28 Eylül 2026 Pazartesi

Tanrıların Tahtında


Hayat kurmacayı taklit eder
Anti-mimesis, Oscar Wilde tarafından "hayatın sanatı taklit ettiği" iddiasıyla ortaya atılan felsefi bir estetik teoridir. Antik Yunan’dan beri kabul gören ve sanatın doğayı/hayatı kopyaladığını savunan geleneksel Aristotelesçi "mimesis" (taklit) kavramını tamamen tersine çeviren bu düşünceyi 1889 yılında yayımlanan "Yalanın Gerileyişi" (The Decay of Lying) adlı makalesinde ele almıştır.  Wilde, doğadaki veya hayattaki nesnelerin kendi başlarına bir anlamı ya da estetiği olmadığını savunur. Ona göre insan bir şeyi ancak sanat onu işledikten ve görünür kıldıktan, nasıl bakması gerektiğini öğrendikten sonra fark edebilir. Bunun için verdiği en ünlü örnek Londra sisidir. Londra sisi, empresyonist (izlenimci) ressamlar tarafından resmedildikten sonra görülmüş ve estetik bir değer olarak algılanmıştır. Wilde haklıdır. Sanat yapıtları bireyi biçimlendirir.  
Bizler dünyayı, doğayı ve hatta kendi duygularımızı, yazarların, yönetmenlerin kurguladığı hikâye evrenleri aracılığıyla fark eder, isimlendiririz. Kurmaca, gerçeğe yön verir. Bunu kimi zaman Star Trek serisindeki el bilgisayarları ve teknolojik cihazlar gibi teknolojik öngörülerle yapar, kimi zaman da The Simpsons dizisindeki akıllı saatler, bazı siyasi gelişmelerin gerçekleşmesi gibi kehanet sanılan kimi durumlarla... İzlediğimiz diziler, filmler, okuduğumuz kitaplar, popüler kültür konuşma tarzımızı, düşünce kalıplarımızı, giyim kuşamımızı etkiler, hayatı algılayışımızı biçimlendirir. 
Wilde, sanatı yalnızca model olarak görmez. İnsanın yaşam öyküsünün, tanıklık ettiği yaşantıların, onu çevreleyen doğanın ham, kusurlu ve bitmemiş olduğunu ortaya koyar. Doğanın yetersizliği karşısında sanat yapıtlarının mükemmelliğinden dem vurur. Ona göre sanat bir ayna değildir; aksine gerçeklik sanatın arkasında yürüyen ve onun gölgesini takip eden bir çıraktır.  
Düzenlediği Tersine Mühendislik Atölyeleri ile yazarların ve okurların dikkatini çeken, ilgi gören Beliz Güçbilmez yazdığı "Anne Ben Düştüm mü? Kurmacalara Neden Muhtacız?" kitabıyla tam da bu ilişkiyi irdeliyor. Hayat "Neden?" sorumuza sağır kalırken, olup biteni kavrama çabamıza kayıtsızken, nedensellik bağını kuramazken bir insanın yarattığı hikâye evreni karşısında sınırları belli, kavranabilir, anlaşılabilir dünyalara tanıklık etmenin varoluşumuzu daha anlamlı kıldığını, kişisel deneyim arşivimizi genişlettiğini, duygusal repertuarımızı genişlettiğini karşılıklı sohbet eder gibi anlatıyor. "Manyetik Kuram Teorisi" olarak adlandırdığı çevrimiçi atölyelerde bir sanat yapıtını bir arada tutan unsurları, öylesine okuyup geçtiğimizde gözden kaçanları ayrıntılı şekilde, iştahla anlatıyor. Bizi çevreleyen dünyayı okuyup yazarak anlamlandırma hevesinde olanların, alet çantasını genişletiyor. Hevesli okurla, yazar adaylarını, akademisyenleri, hali hazırda basılı kitapları olan yazarları aynı atölyede buluşturabilmesi, herkesin o sofradan memnun ayrılmasını sağlaması da bundan kaynaklanıyor.


Tüm bu girizgâh, Beliz Güçbilmez'in tedrisatından birlikte geçtiğim bir yazar arkadaşımın yeni romanına sözü getirmek için. Gülsel Ceren Güneş'in Toros Yayınları etiketiyle okurla buluşan yeni romanı "Tanrıların Tahtında" kitabının elime geçmesini beklerken Ağrı Dağı'nda zirve yürüyüşü sırasında kaybolan, cansız bedeni 112 gün sonra bulunan ve dağdan indirilen Sevim Cansız'ın haberleri konuşuluyordu. Merakla beklediğim roman da benzer bir konuyu, yüksek irtifa dağcılığını ele alıyor, beş yıldır eksi altmış derece soğukta yatan kocası Deniz'in bedenini dağdan indirme amacıyla Everest'e tırmanmak isteyen Tomris'in hikâyesini anlatıyordu. 
Everest'in Zirvesinde Bir Yas ve Yüzleşme Anlatısı: Tanrıların Tahtında 
"Başkalarının kocaları ölünce mermer taşların altındaki cesedinin içinden çiçekler açar. Onun kocasınınki öyle değil; Boeing 737 uçaklarının uçuş yüksekliğinin biraz altında bir yerde, eksi altmış derece soğukta yatıyor. Beş senedir." 
Beş sene sonra, dağcı olmamasına karşın, kocasının bedenini almadan, onu toprağa vermeden huzur bulamayacağını, yasının bitmeyeceğini anlayan Tomris'in Everest eteklerine varması ve kocası Deniz'in orada birlikte iş yaptığı yerel rehberin evinde ondan yardım istemesiyle açılıyor roman. Tomris 1999 depreminde ailesini kaybetmiş, onların bedenine ulaşamamış, onları ziyaret edebileceği bir mezara koyamamış, akraba yanında büyümüş, öğretmenlik yaptığı okula bir söyleşi için geldiğinde eşi Deniz ile tanışan bir kadın. Eşinin ani ve genç kaybı, hayatın onu bir kez daha "mezarsızlıkla" sınaması karşısında zorlu bir yolculuğa çıkmayı, deneyimli dağcıları bile alt edebilen bir dağa çok az hazırlıkla tırmanmayı göze alan bir kadın. 
Bu yolculuk onu hem bedeninin sınırlarıyla zorluyor hem manevi yükün ağırlığıyla. Yine de bir an olsun pes etmeyi düşünmüyor. Fiziksel yolculuk sırasında eşinin anlattıklarını ilk elden deneyimliyor, yolda karşılaştığı kocasını tanıyan dağcıların anlattıklarıyla onu hem anıyor hem de birlikte paylaşmadıkları yanlarını duydukları ve deneyimledikleriyle anlıyor, tanıyor. Fiziksel yolculuğa geçmiş hatıralar ekleniyor. Hatırlamalarla okurun önüne eksik parçalar konuyor. Yerel rehberin Deniz'in günlüğünü vermesiyle zirve yolunda kaybolan eşin yaşadıkları da yola paralel olarak okura sunuluyor. 
Anlatı ilk sayfalardan itibaren çatışmalarla dolu. Kocasını kaybeden Tomris'in içsel çatışmaları, çetin doğa ile dağcıların çatışmaları, dağı tanrıça olarak gören, kutsal kabul eden yerel halkın maddi güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için kutsalıyla karşı karşıya gelmesinin yarattığı çatışmalar... Gülsel Ceren Güneş hepsini bir araya topluyor ve sağlam bir kurgu yaratıyor. Yüksek irtifa dağcılık gerçeklerini, erkek egemen dağcılık jargonunu, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi, dağcılara yol açan, onları zirveye taşıyan isimsiz kahramanları yerel rehberler Şerpaları, onların kültürünü, tanrıça olarak gördükleri zirvelerle kurdukları ilişkileri, kadim bilgeliklerini, erkeklerde egemen olan zirveyi fethetme arzusuna karşın, dağı temizleyen, Tomris'in yaralarını saran, şefkatle onaran dağcı kadınları, dağda kadın olma deneyimini bir yas hikâyesiyle birleştiriyor. 


"Tanrıların Tahtında" zirveye ulaşma hedefinden öte, oradan canının bir parçasını indirmeye kararlı, yasın aşamalarından bir bir geçerek sevdiği adamla vedalaşmayı, onun kaybını kabullenmeyi deneyimleyen bir kadının hikâyesi. Güneş'in kahramanı Tomris'i savunmasız, kırılgan bir coğrafyaya yerleştirerek onun kırılgan hâlleriyle bizi hemhal etmesi, yasın soğukluğu ve dağın dondurucu koşulları karşısında bir ortaklık kurması, üzerimizdeki duygusal etkiyi arttırıyor. Akıcı, yalın bir dille yazılan bu fiziksel ve psikolojik yol hikâyesi, içerdiği güçlü duygular ve çatışmalarla daha çok okurla buluşmayı hak eden güçlü bir roman. 
* Bu yazı TDB Dergi 229. sayısında yayımlanmıştır. 

Sonbahara hazır mısın?

Dün evin içinde arı gibi çalıştım. 
Önce blogtaki yarım kalmış yazılardan sonuncusunun altına uzun bir paragraf yazdım. Paylaştım ve yataktan kalktım. Sonra gece yarısına kadar süren ev işleri... 
Mektup yazmanın, orada kendimden bahsetmenin, güne dair kısa, küçük hedefler koymanın verimliliğe etkisi var. Mektubumda yapsam iyi olur dediğim ne varsa, fazlasıyla yaptım. Yatak odama taşıyınca bir yıldır yanlış yerde dikildiğini fark ettiğim şifonyeri antreden koridor boyunca iterek başladım işe. Hem odamdaki depolama alanı çoğaldı. Hem de pencere yanına çakılı açık rafın yanında şifoniyer şahane oldu. Renk de tuttu, doku da. Onun yanına da kesonu koydum. Kitaplıktan başlayarak merdiven gibi alçalan bir alan çıktı ortaya. Gecenin ilerleyen saatlerinde kesonun üstüne koyduğum cep telefonunu açıp yoga pratiği de yaptım. Matı açıp yerleşebileceğim bir alanım doğdu böylece. Tam karşımda da bir boy aynası olduğundan duruşumu da görebiliyorum. 
Okulların açılmasıyla evdeki eşyalar göçmen kuşlara döndü. Kimi bir yıldır saklandığı kutulardan çıkıyor evin farklı köşelerine uçuşuyor, kimi eski, kırık işlevsiz eşya toplanıyor, evden çıkıyor. Kimi de yer değiştiriyor ve doğru yerini buluyor. 
Bu evin bize bir güzel katkısı da, her daireye ait su ve doğalgaz sayaçlarının olduğu yerlere akerdiyon kapı yapılarak onların daireye ait küçük bir depolama alanına dönüştürülmüş olması. Birkaç hafta önce oraya da el attım. Her şeyi dışarı çıkarıp balkon süpürgesiyle süpürdüm. Çöpleri, tozları dışarı attım. Fazla eşyaları, kutuları güzelce istifledim. Bir yap boz ciddiyetiyle alanı en doğru, verimli kullanmak için yerleştirdim. Daha önce eve temizliğe gelen kadından yapmasını rica ettiğim ancak istediğim özende bitirilmeyen işi de kendi içime sinen şekilde tamamladım. Bir süredir eve kimseyi almıyorum. Çünkü fark ettim ki, ben temizlikten önce düzen arıyorum. Onu da bana bir başkası veremiyor. Yaz biterken evde hayatımı kolaylaştıracak düzeni oluşturmaya niyet etmiştim. Taşınma sonrası sırası gelmeyen işleri bir bir yapmanın rahatlığı, fiziksel yorgunluğumun önüne geçti. 
Dün sahiden de tüm günü ev işiyle geçirdim. Sabah rutin mutfak işlerini yaparak kızımın uyanmasını bekledim. Kahvaltı için taze ekmek alma, çöp atma görevini de ona verdiğimden akşam altıya kadar evden burnumu çıkarmadım. Kısa bir yürüyüş ve alınacak birkaç şey için çarşıya çıktık. İşimizi halledip döndük. Aralarda sadece yemek ve dizi izleme molası vererek kaldığım yerden işe koyuldum. Yaptığım yoga pratiği, evi toparlamanın huzuru ve ılık duş etkisiyle deliksiz uyudum. 



Yoga pratiği deyip geçmeyeyim. Arkadaşımın online ders aldığı kundalini yoga hocası 4 haftalık bir "Yeni Mevsime Hazırlık" serisi hazırlamış. Çalışmanın vaadi, bedeni, ruhu yazdan sonbahara taşımak; mevsimin getirdiği içe kapanış, bedende, ruhta soğuma/kuruma, hüzün, melankoli, depresif ruh hali, uyuşukluk vb. olası fiziksel ve duygu durumlarını dengelemek ve bu dönemi daha verimli geçirmek olarak belirlenmişti. Bu çarşamba son ders var. Üç pratiğin ardından belirlenen niyetle uyumlu hareket ettiğimi, her pratiğin ardından mışıl mışıl uyuduğumu, eskiye ait, iş görmeyen şeyleri bıraktığımı fark ediyorum. Canlı derslere katılamadığım için dün gece üçüncü haftanın pratiğini kayıttan yaptım. Ağırlıklı olarak kollarla çalıştık. İkişer, üçer dakikalık kol serileri epeyce zorluyor esasında. Kollar yoruluyor, ağrıyor. Bunu arkadaşıma söylediğimde "Kundalini yogada kol sadece kol değil, kim bilir ne yükleri, ağırlıkları attın Tuğba'cığım," dedi. Arkadaşıma yürekten inanmayı seçiyorum. Tıpkı dışarıda kuruyan, bırakan doğa gibi ben de benim için kurumuş, tükenmiş, bana hizmet etmeyen nesneleri, olayları bırakıyor ve yeniye yer açıyorum. Öyleyse sonbahara hazırım, onunla uyumluyum. Ya sen?

27 Eylül 2026 Pazar

Pazar mektubu

Sevgili arkadaşım, 

Haftalardır elim yazmaya varmıyor. Bloğun içi onlarca bitirilmemiş taslakla dolu. Yazın okuduğum kitaplara, yüzme molalarına, gün batımlarına, yaz konserlerine dair bu bitmemiş notlara, bitirmek için gereken emeği, zamanı harcamıyorum. Çünkü kum taneleri gibi aktı, bitti. Üzerine söylenecek söz yok gibi geliyor. Ama yazmak da istiyorum, ses vermek, ses duymak. Eskisi gibi burayı aktif kullanmak. Sözcükleri zihnimi derlemek toplamak için kullanmak... 

Mektup bunun için iyi bir araç olur diye düşündüm. Okuru belli olmasa da sevgili arkadaşım diye seslenerek cümle kurmanın, söze başlamanın samimi, baskıyı azaltan bir yanı var. Yaz hızlı geçti arkadaşım. Koşarak başladım, koşarak bitirdim. Bozcaada Yarı Maratonu'nda 5K koşu ile deniz sezonunu açıp Ayvalık Yarı Maratonu'nda 5K koştuktan sonra finali yaptım. Yaza çokça şey sığdırdım. Kısa hafta sonu tatilleri, gün batımları, arkadaşlarla buluşmalar... Yazın en sıcak haftalarında bile spora gitmeyi aksatmadım. Sürdürdüm. Adım adım elli yaşa geldim, dayandım ve içine girdim.

Bozcaada koşusu sırasında merkür retrosu yaşanıyordu. Çok tuhaf bir şekilde tam da aile içi ilişkileri, eski kırgınlıkları, üstü örtülmüş sırları işleyen retroda bu mesele nurtopu gibi kucağıma düşmüş, üstü çok güzel örtülmüş bir sır, olayın kahramanlarından habersiz ifşa olmuştu. Doğrudan benimle ilgisi olmasa da çamuru bana da sıçradığından bu yaz bu mesele arka sekmede hep açıktı ve ağzımızın tadını kaçırdı. Benim meselem, benim ayıbım, kusurum olmadığını idrak etmek, bununla başa çıkmak da yaz aktivitesi olarak kayda geçti. Tabiri caizse tarih tekerrür etti dedirtti. Şimdi çemberin ve o toz dumanın dışında olduğum için daha net görebildiğim bu olaylar silsilesine baktığımda geçmiş olumsuz deneyimlerden gerekli dersi çıkardığımı fark ediyorum. Aynı olaylar tekrarlanıyor. Rolüm bu kez farklı. Ama ben döngünün dışına çıktım. Olayların beni ezmesine izin vermiyorum, düşüncelerimin ipini bıraktım. Haklılığımı kanıtlama peşinde de değilim. 

Sevgili arkadaşım, 

Yeniden yazmaya başlamak için motivasyona ihtiyacım var, kelimelerle yarenlik etmek için, sıkı fıkı olmak için, kitaplarla düşüp kalkmak, onlara daha yakından bakmak, işe yarar bir yol olabilir diye düşünüyorum. Bir kitap kulübü mü kursam, yoksa yazma ödevleri de olan Sanatçının Yolu gibi kitaplarla yol mu alsam bilmiyorum. Şimdi havalar soğudu ya, yaz güneşi uzaklaştı, mesafelendi, yorganlar çıktı, günler kısaldı, ev içinde geçirilen süreler uzadı, okullar açıldı, öğrencilik başladı ya, benim de öğrenci olasım, çalışasım var. Ev çalışma alanlarıyla dolu. 2+1 evde altı masa var arkadaşım. Biri bahçede, zamanı geçiyor. Bugün için belki kahvaltı yaparız dışarıda diye düşünüyordum. Ama hava kapalı, rüzgarlı, serin. Belki öğle saatlerinde bir kahve içeriz. O kadar. Sonra sezon bitiyor. Minderleri falan da kaldırmak gerek. Günler hem hep birbirinin aynı ve durağan hem de hiç bitmeyen bir devinim içinde geçiyor. Evde katlanması gereken çamaşırlardan oluşan bir yığın var. Okunmamış kitap kuleleriyle yarışır. Bugün el atmalıyım. Çarşamba yola çıkıyorum çünkü. Kongre var. İstanbul yolcusuyum. Ben yokken ablam eşlik edecek kızıma. Evi de temizlemeli. Market alışverişi de şart. Dün yufka gibi serilmiştim yatağa, öyle beyaz, haksız, yorgun. Sıcak duş, haşlanmış patates ve uykunun çözemeyeceği bir şey değil. Toparladım akşama kadar. Baş ve vücut ağrısı için masaja gittim sonra. Katır kutur bedenim ne kadar yoğrulsa da, gevşemese de iyi geldi kendimi şifalı ellere bırakmak. Sonra çorbacıya gittim. Kızım ve arkadaşı geldi yanıma. Yarenlik evde sürsün diye davet sundum. Akşam yemeğini hazırladım sabahki kırıklığımın kalmadığını  fark ederek. Yemeğin üstüne bir de okey patlattık, sonra da mısır. Gelen, kızımın kreşten arkadaşı. O yaşlarda bize ilk geldiği günü anlatıyordu geçenlerde, karşılaştığımızda. Ben yine mısır patlatmışım. Mısır patlatan anneleri seviniz. Arkadaşları eve davet eden, çay demleyen, soru soran ve dinleyen anneleri de keza öyle. Evlerin arası uzak değil ama hava kararınca bir başına yollamak olmaz diye hep beraber yola revan olduk oyun bitince. Dolunay ışığında, cep telefonundan yükselen ezgilerle ıssız yolu bir gittik, bir döndük. Bir bölüm daha Gilmore Girls izledik. Ben doğru uykuya... Gece boyu birkaç kez uyandım ama uykumu korkutup kaçırmamak için usul usul davrandım. Kazanan yeniden sımsıkı yumulan göz kapaklarım oldu. İşte buna sevinebilirim. Çünkü dünkü yorgunluğun, halsizliğim ve hastalığın sebebi geç saatlere kadar yiyip midemi tıka basa doldurma, gece uyanınca telefonda kelimelik oynama suretiyle kendimi sabote etmem idi. Bu sabah daha dingin, daha kendime gelmiş uyandım. Mükellef bir pazar kahvaltısı için hazırım. Kızım uyanana, afyonu patlayana kadar bulaşık makinesini boşaltır, kirlileri doldurur, kısa bir yürüyüşle File'ye varır, sıcak baget ekmek alırsam güne iyi başlamış sayacağım kendimi. Ya sen arkadaşım, bu güzel pazar sabahından senin muradın ne? 

3 Eylül 2026 Perşembe

Bir Vatozun Anlattığı

Sığ sularda yürüyüp birilerinin sığlığı üzerine dertleşiyorduk. Dedikodu maksatlı değil. Yaptıkları eylemler bizi incittiğinden, zarar verdiğinden. Arkadaşım ve ben. Metafor değil. Denizin içindeydik. Eylül güneşi tepede pırıl pırıl parlıyordu. İğde ağacının altına çektiğimiz şezlongta yeterince ısınınca denize girmeyi teklif etmiştim. Kuzey Ege'ye has serinlik bir anda suya dalmama izin vermediğinden suyun içinde hem yürüyor hem sohbet ediyorduk. Kıyıya paralel. 

Dönüş yolunda ayak tabanımın altında bir yumuşaklık hissettim ve refleksle ayağımı yukarı kaldırdım. Bir "Ayy" hecesi döküldü ağzımdan. O anda kuma gömüldüğü yerden bir uçan halı misali süzülen vatozu gördüm. Yanımızda beliren adam, "Dikeni battı mı?" diye sordu. Dikeni batmamıştı. Kumun altına gizlendiği yerde istiridyeleri, midyeleri yiyerek beslenen vatozun o anda sohbetimize konu olan kişiye ne kadar benzediğini fark ettim. Gizleniyordu. Gözden ırak besleniyordu. Üzerine gidince kaçıyordu. Ve dikeni, hem savunma aracı hem de yükü kendi kuyruğunun ucundaydı. Hayat, anlamam için bir sembol, armağan sundu bana tepsi içinde,  bir anda. Mesajı aldım. Arkadaşım da fark etti. Birbirimize baktık. Sözsüz bir anlaşmayla suya daldık ve bıraktık ne varsa tuzlu suya. 



25 Ağustos 2026 Salı

Kendi kalbine huzurla yerleşmek

Siz beni özlediniz mi, bilmiyorum ama ben yazmayı ve ses vermeyi özledim. Yaz hâlleri diyelim sessizliğimin sebebine. Layığıyla durup dinlenemediğim, molaları makûl sürelere yayamadığım, sıkıştırdığım, yoğunlaştırdığım, elimden geldiğince mesai biter bitmez her bir günü, her bir haftayı tatilmiş gibi yaşamaya çalıştığım bir yaz sürüyor. 

Çok gün batımı izledim. Çok arkadaşla buluştum. Çok kadeh tokuşturdum. Çok selfieye konu mankeni oldum. Leziz mezelere ekmek bandım. Soğutulmuş kadehlere lıkır lıkır üzüm suları döktüm. (kelimeler buzlanmasın durduk yere) Aynı kumsala ayak bastım. Aynı denizde yüzdüm. Değişmeyen dev kadroyla. 

Aynı suda iki kez yıkanılmaz demiş ilk filozoflar. Haklılar. İlk kez birlikte plaja gitmelerimizin üstünden 36-37 yıl geçti belki de. Biz aynı değiliz. Dün bir arkadaşımın benim içimi soğutmak için sarf ettiği cümlelerden alıntıyla ve ilhamla yazıyorum şimdi bunu. Evet, büyük galibiyetlerimiz de olmadı ama acayip zorlukların, yenilgilerin, hayal kırıklıklarının, aldatılmaların, arkadan vurulmaların da içinden geçtik. Ve hâlâ sığıyoruz kalbimize, birbirimizin hayatlarına. 

Sosyal medyada yenice paylaştığım afili bir cümleyi buraya da alayım. Tam da yeri gelmişken. Şöyle demiştim gülümsediğim bir fotoğrafın altına:

"Ev romanından çekip çıkardığım bir mesaj iliştireyim şu fotoğrafın altına. Gerçek evini bulmuş olmanın rahatlığıyla. Gerçek ev, insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenler hiçbir yerde barınamaz. Yerleşenler ise böyle içten gülümser." 

Bir Shakira değilsem de bu satırlar da göndermeliydi elbette.  Artık dürüstlüğüne inanmadığım, sözleriyle eylemleri birbirini tutmayan, içimdeki adalet terazisini hep kendi lehine bozmuş, orayı sarsmış kimselerin ardından haksızlığa uğradığını düşünen ben'e seslendim, onu avutmaya çalıştım. Ayrıntılarla uğraşmayı bırak. Aklına ilk gelen cevap doğru yanıttır. Artık muhatabına değil, kendine, içine, evine dön. Yalnızca orayı gör, dedim. Psikologla konuşurken şöyle bir şey demiştim. Neden beni rahatsız eden bir olay karşısında  o kadar da keskin bir tepki vermediğimi irdeliyorduk. Bir beyaz sayfaya bir damla mürekkep döküldü. Onu yayarsam kendime, hayatımdaki renklere, güzelliklere yer kalmayacak. O yüzden orayı sınırlandırmaya çalışıyorum. Haklı bir gerekçe. Ama hâlâ diş sıkma meselesiyle uğraştığıma göre bunu sadece zihnim biliyor, bedenim değil. Geçen perşembe yeni bir şey geldi kulağıma, sanki talep etmişim gibi. İnkar edilen bir mevzunun aslında doğru olduğuna dair, aklına ilk gelen yanıt doğrudur demem ondan işte. O gün spora gittiğimde çok sinirliyim. Kol çalışalım, dedim. Antrenman boyunca koca koca toplar, ağırlıklar elimde vurdum, zıplattım, sıçrattım, kaldırdım, indirdim, savurdum. Bedenimden o öfke ve kızgınlık kollarım vasıtasıyla aktı gitti. Bu şiddet meselesi de böyle bir şey muhtemelen. Kızgınlık, öfke bedene sirayet ettiğinde, yumruklar sıkılıyor ve oradan çıkmak istiyor. Bunun yanlış olduğu bilinciyle tepkisiz kaldığımızda ise bedende birikiyor. Somatik travma çalışmaları da bu zemine oturuyor anladığım kadarıyla. Antrenman sonrası hissettiğim o şahane hâli hatırlayınca çok da anlamlı. 



20 Ağustos 2026 Perşembe

Kitap tanıtımı: Ev

EV: BELLEĞİN, KIRGINLIKLARIN VE ERTELENMİŞ YASLARIN PEŞİNDE BİR YOL HİKÂYESİ

Nermin Yıldırım, okurunu her yapıtında konfor alanlarının dışına davet eden, insan ruhunun girintili çıkıntılı, mayınlı arazilerinde dolaştıran bir yazar. "Unutma Beni Apartmanı" ile başlayan edebi yolculuğunun yedinci durağı "Ev" ödüllü bir roman. 2021 yılı Duygu Asena Roman Ödülü sahibi kitap, yayımlandığı günden itibaren okurun ilgisini çekiyor. Hep Kitap'ın ardından yayın hakları Everest Yayınları'na geçen roman 35. baskısıyla çok satan bir kitap olmayı da başarıyor. 

Yıldırım "ev" imgesini alıştığımız korunaklı liman, ana rahmi ya da aidiyet gibi sıcak ve şefkatle sarıp sarmalayan bir imge olarak karşımıza çıkarmıyor. Bu romantik kabulü kökünden sarsıyor ve bize bambaşka bir yol hikâyesi anlatıyor. Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı Seher arkadaşı Ogo ile Hristiyanların ünlü hac rotasını, Portekiz'de başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela Katedrali'nde son bulan, Samanyolu'nun dünyadaki izdüşümü 263 kmlik yolda ilerliyor. Roman fiziki yürüyüşle açılıyor ancak ilk sayfalardan itibaren Seher’in fiziksel yolculuğun yanı sıra kendi iç dünyasının karanlık labirentlerine doğru yürüdüğü de anlaşılıyor. 

Bu yolculuk, kaçış ile arayışın, unutmak ile hatırlamanın bıçak sırtı dengesinde bir yürüyüş. Fiziksel yürüyüşe Seher'in terapi seanslarının hatıraları da karışıyor. Bireysel travmalarla yüzleşmek için kullanılan EMDR terapi yöntemi seansları bir anahtar gibi Seher'in geçmişinin üzerine kapanan kapıları tek tek açıyor. Okur da o mahrem terapi odasının içine giriyor ve terapist ve danışanın seçtiği fotoğraf karelerini arka arkaya diziyor; Seher'in geçmişini bir fotoğraf albümünü inceler gibi uzaktan, mesafeli ama sarsıcı bir bakışla izlemeye başlıyor. 

"Sahte Anı" ve Belleğin Politik Mimarisi

Ev romanının en özgün ve akademik literatürle de dirsek teması kuran yönü, "bellek" olgusunu edilgen bir depo olarak değil, kurmaca bir yapı olarak ele almasıdır. Freud ve Janet’ın psikolojiye kazandırdığı "sahte anı" kavramı etrafında şekillenen anlatıda; Seher, hakikat olarak bellediği pek çok hatıranın, aslında şimdiki zamanın ihtiyaçlarına göre kurgulanmış birer meşruiyet arayışı olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Yazar Literaedebiyat'ta yayımlanan bir söyleşide bu bağı şöyle anlatıyor: 

"Hatırlamanın meşakkatli bir iş olduğunda hemfikiriz. Toplumsal olarak da böyle bu, kişisel olarak da. Neticede bellek tümüyle politik ve mayınlı bir alan. Buradan bakınca hatırlamanın bir cennet vaadi yok ama tam göbeğinden geçerek de olsa sonunda cehennemden çıkma vaadi taşıyabilir. Hatırlamak ve beraberinde yüzleşmek. Bu anlamda Ev'de derin bir kazı var. Seher özbenliğine ulaşmaya çalışan, sancılı bir kazı yapıyor. Yüzeyden dibe doğru giderken, hakikat dediği şeyin kurgudan ibaret olduğu gerçeğiyle, yani geçmiş yaşantılarını aktüel ihtiyaçlarına göre kurguladığı gerçeğiyle karşılaşıyor. Pek çok psikanalistin Janet ve Freud'dan ilhamla kurcaladığı o meşhur sahte anı olgusuna yaslanarak, hatıralarını sorguluyor diyebiliriz. Hatırlamayı seçtikleriyle ya da düpedüz uydurduklarıyla geçmişi baştan dizayn ettiğini ve yıllarca kendi yalanına inanmayı becerdiğini görüyor."

Yıldırım, toplumların da tıpkı bireyler gibi geçmişi işlerine geldiği gibi yeniden inşa ettiğini, dürüst bir yüzleşme yaşanmadığı sürece bu kurgusal cennetlerin birer cehenneme dönüşeceğini ima ederek belleğin güvenilirliğini tartışmaya açıyor. Bu tartışma alanı elzem çünkü bellek, sadece bireysel bir psikanaliz alanı değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, patriyarkanın ve toplumsal baskıların doğrudan müdahale ettiği politik bir alan olarak beliriyor. 

Kadınlık, Patriyarka ve "Kutsal" Ailenin Sınırları

Yıldırım’ın edebiyatında kadın figürler, toplumsal normların kendilerine biçtiği "ideal" ya da "uslu" rollerin çok ötesindedir. Ev’de de bu çizgi bozulmuyor. Patriyarkanın palazladığı iktidar ilişkileri, aile kurumunun korurken sakatlayan yapısı ve kutsallaştırılan ebeveynlik rolleri, romanın cesurca deştiği en temel alanlar olarak biçimleniyor. 

Erkek egemen söylemin "arızalı" ya da "marjinal" olarak yaftalamaya meyilli olduğu kadın karakterler, Yıldırım’ın kaleminde anormalliklerin havada uçuştuğu bir dünyada son derece "sahici" ve "normal" tepkiler veren öznelere dönüşüyor. Yıldırım; yapış yapış, içi boşaltılmış bir sevgi dili yerine, anlamaktan ve cesurca yüzleşmekten doğan sert ama gerçek bir merhameti savunuyor. Ailenin çocuklukta açtığı yaralar, yetişkinlikte ilişkiler, dostluklar ve aidiyet krizleri üzerinden yeniden üretilirken; roman okura bavulunu toplayıp çocukluk evinin kapısından çıkmanın yetmediğini hatırlatıyor. Çünkü gerçek çıkış, fiziksel olarak çekip gitmek değil; o duvarların arasında biçimlenen ve üzerimize giydirilen kimlikten özgürleşmek. 

Gül Bahçesi Vaat Etmeyen Yazar

Ev, rahat bir okuma tecrübesi vadetmiyor; aksine, okurun zihnindeki hazır şablonları sarsan, dikenli ve katmanlı bir metin olarak kendini var ediyor. 

Yazarın roman boyunca altını çizdiği en belirgin hakikat belki de şurada gizli: Ev, ne haritalardaki muğlak bir coğrafi koordinat ne de dört duvardan ibaret bir beton yığınıdır. Gerçek ev; insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenlerin hiçbir yerde barınamayacağını hatırlatan Ev, edebiyat dünyasında uzun süre konuşulacak, referans gösterilecek başyapıtlardan biri olmayı hak ediyor.


31 Temmuz 2026 Cuma

Yaz okumaları

Bir beraber yazma sürecini daha bitirdik. Yazma süreci, her zamanki gibi kalemimizin ucunu açtı. Şu sıcak yaz günlerinde bizi yazı masasının başına geçirdi. Öyle ya da böyle. Hep birlikte geçmişi yad ettik, eskilerle yüzleştik, onlara bugünün ışığında tekrar baktık. Şimdiye değin kurguladığımız halini hatırladık, değerlendirdik belki de revize ettik. Geçmişi hatırlamak, hep bir yeniden kurgulama hâli çünkü. Duygularımızın, düşüncelerimizin etkisi altında bakıyor ve bir gerçeklik algısı yaratıyoruz. Aynı sofraya oturup o masadan bambaşka durumlarla (kimi aç, kimi tok, kimi doyumlu, kimi mutsuz) kalkmamız gibi bir şey. Tam da buralara değinen bir romanı bitirdim geçenlerde. Nermin Yıldırım'ın Ev romanını. Kitabı sevdim. Oturdum, TDB Dergi'ye hakkında bir yazı da yazdım. Bir meslek dergisinden çok edebi platforma yazılmış gibi derinlikli bir tahlil çıktı ortaya. Dün toparladım yolladım. Elimdeki dört öykülük bir çocuk öykü dosyasını da yazar bir arkadaşıma yolladım. Yollarken de açıp hızlıca okudum. Beğendim de ama bu birkaç yıldır o dosyaya yayınevi aradığım ve dosyanız elimize geçti yanıtı dışında yanıt alamadığım gerçeğini değiştirmiyor. Yazmak ve yayımlanmak doğru orantılı değil. Dolayısıyla bir dosya tamamlandığında, arayış süreci başladığında, henüz yayımlanma imkânı yoksa, ya da yıllar sürebilecek bir yayın programına alınıp bekleme sürecine girilmişse, o dosyanın üstünden atlayıp yenisini yazmaya koyulmak lazım. Ama içsel motivasyon bir yere kadar yetiyor, bir ödül ve haz mekanizmasına ihtiyaç duyuyoruz. Yazar için o ödül ve haz kitabın basılmış hâlini eline almak. Kiminle konuşsam, dağıtımdan, yayınevlerinin geç yanıt vermesinden, yayın programın alındığı halde iki yıla yakın bekleme sürelerinden bahsediyor. Kendimize çetin ceviz bir uğraş seçmişiz vesselam. Yayıncılık dünyasının yavaşlığına tezat, özgür bir alan burası. Blog yazmaya başlamamın en önemli sebebi de buydu esasında. Kendimi bir jüriye, seçici kurula beğendirme zorunluluğu olmadan, yazma hevesim içimde canlıyken, yazmak ve sıcak sıcak paylaşmak. Gelen yorumlarla okurun varlığını fark etmek, yola devam etmek için bir sıcak merhabayı, nefesi hissetmekti. Bu motivasyonla başladım blog yazmaya, bu motivasyonla da sürdürüyorum. Bununla beraber 2026 yılı bitmeden bir güzel haber duymak istiyorum. Sonbaharın gelmesiyle yepyeni bir dosyaya başlayabilmeyi, sürdürmeyi, her zamanki yazdıklarımdan farklı olarak daha oylumlu tek bir metin üzerinde çalışabilmeyi diliyorum. 

Evet, o projeyi erteliyorum. Çünkü dışarıda yaz var. O turuncu portakal her zamankinden güçlü, her zamankinden yakın. Fön makinesi gibi ha babam, de babam üflüyor üstümüze üstümüze. Mevsime has bir durgunluk var iş yerimde. Tatile tamamen çıkmak yerine hafta içi günübirlik kaçamaklar yapmayı, hafta sonlarını değerlendirmeyi seçiyorum. Geçen gün adaya gittim. Sabah 9.30'ta indim limana. En yakın tesise geçip denize daldım. Tam sevdiğim gibiydi deniz. Dalgasız, berrak, pırıl pırıl, tadında bir Ege serinliği. Gir çık, sallan yuvarlan, kuru, bunal, yeniden yüz. Okuduğum kitabın yazarını da buldum adada. Kısa bir sohbet ve imza... Yeniden cup suya! Altıya kadar böyle zaman geçirip bira, kalamar, birkaç mezeyle akşam yemeğini de halledince zaman yavaşladı, genişledi ve bir kısa tatile evrildi. Hazzı cepte, eve döndüm. Yaz mevsimini seviyor, yaşadığım yerin hakkını veriyorum. Yavaş yavaş geliyor arkadaşlarım şehre. Aile evlerine dönüyorlar. Buluşma sezonu açılacak. Eli kulağında. Her şeyin bir zamanı var. Şu an ev içlerinden sokağa, plaja taşma zamanı. Otlar kurudukça, sarardıkça, sıcağa aylar boyu maruz kalınca, dışarıya doyunca, yavaş yavaş ev içlerine çekilme özlemi gelince sonbahar gelip dayanacak. O zamana erteliyorum işte, yazma eylemini. 

Şu sıra okumakla aram düzeldi. Akıcı, kalın romanlar seçtim kendime. Önce Akhileus'un Şarkısı, sonra Ev romanı. Ardından iki öykü kitabı. Kaplumbağa Ayaklanması ve Sardunyalar Güneş Sever. Öykü okumak, avuçlarımı kaşındırdı. Öykü üzerine düşündüğüm, soru sorduğum, yanıtlar aradığım, tanıtım yazıları yazdığım, söyleşiler hazırladığım o üretken dönem... Üstünden hayli zaman geçmiş. Yavaş yavaş sahalara dönmeli. Hem belli mi olur, yeni öyküler de yazarım. 

                                                                           *

Yılın o zamanları geldi. Kurumuş otlar tutuşuyor, rüzgârla bir çırpıda yayılıyor ve göz göre göre cayır cayır hektarlarca ormanlık alan kayboluyor. Dün bir videoya denk geldim. İçim cız etti. Bir tilki virgül gibi kıvrılmış içine, yavrusunu saklamış alevlerden. İtfaiye eri önce kalp masajı yapıyor sonra baretinin içinden su içiriyor. Zorlanıyor önce sonra yudum yudum su içip kendine geliyor. Artan orman yangınları insan kaynaklı ama en büyük mağdurlar ise ormanda yaşayan her türlü canlı. Ne çok canlının ahı var üzerimizde. 

                                                                         *

Yarın öğleden sonra Bozcaada'ya gitmeyi planlıyorum. Bu yıl 25. kez yapılacak Ozanın Günü ve Homeros Okuması etkinliği kapsamında düzenlenecek Yılın Paneli'ni izleme hevesi düştü çünkü içime. Gazetesi yazar Haluk Şahin ve şair Cevat Çapan danışmanlığında hazırlanan program Homeros'un destanlarından çağdaş Türk şiirine uzanan pek çok etkinlik yer alıyor. Pazar sabahı gün doğarken yapılacak Homeros'un destanlarının farklı dillerde seslendirildiği Şafak Nöbeti'ne kalmayacağım. Belki ilerleyen yıllarda o da kısmet olur. Benim niyetim Odyssey filmi bağlamında Bozcaada'nın konuşulacağı paneli dinlemek. Gerisi ada sokakları ne sunarsa onu almak ve gece son vapurla ayrılmak. Bu yıl Nolan'ın filmi vesilesiyle yalnızca Odyssea Destanı'ndan parçalar okunacakmış. Sabah Troya'nın arkasından güneş doğarken farklı dillerde destanın parçalarını dinlemeye bu yıla kadar gönlüm düşmemişti ama şimdi bunu şiirsel ve büyüleyici buluyorum. 

                                                                      *

Bir arkadaşım kadınların beden algısı, bunu kuşaklar arası nasıl aktarıldığına dair kendisi açısından ufuk açıcı bir kitabı (Anneler, Kızları ve Beden Algısı Hillary L. McBride Okuyan Us) bitirdiğinden bahsetti ve kız annesi olduğum için bana da okumam için verdi. Başladığım kitapları bitirince sıra geldi, evirdim, çevirdim, şöyle bir karıştırdım ama kitap benimle konuşmadı. Arkadaşımın altını çizdiği satırlara göz atıp atlaya atlaya okuyacak ya da iade edeceğim. Kurgu dışı kitapları okumakta çoğunlukla zorlanıyorum. Bir kitabı elime aldığımda ilk beklentim, yazarın inşa ettiği hikâye evrenine dalmak, yeni insanlarla tanışmak ve insanlık hâllerine bakmak sanırım. Kışın aldığım ve evin içinde yitirdiğim Annemin Uyurgezer Geceleri'ni bir hediye kutusunun içinde bulunca merakla ilk sayfasını okudum. Okuru hemen yakalayan, merak uyandıran, kalın kitaplardan gözü korkmayan, tam tersi sayfalar boyunca orada kaybolmak isteyenler için uygun seçim. Yani benim için. Kitaplar bazen bilgilenmek içindir, kafa açmak, dağınık düşünceleri tasnif etmek ve kavramsallaştırmak için bazen de insanlık durumlarına bakmak ve pekala yan sokakta oturabilecek insanların başından geçenlere tanık olmaktır. Benim okuma tercihim galiba çoğunlukla bu tanıklıktan yana. Ya sizin? Sizin tercihiniz ne? Kurgu mu? Kurgu dışı mı?


21 Temmuz 2026 Salı

Geçmişe mektuplar: 8

Retro bitiyor. Geçmişe mektuplar serisi de öyle... 
Bu seriye başlarken Neslihan 13-29 Haziran tarih aralığına da dikkat çekmişti. Bu tarihler arasında gündemimize gelen, ev, aile, ebeveynlik, duygusal ihtiyaçlar evrenini gözlemlemeyi, özellikle aksayan yerleri fark etmeyi, buraları yeniden ziyaret etmeyi, üzerine düşünmeyi tavsiye etmişti. Burada yaşanan, beni zorlayan, inciten, telafi edilmeyen şeyleri fark ettim ben de. Bol bol üzerine düşündüm. Demlendim. Değerlendirdim. Başkasının hatasını, eksiğini telafi etmeye gücümün yetmediğini anladım. Bunu kendime yük edinmemem gerektiğini... Uzun uzun muhasebe ve de muharebe ettim. Annelik, babalık mevzuları, ev, aile kavramları, iç ve dış dünya dengeleri didik ettim, defalarca düşündüm, o kusurları, zorlanmaları aldım önüme, bir siyah mürekkep gibi damladı önümdeki boş sayfaya. Düşündükçe, orayı besledikçe, haksızlık, adaletsizlik olarak tanımladıkça da baktım yayıyorum o mürekkebi, sayfam kirleniyor, bana hayal ettiklerimi çizecek yer kalmıyor, bir "Dur!" dedim kendime. Buraya yazdığım, yazıp sildiğim, yazmaya yeltenmediğim ama düşünerek mayaladığım her şey ay sonunda toplandı, toparlandı, bir kıvama geldi, biçim aldı. Benimle ilgisi olmayan, çözmeye gücümün yetmediği alanlara dair bakış açımı değiştirdim. İlişkilerin karşılıklı olduğunu hatırladım. Ben kendi kapımın önünü süpürüyorum diye tüm mahalleyi, bu kadar geniş alanı geçtim yan evleri süpürmeye ikna edemeyeceğimi, zorlayamayacağımı anladım. Ama bak doğrusu, güzeli bu diye çırpınmanın yersizliğini kavradım. Her bireyin kendi seçim gücü olduğunu, yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızın da ben'in diğerleriyle ilişkisini biçimlendirdiğini, bu bilginin herkeste mevcut olduğunu, olumlu ya da olumsuz bunun olağan sonuçlarını yaşayacağını, her şeyi telafi edemeyeceğimi söyledim kendi kendime. Her gün, bir daha, bir daha. Çünkü bir şeyi entelektüel olarak dile getirmek, bunun hakkında aklı başında, güzel cümleler kurmak, onu hayatında uygulayabildiğin anlamına gelmiyor. Ezcümle ben bu retroda, bu kendi kendimize mırıldandığımız mektuplarda sıkı sıkı tuttuğum kimi iplerin uçlarını bıraktım gitti. 
Kendime yer açmak için, beni yoran ve iyi olma hâlime hizmet etmeyen alanları serbest bırakmak için. Geçmiş ait olduğu yerde güzel. Oradan çıkardığımız derslerle ve yineleyen alanları değiştirdiğimizde daha da güzel. Yok, güzel demek yetmez. O zaman tadından yenmez. Bilgisi, bilgeliği hem bugünü hem geleceği ışıl ışıl parlatır. Yaşam yolculuğu sürüyor. 
Yeni yeni yollar çağırıyor her birimizi. Yarın adaya gitmeyi planlıyorum örneğin. Yalnız, araçsız, günübirlik. Koy koy gezmeden, bir kalenin gölgesinde oturmayı, şezlonga göz kırpan rahat sandalyelere kurulmayı, kitap okumayı, sıcaktan ve yazarın dünyasından uzaklaşmak istediğimde egenin serin sularına atlamayı, yüklerimi suya bırakmayı, sırt üstü sere serpe yatmayı ve su beni of pof demeden taşırken gökyüzünü izlemeyi, gözlerimi kapatmayı, o sevdiğim öyküde olduğu gibi mevsim kadar sıcak öpücükleri yüzümde hissetmeyi hayal ediyorum. Öykünün geçtiği adada gezinmeyi, başka kapağın altına başka başka cümleler yazan bir arkadaşımla görüşmeyi hayal ediyorum. Yaratıcılığımın üzerine tümülüsler inşa etmedi hayat, topyekun toprak altına gömmedi. Ben sırt döndüm biraz farkındayım. Başka bir yere kodladım yazmayı. Yazmanın getirdiği yalnızlığı istemiyorum, dedim. Bu cümleyi, bu inancı da azat ediyorum şimdi. Bırakıyorum bana hizmet etmeyen diğer yükler gibi. Yazmayı özlüyorum çünkü. Karakterler yaratmayı, bir cümle, bir cümle derken bir öykünün baş göstermesini, üzerine düşünmeyi, yazdıklarımı biriktirmeyi, büyütmeyi, dizmeyi özlüyorum. Ada vapuruna binmeyi, denizin ortasında yatan bozkıra yaklaşmayı, bir hayale yaklaşır gibi varmayı özlüyorum. Ev romanından sonra bir başka eve varış hikayesini izlemeyi istiyorum, The Odyssey filmini. Lise arkadaşlarım yavaş yavaş eve dönüyor. Buluşmaya ramak kalıyor. Aynı kumsallar bekliyor bizi, aynı kafeler, aynı sofralar. Hem aynıyız hem değiliz. Dönecek bir ev var, burada, çünkü hikaye burada başladı. Çırpınıyor resmi kurumlar Truva'yı hatırlatmak için dünyada Nolan rüzgarı eserken. Benim çırpınmama gerek yok. Biliyorum hikaye burada başladı ve nereye gidersem gideyim döneceğim ev tam da burası. 

17 Temmuz 2026 Cuma

Geçmişe mektuplar: 7

Hatırla. Nermin Yıldırım'ın Ev romanını eline aldığın ilk dakikalardı. Roman kahramanları Seher ve Ogo'nun yürüdüğü yolu merak etmiştin. Portekiz'de başlayıp İspanya'da okyanus kıyısında son bulan Hristiyanların ünlü hac rotası, samanyolunun dünyaya iz düşümü bu 263 kilometrelik yolu merak etmiştin. Açıp internete bakmıştın hemen. Kaç günde biter, nasıl yürünür merakı gelmişti önce, sonra da hevesi. Günlük 20-25 kmlik etaplarla 12-13 günde bitirmenin mümkün olduğunu anlamıştın. Yolu kolaylaştıran bavul transfer sistemleri bile vardı. Önceden kalacağın yerleri planlayarak günlük 5-10 Euro arasına bavulun senden önce bir sonraki konaklama tesisine varabiliyordu. Sırtındaki fiziksel yükten kurtulduğunda, günlük yemeğini, suyunu, yedeğini taşıdığında bile hâlâ yeterince zorlu bir rota olduğunu düşündün. Yine de hoşuna giden bir şey vardı bunda. Anlamıştın bu yolu yürümek yalnızca A noktasından B noktasına gitmek değildi çünkü. Gücünü, sabrını, dayanıklılığını sınadığın, her adımda kendine, evine vardığın, doğayla bütünleştiğin, anılarını çağırdığın, her adımda bedeninde birikmiş yükleri, yasları bıraktığın içsel bir arınma, kendine varma, evini bulma sürecini belki de deneyimlerim diye düşündün. Ama bir koşula da bağladın. Biriyle birlikte! 

Hatırla. O yaz Assos sahile gidiyordun sık sık. Romanın bir bölümünü de orada okudun. Meşe palamudu ağacının altında, hamakta sallanırken. Satırlara dalmışken bir bedenin ağırlığıyla sarsıldı hamak. İrkildin. Kızındı gelen. Dengelenmek istedin. "Korkma, düşmeyiz," dedi kızın. Haklıydı. Düşmüyordunuz. Yol yeterince zordu. Birileri eteğinizi çekmediğinde bile. Yine de yürüyordunuz. Düşmüyordunuz. Kızın haklıydı. Düşmeyecektiniz. Zihninde bir koruma kalkanı hayal ettin. Kimi laflar, davranışlar, yapılanlar, yapılmayanlar vız gelip tırıs gidecekti. Bu ayrımı yapınca sırtınızdaki yükler de birer birer inecekti. 



Hatırla. Yazdı. Sahildeydin. Kitabı dayamıştın dizlerine. Önünde şezlonglar, şemsiyeler uzanıyordu. Deniz hafif dalgalı. Sahile doğru kabararak vuruyordu, beyaz köpükler patlıyordu ıslak kumlarda. Midilli görünüyordu arkada. Midilli manzaralı taş ev hayalin başını göstermişti yeniden. Sahile varmadan daha bir arkadaşın öpmüştü yanaklarından. Bir diğeri, bir diğeri... Arkadaşlıklar türlü türlüydü. Derin olanlar, yeni tanışılanlar, arada sırada denk geleceğin yerde karşılaşılanlar. Niyetti önemli olan. Birinin iyiliğini isteme, iyiliğine sevinme, kötülüğünü üzülme hâli bakiydi. 

Hatırla. Bir arkadaşının babasının adıydı, baki. Tanıdığın en iyi dede olduğunu düşünüyordun, şimdi yirmilerinin ortasındaydı torun. Torun büyümüş, dede yaşlanmıştı. Ama anılar eskimiyordu. Eksiliyordu sadece, ayrıntılar kayboluyor, duygular kalıyordu. 

Hatırla. Roman da bu eksende gidiyordu. Bir kadının kendi bireysel, travmatik anılarına bakmasını, bir uzmanın emdr tekniği kullanarak onları diriltmesini, şifalandırmasını anlatıyordu. Yolun içine karışıyordu bu anlar, anılar. Zihnin kendini korumak için bazı yerlerde şalteri nasıl da indirdiğini gösteriyordu. Unutulan kimi anıların örümcek bağlamış tavan arasından inmesi her zaman en iyisi değildi. Unutmak sahiden korunmak manasına gelebilirdi. Hepimizin unuttuğu, yanlış hatırladığı, yorumladığı anılar vardı. Kimi sahiden böyle hatırladığı için böyle aktarıyor, kimi bile isteye gerçeği tahrip etmek için. Geçmişi yeniden yazan bazı tanıdıklarını hatırladın. Annen ve kızınla konuştunuz üzerine. Belli bir kişi için belki de geçmişi tahrip etmek için değil, öyle algıladığı içindir dedin, iyi niyetle. Annen itirazı yapıştırdı. "Hayır," dedi. "O bilerek, yalan söylüyor." Annelerin kimi insanlara karşı kininin, kızgınlığının son kullanma tarihi yoktu. Aynı mevzuların temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önüne çıkarılmasına canın sıkılıyordu. Bazen homurdanıyordun bu yüzden. Annen politika konuşmaktan hoşlandığını sanıyordu ve sen politika hakkında konuşmadığın için sohbet malzemenizin sınırlı olduğunu ima ediyordu. Halk tv ve sözcü izleyip şikâyet etmek politik olmak değildi senin dünyanda. Konu uzamasın diye sustun. Gittin çamaşır katladın. Pazardı. Hava sıcaktı. Denize gitmeyi tercih ederdin ama evlatlık vazifesi de yapılmalıydı arada. Yaptın. Fırında tavuk ve şehriyeli pilav sundun öğle yemeğinde. Yemeğin ardından anneni evine bıraktın. O televizyonu açtı. Bir yurtsever bilinciyle. Siz parka gidip bir siyasetçiyi dinlediniz ve alkışladınız. Güneş vuruyordu denizin üzerine oradan yansıyan ışınlar gözlerinizi kamaştırıyordu. İyi bir hatibeydi karşınızdaki. Koyu kumral saçları dökülüyordu omuzlarına. Beyaz gömleğinin düğmeleri açıktı. Bıkmadan her isteyenle fotoğraf çektirdi sonra. Umut dağıttı, sonra evli evine, köylü köyüne. 



13 Temmuz 2026 Pazartesi

Geçmişe mektuplar: 6

Bugün babamın ölüm yıl dönümü. Dolu dolu beş yıl geçmiş. Annemin telefonu, bir koşu eve varmamız, yatağında uyur gibi ağzı açık bulmamızın üstünden tam beş yıl geçmiş. Uykusunda, yaşlılığa bağlı, doğal bir ölümdü. Öncesinde iştahı kapanmış, yemek yemeyi reddetmeye başlamıştı. Yavaş yavaş canının ağzına doğru yükselmesini izlemiştik neredeyse. Ellerini tuttuğumu hatırlıyorum, ağzını kapattığımı. Gözleri kapalıydı. Uyur gibi. Teni soğumaya başlarken geldi doktor. Başsağlığı diledi. Ölüm raporunu düzenledi. Balkon kapısını açtı. Kokmasın diye olduğunu anladım sonra, belki de bir şeyler dedi. Tam hatırlamıyorum. Bir battaniyenin içinde aşağı indirilmesine, cenaze arabasına taşınmasına yardım ettim. Başı merdivenlere çarpmasın diye yukarı kaldırmaya çalıştım başucunu. Hiç dilime dolanmış bir ifade olmamasına rağmen, o gün herkese "Allah razı olsun," dedim. Defalarca. 

Zaman gerçekten hızlı geçiyor. Acılar külleniyor. Hayat devam ediyor. Babamla konuşmanın, geçmişe seslenmenin tam sırası belki ama içimden ona seslenmek gelmiyor şu anda ya da geçmiş anıları çağırmak. Onu geçmiş yazılarımla anacağım o yüzden. Eski fotoğraflarımızla ve altına yazdıklarımla. İnstagramdan bulduğum üç fotoğraf, üç fotoğraf altı metin. Hepsi de o anın içinde, hiç düşünmeden çıkagelen cümleler... Belki başka zaman, duygular, düşünceler mayalanmış hamur gibi taştığında tekrar yazarım. Duraksamadan, düşünmeden... Babam hiç rüyama girmedi. Onunla hiç konuşmadım. Elim gitmedi telefonuna. Hattını kapatmıştık ölümünden önce. Artık dışarı çıkamıyordu. Kulakları da iyi işitmiyordu. Günlük konuşmaları takip edemez hâle geldiğinde, sorulara yanıt vermek yerine uzun uzun baktığında, içerideki işlemci yavaşladığında hattı iptal ettirmişti annem. Eşyalarını dağıtmıştı sonra. Anı olsun diye babamın yazlık fötr şapkasını aldım. Bir tatilde yanımda da götürdüm. O çok görmek istediğim uzak diyarda başımda bir selfie bile çektirdim. Babamı da andım, hangi cümlelerle olduğunu hatırlamıyorum. Babamla çalışan insanlar geliyor arada hasta olarak. İyi anıyorlar. Seviniyorum. İyiydi çünkü. Sertti, öfkeliydi, kuşağına özgü bir terbiye yöntemi vardı utandırarak, kızarak terbiye verebileceğini düşünürdü. Kırardı kalbimi. Ağlatırdı kimi zaman. Onun yanında birey olma savaşını, ben olma kararlılığını zorlaştırırdı bu tutumu ama mühim meselelerde bakardım hep yanımda. Babamın sevgisini hep bildim, hem emindim. Aldığı çam sakızı çoban armağanı hediyelerine burun kıvırmayacağımı bilirdi. Eli daha kolay açılırdı o yüzden bana. Minnetle, gülümseyerek kabul ettiğimden. Bazen ikimiz de tepkisel davranırdık. Ben kızacağını düşüneceğimden, sessiz bakışlarından çekinirdim, şimdi biliyorum sadece merhaba demekti o kapıyı açıp bakmalar, sohbete davetti. Tam olarak nasıl yapacağını bilememekti. Şimdi kendim ebeveyn olduğum için biliyorum. Hepimiz elimizden geleni yapıyoruz. Bilgimiz, becerimiz, sevme kapasitemiz doğrultusunda. Babam da bana bildiği en iyi babalığı yaptı. Ve en önemlisi bunu hep aynı kalmadan, değişerek yaptı. Yattığı yer incitmesin. Huzurla uyusun. 



Ordu'da gün doğuyor. Hava kapalı ve yağmurlu... Bu saatlerde Çanakkale sessiz olur, martı sesleriyle düşüncelerin arasına motor sesleri karışmaz. Bazen dalgalar döver kordonu, bazen usulca yalar, yürürsün Truva atına kadar, Şakir'in yerine kadar. Düşüncelerin peşi sıra, görüşün kısıtlı. Tarihi yarımada keser zira. Hep dar bir alana bakarsın, biliyorum, kontrol bende sanırsın.
Ordu öyle değil. Deniz engin. Gözü her zamanki gibi yaşlı. Ve ben hazırlıksızım. Ne bir kapalı ayakkabı, ne bir gömlek, yağmurluk.... Ne benim için ne de Deniz için... Bazı şeylere tam hazırlanmak asla mümkün değil galiba. Yaz yağmuruyla veda edeceğiz babama... Çok sevdiği köyüne, oğluna kavuşacak.



Eskiden mezarlıklardan çok korkardım. Bana telafi edilemez, yerine konamaz bir acıyı, donma halini hatırlatırdı her an. Küçücük bedenimle ne yapacağımı bilemediğimden inkar etmeyi, yok saymayı tercih ederdim. Babamı kaybedene kadar Ordu'ya gelemem de ondan belki kim bilir. Şimdi amcamın mezarının kenarına oturmuş bu satırları yazıyorum. En güzel yerlere saklamışız oysa onları. Babam, Alper, amcam, babaannem, dedem, Pembe babaanne yan yana, servilerin altında. Kuş seslerine, top oynayan çocuk sesleri karışıyor. Komşu evlerden birbirine sesleniyor kadınlar. Kavrulmuş soğan, sarımsak kokusu yükseliyor mutfaklardan. Hayat devam ediyor. Ziyaret edildiği sürece unutulmazmış ölüler. Ne şanslılar ki, hep bir Alaybeyoğlu geliyor geriden. Toprağına ve köyüne bağlı. Babamın üzerini otlar sarmış. Boğar gibi sarmaşıklar kuşatmış. Çıplak ellerimle yoldum her birini. Araya bir de ısırgan girmiş galiba. Avcumdaki yangı çok da mühim değil. Ebeveynle çatışmak da büyümenin bir parçası neticede.



Babam gideli üç yıl oldu. Onu en çok metanetiyle, görme, gezme hevesiyle hatırlıyorum. Hastalıkları, ameliyatları, felç geçirdiği için tekerlekli sandalyeye bağımlı kalmayı, hepsini cesaretle karşıladı. Şikayet etmeden, bunu bir ceza gibi görmeden yaşadı. Elinden geldiği kadar tutundu hayata. Rutinlerini asla bırakmadı. Futbol maçlarını izlemekten, gazete okumaktan, haberleri takip etmekten vazgeçmedi. Tek arzusu Denizle daha uzun zaman geçirmekti. Bunu da başardı. Torunuyla yeterince zaman geçirdi. Hatırlanacak kadar, anılarda yer tutacak kadar. Babam her koşulda iyi olma kararlılığını sürdürdü. Hayattaki en büyük mücadele bu belki de. Koşullar değiştiğinde de iyi olmak, torunuyla gülebilmek az buz zafer değil. Babam bunu başardı. İyi insan olmayı, dürüst olmayı sürdürdü. Ondan kalan en güzel miras da bu.


8 Temmuz 2026 Çarşamba

Geçmişe mektuplar: 5

pazartesi

"Ben nasıl biriyim?" 

Yanıtı ne zor soru. Bunu sorduğumuzda kimliklerimizi sayıyoruz yani toplumun bize yapıştırdığı etiketleri. Bir de kendi ve/ya başkalarının zihinlerinde ürettiği, düşüncelerle, yargılarla, önyargılarla yarattığı alıp kendimize taktığımız etiketleri sayıyoruz. Genellemeler yaparak kendimizi tanımlıyoruz. Bu genellemelerin hepsi kaynağını geçmişten alıyor. Hah, geldim yine geçmişe ve bağlandım temamıza.

Haftanın ilk iş gününü bitirdim sayılır. Randevulu ve beklediğim hastalar bitti. Veriler kaydedildi. Randevulu çalışıyorum ama tekkeyi bekleyen çorbayı içer hesabı, işim bitse de mesai saatleri içinde iş yerimde bulunmaya özen gösteriyorum. Nadiren, yorgunsam, azıcık hovardalık yapmak istediysem ya da şahsi bir işimi hazır işim erken bitmişken halletmek istiyorsam çıkıyorum. Dinlenmek, sosyalleşmek ya da her ne ise o ihtiyacımı gideriyorum. Çünkü ben işimi layığıyla yapmaya çalışan sorumlu birisiyim. 

Sorumluluk sahibi olmak güzel bir etiket. Bazen sahiden de yük. İşimi yürütmek için gösterdiğim özen, ayırdığım saatlerden bahsetmiyorum artık. Farkındasınızdır. Onu yazının içine atlamak için kullandım. Bir cümle yazdım. Şu an içinde bulunduğum gerçeklikten yola çıkarak. Bir yumak çektim, ipin ucu elimde kaldı. Buradan açacağım sözü. Yazı masasına otururken aklımda en ufak fikir yoktu oysa. Daha önce de defalarca başıma geldiği gibi bir cümleyle başladım. Bir cümle, bir cümle daha yazdım ve buradayım. Bu kez, arkasından yürüyebileceğim bir yere vardı, ipin ucu. Değiyor satırları ilerletmeye. O zaman soralım yeniden. 

"Ben nasıl biriyim?"

Ben arada sırada ne yazacağını bilmeden masanın başına oturabilen, sonra da zihninin gerisinden gelenlere şaşırabilen biriyim. 

çarşamba

Eteğimde boşaltacak çok taş var bununla beraber burayı bir ağlama duvarına çevirmek, onları boca etmek de istemiyorum. Neyi konuşursak, neye bakarsak gerçeğimiz o oluyor ya, sıkıntılardan bir kafes örüp etrafıma, demir parmaklıklar gibi önümü kesmesini istemiyorum sanırım. Çok değil dört beş ay önce olmasını umduğum bir mevzu vardı, gerçekleşmesini istediğim bir murat. Düşünüyor ve bol bol konuşuyordum. Ancak hayaller bazen başkalarıyla ilişkili olunca, bizim ne kadar istediğimizin bir önemi kalmıyor. Bu yetersiz kalıyor. Baktım olmayacak, dedim ben konunun altını kısayım. Daha az düşüneyim, daha az konuşayım, buraya verdiğim yakıtı keseyim. İlk başlarda zorladı beni. Sahiden zorladı. Aklım hep oraya gitti. Emek vermeyi sürdürmek istedim. Her defasında kendime gerçekliği hatırlatmam gerekti. Baktım oraya çok düşüyorum, kalkıp başka başka işlerle meşgul oldum. İlgimi, dikkatimi çekince sönümlenmeye başladı. Şimdi bakıyorum eskisi gibi rahatsız değilim bu durumdan. Geçti, gitti diyebiliyorum. İşte bu hesap, geçmişle ilgili olarak içimdeki kırgınlıkları sıralamayacağım. Düşüncelerimi etrafıma parmaklık gibi dizmeyeceğim, sık ve boğucu. 

E ne yapacağım? Bilmiyorum. İki hasta arası boşluk vardı. Açtım ve yazmaya başladım. Pazartesi bıraktığım yerdeyim, anlayacağınız. Ben arada sırada ne yazacağını bilmeden masanın başına oturabilen, sonra da zihninin gerisinden gelenlere şaşırabilen biriyim. Buradan nereye gideceğimi bilmiyorum. Olumsuz anılar yerine olumluları çağırıyorsam, bunlardan biri koşuya başlamak olabilir. 

Macron gibi rahat, halkı selamlayarak, el sallayarak koşamıyorum ama koşmayı seviyorum. Yavaş tempo 4-5 km bandında rahatlıkla koşuyorum. Yazmadan yazamazsın veya yazarsan yazarsın dedikleri gibi koşmadan koşamazsın veya koşarsan koşarsın. Koşmak, bana galiba içimdeki gücü hatırlattı. Başarma tatminini! Bir şeyi sıfırdan alıp ilerletmek, yapabildiğini görmek hepimize iyi geliyor. Koşu bana göre bunu hızlı deneyimleyebileceğin bir alan. Tek başına yapabiliyorsun. İstediğin zaman çıkıp kulaklığını takıp ya da nefesini izleyerek başlıyorsun. Ve kendini geçmeye çalışıyorsun. İki dakika koşuyla başlayıp 45 dakika kesintisiz koşmanın verdiği tatmin, acayip bir his benim için. Eskiden bilmediğim, şimdi gönendiğim. 

Koşu 2026'da hayatıma girdi. 49 yaşımda. Giderek güçleniyorum. Süreyi ve mesafeyi arttırmayı hedefliyorum. Çok deliler gibi hırs yapmıyorum, yavaş yavaş ama sürekli. Bu yeni hobimi de layığıyla kutlamak için Ayvalık Yarı Maratonu'na kayıt oldum. 49 yaşımın son gününde bir kez daha 5K koşacağım. Hedefim Bozcaada'daki performansımın üstüne çıkmak. Yeni yaşımı başarmanın hevesiyle, neşesiyle karşılamak. Bugünden geçmişe, geçmişten geleceğe zıplayan bir yazı oldu. Dilerim sizi güzel bir anınızda yakalar ve bu yıl hayatınıza kattığınız, size zevk veren yeni bir uğraşınız üzerine düşündürür. Veya eskiden yaptığınız ama ara verdiğiniz, özlediğiniz bir eyleme başlama hevesi verir. Önemli olan o ilk adımı atmak, biliyorsunuz.  Lao Tzu haklı çünkü: 

"Binlerce kilometrelik bir yolculuk bile tek bir adımla başlar." 


4 Temmuz 2026 Cumartesi

Geçmişe mektuplar: 4

Telefon her gün bugünü hatırlıyor musun diye birtakım anlar, anılar paylaşıyor. Tam bizim temaya uygun. Seç birini, koy önüne, başla yazmaya. Bugünün hatırlatmaları: taş binalar, avlulu evler. Yunan adası mı, neresi bu diye baktığım fotoğraflar Diyarbakır çıktı, iyi mi? Cahit Sıtkı'nın eviyle sonlandı. Belki de kesme taş binalı fotoğraflardan kolaj yaptı. Emin değilim. Eylül ayında gittik Diyarbakır'a. Okulların yeni açıldığı hafta. Kızım vejetaryendi o sırada. Ciğer şişleri götürdük hep yanında. Garibim közlenmiş domates, bibere, salataya talim etti. Sıkı bir kahvaltı. Bazen makarna. Bazen kaşarlı pide... Kongrenin gala yemeğinde bulup bulabileceği en iyi vejetaryen menüye denk geldi. İçli köftenin bile vegan hali vardı. Sanırım gözü de karnı da en güzel o gece doydu. Aradan aylar geçip et yemeye başlayınca keşke ile başlayan cümleyi kurdu. "Keşke Diyarbakır'da ciğer şiş yeseydim." Hayat böyledir, ileri doğru akar, yaptıklarımız ve yapmadıklarımız ile bir yerlere varırız. İçimizde hayal kırıklıkları varsa, geriye döner ve kimi eylemleri yapmamış olmayı ya da yapmış olmayı dileriz. Keşke'nin benim dünyamdaki açılımı bu. Karalar bağlamak, pişmanlıktan başını duvarlara vurmak değil, şunu yapsam daha iyi olurdu demek. Hepsi bu. Bak hemen birkaç tane sıralayayım: keşke spora bu kadar yıl ara vermeseydim. Düzenli hareketi sürdürseydim. Keşkeyi cümle içinde kullandım, bak. Hayatımda keşkeye, pişmanlıklara yer yok da diyebilirdim. Diyenler de var, biliyorsunuz. Kendi içinde bulunduğu yerde sağlam, pozitif durmak için belki ama bana çok da samimi gelmiyor. Hayat kesintisiz bir şimdiki zaman içinde yaşamak değil çünkü. Zihnimiz böyle çalışmıyor. Geçmişi hatırlıyor, geleceği hayal ediyor. O zaman niye keşkeyi bu kadar itmeye, bastırmaya çalışıyoruz. 
Üniversiteye 1994 yılında başladım. Önce tercihin yapıldığı sonra sınava girildiği yıllar. Şunu düşünürüm mesela zaman zaman. O günkü puanla diş hekimliği yazmasam da kampüs olanakları, daha canlı bir öğrencilik hayatı için Boğaziçi Genetik'e girsem ya da ODTÜ'de puanımın yettiği bir bölüme gitsem ne olurdu? Günlük deneyimlerim tamamen değişirdi. Bambaşka bir hayatım olurdu. Bunu, bugün sahip olduklarımdan memnun olmadığım için yapmıyorum esasında. Bunları düşünürken altta yatan hayal kırıklıklarını, özlemleri fark etsem, sezsem ve harekete geçsem, bugün bir şeyleri değiştirsem, güzel olmaz mı! Hayatımda keşkeye yer yok katılığı bana bu muhasebenin önüne engelmiş gibi geliyor. Bilmem katılır mısınız? 
                                      *
Bu serinin tam bana göre olduğunu düşünmüş, üç gün ardı sıra yazmayı da başarmıştım. Sonra araya hayat girdi. Sabah sayfaları girdi. Temmuz bir itibariyle kendi usulümde yazıyorum sabah sayfalarını. İlk iş değil, ilk fırsatta. Kağıt kalemle değil, klavyeyle, bazen telefona. Aslolan aksın, akması gereken, olması gerektiği gibi kalıbıyla engelleme yeyim kendimi. Kendi önümden çekileyim. Fırsat vereyim zihnimi boşaltmaya, temizlemeye. Bugün, bu yazıda mektup formunu kullanmayacağım. Geçmişle bakışacağım. Anlara, anılara da bakmayacağım spesifik olarak. Yazacağım, bir önceki cümle artık geçmiş olduğu için, siz gelecekte okuyacağunız için hâlâ formun içindeyim. 
Şu an Assos sahilindeyim. İstanbul yağışlıymış. Burada tatlı bir esinti var. Sabah nefis bir deniz vardı. Soğuk ama pırıl pırıl. Karşımda Midilli. Kızımla ikinci hafta sonu kaçamağımız. Kısa bir yüzmenin ardından kendimi hamağa attım. 


Meşe palamudu ağacının altında, yine bu coğrafyada gelen bir kitabı okuyorum. Çağlar öncesinden bir anlatı. Akhilleus'un Şarkısı Truva Savaşını İlyada öncesinden başlayarak Payraklos'un gözünden anlatıyor. Odyssea filmi öncesi güzel bir hatırlama. Benim için güzel bir yaz kitabı. Konu ve dil ağır değil, okunuyor rahatça, yine de seri değilim eskisi gibi. Araya günler giriyor. Bugünkü okuma deneyimi en sevdiğim türden. Deniz sonrası hamakta sallanırken biraz oku, biraz uyukla. Kitap uyku koyun koyuna. Bunu sürdürürdüm ama kızıma yardım için yerimden kalktım. Geçen yıl da geldiğimiz kampingte yardımcı oluyor ekibe. Boşları topla, sipariş götür. Baktım önünde bir poşet bezelye. Kalktım, yanına oturdum. Laflaya laflaya ayıkladık. Gelenler, gidenler... Bitti. Sonra dört kilo börülceye giriştik. O da bitince sahile geldim. Buraların rüzgarını bilirsiniz. Efsanelere bile konudur. Rüzgar esmezse yelkenler şişmez, yollar aşılmaz. Cezadır, bu lanettir varmak isteyene, ödüldür, zenginliktir liman kentine. İphigenea'nın kurban edilmesiyle Akhaları Truva'ya taşıyan rüzgar püfür püfür. Deniz çırpıntılı. Tipik Çanakkale. Sahilde otur, sıcaktan kavrulmadan, ister uyu, ister kitap oku,  ister oyun oyna. Dışarıdaki rüzgara inat telaşsız takıl. Yaz tatili tam da bu benim için. Eninde sonunda aynı şeyi yapacaksam, hangi sahil, hangi koy çok da önemi yok galiba diyerek geçen yıl kısa tuttum ipimi. Bakalım bu yaz nasıl geçecek? Şarjım can çekişmese, yazardım daha ama süremiz uzun. Nasılsa sık sık buluşacağız. O yüzden ben Truva sahiline gidiyorum. Birkaç bölüm içinde gururu kırılıp savaş meydanına çıkmayı reddedecek Akhilleus'un yanına. Tekrar görüşünceye dek kalın sağlıcakla. 

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Geçmişe mektuplar: 3

Bugün içimdeki yazar hanıma seslenmek istiyorum. Kendisi geçmişin tozlu sayfalarının arasında uyuyakaldı ve beni blogta yapayalnız bıraktı. Aylardır, belki de yıllardır (en son ne zaman kurgu bir öykü yazdım ben? KE Çocuk içindi. Öncesinde de uzun bir boşluk vardı.) yanıma uğradığı yok. Sosyal medya iletisi yazıyorum, blog yazısı yazıyorum, whatsapp mesajı yazıyorum, e-posta yazıyorum ama ne bir öykü yazıyorum ne de şöyle ağız tadıyla yakın bir okuma yapıp bir kitap üzerine düşünüp sorularımı yöneltiyorum bir başka yazara. Şimdi geri dönüp baktığımda bunu nasıl yaptığımı bile hatırlamıyorum. Çölün tozlarının görkemli yapıları toprağın altına gömmesi gibi bir şey. Yüzeyden yüksekte bir tümülüs var, içi hazinelerle dolu, tek yapman gereken kazmaya başlamak. Ama hangi tümülüsün altından ne çıkacağını bilmiyorsun işte. O emeği hangisine vermeli? Kan, gözyaşı, ter akıtıp ellerin bomboş mu kalacak? Yoksa bir firavun mezarı mı bulacaksın? Bilmediğin o yerdeyim işte. 

Sen söyle yazar hanım, gücünü kuvvetini topladın mı? Gelecek misin yanıma? Hani dünya hikâyelerle doluydu. Tek yapmamız gereken elimizi uzatıp birini almaktı? Ben mi kör oldum? Gözlerimi kapadım? Gözüme dolan kumları temizlesem açılacak mı gözlerim? Belirginleşecek mi? Netleşecek mi? Benim arkasına saklandığım, çok sıkı sahip çıktığım bir cümlem var biliyor musun? Dinle, eğer daha önce duymadıysan: "Yazmanın gerektirdiği adanmışlığı, yalnızlığı istemiyorum." 

Haklıyım. Hayatım değişti. Kökünden. Fena da olmadı. Bak valla pişman falan değilim. Bana değer veren, gören herkes nasıl ışıldadığımı söylüyor. Bir gece de ışıldamadım tabi. Yüzeyimi kaplayan kiri pası çözmek zaman aldı. Üzgün, kızgın olduğum zamanlardan geçtim. Yoruldum. Bıktım. Yeni sorumluluklar eklendi. Altından kalktım. Yeniden bir hayat kurdum. Kelebekleri görmek istiyorsanız, onların geleceği bir bahçe yapın, derler ya o hesap. Kiri pası, çeri çöpü ayıkladım. Attım. Yeni tohumlar ektim. Çiçeklerin açmasını bekledim. Bazen kuruttum onları. Suyunu unuttum. Bazen de çürüttüm, fazla suyla, ilgiyle, olmadı işte. Denge meselesi zira. Dengeye gelmek zaman aldı. İnsan insana iyi gelir, dediler. Denedim. Geldi valla. İçime çekilmek, o yabanıl ellerde, yalnız gezmek, cümleler toplamak güç geldi. Dışarıda hayat çağırırken içeride yazı masasına oturmak, yalnızlığın tescili gibi geldi. Uzak durdum. Peşine düşecek şahane bir fikir de gelmedi işin açıkçası. Ama her defasında böyle bir fikirle başlamıyorduk ki yazmaya. Oturuyor ve yazıyordum. Bir cümle, bir cümle daha. İlk taslak bile sayılamayacak iç dökmelerden sonra bir şeyin ucu görünüyordu. Bazen de bir öykü okuyup onun üzerine düşünüyor, notlar alarak yazıyordum. Bir cümle çekiyordum içinden ve üzerine düşünüyor, listeler yapıyor ve başlıyordum. Yoktan var oluyor gibi görünse de, kökenini bir başka metinden alıyordu. O metnin bende uyandırdığı düşünceden. Kitap da okuyamıyorum eskisi gibi. Gözlerim iyice bozuldu. Ne yakını görüyorum ne uzağı. Gözlüklerle başım dertte. Çalışırken her gün taktığım büyüteçli gözlükler de gözlerimi iyice tembelleştirdi farkındayım. Ama o büyütmeye ve aydınlatmaya ihtiyaç duyuyorum. Bu da bir meslek hastalığı. 

Bir başka meslek hastalığına tutuldum, görüyorsun, yazar tıkanıklığı. Hatırlıyor musun? Öykücülere sordum başlığı altında bunu da yöneltmiştin farklı yazarlara. Ne diyordu Hemingway: "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: "Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz," diye düşünürüm." 

Ben öykünün ortasında tıkanmıyorum. İyi kötü oraları aşmayı biliyorum, deneyimledim. Ben bir öyküye başlayamıyorum. Kıyıdan ayrılamıyorum. Uzun yazamıyorum. Bir çocuk romanına başlama düşüncesi dilimde. Eylem yok. Eyleme dökülmeyen düşünce işe yaramaz biliyorsun. Hayat, eylemi ödüllendirir. Benim tek eylemim, burası, bu blog. İçimde bir özlem, yazmaya, daha uzun yazmaya dair. İçimde bir korku, yazmanın gerektirdiği yalnızlığa katlanmamaya dair. İçimde bir heves, elimde bir kitap nüshası tutmaya dair. Akıl tasımı zorluyorum, tık tık vuruyorum, karanlıklara girip bakıyorum, gözüm alışmadan daha loşluğa gerisin geri çıkıyorum. 

Ben bir fikre, öyküye adım atmıyorum. Kızım ilkokul sıralarındayken kızmıştı bana bir gün. Sen çocuk kitabı yazmak istemiyorsun, aslında, yalnızca yetişkinler için yazıyorsun, demişti ve sormuştu: Hiç çocuk romanı yazdın mı? Cevap aynı. Hayır yeltenmedim. Bunun için kimi fikirler düşündüm. Ama hiç eyleme geçmedim. Hep önümde başka hedefler vardı. Okumak, daha çok çocuk kitabı okumak. Fena da fikir değil tabi. Olması gereken de bu ama okunmamış kitapları dağ gibi dizersek önümüze, Everest gibi zirvelerle döşersek önümüzü nasıl yazmaya başlayabiliriz? Nasıl yaparım? Sen hatırlat. Çünkü sen biliyorsun. Kimse senden bir eser beklemezken ben de varım diye üretme hevesini, kamusal alana çıkarmak için mecra mecra dolaşma cüretini sen biliyorsun. Beni sen inandır, diyor ve pası sana atıyorum. Beni burada unutma. 





30 Haziran 2026 Salı

Geçmişe mektuplar: 2

Bu seri tam da ihtiyaç duyduğum bir anda çıkageldi. Hayatın ya da retronun cilvesi diyelim, ebeveynlik ile ilgili bir mesele bir anda gündeme geldi. Kafam karışık. Şaşkın ve üzgünüm. Biraz da kızgınım. İç dünya ve dış dünya, sorumluluklar ve dilin ucuna gelenler, geçmiş ve şimdi, adalet ve haksızlık terazinin birer kefesine yerleşti. Ben şimdi bu kızgınlığın ve hayal kırıklığının içindeyim ya, adalete olan inancım sarsıldı ya, zihnim bir dedektif gibi çalışıyor. Hızlı, seri, bana göre çok anlamlı sorular da buluyor. Sherlock'a taş çıkartıyor o denli sıkı, zeki. Hah bu da mı gol değil diye bağırıyor. Tabi hep içime içime.

Eğer, cuma akşamki ben'e bir mektup yazabilseydim, birkaç şeyi değiştirmek isterdim. O hikâyeyi satın alma, derdim örneğin kendime. Akıl yürütmeden, sahiden nötr kalarak geride bırakmayı isterdim. Yeniden yeniden düşünüp kendimi yormamayı dilerdim. Güvendiğim arkadaşlarımla paylaştım. İnsan bunu yapmak ister çünkü. Ruhu sıkıldığında, daraldığında anlatmak ve ferahlamak ister. Ben de öyle yaptım. Anlattım, hafiflemek için, anlamak için. Çünkü yanıtlanmamış, layığıyla uğurlanmamış her şey bize yük, kapanmamış bir çember gibi, ucu kıvrılıp kendi içine katlanmış bir kitap sayfası gibi, bizi yeniden yeniden çağıran. Ben sorular sordum. Hepsini değil. Sherlock'a şapka çıkartan dedektif yanım bende gizli, ondan olsa gerek, gelen yanıt dolaysız ve doğrudan da olsa benim netlik ihtiyacımı karşılamadı. Biliyorum bu durumun, alışılagelmedik olmasını, hadi burada biz bizeyiz itiraf etmek gerekirse "uygunsuz" başlığı altına sokulmasını, ben kendi doğrularım ve ahlaki yargılarımla belirliyorum ve kızıma da aktarıyorum. Onun doğruları ve yanlışları benimkilerle şekilleniyor. Dolaylı olarak onu da bir yöne çekiyorum, bir rotaya, bir yola. Bunu fark etmek de bir sorumluluk. Olan biten karşısında nötr kalmak, sahiden hikâye yazmamak, çocukların dünyayı kendi deneyimleriyle algılamasına alan tutmak mümkün mü? Taraf olmamak mümkün mü? Manipüle etmekle rol model olma arasındaki ayrım ne? 

Yazmaya öğle tatilinde başlamıştım. Akşam yemeği sonrası evde devam ediyorum. Kızım mutfağı toplamış, beyazları yıkamaya atmış. Geldiğimde ocağı silmiş, bölmeleri yerleştiriyordu. İşe kaptırmanın kendine has mahareti vardı üzerinde. Elim değmişken diyerek daha fazlasını, daha fazlasını yapıyordu. Gün içinde telefon açarak haber verdiğinden my roommate çamaşır yıkıyor dedim çalışma arkadaşlarıma. Eteklerim zil çalarken melodi de yükseliyordu. My bestie and your bestie... 



İçimdeki en yoğun his bu oldu. Bestie'lik. O halde gözüm korkmamalı. Bak nasıl da ferah bir yerdeyiz. 

Eğer bir mektup yazabilseydim, on beş yıl önceki acemi ve korku dolu anneye, "Korkma!" derdim. "Her şey çok güzel olacak!" diye boş beleş bir vaatte bulunmazdım. 


Şunu fısıldardım usulca. "Kendine iyi bak. Beni düşünme. Su akar, yatağını bulur." (Belki yalnızca on beş yıl öncesinin acemi annesine değil, her an kendime hatırlatmalıyım, belki de, kulağıma küpe olarak takmalıyım.) O yıllarda herkes çocukluğun kaşla göz arasında bittiğini, bu günlerin kıymetini bilmem gerektiğini söylüyordu. Biliyordum ama çok da yoruluyordum. Bazen tükeniyordum. Deniz bir koala gibi kucağıma tırmanırken, elleriyle ağzımı örterken "onunla konuşma, benimle konuş," derken en çok onu gözetiyordum. Bir çanta gibi yanımda taşımamam gerektiğine inanıyordum. Onun ihtiyaçlarını gidermek için çabalıyordum. Banyo yaparken onu da soyuyor yanımda oturtuyordum. Başka türlüsü mümkün gözükmüyordu. Saçımı süpürge ettiğimden, anneliği kutsallaştırdığımdan değil, bizim gerçeğimiz bu olduğundan. Allah dağına göre kış verir misali, uyku hariç çok uyumlu, derdim kızım için. Zor çocuktu belki başkalarınca. Benim için değildi belki de, başka türlüsünü bilmediğimden. Bazen o yalnız, yorgun, dağ gibi dimdik, kendini bırakamayan kadını hatırlıyorum ve üzülüyorum bir desteği olmadığı için. Çocuklarını birlikte büyüten yakın kadını arkadaşlara imreniyorum. Eğer, geriye dönebilsem ve sesimi duyurabilseydim kendime, "Daha çok yardım iste," derdim. "Paylaş ve kendini bırak." Siz hiç ağırlığını bırakamamayı bilir misiniz? Kendini serbest bırak komutunda bile kasları tutmayı, yerküreye sere serpe yatamamayı. Ben biliyorum, çok iyi biliyorum. Ve öğreniyorum tersini. Çok da seviyorum üstelik. Suyun ya da yerkürenin beni sırtlamasını. Sırtımı dayayacak kimse olmadığında bile fizik kurallarına güvenebilmeyi. 

29 Haziran 2026 Pazartesi

Geçmişe mektuplar: 1

Eğer, geçmişe bir mektup yazabilseydim ve gerçekleşmeden önleme imkânı olsaydı, öyle çok büyük bir an seçmezdim. Dün sabaha giderdim örneğin. Kahvaltılıkları hazırlamış, sofrayı kurmaya hazırlanan ben'e acele etme, kızını bekle, o masayı kendin çekme, derdim. Eğildim, ittirdim, kaktırdım ve belime bıçak gibi bir sancı saplandı. Saplanmakla kalmadı yuvalandı. Dünden beri belim ağrıyor. Soğuk kompres, kas gevşetici kremlerle durumu yumuşatmaya çalışıyorum. Akşamüstü acile gidip kas gevşetici ve ağrı kesici iğne oldum. Uzun salınımlı bir ağrı kesici de aldım. Hepsi omuz omuza verdi ancak etki hâlâ çok sınırlı. Öğleden sonra hastalar arasında bir boşluk var. Orada sağlık ocağına gidip bir iğne daha yaptıracağım sanırım. Ve birkaç gün kendimi gözeterek iyileşmek için bekleyeceğim. Düzelmezse beyin cerrahisine gidip bel fıtığı var mı diye bakılacak. Öyle dedi, acildeki doktor. 

Bu tür somatik ağrıları, fiziksel yakınmaları duygusal streslere, hayat karşısında taşıdığımız yüklere bağlıyorlar biliyorsunuz. Farklı disiplinlerde bu yönelim mevcut. Dün yeni sezonunu izlemeye başladığım Zeytin Ağacı da bu konuyu ele alıyor, biliyorsunuz. İlk sezon her türlü tedavi girişimi iyiye gitmeyen Sevgi, tedaviye ara verir, soluğu Ayvalık'ta alır ve Aile dizilimi uygulayıcısı Zaman Bey ile tanışır. Daha sonra arkadaşları da bu dizilimlere katılır ve hepsi kendi hayatlarındaki birtakım tıkanıklıkları aşmaya başlar. Olaylar gelişir. Dede erik yemiş, torunun dişi kamaşmış misali, tüm travmaların, göçlerin, özellikle dışlanma, aileden reddedilme, cinayet gibi durumların gelecek kuşağa aktarıldığını iddia eden bu yöntem, haksızlığa uğrananların itibarını iade etmeye, herkesi sistem içinde kendi yerine yerleştirmeye ve bireye ait olmayan yükleri üstlenmemeye dayanıyor. Aile dizilimi uygulayıcısı bir arkadaşım, dizinin danışmanının kendi hocası olduğunu söylemişti. Dizi kurgu olsa da aile diziliminin ele alınma, işlenme şekli iyi anladığım kadarıyla. Konu ilginç. Mekânlar, kadınlar, erkekler, dostluklar, aşklar güzel. Yeni sezonu görünce izlemeye koyuldum. Çanakkale cephesi 1915 sahneleri de giriyor araya. Bugün kime dokunacağını izledikçe görüp kavrayacağım. 

                                                                           *

Eğer, geçmişe dönüp bir mektup yazabilseydim ve olanları değil ama olanlar karşısında algımı değiştirmek isterdim. Haklı olmaya o kadar takmazdım belki. Ne de olsa dünya adil bir yer değil. Kimse bunun garantisini vermedi bize. O yüzden "ben bunu hak edecek ne yaptım!" diye ayak diretmek yerine "evet şimdi bu oldu" kabulünü gösterebilmeyi dilerdim. Şu yaşımdan bu yaşıma en büyük öğüdüm bu olurdu. Bununla beraber bu hâlâ tam kavrayamadığım bir durum. Dilim biliyor, kalbim değil. Zihnim hemen boşlukları doldurmaya çalışıyor. Dedektif misali o durumla ilgili emareleri tarıyor, topluyor ve bir hikâye yazıyorum. İşim bu. Yazmak. İnsan bunu bir şekilde hayatta kalmak için yapıyor sanırım. En kötüsüne kendini hazırlamak, sap gibi ortada kalmamak, hayal kırıklığına uğramamak için. Hepimiz hayatta kalanların torunlarıyız, bunu yapmayı becerenlerin, genlerimizde var. O yüzden ne desem, ne düşünsem, ne kadar hazırlıyım, uğraşıyorum bunun üstüne desem boş, belki de, senaryo değişiyor, aktörler ve ben bir bakıyorum realiteyi öğrenmek için muhatabına sorma eyleminden önce düşünsel aktiviteleri başlatıyorum. Zihnimde Avrupa'nın en hızlı tren hatları çalışıyor. Üff ki üff! 

                                                                      *

Eğer, geçmişe dönüp bir mektup yazabilseydim, düşünceler yerine duygularını konuş daha çok derdim. İçinde birtakım olumsuz duygular mı mevcut? Kızgınlık, üzüntü, hayal kırıklığı, içerleme... Bunları ağırla uzun uzun... Düşüncelere dalmak ve onların seni savurmasını izlemek yerine derdim. Zihninin yazdığı hikâyelere inanmak yerine daha çok sor, daha çok yüzleş derdim. Eğer, geçmişe bir mektup yazabilseydim ve sahiden kavrayabilseydim içeriğini.