19 Mart 2026 Perşembe

Reset: 9

Bir ay boyunca beraber yazdık. Yaşadıklarımı, yazılarımın içeriğini, birlikte yazma deneyiminin kendisini fark edebildiğim, sakin sakin bakabildiğim bir aylık bir dönem değildi, bu. Belki de çoğunlukla öyledir. Öyledir yani. Kesin. Dünün belirsizliğini, bugünün algısıyla değerlendirdiğimizde ancak bazı şeyler belirginleşiyor, şunu yaptım şöyle oldu, bunu yaptım böyle oldu gibi adımlama taşları gibi diziyoruz A'dan B'ye varış rotamızı. Yaşarken asla bilemediğimiz, bilemeyeceğimiz şeyleri rasyonelize etmeye çalışıyor zihnimiz. Böyle tatmin oluyor, huzur buluyor. Ama orayı değerlendirirken de bu âna bakamıyor. Hep böyle geriden geriden gelmeceli bir hâl. Sırf kontrol etme uğruna. 

Lenin "Güven iyidir ama kontrol daha iyidir," demiş. Borgen'i izliyorum yeniden. İzlediğim bir bölümün başlangıcındaki bir alıntıydı. İkisinin arasında bir denge gözetmek belki de doğru olan. Çünkü kontrol ettikçe, insanın yükü artıyor. Kendi işyerimi işleten bir hekim olarak bunu çok yakından biliyorum. Güvenirken gözlem yapmayı ihmal etmeden, gözler dört açık, kulaklar her şeyi işitirken güvenmeli insan. Öyle körlemesine değil. Rüyamda elimde bir bavul taşımam boşuna değil. 

Bir kısa mola... Madem Reset yazılarını sonlandırıyor, yeni ayı kucaklıyoruz, şu unuttuğumu, farkına varamadığımı dıyurduğum yazılara bir göz atmak istiyorum. Neleri yinelediğimi, neleri fark ettiğimi, hangi tohumları ektiğimi bir bir görmek istiyorum. Okuyorum. Rastgele dizilmiş gibi görünen kelimeler, cümleler aynı tınılarda şakıyor. Umutla...

Şaşırıyor muyum? Elbette hayır! Kışı geride bırakırken, belirsizlikle arkadaşlığı temrin ederken, hayatla didişmeden olanı biteni kabullenmeyi öğrenirken iyi iş çıkardığımı düşünüyorum ve kendime sözünü verdiğim dövmeyi hediye ediyorum. 

Sarı bir çiçek bazen yolumuzu keser, bir "merhaba," der. Sonra zamanı geçer, tohuma kaçar ve uçuşur. Ama umut hiç tükenmez. Elden ele yayılır. Niyeti, öğüdü, anısı bedenimde. Hep benimle.



17 Mart 2026 Salı

Reset: 8

Leylakdalı hatırlattı. Reset serimiz bitti bitiyor. Bugünkü Reset: 7 yazısıyla öylece bitmesin istedim. Kaptanımızın davetini hatırladım çünkü. Ne diyordu: "Kendi özgünlüğünüze yer açın, içinizdeki değişiğe bakın, başka olmanın özgürlüğünü tadın, eski-eksik-kararmış-solmuşları bırakın, taze-yeni-parlak-misleri tadın."

Kıştan çıkarken, bahara kavuşurken ne anlamlı bir çağrı. Bende karşılığı var. Kendimi tanıma kazıları sürerken, artık bana hizmet etmeyen alışkanlıkları, ilişki biçimlerini bir bir keşfederken sembolik anlamda güçlü, beni çok etkileyen bir rüya gördüm. Sabah niyetine anlatayım, hayır olsun. 

Zamanın birinde, kendi gerçekliğimin içinde, gerçek yaşımda, mevsim normallerinde, kapişonumu geçirmişim başıma yürüyorum. Biraz üşümüşüm. Ellerim ceplerimde. Kordondayım. Yüzüme vuran rüzgardan korunmak için başım hafif öne eğik. Bir ses işitiyorum. İrkiliyorum. Selam veren tanıdığım biri, daha yakından tanıma hevesi duyduğum ama ritim tutturamadığım biri. "Nasılsın?" diye soruyor içtenlikle. "Keyifsiz görünüyorsun. Merak ettim," diye sürdürüyor konuşmasını. Gözlerinin içine bakıyorum. "Dalmışım. Burada olduğunu fark etmiştim ama şimdi tam olarak görüyorum," diyorum. Görüyorum ve görülüyorum. Neden benimle yakınlaşamadığını soruyor. Sorunun muhatabı kim anlamıyorum. Engel ben değilim çünkü. Belki de kendine yönelik sözleri. Bir yanıt bekliyor mu emin değilim,  ya da cevap bende mi ama yanıtlıyorum. Kelimelerimden medet umar bir hâli var çünkü. "Belki ileride denersin belki de ritim budur, olmuyordur," diyorum. "Diğer tarafına geçeyim," diyor ve beni öpüyor. Ben değişmiyorum, ikna etmeye çalışmıyorum. Sakin ve olgun bir yerden konuşuyorum. Bakış açısını, perspektifini değiştirmek, adım atmak isteyen o. Böylece gerçek hayatta görmediğim eylemlilik hâlini hediye ediyor bilinçaltım. Tanıdık ve huzurlu hissettiren bir öpücük. Pofuduk bir yatağın içinde olmak gibi, yumuşacık battaniyelere sarınmak gibi, sıcak, yumuşak, güven dolu. Kalabalığın içinde buluyorum sonra kendimi. Bir sürü tanıdığı görüyorum, meslektaşlar, okul arkadaşları... Seçim zamanı sanki. Sokaktayım. Elimde bir bavul aşağı yukarı dönüp duruyorum. Bir kanaldan su akıyor gürül gürül... Bana seslenenler oluyor, konuştuklarım. Bavul ağır geliyor artık. İçini açıp ihtiyaç duyduklarımı yanıma almaya, bavulu emanete bırakmaya karar veriyorum. Açtığımda içinde o kadar lazım, vazgeçilmez şeyler olmadığını görüyorum. Bırakıyorum ve rahatlıyorum. Tam burada uyandım. Çok sakin, çok huzurlu bir histi içimdeki. Nasıl olmasın? Belirsizlik ortadan kalkmış, gerçek hayatın sunmadığı yanıtlar gelmiş, yakınlık ihtiyacı karşılanmış, duygular sular seller gibi akıyor, engel yok... Hele o bavul! İçinde bana hizmet eden bir şeyin kalmadığını fark etmem ve elimden bırakmam, hafiflemem, özgürleşmem... Bu bir aylık döngünün en kıymetli hediyesi. Bana hizmet etmeyen, bana ait olmayan yükleri elimin tersiyle itmeyi öğreniyorum. Bana yüklenen, kendime görev edindiğim ama aslında benim yükümlülüğüm olmayan vazifeleri bırakıyorum bir bir... Ben benim ve ben sadece ben olmak istiyorum. Bir de kızımın annesi. Hepsi bu. Bundan alâ reset mi olur? 




Reset: 7

Neredeyse iki haftadır sessizim. Bir koşturma, hayat gailesidir gidiyor, her zamanki gibi, hepimizin başından geçtiği gibi... Herhangi bir gündem olmaksızın başlıyorum. Önce arayı kapatalım. 

Çalışıyorum. Galiba ben en çok bunu yapıyorum. Bu tempo normal geldiği, işim evim birbirine yakın olduğu, trafik denen şeyin içinde zaman kaybetmediğim, her hafta sosyalleşme namına iki, üç arkadaş gördüğüm için de yakınmıyorum. Ama günler hakikaten çok hızlı geçiyor. Bu hız karşısında şaşkınım. Kimi zaman fiziksel olarak yorgun düştüğümü, evdeki kimi işlere yetişmekte güçlük yaşadığımı fark ediyorum. Alışveriş için online seçenek, temizlik için iki haftada bir dışarıdan destekle tıngır mıngır yürütüyorum. Cumartesi günü bir arkadaşımın sık sık sipariş verdiği, evinde mis gibi tertemiz, leziz yemekler pişiren bir kadına ilk siparişimi verdim. Peynirli börek, kuru biber dolması ve mercimekli köfte. Tam gün tabağı... İki gün sofralar kurdum, sofralar kaldırdım., çaydanlığın altı usul usul yandı. Arkadaşlarımı gözettim. Sohbete doydum ve bunu haftalık rutinimin içine almaya karar verdim. Çünkü yemek pişirmek, onun alışverişini yapmak, menü düşünmek bazen sıkıcı bir hâl alabiliyor. Kızım da her öğlen yemeğini evden götürüyor. Dolayısıyla beslenme ciddi bir mesele benim için. Bir el almak, böyle bir stratejimin olduğunu bilmek hoşuma gitti. Hafta sonu sadece ben arayıp davet etmedim arkadaşlarımı. Ben de bir doğaçlama tiyatroya davet edildim. Oyunculardan biri arkadaşımızdı. Metinsiz, spontan, seyirci direktifleriyle oynanan, canlandırılan sekanslar, iki rakip grubun karşılıklı performansı çok ama çok iyiydi. Gülmekten yanaklarımız acıdı, karnımıza kramplar girdi. Gelecek cumartesi tekrar sahne alacaklar. Ağızdan ağıza yayıyorum şimdiden. Hayatın belirsizliğinin hediyelerini aldığım bir hafta sonu geçirdim anlayacağınız. Çok da keyif aldım. Gözetmek, gözetilmek, aramak, aranmak, duymak, duyulmak, özenmek, özenilmek hepsi el ele... Zorlama ilişkileri yürütmüyorum artık. Karşılıklı ilgi, emek, özen ile yürüyen ilişkilere zaman ayırıyorum. Beni besleyen, yanlarından keyifle ayrıldığım insanlarla bir arada olmayı tercih ediyorum. Bu da bana hafiflik, neşe olarak geri dönüyor. Kendimi yalnız hissettiğim zamanlar oluyor elbette, yakınlık özlediğim zamanlar... Yine de şükür hâlime diyerek devam ediyorum. Geçen gün arkadaşım, bir arkadaşının babaannesini anlattı. Babaanne seksenlerini sürdüğü sırada şikâyet etme enerjisine girmiş. Torun da almış onu karşısına. "Çok güzel ve uzun bir hayat sürdün. Eğer sabah uyanıyorsan o gün iyi bir gündür. Ben seni akşam 20.30'ta arayacağım. Bana gününü anlat." Babaanne ölene kadar, yıllarca her akşam 20.30'da aramış. Seni dinleyecek biri varsa, şayet, o günün içinden güzel anılar seçmek ve fark etmek kolaylaşır sanki. Ne dersiniz? O gün arayan ve neşeyle konuşan bir dost sesi, yeni açan bir çiçek, batan güneşin renkleri, leziz bir yemek, karşılıksız bir iyilik, komik bir video, anlatacak yığınla şey bulunur. Yeter ki tarafını seç, neyi besleyip, büyütmek istediğini bil. Bu anı hoşuma gitti. Pazar akşamıydı. Tüm gün anneme bakım vermiştim. Arkadaşım bize, eve gelmeden bir saat önce kordonda hızlı bir tur atıp eve dönmek ve kızımın elinden bir fincan Türk kahvesi içmek dışında hiçbir şey yapmamıştım kendimle ilgili. Sofrada sarı frezya vardı, kendime seçtiğim, ve leziz yemekler, yorgun bakışlar, her lokmada canlandı, kahkahalar arttı. Her zaman anlatacak iyi ve kötü hikâyelerimiz olduğunu anladım o an bir kere daha. İyi ve kötü, iyimser ve kötümser, istekli ve bezgin... Onlarca dualite sıralayabilirim buraya. Ve önemli bir de soru: sen hangisini seçiyorsun? 

Öyleyse size son zamanlarda başımdan geçen güzel şeyleri maddeleyeyim: 

Pazar günü şahane bir rüyadan uyandım. Çok huzurlu ve sakin. Sembolik olarak da çok anlamlı bir rüyaydı. Sabah niyetine, tez gerçekleşe inşallah... 

Spor yapmayı sürdürüyorum. 

8 Mart'ta gece yürüyüşünden sonra sahnede yerel bir kadın grubunu dinledik. Bir sürü arkadaşıma rastladım. Hangi birine sarılacağımı şaşırdığım şahaneli bir akşam oldu. İki gün sonra birinin evine yemeğe gittim hemen. Seçimim belli. Hemen yap, zamanını varken. 

Doğaçlama tiyatroya gittim, gördüm, güldüm. Hem de çok. 

Kitap okuyamama döngümü kırdım. Onur Çalı Mahsus Selam, Aylin Balboa Bu Hikâye Senden Uzun Osman (ikinci kez) bitti. Mahir Ünsal Eriş Acaip okuyorum şu sıra. Keyifli gidiyor. Araya serpiştirdiği kıssalar, dil işçiliğinden zengin, akıcı bir anlatı... Su gibi akıp gidiyor. Bir üçlemenin parçasıymış esasında. Gaip, Acaip ve henüz yazılmamış üçüncüsü... 

Üç günlük bayram uzanıyor önümde. Dinlenmek, sosyalleşmek ve baharın gelişine tanıklık etmek için küçük bir mola... Papatyalar ve katırtırnakları çıkmış mı meraktayım. 

Bugünkü reset de böyle oluversin. Ritmi sürdürmek adına bir küçük adım attım. Başta dediğim gibi maksat arayı kapatalım. 





3 Mart 2026 Salı

Reset: 6

Bugün üçüncü ayın, üçüncü günü. Bu tür tekrarlamalara siz de sevinenlerden, bunda bir tür uğur bulanlardan mısınız? Yaklaşın o zaman. Bir gizli cemiyetin üyeleri sayılabiliriz. Öyleyiz de esasında, şu devirde blog okuyup, ona yorum yazan kaç kişi kaldık şunun şurasında. Şairlere güvenebiliriz. Az olan tarafta olacağız çağrılarına kalpten bağlanabilir, inanabiliriz. 

Sabah kızımı bıraktım. Hava azıcık sisli ama şurup gibi. Soğuk ama üşütmeyen, rüzgâr olmadığı için insanın içini titretmeyen bir hava. Aman dedim, boş ver çarşı işini kordonda yürü, sonra gidersin, başka bir gün. Baktım birileri martıları besliyor, doğru o tarafa yöneldim. Güvercinler ve martıların ekmek kavgasını, paytak paytak yürümesini izleyeyim, kuğuldamasını, kanat çırpışlarını dinleyeyim ve içime iyimserlik dolsun istedim. Yavaş yavaş yaklaştım. Çıkardım telefonumu. Bastım kaydet tuşuna. Yanımdaki yaşlı bey, "Yaklaşma!" dedi. Korkuluk numarası yaptım, kuşlar ve yaşlı bey için. Sonra sanki bir ekipmişiz gibi, ikinci komut geldi. "Yaklaşalım." Bu komutu da almadım. Yeterince kayıt almıştım. Sırtımı döndüm ve yürüdüm. Kamera arkamdan izlese, güzel bir Avrupa sanat filmi olabilirdi. Ben yürüdükçe kuşlar kanat çırptı, suya düştü tüyleri. Ben başka bir şairi hatırladım, ülkesi bombalanan, masum insanları ölen şimdi. 




"Denizin bittiği yerdeki göğün mavisine inanırdım

Bir de ensemdeki dövmeye inanırdım

Kuş ölür, sen uçuşu hatırla."

İnanmak güzel şey. Hayatın her gün yeniden başladığına, dün ne olursa olsun bugünün yeni bir hediye olduğuna, geleceğin belirsizliğinin hediyelerine, şahane insanlarla tanışacağımıza, uzun sofralar etrafında yeniden toplanacağımıza, leziz sohbetlerle doyacağımıza inanmak güzel. Her sabah kordonda kısa yürüyüşüm inancımı arttırmak için. Boşuna değil denizi, martıları, karabatakları, güvercinleri izlemem, insanların sessiz, sakin yürüyüşlerine tanık olmam. Hepsi yaşam dolu, canlı. Hafta içi sabahları oturduğum o zincir Amerikan kafesi, içinden yükselen sevdiğim melodiler ve davetkar kahve kokusu, baristaların çalıştırdığı makinelerden çıkan sesler, popolarını gördüğüm o iki cüce heykeli, kızımın küçükken onların yanından geçerken durması, bakması, aynı boyda olduğu günleri hatırlamam, dün gece Sani'ye sarılmak için yatağıma gelmesi, tek, çift, üç ve dört basamaklı uğurlu sayılarını sayması ve benim her birini kendime yontmam, uyku öncesi küçük, kısa bir bağlantı, teslim olmak uykuya ve yeniden uyanmak küçük, basit ayrıntılar, hepsi inancımı tazeliyor. Dün yaptığım, bugün ve yarın yapacağım şeylerin hevesi beni ayağa kaldırıyor. Yeniden, yeniden. 

Bir süredir dövme yaptırmak istiyorum. Bedenimdeki dövmeye ben de inanabilirim o zaman. Sembolüm belli, nicedir. Karahindiba, birkaç tohumu rüzgârla sağa sola uçuşuyor. Karahindiba benim için umudun sembolü çünkü. Wolfgang Bochert'in Karahindiba öyküsünü okuduğumdan beri daha güçlü bu imge. Yıkıntı edebiyatının önemli temsilcisi bu kısa, çarpıcı hikâyesinde bir siyasi mahkûmun avluda gördüğü karahindiba çiçeğini, ona tutunmasını, yaşamla kurduğu umutlu bağı gösterir. En zorlu koşullarda bile hayatla bağımızı sürdürmenin, umudu korumanın bir yolu olduğunu anlarız bu öyküyle. Karahindiba bu öykü için mükemmel bir seçimdir çünkü ilk bakışta sıradandır.  

Bahçıvanın gözünde yabani, çocuğun gözünde sihirli, rüzgârın gözünde emanettir. Direnişini sıradanlığın arkasına saklayandır. Kaprisli değildir. Yerim dar, yenim dar demez. Toprağın en sert çatlaklarından çıkar. Kimse ona özel bir yer açmaz. Gübreli saksılar, düzenli sulamalar istemez. Asfalt kenarında, kaldırım aralığında, rüzgârın savurduğu yoksul toprakta bile kök salar. İşte umutlu direniş tam burada başlar: Koşulların uygun olmasını beklemeden var olmak.

Sarı başıyla güneşe benzediği an, umut hâlâ köktedir. Ama gerçek metafor dönüşümü, çiçek solup beyaz bir küreye dönüştüğünde başlar. O beyaz tüylü küre, aslında bir vedanın estetiğidir. Karahindiba, tutunmayı değil, dağılmayı seçer. Kendi merkezini bırakır, kendini rüzgâra teslim eder.

Direniş burada pasif değil, bilinçlidir:

“Burada kalamayacaksam, çoğalarak dönerim.”

Bir üfleyişle dağılan tohumlar yenilgi değil, stratejidir. Her biri yeni bir başlangıcın ihtimalidir. Karahindiba, tek bir yerde güçlü olmayı değil, her yere yayılmayı seçer. Umut, merkezde yoğunlaşmaz; yayılır, çoğalır.

Metaforik olarak karahindiba şunu söyler:

Bazen direnmek, kök salmak değil; gerektiğinde dağılmayı göze alabilmektir.

Bazen umut, tutunmak değil; bırakmayı bilmekle başlar.

Ve belki en önemlisi:

Kimsenin değerli görmediği bir şey, en inatçı yaşam formu olabilir.

Bir ihtimalin ortadan kalktığına kalbimin de, zihnimin de inandığı, mesaj temizliği yaptığım, alan açmak ama en çok da virgülü ortadan kaldırmak için bunları yaptığım sırada, "eğer"i, "belki"yi  bir çapa gibi tutmak yerine karahindibanın dağılmayı göze alması gibi bırakabildiğim bugünlerde bir karahindiba dövmesi sence de yakışmaz mı bedenime? Dokunmak ve inancımı tazelemek için. 

Not: Bir kutlamam var. Bu yazı bloğumdaki 1200. yazı. Tam 12. kez dalya diyorum. Nicelerine...



2 Mart 2026 Pazartesi

Reset: 5

Hafta sonu hava soğuk ama aydınlık ve güneşliydi. Cumartesi çalıştım. Sonra Çan'a gittim, geldim. Akşam evdeydim. Çamaşır katla, kurutla geçti gecem. Araya Younger dizisi serpiştirdim. Pazar günü kahvaltıya misafir geleceği için mutfağı toparladım. Üç, dört aydır kutusunda duran yeni aldığım ve büfenin üstünde duran tencereyi kullanıma soktum. Hayırlı uğurlu olsun. Yeni evimizin salonu ve mutfağı neredeyse eşit büyüklükte. Mobilyalarımızı yerleştirirken salona yalnızca oturma grubu ve kitaplıkları koyduk. Ahşap ağırlıklı, sıcak bir atmosfer yarattık. Yemek masası ve televizyon ise mutfakta. Bir nevi açık mutfak sorunsalı. Yemeğe ya da kahvaltıya misafir gelecekse pişirme faslından sonra derleyip toparlamak da gerekiyor. Cumartesi pazar bununla geçti. İyi de oldu. Uzun ve geç kahvaltı bittikten, kahveler içildikten sonra arkadaşlar uğurlandı. Ben de taytımı giydim. Arabayla parka gitmek yerine evin civarında koşmaya karar verdim. Havalar soğuk gittiği, ben de koşu bandında koşmak istemediğim için güç ve kuvvet antrenmanları yapıyorum ama koşmaya henüz tam anlamıyla başlamadım. Bununla beraber kum saati döndü. Günler eksiliyor. 

Dün çıktım. Aralıklı yürüyüş, koşu ile 35 dakikada 2,5 kmyi bitirdim. Koşarken nabzım hemen yükseliyor, nefesim yetmiyor, birkaç dakikayı aşamıyorum henüz. Ama koşmaya da böyle başlanıyormuş. Yapacak bir şey yok. İşin güzel tarafı ise şu: dikkatim sadece nefesimde ve ritmimde olduğu için başka bir şey düşünmeye yerim olmuyor. Buna bayıldım doğrusu. Her defasında deniz kenarına gideyim, parkta yeşilliklerin arasında koşayım gibi koşulları sağlamadan evden çıkmak ve adım adım koşu süremi arttırmayı hedefliyorum. Haftada en az iki gün. Deniz kenarında ya da ağaçların arasında koşmak, çok daha keyifli olur elbette ama asıl hedefin ritmi sürdürmek, kondisyonu arttırmak olduğunu unutmamalıyım. Yoksa bu da, diğer hedefler gibi varlığını koşulların mükemmel olmasına bağlar. Ben bu konuda biraz ekabirim. Yazmak için uygun şartlar sağlamaya çalışmadım hiçbir zaman. İçimden geldiği zaman, her yerde yazabilirim, kağıtla, kalemle, bilgisayarla, telefonla, evde, işte, otobüste, parkta, kafede, fark etmez. Bir şeyler yapmak için hemen şimdi, olduğumuz yerde, yapabildiğimiz kadarını eyleme geçirmek yeterli. Kum saatinin şakası yok çünkü. Akıyor hızla. 

Cumartesi pazar ağırlıklı evdeydim. Bu saydıklarım dışında bol bol Younger izledim ve diziyi bitirdim. Zor geldi ayrılmak. Yüreğime bir hüzün oturdu. Kurgu da olsa bir süredir hayatlarına eşlik ettiğim, birlikte güldüğüm, üzüldüğüm kahramanları tekrar görmeyecek olmanın yanı sıra Lisa ve Charles arasındaki güven problemine, birbirlerini sevdikleri ve âşık oldukları halde bunu aşamayacaklarını anladıkları o küçük âna, sona bakmak hüzünlü geldi. Kendiliğinden doğal uyumları olsa da, birbirlerinin hayatına katkı sağlasalar da, aralarında aşk, ilham, sevgi olsa da, kendi yollarını tutacakları bilgisiyle bitti dizi. İyi bir kurmacanın bitmesi gerektiği gibi. Her ikisi de younger hâllerinin hayallerinin peşinden gidecekler. Lisa, başeditör oldu, Charles  kendine Yaddoo'ya giderek romanını bitirme izni verdi. Kelsey hayallerine kavuştu. Dizi yine başladığı yerde mahalle barında bitti. Lisa ve Josh ilk bölümdekine benzer bir diyaloğun içine girdiler. Gülüşmeler, kadeh tokuşturmalar, yavaş yavaş uzaklaşan kamera. Çünkü sonsuza kadar yazmak diye bir şey yok. Bir yerde bitecek hikâye. Hem ne diyor Hüsnü Arkan: "Açık bir kapı değildir hayat/yaşlılar bilir/Bir eşikten, bir aralıktan ne gördüyseniz odur." Son öykü kitabında epigraf olarak bu dizeleri kullanan yazar da biliyor, en iyi yerde bittiğini dizinin. Klişeye, ucuz romantizme düşmedi, umutlu, yaşam dolu, herkesin younger hallerinde kurduğu hayallere doğru ilerlerken bitti. Orası da toz pembe olmayacak. İnişler, çıkışlar, kaoslar, trajediler, komediler, hepsi sarmal olacak ve ilerlenecek. Gerçek hayatta olduğu gibi. Yine de küçük bir burukluk var içinde. Geçecek. Hem baharda umutlu olmak gerek. 

Doğa kendini resetledi. Fışkıracak artık canlılık. Dalları tomurcuklar basacak. Baharın müjdecisi nergisler, sümbüller çoktandır tezgâhlarda. Yakında papatyalar boy gösterecek, sonra gelincikler ve en sevdiğim katırtırnakları... Kuzular doğacak, oğlaklar, annelerinin peşinde hoplaya zıplaya koşturacaklar. Çocuklar koşacak kırlarda. Uçurtmalar süzülecek havada nazlı nazlı. Mateniçkalar süsleyecek önce bilekleri, sonra ağaç dallarını. Doğanın uyanışına tanıklık etmek şahane şey. Kucağına kucağına koşmalı.