Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2023 Salı

Zamanın Söndüremediği Roman: Ateşten Gömlek

 


Halide Edip Adıvar'ın en bilinen yapıtı, Ateşten Gömlek İstanbul'da çıkan günlük siyasi bir gazete olan İkdam'da 6 Haziran-11 Ağustos 1922 tarihleri arasında tefrika edildi. 1923 yılında ise Teşebbüs Matbaası'nda kitap bütünlüğünde basıldı. İlk basım eski alfabe ile gerçekleşti. Harf inkılabının ardından yeni alfabe ile yeniden doğdu. O günden bugüne sayısız kez, farklı yayınevleri tarafından yayımlandı. TRT ekranlarında mini dizi olarak gösterildi. Cumhuriyet tarihi boyunca farklı kuşaklar tarafından okunmaya, incelenmeye devam etti. Onu eşsiz kılan, milli mücadele hakkında yazılan ilk roman olmasıydı. 



Bu hiç de şaşırtıcı değildi çünkü Halide Edip, Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’dan ayrılarak Ankara’ya gitti. Mustafa Kemal’in yanında yer aldı. Amerikan Koleji mezunu, iyi derecede İngilizce ve Fransızca bilen Halide Edip, Ankara günlerinde gelen yabancı gazeteci ve siyasetçilerle görüşmelerde çevirmenlik yaptı, ulusal ve dış basına haberler geçti, Anadolu Ajansı’nın kurulmasında ön ayak oldu.



1921 yılının mayıs sonlarından itibaren cepheye geçti. Kızılay Hastaneleri’nde çalışarak, gurur duyduğu onbaşı ünvanını kazandı. Askerler arasında Halide Onbaşı olarak bilinen Halide Edip, gençlik yıllarından itibaren edebiyat ve siyasetle yakından ilgiliydi. Günlük gazetelerde siyasi yazılar kaleme alıyordu. İzmir’in işgalinden sonra Sultanahmet Mitingi’nde yaptığı konuşmayla iyi bir hatip olduğunu da kanıtladı. Dönemin aydınlarının konuşmacı olduğu bu mitingler, işgallere karşı halk direnişini savunuyor, milli bilinci uyandırıyor ve örgütlenmeyi sağlıyordu. Söz konusu mitingte Halide Edip karşısındaki 200 bin kişilik kalabalığa şöyle yemin ettirmişti:



“Türkiye’nin istiklal ve hayat hakkını alacağı güne kadar hiçbir korku, hiçbir meşakkat önünden kaçmayacağız. Yedi yüz senelik tarihin ağlayan minareleri altında yemin ediniz.”

Bu coşkulu miting, yüreklerde alevlenen milli direniş ruhu, romanda da yer alıyor, roman kahramanlarının milli mücadeleye katılmak için Anadolu’ya geçmelerine vesile oluyordu. Roman, her türlü yokluk karşısında, ölüme meydan okuyanların, gözünü kırpmadan ateşten gömleği sırtına geçirenlerin anlatısıydı. Dönemin ruhunu çok iyi yansıtan ateşten gömlek metaforu Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun buluşuydu. İkili arasında geçen bir sohbette Yakup Kadri, “Ateşten Gömlek” adında bir roman yazacağını söylemişti. İsmi çok beğenen ve kendisi de kullanmak isteyen Halide Edip, kitabın başına “Yakup Kadri Bey’e Açık Mektup” başlığıyla bir sunuş yazısı kaleme aldı ve durumu okurlara izah etti ve Yakup Kadri’den ismi ondan önce kullandığı için özür diledi. Yazı, Halide Edip’in şu sözleriyle bitiyordu:

“Benim “Ateşten Gömlek” eğer zaman söndürüp bir tarafa atmazsa Türk romanları arasında iki tane “Ateşten Gömlek” olacak. Belki elli sene sonra bir kütüphane rafında yan yana oturacak olan bu iki kitap Hans Andersen’in masallarındaki gibi belki dile gelir, birbirlerine geçmiş günleri söylerler. Kimbilir o uzak atide Türk gençliğinin sırtındaki “Ateşten Gömlek” ne kadar bizimkilerden başka olacaktır.”

Yakup Kadri bu isimle bir roman yazmadı. Ancak Halide Edip’in Ateşten Gömlek’i aradan geçen yüz bir yıla rağmen hâlâ ilk günkü tazeliğinde. Pek çok bakımdan da öncü bir roman üstelik. Romanın anlatıcısı Peyami, cephede aldığı yaralar nedeniyle bacaklarını yitirmiş, başına saplanan kurşunun çıkarılmasını beklemektedir. Doktorlar onu ameliyata alana kadar başından geçenleri Ateşten Gömlek adını verdiği günlüğüne yazmaktadır. Peyami’nin hatıraları arasında Ayşe’nin yeri büyüktür. Ayşe, yıllar önce aile büyükleri tarafından Peyami’ye eş adayı olarak görülmüş, birbirlerini tanıyabilmeleri amacıyla da İzmir’den İstanbul’a davet edilmiştir. Peyami bu olasılık üzerine soluğu Almanya’da almış ve evlilik gerçekleşmemiştir. Ayşe, bir başkasıyla evlenerek İzmir’e dönmüştür. İzmir’in işgali sırasında eşi ve çocuğu öldürülen genç kadın İstanbul’a kaçmış, Peyami ve annesinin yanında misafir olarak kalmaya başlamıştır. Ayşe’nin işgal sırasında tanık olduğu acılar, söz konusu mitingte dinledikleri, Peyamilerin evinde kalan Cemil ve dava arkadaşı İhsan ile sohbetleri neticesinde milli bilinci canlanmaya başlamış ve Milli Mücadele saflarında yerini almıştır. Romanın diğer erkek kahramanları, özellikle de Peyami üzerinde etkisi büyük olan Ayşe ev işleri yapan, çocuk büyüten bir kadın prototipinden hayli uzaktır. Romanı öncü kılan da kadın temsilindeki bu değişikliktir. Kadın, hapsedildiği ev içlerinden kamusal alana çıkmış, milli idealleri, fikirleri benimsemiş, bu uğurda yola çıkarak hem fiziksel hem de zihinsel dönüşümünü gerçekleştirmiş, modern kadın figürünü de kanlı canlı ortaya sermiştir. Çünkü devrim yalnızca topla tüfekle değil, sanat, özellikle de edebiyat yoluyla da inşa edilmektedir. Mücadele henüz sürerken yazılan “Ateşten Gömlek” tam da bu sebeple okura sadece bir belgesel gibi içeride yaşananları aktarmakla yetinmez; yeni milli kimliği de ortaya koyar. Zira devrim, tüm olumsuzluklara karşın, yüreği vatan ve millet sevgisiyle dolu olanların, halka liderlik edenlerin, topluma yön veren kişilerin, öz değerlerine yabancılaşmadan yüzünü moderne çevirenlerin, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmekten imtina etmeyenlerin, vatana hizmet aşkıyla yanıp tutuşanların, ateşten gömleği sırtına geçirmekte beis görmeyenlerin cesareti, kararlılığı, çalışkanlığı, dirayeti, inadı sayesinde gerçekleşmek üzeredir ve kazanımlarının nesilden nesile aktarılması arzulanmaktadır.

                                                                                                                 

14 Şubat 2022 Pazartesi

Engelleri aşan kadın: Marie Curie

 Birleşmiş Milletler, 2015 yılında kadınların ve kızların STEM (fen, teknoloji, mühendislik ve matematik) alanında eğitim ve araştırma faaliyetlerine katılımını teşvik etmek amacıyla 11 Şubat gününü “Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Uluslararası Günü” olarak ilan etti.

Elbette kız çocuklarının ve kadınların eğitim alma, bilimsel araştırma faaliyetlerine katılmasının önü kendiliğinden açılmadı. Kız çocukları ve kadınlar bu uğurda inançla, azimle, kararlılıkla çalıştı, çabaladı. Çoğu zaman başarıları istisna olarak görüldü, yok sayıldı. Yine de yılmadılar, kendilerinden sonra gelenler için yolu açmaya, ilerlemeye devam ettiler. Size karşısına çıkan engelleri yılmadan aşan, öncü bilim kadınlarından Marie Curie’nin hikâyesini anlatan bir çocuk kitabından bahsetmek istiyorum.

“Marie Curie ve Atomların Sırrı” Luca Novelli’nin yazdığı, Süheyla Kaya’nın çevirdiği, Can Çocuk’tan yayımlanmış bir biyografi kitabı. Kitapta kronolojik sırayla Marie’nin çocukluğu, eğitimi, kocası Pierre Curie ile tanışması, fizik çalışmaları, karşılaştığı engeller, ona ün kazandıran bilimsel başarıların yanı sıra ilk Nobel ödülü alan kadın olması, hiçbir kadının alınmadığı kurumlarda çalışmayı başarması gibi tarihe düştüğü ilkler anlatılıyor. Kitap Marie’nin hayatını on dokuz bölüme ayırıyor. Her bir bölümün başında üçüncü tekil şahıs anlatıcı, o bölümde okuyacağımız içeriğe dair genel bilgi sunuyor. Sonra Marie dile geliyor ve ben anlatıcının olanaklarından faydalanarak bize ilk elden biyografisinin ayrıntılarını sunuyor. Bu ayrıntılar neşeli siyah beyaz karikatürlerle belirginleşiyor, daha da ilgi çekici hâle geliyor. Anlatının sonunda yer alan radyoaktif sözlük bölümünde ise kitap boyunca karşılaşılan terimler ve bilim insanları hakkında bilgiler yer alıyor.

Gelelim Marie Curie’nin ilham veren hikâyesine:

Marie Curie, 7 Kasım 1867’de Polonya’nın başkenti Varşova’da Maria Sklodowska adıyla dünyaya geldi. O tarihlerde günümüz Polonya toprakları Rusya, Prusya ve Avusturya-Macaristan’nınegemenliği altında idi. Varşova, Çarlık Rusya’sı işgali altındaydı ve halkın ana dili olan Lehçe’yi öğrenmesi yasaktı. Maria’nın babası Wladyslaw lisede matematik, annesi Bronislawa ise bir kız okulunda müdürdü. Maria daha liseyi bitirmeden ablalarından biri tifodan, annesi ise tüberkülozdan öldü. Babası yanlış bir yatırım nedeniyle tüm parasını kaybedince aile zor günler geçirdi. Maria başarılı bir öğrenciydi. Yasak olmasına karşın Lehçe okumayı ve yazmayı da öğrendi. Liseyi birincilikle bitirdiği halde o günlerde kızların üniversiteye gitmesi engellendiği için “Uçan Üniversite” denilen bir oluşumla öğretimine devam edebildi. Bu oluşuma “Uçan Üniversite” deniyordu çünkü öğretmenler kızlara gizlice evlerde ders veriyor, polis baskınına karşın da bu evler sürekli olarak değişiyordu. Maria öğretmenleriyle Avrupa’da dolaşan yeni fikirler üzerine konuşmaktan hoşlansa da yurt dışına giderek gerçek bir üniversite eğitimi almaya kararlıydı. Bunun üzerine ablası Bronia ile bir anlaşma yaptılar. Ablası Paris’te tıp okurken Maria mürebbiye olarak çalışacak ve ablasına para gönderecekti. Ablası doktor olup para kazanmaya başladığında ise okuma sırası Maria’ya gelecekti. Maria önce Varşova’da, sonra kırsalda mürebbiye olarak çalıştı. Kırsalda çalıştığı evin oğluyla yakınlaşınca aile, oğullarının drahoma getiremeyecek yoksul biriyle evlenmesini istemedi. Yeniden Varşova yolunu tutan Maria, kuzenlerinden birinin gizlice kurduğu fizik ve kimya kursuna başladı. Mendeleyev’in öğrencisi olan kuzeninden çok şey öğrendi.

Paris’e gitme sırası geldiğinde seçimi belliydi. Maria, Sorbonne’da fizik bölümüne kaydolurken ismini Marie olarak değiştirdi. Sorbonne’dan birincilikle mezun oldu. Burs alarak Ulusal Endüstriyi Geliştirme Derneği adına belirli çelik çeşitlerinin manyetik özelliklerini incelemeye başladı. Bu araştırma için Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarı başkanı fizik doktoru Pierre Curie ile tanıştı. Ortak ilgi alanlarının da etkisiyle yakınlaşan çift 26 Temmuz 1895’te evlendi. Bu tarihten sonra Marie Curie adını aldı. Curie, doktora konusu olarak Bekerel ışınımını seçti. Araştırmaları sonucunda bu ışınıma radyoaktivite adını verdi ve polonyum ve radyumu keşfetti. Radyumun keşfi, tıp alanında kullanılabileceğinin tespit edilmesi onlara büyük ün kazandırdı. Bu araştırmayla Marie Curie, eşi Pierre ve doktora hocası AntoineHenriBecquerel ile Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. Tarihte Nobel ödülü alan ilk kadın oldu. Keşiflerinin tüm insanlığın yararına kullanılması için patent almaksızın, ticari kaygı gütmeksizin araştırmalarına devam ettiler. 1906 yılında Pierre kaza geçirip ölünce Marie Curie, Sorbonne’da profesör olarak çalışan ilk kadın oldu. Pierre’in ölümünden sonra ismi haksız skandallarla anılıp itibarsızlaştırılmaya çalışılsa da Marie Curie çalışmalarını sürdürdü. 1911 yılında bu defa Nobel Kimya Ödülü’nü alarak tarihte iki Nobel Ödülü’ne sahip ilk insan oldu. Çalışmaları bununla sınırlı kalmadı. Birinci Dünya Savaşı sırasında yaralanan askerlerin vücudunda kalan şarapnel parçalarını bulmak için röntgen ışınlarından faydalanma fikrini düşündü. Kızı Irene ile cephelerde bulundu. Uzun yıllar radyoaktif maddelere maruz kaldığı için 1934’te kan kanserinden öldü.

Marie Curie radyoaktivitenin atom bombasının geliştirilmesinde kullanıldığını görmedi. Ölümünden sonra radyoaktivite alanındaki gelişmeler, nükleer santrallerin kurulması, nükleer tıp gibi uygulamalarla devam etti. Pierre ve Marie Curie buluşlarının insanlığın iyiliğine kullanılmasını arzu ediyor, aksi bir durumdan endişe ediyordu. Nitekim Pierre Curie 1905’te Nobel Fizik Ödülü aldıkları törende görüşlerini şöyle dile getirmişti:

“Radyum canilerin elinde çok tehlikeli olabilir… Kendimize şu soruları sormamız gerekiyor: Doğanın sırlarını bilmek insanlığa gerçekten yarar sağlayacak mı? İnsan bu yeni bilgilerden faydalanmak olgunluğuna erişti mi?” Pierre Curie iyimserdi. Sözlerini şöyle sürdürdü: “Fakat ben de Nobel gibi, insanlığın, her şeye rağmen yeni buluşlardan zarardan çok yarar sağlayabileceğini düşünüyorum.” Tarih bize Pierre Curie’nin sözlerinin kehanet gibi gerçekleştiğini gösterdi. Dilerim bundan böyle yeni buluşların zarardan çok yarar getirme konusunda daima haklı çıkar.

*Bu yazı ilk kez 11 Şubat 2021 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır. 

         

24 Ekim 2020 Cumartesi

Sibop Üzerine Okuma Notlarım

Bu aralar öykü yazamadığımdan mütevellit okuduğum kitaplar üzerine daha çok söz söylemek istiyorum ama aynı yazmanın yazmayı çağırması gibi yazmamak da yazmamayı çağırıyor.  O halde umduğum gibi yazamayacağım koşuluyla başlayayım ve maddeler halinde ilerleyeyim. 




0
Bu ara aynı anda pek çok kitabı okuyorum. Kimisi sevdiğim halde yarım kalıyor, kimisi yavaşlayarak da olsa bitiyor. Bu sürüncemeden kendini sıyıran bir roman oldu Sibop. Başar Başarır'ın öykü kitaplarının ardından gelen ilk romanı Sibop, benim de okur olarak Başar Başarır'la tanışma kitabım. 
1
Sibop 2017 Yunus Nadi Roman ödülünü almış bir yapıt. Başarır bir önceki öykü kitabı Teklifinizle İlgilenmiyorum ile 2014 Yunus Nadi Öykü ödülünü almış. Üst üste ülkenin en saygın edebiyat ödüllerini alan yazar, bir söyleşisinde (nerede denk geldiğimi şu an anımsamıyorum) ona yöneltilen (mealen yapıtlarıyla yeterince ilgilenip irdelendiğini düşünüp düşünmediğine dair) soruya bunun kendisi için geçerli olmadığını, çoğunlukla pek çok yazar için de durumun benzer olduğunu söylüyordu. Yirmi beş yılını yazarak geçiren, ödüllü bir yazarın dahi bunu hissetmesi ve dillendirmesi epeyce hayal kırıklığı yaratıyor. Yazan insan, edebiyat denilen kuyuya bir taş atar ve bekler ki çınlasın. O beklediği ses çoğu zaman gelmez, gelenler ise çoğu zaman arka kapaktan devşirilmedir ya da yazan kişinin okurluk beklentisine uyup uymamasıyla inşa edilen bir güzelleme ya da karalamadır ancak çoğu zaman yapıtın sahibinin içinden işe yarar bir şey çıkarması mümkün değildir. Kitaptan alıntılanan bir cümle, afili bir poz, kitabın kendisinden çok daha fazla beğeni ve yorum alırken insanın aklının tutulmaması pek mümkün değil. Bildik sosyal medya yorgunluğu diyelim ve geçiştirelim. 
2
Gelelim Sibop ile karşılaşmamıza. Parşömen Sanal Fanzin'de Aysun Kara'nın yazdığı değerlendirme yazısı, Yunus Nadi Roman Ödülü derken dikkatimi çekmiş, hiç okumadığımı fark etmiştim ama ne derler bilirsiniz: Okumak istediklerimiz daima okuyabileceklerimizin fersah fersah ötesinde. Bu, ötelenen karşılaşma Nilüfer Belediyesi'ne ait Nilüfer Kütüphaneler bünyesinde çevrimiçi gerçekleşen Edebi Kazılar etkinliğiyle gerçekleşti. İlk kez orada dinleme fırsatı bulduğum Başarır, "Kalemin başını bazen kafiye çeker," diyerek kelimelerle, dille derdi olduğunu, dile meftun olduğunu ima ediyordu. Roman da tam olarak bunu doğruluyor. Argodan, ironiden, sözcük çeşitliliğinden yana gerçekten zengin bir anlatı Sibop. Buna kahramanları, olay örgüsüne dahil olan durumların çeşitliliğini de ilave etmeliyiz. 
3
Romanlarda pek sık rastlamadığımız içindekiler bölümünün hikâyesi ise şu
Başar Başarır bir önceki öykü kitabı Teklifinizle İlgilenmiyorum'un yayımlanmasından sonra üzerinde çalıştığı bir metin, öykü formuna sığmaz ve hacmi artar. İçindekiler tablosu öykünün yazım aşamasında kendisi için elinin altında tuttuğu, yazım sürecini kolaylaştırmak için hazırladığı zaman ve kişiler çizelgesi iken anlatı uzadıkça uzar, bu çizelge de romana dahil olur.  
4
Sibop üç koldan ilerleyen bir anlatı. Bir yanda romana adını veren Sibop Orhan'ın Facebook üzerinden Aslı ile tanışması ve onların yıldırım aşkıyla birbirlerine tutulup evlenmeleri, bir yanda Aslı'ya kalan bir miras meselesi yüzünden etik dışı davranmayı da göze alarak onu ikna etmeye, korkutmaya çalışan bir avukat ve buradan açılan polisiye, merak unsuru zengin, sürükleyici bir hikâye ve günümüzde bu olayın patlak vermesine yol açan Aslı'nın ölmüş babası Kerim'in hikâyesi. Tüm bunlar birbirine bağlana, ulana romanı ilerletiyor ve toplumsal bellekte yer bırakan yapı taşlarının kentsel dönüşüm kisvesi altında yok edilmesinden, estetik ve hikâyesi olanların yıkılıp yerlerine bir örnek beton ucubeler dikilmesine, yolu kısaltmak için eski mezarlıkların üzerine asfalt dökülmesinden, köprü inşaatı için ormanların kesilmesine vicdanımızı, gözümüzü, aklımızı rahatsız eden ne varsa bir bir gözler önüne seriyor. 
4
Olaylar kronolojik sırada ilerlemiyor. Günümüzde geçen bölümlerin anlatıcısı Sibop Orhan. Bu bölümlerde kullanılan dil daha çok argoya, gündelik dile yaslanıyor, kahramanın iç sesi de hayli baskın. Başar Başarır'ın söyleşide dediğine göre, genç okur öyle konuştuğu halde romanın bu bölümlerini yadırgamış. Bana samimi ve içten geldi. Başar Başarır, argoyu, sokak dilini kullanırken oldukça rahat. Dilin kurallarını bozmaktan çekinmiyor, keyifle kendisini okutuyor. 
 
5
Kerim Uluğ'un hikâyesinin anlatıldığı, 1960lı yılların sonunda başlayan bölümlerde ise Tanrı yazar anlatıcı tercih edilmiş. Aslı'nın babası Kerim Uluğ ölmüş olsa da romanın omurgasını oluşturuyor. Şiir de yazan, tiyatro meraklısı bir genç olan Kerim Uluğ Yüksek Ticaret'ten ayrılır ve kendisi gibi oyunculuğa meraklı bir arkadaşıyla özel bir tiyatroda iş bulur. Kerim Uluğ, dava adamıdır, prensip sahibidir, daha adil bir dünya özlemi içerisindedir. Birlikte çalıştıkları tiyatro içerisinde herkesin emeğiyle orantılı hisse sahibi olmasını arzu etmektedir. Çalışanları örgütlemeye çalışsa da ilk girişimi boşa çıkar, kendisini kapının önünde bulur. Birtakım tesadüfler sonucunda Yeşilçam'da tutunur, evlenir ve bir kızı olur. Yıllar evvel birlikte çalıştıkları ekibin daveti üzerine tiyatroya döner ve bu defa şartlarını kabul ettirir. Yıllar sonra Aslı'nın peşine takılan adamlar da tiyatro binasını yıkıp yerine AVM yapmak isteyen bir inşaat grubudur. Firma küçük hissedarları ama tehditle ama parayla ikna edip bir an evvel binayı yıkmak ve işe koyulmak ister zira büyük hissedarın kızı çantada kekliktir. 
Kerim Uluğ yaşamasa da, geçmişte yaşadıkları romanın nedensellik bağı açısından önemlidir ve anlatıda epey yer tutar. 
5
Sibop, Orhan'ın lakabıdır. Ortadan kaybolan karısı Aslı'yı ararken bir başka roman kahramanı tarafından takılır, o da üzerine dikilmiş kıyafet gibi alır giyer. Orhan, ablasının gölgesinde kalmış, Hukuk Fakültesi'ni bitirip avukatlık stajı yapsa da mesleğini hiç yapmamış birisidir. Sık sık ölmüş anne babasının seslerini duyar zihninde. Yokluklarında bile Orhan'ı hizaya sokar, ona sık sık Osman değil, Orhan olduklarını duyurmayı başarırlar. Osman Bey, Osmanlı Devleti'ni kurarken, Orhan sadece Orhan Bey olarak kalmıştır. Bizim Sibop Orhan ise Aslı sayesinde, Osman'lık mertebesine geçemeyecekse de daha iyi bir insan olma çabasını sürdürecektir. Bu büyüme hikâyesine eşlik etmekten, Başar Başarır'ın dilbazlığına tanık olmaktan bence hoşlanacaksınız. 



27 Haziran 2019 Perşembe

Mevsim Yenice ile söyleşi

"Öykücülüğüm ve Bakış Açım Hep Değişip Dönüşüyor, Tıpkı Kendimin de Dönüştüğü Gibi"



İlk öykü kitabınız Tekme Tokatlı Şehir Rehberi ile geçtiğimiz haftalarda 2019 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülleri’nde mansiyon ödülünü kazandınız. Akabinde yeni öykü kitabınız Bilinmeyen Sular okurla buluştu. Öncelikle her iki başarı için tebrik ederim. Nasıl hissediyorsunuz?

Çok teşekkür ederim. Her ikisi de hayatımdaki güzel gelişmelerden. Mutlu ve heyecanlı hissediyorum.

Bilinmeyen Sular’a değinmeden önce biraz geriye giderek başlamak isterim. Yazmaya nasıl başladınız? Bu serüven nasıl ve kimlerce desteklendi?

Bir şeyler yazmak ortaokul dönemlerinden bu yana var ancak öykü yazmaya 2014 yılının başında, katıldığım bir yaratıcı yazarlık atölyesinde başladım. Serüvenin başında öyküleri derleyip bir kitap çıkarma fikri yoktu aklımda açıkçası. Süreç kendiliğinden buralara getirdi beni. Etrafımda beni bunun için gönüllendiren ve destekleyen dostlarımın ve ailemin oluşu da şanslı olduğumşeylerden biri tabii.

Lisans eğitiminiz fizik üzerine. Fizik eğitimi almak size neler kattı, sizden neler aldı?

Bunu çok düşündüm; en başından edebiyat okusaydım nasıl olurdu? Sanırım istemezdim. Bunun birkaç sebebi var, edebiyat benim için gerçek dünyadan kaçış yollarından biri, akademik bir sıkıntıya dönüşmesi beni çok üzerdi mesela. Bir diğer güçlü sebep ise, fizik eğitimim bana her şeye başka bir boyutta bakmayı öğretti. O nedenle o savaştan galip çıkabildiğim için kendimi hep kazançlı ve iyi hissederim.

2016 yılından bu yana altZine ve altKitap yayın kurulunda yer alıyorsunuz. Böyle bir ekipte çalışmanın öykücülüğünüze katkılarını nasıl değerlendirirsiniz?

Böyle bir ekiple çalışmanın yalnızca öykücülüğüme değil, maneviyatıma da bir sürü katkısı oluyor. Ben ekip değil “altdostlar” diyorum zaten kendilerine. Dergi hazırlarken ve her yıl düzenlediğimiz altkitap öykü yarışması öykülerini değerlendirirken birlikte çalışmanın keyfini tekrar tadıyoruz. Bu süreçlerde de birbirimize çok şey kattığımıza inanıyorum. Hep söylüyorum, yine söyleyeceğim, içinde bulunmaktan en mutlu olduğum oluşumların başındaaltzine ve altkitapgeliyor.

Yazmak, bir yandan da kendini tanıma, merakını harlayan, hayal gücünü besleyen, yazdığın ve yazacağın metinleri şekillendirecek temel meseleleri bulmak demek. O yüzden yazarın asıl yolculuğunun ikinci kitapta başladığını, bu yolun biraz daha zorlu olduğunu söylemek mümkün. Yeni öykü dosyası üzerinde çalışmak sizin için nasıl bir deneyimdi? İlk kitapta aklınızı meşgul eden soruların hangileri sizi takip etti, hangileri elendi? Neler sizi şaşırttı?

İkinci dosyanın başına geçtiğimde içimde bir sürü öykü fikri ve mesele birikmişti. Sonra yazmaya başladıkça ilk kitaptaki ironinin dozunun gitgide azaldığını fark ettim ve okuyucunun ne düşüneceğiyle ilgili bir takım sorular aklımı kurcalamaya başladı. Bunu birkaç dostumla paylaştığımda ve üstüne düşündüğümde, tüm bu kaygılardan sıyrılıp yapmak istediğim şeyi en iyi şekilde yapmaya odaklanmaya karar verdim ve kulaklarımı kapadım. Tekme Tokatlı Şehir Rehberi ve Bilinmeyen Sular arasında yine benzer meseleler var, bu anlamda birbirinden çok uzağa düşmüş iki kitap diyemem ikisi için ancak benim kendi öykücülüğüm ve bakış açım hep değişiyor dönüşüyor, tıpkı kendimin de dönüştüğü gibi. O nedenle dil, bakış açısı gibi konularda daha farklı ilk kitaptan.

Bilinmeyen Sular ve Yamaç öykülerini okuduktan sonra bir müddet hafıza, aidiyet/sizlik, mekân ve mekânın kalıcılığı gibi kavramlarla baş başa kaldım. Kentlerde bu kadar hızlı bir yapı söküm devam ederken büyümenin ve bilinmeyen sulara açılmanın eşiğindeki bu kahramanların geri dönebilecekleri bir evleri olacak mı diye düşünmeden edemedim.

Bu sorunun cevabı bende de yok maalesef. Hatta en çok da “eve bir gün geri dönecek miyiz?” “evimiz neresi?” sorularına cevap aradığım için bu konuları yıkıp yıkıp tekrar inşa etmeye çalıştım. Dileğim, eve dönelim ya da dönmeyelim, biraz olsun ait hissedebileceğimiz bir yer bulabilmemiz umudunun bizi terketmemesi...

Kitapta beni en çok etkileyen öyküler doğrudan diyalogla başlayan, öncesiyle ve sonrasıyla çok ilgilenmeden okuru bir ânın içine taşıyan ve öykü kişilerine bu ânın içinden baktıran metinler oldu. Özellikle Kırk Saniye öyküsünü anmadan geçemeyeceğim. Öykünün hikâyesini sorsam…

O öyküyü altzine’nin Su ve Hafıza teması için yazmıştım ilk. Bilinmeyen Sular için yazdığım ilk öykü de diyebilirim ayrıca. Dosyanın adının Bilinmeyen Sular olmasının birkaç sebebinden biri. O nedenle benim için de özel bir öykü. Öykünün başındaki ilk sahne, “birinin birini tekrar görmek isteyip istemediği kırk saniye içinde belli oluyormuş,” kısmı yıllar önce yaşadığım ve hayal meyal hatırladığım kayıp bir anın izlerinden biriydi. Öyküye başlarken aklımda en net bu vardı. Ve daha sonra su doldurmayı bekleyen iki arkadaş arasında kurmaya karar verdim öyküyü. Bulundukları yere ait hissetmeyen iki arkadaş olacaktı bunlar. Tıpkı su gibi. Aidiyet duygusunu kuşlar üzerinden anlatmayı, düşünmeyi seviyorum. Bu nedenle öykü kuşlar üzerinden vurucu bir sahneyle devam etti. Yazarken kendimi de üzdüğüm bir öykü oldu Kırk Saniye, okur yorumları “illa öyle davranmak zorunda mıydı?” diye sorunlar oluyor. Yine de ben öyküyü umutlu bitirdim gibime geliyor. Ya da kim bilir öyle düşünmek bana iyi geliyor.

Kitabı ithaf ettiğiniz Alkor ve Mizar, Göründüğünden Daha Uzak adlı son öyküde tıpkı öykülerin başında yer alan Pink Floyd alıntıları gibi etkiyi güçlendiren bir ayrıntı olarak beliriyor ve Pes gibi, Bilinmeyen Sular gibi bazı öyküleri okurun zihnine yeniden düşürüyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Göründüğünden Daha Uzak öyküsünü yazarken, diğer öyküleri ve meseleleri kapsayan bir öykü olarak düşünerek yazdım. Onun en başından son öykü olacağı belliydi anlayacağınız. Fakat ithaf kısmı son okumaya kadar yine boştu. Kime veya neye ithaf edeceğimi bilmiyordum Bilinmeyen Sular’ı. Daha sonra dosyayı bitirip art arda okuma yaptığım dönemde, yazılan her öykünün, deştiğim her meselenin aslında tam da hepimize ait olduğunu fark ettim. Bu nedenle Bilinmeyen Sular’ı tıpkı bizim gibi, birbirine çok yakın gibi görünen ama aralarında üç ışık yılı uzaklık bulunan Alkor ve Mizar’a ithaf etmekten alıkoyamadım kendimi.

 * Bu söyleşi  23 Haziran 2019 tarihinde Mevzu  Edebiyat'ta yayımlanmıştır. 

5 Şubat 2019 Salı

Yazmak ile yaşamak arasında


Otopsi, bir ilk kitap. Hacmi küçük, içeriği yoğun. Özge Lena'dan.

David Lang This Was Written by Hand eşliğinde diye başlıyor Lena söze.




Hep bir şey eksik. Bazen bir anı, bazen bir his, bazen kendilik. Ve bazen de bir kelime, bir imge ya da yaşam. Yaşamın içinde bir düşünce. Düşüncenin sonunda bir eylem. Eylemin yanında bir isyan. 
Eksik olan, içimizde bir boşluk suretinde var oluyor. 

Bir kadının yukarıdaki notlarıyla başlıyor roman. Sonra yazan ellere dönüyor, yazılan yere ve onu roman boyu takip eden tablodaki ihtiyar gözlere. Yalnızca yazmak için gelinen karlarla kaplı kuzeydeki taş kulübe ve öncesi el ele yürüyor böylece. Eş, anne ve iş kadını olmak, rutini sürdürmek için verilen savaş, yazmanın hazzına sırt çevirerek kişinin kendine yaptığı ihanet, kadının giderek kuruyan, çölleşen iç dünyası, karmaşası, onu günden güne ele geçiren boşluk. Boşluk ve toplumun belirlediği normalin sınırları arasında salınan, her salınımda şarkısını, derisini, etlerini yitiren bir kadın. 



Arka kapaktan
Boşluk hemen yanı başında beklerken, kadın onu görmezden gelmeyi öğreniyor. Derin nefes alarak, içerek, uyuyarak, kusarak, en çok da yazarak onu unutmaya çalışıyor. Boşluktan kaçmak için duvarlarını kendi elleriyle örüyor. Yıllarca umut ve sabırla. Ancak ne yaparsa yapsın rüyalarından kaçamıyor. Düşler hep ve tam orada. Boşluğun ortasında taştan bir ev. Issızlıkta, tek başına. Evde bir tablo. Pencerelerin arasında. Tabloda yaşlı bir kadın. Öylece ona bakmakta. Yüzlerce kez, içinde kar taneleri olan bir kaleydeskopun içinde dönüp duran bir ruh. Çığlıklarla uyanılan geceler. Gözyaşları ve terle. Boşluk, rüyalarından sızıp onu çağırıyor, şehvetle. 
Otopsi, bir kadının iç dünyasındaki derin çelişkileri anlatıyor. Onu yazmaktan, dahası kendi olmaktan alıkoyan kimliğini, sorumluluklarını, toplumsal baskılara karşın yazma tutkusuyla gelen gerilim, içinde gittikçe büyür ve bu hesaplaşma onu giderek varoluşsal bir seçim yapmaya zorlar. Söz konusu olansa boğucu günlük yaşamı ile yazmak, başka bir deyişle, esaret ve özgürlük arasında bir seçimdir. 


4 Kasım 2018 Pazar

ROAD DAHL'DAN YAZMA ÖNERİLERİ*



Canlı bir hayal gücüne sahip olmalısınız. 
Yazmayı bilmelisiniz. Bununla demek istediğim şu: Betimlediğiniz sahneyi öyle betimlemelisiniz ki o sahne okurun zihninde canlansın. Bunu becerme yeteneği herkeste yoktur. Bu bir Tanrı vergisidir, sizde ya vardır ya yoktur. 
Dayanıklı olmalısınız. Bir başka deyişle, yapmakta olduğunuz işe dört elle sarılmalı, asla vazgeçmemelisiniz; nice saatler, günler, haftalar, aylar sürse de, o işe devam etmelisiniz. 
Kusursuzluk tutkunuz olmalı. Bunun anlamı şudur: Yazdığınız bir şeyi defalarca düzeltmeden, elinizden gelenin en iyisi hâline getirmeden o şeyle asla yetinmemektir. 
Güçlü bir özdisiplininiz olmalı. Tek başınıza çalışıyorsunuz. Bir işvereniniz yok. İşe gelmediğiniz zaman sizi işten atacak ya da kaytardığınız zaman sizi paylayacak biri olmayacak ortalıkta. 
Keskin bir mizah duygunuzun olması çok yararlıdır. Büyükler için yazıyorsanız bu gerekli değildir ama çocuklar için yazıyorsanız çok önemlidir. 
Bir dereceye kadar alçakgönüllü olmalısınız. Yazdığı şeyin harika olduğunu düşünen yazar sorun yaşayacak demektir. 

* Road Dahl'ın yazma önerileri "Arka Kapıdan Girmek Nasıl Yazar Oldum" hikâyesinden alınmıştır. Söz konusu öykü, Şeker Henry'nin İnanılmaz Öyküsü kitabında yer almaktadır.


Şeker Henry'nin İnanılmaz Öyküsü
Road Dahl
Çeviri Ülker İnce
Öykü
Can Yayınları

26 Temmuz 2017 Çarşamba

ORADA BİR YERDE


Engin Türkgeldi ilk matbu kitabı Orada Bir Yerde ile güçlü bir çıkış yaptı. Kitap hakkında çok yazıldı, çizildi. Bu hızlı çıkış, kitap tanıtımı ve söyleşi sağanağı, okurun kitapla buluşmasını kolaylaştırıyor kolaylaştırmasına ama bazen de tersi bir etki yaratabiliyor.  Çok konuşulandan, bu kadar kolay usta payesi verilenden uzaklaşma eğilimi gösterebiliyor kişi. Endişeye, ön yargıya mahâl yok. Orada Bir Yerde bu ilgiyi sonuna kadar hak ediyor. Dahası bu ilginin âna hapsedilmeyeceğini, uzun yıllara, yeni okur kitlelerine de yayılacağını muştuluyor. Zira metinlerini modern hayatın tüm araç ve gereçlerinden arındıran, geçmişte ya da distopik bir gelecekte kurgulayan, böylece güncelin derdini üstlenmeden insanın içindeki karanlığa odaklanan, hikâyelerini şimdiki zamana hapsetmeyip geniş zamana yayan bir anlatıcı karşımızdaki.
Altkitap'tan yayımlanan ilk e-kitabının ardından 14 yıl bekleyebilmek, bu arada edebiyatla ilişiğini yitirmeden, okumaya, yazmaya, kolektif ürünler vermeye devam etmek, Altzine'nin yayın kurulunda yer alarak günümüz öykücülüğüne tanıklık etmek, okumak, elemek, yayına hazırlamak, kişinin kendi metinlerine karşı mesafe almasını sağlayan, iyiyi kötüyü, kalıcıyı uçucuyu sezmesini sağlayan hazine niteliğinde bir deneyim. Bu ilk elden tanıklık neticesinde olsa gerek, Engin Türkgeldi içimizi kavuran güncel sorunların yakıcılığından, öfkesinden kendini soyutlayarak çok daha geniş bir perspektiften bakıyor, savaşlara, göçlere, salgın hastalıklara, insanın içindeki karanlığa... Zehir zıkkım hikâyelerini anlatırken cümlelelerini süslemiyor. Dili alabildiğine sade ve yalın. Acıya, melodrama yaslanmadan adını, yaşını, nerede yaşadığını bilmediğimiz kahramanları, detaylarda kaybolmadan aktarıyor. Öyküler doğrudan birbirine bağlı değil ancak aynı distopik dünyaya bakıyor. Okuma deneyimi, uzak, başı dumanlı bir adaya bakmak gibi. Yer yer kara bulutlar dağılıyor ama tüm açıklığıyla da gözler önüne serilmiyor.

Orada Bir Yerde
Engin Türkgeldi
Can Yayınları 
Öykü

26 Eylül 2015 Cumartesi

HÜZÜN ADASINDA HAFTA SONU

Şu sıralar hepimizin hayatı parçalı bulutlu, malum. Keyfim yokken, hadi açık açık söyleyelim depresifken, kendimi yorgun, bitkin, bezgin hissediyorum. Öyle bir uyuşukluk, bıkkınlık hâli ki üzerime sinen, içimden parmak kıpırdatmak dahi gelmiyor. Buna rağmen oyunbozanlık yapmak istemiyorum ve sezon finali yapmak üzere geçtiğimiz hafta sonu İmroz'a gitme önerisine itiraz etmiyorum. Oysa havaların serinlediğinden, denize giremeyeceğimizden, yolun erken tatilciler yüzünden çok uzayacağından ve keyif alamayacağımızdan neredeyse eminim. Yola çıkmadan bir gün önce pek tatlı bir haber alınca, mutluluktan ağzım kulaklarıma varınca, bu kötü düşünceleri ve beklentileri bir kenara atıyorum. Yol uzamış, ikinci gemiye kalmışız, 34 plakalı araçlar kuyruğu ihlal etmiş, önümüze girmeye çalışmış ne gam. Açıyorum pili tam dolu bilgisayarımı ve hevesle çalışıyorum. Vakit kalıyor. Son anda yanıma aldığım Deniz Kavukçuoğlu'nun Hüzün Adasında Bir Köy Gökçeada-Bademli kitabına bile başlıyorum.

 
Kendisi de 2011 yılından beri Bademli (Gliki) köyünde yaşayan Deniz Kavukçuoğlu adaya ilk gelişini anlatarak başlıyor söze. Bademli köyünü, İnci-Yüksel Pazarkaya çiftinin evinde geçirdiği ada tatilini, nasıl adalı olmaya karar verdiklerini anlatıyor, köyün sakinlerini, alışkanlıklarını, âdetlerini... Gelenekler, komşuluk ilişkileri, yemekler, bayramlar, kitaba alınan köyün ilginç kişileri anlatıya renk katıyor ancak ikinci bölümde adada kalan, yeniden dönen Rumlarla, adaya sonradan yerleşen Türklerle yapılan söyleşilerin yarattığı hüzün kısa tatilimiz boyunca hiç dağılmıyor, bir yumru oluyor oturuyor boğazıma. Boşaltılmış köyler, kapısı, penceresi sac levhalarla kapatılmış evler, yıkılmaya yüz tutmuş viraneler usul usul fısıldıyor yaşananları, Rumların yaşadığı sıkıntıları, devletin uyguladığı baskı politikalarını, arazilerinin istimlak edilmesini, yarı açık cezaevinin açılmasının sebep olduklarını, Rum okullarının kapatılmasını, ailelerin dağılmasını, malların yağmalanmasını ve zorunlu göçü...
Anlatıdan da, geziden de geriye hüzün ve utanç kalıyor.