Çanakkale Masalcılar Buluşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çanakkale Masalcılar Buluşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2016 Perşembe

Masalsı Hareket Atölyesinin Ardından

Organizasyonuna emek verdiğim, başlaması için gün saydığım Masalcılar Buluşması başladı ve bitti. Seminerler, atölyeler, konserler, masal anlatımlarıyla dolu beş büyülü gün... Tüm konuklarda olduğu gibi bende de güzel izler bıraktı. Masala dair, kendimi tanımaya dair, insanı anlamaya dair yeni sözler çalındı kulağıma. Özellikle merak ettiğim, Deniz ile katılabileceğimi düşündüğüm etkinlikler de vardı, Masalsı Hareket Atölyesi gibi.
Atölyenin yönlendiricisi, Esra Yurttut, dansçı ve koreograf. Esra'yı farklı atölyelerde izleme, etkinliklerine dâhil olma imkânı buldum. Ondan öğrendiğim bir şey var. Herkesin içinde ben olmayı sürdürmek ancak ben olurken biz ile de akışta kalmayı başarabilmek. Bunu yapmak için kelimelere ihtiyacımız olmadığını sadece beden hareketlerini izleyerek, göz teması kurarak bunu yapabileceğimizi fark etmemizi sağlıyor. İçimizdeki dansı ararken bakmamız gereken yer burası. Benim çıkardığım sonuç bu, en azından.

 
Çemberin içinde ısınarak başlayan atölye, çemberin dışına, parkın farklı noktalarına taştı. Ve yeniden başlangıç noktamızda bitti. Yere oturduk. Renkli kartonlar ve rengârenk keçeli kalemler çıktı. Aklına gelen kelimeyi yazdığın, canının istediği resmi çizdiğin, ve içinden gelen karalamaları yaptığın kartonlar her iki yönde dönmeye başladı. Bana göre diğerlerinden farklı olan sonuncu kartonun amacı, Esra'nın başlattığı cümleyi takip ederek kendi cümlelerimizi yazmak ve ortak bir hikâye yaratmaktı. Dediğim gibi bu karton bence diğerlerinden farklıydı. Kendi hikâyemizi yazarken, bir önceki cümleyi takip etmek, onunla uyum içinde ilerletmek gerektiği kanısında olduğumdan, keyifli geçen beş günün üzerimde yarattığı hoşluğu ya da hayallerimi geçirmedim kâğıda. Cümlelerin gelişine göre, olay örgüsü kattım ortak metnimize. Zira içinden olayı aldığınız şey bir öykü değildir. İki kez sıra bana geldi. Her iki sıramda da flu duygular dünyasından reel dünyaya, somut bir olaya bağladım yazdıklarımı. Her şeye vâkıf tanrı yazar nerede kim tarafından ben anlatıcıya çevrildi bilmiyorum ama Esra en son eklemek istediğiniz bir şey var mı diye sorduğunda sayfanın altına yazdığım son cümleyi okumadan kendi cümlesini yazanın kim olduğunu ve metnin bir anda nasıl yeniden ve uyumsuz bir şekilde tanrı yazara döndüğünü ve şahsi bir temenniyle bittiğini gördüm. Yer kalmadığı için öylece bıraktığım son cümleyi okuduğumda taşıdığı sonsuz ihtimalleri görmek, bende bir öykü finali yazmışım hissi uyandırmıştı, oysa. Öykü, sık sık kapımı çalmadığından sevinmiştim hatta. Belki bu yüzden yazdığım uzun sayılabilecek cümlenin okunmadan ardına şahsi bir temenni gelmesine şaşırdım. Ama hepsi bu değil.  Aslında konuşurken, yazarken, yaşarken, tüm ortak üretimlerimizde, yan yana durduğumuz anlarda kendi vereceğimiz mesajla ilgilenmekten bütüne bakmadığımızı fark ettim.
Atölye bitiminde içimden geçen ancak söyleyemediğimdir.

8 Mayıs 2016 Pazar

Hayat Ağacının Seslerinde Buluşalım (*)


Ben bir kurmaca metin okuru ve yazarıyım. Mektup, dilekçe, sms, e-posta fark etmiyor, dili, sokakta konuşulduğu gibi kullanmamaya özen gösteriyorum. Çünkü kelimelerin kâğıda yazılmış harflerden çok daha derin anlamı var benim için. O yüzden anlatmanın gelişi güzelliğine bırakamıyorum kelimeleri. İstiyorum ki, üzerinde çok çalışılmamış gibi doğallıkla dizilsinler ancak aksıran tıksıran, kulağı tırmalayan bölümler,  yinelemeler de olmasın. Okurken de farklı değilim hayali bir kalem hep elimde, eksik şapkaları düzeltiyorum, yazım hatalarını…

Okumayı yazmayı seven, kızına da kitaplardan, iyi edebiyattan zevk alma tohumu ekmek isteyen, onunla uyku öncesi büyülü bir dünyanın içinde gezinti yapmaktan keyif alan bir anneyim, ben. İtiraf ediyorum, klasik masal uyarlamaları, asla ilk okuma tercihim olmadı. Hasbelkader hediye edilen masal uyarlamalarını diğer kitapların arasına sıkıştırıyor, her geceye bir masal kitaplarındaki masalları tuhaf, anlaşılmaz buluyor, okumaktan imtina ediyor, daha komik, daha yaratıcı, toplumsal rol modellerini dayatmayan kitapları kızıma sunuyordum. Orada mutluydum. Yazarın ve çizerin bize sunduğu dünyanın içine giriyor, kahramanın yolculuğuna eşlik ediyorduk. Ama birbirimizin gözlerine bakamıyorduk. Kelimeler yavaştı resimlerden, ânın içinde birlikte olamıyorduk.  Kitabın sayfalarının üzerinde biri minik biri büyük iki el, didişiyorduk.

Bir gün, kente hakikatçi geldi. Masalın ardındaki sembolleri anlattı. Masalla ilişiğimin ne kadar uzun zaman önce kesildiğini fark ettim, böylece. Masal söyleşilerini takip etmeye, masal üzerine kafa yormaya başladım. Masal, büyülü bir orman gibi yavaş yavaş içine çekti beni. Konuğu olduğum söyleşilerin mutfağındaydım. Yetmedi, masallar dile gelmek istedi. Masal anlatmak da uyku öncesi ritüeline dâhil şimdi. Ne kelimeler yazılanlar kadar mükemmel ne de belleğim. Anlattıkça uzuyor masallar, gizlendikleri yerlerden usulca çıkıyor. Anlıyorum, masallar insanla yaşıyor.

 

Masallar, bize kötülerin kaybettiği, iyilerin kazandığı bir dünyayı muştuluyor. Hayvanların, bitkilerin, nesnelerin, her şeyin bir canı, yaşam hakkı olduğu masal dünyası, bize eşitliği öğretiyor. Doğanın bize sunduklarını sınırsızca ve fütursuzca tüketme hakkımız olmadığını haykırıyor. İyilik, kötülük, asla yapmam dediğimiz insanlık hâllerinin hepsinin bir potansiyel olarak içimizde saklı durduğunu fısıldıyor. İçimizdeki kötüye baktığımızda, etrafımızdaki kötüleri de anlayabiliyoruz, onların karşılanmayan ihtiyaçlarının, öfkelerinin ve kötülüklerinin ardındaki iyiyi görebiliyoruz. Anlaşmanın bir yolunu bulabileceğimize inanıyoruz.

Çanakkale’de masal söyleşileri, üçüncü yılında. Geçen sene olduğu gibi bu yıl da, mayıs ayındaki sezon finalini, beş günlük bir şölene çevireceğiz. Heyecanımıza, gündemin ağırlığı karışıyor. Zor bir dönemin tanığıyız, hepimiz. Doğaya zulmediliyor, insana… Öfke dili her yere hâkim. Acılar yarıştırılıyor, yeri geliyor hayata benzer pencerelerden baktıklarımızla dâhi uzak düşüyoruz. Ayrışmalar çoğalıyor, derinleşiyor. En uzlaşılmaz sandıklarımızla bile barışmanın yolu, dinlemekten ve konuşmaktan geçiyor oysa. Şifalanmak için anlatmaya ihtiyacımız var, hikâyelerimizi paylaşmaya. Barışı, farklılıklarımızla bir arada yaşamayı özlediğimiz, temenni ettiğimiz için bu yılın temasını “Hayat Ağacının Sesleri” olarak belirledik. Hevesli, coşkulu bir ekip, buluşma için çalışıyor şu günlerde. Neler yok ki? Masal çemberleri, kukla atölyesi, masalsı hareket atölyesi, Likya Dede dans gösterisi, seminerler…

Gecelerimizi ve günlerimizi aydınlatan, bizi etrafına toplayan masalların sesi, hâlâ cılız. İyi insanların elinden tutmasına ihtiyacı var. Kötülerin kaybettiği, iyilerin kazandığı bir dünyayı hayallerinize ve çocukluğunuza hapsetmemek için kendinize iyilik yapın. 11-15 Mayıs 2016 tarihleri arasında yolunuzu Çanakkale’ye düşürün. Masallar sizi güzelliğe, esenliğe davet ediyor.

Tuğba Gürbüz

Çanakkale Kent Masalcıları üyesi
* Bu yazı 7/5/2016 tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

 

 

 

26 Nisan 2016 Salı

Masala Davet

Davetimizi yineleyelim.
 
 
 
 

 Sesler için Sumru Ağıryürüyen ve Orçun Baştürk'e görselleştirme için Ahmet Uygun, Aysun Esenyel, Didem Yörük, Kerem Kurdoğlu ve Ömer Birsel'e en içten teşekkürlerimizle...

23 Nisan 2016 Cumartesi

Masalcılar Cevaplıyor

Masalcılar Cevaplıyor Çanakkale Masalcılar Buluşması'nın tanıtım, haber ve duyurularını paylaştığımız www.canakkalemasalcilarbulusmasi.blogspot.com için hazırladığım bir söyleşi dizisi. Yıl içinde masal söyleşilerinde sunum yapan konuklar, mayıs ayında gerçekleşecek 2. Çanakkale Masalcılar Buluşması konukları ve organizasyon ekibi üyelerine sorduğum soruları ben de yanıtladım.

 

Masal, ne değildir?
Masal, çocukları uyutmak için anlatılan bir teselleme değildir.

En sevdiğiniz masal başı ya da masal sonu tekerlemesi nedir?
Sineğe vurdum palanı, dinlettim mi sana bu koca yalanı, o yalan, bu yalan, fili yuttu bir yılan, bu da mı yalan? Gerçeğe çevirelim bu düzdüğüm yalanı, masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı.

Bir masal kahramanı olabilseydiniz, kimi tercih ederdiniz?
La Loba (Kurt Kadın)

Masal dünyasının en yanlış anlaşılmış kahramanı sizce kimdir?
Masalın ana kahramanını yoldan çıkarıp, erginleşmesine yardımcı olmasına rağmen her defasında bunun bedelini karnının yarılıp, içine taş doldurulup, nehre yuvarlanarak canıyla ödediği için masal dünyasının en yanlış anlaşılan, rolünü eksiksiz yaptığı halde hunharca cezalandırılan kahramanı "kurt" bana göre.

2. Çanakkale Masalcılar Buluşması'nın teması Hayat Ağacı'nın Sesleri. Buluşmada hayat ağacının dallarına siz ne asacaksınız?
Kelimelerimi.

23 Mart 2016 Çarşamba

ÇANAKKALE MASALCILAR BULUŞMASI

Sessiz sedasız bir yeni blog daha yayına girdi.
 www.canakkalemasalcilarbulusmasi.blogspot.com

İçimizdeki Anlatıcı, 11-15 Mayıs 2016 tarihlerinde düzenlenecek 2. Çanakkale Masalcılar Buluşması'nın hazırlıklarını paylaşmak, etkinliklerini duyurmak, buluşmaya katılacak konuklarla yaptığımız söyleşilerle ağızlara bir parmak bal çalmak, heves uyandırmak, merak kışkırtmak amacıyla açtığımız çok sesli, çok renkli bloğumuz için yazdığım ilk metin. Bir kez de buradan duyurmuş, paylaşmış olayım.
 
İÇİMİZDEKİ ANLATICI

Ot Dedi Ki*

Ot bir güz yaprağına dedi ki, “Düşerken çok ses çıkarıyorsun! Kış düşlerimin hepsi uçup gidiyor.”

Yaprak kırgınlıkla, “Soysuz ve barksız yaratık! Şarkısız, huysuz şey! Sen yükseklere ulaşamazsın ve şarkı da söyleyemezsin,” diye cevap verdi.

Sonra güz yaprağı toprağa uzandı ve uykuya daldı. Bahar geldiği zaman tekrar uyandığında bir ottu.

Sonbahar gelip de ve kış uykusu bastırdığında ve üstüne havadan yapraklar düşmeye başladığında ot kendi kendine şöyle mırıldandı: “Ah bu güz yaprakları! Ne kadar da çok gürültü yapıyorlar! Bütün kış düşlerim uçup gidiyor.”

Bu yıl kış uzun sürdü. Hayallerimiz uçtu gitti. Düşlerimize kâbuslar karıştı. Huzursuz, tekinsiz uykuların koynundaydık nicedir, kaplumbağa misali kabuklarımızın içinde. Bu yıl kış uzun sürdü. Hiç bitmeyecek sandık, yeniden gülemeyecek, nefes alamayacak, devam edemeyecek… 

Kış bitti. Bahar kapıda. Ağaçlar tomurcuklanıyor. Aceleci papatyalar yeşil çimenlerin arasından başını uzatıyor, meraklı. Gelinciklerin eli kulağında…

Doğanın döngüsü bize cesaret veriyor, yeniden başlama gücü… Evimizden daha istekli, coşkulu çıkıyoruz, bir çemberin etrafında yan yana, eski masalları dillendiriyoruz. Cılız bir ses geliyor inceden, nerden, kimden geldiğini bilemediğimiz. Oralarda bir yerde, seziyoruz. Bir masal daha dinliyoruz, bir tane daha. Aklımız hep o cılız seste. Arıyoruz. Susuyoruz. Duruyoruz bir an. İçimizdeki anlatıcıya söz veriyoruz.



Yazarak, çizerek, ilmek ilmek işleyerek, doğadan topladığımız çiçek ve kozalakları ruh hâlimize göre dizerek, dans ederek, şarkı söyleyerek, dönerek, dönüşerek, farklılıklarımızı yitirmeden, yan yana, rengârenk, bir bütünün içinde "ben olmaya" devam ederek  hayat ağacının dallarına hikâyelerimizi iliştirmeye niyet ediyoruz.

   


 *Halil Cibran Deli'den alıntılanmıştır.



 


 

 

 

19 Mayıs 2015 Salı

ZEYTİNYAĞLI YEERİM AMAN


Bu yazı, 13-17 Mayıs tarihleri arasında Çanakkale'de gerçekleştirilen Çanakkale Masalcılar Buluşması'nın konuğu Bülent Genç'in "Bülent Genç ile Türküler ve Öyküler" başlıklı atölye çalışmasından alınmıştır.
 
Bursa yöresine ait Zeytinyağlı Yiyemem Aman türküsü, 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir. (THM repertuar numarası:1133)
Marshall Planı, 2. Dünya Savaşı sonrası 1947 yılında önerilen ve 1948-51 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir yardım paketidir. Aralarında Türkiye'nin de olduğu on altı ülke, bu plan uyarınca ABD'den ekonomik kalkınma yardımı almıştır.(1)
ABD geçmiş yıllardan beri dünyanın en büyük mısır üreticisi ülkesidir. ABD, birikmiş mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshall yardımının koşullarından biri Türkiye'nin ABD'den mısırözü yağı almasıdır.(2)
Buna koşut olarak Türkiye'de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan geri kalınmaz. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
Bununla da kalınmaz kötülemek için "Zeytinyağlı giyemem aman/ Basma da fistan giyemem aman...") diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.
Katı yağ/ margarine mahkûm edilen halk 20, 30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Basma giyen kadınlar plastik giysilerle tanıştırılır.
kaynak:
(1)wikipepedia
(2)Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966
                                                                                                                            Bülent Genç
 
 
Türkü sözleri
Zeytinyağlı yiyemem aman
Basma da fistan giyemem aman
Senin gibi cahile ben
Efendim diyemem aman
Kaldım duman içi dağlarda
Sevgili yârim nerelerde
 
Kara üzüm asması
Ah yeşil olur yazması
Ben yârimden ayrılmam
Ah mevlam kara yazı yazmasın
 
Kaldım duman içi dağlarda
Sevgili yârim nerelerde
 
Asmadan üzüm aldım
Sandıkla çeyiz sardım
Verin benim yârimi
Annemden izin aldım
 
Kaldım duman içi dağlarda
Sevgili yârim nerelerde
 
 

18 Mayıs 2015 Pazartesi

BEN CÜMLE KURMAYI SEVMEM

 
 
Bu yazı, 13-17 Mayıs tarihleri arasında Çanakkale'de gerçekleştirilen Çanakkale Masalcılar Buluşması'nın konuğu Sezai Sarıoğlu'nun "Benim el yazım bozuk kendimi yanlış anlatıyorum... Benim dil yazım bozuk kendimi yanlış anlatıyorum..." başlıklı sunumundan alınmıştır.


Ben cümle kurmayı seven biri değilim. Zaten bizim evin cümlelerini oğlum kurar. O günden beri hayatımızda cümleler de eskidi, giderek kayboldu. Her şeyi, derdimizi bir cümleye sığdırdık: Kayıp! Biz Adana'da oturuyoruz. Evvelinde Hakkari'deydik. Her şeyimizi bırakıp, dilimizi alıp göçtük. İçim çok dolu ama ben cümle kurmayı sevmem. Bizim evde cümleleri oğlum kurar, burada olsaydı anlatırdı hikâyemizi.
Avludaki ağacın gölgesinde akşama kadar elime baktığım bir gündü. Oğlum kaybolalı elime taşınmıştım. Bir elimi diğerine alır saatlerce çizgileri seyreder düşünürdüm. Sonra el değiştirir diğer elimi tutardım. Konu-komşu elimle vakit geçirmeyi huy edinmemin hayra alamet olmadığını söylese de elimden katiyen vazgeçmem. Benim derdim de dermanım da elimde yazılıdır. Cümlem oradadır ama komşular bunu bilmezler. Bilseler de söylemezler. Biz derdimizi cümle kurmadan da söyleriz. Bizim oralarda çocuklar, liseyi, üniversiteyi beklemez, daha çocukken, çiçekler gibi tozlaşarak siyasileşir. Yine de üniversiteyi kazanınca bir derin kaygı sarmıştı içimi. Siyaset cümle gerektirir, o cümlesini çok evvelinden bulanlardandı. Oğlum, “beni avucunda bil”, diye okula gidince dilim kırka bölündü. Avucumdaydı, biliyordum. Bilmediğimiz yeni cümlelerin peşinde kaybolmuştu. Dertlerimle canınızı sıkmak istemem; biz cümle kurmayı sevmeyen bir aileyiz; bizim evde cümleleri o kurar. Besbelli sihirli bir cümlenin peşinde giderken kaybedilmişti. Nerede gülüneceğini, nerede susulacağını ve konuşulacağını o bilirdi. Ama kaybolacağını bilemedi zannımca. Bizim oralarda hep öyle olur, bir cümle gelir çocuklarımızın diline konar, gidilir. Sonrasını devleti ezber eden çocuklarımız bilir. Benim oğlum nereye gitse gelir elime konardı.
Komşuların gazeteyle geldiklerini görünce elimi bıraktım. Şunu da ekleyeyim; köyümüzün, evimizin yakıldığı gündeki kadar korktum. Ne eksik ne fazla, bizim oralarda korku ile sevinç eşittir. Cümle kurulmayınca hele de cümlenin içi açılmayınca dert/anlam bilinmez. Komşunun oğlu, haberi okudu. Ben cümle kurmayı bilmem. Dinlerim. Oğlumun kaybolmadığını dağları mesken tuttuğunu yazıyordu gazete. Bir de oğlumun fotoğrafı. Cümlesizdim, iyice cümlesiz kaldım. Şunu da söyleyeyim ben okuma-yazma bilmem. Bizim yerimize de okur çocuklarımız. Haberde oğlumun ismi tutuyordu ama fotoğraf tutmuyordu. Hikâye hiç tutmuyordu. Ben cümle kurmayı bilmem. Sadece dinledim ve komşuları evlerine salavatladım. Gazeteyi ıslak taşlığa yaydım. Sol elimi sağ elimin içine aldım. Seyretmeye başladım. Oğlunun suretini nakşetmiş her anne gibi, bakar bakmaz gazetedeki suretin oğlum olmadığını anladım. Oğlum, cümlesiyle birlikte aylardır kayıptı. Gazete su emdikçe, fotoğraf da yavaş yavaş sulara karıştı. Evimin erkeği, pencereden merakla seyrediyordu. Onun meselesi de kaygıyla beni seyretmekti. Ama bu kez, çıplak ayaklarıyla taşlara basarak yanıma geldi. Ben cümle kurmayı sevmem. Gözüne bakmadan, "Gidiyorum!" dedim. Biz de gidiyorum diyene, karışılmaz... Bizim çocuklarımız hep giderler.
Adana’dan geldim. Her kayıp yakını ne kadar yaşlıysa o kadar yaşlıyım. Her kayıp yakını gibi kaybedilenin yaşındayım. Deli bir çiçektim de aklımı ruhumu aramaya çıkmıştım. Ve kayıp yakınlarına düşmüştü yolum. Ağulanmış içimi örtsün diye çiçekli bir entari giymiştim. Mahalli kıyafetim ve yüzümdeki dövmelerimle “ruhumu su aldı” der gibiydim. Ben cümle kurmayı sevmem, bizim evde cümleleri oğlum kurar. Usül gereği, ellerimizde fotoğraflar sessiz oturduk. Sanki yüz yıl geçti. İkide bir koynumdaki gazeteyi yokluyordum. Dünyanın neresinde, kelimelerin neresinde olduğuna aldırmadan ayağa kalktım. Devlet susturacak söz, bastıracak eylem arıyordu. Dilimin ucunda çiçek açmıştı bir kere. Söz hevese açılmıştı. Elimde gazeteyle konuştukça sanki dünya yeniden kuruluyordu. Tüm sözlerim taş’tı sanki. Kürtçe’nin yetmediği yerde Türkçe, onun yetmediği yerde Kürtçe konuşuyordum. Semah dönerek konuşuyordum. Bizim oraların insanı devleti çok eskiden beri yakından tanır. Ben, “Sana söylüyorum devlet!” dedikçe bizi kuşatanlar sanki devlet değillermiş gibi geri etraflarına bakıyorlardı. “Sana söylüyorum devlet! Ben oğlumu tanımaz mıyım, suretini bilmez miyim... Gazeteye bastığınız benim oğlum değildir devlet! Bu yanlış surettir devlet…” dedikçe onlar birbirlerine bakıyorlardı. Üstüne alan yoktu söylediklerimi. Sonunda avucuma baktım, “Devlet hayaldir… Devletin okuması-yazması yoktur… Devlet cahildir…” dedim ve sustum...
Ben cümle kurmayı sevmem...
Bizim evde bütün cümleleri oğlum kurar. Yıllardır iki gözüm iki avucumda, kayıp oğlumun cümlesiyle birlikte avucuma dönmesini bekliyorum... Ben cümle kurmayı sevmem, avucuma bakıp susmayı severim...
SEZAİ SARIOĞLU