30 Aralık 2025 Salı

Ara-lık: 8

Geri sayım başladı!

2025'i de paketleyip rafa kaldıracağız. Geriye dönüp nasıl bir yıl olduğunu hatırlamaya çalışacağım. 

Ocak

Sene başında bu yıl daha çok okumaya, okuma notlarını daha çok paylaşmaya niyet etmiştim. Daha çok Şiddetsiz İletişim Kitaplığı eserlerine dadanmaya. Yılın ilk kitabı, Liv Larsson'dan Kızgınlık, Suçluluk & Utanç idi. Yarım kaldı ama bunlar daha çok kaynak kitaplar bana göre. Bu öğrenilmiş kalıplara şiddetsiz iletişim ışığında bakmak, mesajları karşılanmayan ihtiyaçlar ve duygulara dönüştürmeyi öğreten ipuçlarıyla dolu kaynaklar. 

Maya'nın Rüyası çıktı. Okuma serüveninin başındaki çocuklar için yazdığım bol resimli bir çocuk hikâyesi. Çizimler Burcu Firdevs Demirağ'a ait. Sempatik bir öykü. Dağıtım zayıf. Yalnızca Klaros Yayınları'nın shopier hesabında. 

Pelin ve Küçük Dostu Karamel ikinci baskıyı yaptı. 

Bu iki kitapla birlikte yazar soyadımı da değiştirdim. 

Çanakkale'de bir p4c atölyesine konuk olarak katıldım. Çocuklarla buluştum. Pelin ve Küçük Dostu Karamel kitabında yer alan Kar Küresi öyküsü üzerinden duygular üzerine sohbet ettik. Düşüncelerin yol açtığı tetiklenmeleri ve karmaşayı kar küresi metaforuyla aktarmaya çalıştık. Öykünün muradı da buydu çünkü. 

Reformer pilatese başladım. Haftada bir. Küçük ama en azından bir adım. 

Yarı yıl tatilinde Bansko'ya gittim. Kaymayan kar tatilcileri kontenjanından. 

Şubat 

Antep'e gittim. Başkanlar Konseyi vesilesiyle. Toplantılardan arda kalan zamanda çarşıyı ve Zeugma müzesini gezip lezzetli kebaplar ve baklavalar tattım. 

Şiddetsiz İletişim Yıllık programına devam etmeye devam ettim. 

Mart

Ameliyat oldum ve yavaşladım. 

Nisan 

Pelin ve Küçük Dostu Karamel kitabını okuyan Gazi Ortaokulu 5. sınıf öğrencileriyle buluştuk. 

Ev aradım. Yatırımlık ya da yuvalık. 

Mayıs

Aradığım evi buldum. Taşınmaya da karar verdik. LGS, mezuniyet çıksın aradan diye bekledik.

Haziran

Fazlalıkları ayıklamaya başladım yavaş yavaş. LGS, diploma töreni, mezuniyet balosu bitti, gitti. Annem düştü. Oturma kemiğini kırdı. Büyük badire atlattık. Ameliyatsız yırttı. Taşındık. 

Temmuz

Yaz başladı. Günübirlik Assos, Dedeağaç kaçamakları, arkadaş buluşmaları... Eve ağır ağır yerleştik. Eksikler tamamlandı. 

Ağustos 

Anadolu Lisesi'nden arkadaşlarla kavuşmacalar. Yaz tatilinin en güzel hediyesi, birlikte büyüdüğüm arkadaşlarımla buluşmak. Bu zahmetsiz olmuyor tabi. Arkadaşlığı sürdürmek bir seçim çünkü. Emek, zaman ve kararlılık isteyen bir seçim. 38 yıldır yapıyoruz. Dile kolay. 

Kızımla baş başa kısa tatil Kuzey Ege kıyılarında. 

Çanakkale cayır cayır yandı, gözlerimizin önünde. Çaresizlik çok fena.

Eylül

Yeni evimizin küçük bahçesinde sofralar kurduk, kaldırdık, kerelerce. Çok şükür.

Hoş geldin yeni yaş.

Prof. Dr. Rüstem Aslan'ın Homeros Destanları'nda yapay zeka başlıklı sunumunu izledim. Destandan dizeler eşliğinde dünün düşünün, bugünün otomasyon gerçeğine dönüşünü dinledim. 

Diyarbakır'a gittik, Uluslararası TDB Kongresi ve Başkanlar Konseyi'ne. Sosyal program da sur içi de keyifliydi. Buradan dört aile gittiğimiz için de ekstra zevkli. 

Ekim

Doktorun tanıdığı fiziksel aktivite sınırlılığı süresi bitti. Kilo mu aldın sen! Reformer pilatese başlandı. Dersler aksıyor. Yeni bir yol bulmak gerek. 

İstanbul'da 25. yıl yemeği yendi. Fakülteden arkadaşlarla. 

Oda olarak günübirlik Dedeağaç turuna gittik. Hafızaya nakşettik neşeli hatıraları. 

Biga Kampüs Koleji öğrencileriyle bir araya geldik. Pelin ve Karamel çevresini genişletiyor.

Seyfi Bey oyununu izledim.

Kasım

Üç aylığına fitness salonuna kaydoldum. Düzenli de gidiyorum maşallah.

Meslekte 25. yıl. Nasıl geçti habersiz. Hem İstanbul Diş Hekimleri Odası'ndan hem de kendi odamdan plaket aldım. Odamızın kuruluşunun da 25. yılıydı. Bir plaket de odaya emek veren yöneticiler arasında olduğum için aldım. 

İstanbul'da geçirdiğim hafta sonu, bizim burada düzenlediğimiz sempozyum ikisi de çok keyifli geçti, buluşmalı, kavuşmalı, gülmeli, öğrenmeli. 

Aralık

Noel pazarları için Wroclaw, Dresden ve Prag'ı gezdim. Arkadaşlarımla bir arada olmak, süslemelerin, ışıkların arasında gezinmek, evden uzaklaşmak, tek başıma seyahat etmek iyi geldi, hem de çok iyi. 

Arkadaşlarla bir arada olma fırsatları yarattım bol bol. Yatılı misafir ağırladım. Gece yürüyüşlerine çıktım. Kahveler içtim, biralar... 

Bol bol spor yaptım. 

Yeni yılda neleri bırakmak istediğime dair düşündüm, düşünüyorum.

İçimde hangi ihtiyaçlar canlı onlara bakıyorum. Ağırlıyorum. En baskın olanlar: yakınlık, sevgi, güven, destek, uyum, kolaylık... Bu liste uzar gider. 

Bunlar hepimiz için biricik ihtiyaçlar çok insani ve gerekli. Bunları gidermek için belli stratejilere saplanmamaya niyet ediyorum bir süredir. Bunları gidermek için yaptıklarımdan utanmamayı, suçluluk duymamayı, pişmanlık geliştirmemeyi deneyimliyorum. Düşünceler fazlaca dile gelirse, zihnimden çıkıp ihtiyaçlarımı anımsıyorum. Neleri özlediğimi. Yeni yılda da tutacağım yol bu olacak, sanırım. 

Öğle arası, ekspres bir tur attım 2025 içinde. Sizi de izleyici kıldım geçen bir yıla. 



28 Aralık 2025 Pazar

Ara-lık: 7

2025'in son pazarı. 

Evde yalnız uyandım. Pardon patili oğluşumla. Eskisi gibi deli değil geceleri. Bir anda hoplayıp zıplayıp avlanmak ya da oyun oynamak istemiyor. Edebiyle uyuyor ayak ucunda. Ne zaman meditasyon yapsam yatakta uzanarak, geliyor, kalbimin üzerine oturuyor, sektirmeden. Anlam arıyorum haliyle. Vay be diyorum hisli hayvan, çekiliyor meditatif kanallara. 

Her gün bir mektup, bir arkadaş buluşması serim devam ediyor. Bugün dördüncü gün. Bir iki arkadaşımı yokladım. Uymadı. Gün uzun daha. Kendimle date fikri uyandı sonra yavaş yavaş, serpildi, filizlendi. 

Ağır ağır karıştım güne. Uzun uzun yattım yatağımda, gerindim. Sevdiğim şarkıları dinledim. Renklileri attım makineye formalar, önlükler yıkanırken banyoya girdim. Tepemden aşağı akan sıcak suyun tadını çıkardım. Saçlarımı kuruttum. Giyindim. Odaya yayılan kağıt ve plastik çöpleri ayıkladım. Ayna önü kozmetikleri dizdim, sıraladım. Tasnif mühim şey. Makyaj yaptım. Dedim ya date'e çıkacağım. 

Dün arkadaşımın hediye ettiği kırmızı ruju sürdüm. Açarken paketi sordum. Yanında konuştuk mu diye? Şu yaşa, düne değin, bir kırmızı rujum olmadı şu hayatta. Şeftali, bronz tonlarını tercih ettim, varla yok arası, doğal. Bu yaz bir akşam yemeğine giderken kızım kırmızı rujunu verdi bana. Sürdüm ama hem yadırgadım hem de ucuzuna kaçmış evladım yemek yerken, dudaklarımı peçeteyle silerken pul pul soyuldu. Anladım peçetede kalan izden. Gittim tuvalete ve sildim. Dudaklarım eski doğallığına kavuştu ama orada açıldı mevzu. "Nasıl yani senin hiç kırmızı rujun olmadı mı?" Kızım alacaktı doğum günümde. Unuttu. Ama şahane hediyeler aldım bu yıl, şahane kadınlardan. Seneye sağlıkla, keyifle daha büyük kutlama yaparız umarım. Çünkü seneye, yarım asır, altın yıl dönümü... Dün bir kırmızı rujum oldu. Sürdüm dudaklarıma. Çay bardağında kalmadı izi. Ve dahi izmaritte. Sigara içmiyorum ben. İçmedim hiç. Tadına bakmışlığım var. Bir keresinde yemeğe çıktım arkadaşımla. Masa seçmek için sordum. Sigara içiyor musun diye. İçmiyormuş. İçeride oturduk. Kış geldi. Ellerim üşüyor, açık pencerelerin yanında. Kahve içmeye çıktığımız bir başka sefer, aklındaydı, sigara içmediğim. Umut, fakirin ekmeği. 

Starbucks'tayım ben şimdi. Seviyorum burayı. İçeri girdiğim anda beni sarmalayacak kokunun hayaliyle adımlıyorum kordonu. Zihnimi açıyor, bilinçakışımı köpürtüyor. Kendisiymiş Gibi'de yer alan Bir Zarif Şemsiye öyküsünü burada yazdım. Bir deftere. Hemen hiç değiştirmem gerekmedi. Öylesine bütünlüklü çıktı, bir avazda. Okudun mu? Oku bence. Güzel bir öykü. Seversin belki. Belli mi olur. 

Bak bu Ara-lık yazıları da güzel akıyor, burada, kendiliğinden, çabasız. Seviyorum bu akışkanlığı, zihnimin uçuş uçuş halini. Yıllar sonra sormuştum editörüme. İlk dosyaya neden şans verdiğini. Sonrası uzun bir sessizlikti çünkü. Hiç düşünmemiş miydi, yanlış yere zar attığını. Kalemin uçuş uçuş demişti. 

Son zamanlarda içim de uçuş uçuş sevgili okur. Umut, dedim, anlamışsındır. Bu yaşta, bu deneyimle seçimlerime sahip çıkıyorum elbette. İyi, neşeli olma halimi bırakmıyorum kimsenin ellerine, insafına. Bir yakıt olarak kullanıyorum duygularımı. İçsel canlılığımın arttığını fark ediyorum, seviniyorum. Tadını çıkarıyorum bu halin ve sık sık "parlıyorsun" dendiğini işitiyorum. Botoks, cilt bakımı, sırrımı sorgulayan bile çıktı. Ortada sır yok. Bir dışsal işlem de. Keyfim yerinde hepsi, bu. 

Ben şimdi Starbucks'tayım. Arkada dozunda bir müzik. Süt köpürtmek için kullanılan buhar sesi yükseliyor, tıkırtılar, şıkırtılar... Ders çalışıyor ahali. Kulaklarında kulaklıklar. Ben de çalışıyorum bir nevi. Telefon elimde, bilgisayar niyetine, tek parmağın efendisiyim, kelimelerin terbiyecisiyim. Dün üçüncü mektubu yazdım. Yanıt gelmedi henüz. Meraktayım. Potkalım vardı mı, denize kıyısı olmayan kentin yakışıklısına. Bilmiyorum ama tedirgin değilim ya da kaygılı. Eylemlerimden ben sorumluyum sevgili okur. Azmettiren yok. 

Bugün kime yazacağımı düşünüyorum, belki bir başka blogger arkadaşım olur. Çünkü yaşasın blogdaşlık. Kızım eve geçer birkaç saate. Stranger Things izleme hevesinde. Hazır dışarı çıkmışken bir, iki hediye almalıyım. Salı günü yılbaşı arifesi yemeğine davetliyim. Kırmızı ruj alan arkadaşım ve ailesine. Oğluyla kanka sayılırız. İki aydır görmüyorum. Zamanı gelmiş. Mutlu bir oğlan. Kulaklarımla duydum. İngilizce öğretmeni sorunca "Nasılsın?" diye "Happy" diye yanıtlıyor. Mutlu olalım bu yıl ve gelecek olanlarda. Bize keyif, mutluluk, huzur veren ilişkileri sürdürelim, bağı keselim diğerleriyle. 

25 Aralık 2025 Perşembe

Ara-lık: 6

Bir yılı uğurlamanın, yeniyi karşılamanın heyecanı güzel şey, umutlu şey. Bu coşkuyla süslüyoruz evleri, paketliyoruz armağanları... 
Yokuştaki evde otururken yeni yıl öncesi son hafta sonu kar yağmıştı, hatırlıyorum. Denizle aramıza çit gibi gerilmiş çam ağaçlarının, göğe çivi gibi çakılmış servilerin kollarına, taçlarına yuvalanmıştı kar taneleri. Simli kartpostal kareleri gibiydi manzara. O heyecanla açıp bilgisayarımı mektuplar yazmıştım arkadaşlarıma, arka fonda sevdiğim şarkılar çalarken. Mektup bittiğinde o anda hangi şarkı çalıyorsa o şarkıyı da yollamıştım. O mektupların pek çoğuna yanıt da aldım. Şahane bir hediyeydi benden giden ve bana gelen... 

Şimdi yılın son düzlüğünde, yeni yıla yedi gün kala, başlatsam mı bu zinciri diye düştü aklıma. Yedi mektup ya da yedi ses kaydı, benden giden, halimi, hatırımı bildiren... Neden olmasın!

Bu yıl kimseye hediye almadım henüz. Noel pazarlarından kızıma aldıklarımı saymazsak... Birkaç hediye almalı en yakınlarıma, muhtemelen yeni yılda göreceklerime... 

                                                                                 *
Geçen hafta sonu İstanbul'dan arkadaşım geldi. O otobüse binerken, bir arkadaşımın annesinin vefat haberi geldi. Hayat, gerçekten de biz plan yaparken başımıza gelenler. Annesi vefat eden arkadaşım, karı koca meslektaşım, sevdiğim insanlar, bir saat on dakika sürüyor buradan yanlarına gitmek. Duyar duymaz haberi hastalarımı erteledim, kızımı da aldım, yola çıktım. Tam arabaya binerken bir ortak arkadaşımız aradı. Onu da aldım ve yola çıktık. Binaları geçtik, yerleşim yerlerini, köyleri... Arada ağaçlık bir alan var, mevsim geçişlerini, renk geçişlerini izleyebildiğim... Burayı seviyorum, dedim arkadaşıma. Bir daha izledim, giderken ve gelirken. Zamanında yetiştik. Sarıldım arkadaşlarıma. Baş sağlığı ve sabır diledim. Tek tük gelen meslektaşlarımın yanında yerimi aldım ve üzüldüm bu kadar az olduğumuza. Birbirimizin acısına kayıtsız kalmamalıyız bence. Gitmeli, yanındayım mesajını vermeli, vedalaşmalıyız gidenle. Böylesi çok daha samimi ve insani, bir çelenk yollamaktan. 

Döndüm ertelediğim hastalara baktım. Biraz daha geç çıktım işten. Zamanında yetiştim otogara. Arkadaşımı aldım ve yemeğe çıktık. Bir süredir, misafir etmeyi planlıyordum. Tarih seçeneklerini söyleyince en yakın tarih için gel, demiştim, ertelemeyelim. O akşam keyifli bir yemek yedik. Fotoğraf da çektirdik. Anı olsun diye. Çünkü anılar en kıymetlisi. Eve döndüğümde, bir kareyi koydum İnstagram'a ve altına yazdım. Arada duygularım yoğunlaştığında, pıt pıt dökülecekse kelimeler, paylaşıyorum ve düşünmeden, duraksamadan yazıyorum altına. Öyle bir an, öyle bir kare. Bak sen de dinle. Çünkü 2026 için manifestom bu bir yanıyla da. 

"Ertelememenin fotoğrafı, bu. Son zamanlarda ölüm kol geziyor dört bir yanımda. Her ölüm bir hatırlatma esasında. Yeryüzünde ne kadar zamanımız olduğunu bilmediğimizi hatırlatan güçlü bir mesaj. Bu yaşam, bu beden, iyilik, kötülük, sağlık, hastalık, hepsi geçici. Bu geçiciliğin içinde elimizde olan tek şey, şimdi, şu an. Şu an burada olmaktan daha iyi bir yer yok. Bu bilinçle sahip çıkmaya çalışıyorum bugüne. Ertelememeyi seçiyorum, üşenmemeyi, benim için önemli, kıymetli kişilere emek, zaman ayırmayı. Ezcümle Melek geldi, hoşgeldi."

Kendimden alıntı. Altına imzamı her koşulda atarım.  

Sizin yeni yıla dair beklentiniz nedir? Var mı manifestonuz? En azından bir küçük hatırlatmanız, kulağınıza küpe diye astığınız?


 





19 Aralık 2025 Cuma

Ara-lık: 5

Kış güneşi sarı, cılız parlıyor, gökyüzü mavi ama hava buz. 2 dereceyi gösteriyordu araba. Üzerimde siyah pantolon, ayaklarımda naylon çorap ve iskarpinler var. Öğrenci kolunun seçimi var çünkü. Öğle saatlerinde fakülteye gideceğiz. Fotoğraflarda iyi görüneyim. Bu kılıkla kordonda yürünmez. Soğuğu çeker ayaklarım betondan. Ama gökyüzü davetkar. Kim bilir neler gösterecek bana? 

Yaklaşık 1000 adım Starbucks'a gitmek. Havada karada atılır. Sonra sıcak bir mola. Şansıma gökyüzü nasıl mavi, nasıl oyuncu.


 

Bulutlar kol kola girmiş, çökmüş denizin üzerine. Şampiyonluk pozu veriyor. Kafamın içinde patlıyor Mehmet Güreli. "Bulut geçti gözyaşları kaldı çimende". Eski bey'le yol şarkılarımızdan. Tepeler çıktık ve indik, yollar aştık, kerelerce dinledik. Biz gözyaşlarımızı nereye bıraktık? İçimize değil, sanırım. Yoksa bir yumru kalırdı boğazımda, taş otururdu kalbime, neşe eksik kalırdı hayatımda, siyah beyaz filmlere benzerdi yaşam. Yavaş yavaş akmış demek ki, sağalmış, her şeye ilaç olan zaman geçerken şifalı ellerini değdirmiş ve gitmiş. 

İyilik de, kötülük de, mutluluk da üzüntü de geçici. İş bu geçiciliğin geçmesini beklerken ne yaptığımızda, düşüncelerle nereyi tutuşturduğumuzda, durmaksızın nereye odun taşıdığımızda. Maziye odun taşımıyorum nicedir. Hatırla ne yapıyordu kitaba adını veren öykümün kahramanı. Acabalardan, keşkelerden örülü geçmiş zaman çilelerini yokuş aşağı bırakıyor ve olgunlaşmış incirlere girişiyordu abisiyle beraber. İyi olmak cüret ister, cesaret. Şimdinin içinde, sana yemişlerini sunan ağaçları fark etmeyi ister. 

Ben yine Starbucks'tayım. Dün olduğu gibi. Berjerler boştu içeri girdiğimde. Ama ben pencere önüne kuruldum. Tahıllı poğaça ve Türk çayı istedim. Aşina sesler, kahvaltıyı işe katık edenler, yola çıkmadan evvel take awaylerini alanların arasında oturdum, yazıyorum. Silmeden, düzeltmeden paylaşacağım. Bugün, burada bunu gördüm, fark ettim diyerekten. Mektubunu bir şişeye koyup suya bırakacağım. Senin kıyına ne zaman vurur bilmiyorum, ses verir misin, onu da bilmiyorum. Ver bence içi not dolu bir şişeyi her gün bulmaz insan. Ben bir keresinde buldum. Van gölünde. "Kuşadası'nda mahsur kaldık. İmdat!"  yazıyordu. Bir fotoğraf yok elimde, eski, uzak bir hatıra, güldüren. 

Potkal yazmanın güzel bir metaforu. Kerelerce kullandım. Fırsat olursa yine kullanırım. Yalan yok. Klişeler çalışır çünkü. Karabiga'da Potkal diye bir balık restoranı var. Yazın gittik meslektaşlarla. Güzel bir hatıra şimdi. Fotoğraflar anlatıyor geçen günleri. Belki bir gün yine giderim, gideriz. Yollar ve içki masaları yaren istiyor. 2026 yarenlerimizin bol olduğu bir yıl olsun dileğiyle bitireyim ve 1000 adım atayım arabama doğru. 

18 Aralık 2025 Perşembe

Ara-lık: 4

Kış yüzünü gösterdi artık. Arabanın camları buz tutuyor sabahları. Kapalı garaj için kumandayı gidip almalı. Ah bu ertelemecelik! 

Starbucks'tayım. Kordon'da. Kahvaltı yapmak, yumuşak içim mis kokulu kahvemi yudumlayıp bloğa yazarak başlamak istedim güne. Hava soğuk. Güne Kordon'da yürüyerek başlamak yerine amaçlı bir kısa rota tercih ettim anlayacağınız. Rahat koltukların hayaliyle girdim içeri. Tüm berjerler dolu. Pencere önü, bar sandalyesi düşen bana. Ama böylesi de güzel. Oturduğum yerden iskeleye yanaşan feribotu, kaptan köşkünü, direğini görebiliyorum, "Dur yolcu" yazısını, pike atan martıları, yat limanına dizili irili ufaklı tekneleri, günün aydınlık yüzünü, kıpırtısız ve mavi denizi... 

Boğazın aksine kıpırtılıydı sabah kızım. Telaşlı ve sabırsız. Birkaç sakin, tekdüze söylenmiş komutu dırdır olarak gördüğünden. Tam yaşı, hakkıdır. Benimle hayat zormuş, öyle dedi. Bunu söyleyip göğsünde yakalamıyorsa bir kavgayı, ya da söylenmeyi, çok da haklı olmasa gerek. Mevlana'nın yolundayım ben zaten. Haklı ve haksızın ötesinde bir yerde buluşmaya gönüllü kalbim. Niyetim, hayatına kolaylık, keyif katmak sevdiklerimin. Çatışma hep var, olacak, biliyorum. Oralarda kalbimde kalacak ferahlığı, gönül rahatlığını, dilde sadeliği diliyorum, hep ve daima. Kelimelerle öldürmeyeyim sevdiceğimi diye. Wilde'a gönderme. Metinlerarasılık benden sorulur. 

Çınarlar yapraklarını dökmüş. Dibinde kargalar sekiyor. Aile delisi bunlar, yeminle. Bulaşmaya gelmez. Kötü kişi olmamalı bir kargayla, dahi insanla. Ben biriyle kötü kişi oldum mu üzülüyorum. Anlatamadım demek ki kendimi diye hayıflanıyorum. Oysa hayat kısa, kuşlar uçuyor. O yüzden tahammülüm yok bazen beklemeye. Belirsiz, uzak olasılıklar yerine hemen planlayalım istiyorum buluşmaları. Dresden'den güzel olduğunu umduğum şaraplar aldım. Tek başıma içmek için değil. 

Tek başınalık korkutmuyor beni. Seviyorum da yalnız kalmayı. Ama bak yazarken bile topluluk içindeyim şu an. Yazmanın öznesi, aksesuarı olmasın yalnızlık, adanmışlık diye muhtemelen. Çünkü dışarıda cıvıl cıvıl hayat var. Kurulmamış arkadaşlıklar, içilmemiş kahveler, çıkılmamış yemekler, batırılmamış güneşler, doğmamış aylar... Bir yabancının kıymetline dönmesi yaşamın tatlı bir mucizesi. Sence de öyle değil mi? Edebiyat yoluyla, blog sayesinde tanıdığım bir dolu insan, dünyanın dört bir yanından. Bunun kocaman bir ispatı işte. 

Bana ayrılan sürenin sonuna geliyorum dostlar. Üzerime montumu geçireceğim. Kahvenin kalanını yudumlarken kuaför randevuma gideceğim. Sonra da işe. 

Kış güneşi eşlik edecek bana yolda. Ve zihnimde neşeli ezgiler. Siz her neredeyseniz, kiminle, eşlikçiniz size keyif versin dilerim. 


17 Aralık 2025 Çarşamba

Ara-lık: 3

Bu aralar hem çok yazıyorum, hem hiç yazmıyorum. 

Yazdıklarımı kamusal alanda paylaşmıyorum daha doğrusu. Kimsenin okumadığı bir taslakta birikiyor kendime yazdığım mektuplar. Başlığı yıl sonu mektupları. Yaklaşık beş haftadır, üç dört gün haricinde açıp açıp dolduruyorum. Yazma hevesimi orada giderdiğimden burada suskunum. Ne iyiyi paylaşıyorum, ne kötüyü. 

Bu aralar en büyük başlığım "sabır". Sabretmek istiyorum, hayalini kurduklarım için sabırsızlanmamak, şu masaldaki pirinç keki yemek için pirinç dikip filizleri çekiştiren çiftçi gibi olmamak istiyorum. Her şeyin bir hasat zamanı olduğunu kabul etmek, acele etmeden, itiştirmeden, sıkıştırmadan kendimi, günlerin geçişini izlemek istiyorum. Bu esnada önceliğimi bu dakikaların, saatlerin hakkını vererek yaşamaya vermek istiyorum. Kendimi ağırlıyorum, gönlümü eyliyorum bol bol. Bir strateji olarak, sabırsızlığımın önüne geçmek için günlerimi dolduruyorum. Son dört beş haftadır hafta sonlarım dolu dolu geçiyor, ya ben bir yerlere gidiyorum, ağırlanıyorum arkadaşlarımca, ya ben ağırlıyorum. 

Geçen perşembe Prag'a gittim. Gelin size biraz o geziden bahsedeyim. Hem zaman geçer, hem satırlar dolar. Beklemeye tahammül ederim, bloğa da bir tane daha Ara-lık yazısı yazmış olurum. 

Perşembe günü yolda geçti. 

Ben ucuz bilet insanı değilim sanırım. Önceliğim bu değil ya da. Biletimi olabildiğince erken almaya çalışıyorum. Uçuş saatlerini uykusuz kalmayacak, geceyi havaalanına giderek geçirmeyecek şekilde alıyorum. İstanbul'da yaşamamanın bedeli. Köprüyle beraber İstanbul Havalimanı'na ulaşım 3,5 saat sürdüğü için tercihim THY. Bu da benim için tatil bütçesine dahil ettiğim tatlı bir lüks. 



Prag havalimanından Frenc'teki otogara toplu taşımayla kolayca vardım. Starbucks'ta sandviç, kahve, ihtiyaç ve internet molası otobüsün kalkış saatinden beş dakika önce bitti. 



Wroclaw'da şehirlerarası otobüsler avmnin altına geliyor. Gece yolculuğu hızlı sürünce yukarı çıkıp Starbucks buldum. Arkadaşımı aramak için. Bu sayede kapının önündeki yılbaşı ağacını  (sebebi ziyaretim) ve ilk cüceyi gördüm. HoşWroclaw cüce heykelleriyle dolu bir kent. Toplamda on beş saat sürdü bir evden çıkıp diğerine girmek. 





Çok yer görme telaşında olmadığım bir tatildi. Arkadaşlarımla sohbet etmek, günlük hayatlarının bir parçası olmak yetti. Üç de Noel pazarı gördüm(k). Daha ne olsun. 

Wroclaw










Dresden

Stantları gezdim. Sıcak şarap (beyaz şaraptan Ceren'in tavsiyesi) içtim. Kızıma hediye aldım. Yemek yedik ve Prag'a doğru yola koyulduk. 








Prag

En çok Prag'ı sevdim. Tredelnik ve sıcak şarap yakıştı bence. Dresden'de içtiğim glühwein açık ara iyi. Bu arada benim sıcak şaraplar da ortalamanın üzerinde. Onu da anlamış oldum. 




Eski şehir meydanına kurulan alan Dresden'e kıyasla çok daha ferah ve güzeldi. Şehir ışıltılı ve parlak. Astronomik saat, Karl köprüsü, Kafka müzesi, işeyen adamlar heykeli... Kolayca bulduk sokakta gezinirken. Bir başka kentte sağını, solunu, yönünü bilebilmenin mutluluğu, iyimserliği diye bir duygu var bence, adı konmamış. Heykeller, kuleler, tredelnikten ve sıcak şaraptan yükselen tarçın kokusu, amberler, yüzünü yere kapatmış dilenciler, turistlerin dokunmaktan sarı sarı parlattığı köpek heykeli (eh yeniden geldiğime göre işe yarıyor), Vtlava nehri... Prag bildiğiniz gibi. Romantik ve çekici. Tekrar Noel pazarlarına gitmeyi düşünürsem sadece Prag'a gitmeyi, orada iki, üç gün geçirmeyi tercih edebilirim. Havaalanından çıkınca 90 dakikalık biletimi almak, otobüsten metroya aktarma yapmak, hepsi hatırımda. Hafıza acayip bir şey. Aradan yıllar geçse de hatırlıyor ve önüne koyuyor. 






12 Aralık 2025 Cuma

Ara-lık: 2

Yazmak için bir türlü ihtiyaç duyduğum zamanı ayıramamıştım. Şimdi buluyorum işte. 

Uzun süren bir yolculuğun son etabındayım. Prag'dan Wroclaw'a giden bir otobüste. Güne hayli erken başladım. Bavulu geceden koymuştum arabaya. Pasaport, döviz, geceden ayarlandı. 
Sabah zamansız uyandım. Uyanıyorum hep. Diş sıkmak yüzünden belki. Combo plak yapmıştım kendime. Okluzal uyumlamasını aylar sonra bir arkadaşıma yaptırdım. Merkezden ilçeye gittim bunun için ama o ayrı bir hikaye. 
Sabah plağı yatağın içinde buldum. Ne vakit çıkarmışım hiç hatırlamıyorum. Oysa ne çok istiyorum takmayı ve gevşemeyi. 
Duş aldım sonra. Sani'yi besledim. Çöpü çıkardım evden çıkarken. Gecenin karanlığında yola çıktım. Saat daha yedi bile değildi. 
Gevezelik yaptım yol boyu kendimle. Boğazım bile acıdı konuşmaktan. Demek arada sesli de anlatmışım. Monolog değildi valla. Diyalog ama hep hayali. İşte bu aynı hikaye. Ama sonra anlatırım. Bugün kendimden sıkılacak kadar dinledim çünkü. 
Malkara'ya varmadan sis çöktü. Hem de ne sis. Süt denizi içinde ilerlemek gibiydi. Gri, yoğun... Korkmadım desem yalan olur. Epey yol aldık sisle birlikte. Ben diyeyim on beş dakika, sen de yirmi. Görüş mesafesi çok azaldığında bile ilerliyor insan, bir çift farın aydınlattığı yolu alıyorsun ve ilerliyorsun her defasında. Bu, hayatın metaforu değil de nedir? Sorarım sana. Şimdi benim içimde heyecanlı ve hevesli bir yan var, gözlerim ışıl ışıl, içim kıpır kıpır. Kendimi bıraktım duygu seline. Salınıyorum. Düşünürsem işin içinden çıkamıyorum çünkü. Utanç geliyor mesela. Zihnim dırdırcı bir ihtiyara dönüyor. Sesini kısmak istediğim bir gün, sosyal medyada bir ileti çıktı karşıma: "Kapı çalana açılır," diyordu. İkna oldum o dakika. Kapıyı usulca tıklatıyorum ne var bunda. Ben şimdi sana yazıyorum ya, altında çapanoğlu arasan yeridir. Gidip gidip kapıyı çalmayayım diye yazıyorum. Yalan yok. Yalnızca sana da yazmıyorum üstelik. Arkadaşlarımla buluşuyorum, bol bol yürüyorum, spora gidiyorum. Zaman geçiyor. Hep geçer. Sonra parmağımı ekranda buluyorum. Bir de bakmışım profil fotoğrafını büyütmüşüm. Neyse konumuz bu değil. 
İstanbul'a vardım ben. İki saat erkenden. Neme lazım. Fast track hakkım da yok artık. Yeterince varsıl değilim. Bankaya göre tabi. Yoksa bence varsılım. Başımın üstünde güzel bir çatı var, ısınıyorum, karnımı doyuruyorum. Arkadaşlarım var. İhtiyaçlarımı temin ediyorum. Keyif alacağım şeyleri yapıyorum. Spor, sinema, yürüyüş. Okuma hızımdan çok, aldığım kitaplar. Sırasını bekliyor. Pişman değilim. Son öykü kitabımla ilgili birkaç söyleşiyi okudum geçenlerde. Vay be ne havalı cevaplar vermişim. Kendime yabancılaştım. Yazarmışım ben meğer. Yazarım ya, bak yazıyorum yine. Geçenlerde kitabı hediye ettim bir arkadaşıma. Bir de not yazdım. Citroen not kağıdına. Resmen reklam. Kitabın içini karalamak istemedim. Bazen insanlar kitapları elden çıkarıyor. İmzalı kitapların verilmesi hüzünlü bir şey bence. Okudu mu bilmem. Notu görmüştür ama. Güzeldi bence. Anlamlı, biraz da oyunsu. Marshall haklı. "İçinde oyun olmayan hiçbir şey yapmayın" derken... 
Ben artık yazmıyorum. Yazmayı bıraktım da diyemem. Yeni bir sözüm yok belki. Çok da büyütmüyorum. Gelirse ne alâ. Yoksa dişçiliğe devam! Kanal dolduruyorum, dolgu yapıyorum. Evden işe, işten eve. Sıkılıyorum bazen. Hayat çağırıyor dışarı, sokak çağırıyor. 
İşte o yüzden bir otobüsteyim şimdi. Prag-Wroclaw arası. Dışarısı karanlık. Tabelalar seçilmiyor. 3,5 saatlik yolum var. Evden çıkalı neredeyse 12 saat oldu. Yorulmadım yine de. İçimde heves var çünkü ve buluşma coşkusu. 
Arkadaşımı ziyarete gidiyorum. O ve ailesiyle Noel pazarları hafta sonu yapacağız. Wroclaw, Dresden, Prag. Uzun zamandır istiyordum. Noel ışıkları, kış dekorasyonları, ağaçlar, süsler, sıcak şarap, hediyelik eşya stantları... Yılın en büyülü zamanı bence. Hayaller yarattığımız, gerçekleşmesi için adımlar attığımız ama ötesini bilemediğimiz zamanlar. Var bir hayalim. Belki sisin içinde gidiyormuş gibi hissetsem de, hiçbir şey bilmesem de ilerliyorumdur. İlerliyorum elbette. Sabah havalimanını buldum. Arabamı park ettim. Alana girdim. Kapılar aştım. Sınırlar...  Varacağım sonunda. Çünkü yola çıktım.