Mehmet Fırat Pürselim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Fırat Pürselim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2017 Çarşamba

Efsaneler ve Gerçekler Arasında(*)



Ne zaman karanlık olsa, bir ateş yansa, gençler etrafında toplansa, korku hikâyeleri saklandığı yerden çıkar ve anlatılır. Üç harfliler, iyi saatte olsunlar diyerek adını anmaktan kaçındığımız cinler, periler, şeytanlar... Tedbirsiz yolcuları gafil avlamak için ormanlardaki kuytu alanları, dağ başlarının ıssızlığını, gecenin karanlığını, tenha ve tekinsiz yerleri mesken tutan masalların korkunç yüzleri... 
Tüm korkularımıza rağmen, anlatmaya ve dinlemeye devam ederiz. İyi ki de ederiz çünkü tüm bu  masallar, destanlar ve efsaneler bize onların neye benzediğini, neler yapabileceklerini ve onlarla karşılaştığımız takdirde nasıl başa çıkabileceğimizi anlatan birer reçetedir. Sözlü anlatı geleneğimizde büyük yer tutan korkunun mitleri yazılı edebiyatımızda ne yazık ki kendine çok az yer bulabilmiştir. Mehmet Fırat Pürselim Rodinya Kitap tarafından yayımlanan yeni kitabı Kumsalda korku hikâyeleri  ile türe önemli katkı sağlıyor.
Kitabın başında hikâyenin asıl kahramanı ve anlatıcısı Tufan ile tanışıyoruz. Yaz tatili. Sıkıcı İstanbul günlerinin ardından ıssız bir kumsalın ortasında kiralanan yazlık. El ele, diz dize anne ve baba. Tatilde canı daha da çok sıkılan, İstanbul'a dönmek için gün sayan Tufan bir gece kumsalda yürürken uzaktan yanan ateşi görür. Ateşin başında dört genç vardır. Gel otur diyerek ona yer açarlar. Tufan yanındaki güzel kızın gülümsemesinden etkilenir ve korku hikâyelerinin anlatıldığı çemberde yerini alır. 
Mehmet Fırat Pürselim, hem ateş başındaki bu beş gencin hikâyelerini anlatıyor bize, hem de onların birbirlerine anlattığı Türk ve İslam dünyasına ait kimi çok kısa ve gerçeküstü korkunun mitlerini. Sözlü geleneğin mirası bu mitleri, uzun tasvirlere yer vermeyen, daima şahitlikle açılan yapıları ve olay odaklı kısa anlatılar olmaları sebebiyle daha çok efsane olarak nitelendirebiliriz. Efsaneler ve kahramanların gerçek hikâyeleri arasındaki geçişler son derece başarılı. Yazar, okurun kafasını karıştırmadan, akışı bozmadan bu geçişleri sağlayabilmek için 1001 Gece Masalları’ndan aşina olduğumuz çerçeve öyküler tekniğini kullanıyor. Kitabın kahramanlarından biri ve anlatıcı olan Tufan, arkadaşlarının hikâyelerini bize aktarırken öyküler arasında da köprü vazifesi görüyor. Her öykü bitiminde, bizi elimizden tutuyor ve başlangıç noktasına yani ateşin başına getiriyor. Bu sayede biraz soluklanıyor, ardı sıra korku öğelerine maruz kalmaktan korunuyoruz. Hatta gençlerin kendi aralarında yaptıkları şakalaşmalara gülüp rahatlıyoruz. Anlatı baştan sona bu dengeli tavrını sürdürüyor.
Yazar yalnızca sözlü gelenekten beslenen hikâyeler anlatmıyor. Bununla beraber TEOG, üniversite sınavları arasında boğulmuş, bunalmış, yaşamın amacının iyi eğitim, başarılı işler edinmek ve bol para kazanmaktan ibaret olduğunu düşünen gençlere bazı temel sorular sormayı ve onları düşündürmeyi de ihmal etmiyor.
Salt başarıya odanmakla yetinebilir miyiz? Yaşamımızın amacı, yolun sonuna ve en uzağına herkesten önce varmak mıdır? Kendi değerlerimize sahip çıkmadan popüler olanı takip ederek mutlu olabilir miyiz?
Cevaplar bizi bekliyor.  

Kumsalda korku hikâyeleri
Mehmet Fırat Pürselim
Resimleyen Ayşe Akaltun
Rodinya Kitap
+16

*Bu yazı 2 Şubat 2017 tarihinde Kitapeki'nde yayımlanmıştır.



24 Kasım 2016 Perşembe

ÖYKÜCÜLERE SORDUM:10

"Eserin ilk hâli bok gibidir" demiş Ernest Hemingway.
İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek.... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?


Yazdıklarımda değişiklik yapma isteği benim için belalı bir takıntıdır. İster artık tamamlandığını düşünüp bir dosyaya attığım öyküler olsun, ister yayımlansın her okuyuşumda bir aksaklık, hoşuma gitmeyen bir yan bulurum yazdıklarımda. Daha iyisini yapabilirdim duygusu kemirir içimi.  Bu yüzden öykülerimi yayımlandıktan, kitaba girdikten sonra okumaya korkarım. Korka korka okurum yine de.
Aysun Kara


Bir öyküyü bitirdiğim ilk an, müthiş bir eser ortaya koymuşum gibi hissederim kendimi. Rahatlama, mutluluk, başarmanın gururu gibi duygular içimden gelip geçer. Birkaç gün sonra geri dönüp baktığımda aynı Hemingway’in güzel tanımı gibi düşünürüm. “Bu ne lan? Sen ne yazdığını sanıyorsun? Buna öykü mü diyorsun?” gibi sözlerle kendimi sigaya çekerim. Dönüp dönüp düzeltirim en sonunda ne ilk ne de ikinci ruh halini hissederim, sadece öykünün tamamlandığını hissederim.

Dönüp dönüp bakmalar, kendini kaptırırsan hiç bitmez çünkü mükemmel metin yoktur. İçime sindiği zaman biter diyeyim. Bu bazen oldukça kısa sürede olur bazen de yıllar sürer. Dergilerde yayınlanan öykünün günahı olmaz diye düşünürüm, yani günahı olsa da Allah affeder. (Okur affetmez o ayrı… J) Bir öyküyü kitaba alırken ya da kitabın sonraki baskılarında öze ilişkin radikal değişiklik yapmayı, kendi adıma uygun bulmuyorum. Ama imla ve anlatımda ufak tefek değişikliklerle mükemmel olmasa da en iyisine ulaşmaya çabalarım.  
Mehmet Fırat Pürselim

Aslında önemli olan eserin son halinin bok gibi olmaması.

“Daktilonun (bilgisayarın/kağıt-kalemin) çağrısına hayır demeyi bilmedikleri için kendini dahi zanneden insan sayısı çok,” diyor aynı zamanda Hemingway.

Günümüzde bakıyoruz hâlâ ilk hâl gibi duran öyküler, kitaplar var. Yazarın vazgeçemediği sözcükler, cümleler var. En kötüsü vazgeçemediklerini bizim de biliyor olmamız. Öykünün fazladan bir sözcüğe tahammülü olmadığı biliniyor mu, çok emin değilim.

Ben silmem. Silgi kullanmam. Kusursuzluğumdan değil. Tükenmez kalemle yazdığımdan (Ah! emojiler neredesiniz?). Yanlış kullandığım sözcüklerin veya eksiltileceklerin üstünü çizip yanına, altına, boş bulduğum bir alana, düzelttiğim sözcüğü yazıyorum. Böylelikle metindeki çapaklı ve yanlış sözcüklerime de sahip çıkmış oluyorum. Metin bir kez daha okunduğunda o cümlenin/sözcüğün yenisini eskisiyle birlikte görmek, insanın metninde nasıl bir yol izlediğini de göstermesi açısından önemli diye düşünüyorum.

Metni bozup yeniden yazma hâli bitecek bir hâl değil. Bunun bende abartılı bir hâl aldığını kabul ediyorum. Ama kendimi bunu yapmaktan da alıkoyamıyorum. Dergiden ziyade kitap baskısına kadar bu tekrar okumalar, düzeltmeler bitmiyor. Sonra da diyorum ki; “Öykü de biraz kusurlu olmalı, tıpkı hayat gibi”, çok kurcalama Murat…
Murat Darılmaz


Ben okur tarafından başkasına anlatılarak tüketilebilecek türden öyküler yazmayı sevmiyorum. Başka bir ifadeyle, salt ilginç olduğu için kaleme aldığım olaylara, ‘gelecekte beni farklı bir şekilde esinleyebilecek not’tan başka paye vermiyorum. Yazarken kaçak oynamadığımdan emin olmak istiyorum. Yazdığım metni okuyanın kalemin bana ait olduğunu tahmin edebilmesini hedefliyorum. Hepsi bir araya geldiğindeyse tuhaf bir haz duyuyor ve öykünün bittiğini seziyorum. Buna rağmen kitaplaşacak öykülere ilave işçilik gerekebiliyor. Bir dergide ya da kitapta önceden yayımlanmış olsa dahi, tekrarlar, kakafoni, gereksiz açıklamalar ve benzeri, ne varsa, ki olabiliyor, onlara müdahale etmekten hiç kaçınmıyorum.
Reyhan Yıldırım


Yazdığım öyküler kitapta yayımlandıktan sonra, onlarla ilgili yazma sürecim de zihnimde tamamlanmıştır ama yine de kitaba göz attığımda, kendimi bazen şu cümle şöyle daha iyi olmaz mıydı diye düşünürken bulurum. Ben yapı olarak da zor yazabilen biriyim, taslak tamamlandıktan sonra üzerinde oynamayı, eksiltmeler yapmayı ve sesli okumalarla özellikle diyalogların doğal bir akış içinde olup olmadığını kontrol etmeyi severim. Dergilerde yayımlanan öykülerimi kitaba alırken az ya da çok mutlaka değişiklikler olur, kitaplarımın yeni baskılarında da minik dokunuşlar yapma gereğini hissetmiştim. Metnin dili, ritmi ve atmosferi benim için önemli olduğundan, üzerinde titizlikle çalışılması ve hak ettiği zamanın verilmesi gerektiğini düşünürüm.
Suzan Bilgen Özgün


20 Kasım 2016 Pazar

Mehmet Fırat Pürselim ile Söyleşi



Mehmet Fırat Pürselim iki yeni kitaplar okur karşısında. Akılsız Sokrates (Alakarga Yayınları/öykü) ve Kumsalda korku hikâyeleri (Rodinya Kitap/gençlik korku) 
Pürselim ile Türk dünyasının korku mitlerinden beslenen gençlik korku kitabı Kumsalda korku hikâyeleri üzerine konuştuk. 


Fırat, Kumsalda korku hikâyeleri Rodinya Kitap’tan yayımlandı ve fuarda okurlarla buluştu. Tebrik ederim. İlk tepkiler nasıl?
Çok teşekkürler Tuğba. Kitap çok yeni o yüzden ben de merakla tepkileri bekliyorum. Sınırlı sayıda olmakla birlikte, çeşitli yaşlardan okurun korktuğuna dair geri dönüşler aldım. Sonunun çok çarpıcı olduğunu, Kumsalda’yı merakla ve bir solukta okuduklarını söylediler. Ha bu arada kapağı çok beğenildi. Bu vesileyle kapak ve iç resimlerimizi çizen Selma Akaltun’a da teşekkür ve sevgilerimi gönderiyorum. Kitabı ilk okuyanlardan biri de sensin, sen nasıl buldun? (Röportajda çığır açtım, sanırım. J) 

Türk dünyası, korkunun mitleri bakımından zengin olmasına karşın, iş yazılı edebiyata geldiğinde türün az sayıda, çocuk ve gençlik alt kategorisinde ise daha da az sayıda örneği olduğunu görüyoruz. Bunu neye bağlıyorsun?
Az olduğunu biliyordum ama bu kadar da zannetmiyordum. Kitap çıktıktan sonra tasnif edildiği fantastik/korku türünde ürün veren oldukça az sayıda yerli yazarın bulunduğunu hayretle gördüm. Haklısının bizde korku mit ve hikayeleri yaygındır ve evde, kahve, kumsalda (J) sıklıkla anlatılır. Anlatırken bu denli sık olan bir şeyin yazarken seyrek olması yazıyla uzak ilişkimizden kaynaklandığı kadar, bu türün edebiyatın içinde sayılmamasından da -hele de gençlik alt kategorisinin tavuğun suyunun suyu gibi görülmesinden- kaynaklanabilir. 90’ların sonlarından itibaren tercüme eserleri ilk okumaya başladığımızda yazıldığı dünya için bilindik kavramlar olan ama bizim çözmekte zorlandığımız pek çok karakter ve kavramla karşılaştık: Elfler, cüceler, druidler, Sabbatht ayinleri vs. Bunları yerine oturtana kadar canımız çıktı. Ben de daha bizden Türk ve İslam mit ve kaynaklarından beslenen hikâyeler anlatmak istedim.

Kitapta yer alan öyküler, sözlü halk geleneğine ait efsanelerden el alıyor. Kısa anlatılar, uzun tasvirlere yer yok, daima şahitlikle açılıyor. Türk Dünyasının Mit, Masal ve Efsanelerinin senin yaşamında ve yazın hayatında önemi nedir? 
Öyküler aslında her birine masalcı da diyebileceğimiz kahramanlar tarafından anlatılıyor. Tıpkı geçmiş zaman saz aşıkları, destancıları ya da dengbejleri gibi. Halk edebiyatı geleneğinden gelenler kadar modern öyküler de var. Ama özellikle öykü içinde öykü olarak adlandırabileceklerimiz tam da söylediğin biçimde kısa anlatılar, az tasvirlerle olaya odaklanmış, geleneğe sırtını dayayan metinler, çok sevdiğim masalcılara selam gönderme niteliğinde.
Masal ve mitlerin, okuduklarımda ve yazdıklarımda ne kadar önemli yerleri olduğunu, -benim gibi bir masal aşığı olan sen de- çok iyi biliyorsun. Bu konuda birlikte çalışmalar da yaptık. Sadece Türk Dünyası değil, tüm dünya masal ve mitlerine karşı ilgim var. Bu konularda yoğun okumalar yaptığım gibi Avrupa masallarıyla Anadolu masallarını karşılaştırıp kaynaştıran bir araştırma yapıyorum. Binlerce sayfa okudum, yüzlerce sayfa yazdım; deli bir iş araya başka projeler de giriyor ama günün birinde tamamlayacağıma inanıyorum. Dünya üzerinde yazılmış pek çok büyük romanın özünde masal ve mite dayandığını, bu kaynaklara inmeden değil edebiyatı hayatı anlamamızın bile zor olduğunu düşünüyorum. Masalsı edebi metinlerimiz özellikle de öykülerimiz oldukça sınırlı. Oysa büyülü dünyaları var. Son dönemde senin ve sevgili Berna Durmaz’ın kimi öykülerinde bunu nefis biçimde becerdiğinizi görüyorum. Ellerinize sağlık. Sizin yaptığınız öyküyle masalı birleştirmekti, ben de bu kitaptaki kimi öykülerde korkuyla masalı / miti birleştirmeye çalıştım.
Kitapta, 1001 Gece Masalları’nda olduğu gibi çerçeve öyküler var. Kitabın kahramanlarından biri ve anlatıcı olan Tufan, bir yaz gecesi kumsalda, ateşin başında tanıştığı arkadaşlarının hikâyelerini bize aktarıyor aynı zamanda öyküler arasında bir köprü vazifesi görüyor. Bu anlatım tekniğinin, genç okurun zihninde kısa süreli de olsa kafa karışıklığı yaratabileceğini düşündün mü?
Çatı hikâye ve onun altında sıralanan hikayeler ve hatta kimi hikayelerin içinde de alt hikayeler var. Bu 1001 Gece Masalları’nda, Decameron’da kullanılan teknikle benzer. Salt bağsız hikâyeler anlatmak istemedim, bunları bir çatının altında toplayarak, tıpkı Şehrazat gibi hem ilgiyi canlı tutmaya çalıştım hem de okura iki hikâye arasında soluklanma şansı tanıdım. Belki bu tarza yabancı olan okur için bir kafa karışıklığı yaratabilir ama çatı hikâyenin de boşuna olmadığını ve onun da aslında sırlar barındırdığı fark etmeye başladığında bence taşlar yerine oturacaktır. Romanın sonunda, okurun “Vay be!” diyerek hınzır bir gülümseyişle birlikte aydınlanma yaşamasını isterim.    
Şehrazat bu öyküleri hayatta kalmak için anlatıyordu. Tufan neden anlatıyor?
Tufan… Tufan… Zor olacak ama sonunu söylemeden, cevap vermeye çalışacağım. J Görüntü silinip de ses duyulmaya başlandığında en karizmatik kişi en iyi hikâye anlatandır. İnsanlar kendilerine en iyi yalanı söyleyeni başlarına yönetici yaparlar en yakışıklı olanı değil. Kadim zaman şifacıları, kahinleri, bilgeleri en iyi hikâye anlatanlar olurdu. Hepimiz başımızdan şöyle havalı, insanların ilgisini çekecek bir macera geçmesini isteriz. Hele de 18 yaşındaysak, kumsalda ateşin başında toplanmışsak, hoşlandığımız birilerinin ilgisini çekmeye çalışıyorsak, herkes dehşetli hikâyeler anlatıyorsa, bizimse anlatacak ilginç bir şeyimiz yoksa kendimizi çok soluk hissederiz. En soluk resim Tufan bize hikayeleri anlattıkça renkleniyor, kitabın sonuna geldiğimizde rengarenk bir kişiliğe bürünüyor. ‘Kanlı canlı’ derler hani öyle gözüküyor diyebilir miyiz?... Neyse neyse daha fazla anlatmayacağım.     

28 Ekim 2016 Cuma

Öykücülere Sordum: 9

Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir? Öykücü metnin neresindedir?

Öykücü metnin hem içinde hem de dışındadır bana kalırsa. Dışındadır çünkü öykü bir iç dökme aracı ya da otobiyografik bir anlatı değildir. Üstelik öykü yazarı kendi yaşantısının dışındaki sayısız olaydan, andan, insandan ve durumdan beslenir.  Yazma dürtüsü veren hemen her durumu, insanı, nesneyi kurmacaya dönüştürürken edebiyatın sarp ve dikenli yollarını teper. Bu yüzden dışındadır yazdığı metnin. Bir taraftan da içindedir. Öykücü kendini yazmaz. Yazmadığını iddia eder, yazmamaya çalışır. Yazdığının etrafından dolaşır, dışarıdan bakmaya çalışır. Ama ne yaparsa yapsın yazdığına bir şekilde dahil olma arzusundan yakasını kolay kurtaramaz. Elbette metne dahil olmak olay örgüsüyle, karakterlerle filan olacak değil. Metne dahil olmanın bin türlü yolu vardır. Öykü yazarı öyküsünün umulmadık bir yerinden okuruna göz kırpar.  
Aysun Kara         

Öyküdeki ben anlatıcı, okur olarak bizi bazen öylesine etkiler ki, onu yazar sanırız. Metnin kurmaca olduğunu bile bile bu tongaya basarız. Sanırım bu hoşumuza gider. Yazardan parçalar aramak okurun işidir. Öykünün içine kendinden, yaşadıklarından ya da hayatından ufak parçalar yerleştirmekse yazarın. Bu demek değildir ki, anlatılan yazarın hikâyesidir. Hayır, anlatılan senin hikâyendir ey okur. En sevdiğim şekilde ifade edecek olursam; Flaubert’in, “Madam Bovary kim?” diye soranlara, “Madam Bovary benim,” demesi gibi, Madam Bovary yazardır. Öte yandan muhtemeldir ki, Flaubert bu sözü arkası kesilmeyen sorulardan bunalarak kahramanını korumak için söylemiştir. Yani aslında Madam Bovary; yazardır, yan komşudur, sokaktaki fahişedir, evde beslenen kedidir, herkestir, hiç kimsedir. Kedi ne alaka demeyin; kedinin kaprisleri, sokuluşu sonra birden tırnaklarını çıkartması bile yazarı etkileyip kahramanına ilham olabilir. Öyküde ben bazen de okurdur. Bu daha çok, sevdiğimiz ve kendimizden şeyler bulduğumuz metinlerde olur; hiç görmediğiniz, irtibatınızın bulunmadığı belki de dünyanın bir ucunda elli yıl önce ölmüş olan yazar sizi – okuru anlatmıştır. Hımmm, yazarken benim kafam karıştı, okurken siz nasıl anlayacaksınız, diye düşünüyorum ama maalesef bu işin formülü bu: Öyküdeki ben, herkes ve hiç kimsedir… buna yazar da okur da dahildir, hatta kedi de… özellikle de kedi. ;)
Mehmet Fırat Pürselim  

Hepsinde değil belki ama son çıkan öykülere baktığımızda konuşan kişinin karakter olmadığını, o metni yazan yazar olduğunu görmekteyiz. Soruya buradan baktığımızda öykücü metnin tam ortasında duruyor. Hatta metnin içine batmış, çıkamıyor da. Çıkmak istediğine dair elimizde bulgu da yok. Oysa edebiyat tarihi bize göstermiştir ki kendisi ile metin arasına mesafe koyan yazarlar başarılı eserler vermiştir. Hatta James Joyce üstadımız gibi söyleyecek olursak yazan kişi bir köşede tırnağını kesmeli. Metnin içine girmemeli.
Birinci tekille yazılan metinler yazara aitmiş gibi algılanması bizim edebiyat düzeyimizle ilgili. Bu algıyı oluşturan etmenlerin önemli bir yerinde de yazarın kendisi duruyor. Günümüz yazarları anlatmayı seviyor. Sürekli anlatıyorlar. Bu uzun anlatımların kaynağı kendi hayatları. Peki yazarın kendi hayatını anlatmasında ne sakınca var? Birincisi kendi hayatı anlatılacak kadar çekici değil, beni ilgilendirmiyor. İkincisi kendi hayatına davet ettiği beni, metnin içine nasıl çektiği, yani nasıl anlattığı? Metni bana hissettirmesi lazım. Bir metnin hissettirilebilmesi için illa ki yaşanmasına gerek yok, onun iyi bir dil ve kurguya gereksinimi var.
Kendi metinlerimde herkesin olabileceği kadar varım. Çok küçük. Hatta hiç olmamaya çalışmak en güzeli. Ama bir duygu, bir düşünce, bir hareket, geçmişte yaşanan bir olay, ister istemez metne sızıyor. Bu sızıntıyı en küçük seviyede tutmak bence ideal olanıdır. Çünkü kendimizden uzaklaştıkça sağlam metinler yazabiliriz. Kendimizden uzaklaşmak, hayattan uzaklaşmak demek değil, sakın ola yanlış anlaşılmasın.
Murat Darılmaz

Soruyu, belirleyici olduğunu düşündüğüm unsurlardan birine değinerek yanıtlamak istiyorum; bakış açısına.
Hepimizin bildiği gibi, yazarın bakış açısına uygun anlatı evrenini en kapsayıcı şekilde aktarabilecek ‘kişi’, anlatıcı olarak seçilir. Kimi zaman konu, birden fazla anlatıcıyla kuşatılabilecek denli katlıdır. Kimi zamansa, kurgu içinde kurgu üzerine düşünerek meta dil yapılandıracak, fazladan bir anlatıcı aranır. Bana göre bakış açısı, tüm unsurlar içinde en önemli olanıdır. Öykünün anlatıcılarını her şeyden çok o belirler.
Öyküde ‘ben’i görünürleştiren ve okurda gerçeklik duygusunu en sağlam şekilde inşa eden anlatıcı türünün ‘ben anlatıcı’ olduğunu düşünüyorum. Öykü gerektiriyorsa (bakış açım uyarınca) onu kullanmaktan kaçınmıyorum. Ancak bu yazın tekniği oldukça zor. Çünkü yazanın karakterden tümüyle ayrışmasını istiyor.
Ben, okurla aramızda bir devamlılık ilişkisi bulunduğu inancındayım. Metinlerimi, ‘okura gerçeklikte eşlik edecek kurmaca’ anlayışının gerilimiyle de üretiyorum. O zaman klasik ‘ben’ anlatıcıyı aşmak, metnimdeki ‘ben’leri çoğaltmak, belki aynı metne tanrı anlatıcıyı da katmak, hatta metne yazar kimliğimle sızmak zorunda kalıyorum. İşi biraz zora koşmak oluyor. Bazen yazar olarak metindeki varlığım tartışılıyor. Okur açısından anlaşılırlık da azalıyor. Neyse ki meraklı okur, öyküyü birkaç defa okumaktan, onu tüm katlarıyla kuşatmaktan kaçınmıyor. Çok zevkli! Elbette bakış açısı, tüm bu biçimsel arayışları belirleyen ana unsur olarak kalmaya devam ediyor.
Reyhan Yıldırım

Öyküde konuşan, o metnin karakteriyle beraber atmosferi, dili ve ritmidir. Bazen  öykü yazarın uzantısı olarak görülür ki "ben"  anlatıcının da bunda etkisi vardır, bazen yazar da kendini öyle görür. Ancak metnin mesaj iletme aracı olarak kullanılmasını tercih etmediğimden, öykücünün metnin önüne geçmemesi gerektiğini düşünüyorum. Kurmaca sanatı, kendimizden bir başkası gibi ve başkalarından kendimiz gibi bahsedebilme yeteneğiyse, öyküdeki "ben" farklı bakış açılarını, bu bakış açılarına tepkileri, bıraktığı izleri ve duyguları, yazar-anlatıcı-karakter-okur karması olarak içerebilir. 

Suzan Bilgen Özgün 

Öyküdeki "Ben" ile bendeki öykü yan yana, karşı karşıyadır. (Burada paralel demekten imtina ettim.) 
Kimi zaman "Anlatıcı" çeşitli kılıklara bürünür. Anlatıcı ben olur, sen olur, o olur, ama hep "ben"dir aslında.
Anlatıcı metnin kalbine tesir eder, ama her zaman metnin dışında bir yere oturur. Bir yoğun bakım ünitesi misali kablo ve hortumlarla yaşam verir. Lezzetli metinlerde bize bu tıbbi gereçleri göstermez anlatıcı.
Türker Ayyıldız