İlknur Urkun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlknur Urkun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2021 Pazartesi

Dünyayı Kadınlar mı Kurtaracak?

Çanakkale Diş Hekimleri Odası Kadın Diş Hekimleri Komisyonu kapsamında İlknur Urkun Kelso ile gerçekleştirilen Kadın ve Doğa üzerine söyleşi:




8 Şubat 2018 Perşembe

Kırsala yerleşenler anlatıyor: İlknur Urkun Kelso



Şehirden ayrılıp kırsala yerleşme süreci nasıl gelişti? 
Önce daha sakin ve sağlıklı yaşamak için küçük bir sahil kasabasına taşınmaya karar verdik. Ancak gittiğimiz küçük kasabanın yazları İstanbul'u aratmadığını, çevremizde kimsenin sağlıklı gıda yetiştirmediğini fark edince başka türlü bir yer aramaya başladık ve uzun bir süreçten sonra şu an yaşadığımız köye yerleştik.

Karar alma aşamasında sizi en çok zorlayan ne oldu? 
Karar almakta zorlandığımızı söyleyemem, kararı almaktan çok uygulamakta zorlandık. Zorlanmamızın başlıca sebebi de sanırım maddi imkânlarımızın kısıtlı olmasıydı.

Nasıl bir evde yaşıyorsunuz? 
Sahipleri vefat edince satılığa çıkmış, kırmızı tuğladan, bize göre oldukça geniş bir ev. Tabii bol miktarda tadilat yaparak yerleştik.

Bir gününüz nasıl geçiyor? 
Mevsimden mevsime ve günden güne çok değişiyor ama sabit olanlar sabah kalkınca ördeklere yem atmak, akşam üstü köpeklere yemek pişirmek ve onları beslemek :) Bazı günler erkenden kalkıp akşama kadar bilgisayar başında oturmam gerekiyor, kışın haftanın bir kaç günü halk eğitim kursuna gidiyorum, günün geri kalanı da çalışarak, kitap okuyarak, örgü örerek geçiyor. Yazınsa sabah erken kalkıp bahçede çalışmak, öğlen sıcağı basınca evdeki işlerle uğraşmak, belki biraz öğlen uykusu, akşam hava serinleyince yine bahçe işleri ve sulama, bazı akşamları da köyde yaşayan arkadaşlarımız ve yazın bollaşan misafirlerle yemek, sohbet ve müzik yaparak geçiriyoruz.  

Kırsalda sizi en çok ne zorluyor? 
Beni en çok zorlayan şey toplu taşıma imkânlarının sınırlı olması sanırım. Arabamız olmadığı için köy dışındaki tüm işlerimi günde bir kere köyden kalkan ve bir kez köye dönen, hafta sonları da çalışmayan otobüsün saatlerine göre ayarlamak zorundayım. Acil durumlarda mutlaka bir araç bulunuyor elbet ama gündelik işler için istediğim saatte kasabaya gidip gelememek bazen hayatımı zorlaştırıyor.

Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz? 
Serbest çevirmenim.

Kendi gıda ormanınızı yaratabildiniz mi? Üretiminiz karnınızı doyurmaya yetiyor mu? Neleri dışarıdan satın alıyorsunuz? 
Hayır gıda ormanımızı yaratabilmiş değiliz. Gıda ormanı kurmaya ve ev inşaatı yapmaya başladığımız arazi için bir baraj projesi olduğunu öğrendik. Oraya diktiğimiz ağaçlara hâlâ bakıyoruz ama geliştirmek için yoğun bir çaba gösteremiyoruz. Onun yerine şimdi yaşadığımız evin önündeki küçük bahçeyi ekmeye başladım. Yazlık sebzeler için neredeyse tüm ihtiyacımızı karşılıyoruz ama kışlık sebze, hububat vb ihtiyaçlara hem benim şu an verebileceğimden fazla emek, altyapı hem de biraz daha bilgi ve deneyim gerekiyor. Bazı ürünleri ise tek ailenin ihtiyacı için yetiştirmek verimli olmayabiliyor. Un, pirinç, tahin, pekmez, tuz gibi şeyleri doğal ya da organik tarım yapan küçük çiftçilerden alıyorum. 

Üretim fazlanızı nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Sebze bahçesini ekerken özellikle ihtiyacımızdan fazla ekmemeye çalışıyorum, çünkü kurutmalar, konserveler de ayrıca zaman alıyor ve deneyimsizseniz sağlıksız olabiliyor. Aromatik ve şifalı bitkileri ise bol yetiştiriyorum ve fazlasını hediye ya da takas ediyorum. Meyveleri ise fermente ederek değerlendiriyoruz.

Kırsaldaki hayatınızı paylaştığınız bir sosyal medya hesabı ya da bloğunuz var mı? 
Hayır, bilgisayar başında geçirdiğim süreyi asgari düzeye indirmeye çalışıyorum.

Çocuğunuz var mı? Okul konusunu nasıl çözdünüz/çözeceksiniz? 
Çocuğumuz yok.

Yerleştiğiniz araziyle ilgili olarak;
Evimin penceresinden bir kavak tarlası ve arkasında uçsuz bucaksız bir dağ silsilesi görünüyor.
İyi ki yaptım iyi ki sağlam bir çit yaptırmışız.
Keşke yapmasaydım yaptığın değil yapmadığın şeylerden pişman ol lafına inanıyorum :) O yüzden keşke buraya daha erken yerleşip ağaç dikmeye başlasaydım.

Kırsala yerleşmek isteyenlere verebileceğiniz en önemli tavsiye nedir? 
Eğer kırsala yerleşme sebebiniz ideallerinizse, yani emekliliği geçirmek değil de diyelim kendine yeten bir çiftlik, bir ekoköy, bir eğitim merkezi vs. kurma hayali ise, kırsalda sudan çıkmış bir balık olacağınızı, o ortama ayak uydurmanın ve orada hayal ettiğiniz şeyleri gerçekleştirebilmenin hesapladığınızdan daha fazla zaman alacağını unutmayın. Hesaplarınız tutmadığında ve planlarınız gerçekleşmediğinde tutumunuzun ne olduğu buradaki hayatınızın gidişatını belirleyebilir.






7 Ağustos 2017 Pazartesi

Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri*

İnsanlığın doğa üzerindeki yıllık talebinin,  dünyanın bir yılda sağlayabileceği kapasiteyi aştığı gün, Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) tarafından "Dünya Limit Aşım Günü" olarak tanımlanıyor. 2 Ağustos 2017 tarihinde bu limit aşıldı. 
İklim değişikliğini durdurmak, sınırlı kaynakları doğru şekilde kullanmak hükümetlerin inisiyatifine bırakılamayacak kadar acil ve ötelenemez bir gereksinim. Bireysel, ulusal ve küresel bazda acilen harekete geçmemiz şart. Geleceğin yetişkinleri olan çocukların bilinçlenmesi, bilgilenmesi de bu acil eylem planının önemli bir halkası. Çevre bilinci, üzerinde yaşadığımız gezegenin yaşadığı kirlilik, kaynak sıkıntısı, nesli tükenen hayvanlar giderek daha çok müfredatın içine giriyor. Çocuklar, küçük yaşlardan itibaren küresel iklim değişikliği, ozon tabakasının delinmesi, dünyanın akciğeri olan Amazon Ormanları'nın yok olması, nesli tükenen hayvanlar, GDO'lu gıdalar, hava, su, toprak kirliliği konularında bilgiye maruz kalıyor. Yapılan çalışmalar, küresel ölçekte çözüm gerektiren çevre sorunlarıyla erken yaşta karşı karşıya kalmanın çocukları duyarsızlaştırdığını, kendi imkânlarını aşan meseleler karşısında bunu reddetme ve görmezden gelme eğiliminde olduklarını gösteriyor. Bu eğilim de "ekofobi" olarak tanımlanıyor.
David Sobel, Yeni İnsan Yayınevi etiketli,  İlknur Urkun Kelso'nun dilimize çevirdiği Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri kitabında bu meseleye değiniyor. Geleceğin yetişkinlerini yetiştirirken çok önemli bir noktayı gözden kaçırdığımızı hatırlatıyor. Küresel sorunlar ve sorumlu eylemliliği öğretme telaşı içinde yetişkinlerin çocukların doğal eğilim ve yönelimlerini göz ardı ettiğini, onların şimdi burada olanla daha çok ilgilendiğini, kavramlar yerine duyusal deneyimler aracılığıyla öğrendiğini unuttuğunu ifade ediyor. Müfredatın çocuğun içinde bulunduğu yaş grubuna göre şekillenmesi gerekliliğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda David Sobel çocukları yaş gruplarına göre üçe ayırıyor:
4-7 yaş: erken çocukluk dönemi
8-11 yaş: orta yaşlar dönemi
12-15 yaş: erken ergenlik dönemi 
Dört yaşından yaklaşık yedi yaşına kadar çocukların hayatının merkezinde evleri bulunur. Ev ve bahçesine önem verirler. Oyun alanları eve yakın mesafededir. Evlerinin bahçelerinde ya da apartmanlarının etrafında yaşayan kedileri, köpekleri, kuşları, solucanları anlatırlar. Onlara karşı koruyucu hisler beslerler. Bu yaş grubu çocuklara yaklaşımda temel amaç, çocuk ile doğal dünya arasında empati kurulmasıdır. Çocukların hem gerçek hem hayali hayvanlarla ilişki kurması teşvik edilmelidir. Çocuklar geyik gibi koşmak, yılan gibi yerde sürünmek, tilki gibi kurnaz, tavşan gibi hızlı olmak ister. Burada nesli tükenen hayvanlara yer yoktur. Çocukların hayatını doldurmaya yetecek kadar gündelik ve sıradan hayvan vardır. 
Sekiz on bir yaş arası çocukların coğrafi kapsama alanları birdenbire genişler. Kendi evleri küçülür, önemini yitirir. Keşfedilebilir alanlar giderek daha çok ilgilerini çeker. Bu yaş grubunda yeryüzü ile bağ kurma aşamasında öncelikli hedef, yakın dünyayı keşfetmek, bulunduğun yeri bilmek olmalıdır. Okul, ev, yaşanılan mahalle, yakınlardaki koruluk gibi yakın çevrede kaleler yapmak, küçük hayali dünyalar yaratmak, avcılık ve toplayıcılık, hazine avları, dere ve patikaları izlemek, peyzaj keşfetmek, hayvan bakımı, bahçıvanlık ve toprağa şekil vermek bu yaş grubu için uygun aktiviteler arasındadır. Bu aktivitelerin her biri, çocuğu teorik bilgiye boğmadan ilk elden deneyimleme, yerinde gözlemleme ve öğrenme açısından eşsiz fırsatlar sunar.
On iki on beş yaş arası çocuklarda coğrafi kapsama alanı daha da genişler. En sevdikleri yerler, artık ormanlardan ziyade şehir merkezleridir. Alışveriş merkezleri, kafeler, şehirdeki parklar gibi toplumsal birliktelik alanları daha önemli mekânlar hâline gelmiştir. Erken ergenlik dönemindeki bu çocuklar, "benlik"lerini keşfedip toplumla bağlarını hissetmeye başladıkları için toplumsal eylemlere destek verebilirler. Bu yaş grubu, okulda geri dönüşüm programları yönetme, kuralları uygulama, toplantılarda görüş bildirme, planlama yapma, okul gezilerine katılma yeterliliği gösterebildikleri için üzerinde yaşadıkları gezegenin kurtarılmasına yardımcı olabilir, birlikte yaşadıkları topluluğun yararını gözetebilir, iyiliğine katkıda bulunabilir. Şimdi ve burada yer alan küçük ölçekte sorunların çözülmesine eğilen toplumsal sorumluluk projelerinde yer almak, çocukları çaresizliğe itmez, onlara kendilerini yetersiz hissettirmez ve çevre sorunlarına karşı duyarsızlaştırmaz. Tam tersi bir değişim yaratabileceklerine dair inançlarını arttıran projelere imza atmış olurlar. 
Toplumsal eylem etkinlikleri söz konusu olduğunda David Sobel'in şahsi inancı, çocukları dördüncü sınıfa kadar trajediyle karşılaştırmamak yönünde. Sobel, küçük çocukların coğrafi ve kavramsal kapsamlarının ötesindeki  büyük, karmaşık sorunları trajedi olarak tarif ediyor ve yağmur ormanlarının yok olması, petrol sızıntısı, Bosna'da Müslümanların soykırıma uğramalarını bu türden trajedilere örnek olarak gösteriyor. Çocukların, kendilerine yakın üzüntülerle yüzleşmelerinde bir sakınca yoktur. Boşanan ebeveynler, ölen evcil hayvanlar, sevilen bir ağacın kesilmesi gibi kişisel trajedilerle başa çıkmayı öğrenebilirler ancak dünyayı tehdit eden ekolojik krizin büyüklüğü ve derinliği karşısında ellerinden bir şey gelmez ve uygun yaşa kadar bunlardan uzak kalmaya hakları vardır. Bunun mümkün olmadığı, erken dönemde bu türden bir bilgiye maruz kaldıkları durumlarda ne yapmalıyız?
David Sobel oğluyla yaşadığı bir deneyim üzerinden bunu da yanıtlıyor:
Oğlum eve gelip "Her dakika bir futbol sahası büyüklüğünde bir yağmur ormanını yakıyorlar, onları kurtarmalıyız!" dediğinde birbiriyle ilişkili iki strateji kullanarak cevap veririm. Önce "Evet bazı yağmur ormanları yakılıyor ve onları kurtarmak için çalışan çok sayıda insan var. Hatta bazı insanlar yakılan ormanların yerine yenilerini yetiştirmek için çalışıyorlar," diyorum. Yani gerçeği kabulleniyor ve sorumluluk sahibi yetişkinlerin sorun üzerinde çalıştığını söylüyorum. Sonra "Biliyor musun bizim de burada, New Hampshire'daki ormanlarımızı daha sağlıklı hâle getirmek için yapabileceğimiz şeyler var ve sen de yardım edebilirsin" diyor, odun ve yaban hayatı için yetiştirdiğimiz koruluğun bakımı ya da elma ağaçlarının budanması işinde onun yardımcı olabileceği şeylerin listesini yapıyorum.
Sonuç olarak dünya ekolojik bir krizle karşı karşıya. Bu bilgi okul müfredatları ve medya aracılığıyla çocuklara olanca çıplaklığıyla ulaşıyor. David Sobel Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri kitabında bu bilgi kirliliğinin çocuklarda yaratabileceği endişe ve kaygı duyguları neticesinde konuya  duyarsızlaşma riskinden bahsediyor. Çocukları gelişim dönemlerine göre üç grupta inceliyor ve her gruba nasıl yaklaşabileceğimizi detaylarıyla ele alıyor,  Kuş Olmak, Kaplan Kaplan Işıl Işıl Yanan, İçimizdeki Amazon, Dere Takip Etmece gibi eğlenceli etkinlik önerilerinde bulunuyor. Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri hem öğretmenler hem de ebeveynler için çocukların doğal yatkınlıklarına hitap eden çevre eğitim stratejilerini sunan eşsiz bir kaynak. Bir çırpıda okunmayı sağlayan temiz ve akıcı dili için çevirmen İlknur Urkun Kelso'ya da teşekkür etmek gerek.


Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri 
Yazan David Sobel 
Çeviren İlknur Urkun Kelso 
Yeni İnsan Yayınevi 
Eğitim Serisi

*Bu yazı 5/8/2017 tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır. 

27 Şubat 2017 Pazartesi

TAŞ GİBİ OLUN*

Zihin istihza ile kendinden geçtiğinde
Ve gururla ve mağrur ukalalıkla dolduğunda,
Ve başkalarının gizli kusurlarını göstermek,
Eski çekişmeleri ortaya dökmek ya da hilekârlık yapmak istediğinizde,
Övülmek için olta attığınıza
Ya da başka birini eleştirip adını lekelediğinizde
Ya da sert bir dil kullanıp kavga çıkarmaya çalıştığınızda,
İşte bu zamanlarda taş gibi olun.
SHANTİDEVA
Çeviren İlknur Urkun Kelso

*Alıntı Belirsizlik ve Değişimle Birlikte Güzel Bir Hayat kitabından yapılmıştır.


15 Mart 2016 Salı

YOL HARİTASI İÇERMEZ*

“Seçme Öyküleri”nin Vintage baskısının girişinde Alice Munro, ilk derlemesini yayımladığı 1968’den bugüne öykülerinin “uzadığından ve daha dağınık, talepkâr ve kişisel” hâle geldiklerinden söz eder. Bu öyküler bundan daha iyi betimlenemezlerdi: Öykülerin kendi içlerinde, çizgisel ve zamana bağlı bir ilerleme yerine, hatırlanan bir geçmişten şimdiki zamana ve tersi yönde gelip gidişini ifade etmek için “dağınık” (Munro’nun kendisi ve öykülerindeki kahramanlar için zamanlama neredeyse her daim yanlıştır), okuyucuyu hikâye anlatımındaki dizilimlerin bariz ya da öngörülebilir olmadığı konusunda uyarmasıyla “talepkâr” ve Munro’nun yarattığı şüphe götürmez ve belirgin bir biçimde kendisine ait olan kurgusal bir ses ve kurgusal bazı mekânlar nedeniyle “kişisel.”

Daha eski bir derlemede yer alan çok sevdiğim “Miller, Şehir, Montana” adlı öyküsünde, küçük çocuklarının havuz görevlisinin gözetiminde oynamakta olduğunu sandığımız bir kadın ve kocası havuzu göremedikleri bir yerde oturdukları sırada annenin içine bir anda kötü bir his doğar. Gerçekten de, kadının yüzme bilmeyen küçük kızı havuzun derin bölümüne doğru sürüklenmiştir. Kadın kocasını havuza bakmaya gönderir ve çocuğu sağ salim kurtaran adam karısına “annelerde bulunan o özel hislere” sahip olduğu için iltifat eder. Hikâye burada bitebilecekken, kadının kocasını “o annelik içgüdüsüne” fazla güvenmemesi için uyarmasıyla devam eder. Munro, öyküyü aile arabasının arka koltuğundaki “güven dolu” çocuklar ve ebeveynlerinin “hoppalık, keyfilik, umursamazlık ve duyarsızlıkları, yani tüm doğal ve kendilerine özgü hataları” için “affedileceklerine olan güvenleri” ile bitirir. Bu talepkâr formülasyon bu dokuz yeni öykünün insan manzarasını oluşturan “hatalar”a uygundur.

Derlemeye adını veren uzun açılış öyküsü, iki genç kızın, yazdıkları sahte bir mektupla, kızlardan birinin batı Kanada’da yaşayan evsiz barksız babasının kendisine âşık olduğuna inandırdıkları Johanna adında evde kalmış bir temizlikçi kadını anlatır. Johanna, ani bir kararla, işvereninin evinde biriktirdiği mobilyaları da alıp, (her şeyden habersiz) talibinin virane bir otel satın almış olduğu Sasketchewan’a taşınır. Vardığında adam havasız ve sigara izmaritleriyle dolu pis bir odada, bronşitten nefes alamaz halde yatmaktadır ve kendisini kurtarmak için çıkıp gelen bu adanmış kadınla tanıştığında çok şaşırır.

Bu öykü, “Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik”te zaman zaman dokunuşları hissedilen Flannery O'Connor tarafından yazılmış olsaydı, grotesgin komedisiyle, yani kız kurusunun kendi aptallığıyla yüzleştirilmesiyle biterdi. Fakat bu acımasız şaka bir evlilikle sonuçlanır ve Johanna’nın yavan hayatı “tatlı bir telaşla, telaşlı bir aşkla” dolup bir de çocuk meydana getirir. Munro, kuralcı bir hicivcinin sürekli karşı karşıya kaldığı, talihsiz kahramanını rezil etme ve mutluluktan mahrum bırakmanın cazibesine direnir: Johanna'nın öyküsü bir gurur kırılması hikâyesi değildir.

Bu yeni öykülerin en güçlü dört-beş tanesinde ki bunlar bence Munro’nun en iyi öyküleri arasındadır, her zaman değilse de genellikle kadın olan ana karakter, oyuna kötü bir el ile başlar: “Yüzen Köprü”de kanser, “Teselli”de kendisini elden ayaktan düşüren bir hastalığa yakalanan ve sonunda intihar eden bir koca, “Ayı, Dağı Aştı Geldi”de Alzheimer hastası olup bakım evine yatırılan evli bir kadın. Belki de Munro'nun ilerleyen yaşı (70), onun hayatta yanlış gidebilecek şeylere yönelik farkındalığını arttırmıştır. Ama öykülerin hiçbirinde durum daha da kötüye gitmez.

Bir yazar olarak Munro, “hayat”la ve hatta onun en karanlık durumlarıyla ilgili, ya da belki de bu durumlar sayesinde, ne söylenebileceği, onunla ne yapılabileceği sorusunu cevaplamaya çalışır. Ve öykülerin anlattığı çözümler, kendisini fazla avutucu, fazla unutulmaz bir formüle karşı cansiperane bir şekilde koruyan bir dille ortaya konmuştur. (“birbirimizi sevmeli ya da ölmeliyiz”; “O güzel geceye kolay teslim olma.”) “Yüzen Köprü”de pek iyileşme umudu olmaksızın kemoterapiyi tamamlamış olan kadın, onkoloğundan, öykü boyunca tereddütlü bir şekilde belirmiş olan ihtiyatlı bir iyi haber alır: “Ciddi bir küçülme… iyi bir işaret.” Dolayısıyla ölüm beklentisine eşlik eden “hafif özgürlük” bir anda ortadan kalkar. Bir dizi garip olay aracılığıyla genç bir adamla öpüşmüş olan kadın “tüm yara ve oyuklarını o an için unutturan, hassas bir neşe esintisi” hisseder. Munro’nun kadını “o an için… bir neşe esintisi”nden daha cesur bir şeye karşı aşılayan dilinde aktif bir mücadele vardır: Hem karakter hem de okuyucu bu anlık ve zevkli aldatmacanın farkındadır.

Kendi kurmacası hakkında (Vintage baskısında da yer alan) ilginç bir yorumunda Munro, öyküleri her zaman baştan sona doğru okumadığını, bazen herhangi bir yerinden başlayıp her iki yönde de devam edebildiğini iddia eder. “Öykü izlenecek bir yola benzemez… daha ziyade bir ev gibidir. İçeri girer ve orada biraz kalır, içinde dolaşır ve sevdiğiniz bir yere yerleşir, odanın ve koridorların birbiriyle nasıl ilişki kurduğunu ve dışarıdaki dünyanın bu pencerelerden bakıldığında nasıl değiştiğini keşfedersiniz.” Bu, bize Henry James’in pencerelerinden farklı gözlerin baktığı “kurmaca evi”ni hatırlatıyorsa da, ondan biraz daha başına buyruk, evin iç bölümlerinin birbiriyle ilişkisi konusunda biraz daha meraklıdır. “Teselli” adını verdiği güçlü öyküde, Nina bir tenis maçından eve döner ve kocasına “Kazandım. Kazandım. Merhaba?” diye seslenir. Bunun ardından bir çift satır aralığı gelir (öykünün bölümlerini ayıran böyle 15 tane aralık var) ve ardından: “Ama o dışarıdayken Lewis ölmektedir. Aslına bakarsanız kendini öldürmektedir.”

 

Öykü evinin bir odasından bir diğerine geçişler genellikle dolaylı ve şaşırtıcıdır. Ama ses ve zaman değişikliğini algıladıktan sonra makuldür de. O eski eleştirel terim “mekânsal form” kendini göstererek, çalışmanın ilerleyişini karmaşıklaştırır (“öykü izlenecek bir yola benzemez”) ve ileri gittiğimiz kadar geriye de dönüp bakmamızı talep eder. Bu yönden Munro’nun sanatı O’connor’ınkinden çok Eudora Welty'ninkine benzer.

Fakat, bu tür teknik meseleler önemli olsalar bile, bunları O’Connor’ın ya da Welty’ninkilerle aynı düzeyde nükteli bir sertlik taşıyan cümlelerin tınısının önüne çıkarmak doğru olmaz. “Ayı, Dağı Aştı Geldi”de bakım evinin çalışanlarından biri “saçı dışında her şeyi boş vermiş gibi görünen şişman bir genç kadın”dır ve ağlayan bir hasta gözyaşlarını “yüzüne doğru birkaç beceriksiz ama isabetli hamle ile” silmeyi başarır. Başka bir kadının azimliliği onu “sokakta gördüğü bir cesedin ayakkabılarını çıkarabilir” biri olarak görmekle ortaya konur. Kitaba adını veren öyküde “battaniyeyi bacaklarının arasına alarak uykuya dalan” bir kız, başka bir kızın kaderi hakkında “sürekli böyle şeyler yaptı ve bu sorunu gidermek için sonunda onu ameliyat ettiler” diye uyarılır.

Etkileyici olan, böylesine canlı ve dışsal algıların daha araştırmacı ve içe doğru şiirsel yazımlarla tamamlanması ve dengelenmesidir. Bu denge, özellikle birinci tekil şahısta yazılmış üç öyküde, “Aile Mobilyaları”, “Isırganotları” ve “Queenie”de açıkça görülmektedir. Bunların en iyisi olan “Aile Mobilyaları”, kısmen bir genç kadının yazarlığa olan ilgisini keşfedişini tasvir ettiği için böyledir. Öykü, Munro’nun tüm öyküleri gibi, son derece dokunaklı bir otobiyografik titreşime sahiptir.

Ontario eyaletindeki küçük bir kasabada, iyi niyetli ebeveynleri ve uzun akşam yemekleri ve sıkıcı sohbetler için evlerine gelen (“tümörü, boğaz iltihabı, bir sürü çıbanı olan”) akrabalarının hafif baskısı altında büyümekte olan genç bir kız, babasının kuzeni Alfrida’nın ziyaretleri sayesinde eğlenebilmekte ve hatta özgürleşmektedir. Bu eksantrik ve esprili kadın bir gün bir aile yemeğinden sonra kıza bir sigara ikram eder ve onun kendisini “masada bir misafir kadar özgür” hissetmesini sağlar. Fakat kız Alfrida’nın yaşadığı şehirde üniversiteye başladığında Alfrida’nın telefonlarına çıkmaz ve davetlerine icabet etmez. Ta ki final sınavları bitene ve kasabadan ayrılmak üzereyken kuzeninin apartman dairesinde bir pazar akşamı yemeğine katılana kadar. Yıllar sonra, babasının cenazesinde, Alfrida’nın bir bakım evinde yaşadığını öğrenir. Hikâye o pazar öğleden sonrası, şehirde dolaşırken, “Ben” in her şeyi olağanüstü bir netlik ve yoğunlukla hissetmeye başlamasının ardından yaşananlarla biter. Babasının kuzeni “hakkında yazacağı” hikâyeyi değil, “hikâye inşa etmekten ziyade havada bir şey yakalamaya benzer görünen, yapmak istediğim iş”i düşünmektedir. “Kalabalığın inlemeleri bana üzüntü dolu dev kalp atışları gibi geldi”ğinde, bir anda her şey birlikte akmaya başlar. “Uzak, neredeyse insanlıktan uzak onay ve feryatlarıyla, hoş ve resmiyet dolu dalgalar.'' Öykü tamamıyla haklı olan tek cümlelik bir paragrafla biter: “İstediğim şey buydu; dikkat etmem gerektiğini düşündüğüm şey buydu; hayatımın böyle olmasını istiyordum.”
Bu derlemeyi dolduran ve kesinlikle Munro’nun yazmış olduğu en iyi öyküler olan, bu güzel ve resmiyet dolu dalgalar, bilgelik dolu mutsuzluklarıyla böyle bir dikkatin ürünüdür.
 
Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik
Alice Munro
Çeviri Roza Hakmen
Can Yayınları
 


 *William H. Pritchard'ın Alice Munro'nun  Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik kitabı hakkında  kaleme aldığı The New York Times'da 25 Kasım 2001 tarihinde yayımlanan yazısını İlknur Urkun Kelso çevirdi. Bu çeviri hizmeti diş hekimliği hizmeti ile takas edilmiştir.

16 Ekim 2015 Cuma

İlknur Urkun ile Söyleşi


Kendine ait bir oda...
Herkes uykuya çekildikten sonra yemek masasının bir köşeciğini kendisine yazı alanı yapan biri olarak böyle bir odanın hayalini kurmadığım tek gün yok. Odalardan birini zihnimde boşaltıp dolduruyor, kitaplarımı sıralıyorum, pencerenin önüne kirli krem bordo renkli yan apartmanın duvarı yerine bambaşka manzaralar yerleştiriyorum. Deniz insanıyım ya, boğaz manzarası koyuyorum çoğu zaman, bazen ağaçları... Sırtüstü yatıyorum yatağa, gözlerimi kapıyorum ve düşlüyorum. Geniş yazı masamı, kitaplarımın yan yana dizildiği rafları, başımı kaldırdığımda göreceğim güzelim manzarayı, sırtımı ağrıtmayacak afili bir sandalyeyi...
Sinek Sekiz Yayınları etiketli Bana Ait Bir Yer, bu hayali kurmakla yetinmeyip, evinin arkasındaki ormanda okumak, yazmak ve hayal etmek için bizzat kendi elleriyle bir kulübe inşa eden bir adamın ve inşa ettiği kulübenin hikâyesi. Bu, bir nasıl yapılır kitabı değil. Michael Pollan, mimarlık sanatına ve inşaat işine doğa gözlüğünden bakarak başka türlüsünün de olabileceğini gösteriyor. Okuru, Feng Shui'den Walden'a, mimarlığın kökenlerinden pencerenin tarihine, mekân ve mimarlık alanında daha önce ayak basılmamış bir rotada gezintiye davet ediyor. Sevgili İlknur da temiz çevirisi ve açıklayıcı dip notlarıyla bu gezintide bizi yalnız bırakmıyor.
İlknur ile Bana Ait Bir Yer ve çevirmenlik üzerine biraz konuştuk.  


50 kelimeyle otobiyografini öğrenebilir miyim?

1982’de Kdz. Ereğli’de doğdum. ODTÜ’de lisans ve yüksek lisans, sonra TMMOB bünyesinde çalıştıktan sonra Ankara’dan ayrıldım. Permakültür Tasarımı Sertifika Kursu’na katıldıktan sonra tutku duyduğum şeyler yaparak geçinmek ve mutlu olduğum bir yerde yaşamak için adımlar atmaya başladım. Şimdi çevirmenim, permakültürle ilgili eğitimler veriyor, dünyayikurtarankadinlar.blogspot.com’u yürütüyor ve Çanakkale’nin bir köyünde yaşıyorum. 

Çeviriye nasıl başladın?

Ortaokulda dönem ödevi olarak yaptığım çeviriyi saymazsak, ilk kez Buğday Derneği için gönüllü olarak çevirmenliğe başladım. İlk çevirim GDO’lu gıdalarla ilgiliydi.

Sence çevirmen kimdir? İyi bir çevirmenin taşıması gereken üç özellik nedir?

Aslında alaylı ve genç bir çevirmen olarak bu konuda pek ahkâm kesmek istemiyorum. Bence beni fena olmayan bir çevirmen yapan özellikleri sayabilirim: 1- İngilizce dilini çok uzun zamandır okuyor, yazıyor ve konuşuyor olmam. 2- Türkçe dilinde çocukluğumdan beri çok okumam. 3- Bir metin üzerine düşünmekten, anlamadığım yerlerini araştırmaktan ve Türkçe’ye çevirmekten zevk almam.

Solgun Ateş, Konuş Hafıza kitaplarının çevirmeni, Yiğit Yavuz, Nabokov Günlüğü isimli bloğunda İletişim Yayınları’ndan yayımlanan Konuş Hafıza romanını çevirirken zorlandığını, çalışma masasının tam karşısına, göz hizasına, “Gözümü korkutamazsın Nabokov, yeneceğim seni,” dercesine büyük yazarın boks eldivenli bir fotoğrafını koyduğunu, özelde bu kitap, genelde her kitap için yazarın bir fotoğrafı karşısında çalışmayı tercih ettiğini söylüyor. Senin de bir çevirmen olarak ritüel diyebileceğimiz belli çalışma alışkanlıkların, elimden asla düşürmem dediğin araç, gereç, başvurduğun kaynakların var mı?

Edebi eser çevirisi bir tabloya bakıp bundan bir opera sahnelemeye benziyor; başlı başına bir sanat. Ben çok fazla edebi eser çevirmedim, genellikle beşeri bilimler ve az da olsa teknik çeviri alanında kalıyorum. Yani bir konuda uzmanlaşmış da değilim. Dolayısıyla çeviri yaptığım konuyla ilgili çok çeşitli kaynaklara başvurmak ve sürekli araştırma yapmak zorundayım. Uzay aracı parçalarının isimlerinden endemik bitki türlerine, o kadar farklı şeyler karşıma çıkıyor ki, bunların hepsini kitaplardan araştırabilmem için ODTÜ kütüphanesinde yaşamam gerekirdi. Dolayısıyla internet olmadan çeviri yapamam diyebilirim.

Daha çok ekoloji, sürdürülebilir yaşam, permakültür gibi konularda çeviriler yapıyorsun. Çeviride uzmanlık alanları önemli midir? Yoksa bir çevirmen her alanda çeviri yapmalı mıdır?

Sanırım her şeyde olduğu gibi burada da denge önemli. Otomotiv ya da sigorta hukuku alanında uzmanlaşmak ve sadece bu alanda çalışmanın elbette getirisi vardır: terminolojiye hâkim olursunuz, hata yapma ihtimaliniz azalır, daha yüksek ücretlerle çalışırsınız vs. Yani sektörde tavsiye edilen şey uzmanlaşmaktır. Ama bence bu modernist bir yaklaşım ve amacı verimi arttırmak. Bu derece uzmanlaşmanın insanı yıpratacağına ve ufkunu daraltacağına inanıyorum. Şahsen, nasıl ki boş zamanlarımda hep aynı konuda kitaplar okumuyorsam, çeviri yaparken de tek bir konuyla kısıtlanmak istemem. 

Bana Ait Bir Yer, editör, yazar Michael Pollan’ın eşi (ve aileye yeni katılacak bebekleriyle) ile birlikte yaşadıkları evin arkasında okumak, yazmak, hayal kurmak için bizzat kendi beceriksiz elleriyle inşa ettiği bir mekânın doğuşu hikâyesi. Hikâyesini bize anlatırken mimari ve kelimeler arasında güçlü bağlar kuruyor,  hayalden, tasarıya, inşaat sürecine kadar her şeyi anlatıyor. Çeviriye başladığın esnada kendi evinizi inşa ediyor olmak nasıl bir duyguydu? Pollan’ın önerilerinden faydalandınız mı?

Tam evimizi hayal etmeye başladığımızda bu çevirinin bana gelmesine çok şaşırmıştım. Pollan aslında okura inşaat konusunda pek bir öneri sunmuyor. Yani, kendisinin de dediği gibi, bu bir “ev nasıl yapılır kitabı” değil. Daha ziyade onun kendi evini inşa etme hikâyesi. Aslında o güne kadar ekolojik mimari konusunda o kadar çok şey okumuştuk ki, işin teknik kısmına değil hikâyesine, işin insani ve toplumsal yönüne yoğunlaşan bir kitapla haşır neşir olmak inşaat konusunda beni rahatlatmıştı. Mesela Pollan’ın Gaston Bachelard’dan yaptığı bir alıntı bambaşka bir bakış açısı veriyor: “Evin başlıca faydalarını saymam gerekirse: ev hayalleri barındırır, ev hayalciyi korur, ev huzur içinde hayal kurmaya izin verir.”   

Bana Ait Bir Yer ’in çevirisini yaparken nelere dikkat ettin?

Öncelikle çok teknik bir kitap olmasa da, içinde bol bol teknik terim vardı. Bunları doğru ve tutarlı kullanmaya dikkat ettim. Bir de Pollan’ın dili Türkçe’ye yorumsuz çevrilebilecek bir dil değildi ve cümleleri evirip çevirmek, bir kelimenin birden çok karşılığı arasından en uygun olanını seçmek, Türkçe karşılığı olmayan kelimelere ikameler bulmak gerekti.

Hangi kitabı çevirmek isterdin?

Aklımda çok önemli olduğunu düşündüğüm iki kitap var: Rowan Jacobsen’in  Fruitless Fall (Meyvesiz Güz) ve Stephen Harrod Buhner’ın The Lost Language of Plants (Bitkilerin Kayıp Dili).

Yaptığın çeviriler sende yazma isteği uyandırıyor mu?

Çocukken yazmayı çok sever, durduk yere kompozisyon ya da tiyatro oyunu falan yazardım. Sonra galiba düşüncesiz bir Türkçe öğretmeni yüzünden yazma hevesimi kaybettim. Hâlâ da günlük tutmak bile içimden gelmiyor. Ama bloğumda ele aldığım konularla, menstruasyonla ilgili basit bir rehber kitap yazmayı hayal ediyorum. 

Şu anda hangi kitap üzerinde çalışıyorsun? Okurla ne zaman buluşacak?

Geçenlerde Maria Mies ve Vandana Shiva’nın beraber yazdıkları Ecofeminism’in çevirisine başladım. Benim için çok önemli bir konu ve heyecan verici bir çalışma. Okurla buluşma tarihini bilmiyorum.

 

27 Ekim 2014 Pazartesi

#festivalgeliyor

Doğanın yaşamı sürdürme becerisine müdahale ediyoruz. Doğal döngüleri bozuyoruz. Biyolojik çeşitliliği yok ediyoruz. Doğayı zehirliyoruz, kirletiyoruz. Hepimizin derdi aynı, temiz hava, su, gıda... Ekolojik ürünleri satın almakla yetinen tarafta mı olacağız sınırlı kaynakları sürdürmeye çalışan tarafta mı? Başka bir dünya mümkün mü? Araştırmaya nereden başlayacağız? Kitaplar, belgeler, incelemeler, paneller, konferanslar...  Okuduklarımızı unutabiliriz, dinlediklerimiz bizi korkutabilir, çaresiz hissedebilir ve vazgeçebiliriz; filmlerdeki, belgesellerdeki gerçek yaşam hikâyeleridir aklımızda kalan, bize ilham veren. Bazı filmler vardır izleyince önümüzde yeni bir pencere açılır. Bazı hikâyeler hayata bakış açımızı kökten değiştirebilir.
Size bir iyi  haberim var, kente festival geliyor. 2008 yılından beri düzenlenen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF), Pan Görsel Kültür Derneği'nin organizasyonuyla bu yıl ilk kez 10 diğer ille eş zamanlı olarak Çanakkale'de de düzenlenecek. 7-8-9 Kasım'da Erkan Yavuz Deneysel Sanat Atölyesi'nde gerçekleşecek ücretsiz gösterimleri kaçırmayın. Programa ulaşmak için aşağıdaki bağlantıyı tıklayın.
http://www.surdurulebiliryasam.org/festival-2014/salonlar-ve-program/canakkale/
Festivale sayılı günler kala kolektifin "Siz de yapabilirsiniz!" çağrısını alan Çanakkale ekibinin koordinatörü İlknur Urkun ile festival ve sürdürülebilir yaşam hakkında konuştuk. 

Sürdürülebilir yaşam, fikir ve eylem olarak senin hayatına ne zaman girdi? Sonrasında ne gibi değişiklikler yaşadın?
Sürdürülebilirlik kavramı ilk defa üniversitedeki çevre planlama dersinde aklıma düştü sanırım. Hocanın tüm dönem için verdiği okuma listesini birkaç haftada yalayıp yutmuştum. Hayatım boyunca hiçbir dersin bu kadar ilgimi çektiğini hatırlamıyorum. Sonra sürdürülebilir kalkınma kavramı karşıma çıktı ve kavramların içlerini aslında canımızın istediği gibi doldurabildiğimizi fark ettim. Neyi sürdürmek istediğimiz çok önemliydi. Bir şekilde GDO’lar hakkında okumaya, zehirli temizlik maddelerinin alternatiflerini araştırmaya başladım. Okuma, etrafımdakilerle paylaşma ve tartışma zincirinin son halkası harekete geçmekti. Permakültür tasarım eğitimi aldım ve dünya üzerinde insan yaşamını doğanın geri kalanına zarar vermeden sürdürebilmek konusunda öğrendiklerimi uygulayabileceğim her mecraya bulaştım. Hayatıma paylaşım ekonomisi deneylerine katılmak, ekolojik menstruasyon ürünlerini tanıtan bir blog yazmak, doğal tohumlar biriktirmek, kompost kursları vermek, arıcılık yapmak gibi şeyler girdi ve önceliklerim bunlar oldu.

Sürdürülebilir yaşamla ilgilenen insanlar festivalin doğal katılımcıları. Ancak bu konuda hiçbir fikri olmayan insanları festivale çekmek, onların hayatlarında bir değişim yaratmak da önemli. Sosyal medyada ya da sokaklarda afişlere rastlamış ancak SYFF'nin ne olduğunu bilmeyenler için SYFF nasıl bir festivaldir, neden düzenleniyor, açıklayabilir misin?
SYFF 2008 yılından beri izleyicisine ilham ve güç veren, sorunlar karşısında bir şeyler yapabileceğini hissettiren filmleri, Türkçe alt yazı ile ücretsiz olarak sunan bir festival. Seçkisindeki filmlerle gündemdeki olumsuz olayların bombardımanı sırasında bize ulaşmayan, dünyanın farklı köşelerinden çözüm barındıran gerçek hikâyelerle izleyiciyi harekete geçmeye teşvik etmeyi amaçlıyor. Bu yıl festival seçkisinde öne çıkan sosyal girişimcilik hikâyeleri ile herhangi bir konuya çözüm üretmeyi kendine dert edinmiş, azimli ve yaratıcı insanlarla tanışacak ve ilham alacağız. Sürdürülebilir bir yaşamın ancak çeşitlilikle mümkün olacağını bildiğimizden toplumun her kesiminden katılımcıyı bir araya getirmeyi hedefliyoruz; çiftçileri, iş sahiplerini, şirket çalışanlarını, öğrencileri ve öğretmenleri, çocuğunun gelecekte yaşayacağı dünyadan endişeli ebeveynleri, akademisyenleri ve aktivistleri bu belgeselleri birlikte izlemeye davet ediyoruz.

Senin kolektifle tanışma, festivalin eş zamanlı olarak Çanakkale'de düzenlenmesi, hazırlık süreci nasıl gelişti?
Ben 2011 yılında Bayramiç’te düzenlenen 1. Türkiye Permakültür Buluşması sırasında Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi’nden Aykut İstanbullu ile tanıştım. Ona arılarla ilgili bir film önermiştim ve kolektif de bu filmi göstermeye karar verip benden alt yazısını çevirmemi istedi. O günden beri festivalin gönüllü çevirmeniyim. Bu yıl festivalin ilk kez eşzamanlı olarak İstanbul dışında da yapılmasına karar verildiğinde, arkadaşlar kolektifin içinden biri olarak bunun organizasyonunu üstlenmemi istediler. Çok memnuniyetle kabul ettim çünkü yıllardır onlarca önemli filmi Türkçe alt yazıya kavuşturuyoruz ve bu filmlerin pek çoğu sadece bir kez, İstanbul’da gösteriliyordu. Bu sorumluluğu kabul etmekle birlikte Çanakkale merkezde yaşamadığım için bunun altından kalkmamın mümkün olmadığını biliyordum. Permakültür Çanakkale ekibimizden, Pan Görsel Kültür Derneği’nden, ÇAYEK’ten ve Çanakkale Çevre Platformu’ndan birkaç arkadaşa ekip kurmak için teklif götürdüm. Kolektifin önerisiyle seninle de tanıştık ve ekibi kurduktan sonra hazırlıklar çok keyifle sürdü. Afişlerimiz şehre dağıtıldı, sosyal medyada etkinliğimiz duyuruluyor, herkes sabırsızlıkla çok yakında yayınlayacağımız festival programını bekliyor.

Çok bilinen bir Afrika atasözü “Bu dünya bize atalarımızdan miras kalmadı. Biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık.” diyor. Oysa doğanın yaşamı sürdürme becerisine müdahale ediyoruz. Doğal döngüleri bozuyoruz. Biyolojik çeşitliliği yok ediyoruz. Doğayı zehirliyoruz, kirletiyoruz. Gelecek kuşakların hakkını yemeden yaşamayı yeniden öğrenmemiz gerektiği aşikâr. Kentlerde evlerimizde, iş yerlerimizde çalışırken, yaşarken nelere dikkat edeceğiz?
Bence en önemlisi hem neyi istemediğimizi, hem de bunun yerine ne koymak istediğimizi düşünerek hareket etmek. Bunların ikisine birden dengeli şekilde odaklanmazsak ya dünyanın kötü gidişatını takıntı haline getirip eylemsiz kalabilir, ya da sistemin önümüze sunduğu “yeşil”, “organik”, “ekolojik”, “sürdürülebilir” mal ve hizmetlerin tüketicisi olmakla yetinebiliriz. Ben bu ikisinin dengesini kurmak için öncelikle permakültür üzerine okumalar, araştırmalar yapmanızı tavsiye ederim. Permakültür size ne yapacağınızı söylemeyecek; insan ile doğa arasındaki ilişkiye, gıdaya, yapılara, enerjiye, eğitim ve sağlığa, insan ilişkilerine vb. yeni bir bakış açısı kazandıracak. Yaşamı tüm bunların birbiriyle etkileşim içinde olduğu bir bütün olarak görmeye başladığımızda evimizde, işyerimizde, alışverişte ne yaparsak dünyaya faydamız dokunur sorusunun cevabı kafanızda kendiliğinden canlanacak. Elbette herkes farklı cevaplar bulacak ve bu çeşitlilik tıpkı doğadaki çeşitlilik gibi bizi dayanıklı kılacak. Ben şehirde sağlıklı ve yerel gıdaya erişim üzerine yoğunlaşırken başka birisi işyerinde enerji tasarrufu yöntemlerini deneyebilir. İşte bunlar hep sürdürülebilir yaşam.

3,5 yaşındaki kızım geçen gün muzun kabuğunu soyamadı ve bize “Muzun kabuğunu markette çok sıkı yapıştırmışlar, açamıyorum.” dedi. Çocuklar tükettikleri her şeyin market raflarında sınırsızca onları beklediğini ve parayla diledikleri zaman sahip olabileceklerini düşünüyor. Değişimi yaratabileceksek eğer tam buradan çocuklardan başlamak yerinde olacaktır. Onlara sürdürülebilir yaşam, tüketmeme hakkı gibi kavramları nasıl verelim? Nereden başlayalım?
Tam da bu konuda bir kitap çevirdim ve geçen kış yayımlandı. Adı “Ekofobiyi Aşmak”. Bu kısa ama çok önemli kitabı, ebeveyn, eğitimci, çocuklarla ilgilenen herkese tavsiye ederim. Kısacası kitap çocukların içinde bulundukları gelişim evrelerine uygun eğitimin şart olduğunu anlatıyor. Yazara göre çocuklar belli bir yaşa kadar sadece doğayla ilişki kurup onu sevseler, ondan korkmasalar yeterli. Çocuğun dünyayı kavrayış şekli değiştikçe, önce çevresinde neler olup bittiğini, sonra ne gibi sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu, sonra da bunları düzeltmek için kendisinin neler yapabileceğini öğrenebiliyor. Sürdürülebilirlik ve tüketmeme gibi konular küçük çocukların anlaması için çok soyut kavramlar. Bunlar bizim yaşadığımız sorunlara karşı geliştirdiğimiz çözümler ve bu sorunlar olmadığında, yani doğal dünyada, bu kavramların yeri de yok. Çocukların öncelikle yaprakları, kuşları, böcekleri, toprağı sevmelerine izin vermek yeterli. Yazar buna ekofili diyor; yani eco (ev) philia (sevgisi).

Neden insanlar festivale gelmeli? İzledikleri belgeseller onların hayatında bir değişim yaratabilir mi? Festivalin ardından nasıl bir geri bildirim bekliyorsun? Teşekkür ederim.
Festival dünyanın dört bir yanından sürdürülebilir yaşam ile ilgili projeler, hikâyeler ve mücadelelerden haberdar olabilmemiz için eşsiz bir fırsat sunuyor. Fakat festivalin öncelikli amacının insanları “bilinçlendirmek” olmadığını düşünüyorum. Festival katılımcılarının profiline de bakarsak izleyicilerin büyük bölümünün bu konularda oldukça bilgili olduğunu görürdük sanırım. Yani sorunlarımızın farkına varmak için alim olmaya gerek yok. Benim köydeki komşularımın hepsi betonlaşmanın iklimi bozduğunun farkında. Fakat bu konuda bir şey yapabileceklerine, durumu değiştirebileceklerine dair bir tahayyülleri yok. O yüzden bence burada birincil hedef bu insanlara ilham vermek. Festivale gelmelisiniz; çünkü dünyada milyonlarca insan sizinle aynı sorunlardan muzdarip ve bunların bir bölümü bunlarla başa çıkmak için bir şeyler yapıyor ve başarılı da oluyorlar. Festivalin diğer güzelliği ise bize sadece dünyanın öbür ucunda yapılanları izleme fırsatı vermeyip, programdaki söyleşiler sayesinde aslında yanı başımızda bir şeyler yapan insanlarla bizi buluşturması. Film aralarında bu insanların bir araya gelip yeni projeler üretmeleri de an meselesi.
Ben teşekkür ederim.