Çanakkale Diş Hekimleri Odası Kadın Diş Hekimleri Komisyonu kapsamında İlknur Urkun Kelso ile gerçekleştirilen Kadın ve Doğa üzerine söyleşi:
İlknur Urkun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlknur Urkun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Mart 2021 Pazartesi
8 Şubat 2018 Perşembe
Kırsala yerleşenler anlatıyor: İlknur Urkun Kelso
Şehirden ayrılıp kırsala yerleşme süreci nasıl gelişti?
Önce daha sakin ve
sağlıklı yaşamak için küçük bir sahil kasabasına taşınmaya karar verdik. Ancak
gittiğimiz küçük kasabanın yazları İstanbul'u aratmadığını, çevremizde kimsenin
sağlıklı gıda yetiştirmediğini fark edince başka türlü bir yer aramaya başladık
ve uzun bir süreçten sonra şu an yaşadığımız köye yerleştik.
Karar alma aşamasında sizi en çok zorlayan ne oldu?
Karar almakta
zorlandığımızı söyleyemem, kararı almaktan çok uygulamakta zorlandık. Zorlanmamızın
başlıca sebebi de sanırım maddi imkânlarımızın kısıtlı olmasıydı.
Nasıl bir evde yaşıyorsunuz?
Sahipleri vefat edince satılığa çıkmış,
kırmızı tuğladan, bize göre oldukça geniş bir ev. Tabii bol miktarda tadilat
yaparak yerleştik.
Bir gününüz nasıl geçiyor?
Mevsimden mevsime ve günden güne çok değişiyor
ama sabit olanlar sabah kalkınca ördeklere yem atmak, akşam üstü köpeklere
yemek pişirmek ve onları beslemek :) Bazı günler erkenden kalkıp akşama kadar
bilgisayar başında oturmam gerekiyor, kışın haftanın bir kaç günü halk eğitim
kursuna gidiyorum, günün geri kalanı da çalışarak, kitap okuyarak, örgü örerek
geçiyor. Yazınsa sabah erken kalkıp bahçede çalışmak, öğlen sıcağı basınca
evdeki işlerle uğraşmak, belki biraz öğlen uykusu, akşam hava serinleyince yine
bahçe işleri ve sulama, bazı akşamları da köyde yaşayan arkadaşlarımız ve
yazın bollaşan misafirlerle yemek, sohbet ve müzik yaparak
geçiriyoruz.
Kırsalda sizi en çok ne zorluyor?
Beni en çok zorlayan şey toplu taşıma
imkânlarının sınırlı olması sanırım. Arabamız olmadığı için köy dışındaki tüm
işlerimi günde bir kere köyden kalkan ve bir kez köye dönen, hafta sonları da
çalışmayan otobüsün saatlerine göre ayarlamak zorundayım. Acil durumlarda
mutlaka bir araç bulunuyor elbet ama gündelik işler için istediğim saatte
kasabaya gidip gelememek bazen hayatımı zorlaştırıyor.
Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz?
Serbest çevirmenim.
Kendi gıda ormanınızı yaratabildiniz mi? Üretiminiz karnınızı doyurmaya
yetiyor mu? Neleri dışarıdan satın alıyorsunuz?
Hayır gıda ormanımızı
yaratabilmiş değiliz. Gıda ormanı kurmaya ve ev inşaatı yapmaya başladığımız
arazi için bir baraj projesi olduğunu öğrendik. Oraya diktiğimiz ağaçlara hâlâ bakıyoruz ama geliştirmek için yoğun bir çaba gösteremiyoruz. Onun yerine şimdi
yaşadığımız evin önündeki küçük bahçeyi ekmeye başladım. Yazlık sebzeler için
neredeyse tüm ihtiyacımızı karşılıyoruz ama kışlık sebze, hububat vb
ihtiyaçlara hem benim şu an verebileceğimden fazla emek, altyapı hem de biraz daha bilgi ve deneyim gerekiyor. Bazı ürünleri ise tek ailenin ihtiyacı için yetiştirmek verimli olmayabiliyor. Un, pirinç, tahin, pekmez,
tuz gibi şeyleri doğal ya da organik tarım yapan küçük çiftçilerden
alıyorum.
Üretim fazlanızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sebze bahçesini ekerken
özellikle ihtiyacımızdan fazla ekmemeye çalışıyorum, çünkü kurutmalar,
konserveler de ayrıca zaman alıyor ve deneyimsizseniz sağlıksız olabiliyor.
Aromatik ve şifalı bitkileri ise bol yetiştiriyorum ve fazlasını hediye ya da
takas ediyorum. Meyveleri ise fermente ederek değerlendiriyoruz.
Kırsaldaki hayatınızı paylaştığınız bir sosyal medya hesabı ya da bloğunuz
var mı?
Hayır, bilgisayar başında geçirdiğim süreyi asgari düzeye indirmeye
çalışıyorum.
Çocuğunuz var mı? Okul konusunu nasıl çözdünüz/çözeceksiniz?
Çocuğumuz yok.
Yerleştiğiniz araziyle ilgili olarak;
Evimin penceresinden bir kavak tarlası ve arkasında uçsuz bucaksız bir dağ
silsilesi görünüyor.
İyi ki yaptım iyi ki sağlam bir çit yaptırmışız.
Keşke yapmasaydım yaptığın değil yapmadığın şeylerden pişman ol lafına
inanıyorum :) O yüzden keşke buraya daha erken yerleşip ağaç dikmeye başlasaydım.
Kırsala yerleşmek isteyenlere verebileceğiniz en önemli tavsiye nedir?
Eğer
kırsala yerleşme sebebiniz ideallerinizse, yani emekliliği geçirmek değil de
diyelim kendine yeten bir çiftlik, bir ekoköy, bir eğitim merkezi vs. kurma
hayali ise, kırsalda sudan çıkmış bir balık olacağınızı, o ortama ayak
uydurmanın ve orada hayal ettiğiniz şeyleri gerçekleştirebilmenin
hesapladığınızdan daha fazla zaman alacağını unutmayın. Hesaplarınız
tutmadığında ve planlarınız gerçekleşmediğinde tutumunuzun ne olduğu buradaki
hayatınızın gidişatını belirleyebilir.
7 Ağustos 2017 Pazartesi
Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri*
İnsanlığın doğa üzerindeki yıllık talebinin, dünyanın bir yılda sağlayabileceği kapasiteyi aştığı gün, Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) tarafından "Dünya Limit Aşım Günü" olarak tanımlanıyor. 2 Ağustos 2017 tarihinde bu limit aşıldı.
İklim değişikliğini durdurmak, sınırlı kaynakları doğru şekilde kullanmak hükümetlerin inisiyatifine bırakılamayacak kadar acil ve ötelenemez bir gereksinim. Bireysel, ulusal ve küresel bazda acilen harekete geçmemiz şart. Geleceğin yetişkinleri olan çocukların bilinçlenmesi, bilgilenmesi de bu acil eylem planının önemli bir halkası. Çevre bilinci, üzerinde yaşadığımız gezegenin yaşadığı kirlilik, kaynak sıkıntısı, nesli tükenen hayvanlar giderek daha çok müfredatın içine giriyor. Çocuklar, küçük yaşlardan itibaren küresel iklim değişikliği, ozon tabakasının delinmesi, dünyanın akciğeri olan Amazon Ormanları'nın yok olması, nesli tükenen hayvanlar, GDO'lu gıdalar, hava, su, toprak kirliliği konularında bilgiye maruz kalıyor. Yapılan çalışmalar, küresel ölçekte çözüm gerektiren çevre sorunlarıyla erken yaşta karşı karşıya kalmanın çocukları duyarsızlaştırdığını, kendi imkânlarını aşan meseleler karşısında bunu reddetme ve görmezden gelme eğiliminde olduklarını gösteriyor. Bu eğilim de "ekofobi" olarak tanımlanıyor.
David Sobel, Yeni İnsan Yayınevi etiketli, İlknur Urkun Kelso'nun dilimize çevirdiği Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri kitabında bu meseleye değiniyor. Geleceğin yetişkinlerini yetiştirirken çok önemli bir noktayı gözden kaçırdığımızı hatırlatıyor. Küresel sorunlar ve sorumlu eylemliliği öğretme telaşı içinde yetişkinlerin çocukların doğal eğilim ve yönelimlerini göz ardı ettiğini, onların şimdi burada olanla daha çok ilgilendiğini, kavramlar yerine duyusal deneyimler aracılığıyla öğrendiğini unuttuğunu ifade ediyor. Müfredatın çocuğun içinde bulunduğu yaş grubuna göre şekillenmesi gerekliliğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda David Sobel çocukları yaş gruplarına göre üçe ayırıyor:
David Sobel, Yeni İnsan Yayınevi etiketli, İlknur Urkun Kelso'nun dilimize çevirdiği Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri kitabında bu meseleye değiniyor. Geleceğin yetişkinlerini yetiştirirken çok önemli bir noktayı gözden kaçırdığımızı hatırlatıyor. Küresel sorunlar ve sorumlu eylemliliği öğretme telaşı içinde yetişkinlerin çocukların doğal eğilim ve yönelimlerini göz ardı ettiğini, onların şimdi burada olanla daha çok ilgilendiğini, kavramlar yerine duyusal deneyimler aracılığıyla öğrendiğini unuttuğunu ifade ediyor. Müfredatın çocuğun içinde bulunduğu yaş grubuna göre şekillenmesi gerekliliğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda David Sobel çocukları yaş gruplarına göre üçe ayırıyor:
4-7 yaş: erken çocukluk dönemi
8-11 yaş: orta yaşlar dönemi
12-15 yaş: erken ergenlik dönemi
Dört yaşından yaklaşık yedi yaşına kadar çocukların hayatının merkezinde evleri bulunur. Ev ve bahçesine önem verirler. Oyun alanları eve yakın mesafededir. Evlerinin bahçelerinde ya da apartmanlarının etrafında yaşayan kedileri, köpekleri, kuşları, solucanları anlatırlar. Onlara karşı koruyucu hisler beslerler. Bu yaş grubu çocuklara yaklaşımda temel amaç, çocuk ile doğal dünya arasında empati kurulmasıdır. Çocukların hem gerçek hem hayali hayvanlarla ilişki kurması teşvik edilmelidir. Çocuklar geyik gibi koşmak, yılan gibi yerde sürünmek, tilki gibi kurnaz, tavşan gibi hızlı olmak ister. Burada nesli tükenen hayvanlara yer yoktur. Çocukların hayatını doldurmaya yetecek kadar gündelik ve sıradan hayvan vardır.
Sekiz on bir yaş arası çocukların coğrafi kapsama alanları birdenbire genişler. Kendi evleri küçülür, önemini yitirir. Keşfedilebilir alanlar giderek daha çok ilgilerini çeker. Bu yaş grubunda yeryüzü ile bağ kurma aşamasında öncelikli hedef, yakın dünyayı keşfetmek, bulunduğun yeri bilmek olmalıdır. Okul, ev, yaşanılan mahalle, yakınlardaki koruluk gibi yakın çevrede kaleler yapmak, küçük hayali dünyalar yaratmak, avcılık ve toplayıcılık, hazine avları, dere ve patikaları izlemek, peyzaj keşfetmek, hayvan bakımı, bahçıvanlık ve toprağa şekil vermek bu yaş grubu için uygun aktiviteler arasındadır. Bu aktivitelerin her biri, çocuğu teorik bilgiye boğmadan ilk elden deneyimleme, yerinde gözlemleme ve öğrenme açısından eşsiz fırsatlar sunar.
On iki on beş yaş arası çocuklarda coğrafi kapsama alanı daha da genişler. En sevdikleri yerler, artık ormanlardan ziyade şehir merkezleridir. Alışveriş merkezleri, kafeler, şehirdeki parklar gibi toplumsal birliktelik alanları daha önemli mekânlar hâline gelmiştir. Erken ergenlik dönemindeki bu çocuklar, "benlik"lerini keşfedip toplumla bağlarını hissetmeye başladıkları için toplumsal eylemlere destek verebilirler. Bu yaş grubu, okulda geri dönüşüm programları yönetme, kuralları uygulama, toplantılarda görüş bildirme, planlama yapma, okul gezilerine katılma yeterliliği gösterebildikleri için üzerinde yaşadıkları gezegenin kurtarılmasına yardımcı olabilir, birlikte yaşadıkları topluluğun yararını gözetebilir, iyiliğine katkıda bulunabilir. Şimdi ve burada yer alan küçük ölçekte sorunların çözülmesine eğilen toplumsal sorumluluk projelerinde yer almak, çocukları çaresizliğe itmez, onlara kendilerini yetersiz hissettirmez ve çevre sorunlarına karşı duyarsızlaştırmaz. Tam tersi bir değişim yaratabileceklerine dair inançlarını arttıran projelere imza atmış olurlar.
Toplumsal eylem etkinlikleri söz konusu olduğunda David Sobel'in şahsi inancı, çocukları dördüncü sınıfa kadar trajediyle karşılaştırmamak yönünde. Sobel, küçük çocukların coğrafi ve kavramsal kapsamlarının ötesindeki büyük, karmaşık sorunları trajedi olarak tarif ediyor ve yağmur ormanlarının yok olması, petrol sızıntısı, Bosna'da Müslümanların soykırıma uğramalarını bu türden trajedilere örnek olarak gösteriyor. Çocukların, kendilerine yakın üzüntülerle yüzleşmelerinde bir sakınca yoktur. Boşanan ebeveynler, ölen evcil hayvanlar, sevilen bir ağacın kesilmesi gibi kişisel trajedilerle başa çıkmayı öğrenebilirler ancak dünyayı tehdit eden ekolojik krizin büyüklüğü ve derinliği karşısında ellerinden bir şey gelmez ve uygun yaşa kadar bunlardan uzak kalmaya hakları vardır. Bunun mümkün olmadığı, erken dönemde bu türden bir bilgiye maruz kaldıkları durumlarda ne yapmalıyız?
David Sobel oğluyla yaşadığı bir deneyim üzerinden bunu da yanıtlıyor:
Oğlum eve gelip "Her dakika bir futbol sahası büyüklüğünde bir yağmur ormanını yakıyorlar, onları kurtarmalıyız!" dediğinde birbiriyle ilişkili iki strateji kullanarak cevap veririm. Önce "Evet bazı yağmur ormanları yakılıyor ve onları kurtarmak için çalışan çok sayıda insan var. Hatta bazı insanlar yakılan ormanların yerine yenilerini yetiştirmek için çalışıyorlar," diyorum. Yani gerçeği kabulleniyor ve sorumluluk sahibi yetişkinlerin sorun üzerinde çalıştığını söylüyorum. Sonra "Biliyor musun bizim de burada, New Hampshire'daki ormanlarımızı daha sağlıklı hâle getirmek için yapabileceğimiz şeyler var ve sen de yardım edebilirsin" diyor, odun ve yaban hayatı için yetiştirdiğimiz koruluğun bakımı ya da elma ağaçlarının budanması işinde onun yardımcı olabileceği şeylerin listesini yapıyorum.
Sonuç olarak dünya ekolojik bir krizle karşı karşıya. Bu bilgi okul müfredatları ve medya aracılığıyla çocuklara olanca çıplaklığıyla ulaşıyor. David Sobel Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri kitabında bu bilgi kirliliğinin çocuklarda yaratabileceği endişe ve kaygı duyguları neticesinde konuya duyarsızlaşma riskinden bahsediyor. Çocukları gelişim dönemlerine göre üç grupta inceliyor ve her gruba nasıl yaklaşabileceğimizi detaylarıyla ele alıyor, Kuş Olmak, Kaplan Kaplan Işıl Işıl Yanan, İçimizdeki Amazon, Dere Takip Etmece gibi eğlenceli etkinlik önerilerinde bulunuyor. Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri hem öğretmenler hem de ebeveynler için çocukların doğal yatkınlıklarına hitap eden çevre eğitim stratejilerini sunan eşsiz bir kaynak. Bir çırpıda okunmayı sağlayan temiz ve akıcı dili için çevirmen İlknur Urkun Kelso'ya da teşekkür etmek gerek.
Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri
Yazan David Sobel
Çeviren İlknur Urkun Kelso
Yeni İnsan Yayınevi
27 Şubat 2017 Pazartesi
TAŞ GİBİ OLUN*
Zihin istihza ile kendinden geçtiğinde
Ve gururla ve mağrur ukalalıkla dolduğunda,
Ve başkalarının gizli kusurlarını göstermek,
Eski çekişmeleri ortaya dökmek ya da hilekârlık yapmak istediğinizde,
Övülmek için olta attığınıza
Ya da başka birini eleştirip adını lekelediğinizde
Ya da sert bir dil kullanıp kavga çıkarmaya çalıştığınızda,
İşte bu zamanlarda taş gibi olun.
SHANTİDEVA
Çeviren İlknur Urkun Kelso
*Alıntı Belirsizlik ve Değişimle Birlikte Güzel Bir Hayat kitabından yapılmıştır.
Ve gururla ve mağrur ukalalıkla dolduğunda,
Ve başkalarının gizli kusurlarını göstermek,
Eski çekişmeleri ortaya dökmek ya da hilekârlık yapmak istediğinizde,
Övülmek için olta attığınıza
Ya da başka birini eleştirip adını lekelediğinizde
Ya da sert bir dil kullanıp kavga çıkarmaya çalıştığınızda,
İşte bu zamanlarda taş gibi olun.
SHANTİDEVA
Çeviren İlknur Urkun Kelso
*Alıntı Belirsizlik ve Değişimle Birlikte Güzel Bir Hayat kitabından yapılmıştır.
15 Mart 2016 Salı
YOL HARİTASI İÇERMEZ*
“Seçme Öyküleri”nin Vintage
baskısının girişinde Alice Munro, ilk derlemesini yayımladığı 1968’den bugüne
öykülerinin “uzadığından ve daha dağınık, talepkâr ve kişisel” hâle
geldiklerinden söz eder. Bu öyküler bundan daha iyi betimlenemezlerdi: Öykülerin
kendi içlerinde, çizgisel ve zamana bağlı bir ilerleme yerine, hatırlanan bir
geçmişten şimdiki zamana ve tersi yönde gelip gidişini ifade etmek için
“dağınık” (Munro’nun kendisi ve öykülerindeki kahramanlar için zamanlama
neredeyse her daim yanlıştır), okuyucuyu hikâye anlatımındaki dizilimlerin
bariz ya da öngörülebilir olmadığı konusunda uyarmasıyla “talepkâr” ve Munro’nun
yarattığı şüphe götürmez ve belirgin bir biçimde kendisine ait olan kurgusal
bir ses ve kurgusal bazı mekânlar nedeniyle “kişisel.”
Daha eski bir derlemede yer alan çok sevdiğim “Miller, Şehir,
Montana” adlı öyküsünde, küçük çocuklarının havuz görevlisinin gözetiminde
oynamakta olduğunu sandığımız bir kadın ve kocası havuzu göremedikleri bir
yerde oturdukları sırada annenin içine bir anda kötü bir his doğar. Gerçekten de,
kadının yüzme bilmeyen küçük kızı havuzun derin bölümüne doğru sürüklenmiştir. Kadın
kocasını havuza bakmaya gönderir ve çocuğu sağ salim kurtaran adam karısına
“annelerde bulunan o özel hislere” sahip olduğu için iltifat eder. Hikâye
burada bitebilecekken, kadının kocasını “o annelik içgüdüsüne” fazla güvenmemesi
için uyarmasıyla devam eder. Munro, öyküyü aile arabasının arka koltuğundaki
“güven dolu” çocuklar ve ebeveynlerinin “hoppalık, keyfilik, umursamazlık ve
duyarsızlıkları, yani tüm doğal ve kendilerine özgü hataları” için
“affedileceklerine olan güvenleri” ile bitirir. Bu talepkâr formülasyon bu
dokuz yeni öykünün insan manzarasını oluşturan “hatalar”a uygundur.
Derlemeye adını veren uzun açılış öyküsü, iki genç kızın,
yazdıkları sahte bir mektupla, kızlardan birinin batı Kanada’da yaşayan evsiz
barksız babasının kendisine âşık olduğuna inandırdıkları Johanna adında evde
kalmış bir temizlikçi kadını anlatır. Johanna, ani bir kararla, işvereninin
evinde biriktirdiği mobilyaları da alıp, (her şeyden habersiz) talibinin virane
bir otel satın almış olduğu Sasketchewan’a taşınır. Vardığında adam havasız ve
sigara izmaritleriyle dolu pis bir odada, bronşitten nefes alamaz halde
yatmaktadır ve kendisini kurtarmak için çıkıp gelen bu adanmış kadınla
tanıştığında çok şaşırır.
Bu öykü, “Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik”te zaman
zaman dokunuşları hissedilen Flannery O'Connor tarafından yazılmış olsaydı,
grotesgin komedisiyle, yani kız kurusunun kendi aptallığıyla yüzleştirilmesiyle
biterdi. Fakat bu acımasız şaka bir evlilikle sonuçlanır ve Johanna’nın yavan
hayatı “tatlı bir telaşla, telaşlı bir aşkla” dolup bir de çocuk meydana
getirir. Munro, kuralcı bir hicivcinin sürekli karşı karşıya kaldığı, talihsiz
kahramanını rezil etme ve mutluluktan mahrum bırakmanın cazibesine direnir:
Johanna'nın öyküsü bir gurur kırılması hikâyesi değildir.
Bu yeni öykülerin en güçlü dört-beş tanesinde ki bunlar
bence Munro’nun en iyi öyküleri arasındadır, her zaman değilse de genellikle
kadın olan ana karakter, oyuna kötü bir el ile başlar: “Yüzen Köprü”de kanser,
“Teselli”de kendisini elden ayaktan düşüren bir hastalığa yakalanan ve sonunda
intihar eden bir koca, “Ayı, Dağı Aştı Geldi”de Alzheimer hastası olup bakım
evine yatırılan evli bir kadın. Belki de Munro'nun ilerleyen yaşı (70), onun
hayatta yanlış gidebilecek şeylere yönelik farkındalığını arttırmıştır. Ama
öykülerin hiçbirinde durum daha da kötüye gitmez.
Bir yazar olarak Munro, “hayat”la ve hatta onun en karanlık
durumlarıyla ilgili, ya da belki de bu durumlar sayesinde, ne söylenebileceği,
onunla ne yapılabileceği sorusunu cevaplamaya çalışır. Ve öykülerin anlattığı
çözümler, kendisini fazla avutucu, fazla unutulmaz bir formüle karşı cansiperane
bir şekilde koruyan bir dille ortaya konmuştur. (“birbirimizi sevmeli ya da
ölmeliyiz”; “O güzel geceye kolay teslim olma.”) “Yüzen Köprü”de pek iyileşme
umudu olmaksızın kemoterapiyi tamamlamış olan kadın, onkoloğundan, öykü boyunca
tereddütlü bir şekilde belirmiş olan ihtiyatlı bir iyi haber alır: “Ciddi bir
küçülme… iyi bir işaret.” Dolayısıyla ölüm beklentisine eşlik eden “hafif
özgürlük” bir anda ortadan kalkar. Bir dizi garip olay aracılığıyla genç bir
adamla öpüşmüş olan kadın “tüm yara ve oyuklarını o an için unutturan, hassas
bir neşe esintisi” hisseder. Munro’nun kadını “o an için… bir neşe esintisi”nden
daha cesur bir şeye karşı aşılayan dilinde aktif bir mücadele vardır: Hem
karakter hem de okuyucu bu anlık ve zevkli aldatmacanın farkındadır.
Kendi kurmacası hakkında (Vintage baskısında da yer alan) ilginç
bir yorumunda Munro, öyküleri her zaman baştan sona doğru okumadığını, bazen
herhangi bir yerinden başlayıp her iki yönde de devam edebildiğini iddia eder.
“Öykü izlenecek bir yola benzemez… daha ziyade bir ev gibidir. İçeri girer ve
orada biraz kalır, içinde dolaşır ve sevdiğiniz bir yere yerleşir, odanın ve
koridorların birbiriyle nasıl ilişki kurduğunu ve dışarıdaki dünyanın bu
pencerelerden bakıldığında nasıl değiştiğini keşfedersiniz.” Bu, bize Henry
James’in pencerelerinden farklı gözlerin baktığı “kurmaca evi”ni hatırlatıyorsa
da, ondan biraz daha başına buyruk, evin iç bölümlerinin birbiriyle ilişkisi
konusunda biraz daha meraklıdır. “Teselli” adını verdiği güçlü öyküde, Nina bir
tenis maçından eve döner ve kocasına “Kazandım. Kazandım. Merhaba?” diye
seslenir. Bunun ardından bir çift satır aralığı gelir (öykünün bölümlerini
ayıran böyle 15 tane aralık var) ve ardından: “Ama o dışarıdayken Lewis ölmektedir.
Aslına bakarsanız kendini öldürmektedir.”
Öykü evinin bir odasından bir diğerine geçişler genellikle
dolaylı ve şaşırtıcıdır. Ama ses ve zaman değişikliğini algıladıktan sonra
makuldür de. O eski eleştirel terim “mekânsal form” kendini göstererek,
çalışmanın ilerleyişini karmaşıklaştırır (“öykü izlenecek bir yola benzemez”)
ve ileri gittiğimiz kadar geriye de dönüp bakmamızı talep eder. Bu yönden
Munro’nun sanatı O’connor’ınkinden çok Eudora Welty'ninkine benzer.
Fakat, bu tür teknik meseleler önemli olsalar bile, bunları
O’Connor’ın ya da Welty’ninkilerle aynı düzeyde nükteli bir sertlik taşıyan
cümlelerin tınısının önüne çıkarmak doğru olmaz. “Ayı, Dağı Aştı Geldi”de bakım
evinin çalışanlarından biri “saçı dışında her şeyi boş vermiş gibi görünen
şişman bir genç kadın”dır ve ağlayan bir hasta gözyaşlarını “yüzüne doğru birkaç
beceriksiz ama isabetli hamle ile” silmeyi başarır. Başka bir kadının
azimliliği onu “sokakta gördüğü bir cesedin ayakkabılarını çıkarabilir” biri
olarak görmekle ortaya konur. Kitaba adını veren öyküde “battaniyeyi
bacaklarının arasına alarak uykuya dalan” bir kız, başka bir kızın kaderi
hakkında “sürekli böyle şeyler yaptı ve bu sorunu gidermek için sonunda onu
ameliyat ettiler” diye uyarılır.
Etkileyici olan, böylesine canlı ve dışsal algıların daha
araştırmacı ve içe doğru şiirsel yazımlarla tamamlanması ve dengelenmesidir. Bu
denge, özellikle birinci tekil şahısta yazılmış üç öyküde, “Aile Mobilyaları”,
“Isırganotları” ve “Queenie”de açıkça görülmektedir. Bunların en iyisi olan
“Aile Mobilyaları”, kısmen bir genç kadının yazarlığa olan ilgisini keşfedişini
tasvir ettiği için böyledir. Öykü, Munro’nun tüm öyküleri gibi, son derece
dokunaklı bir otobiyografik titreşime sahiptir.
Ontario eyaletindeki küçük bir kasabada, iyi niyetli
ebeveynleri ve uzun akşam yemekleri ve sıkıcı sohbetler için evlerine gelen (“tümörü,
boğaz iltihabı, bir sürü çıbanı olan”) akrabalarının hafif baskısı altında
büyümekte olan genç bir kız, babasının kuzeni Alfrida’nın ziyaretleri sayesinde
eğlenebilmekte ve hatta özgürleşmektedir. Bu eksantrik ve esprili kadın bir gün
bir aile yemeğinden sonra kıza bir sigara ikram eder ve onun kendisini “masada
bir misafir kadar özgür” hissetmesini sağlar. Fakat kız Alfrida’nın yaşadığı
şehirde üniversiteye başladığında Alfrida’nın telefonlarına çıkmaz ve
davetlerine icabet etmez. Ta ki final sınavları bitene ve kasabadan ayrılmak
üzereyken kuzeninin apartman dairesinde bir pazar akşamı yemeğine katılana
kadar. Yıllar sonra, babasının cenazesinde, Alfrida’nın bir bakım evinde
yaşadığını öğrenir. Hikâye o pazar öğleden sonrası, şehirde dolaşırken, “Ben”
in her şeyi olağanüstü bir netlik ve yoğunlukla hissetmeye başlamasının
ardından yaşananlarla biter. Babasının kuzeni “hakkında yazacağı” hikâyeyi
değil, “hikâye inşa etmekten ziyade havada bir şey yakalamaya benzer görünen,
yapmak istediğim iş”i düşünmektedir. “Kalabalığın inlemeleri bana üzüntü dolu
dev kalp atışları gibi geldi”ğinde, bir anda her şey birlikte akmaya başlar. “Uzak,
neredeyse insanlıktan uzak onay ve feryatlarıyla, hoş ve resmiyet dolu dalgalar.''
Öykü tamamıyla haklı olan tek cümlelik bir paragrafla biter: “İstediğim şey
buydu; dikkat etmem gerektiğini düşündüğüm şey buydu; hayatımın böyle olmasını
istiyordum.”
Bu derlemeyi
dolduran ve kesinlikle Munro’nun yazmış olduğu en iyi öyküler olan, bu güzel ve
resmiyet dolu dalgalar, bilgelik dolu mutsuzluklarıyla böyle bir dikkatin
ürünüdür.
16 Ekim 2015 Cuma
İlknur Urkun ile Söyleşi
Kendine ait bir oda...
Herkes uykuya çekildikten sonra yemek masasının bir köşeciğini kendisine yazı alanı yapan biri olarak böyle bir odanın hayalini kurmadığım tek gün yok. Odalardan birini zihnimde boşaltıp dolduruyor, kitaplarımı sıralıyorum, pencerenin önüne kirli krem bordo renkli yan apartmanın duvarı yerine bambaşka manzaralar yerleştiriyorum. Deniz insanıyım ya, boğaz manzarası koyuyorum çoğu zaman, bazen ağaçları... Sırtüstü yatıyorum yatağa, gözlerimi kapıyorum ve düşlüyorum. Geniş yazı masamı, kitaplarımın yan yana dizildiği rafları, başımı kaldırdığımda göreceğim güzelim manzarayı, sırtımı ağrıtmayacak afili bir sandalyeyi...
Sinek Sekiz Yayınları etiketli Bana Ait Bir Yer, bu hayali kurmakla yetinmeyip, evinin arkasındaki ormanda okumak, yazmak ve hayal etmek için bizzat kendi elleriyle bir kulübe inşa eden bir adamın ve inşa ettiği kulübenin hikâyesi. Bu, bir nasıl yapılır kitabı değil. Michael Pollan, mimarlık sanatına ve inşaat işine doğa gözlüğünden bakarak başka türlüsünün de olabileceğini gösteriyor. Okuru, Feng Shui'den Walden'a, mimarlığın kökenlerinden pencerenin tarihine, mekân ve mimarlık alanında daha önce ayak basılmamış bir rotada gezintiye davet ediyor. Sevgili İlknur da temiz çevirisi ve açıklayıcı dip notlarıyla bu gezintide bizi yalnız bırakmıyor.
İlknur ile Bana Ait Bir Yer ve çevirmenlik üzerine biraz konuştuk.
50
kelimeyle otobiyografini öğrenebilir miyim?
1982’de
Kdz. Ereğli’de doğdum. ODTÜ’de lisans ve yüksek lisans, sonra TMMOB bünyesinde
çalıştıktan sonra Ankara’dan ayrıldım. Permakültür Tasarımı Sertifika Kursu’na
katıldıktan sonra tutku duyduğum şeyler yaparak geçinmek ve mutlu olduğum bir
yerde yaşamak için adımlar atmaya başladım. Şimdi çevirmenim, permakültürle
ilgili eğitimler veriyor, dünyayikurtarankadinlar.blogspot.com’u yürütüyor ve
Çanakkale’nin bir köyünde yaşıyorum.
Çeviriye
nasıl başladın?
Ortaokulda
dönem ödevi olarak yaptığım çeviriyi saymazsak, ilk kez Buğday Derneği için
gönüllü olarak çevirmenliğe başladım. İlk çevirim GDO’lu gıdalarla ilgiliydi.
Sence
çevirmen kimdir? İyi bir çevirmenin taşıması gereken üç özellik nedir?
Aslında
alaylı ve genç bir çevirmen olarak bu konuda pek ahkâm kesmek istemiyorum.
Bence beni fena olmayan bir çevirmen yapan özellikleri sayabilirim: 1-
İngilizce dilini çok uzun zamandır okuyor, yazıyor ve konuşuyor olmam. 2-
Türkçe dilinde çocukluğumdan beri çok okumam. 3- Bir metin üzerine düşünmekten,
anlamadığım yerlerini araştırmaktan ve Türkçe’ye çevirmekten zevk almam.
Solgun Ateş, Konuş Hafıza kitaplarının
çevirmeni, Yiğit Yavuz, Nabokov Günlüğü isimli bloğunda İletişim Yayınları’ndan
yayımlanan Konuş Hafıza romanını
çevirirken zorlandığını, çalışma masasının tam karşısına, göz hizasına, “Gözümü
korkutamazsın Nabokov, yeneceğim seni,” dercesine büyük yazarın boks eldivenli
bir fotoğrafını koyduğunu, özelde bu kitap, genelde her kitap için yazarın bir
fotoğrafı karşısında çalışmayı tercih ettiğini söylüyor. Senin de bir çevirmen
olarak ritüel diyebileceğimiz belli çalışma alışkanlıkların, elimden asla
düşürmem dediğin araç, gereç, başvurduğun kaynakların var mı?
Edebi
eser çevirisi bir tabloya bakıp bundan bir opera sahnelemeye benziyor;
başlı başına bir sanat. Ben çok fazla edebi eser çevirmedim, genellikle
beşeri bilimler ve az da olsa teknik çeviri alanında kalıyorum. Yani bir konuda
uzmanlaşmış da değilim. Dolayısıyla çeviri yaptığım konuyla ilgili çok çeşitli
kaynaklara başvurmak ve sürekli araştırma yapmak zorundayım. Uzay aracı
parçalarının isimlerinden endemik bitki türlerine, o kadar farklı şeyler karşıma
çıkıyor ki, bunların hepsini kitaplardan araştırabilmem için ODTÜ
kütüphanesinde yaşamam gerekirdi. Dolayısıyla internet olmadan çeviri yapamam
diyebilirim.
Daha
çok ekoloji, sürdürülebilir yaşam, permakültür gibi konularda çeviriler
yapıyorsun. Çeviride uzmanlık alanları önemli midir? Yoksa bir çevirmen her
alanda çeviri yapmalı mıdır?
Sanırım
her şeyde olduğu gibi burada da denge önemli. Otomotiv ya da sigorta hukuku
alanında uzmanlaşmak ve sadece bu alanda çalışmanın elbette getirisi vardır:
terminolojiye hâkim olursunuz, hata yapma ihtimaliniz azalır, daha yüksek
ücretlerle çalışırsınız vs. Yani sektörde tavsiye edilen şey uzmanlaşmaktır. Ama
bence bu modernist bir yaklaşım ve amacı verimi arttırmak. Bu derece
uzmanlaşmanın insanı yıpratacağına ve ufkunu daraltacağına inanıyorum. Şahsen,
nasıl ki boş zamanlarımda hep aynı konuda kitaplar okumuyorsam, çeviri yaparken
de tek bir konuyla kısıtlanmak istemem.
Bana Ait Bir Yer,
editör, yazar Michael Pollan’ın eşi (ve aileye yeni katılacak bebekleriyle) ile
birlikte yaşadıkları evin arkasında okumak, yazmak, hayal kurmak için bizzat
kendi beceriksiz elleriyle inşa ettiği bir mekânın doğuşu hikâyesi. Hikâyesini
bize anlatırken mimari ve kelimeler arasında güçlü bağlar kuruyor, hayalden, tasarıya, inşaat sürecine kadar her
şeyi anlatıyor. Çeviriye başladığın esnada kendi evinizi inşa ediyor olmak
nasıl bir duyguydu? Pollan’ın önerilerinden faydalandınız mı?
Tam
evimizi hayal etmeye başladığımızda bu çevirinin bana gelmesine çok
şaşırmıştım. Pollan aslında okura inşaat konusunda pek bir öneri sunmuyor.
Yani, kendisinin de dediği gibi, bu bir “ev nasıl yapılır kitabı” değil. Daha
ziyade onun kendi evini inşa etme hikâyesi. Aslında o güne kadar ekolojik
mimari konusunda o kadar çok şey okumuştuk ki, işin teknik kısmına değil hikâyesine,
işin insani ve toplumsal yönüne yoğunlaşan bir kitapla haşır neşir olmak inşaat
konusunda beni rahatlatmıştı. Mesela Pollan’ın Gaston Bachelard’dan yaptığı bir
alıntı bambaşka bir bakış açısı veriyor: “Evin başlıca faydalarını saymam
gerekirse: ev hayalleri barındırır, ev hayalciyi korur, ev huzur içinde hayal
kurmaya izin verir.”
Bana Ait Bir Yer ’in
çevirisini yaparken nelere dikkat ettin?
Öncelikle
çok teknik bir kitap olmasa da, içinde bol bol teknik terim vardı. Bunları
doğru ve tutarlı kullanmaya dikkat ettim. Bir de Pollan’ın dili Türkçe’ye yorumsuz
çevrilebilecek bir dil değildi ve cümleleri evirip çevirmek, bir kelimenin
birden çok karşılığı arasından en uygun olanını seçmek, Türkçe karşılığı
olmayan kelimelere ikameler bulmak gerekti.
Hangi
kitabı çevirmek isterdin?
Aklımda
çok önemli olduğunu düşündüğüm iki kitap var: Rowan Jacobsen’in Fruitless
Fall (Meyvesiz Güz) ve Stephen Harrod Buhner’ın The Lost Language of Plants (Bitkilerin Kayıp Dili).
Yaptığın
çeviriler sende yazma isteği uyandırıyor mu?
Çocukken
yazmayı çok sever, durduk yere kompozisyon ya da tiyatro oyunu falan yazardım.
Sonra galiba düşüncesiz bir Türkçe öğretmeni yüzünden yazma hevesimi kaybettim.
Hâlâ da günlük tutmak bile içimden gelmiyor. Ama bloğumda ele aldığım
konularla, menstruasyonla ilgili basit bir rehber kitap yazmayı hayal
ediyorum.
Şu
anda hangi kitap üzerinde çalışıyorsun? Okurla ne zaman buluşacak?
Geçenlerde
Maria Mies ve Vandana Shiva’nın beraber yazdıkları Ecofeminism’in çevirisine başladım. Benim için çok önemli bir konu
ve heyecan verici bir çalışma. Okurla buluşma tarihini bilmiyorum.
27 Ekim 2014 Pazartesi
#festivalgeliyor
Doğanın yaşamı sürdürme becerisine müdahale ediyoruz. Doğal döngüleri bozuyoruz. Biyolojik çeşitliliği yok ediyoruz. Doğayı zehirliyoruz, kirletiyoruz. Hepimizin derdi aynı, temiz hava, su, gıda... Ekolojik ürünleri satın almakla yetinen tarafta mı olacağız sınırlı kaynakları sürdürmeye çalışan tarafta mı? Başka bir dünya mümkün mü? Araştırmaya nereden başlayacağız? Kitaplar, belgeler, incelemeler, paneller, konferanslar... Okuduklarımızı unutabiliriz, dinlediklerimiz bizi korkutabilir, çaresiz hissedebilir ve vazgeçebiliriz; filmlerdeki, belgesellerdeki gerçek yaşam hikâyeleridir aklımızda kalan, bize ilham veren. Bazı filmler vardır izleyince önümüzde yeni bir pencere açılır. Bazı hikâyeler hayata bakış açımızı kökten değiştirebilir.
Size bir iyi haberim var, kente festival geliyor. 2008 yılından beri düzenlenen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF), Pan Görsel Kültür Derneği'nin organizasyonuyla bu yıl ilk kez 10 diğer ille eş zamanlı olarak Çanakkale'de de düzenlenecek. 7-8-9 Kasım'da Erkan Yavuz Deneysel Sanat Atölyesi'nde gerçekleşecek ücretsiz gösterimleri kaçırmayın. Programa ulaşmak için aşağıdaki bağlantıyı tıklayın.
http://www.surdurulebiliryasam.org/festival-2014/salonlar-ve-program/canakkale/
Size bir iyi haberim var, kente festival geliyor. 2008 yılından beri düzenlenen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF), Pan Görsel Kültür Derneği'nin organizasyonuyla bu yıl ilk kez 10 diğer ille eş zamanlı olarak Çanakkale'de de düzenlenecek. 7-8-9 Kasım'da Erkan Yavuz Deneysel Sanat Atölyesi'nde gerçekleşecek ücretsiz gösterimleri kaçırmayın. Programa ulaşmak için aşağıdaki bağlantıyı tıklayın.
http://www.surdurulebiliryasam.org/festival-2014/salonlar-ve-program/canakkale/
Festivale
sayılı günler kala kolektifin "Siz de yapabilirsiniz!" çağrısını alan Çanakkale ekibinin koordinatörü İlknur Urkun ile festival ve sürdürülebilir yaşam hakkında konuştuk.
Sürdürülebilir
yaşam, fikir ve eylem olarak senin hayatına ne zaman girdi?
Sonrasında ne gibi değişiklikler yaşadın?
Sürdürülebilirlik
kavramı ilk defa üniversitedeki çevre planlama dersinde aklıma
düştü sanırım. Hocanın tüm dönem için verdiği okuma
listesini birkaç haftada yalayıp yutmuştum. Hayatım boyunca
hiçbir dersin bu kadar ilgimi çektiğini hatırlamıyorum. Sonra
sürdürülebilir kalkınma kavramı karşıma çıktı ve
kavramların içlerini aslında canımızın istediği gibi
doldurabildiğimizi fark ettim. Neyi sürdürmek istediğimiz çok
önemliydi. Bir şekilde GDO’lar hakkında okumaya, zehirli
temizlik maddelerinin alternatiflerini araştırmaya başladım.
Okuma, etrafımdakilerle paylaşma ve tartışma zincirinin son
halkası harekete geçmekti. Permakültür tasarım eğitimi aldım
ve dünya üzerinde insan yaşamını doğanın geri kalanına zarar
vermeden sürdürebilmek konusunda öğrendiklerimi uygulayabileceğim
her mecraya bulaştım. Hayatıma paylaşım ekonomisi deneylerine
katılmak, ekolojik menstruasyon ürünlerini tanıtan bir blog
yazmak, doğal tohumlar biriktirmek, kompost kursları vermek,
arıcılık yapmak gibi şeyler girdi ve önceliklerim bunlar oldu.
Sürdürülebilir yaşamla ilgilenen insanlar festivalin doğal katılımcıları. Ancak bu konuda hiçbir fikri olmayan insanları festivale çekmek, onların hayatlarında bir değişim yaratmak da önemli. Sosyal medyada ya da sokaklarda afişlere rastlamış ancak SYFF'nin ne olduğunu bilmeyenler için SYFF nasıl bir festivaldir, neden düzenleniyor, açıklayabilir misin?
SYFF
2008 yılından beri izleyicisine ilham ve güç veren, sorunlar
karşısında bir şeyler yapabileceğini hissettiren filmleri,
Türkçe alt yazı ile ücretsiz olarak sunan bir festival.
Seçkisindeki filmlerle gündemdeki olumsuz olayların bombardımanı
sırasında bize ulaşmayan, dünyanın farklı köşelerinden çözüm
barındıran gerçek hikâyelerle izleyiciyi harekete geçmeye teşvik
etmeyi amaçlıyor. Bu yıl festival seçkisinde öne çıkan sosyal
girişimcilik hikâyeleri ile herhangi bir konuya çözüm üretmeyi
kendine dert edinmiş, azimli ve yaratıcı insanlarla tanışacak ve
ilham alacağız. Sürdürülebilir bir yaşamın ancak çeşitlilikle
mümkün olacağını bildiğimizden toplumun her kesiminden
katılımcıyı bir araya getirmeyi hedefliyoruz; çiftçileri, iş
sahiplerini, şirket çalışanlarını, öğrencileri ve
öğretmenleri, çocuğunun gelecekte yaşayacağı dünyadan
endişeli ebeveynleri, akademisyenleri ve aktivistleri bu
belgeselleri birlikte izlemeye davet ediyoruz.
Senin
kolektifle tanışma, festivalin eş zamanlı olarak Çanakkale'de
düzenlenmesi, hazırlık süreci nasıl gelişti?
Ben
2011 yılında Bayramiç’te düzenlenen 1. Türkiye Permakültür
Buluşması sırasında Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi’nden
Aykut İstanbullu ile tanıştım. Ona arılarla ilgili bir film
önermiştim ve kolektif de bu filmi göstermeye karar verip benden
alt yazısını çevirmemi istedi. O günden beri festivalin gönüllü
çevirmeniyim. Bu yıl festivalin ilk kez eşzamanlı olarak İstanbul
dışında da yapılmasına karar verildiğinde, arkadaşlar
kolektifin içinden biri olarak bunun organizasyonunu üstlenmemi
istediler. Çok memnuniyetle kabul ettim çünkü yıllardır onlarca
önemli filmi Türkçe alt yazıya kavuşturuyoruz ve bu filmlerin pek
çoğu sadece bir kez, İstanbul’da gösteriliyordu. Bu sorumluluğu
kabul etmekle birlikte Çanakkale merkezde yaşamadığım için
bunun altından kalkmamın mümkün olmadığını biliyordum.
Permakültür Çanakkale ekibimizden, Pan Görsel Kültür
Derneği’nden, ÇAYEK’ten ve Çanakkale Çevre Platformu’ndan
birkaç arkadaşa ekip kurmak için teklif götürdüm. Kolektifin
önerisiyle seninle de tanıştık ve ekibi kurduktan sonra
hazırlıklar çok keyifle sürdü. Afişlerimiz şehre dağıtıldı,
sosyal medyada etkinliğimiz duyuruluyor, herkes sabırsızlıkla çok
yakında yayınlayacağımız festival programını bekliyor.
Çok
bilinen bir Afrika atasözü “Bu dünya bize atalarımızdan miras
kalmadı. Biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık.” diyor. Oysa
doğanın yaşamı sürdürme becerisine müdahale ediyoruz. Doğal
döngüleri bozuyoruz. Biyolojik çeşitliliği yok ediyoruz. Doğayı
zehirliyoruz, kirletiyoruz. Gelecek kuşakların hakkını yemeden
yaşamayı yeniden öğrenmemiz gerektiği aşikâr. Kentlerde
evlerimizde, iş yerlerimizde çalışırken, yaşarken nelere dikkat
edeceğiz?
Bence
en önemlisi hem neyi istemediğimizi, hem de bunun yerine ne koymak
istediğimizi düşünerek hareket etmek. Bunların ikisine birden
dengeli şekilde odaklanmazsak ya dünyanın kötü gidişatını
takıntı haline getirip eylemsiz kalabilir, ya da sistemin önümüze
sunduğu “yeşil”, “organik”, “ekolojik”,
“sürdürülebilir” mal ve hizmetlerin tüketicisi olmakla
yetinebiliriz. Ben bu ikisinin dengesini kurmak için öncelikle
permakültür üzerine okumalar, araştırmalar yapmanızı tavsiye
ederim. Permakültür size ne yapacağınızı söylemeyecek; insan
ile doğa arasındaki ilişkiye, gıdaya, yapılara, enerjiye, eğitim
ve sağlığa, insan ilişkilerine vb. yeni bir bakış açısı
kazandıracak. Yaşamı tüm bunların birbiriyle etkileşim içinde
olduğu bir bütün olarak görmeye başladığımızda evimizde,
işyerimizde, alışverişte ne yaparsak dünyaya faydamız dokunur
sorusunun cevabı kafanızda kendiliğinden canlanacak. Elbette
herkes farklı cevaplar bulacak ve bu çeşitlilik tıpkı doğadaki
çeşitlilik gibi bizi dayanıklı kılacak. Ben şehirde sağlıklı
ve yerel gıdaya erişim üzerine yoğunlaşırken başka birisi
işyerinde enerji tasarrufu yöntemlerini deneyebilir. İşte bunlar
hep sürdürülebilir yaşam.
3,5
yaşındaki kızım geçen gün muzun kabuğunu soyamadı ve bize
“Muzun kabuğunu markette çok sıkı yapıştırmışlar,
açamıyorum.” dedi. Çocuklar tükettikleri her şeyin market
raflarında sınırsızca onları beklediğini ve parayla diledikleri
zaman sahip olabileceklerini düşünüyor. Değişimi
yaratabileceksek eğer tam buradan çocuklardan başlamak yerinde
olacaktır. Onlara sürdürülebilir yaşam, tüketmeme hakkı gibi
kavramları nasıl verelim? Nereden başlayalım?
Tam
da bu konuda bir kitap çevirdim ve geçen kış yayımlandı. Adı
“Ekofobiyi Aşmak”. Bu kısa ama çok önemli kitabı, ebeveyn,
eğitimci, çocuklarla ilgilenen herkese tavsiye ederim. Kısacası
kitap çocukların içinde bulundukları gelişim evrelerine uygun
eğitimin şart olduğunu anlatıyor. Yazara göre çocuklar belli
bir yaşa kadar sadece doğayla ilişki kurup onu sevseler, ondan
korkmasalar yeterli. Çocuğun dünyayı kavrayış şekli
değiştikçe, önce çevresinde neler olup bittiğini, sonra ne gibi
sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu, sonra da bunları düzeltmek
için kendisinin neler yapabileceğini öğrenebiliyor.
Sürdürülebilirlik ve tüketmeme gibi konular küçük çocukların
anlaması için çok soyut kavramlar. Bunlar bizim yaşadığımız
sorunlara karşı geliştirdiğimiz çözümler ve bu sorunlar
olmadığında, yani doğal dünyada, bu kavramların yeri de yok.
Çocukların öncelikle yaprakları, kuşları, böcekleri, toprağı
sevmelerine izin vermek yeterli. Yazar buna ekofili diyor; yani eco
(ev) philia (sevgisi).
Neden
insanlar festivale gelmeli? İzledikleri belgeseller onların
hayatında bir değişim yaratabilir mi? Festivalin ardından nasıl
bir geri bildirim bekliyorsun? Teşekkür ederim.
Festival
dünyanın dört bir yanından sürdürülebilir yaşam ile ilgili
projeler, hikâyeler ve mücadelelerden haberdar olabilmemiz için
eşsiz bir fırsat sunuyor. Fakat festivalin öncelikli amacının
insanları “bilinçlendirmek” olmadığını düşünüyorum.
Festival katılımcılarının profiline de bakarsak izleyicilerin
büyük bölümünün bu konularda oldukça bilgili olduğunu
görürdük sanırım. Yani sorunlarımızın farkına varmak için
alim olmaya gerek yok. Benim köydeki komşularımın hepsi
betonlaşmanın iklimi bozduğunun farkında. Fakat bu konuda bir şey
yapabileceklerine, durumu değiştirebileceklerine dair bir
tahayyülleri yok. O yüzden bence burada birincil hedef bu insanlara
ilham vermek. Festivale gelmelisiniz; çünkü dünyada milyonlarca
insan sizinle aynı sorunlardan muzdarip ve bunların bir bölümü
bunlarla başa çıkmak için bir şeyler yapıyor ve başarılı da
oluyorlar. Festivalin diğer güzelliği ise bize sadece dünyanın
öbür ucunda yapılanları izleme fırsatı vermeyip, programdaki
söyleşiler sayesinde aslında yanı başımızda bir şeyler yapan
insanlarla bizi buluşturması. Film aralarında bu insanların bir
araya gelip yeni projeler üretmeleri de an meselesi.
Ben
teşekkür ederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




