Notabene Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Notabene Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2021 Pazartesi

Editör-yazar söyleşisi

 Bu söyleşi ilk kez 12 Kasım 2021'de edebiyathaber'de yayımlanmıştır. 

Tuğba Gürbüz’ün Kendisiymiş Gibi adlı ikinci öykü kitabında, editör ve yazar olarak içimize sinen, verimli olduğu kadar da keyifli bir çalışma gerçekleştirdik. 2015 yılında yine Notabene Yayınevi tarafından basılan Lodos Çarpması adlı öykü kitabından başlıyor aslında editör-yazar ilişkimiz. Edebiyat Haber’in yeni köşesi Editör-Yazar söyleşisi için sorularımı sevgili yazarımıza yöneltmek istiyorum.

“Gövdesi dimdik, yaprakları üzerinde ama suyu çekilmiş bir ağaç gibi kentli insan. Kendisiymiş gibi ama kendisi değil. Güçlükle ayakta durmaya çalışan, “olanca gücüyle kendini sıkmasa, bir gecede tüm iğne yapraklarını, kabuklarını yitirebilecek” denli titrek, iğreti, köksüz…” sözleriyle başlıyor Kendisiymiş Gibi. İlk öykü kitabın Lodos Çarpması’nda da, kentli insanın gerçeğine, sorunlarına, dünyasına yönelik ilgin dikkatimi çekmişti. Kentli insan, senin öykü dünyana nasıl giriyor? Kitaba adını da veren “kendisiymiş gibi” olma halini hangi bağlamda açıklıyorsun?

Söz konusu ağaç, yaşadığım apartmanın otoparkında yer alan bir çam ağacıydı. Arka bahçeyi otoparka çevirmek için beton dökülürken çevresinde yaşam payı bırakılmamış bu çam ağacının yıllar içinde sararıp solmasına, en sonunda kesilmesine tanıklık ettim. Öykülere ne zaman ve nasıl sızacağını bilemesem de kendisini besleyen topraktan yoksun kaldığı için kuruyan ağaç çok kuvvetli bir imgeydi benim için ve cepte duruyordu.

Cumhuriyet’in kurucu değerlerine hayran, saygılı bir aile içinde büyüdüm. Ailede babaannemin at üstünde köyden şehre geldiği de bir gecede çarşafını attığı da efsane gibi anlatılırdı. Şapka kanunu çıktığında fes taktığı için bir gece nezarethanede kalan dedemin ölene kadar başından şapka çıkarmadığı,  “İçeri aldılar ama çok da nazik davrandılar,” demesi de yine duyduğum hikâyeler arasındaydı. Zamanla bu hikâyelere, ana dillerini çocuklarına aktarmayan Cumhuriyet’in ilk kuşak öğretmenlerinin büyüttüğü bireylerinkiler eklendi. Bu ailelerin hepsinin ortak özelliği Cumhuriyet’in kurucu değerlerine duydukları hayranlık, işaret ettiği yönde ilerleme, ilerletme arzusuydu bana kalırsa. Bu değerler sayesinde toplumsal dayatmaları aştık, özgürleştik, hak mücadelesi verdik, kendilik arayışına çıktık. Bununla beraber kırsalla, geçmiş kuşaklarla, onların deneyimleriyle, kültürüyle bağımızı yitirdik. Giderek otoriterleşen rejim, sokaklardan, ortak çatı altında kolektif çalışmalardan çekilmemize yol açınca, dayanışmadan, onun getirdiği umuttan, cesaretten yoksun kalınca bu ağaç imgesi de kendiliğinden gelip öyküye sızdı.

Öykü dilin de bana göre çoğunluktan ayrıksı ve bu yönüyle dikkat çekici. Günümüzün, epey revaçta olduğunu gözlemlediğimiz, neredeyse arabesk olarak nitelendirilebilecek melodramatik diline karşın, pek de duygusal olmayan bir dille yazıyorsun öykülerini. Lodos Çarpması’nda da öyleydi. Bunu bilinçli tercih ettiğini düşünüyorum. Bu konuda neler söylemek istersin?

İşsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, çarpık kentleşme, zorunlu göçler, mültecilik, hak ihlalleri, çocuk istismarı, kadına şiddet, küresel iklim krizinin sonuçları... Saymakla bitmeyen felaket sağanağı altında yaşıyoruz. Okur olarak da, yazar olarak da, yurttaş olarak da kızgınız, öfkeliyiz, olana bitene kayıtsız kalamıyoruz. Edebiyatın bu ezilenlerin, kenara itilenlerin sesi olması gerektiğine inanıyoruz. Böylece “Sanat toplum içindir” şiarıyla kaleme alınmış yapıtlar yazılıyor, bunları dile getiren yazarların yakasına “meselesi olan yazar” rozeti takılıyor. Öfke güçlü bir yakıt ama tek başına yeterli değil. Bu yakıcı öfkeyle masanın başına geçildiğinde yazılanlar çoğu zaman o derdi göstermenin, sempati uyandırmanın, aynı tarafa bakmanın verdiği müttefiklik hâlinin ötesine geçmiyor, sası bir tat bırakıyor. Kimsenin dimağında bu tadı bırakmak istemiyorum. Bu da meseleyle olan mesafemi arttırmaktan, olayların içinden çıkmak için kendime zaman tanımaktan, melodrama dayanmak yerine duygusal olmayan bir dil tercih etmekten geçiyor.

Genellikle Batı’yı yazıyorsun, bu ülkenin Batısını ve özellikle kentleri. Kent, kendi üzerine kapanmış, nefes alamadığı gibi nefes aldırmıyor da; nefessizlik hali çırpınmaya dönüştükçe duygular da yerini boşluğa, boşlukta salınmaya bırakıyor. Kentlerdeinsanlar gibi duygularda “kendisiymiş gibi”. Anlattığın öykülerle mesafeni, bu “kendisiymiş gibi” olma mesafesine bağlıyorum. Haksız mıyım?

Haklısın ancak bu durum yazma esnasından çok yayımlanma sürecinde belirginleşti. Kendisiymiş Gibi, kitapta yer alan kısa öykülerden birisinin ismi. Sonradan kitaba adını verince dosyanın tamamını kapsayan, yazarken sezdiğim ama tam da tanımlamadığım mış gibi yaşamları, kendi içine kapanma, nefessizlik hâllerini daha belirgin ve vurucu kıldı.

Sözün burasında, ilk kitabının heyecanını yaşayan bir yazarın sabır ve emekle ördüğü yolda ilerleyerek beş yıl sonra ikinci öykü kitabını yayımlamasına gelmek istiyorum. Senin, yeni bir kitap yayımlama konusunda hiç acelen, telaşın olmadı. Ancak iki kitap arasında geçen süreçte aslında öyküyle ilgilendin hep, başka öykücüleri bolca okudun, onlarla röportajlar yaptın, eleştiri yazıları kaleme aldın. Genel olarak öyküye de emek verdin, bunu sevinç duyarak gözlemledim ve bence çok kıymetliydi. Kişisel yazma diyalektiğinden, o süreçten bahsetmek ister misin?

İlk kitap, yazarı için heyecan ve mutluluk kaynağı elbette. Ama bir yanıyla da haritada küçük bir nokta. Evet, dert edindiği meseleleri gösteriyor, eğrisiyle doğrusuyla okurla buluşturuyor ama en nihayetinde sadece başlangıç çizgisini işaret ediyor. Asıl iş oradan nereye doğru yürüyeceğimize karar vermekte. Amacımız, kendi potansiyelimiz dahilinde o günün koşullarında elimizden gelenin en iyisini yapmaksa, okuru olmaktan hoşnut olacağımız metinler yazmak en azından bunun için çabalamaksa, yazdığımız türe emek vermemek seçenek dahilinde değil zaten. Bu emeği kendimizden esirgemek ancak kısa süreli zaferler tattıracaktır. Dolayısıyla gayem, acele etmek yerine ilk kitabın üzerine çıkmaktı. Öncelikle Lodos Çarpması’nda neyi yaptığımı, neyi yapamadığımı özümsemem gerekiyordu. Bu, yolun başındaki bir yazar için çok da kolay bir süreç değil. İlkin size katkı sağlayacak çeşitlilikte ses duymuyorsunuz ve kendi imkânlarınızla yol almaya çalışıyorsunuz.

Yazdığımızdan çok daha fazlasını okuduğumuza ve okuyacağımıza göre gidip oralardan el almak, “Bugün olsa nasıl yazardım?” sorusuna yanıt aramak, yeniden yazmak geliştirici bulduğum, sık sık kapısını çaldığım temrinler oldu.

İki kitap arasında verilen ara yazarın kendini geliştirdiği değerli bir zaman dilimi ve vazgeçilmez. Tüm bunlara rağmen ilk yılların çok toz pembe geçmediğini, yazar tıkanıklığı yaşıyorum hissiyle boğulduğum zamanlar olduğunu da itiraf etmeliyim. Sonra edebiyata verilen mesainin ortaya bir kitap bütünlüğü çıkarmaktan ibaret olmadığını, röportajların, eleştiri yazılarının, hatta yalnızca okumanın, okuma notları tutmanın da edebiyat yolculuğuna dair olduğunu kavramak ve kabullenmek beni rahatlattı. Böylece öğrenci olma zevkini yaşayabildim.

Kente, toplumsal rollere, anneliğe, evliliğe, ilişkilere, hayata karşı anlam arayışı, genel olarak öykülerinde belirgin temalar. Kendisiymiş Gibi, aslında yabancılaşmayı kanıksamış hayatlarımıza belli bir mesafeden bakmaya davet eden, vurgulardan uzak bir kitap. Büyük harflerle konuşmuyorsun öykülerinde. Daha ince işlerin peşindesin sanki. Neler söylemek istersin?

Her yazar hayatı boyunca hep aynı temayı yazar derler hep. O meseleye sağından bakar, solundan bakar, etrafında dolaşır ama hep aynı manzaraya bakar. Benim de durumum farksız. İçinde yaşadığım, birey olarak etkilendiğim durumların, kimi zaman altında ezildiğim kimliklerin bendeki izdüşümünü yazıyorum. Okuyarak ve yazarak anlamaya çalışıyorum. Çünkü hikâyeler, tıpkı sosyoloji bilgisi gibi bizi kavramlar dünyasına çağırıyor, yalnızca bizi etkilediğini, bizim başımızdan geçtiğini sandığımız hâlleri tasnif etmemizi, bunun yalnızca bireysel deneyimler olmadığını gösteriyor. Kavramlar hakkında konuşurken sıklıkla sanat yapıtlarından referans almamız da bunu doğruluyor.

İki öykü kitabından sonra bu yıl, Sia Kitap’tan Pelin ve Küçük Dostu Karamel adlı çocuk kitabın yayımlandı. Öykülerden oluşan bir kitap. Yine öykü, bu kez çocuklar için. Çocuklar için öykü yazmak daha mı zor? Nasıl deneyimledin bu süreci?

Ben de pek çok yetişkin gibi çocuk edebiyatıyla bağını çocuklukta yitirmiş, ebeveyn olunca o dünyaya yeniden okur olarak adım atmış biriyim. Kızım ikinci sınıfa geçip okuması hızlanıp “Artık bana kitap okuma” diyene kadar her gece ona kitap okudum. Onunla beraber çocuk edebiyatını yeniden keşfettim. Bu yeni manzara çocukluğumda bıraktığımdan hayli farklı, çok daha renkli, çeşitli. Etrafı kurallarla, yetişkinlerle çevrili çocuklar iyi çocuk kitaplarının içinde doya doya nefes alıyor, eğleniyor, maceradan maceraya koşuyor. Bu dünyanın bir parçası olabilmek cazip bir hayaldi. Gerçekleştiği için mutluyum.

Bunun yanı sıra çocuklar için öyküler yazmak, alışık olduğumdan farklı çalışmamı gerektiren öğretici bir süreçti. Öyküyü âna sıkıştıran, kısa kesitler halinde okura sunan bir öykü anlayışım var. Bu biçim çocuklar için fazla muğlak ve dar. Dolayısıyla olay örgüsü üzerine daha çok düşündüğüm, zihnin içinden çıkıp olma hâlini daha çok gösterdiğim bir çalışma yürütmem gerekti. Bu sayede Pelin ve Küçük Dostu Karamel’de yer alan öyküler hem bağımsız hem de birbirinin elinden tutarak, birbirinin içinden geçerek, üzerinden yükselebildi. Kahramanlarımla daha uzun yol almak, onları farklı uyaranlar karşısında düşlemek, uzun yazmaktan kaçınan tarafıma iyi geldi. Orta ve uzun vadedeki sonuçlarını ben de merak ediyorum doğrusu.

Son olarak üzerinde çalıştığın yeni bir proje var mı?  Ben de heyecan ve merakla bekliyorum.

Okurlardan Pelin ve Küçük Dostu Karamel’in yeni maceralarını merak ettiklerine dair yorumlar alıyorum. Kızımsa benden maceralı, komik ve deyimlerin daha az kullanıldığı (sanırım onun da Pelin gibi başı deyimlerle dertte) bir çocuk romanı bekliyor. Çocuklar için yazmak benim için keyifli ve de öğretici bir süreçti. Dolayısıyla bu alanın emekçisi olmaya devam edeceğim. Lisans eğitimim diş hekimliği üzerine. Sayısalcı olduğum için eğitimimde eksik kalan yanları telafi etmek, çocuk dünyasına daha bütüncül bakabilmek için yeniden öğrenci oldum. Çocuk Gelişimi önlisans programı ve Çocuklar İçin Felsefe Eğitmenliği Eğitimim sürüyor. Bir yandan öyküler yazarken diğer yandan kabımı doldurmaya devam ediyorum anlayacağınız.

 

 

 

 

29 Mayıs 2021 Cumartesi

Anı niyetine

"Kendisiymiş Gibi" Sarıyer Belediyesi'nin düzenlediği Fakir Baykurt Öykü Yarışması'nda on kitaplık kısa listeye girdi. Ayşegül Bayar Kaya ile Gül Ersoy'un birinciliği paylaştığı yarışmanın kısa listesi anı niyetine burada dursun. 



25 Kasım 2020 Çarşamba

Kendisiymiş Gibi Notos Öykü'de

Gerçeküstü, Rüyalar ve Menzilinden Sapan Öykü 

Kendisiymiş Gibi Tuğba Gürbüz'ün ikinci öykü kitabı. Gri kapak fotoğrafındaki parçalanmış ayna - ya da cam- görüntüsüyle başlıyor okuma. Kapak fotoğrafı okuru az sonra dünyasına gireceği kurmacaya hazırlayan bir eşik aslında. Kapağın ardında Birhan Keskin'den bir dize karşılıyor okuru. Kitapta on sekiz öykü var. Çoğu beyaz yakalı anlatıcıların gözünden aktarılan insanlık hâlleri. Kadınlar, erkekler ama daha çok kadınların dünyasına dalıyor Gürbüz. Varoluş sancısının dünya ağrısıyla kol kola girerek güçleştirdiği yaşamlar, yazma sıkıntısı, annelik, güncel tarihe ayna tutan insani dramlar, kişilik yarılmaları, rüyalar aracılığıyla açık edilen korkular mesele ediliyor daha çok. Okura meseleyi doğrudan aktaran öyküler kurmuyor Gürbüz. Şöyle başlamıştı, böyle olmuştu demiyor. Neredeyse her öyküde yarıya kadar ördüğü gerçeklikten gerçeküstüne sıçrayarak anlatımı genişletiyor. Bunu yapmadığı zamansa kahramanları birbirine dönüştürüp bilinçdışı takıntılarını, çocukluk sancılarını dillendiren çoklu bir kişilik çıkarıyor okurun karşısına. Kahramanlar neredeyse her zaman bulanık bir akılla geziniyor gündelik yaşamda. İçlerine konuşuyorlar, kendilerini acımasızca eleştirip yargılıyorlar. Kurmaca metin yazma arzusuyla kaleme sarılmış olanlar da var aralarında. Kızgın ve çaresizce, içlerinde duran karanlığı dışarı salmak için de olsa yazmak istiyorlar. "Bana yazmayı öğretin profesör kelimelerle öç almayı" ya da "kanadığım yerden yazacağım" deyiveriyorlar hikâye akıp giderken. 

Kitabın ilk öyküsü "Rengi Bulanık" küçük bir yayınevinden kitap çıkarmış, ruhsal çökkünlük yaşayan, yazı erbabı bir kadının gözünden aktarılıyor. Öykü girişinde psikotik bir sıkıntı yaşadığı için ilaç tedavisi gören kadınla tanışıyoruz. Kahramanımız kocası ve kızıyla yaşıyor. Öykü ilerledikçe kocanın tedavinin düzenli gitmesi konusunda gösterdiği özenli davranışları görüyoruz. Kadının ilacını vermek için saatini kurmuş. Alarm çalınca yataktan fırlayıp bir bardak suyla ilacı uzatıyor. Anlatıcı evin içindeki devinimi bize aktarsa da evdekilerden kopmuş, kendi dünyasında gezinir durumda. İlaçları ağzında tutup bir süre sonra tükürüyor. Zihninde onlarca düşünceyle uyanıp gözlerini diktiği duvardaki çatlakta gördüğü şeyin canlanarak onu yıkıcı davranışlara sürükleyeceğine inanıyor. Anneannesinin ve annesinin kaderinin kaderinin kendisini de yakalayacağına... Tatlı bir sıçrayışla Charlotte Perkins Gilman'ın "Sarı Duvar Kâğıdı" adlı öyküsünü duvardaki çatlak motifi öykü kahramanının sıkıntılarını daha derinden kavratıyor okura. Öykü yarıya kadar kadının ruh dünyasına, hastalığına odaklanırken anlatıcının küçük yayınevinden kitap çıkarmış bir yazar olduğunu öğrenmemizle başka mecraya kayıyor. Yazarak rahatlayacağına inanan anlatıcı not kâğıtlarıyla duvarlara iliştirdiği sözcüklerden yola çıkarak bir şeyler yazmak için defterine uzanıyor. Defteri açınca gerçeküstü bir sıçramayla geçmişteki olaylara dönüyor. Öykü büyük yayınevinden kitap çıkarmış yazar -Bay Çoksatan - ve anlatıcı arasında alttan alta süren bir gerilimi merkeze taşıyarak sonlanıyor. 

Tuğba Gürbüz Kendisiymiş Gibi'de okuru hazırlamaya ihtiyaç duymadan etkili başlangıçlarla öyküye girebiliyor ama alt önermenin ağırlığını zayıflatan sıçramalar bu etkili girişleri silikleştiriyor. Bazı öyküleri okuduktan sonra bir ortada bırakılmışlık duygusu gelip yerleşiyor okurun içine. Dili acemice örülmüş, üzerinde çalışılmamış metinlerle sağlam öykülerin yan yana duruyor olması okuma hazzına gölge düşürüyor. 

                                                                                                                                   Şenay Eroğlu Aksoy 

Bu yazı Notos Öykü'nün 83. (Kasım-Aralık 2020) sayısında yayımlanmıştır. 

3 Ekim 2020 Cumartesi

Kendisiymiş Gibi Cumhuriyet Kitap'ta

 Eylem Ata Güleç'in Cumhuriyet Kitap'ta yayımlanan yazısı:

     Renkli bir yelpaze

Tuğba Gürbüz’ün ikinci öykü kitabı Kendisiymiş Gibi “karakter yaratma” çalışması olarak okunabilir. Yazar ölesiye yorgun kadınlarıyla, gençlik yıllarında anneden kaçan ileri yaşlarda anneye dönüş özlemi çeken karakterleriyle, içe işleyen kısacık yalnızlık öyküleriyle, kurgusunda erkek bulunmayan, hayatı erkeğin konumuna göre şekillendirmemeyi seçen anlatıcılarıyla geniş bir karakter yelpazesi açıyor önümüze.

‘KENDİSİYMİŞ GİBİ’

Tuğba Gürbüz’ün ikinci öykü kitabı Kendisiymiş Gibi “karakter yaratma” çalışması olarak okunabilir. Kitapta yer alan on sekiz öykü metinlerin kısalığına rağmen karakterin bilinç yapısı, iç dünyası, geçmişi ve bugünkü durumu hakkında anlatının ihtiyacını karşılayacak kadar fikir veriyor. Okurun karakteri anlaması, benimsemesi, ona hak vermesi hatta karakterle empati kurması anlatıcının zihninden aktarılan kısa ve parçalı üslupla sağlanıyor.

Yazar ölesiye yorgun kadınlarıyla, gençlik yıllarında anneden kaçan ileri yaşlarda anneye dönüş özlemi çeken karakterleriyle, içe işleyen kısacık yalnızlık öyküleriyle, kurgusunda erkek bulunmayan, hayatı erkeğin konumuna göre şekillendirmemeyi seçen anlatıcılarıyla geniş bir karakter yelpazesi açıyor önümüze.

Geçmişten kopup gelen parçaların anlatıcının bulanık zihninde nasıl yer ettiğine bakılarak Gürbüz’ün öykü kurma anlayışını kavramak mümkün. Karakterlerin geçmişlerinde olan biten, iz bırakan, belleğin derinliklerine, içeriye, en uzak noktaya itilenler hatta yok sayılmaya çalışılanlar, günlük yaşamın sıradan bir anında, tıkalı bir lavabonun açılırken yukarıya fırlattığı atıklar gibi yüzeye çıkıyor.

GEÇMİŞİ YAZARAK YENİDEN KURMAK

Kitabın ilk öyküsü Rengi Bulanık yazarın karakteri oldukça yoğun işlediği öykülerden. Kitabı çok satan bir yazarın bahçesindeki çay partisine katılan kadın karakter orada ailesinden söz ettiği, özellikle de annesinin intiharından bahsettiği için pişmanlık duyuyor. Yazarın duyduklarını hikâyelerinde kullanmasından endişe ediyor.

Aldığı ilaçların da etkisiyle düşünce akışı bozulan kadın düşüncelerini yataktaki kızına ve kocasına yöneltmeye çalışsa da olmuyor. Onca endişe yaşamasına rağmen yeniden yazarın evinin yolunu tutuyor. Lavabodan fırlayarak su yüzeyine çıkan sözcüklerini onun arka bahçesine boşaltıyor.

Bu öyküde kendisi de yazma uğraşı veren bir kadının geçmişini yazma ve yazarak yeniden kurma ihtiyacına tanık oluyoruz. Bu ihtiyaca kendisinin yazamadığını çok satan bir yazara malzeme olarak sunmasının yarattığı kriz eşlik ediyor.

Gürbüz’ün öykü kişilerinde alttan yürüyen aksi bir yan olduğu söylenebilir. Aksilikten kastım karakterin beklenen davranış kalıplarının tersine hareket etme eğiliminde olmaları. Örneğin “Zarif Bir Duruş” adlı öyküde, kadın giyim kuşam ve kişilik özellikleri bakımından kendisine hiç benzemeyen bir başka kadınla tanışmak, arkadaşlık etmek istiyor. “Lügatimiz bile ayrı” diyerek aralarındaki varoluşsal farka dikkatimizi çekiyor.

BASTIRILAN FEMİNEN YAN!

İnsanların değerler, ilkeler ve yaşam anlayışı bakımından kendilerine benzeyenlerle bir arada bulunma isteğinin aksine bu öyküde kendine uzak olanı yakın eylemeye çalışan bir karakter var. Bulmak ve yakından tanımak istediği öteki kadın belki de hayat gailesi içinde bastırdığı kendi feminen yanıdır.

Kitapta kurgusunu biraz sorunlu bulduğum Malûlen adlı öykü meslekten ihraç edildiğini öğrendiğinde felç geçiren bir polisi anlatıyor. Karısının terk ettiği yatalak polisin bakımını erkek kardeşi üstlense de bir süre sonra kardeşte yorgunluk, bezginlik ve kızgınlık baş gösteriyor.

Kendisiymiş Gibi’deki öykülere toplu bakış atıldığında yazarın kendine sansür uyguladığı, anlatacaklarının çoğunu (mecburen) yuttuğu, metni geriye kalan kelimelerle ördüğü hissediliyor. Öykülerdeki anlatı dili okurun metnin içine girmesini, fiziksel atmosferi gözünde canlandırmasını zorlaştırıyor. Yaratılmış bunca farklı karakter daha yakın çekim bir kamerayla, anlatmaktansa gösterilerek önümüze konulsaydı daha doyurucu bir okuma deneyimi sunulurdu sanırım.

           

Kendisiymiş Gibi / Tuğba Gürbüz / NotaBene Yay. / 80 s. / 2020.




10 Ağustos 2020 Pazartesi

Kensiymiş Gibi Edebiyatburada'da

 Hayatın Kendisi Olan Öyküler

Tuğba Gürbüz’ün ikinci öykü kitabı  ‘Kendisiymiş Gibi’ hayatın rutin hȃllerini anlatan on sekiz kısa öyküden oluşuyor. Tuğba Gürbüz’ün öykülerini okumak, bulutsuz havada gökyüzüne bakmak gibi bir şey.  Yazarın yarattığı öykü kişileri, halkın içinden adeta cımbızla çekip çıkardığı entelektüel olmayan ilginç tiplerdir. Bunun yanı sıra Gürbüz’ün  öykülerinin kişisel iç çatışmalarının aksine nesnel bir kalemle yazıldığı görülür. Topluma ve kendine karşı duyulan tutkulu sorumluluk olduğu da söylenebilir.

Kitapta dikkatimi çeken ilk öykü ‘Bir Şekerleme İster misin Massi?’ de sınava giren öykü kahramanı, hocasını babasının hareketleriyle örtüştürür ve profesörün yazdığı roman kahramanlarını anne ve babasına benzetir.

“Bana yazmayı öğretin profesör, kelimelerle öç almayı. Babam hakkında yazdıklarınız tek katmanlı. İşin kolayına kaçmışsınız profesör. Sizden çok daha iyisini beklerdim. Gücünü, merak edilen gerçeklik duygusundan alan bir roman için bu kadarı yeterli diye mi düşündünüz? Sahi, annem anlattığınız kadar ateşli mi? Bana abartıyor gibi geldiniz.” (s. 21)

Merdümgiriz’de, son zamanlarda medyadan sıkça tanık olduğumuz bir olay var. Aile kavgasına tanık olan kahraman, kadını savunmak için kadının kocasını döver. Ama kadının yerde kanlar içinde yatan kocasının elini tutmasıyla kahramanımız yaptığı hatanın bilincine varır, hemen olay yerinden uzaklaşmaya çalışır. Ayrıca yazar bu öyküde kişisinin güzel sanatlarda okuyan sevdiği kız için yaptıklarını yazarak bize gençlik aşklarımızı hatırlatır.

“Kadın, yaralının elini şefkatle tutuyordu. (Bu hiç de iyiye işaret değil.)’Aile kavgası işte. Ne halt yemeye giriyorsun araya. Hadi girdin diyelim, ne demeye damı elinde kalacak şekilde dövüyorsun. Kabak başına patlamadan sıvışmaya bak!’ diye düşündü.” (s. 41)

Kendisiymiş Gibi’de yazar, okurunu insanȋ duyarlılığa çağırırken iyimserliğini korur.  Gençliğinin yitip gitmesiyle sağlığını, dinamizmini kaybeden öykü kişisi gerçeklerle yüzleşir ve gençliğini hatırlar. Öte yandan bu küçürek öykünün birçok gerçekleri barındırması da dikkat çekici.

“Kendisiymiş gibi bakıyor. Çok da emin değil. Belki de bir başkasıdır. Bu eller, bu kırlaşmış saçlar, bu yaşlılık lekeleri… Eller gizleyemiyor yaşı diye düşünürdü eskiden. Ne kadar eskiden? Bu lekelere sahip değilken öyle düşünüyordu herhalde.” (s.65)

Tuğba Gürbüz çağdaş öykü tekniklerinden yararlanarak nesne öyküleme tekniğini gerçekçi bir yaklaşımla yazmayı ‘Ama İsmail’de de devam ettirir. Bunu yaparken imgeler ve deneyimlerinden faydalanır ve süslü, gösterişli cümlelerden uzak kalmayı başarır.

‘Ama İsmail’ çok konuşan, karşısındaki insana aman vermeyen kişileri hatırlatır okuyucusuna. Gürbüz, kısa cümleleri, güzel, yerinde benzetmeleriyle hoş bir öykü çıkarır meydana.

“İsmail konuşuyor da konuşuyor. Sesine susamış gibi kana kana içiyor ya da dışına dışına savuruyor. Eski karısını, oğlunu anlatıyor boyuna. Yeni kocayı, oğlanın terapist ve gölge öğretmen ihtiyacını… Anlatıyor da anlatıyor. Çok hızlı konuşuyor. Öyle ki araya girmek mümkün değil. Bazen bir iki kelime atıyorum ortaya, onu yavaşlatmak, “Ben de buradayım,” demek için. Sorum yeni bir kapı açıyorsa, pasımı görüyor ve hızını kesiyor. Kelimelerimin, varlığımın bir değeri yok gibi. Kelimelerimi oltaya takılmış yem misali salıyorum masaya. O yemi çalıp giden kurnaz balık, ben acemi balıkçı.” (s.70)

Sonuç olarak: Tuğba Gürbüz'ün belleğinin derinliklerinden yeniden doğan öyküler, kitap boyunca okuru büyüye kapılmış bir şekilde imgeden imgeye geçirir, okur kendisini öykü içinde gezinirken bulur. Gürbüz'ün izini sürdüğü öyküler arasında bir tür geçişkenlik olduğu düşünülebilir. Kaleme aldığı öykünün kahramanıyla adeta bütünleşerek yazarın varlığı her satırda hissedilir. Keyifle okuyunuz. 

Göksu N. Çakır'ın Edebiyatburada 'da yayımlanan yazısına buradan ulaşabilirsiniz. 

 

Kendisiymiş Gibi, Tuğba Gürbüz, Notabene Yayınları, 80 s. Şubat 2020

3 Ağustos 2020 Pazartesi

Kendisiymiş Gibi Tetkik Dergi'de

‘Kendisiymiş Gibi’ Yazanlar 

Fikir, Edebiyat, Kültür ve Sanat Mustafa Enes Ardıç

Yeni bir yazar için yeniyi arayan bir yayınevi öncelikli olmuştur. Tuğba Gürbüz’ün öykülerinden söz edeceğiz; ancak öncelikle yayınevi güzellemesi yapmam gerektiğini düşünüyorum. Keşfedilmemiş şarkılar, filmler, kitaplar keşfetmek özel bir arayış, uğraş benim için. Önce Tuğba Gürbüz’ü ardından da NotaBene Yayınlarını keşfettim. Biraz geç kalmışlık hissi çöktü üzerime. Yazarın ilk kitabı “Lodos Çarpması” adlı doksan küsur sayfalık bir öykü kitabı. Pandemi kurallarına riayet ederek bir kitapçıya gittim. Kitabı aldım, kitapçının önündeki kafeteryaya oturdum. Kitabın oracıkta biteceğini bilseydim daha hazırlıklı giderdim. Kısacık öyküler, bu insanlar nasıl kitap yazıyorlar, diyerek baştan eksi verdiğim kitaba oracıkta tutuldum. “Kısacık” ile kocamanı anlatmak zanaatı yazar olmak. Şiirde de böyle, öyküde de. Lodos Çarpması’nı okuduktan sonra değerli yazar Tuğba Gürbüz’e ulaşmaya çalıştım ve samimi iletişimiyle karşılaştım. Kendisi ile kısa bir mülakat yaptıktan sonra verdiği söyleşileri okuma fırsatı buldum. Okurlarımız da internet ortamında yayımlanan bu metinlere ulaşabilirler. Kendisiymiş Gibi, yazarın tıpkı ilk kitap gibi bir öykü kitabı. İçerisinde toplamda 18 öykü var. Öyküleri okurken insan günlük hayatta eksiğini gördüğü bir durum için tamamlamak istediği şeylerin içinden geçirir ya hani, onların tamamlanmış olduğu hissediyor. Çok beylik sözler etmek istemiyorum; ancak kısa kısa enfes öyküler okuduğumu söyleyebilirim. Yazar bir hekim, en önemlisi de bir anne. Anne gözünden, kadın gözünden, hekim gözünden öyküler okuttu bana. Ne de güzel oldu. Şahsen edebiyatın içinde böyle yazarların olmuş olması beni çok heyecanlandırıyor. Üstat Mehmet Akif bir veterinerdi, Oğuz Atay bir mühendis, birçokları asker, mimar. Yani sosyal bilimlerin alanıymış gibi algılanan edebiyat alanına ciddi katılımlar yapan sayısal, fen zekâsıyla düşünen insanlar, yazmak meselesinin ne kadar da ayrıştırmayan, sınıf tutmayan, his işçiliği olduğunu göstermiştir. Tuğba Gürbüz’de bu perspektiften bakıldığında çok başarılı bir yazar. 
Kendi ifadelerinden aktarımla evlatçığı ve sosyal hayatına ilişkin sorumluluklarından ötürü henüz bir roman çalışmasının olmadığını öğrendim; ancak eklemek isterim ki kendi belirlediği çıta seviyesini kendi yazdıklarıyla daha yukarıya taşıyacağından eminim. Ne güzel olurdu Tuğba Hanım’dan bir roman okusak. Popüler kültürün ticari maksatlarla amiyane tabirle gözümüze soktuğu yüzlerce eski, klasik kitap şuracıkta duradursun; çağımızın yazarlarının neler anlattığına kulak kabartmalıyız derim. “Kendisiymiş Gibi” insanların kendisinden başlayıp kendisine giden bir yolculuk kitabı bence. Her öyküden sonra düşünme, karar verme dürtüsü yönelimine itiyor insanı. Kitabı okuyacak olanların aradıklarını bulabilmeleri umarım. Ülkemiz için; okuyan, okutan, anlatan, yazan insanların diyarı olmayı dileyerek ve Tuğba Gürbüz'ün öykülerini okumanızı önererek yazımı tamamlamak istiyorum. 
* Bu yazı Tetkik Dergi'nin ağustos sayısında yayımlanmıştır. 







29 Temmuz 2020 Çarşamba

Serkan Gezmen ile söyleşi*

Ben Kitabı Olan Bir Okurum




Bir Kalem Kuş Olmuş, Serkan Gezmen'in ilk öykü kitabı. NotaBene Yayınları'ndan çıkan kitap iki bölümden oluşuyor: Nihayetsiz Öyküler ve Soğukmuş. İnce bir kitap, 65 sayfa. Dil yalın, sade, bir o kadar da yoğun. Betimlemeden yana zengin bir anlatım tutumunu benimsemiş, Gezmen. Realistler gibi bire bir mekânı anlatmak, tanımlamak, öykü kahramanlarıyla ilişkisini kurmaktan ibaret bir tür fotoğraflama, belgeleme değil, yaptığı. Daha ziyade mekândan seçtiği nesneleri, öykü kişilerinin durumlarını ya da eylemlerini niteleyerek anlatıyı zenginleştirmeyi tercih etmiş. Serkan Gezmen ile Virginia Woolf'un “Şiir olmayan bir şey niçin edebiyata girsin?” sorusunu hatırlatan, dilin gücüne yaslanan, ifadeyi iletmenin estetik yollarını arayan  çağdaş öykülerinin ortaya çıkış hikâyelerini, öyküye ve şiire bakışını konuştuk.

Noksan Karbon (2016 Heterotopya Yayınları) ilk kitabınız. Bir şiir kitabı. Ardından Bir Kalem Kuş Olmuş adlı öykü kitabı ile okur karşısına çıktınız. Nasıl başladı bu yolculuk? Şiir ve öykü her daim el ele mi ilerledi? İki kitabın ardından bu yolculuk sizce nereye evriliyor?

Taksim Trio Güle Yel Değdi açtım ki yazabileyim. Şiir bir tür olarak vardır. Öykü, roman, deneme gibi. Tür olarak varlığı kolaycılığı beslese de kemiğe dayanma hali ve oradan çıkan ses diğer türlerden çıkan sesleri besler. Doyurmaz. Doyurunca yüzde bir ekşilik fark edilir. Terlemek, ter kokmak bir olaydır. Yani gözeneklerinden sıvılar çıkar, herkesin birbirinden farklıdır terleme mesaisi, koşarsın terlemezsin, kumandaya uzanırken duş almayı düşünürsün. Kendini bilirsin yani. Ben kağıda ya da ekrana düşecek kelimeleri düşündüğünde terlemeye başlayanlardanım sanırım. Kemiğe dayandığında yazıyorum. Keşke mutluluktan yazmaya vakit kalmasa. Eğer üçüncü kitabım olacaksa bu çocuk kitabı olsun isterim.


Belli ki şiirden gelme bir aşinalıkla, alışkanlıkla imgeler, görüntüler ve duygularla inşa ediyorsunuz öykü evreninizi? Şiir nasıl besler öykücüyü?

Bu durumu anlatmayı deneyeyim: İlk öykümü korkumu aşmak için yazdım. Dün vardım ve bende bilmediğim, anlamlandıramadığım duygularla boğuşarak dünü doldurdum. Kalemi ele aldım. Yazmaya başladım. Zaman bitti. Uyundu. Uyanıldı. Fizik işledi. Mesai yapıldı. Eve dönüldü. Kalem ele tekrar alındı. Ama el aynı el değil. Bakıyorsun, aynı eli görmeye çalışıyorsun. Hatta dünkü eli hayal ediyorsun fakat kendini buna ikna edemiyorsun. Çünkü insanda bir duygu aynı renk, aynı koku, aynı saydamlıkta ya da bulanıklıkta uzun süre barınamaz, diyorsun kendine. Böylece yazdıkların bal kabağına dönüşmeden kalemi elden bırakmalısın. Bir süre bu takıntıyla bir ileri iki geri yol döndüm. Sonra makale yazmaya başladığım bir dönem oldu, yüksek lisansta, oturup az önce yazdıklarımı hiç ama hiç sorgulamadan sayfalarca yazmaya başladım. İkinci sayfaya ömründe bir iki defa geçmiş, geçince de puntoyu küçültüp yine bire indiren ben on, yirmi, otuz sayfa yazmaya başlayınca kendimde bir tuhaflık fark ettim. Edebiyatta ellerime baktığım kadar makalede, akademide bakmıyordum. O sıkıntıyla oturdum ve ilk öyküm Bir Kalem Kuş Olmuş’u yazdım. Güya o öykünün devamı olacaktı. Yani her 5 yılda bir dönüp belirli bir ana bakacaktım. Zirveden, şimdiki andan başladım. Devamı gelmedi. Diyeceğim o ki şiir olmasaydı hayatımdaki, yanımda taşımadığım, fotoğrafları çekemezdim.

Dil özenli ve tutumlu. Uzun uzun anlatmak yerine kısa, öz cümlelerle gösteriyorsunuz. Öykülerinizi okumak bir fotoğraf karesine bakmak ya da loş bir tavan arasında ardınız sıra ilerlemek gibi. Feneri tuttuğunuz yerler ışıl ışıl parlıyor zihinde. Kelimeler aracılığıyla inşa ettiğiniz görsellik tastamam görünüyor bununla beraber metnin kapalı yapısı, olay örgüsünü, kahramanların eylemliliğini, değişimini bütünüyle kavramanın önünde engel teşkil ediyor. Yazarken ve yayımlatırken okurun varlığı ve anlam arayışı üzerine düşünür müsünüz? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Okur? Tersten yazayım bakalım nasıl duracak, “okurken ve anlamlandırırken yazarın varlığı ve anlam arayışı üzerine düşünür müsünüz?” çokça okunmak için yazılır düşüncesi içinde debeleniriz. Aksini söylemek hem yazarı hem okuru rahatsız eder. Yazan sensin sen başla. Ben okurum bana meydan boş.  Okurun anlam arayışından beslenmek matematiği çözmek, tiraja bakmak demek. Bunu duyarsızlık, görmezden gelme olarak değerlendirmemeli. Ben kitabı olan bir okurum. Okurken yazarın varlığı ve anlam arayışı üzerine düşünürüm. Aslında düşündüğüm için okurum. Kendimi daha yakından tanımak için okurum. İtiraz hakkımı kullanmak, beğenimi dillendirmek için okurum. Onarmak, yıkmak için okurum. Uykuya dalmak için okurum. Keşke uykuya dalmak için okuduğum kitap uykumu kaçırsa diye okurum. Okumadığım, sahaflarda dahi bulamadığım bir kitabı, bulana dek okurum. Abi ben de öykü, şiir yazmak istiyorum, şöyle şöyle olacak, diyecek birini dinlemek için okurum. Okur ne için okuyor, okur? Derdi ne? İmza günümde tüm okurlar derneği bir okuru temsili olarak imza günüme göndermedi. Yazar biliyoruz durmadan boyadığımız bir duvar. Okur kim bukalemun?

“Nihayetsiz Öyküler” kitabın omurgasını oluşturan uzun ve bölümlü bir öykü. Öykünün hikâyesini sorsam...

Sanırım söyleşinin en can alıcı sorusu bu benim için. Büyük Yabancı yüzünden oldu her şey. Sonra Yas Günlüğü vardı. Büyük Yabancı’nın ardından Asabiyeci. Dürremant. Cemil Kavukçu. Ahmet Aslan. Bablisok. Volor Molor. İkizler. Yakutiler. Hatta Nihayetsiz Öyküler’i yazdığım dönem hayatımdaki en özel dönem diyebilirim. Bu dönemi günlüğe dönüştürdüm.

Öykünün hikayesi, bana annemin anlattığı ve benim görüp duyduklarımdan ibarettir. O öyküyü anlatabileceğim bir coğrafya vardı. Oradan başladım anlatmaya. Anlatmaya başladığım coğrafyada yaşamıyordum anlatırken. Yani anlatıcı iç anadoluda yaşıyordu, karakterler Akdeniz’de, coğrafya Karadeniz’de. Uykudan uyanıp uyanıp gece yarısı kendimin ayırdına varmadan okuduğum kitaplarım boş yerlerine, not defterine düştüğüm notlardan çıktı ortaya. Erlend Loe, Roland Barthes, özellikle Yas Günlüğü günlüğüm oldu. Annem kulağıma fısıldadı, ben uykudan uyanıp yazdım. Karakterleri, mekanı ve olayı kendi kıyıma taşıdım. Çok ilginçtir, Nihayetsiz Öyküler’i yazarken öykü canlandı, yaşamımda karşılık bulmaya başladı. Bundan, yazdıklarımın yaşamıma sinmeye başlamasından, açıkçası delirmekten, kafamdan gelen kokudan rahatsız olmaya başladım. Hiç bitmeyecek sanmıştım bu öykü. Keşke yazmadan kafamda taşıyabilseydim.

Gerçek, rüya, olan ve hatırlanan, rüyanın ve gerçeğin içinden sıyrılan ve hatırlama yoluyla yeniden yaratılan, bunların hepsi aklınıza takılan meseleler gibi... Ne dersiniz?

Gerçekten hoşlanmıyorum. Rüya başımın tacı. Bir keresinde rüyamda bağışlanmıştım. Uyanıp uykudayken verdiğim sözleri anımsadım. Bu rüyayı unutmayacağım, hatırlamayacağım da, demiştim rüyamda.

Kitapta, Hulki Aktunç'tan, Memet Baydur'dan, Sema Kaygusuz'dan epigraflar var. Sizi besleyen, sarsan, yazı masasına çağıran, başucu yazarlarınız kimler?

Bu saydığınız yazarları okurken istemsizce elim kaleme gidiyor. Başucu yazarlarım var. Ama bu yazarlar bir ömür beni dönüştürecek yazarlardan.

Yavaş yavaş normalleşmeye başlasak da aylardır ev içlerine sığmaya, korkuyu, kaygıyı yatıştırmaya, hayatlarımızın nereye gittiğine bakmaya çalışıyoruz. Sizin karantina günleriniz nasıl geçti? Yeni verimlere vesile oldu mu? 

Masal. Kızım. Şimdi 17 aylık. Onunla geçti günlerim. Yürümeye başladı. İtiraz etmeye başladı. Onunla hayata başladığım her gün verimli bir gün oldu benim için.

* Bu söyleşi 27/07/2020 tarihinde Gazete Duvar'da yayımlandı. 


30 Haziran 2020 Salı

NotaBene Yazar Soruşturması


NotaBene Yayınları bünyesindeki öykü ve roman yazarlarına pandemi günlerinin nasıl geçtiğine dair birtakım sorular yöneltti. Çektiğimiz videoları İnstagram üzerinden yayınladı. Teknik konularda pek iyi sayılmam. Video çekme ve transfer işi teknik meselelere takıldığı için instagramdan paylaşma imkânı bulamadığım yanıtları buradan paylaşmış olayım. Ev karantinasının daha sıkı olduğu bahar günlerini hayal ederek okumanızı tavsiye ediyorum.



Korona günleri nasıl geçiyor?
Pandemi, hepimizin hayatında köklü değişikliklere yol açtı. Okullar kapandı, sokağa çıkma kısıtlamaları geldi. Kimi sektörler ise neredeyse durma noktasında. Diş hekimliği de onlardan, biri. İlk haftalar, kaygıyı yatıştırıp mesleği güvenli hâle getirmenin yollarını arayarak, araştırarak, yeni olana adapte olmaya çalışarak geçti. Şimdi haftanın iki günü çoğumuzun televizyon ekranlarından bildiği tulumların, N95 maskelerin içinde acil diş hekimliği hizmetini sürdürüyorum. Diğer günlerde ise kızımla beraber arkadaşlarımızın arazisine çektiğimiz karavanda yaşıyorum. Bu sayede günlerim kentte ve kırsalda olmak üzere ikiye ayrıldı. İlkinde pandeminin bireysel ve toplumsal etkilerini, ikincisinde ise doğanın uyanışını izliyorum.
Yazmasaydın deli olur muydun?
Yazma eylemi süresince, kendime virüsün ve günlük kaygıların erişemediği korunaklı bir alan yaratıyor, aynı zamanda küresel ölçekte süregidenin bireysel etkilerini kayıt altına almış oluyorum. Yazmasaydım deli olmazdım belki ama daha kaygılı ve vesveseli olacağım ve tüm bunları unutacağım da kesin.
Kitabın çıktıktan sonra hayatında neler değişti?
İkinci kitapla beraber evde yazar olarak kabul görüyorum sanırım. Yazmaya koyulmak için ev bireylerinin uyumaya geçmesini beklemeden çalışma odama kapanma lüksüne kavuştum. Bu da az şey değil.
Yazarken sana yol gösteren birileri oldu mu, ona buradan el sallamak ister misin?
Başta atölye eğitmenlerim Mario Levi ve Yeşim Cimcoz, ham metinlerin ilk dinleyicisi, ilk okuru olan atölye arkadaşlarım olmak üzere çok sayıda insanın üzerimde emeği var. Öykülerime isim bulmakta zorlandığım zamanlarda metnin içinden tereyağından kıl çeker gibi başlık bulan Ömür, kimi öykülerimin ilk okuru olup yapıcı eleştirileriyle metnin gelişmesine destek veren Sibel, Füsun, Reyhan, Onur, Gaye ve Sakine iyi ki varsınız. Teşekkür ederim. 

Çalışma masan var mı? Gösterebilir misin?
Evet, bir çalışma odam ve masam var. İlk kitabı gece herkes uyuduktan sonra, yemek masasının bir köşesinde, ikinci kitabı ise kızımı okula bıraktıktan sonra kordonun kafelerinde, çay bahçelerinde yazdım. Bu günlerde daha çok karavanın önündeki bu küçük masada yazıyorum. Mekân konusunda pek kaprisli değilim. Doğrudan müdahale gelmediği sürece, her yerde, her koşulda yazabilirim.
Eleştiri nerede yaşıyor biliyor musun, hiç yolda karşılaştın mı?
İyi bir yazarın elinden çıkan her deneme ve kuram kitabı, yazarı yaşamıyor dahi olsa, çağını aşan bir anlayış ve kavrayışla, yazmaya ve yazılı metinlere dair kayda değer bir eleştiri sunuyor. Eleştiri kütüphanelerde, kitap kapaklarının altında, kimi dergi köşelerinde, kendi özelimde ise dost sohbetlerinde, mektuplarında yaşıyor.
Eleştirmek isteseydin, Türkiye edebiyatında neyi eleştirirdin?
Toplumsal bir gerçeği, bir gazete ya da televizyon haberi gibi aktaran, bir anda tüketilen ve daha fazlasını vaat etmeyen metinlere ve yazarlara fazladan paye verildiğini görüyorum. Oysa edebiyatta önemli olan neyi anlattığın değil, nasıl anlattığın. Sözün özü, metnin niyetinin, yazarın tarafının, içeriğin önüne geçmesine, yazarın yakasına “meselesi olan yazar” rozeti takılmasına itirazım var.
Şu an ne okuyorsun?       
Sevinç Sayan Özer’in İmge Kitabevi’nden çıkan Çağdaş Kısa Öykü Sanatı ve Politikaları adlı kitabını okuyorum. Sevinç Hanım, Kadın Çalışmaları, Mit Araştırmaları, Karşılaştırmalı Edebiyat, Edebiyat Kültür ve Politika konularında çalışan bir akademisyen. Dergilerde okuduğum, sunumlarda dinlediğim, her defasında ufkumu açan birikimlerini, deneyimlerini bu kapağın altında toplamış. Severek, öğrenerek, altını çize çize okuyorum.
Notabene’yi birkaç cümle ya da sözcükle tanımlamak ister misin?
Notabene, genç, dinamik, öyküye ve yeni yazarlara kapısı açık, verilen sözlerin tutulduğu bir yayınevi. Bünyesinde çalıştığı yazarların özgünlüğünü koruyan, onları tırpanlamayan, güven veren, özgür hissettiren, kaleminin uçuş uçuş olabilmesine izin veren dünyalar tatlısı bir de kadın var, Sibel Öz. Dolayısıyla bence Notabene ismiyle müsemma, buraya dikkat dedirten bir butik yayınevi.

29 Haziran 2020 Pazartesi

FRAGMAN


Nicelik, niteliği doğurur, derler.
Doğrudur, hemen her konuda olduğu gibi edebiyatta da nicelik niteliği beraberinde getirir. Ne kadar çok okursanız, o kadar iyi bir okur hâline gelirsiniz.  Yeterince yazarsanız, içlerinden biri gelişir, büyür ve içinize sinen bir verime dönüşür. İnanırım, bu sözün doğruluğuna. Ve fakat okurluk söz konusu olduğunda, bir kitaptan diğerine peşinden atlı koşturuyor gibi geçmek, üzerinde düşünmeden, sindirmeden, dünyası içinde kaybolmadan bir yenisinin içinde kaybolmak yerine öykü öykü ilerlemek, durmak, düşünmek, anlamak için, sana değen yerleri bulmak için, daha iyi yazmak için, yazı masasına geçmeye kışkırtılmak için duraksamak, ağırdan almak da yeğdir. Bazen hiçbir şey yapmadığını, “yeterince” eyleme geçmediğini düşündürtse dahi iyidir.
O yüzden haftada, ayda, yılda kaç kitap okuduğumu, kitaplıkta kaç okunmamış kitap bıraktığımı, hangi yenileri sıralayacağımı düşünmeyi bir kenara bırakıyor, kayıt altına alma, kendim için not tutma arzumun peşinden klavyenin başına geçiyorum, bu konuda da hayal ettiğimin, umduğumun gerisinde kaldığımı bilerek.
Kısa kısa bu aralar okuduğum kitaplar hakkında fragmantal yazılara bakmak isteyenler beri gelsin:

Çocuklar İçin Yazmak
Fatih Erdoğan bu kez çocuklar için yazmaya niyet eden yetişkinlere sesleniyor. İçinizde uyanan ilk yazma kıpırtılarına kulak vermekten, ilk verimlere, yayımlanmaya ve sonrasına uzanan yolu sohbet eder gibi kaleme almış. Yalın, samimi dil, işlevsel tavsiyeler… Çocuklar İçin Yazmak Atölyesi evime gelsin diyenlere öneriyorum.
Künye
Yazar Fatih Erdoğan
Binbir Kitap
Deneme

Bir Kalem Kuş Olmuş
Bir Kalem Kuş Olmuş, Serkan Gezmen'in ilk öykü kitabı. NotaBene Yayınları'ndan çıkan kitap iki bölümden oluşuyor: Nihayetsiz Öyküler ve Soğukmuş. İnce bir kitap, 65 sayfa. Dil yalın, sade, bir o kadar da yoğun. Betimlemeden yana zengin bir anlatım tutumunu benimsemiş, Gezmen. Realistler gibi bire bir mekânı anlatmak, tanımlamak, öykü kahramanlarıyla ilişkisini kurmaktan ibaret bir tür fotoğraflama, belgeleme değil, yaptığı. Daha ziyade mekândan seçtiği nesneleri, öykü kişilerinin durumlarını ya da eylemlerini niteleyerek anlatıyı zenginleştirmeyi tercih etmiş. Virginia Woolf'un “Şiir olmayan bir şey niçin edebiyata girsin?” sorusunu hatırlatan, dilin gücüne yaslanan, ifadeyi iletmenin estetik yollarını arayan  çağdaş öyküler, bunlar. Anlam arayışı yerine dilin kullanım olanaklarına bakmaktan hoşlanan kısa öykü severlere öneriyorum.
Künye                                                                                                                                   
Yazar Serkan Gezmen
NotaBene Yayınları
Öykü

Yeni Öğretmen
Deniz’in tavsiyesi üzerine okudum. Yeni Öğretmen Dadı McPhee’yi andırıyor biraz. İhtiyacınız var ama istemiyorsanız geliyor, ihtiyacınız yok ama istiyorsanız gidiyor. Bu kitaptan bana kalanlar:
İçinde oyun ve eğlence varsa çocuklar öğrenmeye çok daha açıktır. Merak öğrenmenin ateşleyicisidir. Sevgi, korkudan çok daha iyi bir yol göstericidir. Ve fırsat tanındığında çocuklar kafa kafaya verip sorun çözme becerilerini geliştirirler.
Kitabın bir de ekürisi var: Gizemli Kütüphaneci
Yeni Öğretmen’e atıfta bulunan yerleri anlayabilmek için onun ardından okunması tavsiye edilir.
Künye
Yazar Dominique Demers
Resimleyen Tony Ross
Çeviri İpek Şoran
Can Çocuk
Roman

Dişlerimin Hikâyesi
Övgüyle bahsedildiği için aldığım okumayı ise hep ertelediğim bir kitap. Otoban lakaplı bir müzayedecinin dişlerinin otobiyografisi. Matruka gibi doğurgan, iç içe…
Otoban güvenilmez bir anlatıcı bana kalırsa. Onu unutulmaz kılan ise yaşamayı ve oyunu her zaman ciddiye alması ve asla pes etmemesi.
Künye:
Yazar Valeria Luiselli
Çeviri Seda Ersavcı
Siren Kitap
Roman

Leziz Kadavralar
Dişlerimin Hikâyesi bitince sıraya giren iki Seda Ersavcı çevirisinden ilki. Çok rahatsız edici. Okurken başını çevirmek, görmemek istiyor insan. “Ölümcül bir virüs nedeniyle hayvanlar besin zincirindeki yerini yitirir ve boşluğu besilik insanlar alırsa ne olurdu?” sorusuna yanıt arayan acımasız, sorgulatan bir distopya.
Künye:
Yazar Augustina Bazterrica
Çeviri Seda Ersavcı
Çınar Yayınları
Roman


14 Haziran 2020 Pazar

Kendisiymiş Gibi Parşömen Fanzin'de

Onur Çalı, "Ama yüzyılımız hamdı delice idi" başlıklı 137. Dünlük'te Kendisiymiş Gibi'ye değinmiş.

Tuğba Gürbüz’ün ilk kitabı 2015’te yayımlanmıştı: Lodos Çarpması. Şimdi, aradan beş yıl geçtikten sonra ikinci öykü kitabı geldi: Kendisiymiş Gibi.
Kendisiymiş Gibi’de yer alan öykülerin kahir ekseriyetini okumuştum (yazmanın faydalarından biri daha: yazar arkadaşlarınızın kitaplarını herkesten önce okuyabilirsiniz) ama şimdi kitaplaşmış haliyle bir kez daha okudum. Üstelik yazar acele etmeyip öykülerini beş yılda demlendirdiğine göre, ben de yavaş yavaş okudum. Bir öykü okuyup ara verdim, sonra bir öykü daha ve bir ara…
İkinci kitap, ilkinden de önemlidir bir yazar için. İlk kitapta yakaladığını sürdürebilecek midir? Dahası ve iyisi, kendi çıtasını bir üste çıkarabilecek midir? Bu bazen olmaz, ikinci kitap ilk kitabın gerisinde kalır. Nedir, Tuğba Gürbüz Kendisiymiş Gibi’de kendi öykücülüğünü birkaç adım ilerletmiş. Öyle ki ilk kitabını da okumuş olan bizler, artık Tuğba Gürbüz’ün öykü dünyasına iyice aşinayızdır. Nedir, biçimsel olarak bir yenilik de var. Öyküler daha kısa. Tabii öykünün sayfa sayısı ölçüt değildir ama her biri olması gerektiği kadar uzun. Daha fazla değil. Daha önemlisi ise, ilk kitapta daha fazla göze çarpan anlatıcının iç konuşmaları çok çok azalmış Kendisiymiş Gibi’de. Kitabın arkasındaki şu cümle belki bunu vurgulamak niyetiyle yazılmış ama Tuğba Gürbüz’ün öykülerini anlatmada eksik kaldığını ya da düpedüz hatalı olduğunu düşünüyorum:
Tuğba Gürbüz pek de duygusal olmayan bir dille yazıyor Batı’yı, çünkü bu evrende duygular da “kendisiymiş gibi”.
Kendisiymiş Gibi’de kısa öykünün hakkını veren, iyi yazılmış, çalışılmış, durmuş dinlenmiş ve Batı’yı filan değil, insanı anlatan çok iyi öyküler var. Kısa öykü sevenlere duyrulur.

28 Mayıs 2020 Perşembe

Kendisiymiş Gibi edebiyathaber'de


Fatma Nuran Avcı ile yeni öykü kitabım “Kendisiymiş Gibi” ve yazın anlayışım üzerine yaptığımız söyleşi 18 Mayıs 2020 tarihinde edebiyathaber'de yayımlandı. 


            “Öykü, küçük bir ânın içinden çok daha geniş bir ufka bakabilme becerisidir”
 
2020 Mart ayında Notabene Yayınevi’nden çıkan “Kendisiymiş Gibi” adlı ikinci öykü kitabınız okuruyla buluştu. “Lodos Çarpması” ilk öykü kitabınızdı. Sanırım bu türde kararlısınız. İkinci kitabın öyküleri konu ve anlatım olarak üst basamaklara tırmanmış. Üslup anlamında yetkinliğe erişmiş kaleminiz. Tuğba Gürbüz’e göre öykü nedir? Tartışılan bir konu hakkında düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Öykü yazmak, diğer türlere göre daha zor mudur yoksa yazma eyleminin zorluğuna tüm türler dahil midir?
Kalem her defasında kısa ve yoğun olana meylettiğine, önce yazıp sonra sildiğime, eksilttiğime göre, evet tür olarak öyküde kararlıyım. Bana göre öykü, geçerken gördüğüm şey. Görüleni öykü yapan ise bir kesitin, küçük bir ânın içinden insana, hayata dair çok daha geniş bir ufka bakabilme becerisi. Bunun için öykücünün en etkili aracı Edgar Allan Poe’nun tek etki kuralı kanımca. Poe, kısa öyküyü, öykünün okurun kafasında tek bir etki yaratacak biçimde planlanması, bu tek etkinin okurda yaratacağı dramatik coşkunun ahlaken biçimlendirici bir deneyim hâline gelmesi için öykünün bir oturuşta okuyup bitirilebilecek kısalıkta olması, yazarın olayları, karakterleri, durumları tek etki etrafında kurgulaması, şiirsel bir dil kullanması, öyküden tek cümle dahi çıkarıldığında öykünün gücünden bir şeyler kaybettiği yoğun bir dil kullanılması olarak formüle etmiştir. Poe’ya göre roman bir oturuşta okunup bitirilemediği için bütünlük duygusunun verdiği hazzı sağlayamazken kısa öykü yazarı bütün planını kimsenin araya girmesine fırsat vermeden gerçekleştirebilecek, okuma süresince okurun ruhu yazarın denetimi altında olacaktır. Türlerin zorluğuna dair bu tartışmaların ağırlıklı olarak dil ve anlatımdaki yoğunluk ve tek etki kuralından kaynaklandığını, öykü ve roman arasında yapıldığını,  şiirin her zaman, ayrıcalıklı ve haklı yerini koruyarak tartışmanın öznesi olmaktan çıktığını düşünüyorum. Kuramcılar öykü ve romanı karşılaştırırken yazarın cephesine bakarsak türün zorluğunu belirleyen biraz da yazarın ve kaleminin doğası. Anlatma hevesine sahip bir yazar ile dili ekonomik kullanmaya alışmış, uzattıkça klişe ürettiğine inanan bir yazarın türlere bakışı ve çalışma esnasında karşılaşacakları zorluklar elbette aynı olmayacaktır.

“Kendisiymiş Gibinin ilk öyküsünde yazar ve yayın dünyasına dair derin izler bulunuyor. Bay Çoksatan’la, İlkkitabıküçükyayınevindençıkan adlı karakter isimleri tek başına bile yeterince vurucu. Öykünün sonunda kelimelerin kaynar sularla fışkırması çok etkileyici bir sahne. Anlatıcının depresyon hâli şu soruyu sormama yol açtı. Siz böyle birinin bahçesinde çay içerken bu durumu yaşasanız etkilenir miydiniz? Bu bağlamda eleştiriye yaklaşımınızı merak ediyorum.  
Bakış açımı güncel bir örnekle açıklamak istiyorum. Biliyorsunuz, pandemi nedeniyle gözler tıp camiasına çevrilmiş durumda. Hepimiz bilim insanlarının aşı geliştirmesini bekliyoruz. Bunu da, korona virüsleri tanıyan, laboratuvar çalışmaları yapan uzman kişilerden bekliyoruz. Genelde sanat, özelde edebiyat için konuşursak sanatçı adayını harekete geçiren bu türden bir beklenti ya da talep değil. Birey, tamamen kendi isteğiyle, içten gelen bir motivasyonla yazıyor, çiziyor, ürünlerini ortaya çıkarıyor ve “Ben de varım,” diyor. Bunu fütursuzca içeri girme çabası, kapıdan kovulsa bacadan girmeye çalışma cüretkarlığı olarak görmek mümkün. Bu eylemin içinde heyecan ve kararlılık var. Yazar adayı ya da genç yazar görülmemeyi, terslenmeyi de göze alarak üretiyor. Dolayısıyla yazar adayı ya da genç yazar, tüm eleştirileri ciddiye almalı, üzerinde düşünmeli, gerektiğindeyse hepsini çöpe atmayı bilmeli. Edebiyat tarihi, her zaman eleştirmeni haklı çıkaran örneklerle dolu değil. Eminim herkesin aklına eleştirmenin ve çağının çok önünde yürüdüğü için görmezden gelinen küskün yazarlar gelecektir.

Öykülerinizdeki kadın karakterlerden söz etmek istiyorum biraz da. Genel olarak sosyo-ekonomik güce sahip kent soylu kadınlar, bekar anneler, bireyliğinin bilincinde. Ancak bu kadınlar sahip olduklarının kıvancını taşımıyor, hemcinslerine duyarlı gözlerle bakabiliyor. “Zarif Bir Duruş” adlı öykünüzde olduğu gibi. “Unutuyor” adlı öykünüzde, “Kalbi kırık ve duyulmak isteyen her kadın onu can kulağıyla dinlemek isteyen birine açar kelimelerini” derken kadın aslında kederlerinde benzer midir, farklı sanılan dünyalar aynıdır mı, demek istiyorsunuz? 
Evet, kederlerimizin, mutluluklarımızın, heyecanlarımızın, hayal kırıklıklarımızın benzer olduğuna inanıyorum. Kahramanların, mekânların, ayrıntıların ismi değişse de ihtiyaçlarımız aynı, ihtiyaçlarımız karşılanmadığında hissettiklerimiz de keza. Bu da bize hiç de yabana atılmayacak bir ortak payda sağlayabilir ve bizi bir arada tutabilir. 
“Boşluk” adlı öykünüzün hikâyesini merak ediyorum. Anne ve diş hekimi olarak tanık olduğunuz bir olaydan mı yola çıktınız? Soruya bağlı olarak yaratım süreciniz hangi aşamalardan geçer? 
Annelik ve diş hekimliği gibi yaşantıma denk düşen kimi ayrıntılara rağmen, öykü bir tanıklıktan doğmadı. Şimdi ismini dahi hatırlamadığım, muhtemelen yarılarında denk geldiğim bir Hollywood filminde çocukları yüzünden kavga eden bir çift ebeveyne rastladığımda, öykünün tohumu da atılmış oldu. Yazım aşaması uzun sürdü. İlk versiyonu başka bir isimle bir dergide yayımlandı. Gözümün önünde duran boşluk imgesini fark edince, küçük dokunuşlarla daha hınzır bir havaya büründü ve son hâlini aldı.

Kelimelerinizi en tutumlu şekilde kullanmanız gözden kaçmıyor. Özellikle sahne yazımı ve uzun betimlemeden kaçınmışsınız adeta. Gerçekten sakındığınız, özen gösterdiğiniz bir durum mu bu? 
Öykücü, herkes tarafından görülmeyen bir gerçeği görüp onu gösterme iddiasıyla ortaya çıkan kişidir. Bunu yaparken her birinin yürüdüğü patika ise farklıdır. Ben, kısa zaman dilimleri içinde geçen, olayın çok da eksik bırakılmadığı öyküler peşindeyim. Her zaman klasik serim, düğüm, çözüm üçlemesine yer vermiyorum. En ilginç olanın peşine düşüp onu her yönüyle anlatmaya, sürpriz sonlar yaratmaya çalışmıyorum. Daha çok seçtiğim bir kesiti okurun gözünde canlandırmaya, bu çatışma ve gerilim ânının içinde, seçilenin bireye olan etkisini aktarmaya çalışıyor, bu etkinin okuma sonlandığında da varlığını sürdürmesini arzuluyorum. Bu da herkesçe malum olanı uzun uzun anlatmamaktan, klişeleri yeniden üretmemekten geçiyor. Öyküde de yaşamda da geveze anlatıcılar beni yoruyor. Dolayısıyla benim öykü anlayışım sıkıştırmaktan, ima etmekten, okura kendisinin dolduracağı boşluklar yaratmaktan, anlatılanlar kadar neyin dışarıda bırakılacağına ve nerede bitirileceğine kafa yormaktan geçiyor.

Öykülerinize sakin bir anlatım dili hâkim. Heyecanı az, durgun ama kopmuyor cümleler. Yeteri kadar duygu, yeteri kadar düşünce. Acıyı anlatırken abartısız, sadece gösteren. Bu durum hemen mesleğinizi getiriyor aklıma nedense. Dişçi koltuğuna oturan korkulu hastayı sakinleştiriyor gibi. Tuğba Gürbüz böyle bir ilişkilendirmeye sözünüz ne olabilir? Yazarlığınıza mesleğinizin yansıması diyebilir miyiz?
Ebeveynlikte de, diş hekimliğinde de sakinleştirici otorite olmanın işe yaradığını her zaman gözlemlemişimdir ve o çizgiyi tutturmaya, o yoldan sapmamaya özen gösteririm ancak bendeki bu durgunluğun hekimlikle ya da annelikle başlamadığına da eminim. Düşünüyorum da, ben galiba her yaşımda, derin, sessiz ve gösterişsizdim. Yazılan, yazanın çok da ötesine düşmüyor.

“Kehanet” ve “Yeşil Vadi Konakları” birbirine bağlı iki öykü. Doğa, doğurganlık, soyun devamı, ölüm, gayrimeşruluk gibi kavramların karakterlerle temsilinin gerçekleştiği anlamlı bir kurgu. Yazarken her zaman göz önünde bulundurur musunuz bu unsurları?
Mitoloji, antik dönem trajedileri ve kutsal kitaplar edebiyat için eşsiz bir esin kaynağı. Ben de zaman zaman tıkandığımı hissettiğimde, kısa bölümler okur, ardından yazı temrinleri yaparım. Kehanet, İlyada Destanı’nda yer alan, Hekabe’nin düşü bölümünün bir yorumu olarak yazıldı. Bilirsiniz, Hekabe, Paris’e gebe iken rüyasında karnından alevler çıktığını,  dumanların tüm Truva’yı kapladığını görür. Devrin kahinleri rüyayı hayra yormaz, doğacak bebeğin Truva’ya felaket getireceğini söyler. Bu antik miti kendi versiyonumla yazdım ancak bu “yeniden yazım”ın hem bugünün okuruna söyleyeceği yeni bir şey yoktu hem de dosyanın bütünlüğü içerisinde ayrıksıydı. Üzerinde yeniden çalışmak, modern bir tını vermek, bunu yaparken de Antik Yunan Trajedilerinin ruhuna sadık kalmak, onların toplumsal ve bireysel ahlak, vicdan yaptırımları barındıran, tanrılar ve kahramanların örnek yaşamlarına göndermeler yapan yapısını korumak istedim. Bunun için inşaat sektörü uygun bir taşıyıcıydı çünkü artan insan nüfusunu doyurmak, barındırmak ciddi bir problem. Ormanları yitiriyoruz. Verimli tarım alanlarına, dere yataklarına, fay hatlarına evler, kuşların göç yollarına havaalanları inşa ediyoruz.   İnsanlık inanılmaz bir akıl tutulması yaşıyor derken, yaban hayvanlarının yaşam alanlarına girdiğimiz için mutasyon geçiren bir virüs aylardır hepimizi evlerin içine tıktı. Buradan bakınca belki de kehanet gerçek oldu. Ne dersiniz?

Sözlük anlamı kısaca, toplumdan kaçan, “Merdümgiriz”in. Bu öykü bir olayın mı, bir kişinin mi çağrışımı olarak geldi size? Kahraman caddelerden, kalabalıktan bir tomar kağıt ve kalemle evine sığınıyor sonunda. Siz kâğıt ve kalemin ya da sanatın dersek iyileştirici gücüne inanıyor musunuz?
İyi romanlar, öyküler okumak, beni yazı masasına çağıran itici bir güç. Merdümgiriz’in kahramanı, Aylak Adam’ın C’sinin bende uyandırdığı çağrışımlar ve tezahürler. İkinci sorunuza gelirsem, genel olarak nostaljiye eğilimli biriyim. Hem bireysel hem de toplumsal olarak yitirdiklerimiz karşısında farklı zamanları, çocukluğumu ve ilk gençliğimi özlüyorum. Büyümenin benim için en sancılı yanı, olağan buluşma ortamlarını ve oyun alanlarını yitirmek. Yazmak, yitirdiğim oyun alanına tek başıma da olsa geri dönmek gibi benim için. O yüzden yayımlanmaktan bağımsız olarak da yaşamsal.

Ama İsmail” kısa öykülerinizden biri. Varsayım kelimesiyle ne denli özdeşleşmiş. Öykü yazmak sizce varsayım mıdır? Yoksa vardır da, saymayı mı bekler, yazmayı mı bekler günü gelince?
Çoğu zaman anlaşmazlıklarımızın, çatışmalarımızın kaynağı bu varsayımlar ve kendi zihinlerimizde yazdığımız hikâyeler değil mi? Bu dolaylı iletişimin içinde, zihnimizin bize oynadığı oyunlara inanmak, bu yeni gerçeklik içinde eyleme geçmek yepyeni olasılıkları, yepyeni gelecekleri doğuruyor. Dolayısıyla öykü yazmak da, yaşamak da, yaşadıklarımızı hatırlamak ve onları aktarmak da birer varsayımdır.

Lodos Çarpması”nda erkek kadın çatışmasının olduğu öyküleriniz vardı. Kadınlar sorguluyor, mücadele ediyordu. Ancak “Kendisiymiş Gibi” adlı son kitabınızda kadınların artık bu sorunları geride bırakmış olduğu anlaşılıyor. Bu değişimi özellikle tercih mi ettiniz?
Kadınlar baskı görüyor, sömürülüyor, haksızlığa uğruyor, kariyerleri kesintiye uğruyor, sosyoekonomik olarak erkeğin gerisinde kalıyor, şiddete maruz kalıyor. Buradan bakınca Kendisiymiş Gibi’nin kadın kahramanları, çoğu hemcinsine göre oldukça şanslı. Onlar, kendilerine biçilen rollere razı gelmeyen, toplumun dikte ettiklerine itiraz edebilen, gerektiğinde ayağa kalkıp yürüyen ve sorunları geride bırakma güçleri olan kadınlar. Başarısızlıklarına sevgiyle, şefkatle yaklaşmayı, hemcinslerine karşı duyarlı davranmayı, kız kardeşlik ruhunu korumayı öğreniyorlar.

Ülkemizde son çıkan yerli kitaplar mı, dünyada en çok okunan kitaplar mı ilginizi çeker? Vazgeçemediklerinizi de öğrenmek isterim. 
Dünyadan ve ülkemizden öyküyü sanat yapanları okumaya çalışıyorum en çok. Bunun yanı sıra okurluğuna güvendiğim arkadaşlarımdan methini işittiğim güncel yerli ve çeviri kitapları da okumaya gayret ediyorum. Arkadaşlarımın kütüphanelerinden ödünç kitap almayı çok seviyorum. Zira emanet kitap okuma hızımı da olumlu etkiliyor.