Edebiyatta Diş Hekimliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyatta Diş Hekimliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2019 Çarşamba

HÜKÜMETTEN NEFRET EDEN DİŞÇİ

Edebiyatta Diş Hekimliği teması Aşk Romanları Okuyan İhtiyar romanından bir bölümle devam ediyor. Alıntıyı benimle paylaşan blogger arkadaşım Konserve Ruhlar'a teşekkürlerimle.

Gri bulutlar, şiş bir eşek göbeği gibi tehditkâr bir tavırla insanların başlarının birkaç karış üstünde asılı duruyordu. Ilık ve yapışkan rüzgâr yerdeki yaprakları dört bir yana savuruyor, belediye binasının önünü süsleyen bodur muz ağaçlarını şiddetle sallıyordu.
El Idilio’nun az sayıdaki sakini ve civar köylerden gelen bir avuç dolusu altın arayıcısı iskelede toplaşmış, hastalarının acılarını dindirmek için ilginç bir lokal anestezi yöntemi uygulayan Diş Hekimi Rubicundo Loachamin’in portatif koltuğuna oturmak için sıra bekliyorlardı.
“Acıyor mu?” diye soruyordu Dişçi.
Kan ter içindeki hastalarsa buna karşın koltuğun kolçaklarını sımsıkı kavrayıp gözlerini faltaşı gibi açıyorlardı.
Dişçi'nin haşin ellerini ağızlarından çıkarıp ona okkalı bir küfür savurmaya yeltenenler adamın kuvvetli kolları ve otoriter sesi tarafından etkisiz hale getiriliyordu:
“Rahat dur, sıçtığımın! Çek şu ellerini! Canının yandığını ben de biliyorum. Suç kimde peki? Ha? Bende mi? Suç hükümette! Bunu kafacığına iyice sok. Dişlerinin çürük içinde olması hükümetin suçu. Canın hükümet yüzünden yanıyor.”
Böylece zavallı hastalar gözlerini kapayıp veya başlarını hafifçe kımıldatıp oturmaya devam ediyorlardı.
Doktor Loachamin hükümetten nefret ederdi. Hangi hükümet olduğu fark etmezdi, hepsinden nefret ederdi. İspanyol bir göçmenin gayrimeşru çocuğuydu ve otoriteye her fırsatta ateş püsküren öfkesi babasına çekmişti; ama gençlik ateşinin sönmesiyle bu nefretin sebepleri yitip gidince anarşi yanlısı tiratları onu sempatik kılan ahlaki bir siğilden farksız hale gelmişti.
Arada bir El Coca'daki petrol rafinerilerinden gelen ve izin almadan hastalarının açık ağızlarının resimlerini çeken arsız gringolara nasıl verip veriştiriyorsa hükümetlere de öyle verip veriştiriyordu.
Azıcık ötede Sucre’nin suratsız mürettebatı, ham muz hevenklerini ve kahve çekirdeği dolu çuvalları tekneye yüklüyordu.”

“İskelenin diğer yanındaysa biraz önce tekneden boşaltılan kasa kasa biralar ve Frontera marka ateş suyu şişeleri, tuz kutuları ve benzin varillerinden oluşan bir yığın yükseliyordu.
Dişçi çenelere çekidüzen verirken Sucre yeniden yola koyulup Nangaritza Nehri’nin sularını yararak çok geçmeden Zamora’ya varacak, oradan da tıngır mıngır dört günde El Dorado’daki nehir limanına ulaşacaktı.
Yüzen bir sandıktan pek farkı bulunmayan tekne, elinden tamircilik de gelen kaptanın kararlılığı, mürettebatı oluşturan gürbüz adamların çabası ve eski bir dizel motorun aciz iradesi olmasa şuradan şuraya gidemez, gökyüzünü kaplayan bulutların ilan ettiği yağmur mevsimi bitince köye dönemezdi.
Doktor Rubicundo Loachamín, El Idilio'ya senede iki kez uğrardı. Tıpkı köy sakinlerine nadiren mektup getiren postacı gibi; postacının yıpranmış çantasının kenarından belediye başkanına gönderilmiş resmî evraklar ya da hükümet büyüklerinin asık suratlı ve nem yüzünden rengi atmış portreleri görünürdü.
Herkes teknenin gelişini heyecanla beklerdi, çünkü tükenmeye yüz tutmuş tuz, benzin, bira ve ateş suyu stokları yenilenebilecekti. Dişçi’yi gördüklerindeyse yüreklerine su serpilirdi, zira ağızlarında ufalanıp duran takma diş kalıntılarını tükürmekten bıktıklarından Dişçi’nin kardinal kırmızısı bir örtünün üstüne dizdiği takma dişleri denemeye can atarlardı.
Dişçi, hükümete veryansın ederken bir yandan da hastalarının dişetlerine tutunan son diş kalıntılarını temizliyor, sonra da ağızlarını ateş suyuyla çalkalamalarını emrediyordu:
“Hadi bakalım. Bu nasıl oldu?”
“Sıkıyor. Ağzımı kapayamıyorum.”
Hay içine edeyim, amma narin tiplersiniz be! Bir de şunu dene bakalım.”
“Bol geldi. Hapşırırsam ağzımdan fırlayıp gider.”
“Burada nereden nezle kapacaksın, dümbelek. Aç ağzını.”
Böyle karşılıklı atışıp dursalar da hastalar Dişçi’nin bir dediğini iki etmiyorlardı.
Farklı takma dişleri denedikten sonra en rahatında karar kılıp fiyat konusunda pazarlık ediyorlar, ardından da Dişçi kalan takma dişleri kaynamış klorlu suyla dolu bir tencereye koyarak dezenfekte ediyordu.
Doktor Rubicundo Loachamin’in portatif koltuğu Zamora, Yacuambi ve Nangaritza nehirlerinin kıyısında yaşayanların gözünde başlı başına bir hastane gibiydi.
Halbuki kaidesi ve kenarları beyaza boyalı eski bir berber koltuğundan ibaretti. Sucre’nin kaptanının ve mürettebatının hep birlikte ancak kaldırabildiği portatif koltuk, Dişçi’nin “muayenehanem” dediği bir metrekarelik çatkının üstüne yerleştirilirdi.
“Muayenehanemde benim söm geçer ulan! Burada ben ne dersem o olur. Koltuktan kalkınca bana canınızın istediği gibi sövebilirsiniz: dişsöken, ağızbiçen, dildöven... Sonra da kafayı çekmeye bile başlarsınız zaten.”
Sırasını bekleyenlerin yüzlerini müthiş bir keyifsizlik kaplardı. Dişçi'nin kerpeteninin tadına bakanların yüzlerine de benzer ifadeler hâkimdi.
Muayenehanenin yakınında olup da gülümseyebilen yegâne insanlar, biraz ötede çömeldikleri yerden olan biteni izleyen Jibarolardı.
Jibarolar, “Apaçilerin”, yani beyazların âdetlerini benimsedikleri için kendi halkları olan Shuarlar tarafından aşağılık ve yozlaşmış muamelesi gören Yerlilerdi.
Beyaz paçavralara sarınan Jibarolar, İspanyol fatihlerin kendilerine taktığı bu ismi hiç direnmeden kabul etmişlerdi.
Amazon'un en kuytu köşelerini avuçlarının içi gibi bilen, azametli ve onurlu Shuarlar ile El Idilio'nun iskelesinde toplaşıp sadaka olarak bir yudum içki verilmesini bekleyen Jibarolar arasında dağlar kadar fark vardı.
Jibarolar nehirden çıkardıkları taşlarla biledikleri sivri dişlerini göstererek sırıtıyorlardı.
Dişçi onlara, “Sizlere n'oluyor? Ne bakıyorsunuz ulan? Bir gün elbet elime düşeceksiniz, maymunlar sizi!" diye laf atıp duruyordu.
Kendilerine hitap edildiğini fark eden Jibarolar keyifle karşılık veriyorlardı:
“Jibaroların dişler sağlam olmak. Jibarolar çok maymun eti yemek.”
Bazen hastalardan biri kuşları havalandıran bir çığlık koyuveriyor ve bir eliyle Dişçi'nin kerpetenindenkurtulup öbür eliyle palasının kabzasını kavrıyordu.
“Adam gibi dur, dangalak! Canının yandığını ben de biliyorum. Suçun kimde olduğunu biraz önce söyledim. Sakın bana kabadayılık etmeye kalkma! Kımıldamadan otur da taşaklı mısın, değil misin görelim.”
“Aman, Doktor, canımdan can koparıyorsun. İzin ver de bir fırt çekeyim.”
Dişçi, son hastasının da işini gördükten sonra derin bir nefes aldı. Alıcısı çıkmayan takma dişleri kırmızı örtüye sarmaladı ve aletlerini dezenfekte ederken yanından geçen bir Shuar kanosunu fark etti.
Yerli uzun ince kanosunun kıç tarafında ayakta durmuş, rahat hareketlerle kürek çekmekteydi. Sucre'ye yanaşıp küreğini iki kez teknenin gövdesine vurdu.
Kaptanın bıkkın suratı teknenin kenarında belirdi. Shuar durmadan tükürerek telaşlı hareketlerle bir şeyler anlatmaya koyuldu.
Dişçi aletlerini kurulamayı bitirip hepsini deri bir çantaya yerleştirdi. Sonra çektiği dişleri biriktirdiği tası alıp dişleri suya döktü.
Kaptan ve Shuar, belediye binasına giderken Dişçi’nin yanından geçtiler.
“Yola çıkmak için beklememiz gerekiyor, Doktor. Bir gringonun ölüsünü getiriyorlar.”
Bu haber Dişçi'nin hiç hoşuna gitmemişti. Sucre külüstür bir tekne olduğundan ham muz ve yarı çürümüş, içi geçmiş kahve dolu çuvallarla yüklü dönüş yolculukları pek rahatsız geçerdi.”



Aşk Romanları Okuyan İhtiyar
Yazar Luis Sepulveda
Çevirmen Emrah İmre
Can Yayınları 
roman






13 Şubat 2019 Çarşamba

DİŞ KOLEKSİYONU

Edebiyatta diş hekimliği teması "Hızlandıkça Azalıyorum" romanından bir bölümle devam ediyor.


Albümü yerine geri koyacaktım ki içinde dişler olan naylon torbayı görüyorum. Dişlerle dolu kocaman, saydam bir torba. İlk ve son işimden bir anı...
"Sana güzel bir haberim var," dedi Epsilon daha yeni evlendiğimiz sıralarda bir gün. "Emekliye mi ayrılıyorsun?" dedim. "Hayır, daha yeni başladım çalışmaya," dedi Epsilon. İstatistik Bürosu'nun kapısından içeri daha yeni girmişti. Şefinin yanında benim için temizlik işi bulduğuydu vereceği haber. Biraz dışarı çıkıp insanların arasına karışmak güzel olmaz mıydı benim için? "Ama ben insanların arasında olmaktan hoşlanmıyorum," dedim, "yalnızca seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum." "Evet, orası kesin," dedi Epsilon. "Kendini çok özel hissedebilirsin," dedim. Ne yazık ki Epsilon şimdiden işi kabul etmişti benim için. Ben temizlik yaparken nasıl olsa evde kimse olmayacağı kaygılanmama da gerek olmadığını düşünüyordu. O kadar kendinden hoşnut bir şekilde gülümsüyordu ki akıl yürütmesindeki mantık kopukluğunu ona göstermemeyi seçtim, çünkü evlilikte kimi zamanlar sessiz kalması gerekir. Yalnızca almak değil vermek de gerekir. 
Temizlik bittikten sonra dolapların, çekmecelerin içlerini kurcalamayacak kadar güçlü bir karakterim yoktu benim. Bulduğum ilk ilginç şey bir puro kutusuna benziyordu ama kapağını açtığımda çok şaşırdım, çünkü kutu bir sürü dişle doluydu, saymaya çalıştım ama bitiremedim. Süt dişleri, azı dişleri, dolgulu ve dolgusuz dişler, altın dişler, yirmi yaş dişleri. Ağzı diş dolu insanları hep kıskanmışımdır, çünkü dişçiye gitmeyi hiç başaramadım, dilimi ne yapacağımı bilemezdim herhalde. Dişlerim çok erken yaşta sallanıp dökülmeye başlamışlardı. Daha gençliğimde ağzımdaki boşlukları hissederdim ve bugün bile salatalık yediğimde yamru yumru diş izlerimi görünce dişlerimin duruşundan kaygıya düşerim. Kıskançlığım diş koleksiyonunu eve götürmeme neden olmuştu. Evde dişleri bir naylon torbaya koydum, er ya da geç onlara ihtiyacım olacağını hissediyordum içimde. Torbayı vestiyerin en altına koydum ki Epsilon bulamasın; çünkü Epsilon albümle hiç ilgilenmezdi. "Şimdiyi yaşamalıyız Mathea," der her zaman. 



Yazan Kjersti Skomsvold
Çeviren Deniz Canefe
Jaguar Kitap


26 Aralık 2018 Çarşamba

SAKAR CADI VİNİ VE DİŞ PERİSİ

Edebiyatta diş hekimliği teması "Sakar Cadı Vini ve Diş Perisi" hikâyesinden tadımlık bir bölümle devam ediyor.
Vilbur patisini ağzına götürdü. Gözlerinde bir telaş ifadesi vardı.
"Eyvah, Vilbur!" dedi Vini. "Yoksa dişlerini mi döktüm?"
Vilbur patilerini yavaşça ağzından çekti. Sonra da ağzını açıp diliyle tek tek dişlerini yokladı. Hepsi yerli yerindeydi.
"Bunun için kokmuş peynirlere şükret!" dedi Vini. "Yine de seni Dişçi Parıldakdiş'e götüreyim mi, bir kontrol etsin?"
"Mırrıv-ov-ov!" dedi Vilbur.
Yakalanmamak için hemen perdeden yukarı tırmandı.
"Tamam, tama!" dedi Vini. "Ama dikkatli olsan iyi edersin. Dişlerin gevşemiş olabilir. En iyisi şu güzelim sıcak kabaklardan ye ve kamışla portakal suyundan iç."
Vini tekrar koltuğa yerleşti.
"Çelme tak! Pas ver" diye bağırırken bir havuç dilimini yoğurt sosuna batırdı, sonra da ağzına attı. Nam-nam! "Gıdıkla onu!" dye haykırırken susamlı gevreklerden biraz aldı ve onu da katır kutur yemeye başladı.
Ama birden, "Aıııı!" yaparak elini ağzına götürdü Vini. Uzun parmaklarını ağzına sokup bir şey çıkardı...
"Bir diş!"
"Miyoov!" dedi Vilbur. Diş çok ilgisini çekmişti.
Vini elindeki dişe bakarak, "Şimdi ben dişsiz ne yapacağım?" dedi. "Bu dişe ihtiyacım vardı! Televizyondaki güreşçiler gibi görüneceğim şimdi! Bir daha asla güzel olamayacağım! Üstelik açlıktan öleceğim. Ne olacak şimdi?"
Vilbur onu dürtükleyerek su içme kamışını vermek istedi.
"Hayır!" diye sızlandı Vini. "Her şeyin suyunu kamışla içmek istemiyorum!" Ama Vilbur bu sefer elinde bir telefon rehberi tutmuş ona bir telefon numarasını gösteriyordu.
"YOK, yok, yok!" diye çığlık çığlığa bağırdı Vini. "Hayatta Dişçi Parıldakdiş'e gitmem! Katiyen olmaz!"
...

Bu hikâye Sakar Cadı Vini'inin Fotoğraf Albümü kitabından alınmıştır.



Yazan Laura Owen
Resimleyen Korky Paul
Çeviren Bülent O. Doğan
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


31 Ağustos 2018 Cuma

ASFALTA ÇARPAN KAFALAR

...
Sağ taraftaki, yani üst çene kemiğimin sağındaki son iki azı dişinin arasında kendimi bildim bileli lanet bir boşluk vardı ve bir süredir ne yesem oraya takılıyordu. Sonunda dişim çürüdü vekatlanılmaz bir ağrı başladı. Anibal rasgele bir dişçiye gidemeyeceğimi söyledi; çünkü kadınlardan sonra en fena insanlar dişçilermiş. Cebinden bir kartvizit çıkardı ve, Korelidir, ama iyidir, dedi. Benim için hemen o öğleden sonra sonraya randevu aldı. John Sohn genç gösteren bir adamdı, yaşıtım olabileceğini düşündüm ama Korelilerin yaşını kestirmek zordur. Ağzımı uyuşturdu, iki dişimi oydu ve açtığı delikleri bir macunla kapladı. Bütün bunları yüzünde bir gülümsemeyle, bana hiç acı çektirmeden yaptı. Onu gözüm tuttu, hatta bir ara asfalta çarpan kafa resimleri yaptığımdan bahsettim. John Sohn, bir an suskunlaştı, kendisi için bir aydınlanma ânıydı bu, ardından Ben de tam böyle bir şey arıyordum işte, dedi. Beni şu hakiki Kore lokantalarından birine götürdü. Yani turistik olmayan bir Kore lokantasına, hani girişindeki gösterişsiz küçük kapının ardında müthiş bir Koreliler diyarı barındıran şu mekânlardan birine. Masalar geniş ve yuvarlaktı, her masada en fazla iki kişi vardı, menü Koreceydi, garsonların da müşterilerin de tamamı Koreliydi. John Sohn benim için geleneksel bir yemek seçti ve nasıl hazırlamalarını istediğini garsona ayrıntılı bir biçimde açıkladı. John Sohn, bekleme odasına asmak için devasa bir tablo yaptırmak istediğini söyledi. En önemli kısmın dişler olduğunu söyledi. Fikri ilgimi çekmişti. Bir anlaşma önerdim: Ben onun istediği tabloyu yapacaktım, o da benim dişlerime çekidüzen verecekti. Tabloyu neden istediğini açıklamaya koyuldu, hastaları arasında nasıl ses getireceğinden ve reklam kavramının kendi kültüründeki öneminden bahsetti.

"Asfalta Çarpan Kuşlar"
Ağızdaki Kuşlar
Samantha Schweblin
Can Sanat Yayınları
Öykü 

5 Temmuz 2017 Çarşamba

MÜKEMMEL BİR GÜLÜŞ

...
Her şey hazır olunca kâhya başparmaklarını çene kemiğimin köşesine, işaret parmaklarını da çenemin ucuna koydu ve ağzımı tüm direncime rağmen açtı. Hemen arkasından gözlüklünün avurtları çökmüş suratı tepemde belirdi ve bulutları kapattı. Kerpetene benzeyen demir bir alet gördüm havada. Sonra ağzımda bir soğukluk hissettim. Alet sağ çenemdeki dişlerden birini kavradı, hangisi olduğunu çıkaramadım. Gözlüklünün elinin neredeyse yarısı ağzımın içindeydi, nefes alamıyordum. Midem bulandı. Sonra gözlüklünün bütün gücüyle kerpetene asıldığını hissettim. Çenemde demir halatlar vardı sanki, tek tek, yavaş yavaş koptuklarını duyuyordum. Üzerimdeki adamın ağırlığından nefesim bağırmaya yetmiyordu. Cansız bir inleme sürünerek ancak çıktı ağzımdan. Pas tadı geliyordu belli belirsiz. Gözlüklü, dişime asılmaya devam ediyordu. En sonunda bir çatırtı duydum, çene kemiğim parçalanmıştı sanki. İçimde bir boşluk hissettim. Kerpetenin ağzımdan çıktığını gördüm, ucunda azı dişim vardı. Kan içindeydi, etrafı pembe etle kaplıydı ve kökü bir pençeyi andırıyordu. Kâhya çekilen dişi izlemeye dalınca, çenemdeki elleri biraz gevşemişti. "Bırakma!" diye kahyayı azarladı gözlüklü adam. Fakat hıncını kâhyadan değil benden çıkarmayı tercih etti. Dilimi tutup ağzımdan dışarı çekti kuvvetlice, kopacak sandım. Sonra bıraktı. Tam gözümü kapatıp derin bir soluk almak üzereydim ki kerpeten yeniden ağzıma daldı. Gözüm karardı. Zaman yine dalgalandı. Kerpetenin soğukluğu ile kanımın sıcaklığı birbirine karıştı. Bir ön dişimi ve bir azı dişimi daha söküp aldı. Çekim bitince kâhya başımdan, azmanlar üzerimden kalktı. Gözlüklü hiçbir şey olmamış gibi çantasını sakince toparladı, dişlerimi koyduğu kavanozu eline alıp şöyle bir salladı. Cama çarpan dişlerimin çıkardığı şıngırtıyı işittim. Sonra dördü birden sakin adımlarla uzaklaştılar. Büyü bozulmuştu. Diğer köleler etrafıma toplandı. Tek kollu adam üzerindeki keten kıyafetten üç küçük parça yırttı. Her bir parçayı fındık büyüklüğünde bir yumak haline getirip dişlerimden geriye kalan boşluğa bastırdı. Ağzım kanla doluydu. Yutmaya çalıştım. Kan boğazıma kaçtı, öksürdüm. Hayatımda duymadığım bir acı duyuyordum fakat kanla beraber tuhaf bir mutluluk da sızıyordu dişetlerimden. Bitmişti. 
 ...

Engin Türkgeldi'nin Can Yayınları'ndan çıkan Orada Bir Yerde adlı kitabında yer alan Mükemmel Bir Gülüş öyküsünden bir kısa bölüm

27 Mart 2017 Pazartesi

DİŞ


“Sen bizim dağ köylerini bilmezsin hoca, devlet istese her an konar istemese de kardan, kıştan, kıyametten dokuz ay Allah’a, üç ay da şehre bağlı bırakır. Dişlerim çeneme kadar iltihaplanmış, ağrıdan kıvranıyordum. Duvarlara başımı vuruyor, yüzüm acıdan ekşiyor, uzandığım minderler her kıvranışımda halıları kaldırıyor, üzerimdeki kazağı boğazıma dek çekiştiriyordum, soğuk hava çıplaklığıma sokuluyordu. Uyku, yemek, su, çay haramdı bana.
Kâh yılan tıslamasını andırırcasına, kâh penseyle tırnaklarım çekiliyormuşçasına ağrıdan havlıyordum. Dakikalarca dişlerimin iltihabını damağımda biriktiriyor, tükürüyordum. Ağzımı aralayıp dışarının soğuğunu dişlerime doluşturuyordum. Çenemi, camları, duvarları, kapıları yumrukluyor, kanayan parmaklarımın yarasını fark etmiyordum. Şakaklarımda zonklayan ağrı sinirlerime vuruyor, karnımı deliyor, göğüs kafesimden gövdemin zerresine kadar soğuk terler akıtıyordu. Yüzümün sol tarafı bazen şişiyordu, aynadan kendime bakmaktan korkuyordum. Annem, babam çektiğim acının huzurunda çaresizce bakıyorlardı. Hiçbir şey fayda etmiyordu. Neyse akşam karanlığı çökmek üzereyken köpekler uzun aradan sonra hep birden havlamaya başlamıştı.
Pencerede dışarıya başımı çıkarıp etrafı seyrediyordum. Sonra kapının sertçe vurulduğunu duydum. Annem açar açmaz, karşıdaki duvara çarpıp yere serildi. Babamla kalktık derken, içeri girdiler, silahlarını doğrulttular, duvardaki av tüfeğini biri duvardan almaya çalışırken ben anneme doğru yöneldim. Ensemden tutarak duvara savurdular, ayağa kalkar kalkmaz askerlerden biri silahın kabzasını çenemin soluna doğru geçirdi. Ağzım yüzüm kan içinde kaldı. Babama sorular soruyorlar, bilmiyorum, dedikçe vuruyorlardı. Beni de unutmuyorlardı, yüzüme yumruklarını yerleştiriyor, botlarıyla da basıyorlardı. Neyse ki çekip gittiler, babamın elmacık kemiğinin üstü şişmiş, morarmıştı. Annem ikimizin yüzünü sıcak suyla yıkadı. Öyle rahatlamıştım ki hocam, dişimi bile o an unutmuştum. Dilimi ağrıyan dişime vurduğumda boşluğu hissetmiştim. Minderlerin, halıların üzerine baktım; ağrıyan dişimle birlikte kırılan iki diş daha buldum. Yüzümü sevinç kaplamıştı, sızı hafif hafif vursa da artık ağrı falan yoktu.

Mustafa Orman'ın ilk öykü kitabı Derdin İncinmesin'de yer alan Diş öyküsünden bir bölüm. 
Öykünün tamamını Birgün Pazar'dan okuyabilirsiniz.

27 Eylül 2016 Salı

DİŞÇİDE

Tam öğle yemeğimizi bitiriyorduk ki, annem babama şöyle dedi:
"Bu öğleden sonra Pıtırcık için randevu aldım, di-giş-çigi-digen."
Babam peçetesini katlamayı bıraktı, anneme kocaman gözlerle bakıp sordu:
"Kimden randevu aldın? Kimden?"
"Dişçiden ama gitmek istemiyorum," dedim.
Annem dişçiye gitmem gerektiğini, kaç gündür dişimin ağrıdığını, dişçiye gittikten sonra hiç canımın acımayacağını söyledi.
Ben de anneme dişçiden sonrasını umursamadığımı, asıl dişçide olacaklardan korktuğumu söyledim. Sonracıma dedim ki, artık dişim ağrımıyor ve ağlamaya başladım.
Babam eliyle masaya vurup bağırdı:
"Pıtırcık! Çok ayıp! Böyle ağlanıp sızlanmalara hiç gelemem. Artık bebek değilsin, koca adam gibi davranmalısın. Dişçi sana kötü bir şey yapmayacak, çok nazik biri dişçi, sana şeker verecek. Yürekli olacaksın, annenle birlikte uslu uslu dişçiye gideceksin."
Annem de beni dişçiye babamın götüreceğini çünkü onun için de randevu aldığını söyledi. Babam çok şaşırmış gibiydi. İşe dönmesi gerektiğini söyledi, ama annem ona bugün öğleden sonra izinli olduğunu, bu yüzden randevuyu bugün aldığını söyledi.
Babam alçak sesle anneme dişinin artık ağrımadığını, bu meseleyi daha sonra halledebileceklerini söyledi. Anneme baktı, bana baktı, sanki o da ağlamaya başlayacak gibi geldi bana.
Öğle yemeğinden sonra babamla birlikte dişçiye gitmek üzere evden çıktık. Arabada pek eğlendiğimiz söylenemezdi. Babamı hiç bu kadar yavaş araba kullanırken görmemiştim. Çok derin bir şeyler düşünüyor gibiydi.
Sonracıma bana bakmadan dedi ki:
"Pıtırcık, gel erkek erkeğe konuşalım. Dişçiden kaçmaya ne dersin? Gidip arabayla bir tur atarız, annene de bir şey söylemeyiz. Çok da güzel bir şaka olur."
Babama bunun gerçekten çok güzel bir şaka olacağını, benim de kendisinden yana olduğumu, ama annemin bu şakaya güleceğini hiç sanmadığımı söyledim. Babam derin derin iç geçirdi, çok üzgün görünüyordu, zaten bütün bunları biraz gülelim diye söylemiş, öyle dedi.
Babama bayılıyorum, canı sıkkın olduğunda bile şaka yapabilecek kadar yürekli çünkü.
Dişçinin önünde tam bir arabalık yer vardı.
"İnanılmaz, insan arabasını park etmek istediğinde hiçbir yer bulamaz, şu hale bak," dedi babam.
Ben de ona evlerin etrafında bir tur daha dönmeyi önerdim, belki boş park yeri dolardı. Babam kaderin ağlarını bir kez ördüğünü söyleyip park etti.
Babam dişçinin kapısını çaldı. Ben de dedim ki:
"Kimse kapıyı açmıyor baba, başka bir gün geliriz."
Tam dönecektik ki, kapı açıldı Çok nazik bir hanım bize içeri buyurmamızı, doktorun bizi birazdan kabul edeceğini söyledi.
Bizi küçük bir salona aldılar. Koltuklar vardı, üstünde dergiler olan bir sehpa vardı, şöminenin üstünde atları durdurmaya çalışan çıplak bir adamın metalden küçük bir heykelciği vardı, koltuktaysa giyimli ama metal olmayan bir adam oturuyordu.
Biz de oturduk, okumak için birer dergi aldık, çok eğlenceli değildi, ama dergilerin neredeyse hepsinde dişlerden söz ediliyordu, dişçi aletlerinin resimleri vardı bir de. Fotoğrafların çoğunda inanları içeriden görüyordunuz, hiç hoş değildi. Öteki dergilerse çok eski ve yırtılmıştı.
Hoşuma giden tek şey, kapağında Fransa Turu'nu kazanan bisikletçinin fotoğrafının olduğu dergiydi. Turu nasıl kazandığını anlatıyordu. Koltuktaki amca o ana dek hiç konuşmamıştı, ama dergileri bıraktığımızı görünce babamla konuşmaya başladı.
"Ufaklık için mi geldiniz?" diye sordu.
Babam ikimizin de muayene olacağını söyledi. Amca kaygılanmamızı, çok iyi bir dişçiye geldiğimizi söyledi.
"Aman canım! Biz korkmuyoruz ki, öyle değil mi Pıtırcık?" dedi babam.
Bense babamla çok gurur duyduğum için onun gibi yaptım:
"Aman canım!"
Amca çok haklı olduğumuzu, bu dişçinin elinin çok hafif olduğunu, burada bir ameliyat yaptırdığını, dişlerin içi oyulurken neredeyse hiçbir şey hissetmediğini söyledi. Sonracıma bize bir sürü ayrıntı anlattı.
Ben ağlamaya başladım. Bize kapıyı açan hanım koşarak geldi ve iki bardak su getirdi. Babam da pek iyi görünmüyordu çünkü.
Sonra dişçi kapıyı açtı, "Sıradaki," dedi.
Bize ameliyatları anlatan amca sırıtarak içeri girdi.
"Amcayı görüyor musun?" Hiç korkmuyor, sem de onun gibi davranmalısın," dedi babam.
Babam tam okumak için dergi alacaktı ki dişçi yine kapıyı açtı. Amca yine sırıtarak dışarı çıktı.
"Nasıl olur? Bu kadar çabuk mu?" dedi babam.
"Evet, ben yalnızca para ödemeye gelmiştim. Şimdi sıra sizde, zavallım," dedi amca.
Gülerek uzaklaştı.
"Sıradaki. Rica etsem acele eder misiniz? Bugün çok doluyum," dedi dişçi.
"Biz başka bir gün gelelim o zaman. Geniş bir zamanınızda; sizi rahatsız etmek istemeyiz, öyle değil mi Pıtırcık?" dedi babam.
Ben tam çıkış kapısının önüne gitmiştim ki, dişçi saçmalık istemediğini, sıranın bize geldiğini, kaygılanacak bir şey olmadığını söyledi. Babam hiç de kaygılı olmadığını, savaş görmüş biri olduğunu söyledi ve beni dişçinin önüne itti.
Odada parlayan bir sürü beyaz alet, bir de berber koltuğu vardı.
"Hanginizden başlıyoruz?" diye sordu dişçi ellerini yıkarken.
"Ufaklığı alın, ben beklerim," dedi babam.
Ben de bekleyebileceğimi söyleyecektim ama dişçi kolumdan tutup koltuğa oturttu.

Acayip kibar biriydi dişçi, canımı acıtmayacağını, dişimdeki oyuğu doldurmak için biraz hamur koyacağını, herhalde çok şekerleme yediğimi, ama tedavi sırasında uslu durursam sonra bana lolipop vereceğini söyledi.
Ağzımı açmamı istedi, içeriye şöyle bir baktıktan sonra bir şeyler kazıdı, sonracıma ucunda çok hızlı dönen bir tekerlek bulunan bir aletle yaklaştı. Dişçi tekerleği ağzıma soktuğunda babam çığlık attı.
Kafamda biraz sarsıntı oldu, sonra dişçi dişime hamur koydu, ağzımı çalkalamamı söyledi. Sonra da "Bitti!" dedi. Şekerimi verdi. Çok sevinmiştim.
Dişçi sıranın babama geldiğini söyledi. Babam da ona saatin geç olduğunu, daha yapacak bir sürü alışverişimiz olduğunu söyledi.
Dişçi gülmeye başladı, babamı ciddiyete davet etti. Bunu hiç anlamadım, babamı hiç bugünkü kadar ciddi görmemiştim çünkü.
Babam duraksadı, yavaş yavaş berber koltuğuna gitti.
"Ağzınızı açın," dedi doktor.
Babam başka bir şey düşünüyordu herhalde, dişçi tekrarlamak zorunda kaldı çünkü:
"Ağzınızı açın, yoksa ben açacağım!"
Babam ağzını açtı. Dişçinin duvarlarında asılı diş fotoğraflarına bakıyordum. İşte tam o sırada büyük bir çığlık duydum. Arkamı döndüm, dişçi elini sallayıp duruyordu.
"Elimi bir kez daha ısırırsanız, elime gelen dişinizi çekerim, hangisi olursa!"
Babam bu işin çok sinir bozucu olduğunu söyledi.
Dişçi tekerlekli aleti eline aldı; babama dikkatli olmasını, bunun insanın kafasını biraz salladığını söyledim. Babam haykırdı, dişçiyse ona sakin olmasını, bu yaptığının dışarıda bekleyen müşterileri kötü etkilediğini söyledi. 
Sonunda babamın işi de bitti, çok uzun sürmedi ve çok iyi geçti, babam dişçinin dizine bir tekme savurdu bir ara, ama olsun. Koltuktan sırıtarak kalktı. 
"Eee, Pıtırcık. İkimiz de koca adamlar gibiydik, öyle değil mi?" diye sordu.
"Evet baba," dedim.
Babamla ikimiz kasıla kasıla, ellerimizde birer şekerlemeyle dişçiden çıktık.



Pıtırcık 
Bilinmeyen Öyküleri
Pıtırcık Eğleniyor 
Yazan Rene Goscinny
Resimleyen Jean-Jacques Sempe
Çeviren Esra Özdoğan
Can Çocuk

4 Ağustos 2016 Perşembe

ÇIRAKLIK YILLARI

Üçüncü çıraklığım da bir dişçinin yanında başlar. Bu en uzunu ve sonuncusu oldu. İki yıl kesintisiz, beş yıl da arayla onun yanında çalıştım. Dişçideki çıraklık, kalfalık yıllarımı enikonu anımsıyorum. Olduğu gibi önümde duruyor. Ustam iyi bir insandı (Hüsnü Erman) ve bana babalık etti. Hâlâ yaşıyor mudur, yaşıyorsa çok ihtiyarlamıştır. Toplu, gözlüklü, güzel bir adamdı ustam. Daha yanında çalışmaya başladığımın haftasında, gazocağında kaynayan bir tas suyu eline döktüm ve haftalarca eli sarılı kaldı. Beni okumaya o itti. Bir köy öğretmeninden dördüncü sınıfa değin okumuş gibi bir belge alıp, beşinci sınıfa o yazdırdı. İlkokulu, ortaokulu onun yardımıyla bitirdim. Öğretmen okulunu bitirene değin de sürdü bu. Bir dişçi olabilirdim. Dişçiyi de çok seviyordum, ama annesi bana kan kusturmuştur. Dişçinin annesi çok titiz, çok sinirli biriydi. Bütün esnaf ondan yaka silkerdi. Bunun için de evin bütün yiyeceğini bana aldırırdı. Her aldığım şeyi de iki üç kez geri gönderir ve hiçbir zaman beğenmezdi. Çoğu kez ağlayarak dönerdim. Ve ustam her zaman da:
_Bugün bana alıyorsan, yarın kendine alacaksın! derdi. 
Öyle de oldu. Her şeyin iyisini seçip almayı böyle öğrendim. Hele kavundan karpuzdan öyle anlar olmuştum ki, ustanın arkadaşları kavun karpuzu bana seçtirirlerdi. Bugün, kavun, karpuz üzerine bir kitap bile yazabilirim. Bir uzman kesildim. Kavunun, karpuzun iyisini ta karşıdan tanırım. Hiç de yanılmam. 
Temizlik işi de öyle; onda da kendimi uzman düşünebilirim. Bu da bana dişçiden kaldı. Sabahları çok erken saatlerde muayenehaneye gider, bir buçuk saat kadar oranın temizliğini yapar, sonra ortaokula giderdim. Ustam ilkin, masayı temizlemeyi, masanın başına öyle oturmayı öğretti bana. Dişçi masası bir laboratuvar masasına benzer: dişler, ispatüller, mumlar, alçılar, kerpetenler, macunlar, damaklar, altınlar, külçeler, gümüşler, körükler, kauçuklar. Ben o zamanlar öğrendiğim bu temizlik işini bugün de sürdürürüm. Evde yalnız masamı temizlemekle kalmam. Ortalığı toplamadan oturmam yerime. Yer, cam silmek, toz almak, öte beriyi yıkamak alışkanlığı bana ordan kalmadır. İyi, özenli giyinmek de yine bu çıraklık yıllarımdan kalmıştır. Bu bana babalık etmiş insanı, ben bir daha görmedim. Manisa'yı da öyle. Geriye bakmak ürkütüyor mu beni? Gerime ancak yıkarak bakabiliyorum. Bir canavarlık bu. Biliyorum.
İlhan Berk 


Uzun Bir Adam 
Yaşantı
YKY 

25 Haziran 2016 Cumartesi

Bu, büyük bir diş ağrısının başlangıcıydı

...
Ve teyzem burada kaldı.
Odamdaki soba yanıyordu, çay makinesi masanın üstündeydi; burası da tıpkı teyzemin odası gibi rahattı; kış olduğu için kalın perdeler aşağı çekilmiş, yere üç tane kalın halı serilmiş, altlarına da mukavva konmuştu. Mantarlı şişe gibi odanın içi sıcacıktı; dediğim gibi benim odam keyifliydi; dışardaysa rüzgâr esiyordu.
Teyzem anlata anlata bitiremedi; gençlik günlerine, bira ustasına ve eski anılarına döndü hep.
İlk dişimin nasıl çıktığını ve bütün ailenin nasıl sevindiğini hatırlıyordu.
İlk diş! Ufacık, pırıl pırıl, süt gibi beyaz, masum, süt dişi işte!
Derken peş peşe diş çıkarmaya başlamıştım; yan yana, altlı üstlü, ama bunların hepsi geçiciydi, asıl kalıcı dişler daha sonra çıkacaktı.
Onlar da çıktı, akıl dişi de çıktı! Hem de acı çektirerek!
Sonra hepsi tek tek düştü gitti; hepsi de görevlerini yaparak; son dişin gidişi de sevinerek değil acılı gerçekleşti.
İnsan fikren genç kalsa da yaşlanıyor işte!
Tüm bunlardan bahsetmek şimdi pek hoş gelmiyor insana; yine de bunları konuştuk; teyzem yatmak için yandaki odaya geçtiğinde saat on ikiyi çalıyordu.
"İyi geceler, çocuğum!" diye seslendi: "Kendi yatağımdaymışım gibi geliyor bana!"
 Ve sesi çıkmaz oldu; ama ne evde ne de dışarda sessizlik vardı. Fırtına pencereleri sarsıyor ve pancurları duvara çarptırıyordu; arka taraftaki komşunun kapı zili durmadan çıngırdıyordu. Üst komşum dönmüştü; her zamanki gece yürüyüşünü tamamladıktan sonra çizmelerini şamatayla çıkardı; öyle bir horlamaya başladı ki, başınızı yorganın altına soksanız bile duyuyordunuz.
Uyuyamadım, huzurum kaçtı; hava da sakinleşmedi, gürültüden durulmuyordu. Rüzgâr ıslık çalarcasına esiyordu; benim dişlerim de takırdamaya ve kendine göre şarkı söylemeye başladı. Bu, büyük bir diş ağrısının başlangıcıydı.
...
Alıntı Hans Christian Andersen'in Diş Ağrısı masalından.

12 Ocak 2016 Salı

DİŞ KURTARAN DİŞÇİ

Dişçiye ilk kez ne zaman gittiğini anımsamıyordu. Sağ üst tarafta, dolgusu düşmüş bir dişi vardı. Eş dost tavsiye ettiler, iyi bir dişçi varmış, hiç bekletmiyormuş. İnanılacak gibi değildi. Saatlerce beklemekten, bütün mecmua, gazete ve eşyaları ezberlemekten nefret ederdi. Bu, gider gitmez hemen tedaviye alıyormuş. Gerçekten de kimse beklemiyordu. Bekleyecek kimse yoktu çünkü. Tedavinin sürdüğü onca zaman boyunca rastladığı müşterilerin sayısı dokuzu onu geçmiyordu.
İlk gittiği dün dişe bakıp,
-Bu zaten dolgulu, dedi.
-Ağrıyan yanındaki, dedi.
Baktı.
-Size kart açmış mıydık?
-Bir şeyler yazdınız ama kart açtınız mı bilmem.
-Filim çekmiş miydik?
-Çekmiştiniz.
Aramaya başladı. Bulamayınca yanında çalışan çocuğu çağırdı.
-Sen gördün mü... adınız neydi?
-Ali.
-Ali beyin filmini gördün mü?
Çocuk aramaya başladı. Önce açıktaki kâğıtlara baktı, sonra çekmeceleri aradı. O sırada, aynı dairenin başka bir odasında muayenehanesi olan doktor geldi.
-Ne o, napıyorsunuz? diye sordu.
-Beyin filimini arıyoruz.
Aramaya o da katıldı. Sonra birden anımsadı.
-Dün "bir film yandı" diyordunuz, bu olmasın?
-Hah tamam budur. Bir daha çekelim.
Dört gün sonra gitti.
-Filim çekmiş miydik? diye sordu.
-Çekmiştiniz.
-Nerde? Getirmediniz mi?
-Bana vermediniz ki.
-Bakıyım
Biraz aradı, bulunca ışığa tutup baktı,
-Çok kötü, dedi.
-Çekilecek mi?
Ters ters baktı,
-Diş çekmek çaresizliktir, dedi. Bir dişçi ancak yapacak tek şey kalmayınca çeker.

Diş Kurtaran Dişçi öyküsünden bir kısa bölüm
Sevgi Yücel
Boyalı Saçla Ölmek
Sivas Esnafı Matbaası

Not: Onur Çalı'nın kitabı bulma hikâyesi ve Sevgi Yücel'in iki diğer öyküsünü okumak için buraya ve buraya tıklayın.

3 Aralık 2015 Perşembe

AKIL DİŞİ


İkinci gidişimde dişçi: -Alalım bu dişi, dedi, zaten sallanıyor; iş açar başınıza sonra... Çoktan beri diş çektirmedim, aklıma kerpeten, daha da kötüsü o damağa batan iğne geldi, ağzımın en dibinde iki tane kronun yanında sessiz sedasız oturan, ara sıra "ben de varım" gibilerden hafifçe sızlayan bu dişin pek ziyanı da yoktu zaten; peki nasıl isterseniz dedim, fakat başka sefere olsa daha iyi olmaz mı? Üçüncü gidişimde dolguları yaptıktan sonra gene dokundu, alalım bu dişi, dedi; zaten sallanıyor. Rahatsız ediyor belli, işini seven her iyi insan gibi bu diş de onu rahatsız ediyor:
-Hay hay dedim, nasıl isterseniz.
Cihat Burak
Yakutiler

2 Kasım 2015 Pazartesi

TÜYLER


...
Fran kadehini Bud'dan alıp "Teşekkürler," dedi. Gözleri yeniden dişlere takıldı. Bud onun nereye baktığını gördü. Arabalar pisti inletiyordu. Siyah birayı aldım ve dikkatimi ekrana verdim. Dişler beni ilgilendirmezdi. "Diş tellerini takmadan önce Olla'nın dişleri de bunlara benziyordu," dedi Bun, Fran'e. "Ben onlara alıştım. Ama galiba orada tuhaf görünüyorlar. Bütün çabalarıma rağmen, onları neden ortalıkta tuttuğunu anlamıyorum." Olla'ya bir göz attı. Sonra bana bakıp göz kırptı. Baba koltuğuna oturup bacak bacak üstüne attı. Siyah birasını içerek Olla'ya uzun uzun baktı.
Olla bir kez daha kızardı. Alkolsüz bira şişesini elinde tutuyordu. Bir yudum aldı. Sonra şöyle dedi: "Bud'a ne çok şey borçlu olduğumu hatırlatıyorlar bana."
"Ne dedin?" dedi Fran. Kuruyemiş kutusunu karıştırıp kaju cevizi arıyordu. Yaptığı şeyi bırakıp Olla'ya baktı. "Pardon, duyamadım." Fran gözlerini kadına dikip baktı ve söyleyeceği bir sonraki şeyi bekledi.
Olla'nın yüzü yine kızardı. "Minnettar olduğum bir sürü şey var," dedi. "Bu da minnettar olduğum şeylerden biri. Bud'a ne çok şey borçlu olduğumu bana hatırlatsınlar diye onları ortalıkta tutuyorum." Alkolsüz birasını içti. Sonra şişeyi indirip şöyle dedi: "Güzel dişlerin var, Fran. Hemen fark ettim. Ama benim dişlerim çocukken çarpık çıktı." Tırnağıyla ön dişlerinin birkaçına hafifçe vurdu. Dedi ki: "Annemle babam dişlerimi yaptırmam için gerekli parayı karşılayamadı. Dişlerimin her biri başka yöne bakıyordu. İlk kocam nasıl göründüğümü umursamıyordu. Kesinlikle umursamıyordu! Bir sonraki, içkisinin nereden geleceği dışında hiçbir şeyi umursamıyordu. Bu dünyada tek bir dostu vardı, o da şişesiydi." Başını iki yana salladı. "Sonra Bud çıkageldi ve beni bu dertten kurtardı. Birlikte olmaya başladıktan sonra, Bud'ın söylediği ilk şey, 'Şu dişleri yaptıracağız,' oldu. O kalıp ortodontiste yapacağım ikinci ziyaret vesilesiyle Bud'la buluşmamızdan hemen sonra yapıldı. Teller takılmadan hemen önce."
Olla'nın yüzünün kırmızılığı geçmedi. Ekrandaki görüntüye baktı. Alkolsüz birasını içti, başka söyleyecek şeyi yok gibiydi.
"Şu ortodontist çok becerikli olmalı," dedi Fran. Televizyonun tepesindeki korku filmi dişlerine tekrar baktı.
"Harikaydı," dedi Olla. Koltuğunda dönüp, "Bakın," dedi. Ağzını açıp dişlerini bir kez daha gösterdi, utangaçlığından eser kalmamıştı.
Bud televizyonun yanına gidip dişleri almıştı. Olla'nın yanına gidip onları Olla'nın yanağına tuttu. "Öncesi ve sonrası," dedi Bud.
Olla uzanıp kalıbı Bud'dan aldı. "Biliyor musunuz, ortodontist bunları alıkoymak istedi." Konuşurken onları kucağında tutuyordu. "Olmaz, dedim. Onların benim dişlerim olduğuna dikkatini çektim. O da bunun yerine kalıbın resimlerini çekti. Resimleri bir dergiye vereceğini söyledi."
Bud, "Ne tür bir dergi olduğunu siz düşünün. Bu türden bir yayının pek revaçta olduğunu sanmıyorum," dedi ve hepimiz güldük.
Tüyler öyküsünden
Katedral / Raymond Carver

5 Ekim 2015 Pazartesi

DİŞ VE DİŞ AĞRISI NEDİR BİLMEYEN ADAM

 
Doğuştan gözleri görmeyen olur. Doğuştan sağır ve dilsizler olur. Doğuştan ayaksızlar, kulaksızlar da belki görülmüştür. Doğuştan dişsiz adam olur mu? Olmaz olur mu? "Hepimiz dişsiz doğduk. Dişlerimiz sonradan çıkmıştır" diyeceksiniz. Öyleyse, "Doğduğu gibi dişsiz kalan bir adam bulunur mu?" diye sorsam, "Olur mu öyle adam da?" dersiniz. İşte size böyle bir adam: Bay Ferit Yazgan
Kendisi, "Doğuştan dişsizim" diyor. Doğru değil bu. "Doğduğum gibi dişsizim" demesi lazım. Ayaklarımız için bir cihetten doğru, bir cihetten yanlış, sonradan çıkmalar, deriz. Asıl dişlerimiz sonradan çıkmadır.
Doğduğumuz gün seyrek de olsa yumuşacık saçlarımız vardı. Ama ağzımız kuş ağzı, canavar olmayan balık ağzı gibidir. Dostum Bay Ferit Yazgan dudaklarını aralayıp da ağzını gösterdiği zaman insan şaşıp kalıyor. Onun uzunca çenesi ile bir tek kılı ağarmamış kara bıyıklarının arasında inci gibi pırıl pırıl, hafifçe sarıya bakan sağlam, kuvvetli dişler beklerken kıpkırmızı bir çukur, diş yerine sanki naylondan yapılmış ince bir kırmızı çizgi görüyor.
...
Gülüşüyoruz. Sonra Bay Ferit elimden kalemi kâğıdı alıyor, bir şeyler yazıyor. İşte yazdıkları:
"1315 senesinde Sultanahmet'te Naklibend Mahallesi'nde, Güzelçeşme Sokağı'nda doğmuşum. Mahalle mektebini, Sultanahmet Rüştiyesi'ni ikmal ettikten sonra askerliğim geldi. Fakat hep tecil edildim. Evliyim. İki çocuk babasıyım. Biri kız, biri erkek iki evladım var. Çocuklarımın dişleri, Allaha şükür sağlamdır. Ailemde hiç dişsiz insan yok. Gerek Kadırga Dişçi Mektebi'nde, gerekse Gülhane Hastanesi'nde uzun muayenelerden sonra diş sinirlerimin fazla kuvveti yüzünden dişlerimin çıkmadığı neticesine varılmıştır. O zaman talebe bulunan diş tabibi Hüdaverdi, dişlerimi yapmak için elinden geleni yaptıysa da muvaffak olamadı. Ağzımın radyografisini, kalıbını alıp Paris'e gönderdiler. Oradan bana bir takma diş gönderdilerse de tutmadı. Nihayet çene kemiğimin kemikleri inkişaf edemediği için diş takımı yapılamayacağı anlaşıldı..."
Diş ve Diş Ağrısı Nedir Bilmeyen Adam öyküsünden
Seçme Hikâyeler/ Sait Faik Abasıyanık
 

23 Eylül 2015 Çarşamba

Ama diş ağrısı fena


"... Ama diş ağrısı fena. Yokuştan aşağı amuda kalkıp koş geçer deseler koşarsın. İnsanda muhakeme yeteneği bırakmıyor. Koşmadım tabii. Edebimle dişçiye gittim. Ağrılı bir sürece dayanabilirseniz dişinizi kurtarabiliriz demişti doktor. Dayanamam nasıl dayanayım. Amuda kalkıp koşacak noktaya gelmişim. Çekin dedim. Çektiler. Zavallı dişim kerpetenle ağzımdan çıkarılıp tıbbi atık kutusuna atıldı. Dramatik bir andı, onca yılımızı beraber geçirmiştik ve doktor kılığındaki bir nalburun acımasız kerpeten darbeleriyle bir anda sonsuza kadar ayrılmıştık. Ama yemişim dramasını. Ağrıdan kurtuldum."
Linda Teyze öyküsünden
Belki Bir Gün Uçarız / Aylin Balboa

18 Haziran 2015 Perşembe

DİŞ AĞRISI

 
"Diş ağrısının da ayrı bir hazzı vardır. Tam bir ay dişlerim ağrıdığı için çok iyi bilirim. Kuşkusuz bu durumda açıkça öfkelenilmez, iniltiler çıkarılır, ama bu iniltiler içten gelmeyen, sinsi iniltilerdir. Sorun da burada zaten. Acı çeken kimsenin bütün zevki inlemektir, bundan bir zevk almasaydı inlemekte direnir miydi?"
Yeraltından Notlar Dostoyevski