Ursula K. Le Guin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ursula K. Le Guin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2020 Pazartesi

Nasıl Yazıyorlar? (26)

Yazarların okuma alışkanlıkları okurun ilgisini çeken bir konu. Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların söyleşilerinde yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. 

Kurmacabiyografiler, web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim.
İşte yirmi altıncısı: Ursula K. Le Guin 


Sanat zanaattır: Sanatların hepsi her zaman ve esas olarak zanaat işidir: Ama hakiki sanat yapıtında, zanaatten önce ve sonra, canalıcı, dayanıklı bir varlık çekirdeği vardır ki zanaat işte bu çekirdeği işler, görünür kılar ve serbest bırakır. Taştaki heykel. Sanatçı, henüz görünür halde değilken nasıl bulur, görür onu? Gerçek soru budur. 
En sevdiğim yanıtlardan biri şı: Willie Nelson'a ezgilerini nereden bulduğunu sormuşlar, "Hava ezgilerle dolu, ben sadece elimi uzatıp birini alıyorum," demiş. 
Pek de sır sayılmaz bu. Ama hoş bir gizemdir. 
Hakikidir üstelik. Hakiki bir gizem. Budur işte. Bir kurmaca yazarı için, öykü anlatıcı için, dünya öykülerle doludur; öykü oradaysa oradadır işte, siz de uzanıp alırsınız.  
Sonra da öykünün kendisini anlatmasına izin verebilmeniz gerekir. 
Öncelikle beklemeyi becermelisiniz. Sessizce beklemeyi. Sessizce bekleyip kulak vermeyi. Ezgiye, hayale, öyküye kulak vermeyi. Kapmaya çalışmadan, üstelemeden, sadece beklemeyi, kulak vermeyi ve geldiğinde onun için hazır olmayı. Bu bir güven edimidir. Kendinize duyduğunuz güven, dünyaya duyduğunuz güven. Sanatçı şöyle der: Dünya bana gereksindiğimi verecek, ben de onu doğru şekilde kullanmayı becereceğim. 
Hazır olmak - kapmaya çalışmak değil, açgözlülük değil- hazır olmak: duymaya, kulak vermeye, kulak kesilmeye, net bir şekilde görmeye istekli olmak - sözcüklerin doğru olmasına müsaade etmek. Hemen hemen doğru değil. Dosdoğru. Hayalden bir şey yapmayı bilmek, zanaat budur: Alıştırma buna yarar. Hazır olmak, oturup kalmak demek değildir, gerçi yazarlar çoğunlukla sadece bunu yapıyormuş gibi görünür. Sanatçılar sanatlarının alıştırmasını yaparlar sürekli; yazarlık da bol bol oturma içeren bir sanattır. Gam ve parmak egzersizleri, karakalem eskizler, nice bitmemiş ya da reddedilmiş öykü... Alıştırma yapan sanatçı ile performans arasındaki farkı ve aralarındaki can alıcı bağlantıyı bilir. Görünüşte harcanmış olan, sabırla ve hazır olmakla geçen o saatlerin, yılların ödülü iyi duyan bir kulak, keskin bir göz, becerikli bir el, zengin bir söz dağarcığı ve dilbilgisidir. Yeteneğin nereden geldiğini tanrı bilir, ama zanaat alıştırmadan gelir. 
O araçlar, aygıtlar, o zor kazanılmış ustalık ve zanaatkarlıkla sanatçılar "fikrin" -ezginin, hayalin, öykünün- olabildiğince temiz ve çarpıtılmadan ortaya çıkmasını sağlamaya çalışırlar. Acemilikten, beceriksizlikten, amatörlükten arınmış olarak. Uzlaşım, moda ya da kanaat tarafından çarpıtılmamış olarak. 
Çok radikal bir iştir bu, sanatçıysanız ve işinizi ciddiye alıyorsanız aklınıza gelen fikirlerle uğraşmak, bir hayali sözcüklerin ortamında biçimlendirmek işi. Dünyada yapmayı en çok sevdiğim iş bu. 
Kaynak: Yazarın Metis Yayınları'ndan Tuncay Birkan, Özge Çelik, Özde Duygu Gürkan, Müge Gürsoy Sökmen ve Savaş Kılış tarafından çevrilen Zihinde Bir Dalga Yazar, Okur ve Hayal Üzerine kitabında yer alan "Bana En Çok Sorulan Soru" adlı denemeden kısaltılarak alınmıştır. 


30 Eylül 2020 Çarşamba

Ursula K. Le Guin'den Yazdıklarını Yayımlatmak Üzerine Tavsiyeler



Bu atölyeyi* yaparken, kariyerimin bu son aşamasında insanlara başlarda yaşadıklarımın bir kısmını anlatmak faydalı olur diye düşündüm. Biraz egoistçe geliyor, ama kanımca yazarların çoğunun tecrübe ettiği yenilgileri ve o korkunç kendinden şüphe etme dönemlerini bilmek gerçekten de ilgilerini çekebilir ve onlara değerli bir katkı sunabilir. Belki de onca zaman yalnızlık içinde çalıştıklarından, yazarlar çoğu sanatçıdan daha fazla kendilerinden şüphe etme eğilimindedir. Eser yayımlatmak da zorlu bir engeldir. Başlarda ara sıra şu küçücük şiir dergilerinden birinde bir şiir yayımlatmayı başarıyordum; dergilerin sekiz, dokuz okuru vardı ama en azından yazdıklarım basılıyordu. Fakat kurmaca eserlerimi satamıyordum. Altı-yedi yıl boyunca sistematik bir şekilde kısa hikâye yazıp yayımlatmaya çalıştım ama hiçbir yere varamadım. Kibarca yazılmış bir sürü ret cevabı aldım. 

Aslına bakarsan kendimi yazar olmaya, yazmaya adamıştım ve yola devam etmemi sağlayan bir özgüvenim ya da kibrim vardı. "Bunu yapacağım, kendi yöntemimle yapacağım." Buna bağlı kaldım. Ve sonunda engeli aştım. Bir hafta içinde iki hikâye sattım, birini bir ticari dergiye, diğerini küçük bir edebiyat dergisine. Kapı bir kere açıldığında, açık kalmaya devam ediyor. Eserlerini nereye göndereceğini bilince işle daha kolay oluyor. Hikâyelerim çoğunlukla geleneksel anlamda gerçekçi değildi, gerçekçi olmayan bir tarafları vardı, bununla birlikte gerek fantazi gerekse bilimkurgu dergilerinin bunları okuyunca "Bu da ne böyle?" demeyebildiğini fark ettim. Geleneksel piyasalarda karşılaşmadığım bir açık görüşlülük vardı burada. Bu açılışın ardından yavaş ama istikrarlı bir şekilde önüme fırsatlar çıkmaya başladı. 

Tabii ki, bir ajansla çalışmaya başlayana kadar, emek emek yazdığım eserleri kuzu kuzu teslim ettim. 

Günümüz koşullarında ne demem gerektiğinden pek emin olmadığım bir meseleye geldik şimdi - internetin, eyayınların, kendi eserlerini kendileri yayımlayan yazarların olduğu bir çağda her şey çok farklı. Sözgelimi kendi eserlerini kendi imkânlarınla yayımlatmak konusunda muallakta kaldığımı bile söyleyemem. Sadece bunun gerçekten ne içerdiğini ve insanı bir yazar olarak gerçekten nereye getirdiğini anlamaya çalışıyorum. Eserin herhangi bir tanıtım ağı olmadan, insanlara duyurma imkânı olmadan kendin yayımladığında, kendini reklamcılara satmayı seçmediğin takdirde..? Hiç bilmiyorum. Bilmiyorum. Eserinin basıldığını görmek harika bir şey tabii, ama arkadaş grubunun ve akrabalarının haricinde hiç kimse onu okumuyorsa ne anlamı var ki? Bilmiyorum. Hiç kimsenin bu noktada başkalarına verecek sağlam bir tavsiyesi yoktur. Bir devrimin ortasındayız. Yayıncılığın devrimden sonra yoluna nasıl devam edeceğini ancak tahmin etmeye çalışabiliriz. İllaki devam edecektir. 

* Ursula K. Le Guin'in yürüttüğü çevrimiçi bir atölyeden bahsedilmektedir. 

Kaynak: 

Ursula K. Le Guin Yazmak Üzerine Sohbetler 

Söyleşi: David Naimon 

Çeviren Özde Duygu Gürkan 

Metis Diyaloglar 






17 Nisan 2018 Salı

İNSANA HİÇ RAHAT YOK KENDİNDEN

Yüz Kitap çevirdiği öykü kitaplarıyla dikkat çekiyor.  Yayıncılıktan muratlarını, "1945 sonrası dünya edebiyatının daha önce Türkçeye hiç çevrilmemiş minör klasiklerini ve klasik olmaya aday eserleri iyi çeviri, titiz bir editoryal çalışma ve özenli tasarımlarla yayımlamayı hedefliyor" sözleriyle açıklayan yayınevinden çıkan ilk kitap İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden. İlk kez Ağustos 2014'te yayımlanan kitap şimdiye değin üç baskı yaptı.


İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden
Grace Paley
Çeviri Aylin Ülçer
Yüz Kitap
Öykü


Hikâyeyi biraz geri saralım ve yazarın özyaşam öyküsüne bakalım.
Grace  Goodside, anne ve babasının 1905 yılında Çarlık Rusya'sından kaçışından on yedi, sıhhi pedlerin (söz konusu icat "Song Stanzas of Private Luck" şiirine de ilham vermiştir) icadından bir yıl sonra, 1922 yılında Bronx'ta doğuyor.  Ukraynalı sosyalist Yahudi bir çiftin kızı olan Grace Rusça ve Yidişçe konuşulan bir evde büyüyor. Bu zenginlik daha sonra öykülerinde kendisini gösteriyor. Yazmaya şiirle başlıyor. 17 yaşındayken haftanın altı günü asansör tamir eden bir firmada çalışıyor ve akşam sınıfına devam ediyor. Yazdığı şiirleri WH Auden'a gösteriyor. O günlerde Grace İngiliz İngilizcesiyle şiirler yazıyor, günlük hayatta yer bulamayan bazı kelimeleri şiirlerinde kullanıyor. Auden'ın, dikkatini bu konuya çekmesi, ona taklit etmemesini, kendi sesini bulmasını ve sahici olmasını tavsiye etmesi Grace'in kulağına küpe oluyor.
Paley, soyadını ilk eşi ve iki çocuğunun babası film yapımcısı Jess Paley'den alıyor. 26 yaşında ilk kez anne oluyor. Bir yıl sonra ikinci çocuğu doğuyor. Çocuklar büyürken yarı zamanlı daktilocu olarak çalışıyor ve çocukların bakımıyla ilgileniyor.  1959 yılında yayımlanan İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden ilk öykü kitabı. Bu kitabı, iki öykü ve üç şiir kitabı takip ediyor. Yazar olmadan önce neler yaptığı sorulduğunda tam zamanlı annelikten, parkta çocukların peşinde koşturarak geçirdiği zamanlardan bahsediyor. Hemen ardından eğer parklarda bu kadar çok vakit geçirmeseydim tüm bu öyküler ortaya çıkamazdı diye ilave ediyor.

İlk kitap dosyası hikâyesi ilginç. Paley üç hikâye yazıyor ve yazdıkları hoşuna gidiyor. Öykülerini eşi ve bazı yakın dostlarıyla paylaşıyor. Onlar da beğeniyorlar. Paley bu ilgiden memnun kalıyor. O sırada çocuklar küçük ve komşu çocuklarla oynuyorlar. Komşulardan birisi de Tibby Mccormic. Tibby, Paley'in öykülerini okuması için, Doubleday'in editörlerinden biri olan eski eşi Ken McCormick'e veriyor. Öyküleri gönülsüzce alan McCormick, okuduktan sonra bunlar gibi yedi öykü daha yazarsan kitabı basarız müjdesini veriyor. Paley, büyük bir tevazu göstererek bu olayı bir şans olarak değerlendiriyor.

Paley'in bu ifadelerinin yer aldığı söyleşiyi ve Ursula K. Le Guin'in Sözcüklerdir Bütün Derdim Hayat ve Kitaplar Üzerine Yazılar'da yer alan "Kaybolan Büyükanneler" adlı makalesini aynı akşam birkaç saat arayla okudum. Her iki metinde de şans'a değiniliyordu
"Kaybolan Büyükanneler" Le Guin'in 2011 yılında yazdığı bir makale. İlk kez Sözcüklerdir Bütün Derdim Hayat ve Kitaplar Üzerine Yazılar kitabında yer almış. Hep Kitap etiketiyle yayımlanan kitabın çevirisi Damla Göl'e ait.
Le Guin bu makalede, edebiyat kanonunun ısrarla ve inatla kadın yazarları dışarıda bıraktığını,  bu amaçla kötüleme, ihmal etme, istisna ve kaybetme yöntemlerini kullandığını anlatıyor. Bu görüşünü örneklerle açıklıyor. Söz konusu yazıda erkekler tarafından yaratılan şans algısına değiniyor.
Kadın yazarın başarısı gözardı edilemeyecek kadar parlaksa onu bir istisna, başarısını da bir şans olarak göstermenin çok yaygın bir tutum olduğunu, kadın yazarların kolay kolay kendine merkezde yer bulamadığını, yazdıkları eşsiz dahi olsa ardından gelen yazarların üzerinde hiçbir etkisi yokmuş gibi davranıldığını, kadın yazarın yaşamı boyunca karşılaştığı kötüleme, ihmal etme, hariç tutma (istisna olarak görme) yöntemlerinin kadın yazarların ölümünden sonraki kayboluşuna hazırlık olduğunu söylüyor ve günümüzde unutulmuş kadın yazarlardan, onların ortadan kaybolmuş kitaplarından örnekler veriyor.
Makaleyi okumaya devam ettiğimde tesadüfün şans olgusuyla sınırlı olmadığını görüyorum.
"Aklımda kısa bir süre önce vefat eden bir kadın yazar var; korkarım ki o da kaybolmaya karşı son derece savunmasız. Dikkat çekecek düzeyde özgün ve güçlü bir hikâye anlatıcısı ve şair olan Grace Paley. Paley'in sorunu, tamamen ve gerçekten eşsiz olmasıydı. Kesinlikle bir "şans eseri" değildi, fakat çoğu kadın yazar gibi, erkek merkezli edebiyat çevrelerince kabul gören herhangi bir büyük ekolün ya da akımın parçası olamamıştı.
Çoğu erkek yazarın aksine, kendi egosunun gelişmesiyle pek ilgilenmiyordu. Evet hırslıydı, hem de son derece; fakat hırsı kendi dönemindeki sosyal adaleti daha ileri taşımak içindi.
Korkarım ki kadın eleştirmenler, feminist yazarlar, tarafsız akademisyenler, öğretmenler ve edebiyat sevdalıları Paley'in eserlerini görünür kılmak, çalışmak, öğretmek, okumak ve yeniden basılmasını sağlamak için bilinçli ve tutarlı bir çaba harcamazlarsa, önümüzdeki birkaç yıl içinde bu eserler de sessizce bir kenara itilecek. Baskısı tükenecek. Daha az önemli yazarların eserleri sırf erkek oldukları için hayatta kalırken Paley unutulup gidecek.
Bu böyle sürmez. Huzur içinde çürümeye bırakılması gereken yazarlar durmaksızın diriltilirken, kadın olmamaları sayesinde eleştirilerin ve müfredatın zombileri olarak aramızda dolaşırken, iyi yazarların sırf erkek olmadıkları için ortadan kaybolmalarına ve öylece gömülüp gitmelerine artık müsaade edemeyiz."
Paley için tehlike çanları çalıyor mu, emin değilim. Ama Le Guin'in bu yazısını bir vasiyet olarak görüp severek okuduğum bu güzelim öykülere dair bir taş da ben atayım internetin sonsuz sularına. 

Okuma notları:
Arka kapak yazıları her zaman kitabın içeriğini iyi karşılamaz ancak bu defa öyle değil. Paley'in öykülerinde yer alan mizahı Susan Sontag'tan ya da Philip Roth'dan daha iyi anlatmak mümkün değil.
"Grace Paley'in öyküleri, beni güldürüyor, ağlatıyor ve hayranlık hissettiriyor. Paley, kimseye benzemeyen komik, enerjik ve hüzünlü bir sese sahip, nadir rastlanan türden doğal bir yazar." Susan Sontag
"Paley'in yalnızlık, şehvet, bencillik ve tükenmişlik duygusuna bakış açısındaki mizah olağanüstü. Philip Roth
Paley'in anlatısı trajikle mizah arasında gidip geliyor ama asla trajiğe meyletmiyor. Başka yazarların elinde kolaylıkla zavallı, acınası olarak görülecek kadınlar, bocalasalar da ne istediklerini bilen, hayatlarına kaldıkları yerden devam eden güçlü kahramanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle de en çok Alice Munro'nun kadınlarına  benziyor.

Orjinal basımlara ait bazı kapaklar




Sizce de en güzeli Türkçe çevirisine ait kapak değil mi?


1 Nisan 2018 Pazar

NASIL YAZIYORLAR? (11)




Yazarların yazma alışkanlıkları, okurun ilgisini çeken bir konu. Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların söyleşilerinde yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. Kurmacabiyografiler, web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim. İşte on birincisi: Ursula K. Le Guin



Gary Synder, deneyim imgesini bize bir kompost halinde vermiştir. Kompost, belli bir süre aynı yerde kalarak kire dönüşen her şey, tüm ıvırlar zıvırlar, atıklar ve çöplerdir. Sessizliği, karanlığı, zamanı ve sabrı içerir. O komposttan dört başı mamur bahçeler büyür. 

Yazmayı bahçıvanlık olarak düşünmek faydalı olabilir. Siz tohumları ekersiniz, fakat her bitki kendi yolunu ve şeklini bulur. Denetimi sağlayan bahçıvandır, evet; ama bitkiler yaşayan, inatçı şeylerdir. Her hikâye, ışığa doğru kendi yolunu bulmak zorundadır. Bir bahçıvan olarak en gerekli aletiniz, hayal ügcünüzdür. 
Genç yazarlar genelde bir hikâyenin bir mesajla başladığını düşünür, onlara öyle düşünmeleri öğretilir. Benim tecrübem böyle olmadı. Başladığınızda önemli olan tek şey şudur: Anlatmak istediğiniz bir hikâyeniz var. Büyümek isteyen bir fidan. Kendi tecrübelerinizdeki bir şey, kendini ışığa ulaşmak için zorlamaktadır. Dikkatlice, özenle ve sabırla bunu teşvik edersiniz, olmasıns müsaade edersiniz. Zorlamayın, ona itimat edin. İzleyin, sulayın, büyümesine izin verin. 
Bir hikâye yazarken, onun kendisi olmasına ve kendisini eksiksiz şekilde ifade etmesine müsaade ederseniz, o hikâyenin gerçekten ne hakkında olduğunu, ne söylediğini, onu anlatmayı neden istediğinizi keşfedebilirsiniz. Öğrendikleriniz sizi de şaşırtabilir. Yıldızçiçeği ektiğinizi düşünüyor olabilirisiniz ama bakın ne buldunuz: bir patlıcan! Kurmaca bilgi aktarımı değildir, mesaj göndermek değildir. Kurmaca yazını, yazar için daima şaşırtıcıdır. 
Tıpkı bir şiir gibi, hikâye de söyleyeceklerini söylenebilecek tek şekilde söylemek zorundadır ve bu tamı tamına hikâyenin kendi kelimeleri olur. İşte bu yüzden kelimeler bu kadar önemlidir, doğru kelimelere nasıl ulaşılacağını öğrenmek bu yüzden çok uzun sürer. İşte bu yüzden sessizliğe, karanlığa, zamana, sabra ve kullandığınız kelime dağarcığınızda ve dilbilgisinde gerçek bir hâkimiyete ihtiyacınız vardır. 
Tecrübelerden yola çıkan hakiki hayaller, okurlarla paylaşıldığında ayırt edilebilir. Muhteşem hayal gücü hikâyeleri, herhangi bir mesajın ötesinde anlamlarla yüklüdür ve yüzlerce yıldan beri bütün insanlar için anlamlıdır. Odysseia, Don Quijote, Gurur ve Önyargı, Bir Noel Şarkısı, Yüzüklerin Efendisi, Honey in the Horn (Boynuzdaki Bal), The Jump-Off Creek (Sıçrama Deresi): Bu hikâyelerin hiçbiri gerçek değildir. Hepsi katıksız kurmacalardır. Bunlar hepimiz hakkındadır, bunlar bizim hikâyemizdir. Bizi daha büyük bir hikâyeye, insan hikâyesine, insan olmanın gerçekliğine dahil ederler. 
İşte bu yüzden kurmacayı seviyorum ve insanları hikâyeler uydurmaya teşvik ediyorum. Doğru kelimeleri doğru şekilde kullanmayı öğrenmeye zaman ayırmak gerek. Kelimeleri nasıl kullanacağınızı öğrenmek biraz zaman alıyor. Uygulama gerektiriyor. Çalışmak, yıllar boyu çalışmak lazım. Ve sonra belki de yazdığınız şey asla yayımlanmayabilir. Yayımlansa bile, çok büyük bir ihtimalle geçinmenize yetecek kadar para kazandırmayacaktır. Fakat sizin yapmak istediğiniz şey buysa, hiçbir şey, dünyadaki başka hiçbir şey, size istediğiniz şeyi yapmaktan, bizzat o işin kendisinden daha tatlı bir ödül veremez. Bunu yaptığınızı bilerek, doğru kelimeleri kullandınız, bir hikâye uydurdunuz ve onu doğru şekilde anlattınız. Doğruyu söylemek, harika ve nadir bir şeydir. Tadını çıkarın!


Kaynak:
Sözcüklerdir Bütün Derdim Hayat ve Kitaplar Üzerine Yazılar
Ursula K. Le Guin
Çeviri Damla Göl
Hep Kitap

18 Mart 2015 Çarşamba

YERDENİZ ÜÇLEMESİNİN KEŞFİNİN TARİHİ

Ursula K. Le Guin 1964 yılında Çözme Kelimesi adında bir öykü yazar. Öykü bir büyücü hakkındadır ve Cele Goldsmith Lalli* tarafından satın alınarak Fantastic'te yayımlanır. Öykü bir sürü ada arasında bir adada geçmektedir. 
Kısa süre sonra bir  yeni öykü daha yazar, Le Guin. İsimler Kuralı'nda adalar ve büyü kuralları daha da gelişmiştir. Öykü, ana takımada grubunun doğu uçlarındaki Sattins adasında geçmektedir. Öykünün baş kahramanı Bay Underhill adıyla tanıdığımız sonra gerçek adının Yevaud olduğunu öğrendiğimiz bir ejderhadır ve batıdaki Pendor adasından gelir. 
1965-66 yılları boyunca merkez ada Havnor'dan yola çıkıp takımadalar arasında Nihayet'i arayan bir prens hakkında uzun bir öykü yazar. Bu prens, bütün adaların ötesine, güneybatıya açık denize gider ve orada hayatları boyunca sallar üzerinde yaşayan insanlarla karşılaşır. Kayığını sallardan birine bağlar, Nihayet'in bu olduğundan emindir. Başıboş gezinen bu sal kolonisinin en uzak yolculuğunun da ötesinde, denizin içinde yaşayan deniz insanları bulunduğunu fark edince gidip onlara katılır. İma edilen sonuç, bir deniz insanı olan genç prensin sonunda yorulacağı ve dibe batacağı, Nihayet'i orada bulacağıdır. Bu öykü yayımlanmaz. Le Guin pek iyi olmadığı kanısındadır ancak temel imge olan sal kolonisinin çok iyi bir buluş olduğuna ve günün birinde kendisine bir yuva bulacağına inanır. Nitekim, Yerdeniz Üçlemesi'nin son kitabı En Uzak Sahil'de kendisine yer bulur.
Le Guin, Yerdeniz'i keşfetmeye ara verir. 1967'ye kadar.
1967'de Parnassus Press'in yayımcısı Herman Schein onu arar ve bir çocuk kitabı yazmasını ister. Parnassus, Amerika'daki en şık ve en iyi yazılmış resimli kitaplar basan yayınevidir. Le Guin'den istediği daha büyük çocuklara hitap eden bir kitaptır. Le Guin'den kimse şimdiye kadar bir şey yazmasını istememiştir. Bu heyecanla "çocuklar için yazma" endişesini atlatır. 
"Haftalar ve aylar boyunca, muhayyelemin karanlıkta, el yordamıyla aradığım şeyi bulmasına izin verdim. Orada adalara ve adalarda kullanılan büyüye rastladım. Büyüyü ciddi bir biçimde düşünmek ve çocuklar için yazmak birleşince büyücüleri merak etmeye başladım. Büyücüler birer arketip olarak, yaşlı ya da yaşı belirsiz birer Gandalf'tır. Ama beyaz sakalları olmadan önce nasıldılar? Bu tehlikeli ve âlimane sanatı nasıl öğrendiler? Genç büyücüler için okullar var mı? Vesaire.
Kitabın öyküsü esas olarak bir yolculuktur, uzun bir helezon biçiminde bir kurgu. Genç büyücünün gideceği yerleri görmeye başlamıştım. Derken bir harita çizdim. Artık her şeyin nerede olduğunu bildiğime göre vakit haritacılık vaktiydi. Tabii, her haritada olduğu gibi, çoğu şeyin ancak su üstündeki kısmı görülüyordu."

 
"Üç küçük adaya çocuklarımın bebeklik adlarını verdim; bir dünyayı yoktan var etme özgürlüğünü ele geçirince insan biraz dalgacı ve sorumsuz oluyor. (İktidar insanın ahlakını bozar.) Diğer isimlerin hiçbirinin bildiğim bir anlamı yok, ama sesleri benim için az çok anlam taşıyor."

*Cele Lalli, Ursula K. Le Guin ve daha pek çok yazarın bilimkurgu alanında yazmasını sağlamıştır.

Kaynak: Metis Seçkileri Kadınlar Rüyalar Ejderhalar Ursula K. Le Guin

3 Mart 2015 Salı

Ursula K. Le Guin Anlatıyor

 
BEN MÜHENDİS DEĞİL KAŞİFİM
Hayatım boyunca yazdım ve hayatım boyunca (bilinçli bir kararla olmasa da) "nasıl yazmalı" kitaplarını okumaktan kaçındım. Kısa Oxford Sözlüğü ve Follet ve Fowler Yazım Kılavuzu tüm araç ve gerecimi oluşturuyor. Ancak okumak, ders vermek ve diğer yazarlarla konuşmak, insanı belirli bir teknik bilince erdiriyor. Benimkinden en farklı olan, işe en uzak noktadan başlayan teknik, işte bu önceden hazırlanan planlar, listeler ve betimlemelerle çalışır. Bu, daha öykü başlamadan bir defter tutup öyküdeki tüm karakterleri betimleme tekniğidir: William kaç kilo, liseyi nerede bitirdi, saçını nasıl kestiriyor, önde gelen kişilik özellikleri nelerdir gibi.
Ben de defter tutarım; bu defterlere öykü fikirleri yazar, tıpkı birer kemikmişler gibi onlara homurdanırım, çiğnerim, çoğu kez gömer, sonra kazıp yeniden çıkarırım. Bir şey yazarken, hele bu bir romansa, karakterler hakkında notlar da düşerim. Hafızam çok zayıftır, ve eğer karakterin biri hakkında aklıma bir şey gelirse ve henüz onu yazmanın zamanı değilse, ileride bakmak üzere not alırım. Şöyle bir şey:
W, H'nin mast istm-Azr!!
Sonra da notu kaybederim.
Ama önceden betimlemeler yazmam, yazsaydım kendimi sakil hissederdim, hatta utanırdım. Eğer bir karakter çok açık değilse ve ben onun hakkında o kadarcık şey biliyorsam, zaten onun hakkında yazmaya ne hakkım var? Eğer William'ın neye benzediğini, geçmişini, ruhunun içini dışını kendimi tanıdığım kadar tanımıyorsam, Helen onun dizini ısırdığı zaman ne yaptığını betimlemeye ne hakkım var? Ne de olsa William benim. Benim bir parçam.
Eğer William yazılmaya değer bir karakterse, vardır. Benim kafamın içinde vardır, amenna, ama kendi adına, kendi haysiyetiyle vardır. Yapmam gereken tek şey ona bakmaktır. Onu planlayamam, parça pörçük oluşturamam, envanterini çıkaramam. Onu bulurum.
İşte, Helen dizini ısırdığında William hafifçe öksürerek "Bunun konumuzla ne alakası var Helen?" diyor. William olduğuna göre başka ne diyebilir ki zaten?
Eylemle, yaratmayla ilgili bu yaklaşımım, belli ki temel bir tavır ve kitaplarımın çoğunda açıkça görülen I Ching'e ve Taocu felsefeye duyduğum ilgiyle aynı kökten geliyor. Taocu dünya kaotik değil düzenlidir, ancak düzeni insan ya da kişisel veya insancıl bir tanrı tarafından dayatılmış bir düzen değildir. Gerçek yasalar -bilimsel olduğu kadar etik ve estetik yasalar da- herhangi bir otorite tarafından yukarıdan aşağıya dayatılmaz, nesnelerin kendisinde vardır ve bulunmaları, keşfedilmeleri gerekir.
Bu ideoloji karşıtı, pragmatik teknik, insanlar için olduğu kadar mekânlar için de geçerlidir. Ben Yerdeniz'i önceden niyet edip icap etmedim. Kendi kendime "Hey, bak, ada bir arketiptir, takımada süper bir arketiptir, öyleyse haydi bir takımada yapalım!" demedim. Ben mühendis değil kaşifim. Yerdeniz'i keşfettim.
 
Kaynak: Kadınlar Rüyalar Ejderhalar Ursula K. Le Guin'den Seçme Yazılar Metis Yayınları