlamak için Ayvalık Yarı Maratonu'na kayıt oldum. 49 yaşımın son gününde bir kez daha 5K koşacağım. Hedefim Bozcaada'daki performansımın üstüne çıkmak. Yeni yaşımı başarmanın hevesiyle, neşesiyle karşılamak. Bugünden geçmişe, geçmişten geleceğe zıplayan bir yazı oldu. Dilerim sizi güzel bir anınızda yakalar ve bu yıl hayatınıza kattığınız, size zevk veren yeni bir uğraşınız üzerine düşündürür. Veya eskiden yaptığınız ama ara verdiğiniz, özlediğiniz bir eyleme başlama hevesi verir. Önemli olan o ilk adımı atmak, biliyorsunuz. Lao Tzu haklı çünkü:
"Binlerce kilometrelik bir yolculuk bile tek bir adımla başlar."
4 Temmuz 2026 Cumartesi
Geçmişe mektuplar: 4
1 Temmuz 2026 Çarşamba
Geçmişe mektuplar: 3
Bugün içimdeki yazar hanıma seslenmek istiyorum. Kendisi geçmişin tozlu sayfalarının arasında uyuyakaldı ve beni blogta yapayalnız bıraktı. Aylardır, belki de yıllardır (en son ne zaman kurgu bir öykü yazdım ben? KE Çocuk içindi. Öncesinde de uzun bir boşluk vardı.) yanıma uğradığı yok. Sosyal medya iletisi yazıyorum, blog yazısı yazıyorum, whatsapp mesajı yazıyorum, e-posta yazıyorum ama ne bir öykü yazıyorum ne de şöyle ağız tadıyla yakın bir okuma yapıp bir kitap üzerine düşünüp sorularımı yöneltiyorum bir başka yazara. Şimdi geri dönüp baktığımda bunu nasıl yaptığımı bile hatırlamıyorum. Çölün tozlarının görkemli yapıları toprağın altına gömmesi gibi bir şey. Yüzeyden yüksekte bir tümülüs var, içi hazinelerle dolu, tek yapman gereken kazmaya başlamak. Ama hangi tümülüsün altından ne çıkacağını bilmiyorsun işte. O emeği hangisine vermeli? Kan, gözyaşı, ter akıtıp ellerin bomboş mu kalacak? Yoksa bir firavun mezarı mı bulacaksın? Bilmediğin o yerdeyim işte.
Sen söyle yazar hanım, gücünü kuvvetini topladın mı? Gelecek misin yanıma? Hani dünya hikâyelerle doluydu. Tek yapmamız gereken elimizi uzatıp birini almaktı? Ben mi kör oldum? Gözlerimi kapadım? Gözüme dolan kumları temizlesem açılacak mı gözlerim? Belirginleşecek mi? Netleşecek mi? Benim arkasına saklandığım, çok sıkı sahip çıktığım bir cümlem var biliyor musun? Dinle, eğer daha önce duymadıysan: "Yazmanın gerektirdiği adanmışlığı, yalnızlığı istemiyorum."
Haklıyım. Hayatım değişti. Kökünden. Fena da olmadı. Bak valla pişman falan değilim. Bana değer veren, gören herkes nasıl ışıldadığımı söylüyor. Bir gece de ışıldamadım tabi. Yüzeyimi kaplayan kiri pası çözmek zaman aldı. Üzgün, kızgın olduğum zamanlardan geçtim. Yoruldum. Bıktım. Yeni sorumluluklar eklendi. Altından kalktım. Yeniden bir hayat kurdum. Kelebekleri görmek istiyorsanız, onların geleceği bir bahçe yapın, derler ya o hesap. Kiri pası, çeri çöpü ayıkladım. Attım. Yeni tohumlar ektim. Çiçeklerin açmasını bekledim. Bazen kuruttum onları. Suyunu unuttum. Bazen de çürüttüm, fazla suyla, ilgiyle, olmadı işte. Denge meselesi zira. Dengeye gelmek zaman aldı. İnsan insana iyi gelir, dediler. Denedim. Geldi valla. İçime çekilmek, o yabanıl ellerde, yalnız gezmek, cümleler toplamak güç geldi. Dışarıda hayat çağırırken içeride yazı masasına oturmak, yalnızlığın tescili gibi geldi. Uzak durdum. Peşine düşecek şahane bir fikir de gelmedi işin açıkçası. Ama her defasında böyle bir fikirle başlamıyorduk ki yazmaya. Oturuyor ve yazıyordum. Bir cümle, bir cümle daha. İlk taslak bile sayılamayacak iç dökmelerden sonra bir şeyin ucu görünüyordu. Bazen de bir öykü okuyup onun üzerine düşünüyor, notlar alarak yazıyordum. Bir cümle çekiyordum içinden ve üzerine düşünüyor, listeler yapıyor ve başlıyordum. Yoktan var oluyor gibi görünse de, kökenini bir başka metinden alıyordu. O metnin bende uyandırdığı düşünceden. Kitap da okuyamıyorum eskisi gibi. Gözlerim iyice bozuldu. Ne yakını görüyorum ne uzağı. Gözlüklerle başım dertte. Çalışırken her gün taktığım büyüteçli gözlükler de gözlerimi iyice tembelleştirdi farkındayım. Ama o büyütmeye ve aydınlatmaya ihtiyaç duyuyorum. Bu da bir meslek hastalığı.
Bir başka meslek hastalığına tutuldum, görüyorsun, yazar tıkanıklığı. Hatırlıyor musun? Öykücülere sordum başlığı altında bunu da yöneltmiştin farklı yazarlara. Ne diyordu Hemingway: "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: "Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz," diye düşünürüm."
Ben öykünün ortasında tıkanmıyorum. İyi kötü oraları aşmayı biliyorum, deneyimledim. Ben bir öyküye başlayamıyorum. Kıyıdan ayrılamıyorum. Uzun yazamıyorum. Bir çocuk romanına başlama düşüncesi dilimde. Eylem yok. Eyleme dökülmeyen düşünce işe yaramaz biliyorsun. Hayat, eylemi ödüllendirir. Benim tek eylemim, burası, bu blog. İçimde bir özlem, yazmaya, daha uzun yazmaya dair. İçimde bir korku, yazmanın gerektirdiği yalnızlığa katlanmamaya dair. İçimde bir heves, elimde bir kitap nüshası tutmaya dair. Akıl tasımı zorluyorum, tık tık vuruyorum, karanlıklara girip bakıyorum, gözüm alışmadan daha loşluğa gerisin geri çıkıyorum.
Ben bir fikre, öyküye adım atmıyorum. Kızım ilkokul sıralarındayken kızmıştı bana bir gün. Sen çocuk kitabı yazmak istemiyorsun, aslında, yalnızca yetişkinler için yazıyorsun, demişti ve sormuştu: Hiç çocuk romanı yazdın mı? Cevap aynı. Hayır yeltenmedim. Bunun için kimi fikirler düşündüm. Ama hiç eyleme geçmedim. Hep önümde başka hedefler vardı. Okumak, daha çok çocuk kitabı okumak. Fena da fikir değil tabi. Olması gereken de bu ama okunmamış kitapları dağ gibi dizersek önümüze, Everest gibi zirvelerle döşersek önümüzü nasıl yazmaya başlayabiliriz? Nasıl yaparım? Sen hatırlat. Çünkü sen biliyorsun. Kimse senden bir eser beklemezken ben de varım diye üretme hevesini, kamusal alana çıkarmak için mecra mecra dolaşma cüretini sen biliyorsun. Beni sen inandır, diyor ve pası sana atıyorum. Beni burada unutma.
30 Haziran 2026 Salı
Geçmişe mektuplar: 2
Bu seri tam da ihtiyaç duyduğum bir anda çıkageldi. Hayatın ya da retronun cilvesi diyelim, ebeveynlik ile ilgili bir mesele bir anda gündeme geldi. Kafam karışık. Şaşkın ve üzgünüm. Biraz da kızgınım. İç dünya ve dış dünya, sorumluluklar ve dilin ucuna gelenler, geçmiş ve şimdi, adalet ve haksızlık terazinin birer kefesine yerleşti. Ben şimdi bu kızgınlığın ve hayal kırıklığının içindeyim ya, adalete olan inancım sarsıldı ya, zihnim bir dedektif gibi çalışıyor. Hızlı, seri, bana göre çok anlamlı sorular da buluyor. Sherlock'a taş çıkartıyor o denli sıkı, zeki. Hah bu da mı gol değil diye bağırıyor. Tabi hep içime içime.
Eğer, cuma akşamki ben'e bir mektup yazabilseydim, birkaç şeyi değiştirmek isterdim. O hikâyeyi satın alma, derdim örneğin kendime. Akıl yürütmeden, sahiden nötr kalarak geride bırakmayı isterdim. Yeniden yeniden düşünüp kendimi yormamayı dilerdim. Güvendiğim arkadaşlarımla paylaştım. İnsan bunu yapmak ister çünkü. Ruhu sıkıldığında, daraldığında anlatmak ve ferahlamak ister. Ben de öyle yaptım. Anlattım, hafiflemek için, anlamak için. Çünkü yanıtlanmamış, layığıyla uğurlanmamış her şey bize yük, kapanmamış bir çember gibi, ucu kıvrılıp kendi içine katlanmış bir kitap sayfası gibi, bizi yeniden yeniden çağıran. Ben sorular sordum. Hepsini değil. Sherlock'a şapka çıkartan dedektif yanım bende gizli, ondan olsa gerek, gelen yanıt dolaysız ve doğrudan da olsa benim netlik ihtiyacımı karşılamadı. Biliyorum bu durumun, alışılagelmedik olmasını, hadi burada biz bizeyiz itiraf etmek gerekirse "uygunsuz" başlığı altına sokulmasını, ben kendi doğrularım ve ahlaki yargılarımla belirliyorum ve kızıma da aktarıyorum. Onun doğruları ve yanlışları benimkilerle şekilleniyor. Dolaylı olarak onu da bir yöne çekiyorum, bir rotaya, bir yola. Bunu fark etmek de bir sorumluluk. Olan biten karşısında nötr kalmak, sahiden hikâye yazmamak, çocukların dünyayı kendi deneyimleriyle algılamasına alan tutmak mümkün mü? Taraf olmamak mümkün mü? Manipüle etmekle rol model olma arasındaki ayrım ne?
Yazmaya öğle tatilinde başlamıştım. Akşam yemeği sonrası evde devam ediyorum. Kızım mutfağı toplamış, beyazları yıkamaya atmış. Geldiğimde ocağı silmiş, bölmeleri yerleştiriyordu. İşe kaptırmanın kendine has mahareti vardı üzerinde. Elim değmişken diyerek daha fazlasını, daha fazlasını yapıyordu. Gün içinde telefon açarak haber verdiğinden my roommate çamaşır yıkıyor dedim çalışma arkadaşlarıma. Eteklerim zil çalarken melodi de yükseliyordu. My bestie and your bestie...
İçimdeki en yoğun his bu oldu. Bestie'lik. O halde gözüm korkmamalı. Bak nasıl da ferah bir yerdeyiz.
Eğer bir mektup yazabilseydim, on beş yıl önceki acemi ve korku dolu anneye, "Korkma!" derdim. "Her şey çok güzel olacak!" diye boş beleş bir vaatte bulunmazdım.
Şunu fısıldardım usulca. "Kendine iyi bak. Beni düşünme. Su akar, yatağını bulur." (Belki yalnızca on beş yıl öncesinin acemi annesine değil, her an kendime hatırlatmalıyım, belki de, kulağıma küpe olarak takmalıyım.) O yıllarda herkes çocukluğun kaşla göz arasında bittiğini, bu günlerin kıymetini bilmem gerektiğini söylüyordu. Biliyordum ama çok da yoruluyordum. Bazen tükeniyordum. Deniz bir koala gibi kucağıma tırmanırken, elleriyle ağzımı örterken "onunla konuşma, benimle konuş," derken en çok onu gözetiyordum. Bir çanta gibi yanımda taşımamam gerektiğine inanıyordum. Onun ihtiyaçlarını gidermek için çabalıyordum. Banyo yaparken onu da soyuyor yanımda oturtuyordum. Başka türlüsü mümkün gözükmüyordu. Saçımı süpürge ettiğimden, anneliği kutsallaştırdığımdan değil, bizim gerçeğimiz bu olduğundan. Allah dağına göre kış verir misali, uyku hariç çok uyumlu, derdim kızım için. Zor çocuktu belki başkalarınca. Benim için değildi belki de, başka türlüsünü bilmediğimden. Bazen o yalnız, yorgun, dağ gibi dimdik, kendini bırakamayan kadını hatırlıyorum ve üzülüyorum bir desteği olmadığı için. Çocuklarını birlikte büyüten yakın kadını arkadaşlara imreniyorum. Eğer, geriye dönebilsem ve sesimi duyurabilseydim kendime, "Daha çok yardım iste," derdim. "Paylaş ve kendini bırak." Siz hiç ağırlığını bırakamamayı bilir misiniz? Kendini serbest bırak komutunda bile kasları tutmayı, yerküreye sere serpe yatamamayı. Ben biliyorum, çok iyi biliyorum. Ve öğreniyorum tersini. Çok da seviyorum üstelik. Suyun ya da yerkürenin beni sırtlamasını. Sırtımı dayayacak kimse olmadığında bile fizik kurallarına güvenebilmeyi.
29 Haziran 2026 Pazartesi
Geçmişe mektuplar: 1
Eğer, geçmişe bir mektup yazabilseydim ve gerçekleşmeden önleme imkânı olsaydı, öyle çok büyük bir an seçmezdim. Dün sabaha giderdim örneğin. Kahvaltılıkları hazırlamış, sofrayı kurmaya hazırlanan ben'e acele etme, kızını bekle, o masayı kendin çekme, derdim. Eğildim, ittirdim, kaktırdım ve belime bıçak gibi bir sancı saplandı. Saplanmakla kalmadı yuvalandı. Dünden beri belim ağrıyor. Soğuk kompres, kas gevşetici kremlerle durumu yumuşatmaya çalışıyorum. Akşamüstü acile gidip kas gevşetici ve ağrı kesici iğne oldum. Uzun salınımlı bir ağrı kesici de aldım. Hepsi omuz omuza verdi ancak etki hâlâ çok sınırlı. Öğleden sonra hastalar arasında bir boşluk var. Orada sağlık ocağına gidip bir iğne daha yaptıracağım sanırım. Ve birkaç gün kendimi gözeterek iyileşmek için bekleyeceğim. Düzelmezse beyin cerrahisine gidip bel fıtığı var mı diye bakılacak. Öyle dedi, acildeki doktor.
Bu tür somatik ağrıları, fiziksel yakınmaları duygusal streslere, hayat karşısında taşıdığımız yüklere bağlıyorlar biliyorsunuz. Farklı disiplinlerde bu yönelim mevcut. Dün yeni sezonunu izlemeye başladığım Zeytin Ağacı da bu konuyu ele alıyor, biliyorsunuz. İlk sezon her türlü tedavi girişimi iyiye gitmeyen Sevgi, tedaviye ara verir, soluğu Ayvalık'ta alır ve Aile dizilimi uygulayıcısı Zaman Bey ile tanışır. Daha sonra arkadaşları da bu dizilimlere katılır ve hepsi kendi hayatlarındaki birtakım tıkanıklıkları aşmaya başlar. Olaylar gelişir. Dede erik yemiş, torunun dişi kamaşmış misali, tüm travmaların, göçlerin, özellikle dışlanma, aileden reddedilme, cinayet gibi durumların gelecek kuşağa aktarıldığını iddia eden bu yöntem, haksızlığa uğrananların itibarını iade etmeye, herkesi sistem içinde kendi yerine yerleştirmeye ve bireye ait olmayan yükleri üstlenmemeye dayanıyor. Aile dizilimi uygulayıcısı bir arkadaşım, dizinin danışmanının kendi hocası olduğunu söylemişti. Dizi kurgu olsa da aile diziliminin ele alınma, işlenme şekli iyi anladığım kadarıyla. Konu ilginç. Mekânlar, kadınlar, erkekler, dostluklar, aşklar güzel. Yeni sezonu görünce izlemeye koyuldum. Çanakkale cephesi 1915 sahneleri de giriyor araya. Bugün kime dokunacağını izledikçe görüp kavrayacağım.
*
Eğer, geçmişe dönüp bir mektup yazabilseydim ve olanları değil ama olanlar karşısında algımı değiştirmek isterdim. Haklı olmaya o kadar takmazdım belki. Ne de olsa dünya adil bir yer değil. Kimse bunun garantisini vermedi bize. O yüzden "ben bunu hak edecek ne yaptım!" diye ayak diretmek yerine "evet şimdi bu oldu" kabulünü gösterebilmeyi dilerdim. Şu yaşımdan bu yaşıma en büyük öğüdüm bu olurdu. Bununla beraber bu hâlâ tam kavrayamadığım bir durum. Dilim biliyor, kalbim değil. Zihnim hemen boşlukları doldurmaya çalışıyor. Dedektif misali o durumla ilgili emareleri tarıyor, topluyor ve bir hikâye yazıyorum. İşim bu. Yazmak. İnsan bunu bir şekilde hayatta kalmak için yapıyor sanırım. En kötüsüne kendini hazırlamak, sap gibi ortada kalmamak, hayal kırıklığına uğramamak için. Hepimiz hayatta kalanların torunlarıyız, bunu yapmayı becerenlerin, genlerimizde var. O yüzden ne desem, ne düşünsem, ne kadar hazırlıyım, uğraşıyorum bunun üstüne desem boş, belki de, senaryo değişiyor, aktörler ve ben bir bakıyorum realiteyi öğrenmek için muhatabına sorma eyleminden önce düşünsel aktiviteleri başlatıyorum. Zihnimde Avrupa'nın en hızlı tren hatları çalışıyor. Üff ki üff!
*
Eğer, geçmişe dönüp bir mektup yazabilseydim, düşünceler yerine duygularını konuş daha çok derdim. İçinde birtakım olumsuz duygular mı mevcut? Kızgınlık, üzüntü, hayal kırıklığı, içerleme... Bunları ağırla uzun uzun... Düşüncelere dalmak ve onların seni savurmasını izlemek yerine derdim. Zihninin yazdığı hikâyelere inanmak yerine daha çok sor, daha çok yüzleş derdim. Eğer, geçmişe bir mektup yazabilseydim ve sahiden kavrayabilseydim içeriğini.
26 Haziran 2026 Cuma
Geçmişten geleceğe köprü kurmak
Yeniden birlikte yazmaya başlayacağız!
Mindmills bloğun sahibi sevgili Neslihan'ın astroloji konusundaki bilgisini kullanarak bize yazma başlığı belirlediği, gökyüzünden aldığı işaretleri yazısının içine adımlama taşları gibi dizdiği, bizim de alıp kendi bloglarımıza koyduğumuz ve üzerine basa basa yürüdüğümüz, eşzamanlı yazı yarenliği yaptığımız, birbirimizi ziyaret ettiğimiz, yorumlarla desteklediğimiz keyifli zaman dilimi için tarih belli. İçeriği heyecanla bekliyorum. Ön yazıda çıtlatılan "geçmişe bakmak".
Beliz Hoca tragedya anlatırken "geçmiş"i şöyle tarif ediyordu. Daha doğrusu aradaki bağı şöyle kuruyordu. Geçmişte bir şey oldu, bugüne izi düştü. Sahiden de böyle. Zaman akıyor. Her an seçimler yapıyoruz. Her seçimle bir adım atıyoruz. Bunlar adımlama taşları gibi birbiri ardına ulanıyor, uzuyor, bize bugüne getiriyor. Geçmişte olan şeylerin izi düşüyor bugünümüze. Artık bu yaşta, bu bilinçle, bugünün de geleceği inşa ediyor olduğu algısıyla delidolu tepkiler yerine kendi içimizde vardığımız en bilgece yerden, kendimizin en iyi versiyonundan tepki vermeye çalışıyoruz. Burada biz bizeyiz, daha çok kadınlar arasında. Kadınların kendiyle çalışmasına, olana bitene kafa yormasına, her an büyüme, kendilerini geliştirme çabalarına, büyümelerine, gelişmelerine bayılıyorum. Yapıyoruz bunu. O yüzden geçmiş hep ensemizde, her zaman bir pişmanlık gibi, keşke gibi değil. Bugün, burada kendimize inşa ettiğimiz, içinde yaşadığımız gerçekliğin yadsınamaz tuğlaları gibi, mevcut metnin altından belli belirsiz yansıyan bir palimpsest gibi. O yüzden geçmişi kurcalamak yazılarda iyi gelecek bence hepimize. Geride kalanlar, bugüne taşınanlar, çoktan bıraksaydım denilenler, bir yerlerde hep istenmiş ama henüz yeşertilmemişler dikkate gelecek, temize çekilecek. Astrolojiden hiç anlamam. Bilgim de yok ama geçen birkaç yıl zorlu geçti. Güven konusunda sınandım durdum. Olmayacak kazıklar yedim. Şimdi de sanki akacak kanın damarda durmadığı, gizli kalmış, örtbas edilmiş ne varsa gözler önüne serildiği, ifşa edildiği bir dönemdeyim. Gerçeğin önünde sonunda ortaya çıkmak gibi bir özelliği var. Açığa çıkan, beni acayip şaşırtan, canımı sıkan, gözümün bebeğini üzen ve kızdıran nur topu gibi bir mesele var kucağımda. Öznesi, sebebi ben değilim ama annelik vazifesi yara bandı ve tamponuyum. Sakin kalmak, durumu düzgünce yönetmek, duyguları konuşmak için alan tutmak, ne yapacağımla ilgili profesyonel yardım almakla meşgulüm. Oysa ben de kızgınım. Değer yargılarımla uyuşmayan bu durum karşısında ağzıma geleni öfkeyle söyleyebilirim. Züccaciye dükkanına dalmış fil gibi davrananların etkisine aynı tepkiyle yanıt vermek çok kolay. İş, bu tetik karşısında durmayı, susmayı, dikkati ve enerjiyi daha fazla tahribat yaratmak yerine onarıcı olmak konusunda harcamaya çalışmakta. Çünkü gelecek her zaman yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla şekilleniyor. Böyle bir huzursuzluk döneminde eşzamanlı yazmak umuyorum ki beni güçlendirecek ve şifalandıracak. Geçmişi bir yara gibi değil, başardıklarımı, göğsüme taktığım madalyaları hatırlamak ve kutlamak, tohumunu ektiğim ve filizlendirdiklerim ve varlığını unuttuğum dilek ve niyet toplarını bulmak ve ileriye doğru fırlatmak için kullanacağım. Çünkü biliyorum. Kafama koyduğumu yaparım ben.
20 Haziran 2026 Cumartesi
Ada koşusu
Büyük gün geldi çattı.
Size bu satırları bir otel odasında uzanmış yazıyorum. Bedenim yorgun. Bacaklarımda, ayak bileklerimde hafif bir ağırlık var. Uykusuzum üstelik. Gece uykuya dalmakta çok zorlandım. 01.00, 02.00, 03.00 hepsini gördüm. Sabah ezanını dinledim. Üç saat ya uyudum ya uyumadım. Canımı sıkan, kafamı karıştıran bir şeye rast geldiğimden uykum kaçtı. Gerçek ne bilmiyorum henüz. Bir tahminim var. Zihnim bu hikayeyi sevmedi. Sevmemek ne kelime, yargıladı, kınadı. Hoşnutsuz düşüncelerle boğuştum durdum. Dikkatimi oradan almaya çalıştım ama çok da başarılı olamadım. Elimi kalbime koydum ve anlayış göstermeye çalıştım ve uykuya teslim olmaya...
Sabah kahvaltı saatinden önce salona indim. Dün yarışa katılacağımı söylemiştim. Siz inin kahve, kahvaltılıklar hazır oluyor demişlerdi. Tam buğday ekmeği, tereyağı, bal, fıstık ezmesi ve kahvem geldi. Bu nezaket ve şefkat karşısında duygulandım, doğrusu. Odaya çıktım. Koşu kıyafetlerimi giydim. Vücudumun açıkta kalan her yerine yüksek koruma faktörlü güneş koruyucu sürdüm. Şapkamı, güneş gözlüklerimi taktım. Kızım da kahvaltı yapınca alana gittik. Toplu ısınmaya katıldım. Beklemeye koyuldum.
Beklemek stresimi arttırdı. Uykusuzluğu da düşününce gözüm korktu ama start verilince koşmak dışında seçenek yoktu.
Çok yavaş başlayıp düzenli bir nefesle gitmeyi planlasam da kalabalıkla hızlı çıkmaktan ya da heyecandan bilemiyorum zorlandım. İlk bir km zor geçti. Ne işim var burada, zaten kalçam da ağrıyor, zorluyorum kendimi, hava sıcak düşünceleriyle boğuştum. Küçük bir çocuğun sesli olarak şu an hayatı sorguluyorum cümlesine gülümsedim ve silkinip kendime geldim. O ara saatim de ilk kmnin bittiği müjdesini verdi. Pace de 9'un altıydı, 8.20 civarı. Go girl, dedim kendi kendime.
Ada rüzgarı esiyor. Sıcak bunaltmıyor. Yol kenarındaki sazlıklar, zakkumlar gölge veriyor kısmen. Zihnin oyunlarına gelmeyince, tüm dikkatimi nefesi takibe yöneltince yol akmaya başladı. Beni geçenleri umursamadan tempomu koruyarak koşmayı sürdürdüm. Son bir km'de önümdeki koşucunun sevgilisi bitirip ona desteğe gelince ben de aynı motivasyondan sebeplendim. Eğim var, rüzgar karşıdan geliyor, yorma kendini nasihatlerini öptüm başıma koydum. Düze varınca, motosikletleri görünce bas demişti. Öyle de oldu. Son düzlüğe gelince maksimum süre olan 45 dk hedefi için bastım. Yol kenarında dizilenlerin tezahüratı eşliğinde hızlandım. Kızıma el salladım. Bozcaada belediyesinde çalışan arkadaşımın yanına vardım. Finisher madalyasını boynuma taktım.
Böylece bir hayal daha gerçek oldu. Şartlar ideal olmadığında bile pes etmemeyi, devam etmeyi deneyimledim. Bedenim ve zihnim beni bugün 5 km taşıdı. Memnun ve gururluyum.
9 Haziran 2026 Salı
Panzehiri hareket
Dün akşam bir eşiği aştım.
İlk kez kesintisiz 45 dakika koştum. Bu süre zarfında da 5,4 km yol aldım. Yarış öncesi 45 dk. hareket etmek, yarışın hedefi olan 5 K mesafeyi aşmak, hem bedenimi hem zihnimi buna alıştırmak şahane oldu. 45 dk bittiğinde bacaklarımda derman kalmadı. Sol ayak tabanımda sürtünmeye bağlı bir yanma hissetmeye başladım. Yanaklarım da al aldı. Müthiş bir enerji patlaması, bedenimden zihnime yayılan harika bir hafiflik, nasıl anlatsam bilemiyorum. Runners high denilen şey oydu sanırım. Ve ben bu hisse bayıldım. Bu kadar insanın koşması boşuna değilmiş.
Derdim yarı maraton, maraton, ultratrailler değil. Yine de insanın kendine hafif meydan okuması, bedenini güçlendirmesi, her defasında kendini aşmaya çalışması güzel bir şey. Dışarıdan sakin bir yapım var. İçi beni, dışı sizi yakar dediklerinden de değilim. Ama bu sakinliğin ve iyi olmanın bedelini uzun yıllardır gevşeyememek olarak da çekiyorum. Dişlerimi sıktığım bloğun düzenli okurlarının da malûmu. Hayatımda çok şey değişti. Stres faktörü de hayli azaldı. Bununla beraber bedenim buna tam olarak ikna değil galiba. Yılların alışkanlığıyla ha babam de babam sıkıyor dişlerimi. Koşarken, kuvvet antrenmanları yaparken, yani bedenimi çalıştırırken, zihnim susuyor, nefesi, ritmi takip ediyorum ve dişler tamamen istirahat pozisyonunda kalıyor. Beden zorlanırken çenem serbest kalıyor, yılların alışkanlığıyla sürekli veri işleyip analiz yapan zihnim geri plana çekiliyor. Fiziksel olarak başarmanın yanı sıra zihnim, kalbim özgürleşiyor.
Dün zihnimle bir sohbetim olmuştu. Kendimi suçlayan, pişmanlık dolu bir konuşma değildi. Şiddetsiz iletişimde karşılanmayan ihtiyaçların yasını tutma kavramından bahsedilir. Öyle bir yerdeydim. Karşılanmayan ihtiyaçlarımla bağlantıya geçip onların farkına varınca ister istemez bir üzüntü, yas geliyor. Bunu bastırmaya çalışmadım ama sürekli onu taşımak da istemiyordum. Kendimi stadyuma attım. Kulaklıklarımı taktım. Koşu listemi açtım. Ritmik ezgiler kulağımda çalarken koşmaya başladım. Adımlarım zemine bastıkça can sıkan, zihnimde yineleyen düşünceleri toprağa verdim. O ağır, durağan enerji dönüştü. Bacaklarıma yakıt oldu. Gücümü topladım ve kendi kişisel zirvemi gördüm.
Bu yeni bir keşif değil, elbette. Su götürmez bir gerçek. Zihni susturmanın en iyi yolu, en güçlü panzehiri hareket etmek. Bedenin hareketi, belirsizlikler karşısında telaşa kapılan, sürekli düşünce ve analiz üreten, "Neden?" sorusuna yanıt arayan zihnin bir girdap misali bizi içine çekmesini, düşünerek çıkış yolu bulabileceğimiz yanılgısını ortadan kaldırıyor.
Dün düşünerek çözemediğim her şey, pistte adımlarımın ucundan toprağa, bugünde küreğimin ucundan suya aktı, gitti. Kan akışının hızlandığı, nefesin açıldığı, kasların devreye girdiği, zihnin mecburen sustuğu, sadece, o âna, o ritme odaklandığım bu anlara meftunum ve çoğaltmak için de elimden geleni yapıyorum. Ne mutlu bana ki, buna kürek çekmek de eklendi.
Bugün ikinci dersi yaptık. Acemiliği üzerimizden atıyoruz. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre yapmak başlarda zorlasa da suların üzerinde süzülmek, martıların başımızın üstünden pike yaparak geçmesini izlemek çok keyifliydi. İlk derse göre iki misli de yol yaptık çünkü we are the best team!
8 Haziran 2026 Pazartesi
Yaza merhaba
İleri tarih seçip kendine mektup yazma imkânı tanıyan futureme adlı bir web sitesi var. Yılın son günlerinde kendime mektup yazıp gelecekteki ben'e yollamışlığım çok. O günün cehaleti, sıkışıklığı, merakı içinde gelecekteki kendine yazmak hoş bir deneyim bana kalırsa. Senin için belirsiz olan her şey bitmiş. Tünelin ucundaki ışığa doğru yürümüş ve belki de aydınlığa varmış versiyonunun senin belirsizlikler karşısında dayanıksız, heyecanlı, telaşlı yanına bakmasının sakinleştiren bir yanı var. Bu mektuplardan yeterince aldığında, okuduğunda şu düşünceyi alıp bağrına basmak kolaylaşıyor: "Geçecek. Daha önce de geçti." Hayatta acı ve ızdırap varlığını, her acının ve ızdırabın bir sonu olduğunu hatırlamak, ta içeriden bilmek ve kabul etmek kadar insanın dayanıklılığını arttıran bir şey yok bana kalırsa.
Bu açıklamam boşuna değil. Bugünlerde bir mektup bekliyorum çünkü. Tam tamına cumartesi gelecek. Bu defa futureme'den değil. Ücretliye dönmüş çünkü site. O yüzden bir eposta adresimden tarih planladım ve diğerine yollama talimatı verdim. Dolayısıyla mektup taslaklarda duruyor, planlı bir vaziyette. Ama o eposta adresini sık kullanmıyorum. Ve oyunu bozmuyor(d)um. Birkaç gün öncesine kadar. Çünkü yazdığım, olmasını temenni ettiğim konuda muradıma eremedim. Ve o spesifik tarihte o mektubu almak belki de içimi cız ettirecekti. O yüzden ne yazdığımı okumak, hatırlamak, gelecekse bir darbe göğsümde yumuşatmak iyi fikir gibi göründü. Olgun bir yerden yazmışım satırları. Kendimi olumsuz olasılığa da açmış, benim o günün koşullarında bilmediğim şeyi, artık bildiğimden dem vurmuşum. Benim yumuşak karnım, belirsizlik. Bunun karşısında hemen, şimdi derhal öğrenme, netleştirme, bir şeyleri açıklığa kavuşturma telaşımı bir yana bırakmaya çalışıyorum son yıllarda. Ne kadar başarılıyım, emin değilim. Ama en azından bu konuda ille de yüzleşeceğim, ille de konuşacağım, ille de netleştireceğim yanımı baskıladım. Bu kimi zaman bir topu suyun altında tutma çabası gibiydi. Ben bastırdıkça pörtlüyordu. Görmezden gelmek zorluyordu. Kimi zaman sabırla, kimi zaman arkadaşlarıma aynı şeyi zilyonuncuya anlatıp darlayarak geçirdim nihayetinde o günleri. Artık cevabı biliyorum. Oraya düşüncelerimle yakıt taşımamaya çalışıyorum. Orayı dolması gereken bir boşluk gibi görmüyor, tutmuyorum. İlgimi çeken fiziksel aktiviteler, arkadaş buluşmaları, günlük işler, sorumluluklar ile günleri geçiriyorum. İyi de iş çıkarıyorum bence. Bununla beraber umduğunu bulamamanın, muradına erememenin hüzünlü bir yanı var. İnceden sızlatan bir yanı. Burası başını kaldırmak istediğinde, topu suyun içine bastırır gibi bastırmayacağım işte. Her buradayım, beni gör dediğinde göreceğim. Ve onun da sesi yavaş yavaş kısılacak.
*
Gelelim fiziksel aktivitelere:
Geçen hafta temek kürek çekme eğitimine başladım. Salı ilk teorik dersin ardından perşembe günü suya indik. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, bastırmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre ritmik bir şekilde yapmak başlarda zorlasa da keyif aldım. Dört ders sonra hocasız çıkmaya başlayabileceğiz. Yaz için keyifli bir aktivite imkânı doğdu benim için. Keyifliyim. Bir arkadaşım da sup almış. Belki arada ona da sulanabilirim.
Haftaya cumartesi Bozcaada Yarı Maratonu var. Ben 5 K koşacağım. Maksimum süre 45 dk. Öğle sıcağı ve adanın yokuşları zorlayıcı unsurlar. Düzenli koşu antrenmanı yapmadığım ve bir koşu geçmişim olmadığı için. Yine de elimden geleni yapacağım. Vücudun seyrek antrenmanlara bile olumlu yanıt vermesi, gelişmeye açık olması şahane bir şey. İşte buna sevinebiliriz. Hem yaz da geldi. Mavi, masmavi gökyüzü parlıyor tepemizde. Göğe bakalım.
*
Tiflis'e giderken Gürcü edebiyatından bir örnek almak ve orada okumak istemiştim. İnternette araştırmış ve tercihimi Nodar Dumbadze'nin "Ben, Ninem, İliko ve İlarion" kitabından yana yapmıştım. Orada okumak gerçekten keyifli oldu. İkinci Dünya Savaşı yılları sırasında Gürcü taşrasında geçen roman Gürcü kültürüne dair renkli, zengin ayrıntılarla doluydu. Hüzün ve mizah el eleydi. Kitap bitince hakkında biraz araştırma yapınca başka başka ayrıntılar da yakaladım ve dün hakkında yazmaya başladım. Tatile çıkmak, monotonluğu kırmaya, monotonluğu kırmak da yaratıcılığa açılan yolu aralıyor. Memnunum. Dün yeni bir kitap inceleme yazısına başlamak, beni heyecanlandırdı. Yazı ortaya çıktıkça memnuniyetim arttı. TDB Dergi için yazdığım yazıyı, dergi yayımlandıktan sonra buraya da alacağım.
*
Yaza merhaba dediğimiz bugünlerde siz nasılsınız?
29 Mayıs 2026 Cuma
Yol günlükleri: 4
Bazen hayat, insanı planlarla, beklentilerle, haritalarla değil; beklenmedik anlarla, yeniden hesaplamalarla, mecburen bırakmalarla, anlık seçimlerle, sözün özü kendi ritmiyle terbiye ediyor. Tiflis'e ayak bastığım andan itibaren başıma gelen tam olarak bu.
Erken vardığım için toplu taşımayı tercih edecekken, henüz birilerine yol sormadan, konuşmadan bir adam yaklaştı yanıma. Bolt fiyatına beni şehre götüreceğini söyledi. Telefonuna ücret yazdı. Yorgunluğumdan, dalgınlığımdan, kafa karışıklığımdan faydalanarak beni önüne kattı. Az İngilizce, yalancı bir misafirperverlik, yol boyu gereksiz bir gevezelik... Bu örüntüyü iyi biliyorum. Hayırlara vesile olsun, dedim. Soldan soldan ağrı yaklaşırken. Normalden fazla, istediğinden az bir ücreti bıraktım avcuna. Arkamı döndüm bavulumu çekerek Fabrika'dan içeri girdim.
Fabrika eski bir iplik fabrikası. İçinde bir hostel, avlusunda kafe ve barlar yer alıyor. Tiflis gezi rehberleri nde görmeye değer bir nokta olduğu için tercih ettiğim bu yeri haftalar önce booking. com'dan ayırttığımı sanmış, bildirim gelmemesine uyanmamış, yakın zamanlarda Tiflis'e gelen emekli banka müdürü arkadaşımın diş hekimisin sen, kendine uyan yer bulsana şeklindeki tatlı sert azarı duymuş ama anlamamıştım. Seyahata bir hafta kala bana niye bildirim gelmiyor yahu diyerek hesabıma girip son booking.com rezervasyonu tarihine bakakalmıştım. Aynı özellikte odayı, yaklaşık aynı fiyata (hah çok da kalır ya sanki o rakamlar kafamda!) bulmanın keyfiyle kalan günleri iple çekmiştim. Sabahın köründe bavulu emanete bırakıp biraz dolaşayım diye çıktığım hostele yeniden döndüğümde saat üçü geçiyordu ve kilometrelerce yürümüş, defalarca kaybolmuş, yolu her defasında uzatmıştım. Bunun münferit olmadığını da görecektim üstelik.
İkinci güne, yirmi kilometre yürümekten zorlanmış bacaklar ve şehri keşfetme hevesiyle uyandım. Her normal insan evladı gibi tuvaletin yolunu tuttum. Sifonu çektim. Musluğu açtım ve tısss! İpince, damla damla değil bildiğin kör çeşme. Bu ara gönül işlerinde sıkça kullandığım kör çeşme metaforu capcanlı karşımdaydı! Odama hediye babında bırakılan ve ilerleyen günlerde yenilenmeyen iki küçük şişe sudan kalanıyla elimi yıkadım. Giyindim. Makyajımı yaptım. Ve yola çıktım. Su problemimi resepsiyona sonra bildiririm diye düşündüm ve yola çıktım.
Gün boyu gezdim, dolandım. Terledim. Üzerimi değiştirip akşam üstünü o canlı, cıvıl Fabrika'nın avlusunda geçirme hayaliyle geri döndüm. Odaya çıktım. Tısss! Bu kör çeşme de çok oluyor yahu diyerekten ya sabır çekerekten resepsiyona indim. Çünkü odamın içinde banyo, tuvalet olsa da tesis hostel standartlarında. Tuşlayıp resepsiyona ulaşabileceğim bir telefon, minibar, gardrop, kettle, fincan, sallama çay, instant kahve yok. Ben o kadar eminim ki sadece benim çeşme kör çeşme, oda numaramı vererek sabahtan beri odamda su olmadığını söylüyorum. Resepsiyonist "Biliyorum, diyor kendinden emin. Aramış, sormuş, gece bire kadar sular yokmuş. Benim şaşkınlığım, gözlerimi dört açmam, duş alma ihtiyacım karşısında bir empati badi adeta. She absuletely understands me! Avludaki mekanlardan birine soruyorum. Onlarda da su yokmuş. Haliyle planlarımı değiştiriyorum. Ellerimi yıkayabileceğim, tuvaletini kullanabileceğim bir yere ihtiyacım var. Shavi Loma. Otele yakın, internetteki araştırmalarda karşıma çıkan mekânı, bir arkadaşım da önerince planım kesinleşiyor. Kendimle de gurur duyuyorum. Canımı sıkmıyorum. Zihnimi en esnek yerinden öpeyim. Haritaya yazıyorum. 750 metre. Şuncacık yol. Adım sayım eksik kalacak. PT'im sesimi mi duyuyor, vicdanım mı gözümü kör ediyor bilmiyorum o 750 metrelik yol bitmek bilmiyor, sağa dönüyorum, sola dönüyorum. İnternetim de yok. En sonunda kulaklıklarımı takıyorum, kendimi çevrim dışı müziğin ritmine bırakıyorum ve yürüyorum. Queen Tamara Avenue. "I am completely lost" diyorum içimden. Kahverengi, tarihi mekânları gösteren tabelaları gözden geçiriyor. İlk akşam bulmaya çalıştığım ama bulamadığım meydanı gözüme kestiriyorum. Türk kebapçılarıyla dolu bir caddeyi geçiyorum. Hayır döner yemeyeceğim. Türk kebabı da, mercimek çorbası da. Tek istediğim erik soslu et ve kırmızı şarap ve internete kavuşmak. Meydana geliyorum. McDonald'sın önünden geçiyorum. Tabi ki burada yemeyeceğim. Bir köprüyü geçiyorum. Çevrim dışı haritam zaman zaman insafa geliyor ve konumumu gösteriyor. O da tam bir kör çeşme. Arada bir damla şıp! "Dön, geri dön. Uzaklaşıyorsun," diyorum kendime. İlk akşam bulamadığım meydanı buluyorum sonunda. Sandviç ve kahvecileri pas geçiyorum. Hinkari arıyor gözlerim, bulamıyorum. Falafel candır diyerek bir restorana oturuyorum. Humus ve falafelin ardından karanfilli Arap çayıyla kendime geliyorum. Aradığımı bir gün sonra bulmak, artık bir gelenek burada, anlıyorum.
Yol üstünde bir manavdan biraz çilek ve kiraz alıyorum. Resepsiyonist sözünün eri çıkıyor. Musluğu açıyorum. Tıss! Avlu canlı. İnsan seslerine müzik sesi karışıyor. Yarını planlama ödevim var. Dersimi çalışıyorum ve uyuyorum.
Sabah Art Palas'a gidiyorum. Bu sefer de erken varıyorum. Bunun için canımı sıkar mıyım hiç? Çıkarıyorum cebimden telefonu. Bir önceki iletiyi whatsapptan kendime yazıyorum. İnternet bulunca kopyalayıp yapıştırırım.
Müzeyi geziyorum. Yolu elbette ki uzatarak geri dönüyorum. Yoksa nasıl tamamlanır o adımlar! Günün ikinci duşunu alıyorum. Yaşasın şakır şukur akan sular. Öğle saatlerinde karnım acıkmaya yakın çıkıyorum yola. Mesafe hâlâ 750 metre. Gündüz gözüyle bulacağım. Kararlıyım. Yaklaşıyorum. Geçiyorum. Geri dönüyorum. Adım adım kontrol ediyorum. Fotoğrafını çektiğim yerin restoranın bahçesine açılan kapı olduğunu zinhar anlamıyorum.
Binanın köşesini dönüyorum. Bir kapıyı tereddütle açıyorum. Tiflis kendini altın tepside sunmuyor bana. Dün, kafaya koyduğum o mekânı navigasyonun tüm azizliğine uğrayıp bir türlü bulamadığımda anlamıştım bunu. Sokaklarda döne döne yorulup, sonunda pes ederek yol üstünde yediğim o alelacele falafel, Tiflis’teki ilk teslimiyetimdi. Ama son olmayacakmış.
Her şeye rağmen Shavi Lomi’ye varmayı başardım. Garsonun "Emin misin acı ama," dediği balkabağı çorbası siparişimin arkasında kapı gibi duruyorum.
Erik ve narla pişirilmiş, kişniş sosuyla servis edilen nefis etin ve kırmızı şarabın tadını çıkarırken ilk yağmur damlaları başlıyor.
Bahçeden verandaya geçiyorum. Yağmurun azalmasını bekliyor, şarabımın kalanını yudumluyor ve günün kalanını planlıyorum. Yağmurlu bir günde yapılacak en güzel şey, şık ve rahat bir kafede oturmak. İstikamet Cafe Leila. İnternetim de var. Ama Tiflis yine yapacağını yapıyor. Navigasyon bile yönünü şaşırıyor. O gri ve ıslak sokaklarda dönüp duruyorum. Kafenin tam çaprazında haritayı açıp açıp bakıyorum. Ve yine uzaklaşıyorum. Üşümüş, ıslanmış ve yolumu bulmaya çalışmanın getirdiği o hafif baş ağrısıyla boğuşurken, sonunda kendimi masalsı sığınağımın kapısında buluyorum: Cafe Leila.
Masamda bir demlik çay, yanında labne kremalı, ekşimsi ve hafif elmalı bir pay ve prizi bulup kendini besleyen bir telefon var. Dışarıda yağmur kendi ritminde akıp giderken, içeride loş bir atmosfer var. Müzik dinlendirici. Önüme kitabımı çekiyorum. Zurika da benimle beraber Tiflis'te. Artık ekonomi okuyan bir öğrenci. Benim gezdiğim yollarda dolaşıyor arkadaşlarıyla. Loş ışık gözlerimi yorunca bloğu açıyorum. İlk günden itibaren yaşadıklarımı dile getirme isteği güçlü. Dışarıda üşümek, ıslanmak istemiyorum üstelik.
Tiflis çetin ceviz. Üç gündür bana biraz sert davranıyor ama ödülümü söke söke alıyorum her defasında. Kendimle baş başa kaldığım bu dingin anlar, olumsuzlukları siliyor. Akşam yemeği için risk almak istemiyorum. Seçtiğim yerde hinkali denilen Gürcü mantısı da var. Henüz yemedim. Mesafe 750 metre. Süre 10 dakika. Bulunduğum kafeyle neredeyse dümdüz bir hat üstünde. Oraya kolayca ulaşabileceğimi umabilirim ama ne olacağını ise asla bilemem.
Şimdi bu yazıyı sonlandırıp hesabı isteyeceğim ve kaderimden kaçıp kaçamayacağımı göreceğim.
Yol günlükleri: 3
Size bu satırları Art Palace'ın bahçesinde, oturduğum banktan yazmaya başladım. Müzenin açılmasına 15 dk var. Sizi dün öğlen Meydan'da bırakmıştım. Yorulmuş, sıkılmış belki de acıkmışsınızdır. Gözümün kestiği ilk restorana yerleşelim de anlatayım. İsmi Noba. Önünde metal bir kuş heykeli yer alıyor. Sokağa ve restorana çıkan merdivenlerin sağında ve sonunda bulunan platformlara yerleşmiş masalar davetkar. Sokağın hareketliliğine yüzünü dönmek de gezmeye dair. Oturduğum yerden meşhur Tamada heykelini görüyorum.
Ovalanmaktan kolu ve elinde tuttuğu kadeh yerine geçen boynuz sarı sarı parlıyor. Gürcü kültürüne has bir sembol. Gürcülerde içmenin bir adabı var. Tamada adı verilen kişi içki sofrasını, sohbeti başlatıyor, yönetiyor, yönlendiriyor, kadehlerin neye kaldırıldığını tayin ediyor. Okuduğum kitapta da böyle bir sahne var. Zukari üniversite öğrenimi için Tiflis trenine bindiğinde tatlı diliyle, hoş sohbeti ve hazır cevaplılığıyla kısa sürede trenin tamadalığını ele alıyor. Kitap Tiflis seyahatimin tatlı bir eşlikçisi. Orada toprağın altına gömülen büyük şarap küplerini okumasam menüdeki draft wine benimle konuşmazdı. Bilirsiniz semboller kendini tanıyana açılır. Yemek olarak güveçte etli, patatesli bir yahni yedim. Yanında da bir kadeh semisweet kırmızı şarap içtim.
Et lokum gibi ağızda dağılmasa da lezzetli idi. Orijinal tarifi tahrip etmemek için kişniş koymayın diye belirtmedim. Turistliğin lüzumu yok. Kişnişe bayılmıyorum ama asla ağzıma koymam da diyemem, yüzümü buruşturup çatalı indirmem, tabağı elimin tersiyle itmem. Tatiller biraz da fabrika ayarlarından çıkıp gözünü açmak, uyanmak, yeniye açık olmakla ilgili.
Yemek, dinlenme, internet, haritalara bakmak derken yerimden kalkıyorum. Sokak aralarına gire çıka, fotoğraf çeke çeke Saat Kulesine gidiyorum. Bu kulenin bir de özelliği var. Dünyanın en küçük saati burada. Baksanıza şunun güzelliğine. Kartal bakışlar için saati okumak da mümkün.
Kulenin büyük hali
28 Mayıs 2026 Perşembe
Yol günlükleri: 2
28 Mayıs
Dün çok yürüdüm, çok yoruldum. Şehri tanımaya çalıştım. Öğleden sonra Mtasminda Parkı'nda yediğim Haçapuri o kadar büyüktü ki günün kalanında sadece su içtim.
Gürcistan gerçek bir hamur cenneti. Haçapuri bizim Karadeniz pidesine benziyor. Kayık şeklinde ağzı açık, içine yumurta kırılıyor ve bir koca dilim tereyağla sıcak sıcak servis ediliyor. Karadeniz'den bildiğim gibi hemen ucunu kopardım. Yumurtayı patlattım, tereyağını sıcağında erittim ve ekmek kısmını banarak yedim. Tam o anda pt'im'den mesaj geldi. Kalorileri bir kenara bırakıp sevdiklerimle an'ın tadını çıkarmamı diliyordu. Meali dönüşte çok çalışacağız olsa gerek. Haçapurinin yanında yerel tarhunlu bir gazoz içtim.
Gürcistan gerçek bir hamur cenneti demiştim. Fırınlarda tatlı, tuzlu çeşitli börekler, çörekler satılıyor. Sabah kahvaltımı yürürken yol üstünde aldığım sosisli pay ile yaptım. Lezzetliydi.
Meteki Kilisesi'ni gezdim. Bugünkü hedefim Gürcü Ana Heykeli, Saat Kulesi, Meidan Çarşısı, Meidan meydanı, eski Tiflis sokaklarını geçmekti. Yol beni Rike Park'a çıkarınca önce teleferiğe atladım. Bilet sırasında yandan girip görevliye soru sormaya çalışan adamı el işareti ve "Stop" demek suretiyle durdurdum. Bileti kaptım. Turnikeden geçtim. Kabine yerleştim. Her nerede, her ne yaşta olursan ol teleferiğe binmenin neşeli bir yanı var. Yukarıda Botanik Bahçesi, hediyelik eşya ve içecek standları var. Biraz ilerisinde ise şehrin her yerinden görülen Gürcü Ana (Kartlis Deda) heykeli var. Gürcü Ana'nın sol elinde şarap testisi, sağ elinde kılıç var. Barışçıl niyetlerle gelenler için şefkatli ve bonkör, düşmanca niyetlerle gelenler içinde gözükara anlayacağınız. Ben hemen soluna geçtim. Tarafımız belli olsun.
Gürcü Ana heykeli Tiflis'i kuruluşunun 1500. yılında, 1958 yılında Gürcü heykeltraş Elguja Amashukeli tarafından ahşaptan yapılmış. İlerleyen yıllarda açık havada bozulmaması için alüminyum ile kaplanmış.
Gürcü Ana'nın ayaklarının dibinden eski şehre doğru ağır ağır indim. Merdivenler yer yer dik ve çok. Aşağıdan tırmananları motive edici şeyler de söyledim. Özellikle de çocuklara. Ağır ağır indiğim merdivenler
Betlemi Kilisesi'nin hemen altında ise günün en keyifli keşfiyle karşılaştım. Bok-Art isimli eski bir Tiflis evi. Hem sanat galerisi hem içecek ve ufak tefek atıştırmalıkların satıldığı bu küçük dükkanda kahve içtim. Çantamdan kitabımı çıkardım. Okuduğum kitabın kahramanı Zukera'nın köyünün buna benzer evlerle dolu olduğunu hayal ederek birkaç bölüm daha okudum.
.




























