Gabriel García Márquez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gabriel García Márquez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2015 Pazartesi

GABO'DAN ÖNERİLER


1. Uzun bir hikâye ile uzatılmış bir hikâye farklı şeylerdir.
2. Bir yazının sonu ortasına gelindiğinde yazılmalıdır.
3. Bir yazar, bir yazının nasıl başladığından çok nasıl bittiğini anımsar.
4. Bir tavşanı tuzağa düşürmek, okuyucuyu tuzağa düşürmekten daha kolaydır. 
5. Yazmaya başlamaya şu âna dek yazılanların en iyisi olacağı istenciyle başlamak gerek, çünkü o istenç her zaman ardından bir şeyler bırakır.
6. Yazarken yazanı sıkan, okuyucuyu da sıkar.
7. Okuru bir tümceyi baştan okumak zorunda bırakamayız.

Kaynak: Notos Öykü Haziran-Temmuz 2007 Sayı: 4

23 Nisan 2015 Perşembe

ANLATMANIN KUTSAL ÇILGINLIĞI



Bizler hikâye anlatmak için buradayız.
Kimsenin moralini bozmak istemem ama insanların hikâye anlatmayı bilenler ve bilmeyenler olarak ikiye ayrıldıklarını düşünüyorum. Ozan olarak doğulur, sonradan ozan olunmaz demek istiyorum. Nasıl olduğunu bilmem ama muhtemelen genleri ya da masalarda edilen sohbetler sayesinde ailesinden aldığı bir şeydir. Doğuştan gelen böyle bir yeteneğe sahip kişiler, belki de başka şekilde kendilerini ifade etmeyi bilmedikleri için niyetleri olmasa bile hikâyeler anlatırlar. Fazla uzağa gitmeden kendimi örnek vereyim, soyut terimlerle düşünemem. Bir söyleşide ozon tabakası hakkında ne düşündüğümü ya da gelecek yıllarda hangi etmenlerin Latin Amerika politikasının gidişatını belirleyeceği görüşünde olduğumu sorsalar, aklıma tek gelen onlara bir hikâye anlatmak olur. Neyse ki bunu artık daha kolay yapabiliyorum, çünkü bu işe yatkınlığımın yanı sıra deneyim sahibi de oldum, giderek daha kısa hikâyeler anlatıyor, böylelikle de daha az sıkıcı oluyorum.
Formasyonuma başladığım hikâyelerimin yarısını annemden dinledim. Annem şu anda seksen yedi yaşında, ne edebi söylevlerden haberi var ne de anlatı tekniklerinden, böyle şeyleri hiç bilmez ama vurucu darbeyi hazırlamayı iyi bilir, giysisinin kollarında öyle bir as saklar ki, şapkadan mendiller ve tavşanlar çıkaran sihirbazdan çok daha iyidir. Bir keresinde bize bir şey anlattığını hatırlıyorum, anlattığı şeyle hiç ilgisi olmayan birinden söz etti, sonra heyecanla hikâyesine devam etti, o kişiye de bir daha değinmedi, ama hikâyesinin sonuna yaklaştığında, paff! birden yine aynı kişi -teknik bir dille söylemem gerekirse hem de ilk planda- ortaya çıkmaz mı, herkesin ağzı açık kaldı. Kendime, annemin kimilerinin öğrenmeye bir ömür harcadığı bu tekniği nereden öğrendiğini sordum durdum. 
Ben hikâyeleri oyuncaklara benzetirim, onları şu ya da bu şekilde donatmak da bir oyuna benzer. Bir çocuğun önüne farklı özelliklerde bir sürü oyuncak konursa sanırım önce hepsiyle birden oynamaya yeltenir, ama sonunda birini tercih eder. Bu tercih ettiği oyuncak yeteneklerinin ve yapmak istediği işin ifadesi olacaktır. İşte bizlere bu yeteneğin tüm bir ömür süresince gelişebileceği koşullar sağlanabilirse mutluluğun ve uzun ömrün sırlarından birini keşfetmiş oluruz. Gerçekten hoşuma giden biricik şeyin hikâyeler anlatmak olduğunu keşfettiğim günden sonra bu arzumu gerçekleştirmek için elimden geleni ardıma koymadım. 
Alçakgönüllülükle söyleyebilirim ki kendimi dünyanın en özgür insanı olarak görüyorum. Ne kimseye verilmiş sözüm var ne de herhangi bir şeyle bağım, bunun nedeniyse tüm yaşamım boyunca sadece ve sadece yapmak istediğim şeyi yapmış olmamdır: hikâyeler anlatmak. Arkadaşlarımı ziyarete giderim ve onlara kesinlikle bir hikâye anlatırım; eve dönünce bir başkasını, belki de bir önceki hikâyeyi dinleyen arkadaşlarmın anlattığını anlatırım; duşa girip de sabunlanırken kendi kendime günlerdir kafamın içinde dönen duran bir fikri anlatırım... Yani anlatmanın kutsal çılgınlığına boyun eğerim.


Notos Öykü'nün 51. sayısında yer alan Gabriel García Márquez'in 1998'de Madrid Uluslararası Sinema ve Televizyon Okulu'nda verdiği Senaryo Atölyesi notlarını aktardığı Hikâyeler Anlatmak İçin yazısından kısaltılarak alınmıştır.
Çeviri Pınar Savaş

20 Mart 2014 Perşembe

ARTIK ÖLEBİLİR MİYİM?


“1947 yılıydı. On dokuz yaşındaydım. Hukuk fakültesinin birinci sınıfında öğrenciydim… İlk sayfadaki giriş cümlesini hatırlıyorum, şöyle diyordu: “Bir sabah sıkıntılı rüyalarından uyanan Gregor Samsa kendisini yatağın içinde devasa bir böceğe dönüşmüş bulur.” … Lanet Olsun! Okurken böyle mırıldandım kendi kendime, “Bu doğru olamaz! Kimse böyle bir şeyin yapılabileceğini bana söylemedi! Demek olabiliyormuş! Öyleyse ben de yapabilirim! Lanet olsun! Benim büyükannem de böyle anlatırdı hikâyelerini… En olmadık masalları sanki gerçekmiş gibi.”

Büyülü Gerçekçilik akımının öncülerinden Gabriel García Márquez, Kafka'nın Dönüşüm adlı eserinin üzerinde yarattığı etkiyi bu sözlerle açıklamıştır.
6 Mart 1927'de Kolombiya'nın Aracata kentinde doğdu. Büyükannesi ve büyükbabası tarafından büyütüldü. Kolombiya Ulusal Üniversitesi'nde başladığı Hukuk ve Gazetecilik eğitimini yarım bıraktı. 1940'lı yıllarda gazeteciliğe başladı. İlk başarısı, küçük bir bot üzerinde okyanusta on gün geçiren bir denizcinin anılarını gazetede günlük olarak tefrika etmekti. 28 Şubat 1955'te Antiller Denizinde fırtınaya tutulan Kolombiya Deniz Kuvvetlerine bağlı Caldas adlı muhripten sekiz denizci denize düşüp kaybolmuştu. Dört günlük arama sonucunda kayıp denizciler ölü ilan edilmiş, on gün sonra içlerinden biri Kuzey Kolombiya'da ıssız bir kumsalda köylüler tarafından bulunmuştu.
1970 yılında Kayıp Bir Denizci adıyla yayımlanan roman, Luis Alejandro Velasco adlı denizcinin hayatta kalma hikâyesidir. Velasco, bir botta nerede olduğunu bilmeden sürüklenir. Günlerce aç, güneşin altında kalan, zaman kavramını yitiren genç adam, ölen denizci arkadaşlarından birini görür ve onunla konuşmaya başlar. En sonunda karaya vurur. Köylüler tarafından bulunur. Denizci kurtulduktan sonra açlıktan ayakkabılarını yemeye çalıştığını ancak başaramadığını söyleyerek ayakkabı reklamına bile çıkmış ve para kazanmıştır. Bu, benim de ilk okuduğum Márquez eseriydi. Liseden mezun olduğum yaz bir oturuşta bitirdiğimi çok iyi hatırlıyorum.
1982 Nobel Edebiyat ödüllü yazarın en önemli eserleri, Yüzyıllık Yalnızlık, Kolera Günlerinde Aşk ve Kırmızı Pazartesi'dir.
Lenf kanseri olan ve inzivaya çekilen 87 yaşındaki yazar, geçtiğimiz günlerde hüzünlü bir veda mektubu yazdı. Mektup, değişik dillere çevrilerek internet üzerinden yayımlandı.
 
 
 

Gabriel García Márquez'in Veda Mektubu:
 
Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.
İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı...
Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine  olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.
Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde...
Artık ölebilir miyim?