30 Kasım 2023 Perşembe

Ecza dolabım

Ecza dolabım, ilk yardım kitim, alet çantam ...





Seninkinin içinde neler var?

Babalar cömerttir

Bugün 30 Kasım. Annem ve babamın evlilik yıldönümü. Babam yaşasaydı, bu yıl 57. yılı kutlayacaklardı. Her zaman özel bir kutlama olmazdı evde ama zaman zaman sofra kurulur, pastaneden pasta alınır, birlikte yemek yerdik. Kimi zaman babam hepimizi dışarıya yemeğe götürürdü, damadın eli cüzdanına gidemezdi, keza kızların da. bebek Deniz'in de eşlik ettiği pozlar var o akşamlardan kalma. Birbirlerine hediye verdiklerini pek hatırlamam. Bir keresinde, babam eski köprüsünü yeniletirken ağzından çıkan altını bozdurmuş, muhtemelen üzerine de katarak anneme pırlanta bir gerdanlık almıştı. Pırlanta gerdanlık dediysem, öyle koca koşa karatlı taşlar canlanmasın zihninizde. Bir zincirin ucuna dizili küçük taşlardan oluşan bir motif. Kolye bende. Annemin düğün hediyesi. Aile yadigarı bir takının geline verilmesi adettendir ne de olsa. 

İstanbul'da yaşadığımız son yıllardan birinde, Cercis Murat Konağı'na gittiğimizi hatırlıyorum. Babamın misafiriydik elbette. O güne değin gittiğim en lüks restoran olduğunu hatırlıyorum. Ne yedik hatırımda değil, tek narlı roka salatası kalmış aklımda, bir de bakır maşrapalardan içtiğim Süryani şarabı. O gün bugündür nar eklerim salatalara. Diğerlerini tekrar edebileceğimi gözüm almamış demek, silinip gitmiş dimağımdan. Şaşılacak şey değil. Tüm berraklığıyla bugüne getirebildiğimiz tek bir anı yok ne de olsa. 

O akşam o masada oturan beş kişiden kalan dört kişi versek kafa kafaya, koysak hatıralarımızı birer birer ortaya, yine de yanına yaklaşamayız o akşamın, gecenin. Hatırlamanın duygularla doğrudan, güçlü bir bağı var. Güçlü duygular uyandıran sahneler kalıyor geriye. Şaşkınlık, heyecan, mutluluk, kızgınlık, öfke, rahatlama uyandıran anları kaydediyoruz. Seçtiğimiz duyguları, bu duyguların uyanmasını tetikleyen anıları tekrarlıyoruz ve sabitliyoruz. Hangi duyguya yatırım yaparsak onlar kalıyor geriye, kişisel tarihimizi böyle böyle inşa ediyoruz. Babamın beni sinir eden çok özelliği vardı. Şortun altına giydiği mokasenler ve soket çoraplar örneğin. Oldu mu şimdi derdim, herkesin yanında, gençlik işte. Ama biri bir söz söylesin yanında, canını sıksın, dünyayı yakacak kadar gözüm dönerdi. Yaşlı başlı bir akrabayı azarladığım dün gibi aklımda. Ayıp şey doğrusu. Kurtlarla Koşan Kadınlar'ın ilk masalıdır, bilirsiniz belki, Lo Loba. Kurt Kadın. Masal, bize yeniden doğuşun mümkün olduğunu müjdeler, bedenini saran deriyi, kaslarını, kanını, sinirlerini dahi yitirsen, geride kemiklerin kaldıysa şayet, yeniden doğuş mümkündür, der. Çünkü özün, hiç kaybolmayacak özün orada, asla yok olmayacak. Ölümle ilişkimiz de tam olarak böyle bir şey galiba. Babam gitti. Şortunun altına çoraplarını giyemeyecek. Eften püften şeylere karışamayacak. Olmadık şeylere parlayamayacak. Bunlar, bütünün içinde yer tutan ama çok da mühim olmayan şeyler, onun derisi, saçı, kanı, kasıymış meğer, geriye yalnızca kemikleri kaldığında aşikar olan babamın vericiliği, sevgisi, kızar diye çekindiğim zamanlarda arkamda durması, bizden hiçbir şey esirgemediğiymiş.. Eh bu da normal. Çünkü babalar cömerttir.

 

Bir köprü olarak blog yazmak

Raymond Carver, "Yazmak Üzerine" adlı kitabında "Kendi öykünüzü yazmaktan sonraki en iyi şey, başka birinin öyküsünü okumaktır," der. Bunu blog dünyasına uyarlamak pekala mümkün. 

Kendi bloğunuza yazmaktan sonraki en iyi şey, başka bir bloğu okumaktır. Takip ettiğim bloglar, blogspot üzerinden yayın yapan mecralar. Okuyabilmenin tek yolu, içeri girmek ve okuma listesine bakmak. İşte bu yüzden ben her gün bloğumu ziyaret ederim. Bu, benim için her gün yazıhaneye gitmek gibi, posta kutusunu açıp kontrol etmek gibi bir şey. Anahtarımla kapıyı açarım, içeri girerim. Etrafa bakınırım. Kimi zaman büyük bir şevkle çalışırım, kimi zaman yazdıklarım yavan gelir. Biraz temizlik yapayım derim. Yarım kalan taslakları okurum. Güncelliğini yitirdiğine inanırsam silerim. Hiç de acımam. Kökü bende ne de olsa. 29 harfi istediğim gibi dizerim. Baktım dizmek istemiyorum, okuma listemden bir bloğa gider, onlar nasıl dizmiş bir bakarım. Belki yorum dahi yazarım. Bir de bakmışım, yorum yazmak yetmeyecek. İlham perilerim başka yere kanat çırpmadan oturur, eteğimdeki taşları dökerim. Başka bloggerların yaptığı gibi. 

Birkaç gündür hava yağışlı. Sabah bankaya uğramam gerekti. Meydanda yenileme çalışması olduğundan büyük, metal paravanlarla çevrili çalışma alanı. Yayaların geçişine izin veren ince, insani bir koridor var. Yağan yağışın etkisiyle su birikintisi ayak bileğine kadar yükselmiş. Paletler ve taşlar atmış birileri. Suya basmamak için bu paletlerin ve taşların üstünde yürümek, yazmanın metaforu bir bakıma. Eteğimizdeki taşlardan yol yapıyoruz kendimize. Islanmamak, çamura batmamak için. Paletler ve taşlar bir köprü vazifesi görüyor, bizi bir yakadan diğerine geçiriyor. Yazmak, başlı başına bir köprü kurma eylemi. Ben ile düşüncelerim arasında, ben ile hayallerim arasında, ben ile başkası arasında... Blogdaşlık da öyle. İki blog arasında kurulan köprü, Raymond Carver alıntısında gizli. Kıssadan hisse, bir nevi. 

29 Kasım 2023 Çarşamba

Giriş gelişme sonuç

Giriş

Boş sayfayla bakışıyoruz. Yapacak başka işlerim var aslında. Çamaşır makinesi sıkmaya başladı. Sesinden belli. Yerimden kalkıp kurumuş çamaşırları toplayıp katlayabilirim pekâla. Ya da lavabonun içindeki iki tabak, iki çatal, iki kaşık, iki bardak ve bir tavayı bulaşık makinesine yerleştirebilirim. Veya oturmaya devam edip düşük alkollü limonlu biramı yudumlar, olanı biteni yazabilirim. Tam olarak durduğum yeri. Bir yazıya nereden gireceğini bilememe hâli...

Neyle başlarsa başlasın, yazıya girmek mühim. İlk kelime yazıldığı anda, o tutukluk hâli gevşemeye başlıyor çünkü. Kelimeler boşluğa sızıyor. Üst üste yığılıyor. Anlamlı bir bütün oluşturma yolunda ilerliyor. Metnin bitmiş hâli okurda imrenmeye dahi yol açıyor. Vay dedirtiyor, ne kadar da hâkim düşüncelerine. Ne yazacağını en başından itibaren biliyor olmalı. Ve sorular yöneliyor söyleşilerde, nasıl çalıştığına dair, nasıl yarattığına dair. Bizim yapamadığımız ve onun şahane yapabildiği şeyin sırrını öğrenmek istiyoruz. Ortada bir sır varsa şayet. 

Buna dair güzel bir paragraf döktürmüş, tüm sırları, yazarlık ipuçlarını açık etmiştim ama edebiyat tanrıları çarptı, bir anda silindi cânım paragraf. 

Gelişme 

Gelişme sizin için ne anlam ifade ediyor? Benim için ısrar, inat, azim, devam, süreklilik demek, gelişme. Yanlış yapmayı göze almak. Kendin için bu da sorulur mu yahu dedirtmek. Yapacak onlarca zahmetsiz, güzel, eğlenceli iş varken kendine yatırım yapmak, yorulmak, kafa yormak, didinmek demek. Yıllar evvel bir söyleşide, sembollerden ve arketiplerden bahseden konuşmacı, onların kendisini gizlediğini, ancak aşina olana kendisini açtığını, gösterdiğini söylemişti. Ben de tutup benim için çok taze bu karşılaşmayı not olarak yazmıştım defterime. Sonraki yıllarda her öğrenme deneyimim, bana bu sözün doğruluğunu ispatladı. Bilgi, kendini bilene gösterir neticede, bilmeyenin gözü kör kalır gerçeklere, o karanlığın içindedir, bilgili için ışıl ışıl olan dünya onun için karanlıktır, muğlaktır, gördükleri sığdır, yanıltıcıdır. O yüzden en büyük uğraşımız, gelişmektir. Gözlerimizin önüne çekilen perdeleri bir bir açmak ancak bu şekilde mümkün olduğu için, gelişme çabası mühimdir. 

Bir yıl daha bitiyor. Önümüzde yepyeni bir yıl bizi bekliyor, vaat ettikleri sonsuz, olasılıklar da... Söylesene bu yıl en çok nerelerde geliştin? Yeni yıldan muradın belli mi? 

Sonuç 

Her başlayan şey biter, derdi annem. Dermiş, hatırlamıyorum. Ailecek televizyonun önüne kurulduğumuz Dallas'ı izlediğimiz akşamlarda, bölüm bittiğinde hâkim olamadığım gözyaşlarım karşısında her hafta açıklarmış: "Her başlayan şey biter." 

Hayat öğretti. Her şeyin bir son kullanım tarihi var. O tarih boşuna konmamış. Denemişler, bellemişler, aştıktan sonraki yan etkileri, olumsuz durumları. O yüzden son kullanma tarihleri mühim. Ben gün farkı da olsa, malzemeleri son kullanma tarihine göre diziyorum örneğin. Takip etmediğimde ziyan olan malzemeler gördüm çünkü. Bugün çekmece dibinde kalmış tek kullanımlık bir aljinat gördüm. Merak ettim karıştırdım, normalmiş gibi görünüyordu ama karıştırmaya karşı gösterdiği direnç farklıydı. Kıvamı tutturmak için normalden fazla su istedi. Yine de tam kıvamına gelmedi. Yani neymiş dostlar, son kullanma tarihini geçen her şey, çöpü boylamalıymış. Bırakamamak her zaman bir erdem değilmiş. Yeri geldiğinde bırakmak ile ertelememek ile dostluğun yolları aranmalıymış. Kıssadan hissenizi siz çıkartın. Benim çamaşır toplamak üzere ayağa kalkmam şart zira. Ha, bir hisse varsa, bulduğunuz, payınıza ayırdığınız, kendinize de saklamayın. Yazın ki, birlikte düşünelim. 

28 Kasım 2023 Salı

Kasım alfabesi

Kasım da bitiyor. Aralığın eli kulağında. Bu ay senin için nasıl geçti, neler yaptın, hangi düşünceler içindesin, halin ne, nicesin diye soracak olursan sana oyunlu bir cevabım var. İşte kasım alfabem: 
Atatürk filmini izledik, sinemada, ablam, kızım, ben. Dev bir kova mısır eşliğinde. 
Böğürtlen topladım iki pazar, üst üste. 
Crown'un son sezonunun ilk dört bölümünü izledim. Kalan dört bölümü merakla bekliyorum. Sonra belki sil baştan. Genç Elisabeth, yaşlı Winston ve diğerleri... 
Çorba sezonu açıldı. Hava sıcaklığı birdenbire düşünce, öğlenleri sıcak ve doyurucu çorbalar içmek cazip bir seçenek haline geldi. Bugünkü menüde şehriye vardı. Yarının çorbası pişti bile: balkabağı çorbası. 
Değişim. Bu yıl başlık altında çok sınadı beni hayat. Stabil kalmaktan yana olan tarafımı silkeledi, boyuna. Adeta bak, bu oldu, bu da oldu, hadi şimdi de mi stabil kalacaksın, değişimden yana olmayacaksın, dedi. Kaçınılmaz olan oldu. Kıyamet de kopmadı. İş yerindeki değişimler ise pek bir hayırlı oldu. 
Egzersiz. Olmuyor, olamıyor. Havalar ya çok soğuk, ya çok sıcak. Ben ise ya çok yorgun ya çok hevessiz. 
Fark ettiğim kimi şeyler: kendimi boş yere suçladığım konu başlıkları var, örneğin annelik
Gelibolu cephesinde süren kara savaşlarıyla ilgili nefis bir sunum izledim. ÇOMÜ İngilizce Dili ve Edebiyatı öğretim görevlisi Doç. Dr. Azer Banu Kemaloğlu "Çanakkale Savaşlarının İnsani Boyutu: Bir Mikro Tarih Çalışması  adlı sunumuna gömülmeyen ölüler unutulmak istemezler diyerek başladı. Tam da bu düşünce ve motivasyonla yazdığım bir öyküm var. Okumak ister misin
Havuz. Aylık ödeme yapıp bir kez gittiğim. 
Islık çalıyor rüzgâr dışarıda gece, gündüz, gündüz ve gece... 
İstanbul İçin Son Çağrı.  Beren Saat ve Kıvanç Tatlıtuğ'un Netflix için çektikleri film. NewYork'ta geçiyor. Şehrin yüzü suyu hürmetine izleyeyim, dedim. Yarısında kapattım. Beren Saat'i sanırım en çok Hatırla Sevgili'de beğendim. 
Jülide ablanın kulakları çınlasın. J ile başlayan başka da kelime gelmiyor aklıma bu aydan kalan. Belki bir gün Japonya'ya gittim, diyebilirim, ya da Jameika. 
Kar yağdı sandım, pazar gecesi, meğer doluymuş, çocuğu da boş yere telaşlandırdım. Ertesi gün tatil olacak diye zıpladı durdu. 
Limon kabuğu rendesi. Kek dışında da kullanıyorum. Tavuk soslarında, brokoli ve karnıbahar salatalarında. Güzel bir aroma veriyor.
Mandalina en sevdiğim sonbahar meyvesi. Tartışmasız. 
Noel pazarı. En güzelleri Almanya'da, Belçika'da, Fransa'da muhtemelen. Ama ne derler bilirsiniz: hayaller Paris, gerçekler sanayi.. Ya da hiç çoktan iyidir. Bunu da derler, işte. Ben de az çoktur, diyerekten, seksek sekerekten günübirlik Plovdiv turuna kayıt oldum, kızımla beraber hem hiç görmediğimiz Filibe'ye gideceğiz, hem de Jumbo ve bir noel pazarı ziyaretini de aradan çıkaracağız. 
Osman Hoca ölmüş, ÇOMÜ rasathanenin kurucusu, astronomi profesörü. Tabip Odası etkinliğiydi galiba. Bir yaz gecesi teleskopla marsa bakmıştık. Sırayla. Kızım küçüktü, mars kırmızı. 
Ödün mü, özgürlük mü? İşte bütün mesele bu. (İlişkiler söz konusu olduğunda)
Parşömen'e çocuk edebiyatı köşesi hazırlıyordum, severek ve özenerek. Uzunca zamandır elim varmıyor. Bir yerden başlamalı.
Rengarenk gökyüzü selamlıyor beni sabahları. Perdeni çektiğinde gökyüzünü ucundan tutuşmuş görmek her zaman mümkün değil, biliyorum. Gri, beton dikmeler giriyor araya. Sıvası çatlamış duvarlar, ardiyeye dönmüş kapalı balkonlar, içeriyi göstermesin diye sımsıkı çekilmiş perdeler... Demir parmaklıklar gibi üzerimize kapanıyor şehir, çoğu. Ben şehri arkama aldım. Gökyüzüyle yarenlik etmek için. 
Storytell üyeliğim vardı, unuttum gitti. Şimdi ne dinlesem ya da okusam acaba?
Şans kapıyı çaldı a dostlar. Gala yemeği çekilişine iki bilet aldım ve birine hediye çıktı. Total ölçü maddesi. Böyle olur dişçilerin çekişil hediyesi. 
Toplantı. Oda olarak düzenlediğimiz sempozyum bitti. Ellerimize sağlık. Verimli de geçti üstelik. Yeni kuşak öğretim üyeleri hakikaten fişek gibi. 
Uyku, deliksiz bir uyku için kapımı kapatmam, kediyi içeri almamam şart. 
Üzgünüm Sani. Derin, deliksiz uykuya ihtiyacım var şu sıra. Bedenimi ve ruhumu pat diye içinde bulduğum kışa hazırlamam gerek.
Valiz toplama zamanı. Cuma günü İstanbul yolcusuyuz. Ailecek. Cuma günü gezmece, cumartesi, pazar mesleki kurs. İlk kez tek başıma araba kullanarak gideceğim. Biraz heyecan ve stres var üzerimde. Şansım ve de yolum açık, hava yağışsız, karsız, sissiz, donsuz olsun lütfen. 
Yolcu yolunda gerek. Uyku beni çağırıyor. 
Zeytin bu yıl az, diyor, hangi hastamla konuşsam. Zeytinyağının litre fiyatını varın siz düşünün. Ben kim bilir hangi düşün içine düşmüşken. 

22 Kasım 2023 Çarşamba

Yaz ve götürdükleri, yaz ve getirecekleri

Kamu spotuyla gireyim söze. 

Bugün 22 Kasım. Ülkemizde bilimsel diş hekimliğinin 115. yılını kutladığımız gün. 

Tıbbiyeden ayrı bir dişçilik mektebi kurulması için yapılan müzakerelerin sonuçlandığı, Dişçi Mektebi bütçesinin Maarif Nezareti'ne gönderildiği gün, ilk Dişçi Mektebi'nin (bugünkü İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nin) kurulduğu gün olarak kabul ediliyor. 

Sosyal medya hesaplarım kutlamalardan, klinikçe çekilen fotoğraflardan geçilmiyor. Benim de aklımdaydı. Yalan yok ama günü, günün önemine uygun şekilde toplum ağız diş sağlığı için çalışarak geçirdiğimden ne fotoğraf çektirebildim, ne de kutlama mesajlarını zamanında yanıtlayabildim. Şu saat geldiğinde elbette tüm mesajları yanıtladım. Tek yanıtlamadığım mesaj, ablamın Hamlet oyununa gidelim mi sorusu oldu. Hâlâ düşünüyorum. 

Beliz Güçbilmez'in dört aşamalı okuma yazma atölyesinde müfredatta yer alan bir oyun, Hamlet. Dolayısıyla oyunu izleme pekala keyifli olabilir. Tek başıma okusam vakıf olamayacağım ayrıntılar sayesinde ilgiyle takip edebilirim. Bir ihtimal yeni öykü fikirleri dahi canlanabilir zihnimde. Çünkü ne diyordu Beliz Hoca: hikâyeler birbirinden yapılır. Tıpkı bir aşkın bir çok aşktan yapılması gibi. Hatırla: Murathan Mungan'ın Terastaki Havlu şiirini hatırla. Yirmi yılı aşkın süredir benimle o ev senin, bu ev benim dolaşan, okunmaktan elimde paralanması beklenirken zamana meydan okumayı başaran, her defasında aynı dizelerine tutulduğum incecik kitap, Yaz Geçer, handiyse baş ucu kitabım. Çünkü yaz geçer, yine gelir. Çünkü yaz geçer, iyi gelir kelimeler. 

Yaz geçti, yine gelecek. Saçlarımı kestirdim, yaz aylarında. Çok da uzun değildi gerçi. Ama uzun sürmüş bir ilişkinin ardından saçlarımı kestirmek, bir tür zaman sayacı görevini üstlenecekti. Saçlarım hâlâ hayli kısa. Kızımın pek de sevmediği bir boyda. Yaz uzun, upuzun kullanayım istiyor, onu yakıştırıyor bana, ya da daha kısayı. Uzatıyorum. Uzamasını beklerken geçen zamanın bana iyi gelmesini bekliyorum. Yaşadığım kaybın, hayal kırıklığının, kızgınlığın, üzüntünün, rahatlamanın tüm aşamalarından sırayla, yeniden ve yeniden geçmek için zamanın geçmesi gerekiyor. Yaz ve götürdüklerini sindirmek için zaman gerekiyor. Aynaya bakıyorum.  Kulak memesi hizasından kısa kestirdiğim saçlar şimdiden uzamış, iki parmak boyu aşmış hatta. Omuz başlarıma döküleceği günleri bekliyor hevesle. Acelem yok. Biliyorum çünkü yaz geçer, yine gelir. Yaz geçer, iyi gelir kelimeler... 

19 Kasım 2023 Pazar

Pazar raporu

Bu sene sonbaharın tadını doya doya çıkardık. Havalar uzun süre mevsim normallerinin üzerinde gitti. Belki de mevsim normallerini yeniden tanımlamanın zamanıdır. Son yıllarda kışın geç geldiğinin, havaların geç soğuduğunun, ilkbahar ve yazın geciktiğinin hepimiz farkındayız ne de olsa. 

Nihayet havalar soğudu. Menüye çorba eklendi. Evde merkezi ısınma sistemi de cuma gecesi devreye girdi. Dün iş yerinde kombiyi açtık. İki muayene odasından diğerine geçerek hastalarıma bakmaya başladım. Muayene odalarından biri yazın serin kışın buzz gibi oluyor, diğeri ise tam tersi yazın cehennem, kışın tam kıvamında bir ılıklık hali... Birini serinletmeye klima yetmiyor, öbürü iki koca peteğe rağmen zor ısınıyor. Müşterek muayenehaneden tek başıma çalışma düzen ine geçince yazlık, kışlık takılmaya başladım. Bu hafta yurt genelinde hayli yağışlıydı. İnce mont, bot, şemsiye kullanıma girdi. Ama pazarın yüzü suyu hürmetine gökyüzü açık ve güneşliydi. Kahvaltı sonrası yürümek için hiçbir engel yoktu. Geçen pazar da aynı güzergâhı yürümüştüm ablamla. Çakal eriği ve böğürtlen toplamıştım. Bir bahçe sahibinin yıkayarak arkamızdan koşarak yetiştirdiği ayvayı kemirmiş, kızımla telefonda konuşmuştum. Çıktığı tatilden memnundu elbette. Aklı kalmadı o anın içinde. Ne de olsa böğürtlenler bekliyordu, ekşi gövem erikleri de öyle. Bu sabah kahvaltının ardından "Hadi böğürtlen toplamaya," dedim. Bir gece evvel yatılı kalan arkadaşını da yanımıza katıp böğürtlen avlamaya çıktık. Çamurlara bata çıka yürüdük, bazı yerlerde ayak bileklerimize kadar çamura saplandık, dönüşte aynı yere saplanmamak için alternatif rotalar düşündük, az böğürtlen çokça gövem eriği topladık. 



Eve döndük. Kahvaltı sofrasına yeniden oturup bir fincan çay eşliğinde tereyağlı ballı ekmek yedik. Nereden baksan ideale yakın bir pazar...

                                                                    *

Cem Şen'in İçsel Simya derslerine başladım. Toplam sekiz canlı dersin beşini (ikişer hafta sonu cumartesi pazar 12.00-17.00 arası olan dört ders de dahil olmak üzere) kaçırmayı başardım. İlk ikisinde Ankara'daydım. Biri 29 Ekim'di. Birinde çalışıyordum. Geçen pazarki dersi ise unuttum. Canlı katılamayacağım dersler olacağı baştan belli olduğu ve kayıttan izleme imkânına güvendiğim için kayıt olmuştum gerçi ama sekizde beş ders kaçırmayı da pek beklemiyordum. Beş dersin her birini dinledim. Çok yer kaplamaması için ses kaydı yüklenmiş zira. Geriye yii jin jing hareketlerini öğrenmek ve tekrarlamak kalıyor. Bir sonraki derse kadar niyetim hareketleri de öğreten videoları da izlemek ve denemek, denemek ve bedenin hafızasına yerleştirmek. 

Jİ jin ying kas ve tendon hareketleri Zen Budizminin kurucusu Bodhiddharma tarafından geliştirilmiş yapması 10-15 dakika kadar süren ancak etkilerinin muazzam olduğu söylenen bir seri. Cem Şen, allayıp pullamıyor gerçi, deneyin, kendiniz görün diyor ancak onun eğitimine giden arkadaşlarım etkisinden çok olumlu bahsettiği için başladığımda bedenime de ruhuma da zihnime de iyi geleceğinden neredeyse eminim. Bu hareketlerin özellikle fasya dokusuna yönelik olduğu, fibromiyalji gibi genel vücut ağrılarını rahatlatmakta bire bir olduğu, kasları, tendonları güçlendirdiği, esnekliği arttırdığı, yaşam enerjisini yükselttiği söyleniyor. Denemeye değer doğrusu. 


                                                                    *

Geçtiğimiz iletide dergi için yazı yazma ve İçsel Simya derslerini kayıttan dinleme gerekliliğinden bahsetmişim. Her ikisini de bitirmenin haklı gururu var üzerimde. Şimdi başkaca işler var beni bekleyen. Her birini aynı anda yapamam elbette. Yarının yemeği pişti. Hazır. Çamaşırlar kurumak üzere asıldı. Nevresimler değişti. Yatak odaları ve mutfak süpürüldü, silindi. Kendimi şımartma zamanı gelmiş olmalı öyleyse. Sıcak bir banyo, ardından battaniyenin altına girip Crown'un yeni sezonundan bir bölüm izlemek ve bitki çayı içmek. 

                                                                      *

Bugün internette rastladığım bir haberde balık avı sezonu açılış tarihinin 1 Eylül'den 15 Ekim'e çekilmesi ve 180 günle sınırlandırılması gerektiğinden bahsediliyordu. Aksi takdirde denizlerimizdeki hamsi stoğunun da bitmesi, hamsiyle avlanan büyük balıkların göçünün de buna bağlı olarak kesilmesi söz konusuydu. Bilimsel verilere kulak asmanın kimseye bir faydası yok neticede. 1 Eylül'de denizler hâlâ sıcak. Çanakkale'de bile ekimde denize girenler vardı. Benim gibi çalışan tayfa değil elbette, aylakçılık yapıp öğle sıcağında kendini deniz kenarına atma imkanı bulanlardı yüzebilenler. İnstagram sayfalarından gördüm ben de. Okullar açılmadan kapandı deniz sayfası benim için ki gerçekten girilebilecek pazar günleri oldu ama yapacak iş çoktu. Eylül sonunda girdim, ay ekim başında, ortasında bile girdim diye tik atma gereği duymadım galiba. Koştur koştur kendimi plaja atmadım. Ruhum sonbahardayken bedenime yazmış gibi hissettirmenin alemi yok. Yeniden denize girebilecek kadar havalar ısınmadan önce soğuyacak, kaloriferler yanacak, kat kay giyineceğiz, dizlerimize battaniye çekip film izleyeceğiz, salep, kestane eşlik edecek bu zamanlara, daha çok kitap okuyacak, evde hobilere yer vereceğiz. Bir döngünün içinde ilerlemenin, değişimle bir olmanın tadını çıkaracağız. Tadı değilse de didişmeyeceğiz evvela. O yüzden yaşasın sonbahar, yaşasın gelmekte olan yeni yıl. İş yerimde yıllık yeni yıl süsleri yerini aldı. Ev için biraz daha beklemek gerek. 

                                                                 *

Bu pazar da böyle geçiyor. Sakin ve iyi. Ya seninki? Senin günün nasıl geçti sahi. Anlatsana.



10 Kasım 2023 Cuma

Günün izi: 12

                                                        Haftanın başı 
Geçip giden zamanları bir yerlerde bulsam... 
Sen de zamanının buharlaşıp uçtuğunu, zaman yönetimi konusunda (zaman zaman) sınıfta kaldığını, yapman gerekenleri yetiştiremediğini düşünüyor musun? Sonra da bitiremediğin şeyler için dövünüyor musun? Son 24 saat bak, benim için nasıl geçti: 
İşte çalıştım. Ablam sabaha karşı turdan döndüğü için onu ve annemi yemeğe çağırdım. Bir gün önceden tarhaba çorbası, zeytinyağlı biber dolması, hamsili pilav ve gazozlu kek vardı hali hazırda. Gelince salata yaptım. Sofrayı kurdum. Yemek yedik, sohbet ettik. Onlar gitti. Mutfağı biraz toparladım. Bilgisayarı açtım. Yapmam gereken iki iş vardı: Dergi için yazı yazmak ve Ankara'da bulunduğum zamana denk geldiği için canlı olarak katılamadığım Cem Şen'in İçsel Simya derslerini kayıttan izlemek. 
Yazının daha öncelikli olduğunu düşündüm. Hakkında yazmayı planladığım kitap Joe Sacco'nun Filistin adlı grafik romanıydı. Yazıya muhtemelen almayacağım ama faydası olacağına inandığım için tarihsel sürece baktım. Pelin Batu'nun Youtube'ta Sapien kanalında konuyla ilgili videolarını izledim. Oradan Gaber Mate'nin videosuna sürüklendim. Word dosyasını açtım. Yazmış olduğum uzun cümleyi okudum. Saatin geç olduğuna kanaat getirip bilgisayarı kapattım. Yatağa gittim. Yaklaşan ara tatil, sömestr tatilleri için turlara baktım. Turdan tura atladım. Görecek ne çok yer olduğuna dair iç çektim. Bolca heveslendim. Fiyatlara baktım. Hakikat ortadaydı ama dünya da çok renkliydi. Ne derler bilirsiniz: bakmak da paralı değil ya. 
Bakmak paralı değil. Doğru ama uykuya dalmaya geçmem gerekirken ekrana maruz kalmak, deliksiz ve derin bir uykuyu kovuyor, ertesi gün enerjimi düşürüyor. Bu sabah bu ruh hali ve düşüncelerle uyandım. Telefonun ve dünyanın renkli çağrılarına kulak asmayıp her gün bir iş hedefine odaklanmaya çalıştım. Çamaşırları topladım. Nevresim ve çarşaf yığınını katlamak güç geldi. Sepetle dolabın içine koydum. İşlerin böyle böyle biriktiğini bildiğim halde. Yatağımı topladım. Komodinin üstünü topladım. Günlük kremleri fermuarlı bir kozmetik çantasına koydum. Elime geçen kâğıt çöplerini attım. Kirlileri ayırdım. Akşam beyazları yıkamak üzere kendimle sözleştim. Komodinin üstünde duran birkaç düğme ve çengelli iğneyi dikiş kutusunun içine kaldırdım. "Aferin sana! Bu kadarını yapabildin. Siber aylaklığa yenilmedin!" dedim kendime ve işe geldim. En odaklı olduğum zamanlar çalıştığım zamanlar. Hasta başındayken dikkatim yalnızca yaptığım işle meşgul. Araya giren kimi sorular, düşünceler olsa da elim, gözüm ve zihnim arasında güçlü bir koordinasyon var ve bunu seviyorum. Kendime, bir şeyleri yetiştiremediğim için kızdığım zamanlar geliyor aklıma ve bunun bir seçim olduğunu hatırlıyorum. Enerjiyi verimli kullanmak adına bazı şeyleri öncelediğimi, bazı şeyleri ertelediğimi fark etmek iyi hissettiriyor. Örneğin dün aile bağları, yazının ve kişisel gelişimin önündeydi. Kızımla birlikte güzel bir tatil yapma motivasyonu, uykudan daha öncelikliydi. Bu sayede rotalar ve fiyatlar hakkında bilgi sahibi oldum. Bunu da bir kayıp gibi düşünmemeliyim o zaman. Zaman olur, Türk lirası değer kazanır. Giderim elbet, bir gün, gideriz. Uzaklara, doğulara, öyle kıstırılmış zamanlarda değil, uzun uzun, keyfince, gönlünce... 

Balık kavağa çıkınca
                                                                                        
Demiyor, gelecek günlere inanıyoruz. Bu arada balık yemeyi de ihmal etmiyoruz. Balık severim ama nedense pek de pişirmem evde. Her eylül sezon açıldı haberiyle de heveslenirim. Daha çok balık yemeli düşüncesini alır, baş ucuma tuttururum. Bu yıl, o yıl. (Yeni yıl 1 Ocak'ta başlamıyor her zaman. Doğum günü de pekala milad sayılır.) Alınan kararların ertelenmeyip uygulandığı yıl. Neymiş: balık yenecek. Pazar günleri (çoğunlukla) balık yiyoruz. Bu sene balık da bol. Lüfer, kalkan, zargana, hamsi, levrek, çipura, karagöz, dil... Tezgâhlarda sere serpe yatıyor. Hale gitsem de baksam ne var diye düşündürtüyor. Fiyatlar da nispeten ucuz. Pazar günü kilogramı 400 liradan lüfer aldım diyeyim sen anla. Hamsi 100 lira bandında. Taze ve her daim bol. Hamsili pilav yapınca altı porsiyon çıkıyor. Kılçıkları da Sani lüpletiyor. Henüz ayıklarken taze taze. 

                                                                 Haftanın sonu 
Sevgiyle, hayranlıkla... 

Bugün 10 Kasım. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ü ölümünün 85. yıldönümünde sevgiyle ve hayranlıkla andık. Bir kez daha. Cumhuriyet meydanı yıkıldığı ve yeniden yapıldığı için bir süredir çelenk koyma törenleri Valilik'in önünde yapılıyor. Trafik bir süreliğine kapatılıyor. Kısacık bir resmi tören yapılıyor. Ardından protokolde yer almayan siyasi partiler, dernekler, meslek odaları sırayla çelenk koyuyor. 29 Ekim tam bir curcunaydı. Bizde düzen, nizam zayıf zaten. Anonslar hızlı hızlı yapıldı. Gelenin çelengini koyup saygı duruşuna geçmesi beklenmediği için çelenkler de, insanlar da üst üste yığıldı. Bugün tören daha düzenliydi. Kurumların isimlerini listeye yazdırması gerekmediğini, alfabetik sırayla çağrılacağımızı öğrendik. İki dakikalığına her şey durdu. Sirenler dışında çıt sesinin dahi çıkmadığı bir sessizlikten bahsediyorum. Askerlerin esas duruşunu izledim, gökyüzünde salınan bayrakları, flamaları izledim.  Atatürk heykelinin etrafındaki dört meşalenin tek tek yakılmasını izledim. Özgürce uçan kuşları izledim. Ölümünün 85. yılında ona sevgi ve hayranlık beslediği için gelen sivilleri izledim. Tek bir kırmızı karanfili sımsıkı tutan küçük oğlanı izledim. Gökyüzünde  kanat çırpan kuşları izledim. Bando İstiklal Marşını çalmaya başlayıp içim hop edene kadar sessizce içindeydim, saygı duruşunun. Çok daha coşkulu törenler gördü elbette bu gözler. Yıllardır milli bayramların, 10 Kasım'ların cılızlaştırıldığını görüyoruz. Sen rahat uyu Atam diyebileceğimiz günler değil, farkındayız. Yine de ona gerçek anlamda hayranlık duyanların sayısı hiç de az değil. 100 yıl önce bizi ümmet olmaktan, bir şahsa kul olmaktan kurtaran, yönetime katan, halkı özgürleştiren, bilimi, feni rehber almamızı öğütleyen Atamıza sahici bir minnet duymayacağız da ne yapacağız!