21 Mayıs 2026 Perşembe

Zihin oyunları, Çatlak ve kırılma zamanı

Şimdi, şu an burada, içim biraz sıkışık, konforsuz. 
Aldığım bir haberin etkisi diyelim. Suçlanma enerjisinin taşıdığı bir rahatsızlık hâli. Doğrudan bana iletilmediği gibi sormak için aradığımda telefonuma da çıkılmadı. Hâliyle bekleyeceğiz. 
Şimdi, şu an burada, yazarak kendimi sağaltmak istiyorum. 
Kelimeler istediğim gibi çıkmıyor. Artık, her ne ise o, nasıl olacaksa, aksın, çağlasın istiyorum ama yazabileceğimden de emin değilim. Yazı masasına sık oturmuyorum. Koşu alanına nadiren çıkıyorum. Başucumda Murakami'nin "Koşmasaydım Yazamazdım" kitabı. Bir yazarın, barını kapatıp kendinden roman yazarı doğurmasının, yazmayla kurduğu ilişkinin, koşuya başlamasının hikâyesini seviyorum. Koşmayı öğrenemedim henüz ama her denememde neden bu kadar insanın koştuğunu anlayabiliyorum. Bedenim zorlansa da tüm dikkatimi nefesime, bacaklarıma yöneltmenin hazzını hissediyorum. Kaval kemiğimin ince ince sızlaması hoş değil. Pek narin kendileri... Korkuyorum da, sakatlanırım diye. PT ile konuşuyorum. Zıplatıyor beni. Bedenimin giderek güçlenmesi hoşuma gidiyor, bezgin şekilde girdiğim salondan yükselmiş bir enerjiyle çıkmak da öyle. Giderek daha çok çalışma saatlerim üzerine düşünüyorum. Sektör olarak çok çalıştığımızı, uzun saatler boyunca kapalı alana tıkıldığımızı... Bizim işler de böyle, ne yapalım, her işin avantajları ve dezavantajları var. Dün erken çıktım örneğin. Seramik Müzesi'nin bahçesinde kadın meslektaşlarla toprağı yoğurduk, şekil verdik. Alıştığımız türden aletler ve ellerimiz farklı türden materyalin üstünde çalıştı durdu. Bir küçük saksı yaptım. İçine sukulent dikerim niyetiyle. 
Keyifli bir mola aldık hayattan. Eh borcu da çok köftehorun. Ödeyecek, yeri geldikçe...

                                                                                   *
Kim bilir hangi günden kalma bir başlangıç. Bazen ilerlemek için yalnızca başlamak gerek. O yüzden güncelliğini bir kenara bırakıp kaldığım yerden ilerletiyorum satırlarımı. Aynı yakıcılıkta yoklamıyor bu durum içimi. Duygular geçici olmasıyla meşhurdur ne de olsa. Konuştum. Çünkü yüzleşmekten kaçmamam gereken bir durumdu. Arkasında durunca, bir kusurum, sorumluluğum neyse telafi etmeye hazır olduğum bilinciyle konuşunca aslında durumun benden bağımsız olduğunu da anladım. Neyse bıraktığım yerden ipi topladım. Duyguların geçiciliğine vardım. Sahiden geçmesini istediğim duygularım var bu ara. Bırakmam gereken düşünceler... Her insanın içinde taşıdığı olgulara, durumlara bakıp artık düşünerek buraya yakıt, besin taşımayı kesmenin en doğrusu olduğunu kavradığı anlar vardır ya; hah işte oradayım bir süredir. Ama ayların alışkanlığı var, bana iyi geliyor/gelebilir ama düşünceleri var, otomatik olarak çekilmeler var. Objektif kalmaya çalışıyorum; hikâye yazmamaya, tutunduğum şeyin farkına varmaya, bunun ihtiyaçlarımı gidermek için bir strateji olduğunu ta içimde bilmeye, şu an bunları gideremesem de başka başka kaynaklar olacağına inanmaya çalışıyorum, içimde bırakma gücü olduğuna... Zihin oyunları işte. Bir bakıyorsun kaşla göz arasında bir senaryo yazmış, dahası seni de inandırmış. Haliyle işler zihnindeki metne uygun ilerlesin istiyorsun. Ama hayat multifaktöriyel bir şey. Kontrol edebildiklerimiz var, edemediklerimiz var. Dilek dilemek, niyet etmek bile kendi kısıtlı zihnimizle bir şeyler istemekten, ummaktan geçiyor. On yıllardır duyduğum, ezberime aldığım bir Buda sözü diyor ki: "Ummaktan vazgeçtiğin an her şeye sahip olursun." Ya da böyle bir şey. Gerçekten dediyse.. Söz kimin, aslı nasıl tam olarak bilinmez ama içeriğe itiraz etmek mümkün değil. Çünkü hayatta her şey geçici. Bu geçicilikle didişmeyi bıraktığımız an da özgürleşiyoruz. 
                                                                                *
Şimdi şu an burada üzerinize afiyet öksürüyorum. Güneşte sıcak, gölgede serin günlerin hediyesi galiba. Yürürken terleyip sonra üzerine üşütmüş olmalıyım. Tam olarak ne oldu bilmiyorum ama cumartesi gecesi  boğazımda yanma başladı. Bitki çayı, gargara yapsam da nafile o yanmanın önce kaşıntıya, sonra öksürüğe dönmesini engelleyemedim. Salı günü çelenk koyma töreninden sonra işe gittim, bir hasta baktım ve günün kalanını çıkaramayacağımı fark ettim. Pazar günü de o halimle koşmaya çıkıp bedenimin üzerine gitmiştim. İlk kez kesintisiz 20 dakika koşmamla gurur duysam da dinlenme ihtiyacımı daha fazla görmezden gelemedim. Bu hafta spora gitmedim. Olabildiğince erken yattım. Yeniden Yan Yana'yı izledim. Sinemada çok daha fazla gülmüştüm. Kalabalıkla bir salonda izlemenin etkisi olsa gerek. 

                                                                                *
Parşömen Edebiyat yayın hayatına son vermiş. Bu tür işleri yürütmek hiç kolay değil. Çok emek, çok sabır, çok zaman istiyor. Onur bunu yıllarca layığıyla yaptı. Tamamen gönülden. Ben de dahil pek çok yazarın ilk öykülerinin yayıncısı oldu. İlk kitabını çıkaran yazarlar ile yaptığı İlk Göz Ağrısı söyleşileri ile yazarların ilk kitap heyecanına ortak çıktı. Birlikte ortak üretimler de yaptık. Bloğuma yaptığım "Nasıl Yazar Oldum?" bölümünü oraya taşıdık, ben bir süre çocuk edebiyatı üzerine yazılar yazdım, söyleşiler yaptım. Ama bunlar çok emek, çok sabır, çok zaman istiyor. Bir yerden sonra nefesi, hevesi yetmiyor galiba insanın. Benim içine düştüğüm hâl de böyle bir süredir. Bloğa yazıyorum ama eskisi gibi edebiyat platformları için üretmek, paylaşmak hevesim epeyce azaldı. Oralarda direnmek, sürdürmek için bir motivasyon gerekiyor sanırım. Başlarda motivasyon çok sağlam. Bir yazar olarak ortaya çıkmak, ben de varım demek! Sonrası için sadece içsel motivasyon yeterli gelmiyor galiba. Okura ulaşmak, okurdaki yankını almak istiyorsun en azından. Telifini almak, her defasında yayıncı yayıncı gezmemek... Geçenlerde Tiflis hakkında öneri almak için yazdığım bir yazar arkadaşım, öykü dosyasına yayıncı bulamadığından, bir roman üzerinde çalıştığından bahsetti serzenişle. Nereden bulaştık bu işlere gibisinden bir yakınmaydı, bu. Hak veriyorum ona, anladığımı da tahmin ediyorum. Yazma hevesi, kurmaca üretme sabrı, çalışmayı sürdürme kararlılığı var, ama sonrasında bizden bağımsız o kadar çok etken var ki, sürdürmek deli işi, yazmamak imkânsız. Benim sessizliğim de biraz buralardan kaynaklı. Onur'un Parşömen'e nokta koyması, arkadaşımın yayıncı bulamaması hepsinin kaynağı aynı. Çözümü yok. Kervan misali dur kalk, yola devam edeceğiz sanırım. Bu arada hayat dolacak kollarımıza...

                                                                              *
Bayrama az kaldı. İlk kez gerçek anlamda tek başıma tatili bekliyorum. Dört gözle mi bilmiyorum. Biraz çekiniyorum da belki. Şimdiye değin deneyimlemediğim bir şey. Yalnızlıkla derdim yok ama daha önce hiç insansız kalmadım bir tatil süresince. Otel odasında tek bile kalsam gün içinde arkadaşlarımla olduğum, sosyalleştiğim zamanlardı. O yüzden gerçekten merak ediyorum. Kendimi bu anlamda ilk kez sınayacağım, tanıyacağım bir tatil olacak. Bakalım sevecek miyim, yoksa elim hemen telefona gidip kendimi mi oyalayacağım? Niyetim kendi ritmimde ağır usul gezmek şehri, kafelerde oturmak, kitap okumak, kahve içmek, defterime notlar almak... Belki bloğa yazarım günlük notlarımı, izlenimlerimi... Sonra fotoğraf karesi kovalayacağım. Muraller, esprili sözler... Gürcü edebiyat hiç okumamıştım. Bir de kitap edindim. Nodar Dumbadze'den "Ben, Ninem, İliko ve İlarion" Kitapyurdu okurlarının yorumları genel olarak iyi. Yazarın dilini yalın ve komik bulmuşlar. Kitap ikinci baskıyı da görmüş. Bu vesileyle ilk kez bir Gürcü yazar okuyacağım. Hiç Gürcü filmi izlemediğimin de farkına vardım. Bir ara ona da el atarım. Bakalım komşu da neler olup bitiyor. 

                                                                            *
Dün bir arkadaşım hikâyesinde Çatlak adlı romanı paylaşmış. Beğendim hemen. O da yanıt verdi hemen: "Tuğba okudun mu? Okumadıysan tavsiye ederim." Değişik bulduğunu, ona dokunduğunu, beğendiğini söyledi. Edinirim belki. Okurluğuna güvendiğim bir arkadaşım. Hatta imrendiğim... Bir kitabı okumak ve üzerine derinlemesine sohbet etmeyeli çok oldu. Geçenlerde bir arkadaşım yapalım, dedi. Tamam, dedim. Bir de kitap önerdim.  Aldı hemen. Okudu mu bilmem ama ben yeniden okumadım. Verdiğim bazı sözleri tutamıyorum. İçime kaçan okuma yazma hevesinden olsa gerek. Bakalım, vardır bunun da bir kırılma zamanı. Olmalı, olacak, istiyorum. 


           

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder