Suzan Bilgen Özgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suzan Bilgen Özgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2016 Perşembe

ÖYKÜCÜLERE SORDUM:10

"Eserin ilk hâli bok gibidir" demiş Ernest Hemingway.
İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek.... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?


Yazdıklarımda değişiklik yapma isteği benim için belalı bir takıntıdır. İster artık tamamlandığını düşünüp bir dosyaya attığım öyküler olsun, ister yayımlansın her okuyuşumda bir aksaklık, hoşuma gitmeyen bir yan bulurum yazdıklarımda. Daha iyisini yapabilirdim duygusu kemirir içimi.  Bu yüzden öykülerimi yayımlandıktan, kitaba girdikten sonra okumaya korkarım. Korka korka okurum yine de.
Aysun Kara


Bir öyküyü bitirdiğim ilk an, müthiş bir eser ortaya koymuşum gibi hissederim kendimi. Rahatlama, mutluluk, başarmanın gururu gibi duygular içimden gelip geçer. Birkaç gün sonra geri dönüp baktığımda aynı Hemingway’in güzel tanımı gibi düşünürüm. “Bu ne lan? Sen ne yazdığını sanıyorsun? Buna öykü mü diyorsun?” gibi sözlerle kendimi sigaya çekerim. Dönüp dönüp düzeltirim en sonunda ne ilk ne de ikinci ruh halini hissederim, sadece öykünün tamamlandığını hissederim.

Dönüp dönüp bakmalar, kendini kaptırırsan hiç bitmez çünkü mükemmel metin yoktur. İçime sindiği zaman biter diyeyim. Bu bazen oldukça kısa sürede olur bazen de yıllar sürer. Dergilerde yayınlanan öykünün günahı olmaz diye düşünürüm, yani günahı olsa da Allah affeder. (Okur affetmez o ayrı… J) Bir öyküyü kitaba alırken ya da kitabın sonraki baskılarında öze ilişkin radikal değişiklik yapmayı, kendi adıma uygun bulmuyorum. Ama imla ve anlatımda ufak tefek değişikliklerle mükemmel olmasa da en iyisine ulaşmaya çabalarım.  
Mehmet Fırat Pürselim

Aslında önemli olan eserin son halinin bok gibi olmaması.

“Daktilonun (bilgisayarın/kağıt-kalemin) çağrısına hayır demeyi bilmedikleri için kendini dahi zanneden insan sayısı çok,” diyor aynı zamanda Hemingway.

Günümüzde bakıyoruz hâlâ ilk hâl gibi duran öyküler, kitaplar var. Yazarın vazgeçemediği sözcükler, cümleler var. En kötüsü vazgeçemediklerini bizim de biliyor olmamız. Öykünün fazladan bir sözcüğe tahammülü olmadığı biliniyor mu, çok emin değilim.

Ben silmem. Silgi kullanmam. Kusursuzluğumdan değil. Tükenmez kalemle yazdığımdan (Ah! emojiler neredesiniz?). Yanlış kullandığım sözcüklerin veya eksiltileceklerin üstünü çizip yanına, altına, boş bulduğum bir alana, düzelttiğim sözcüğü yazıyorum. Böylelikle metindeki çapaklı ve yanlış sözcüklerime de sahip çıkmış oluyorum. Metin bir kez daha okunduğunda o cümlenin/sözcüğün yenisini eskisiyle birlikte görmek, insanın metninde nasıl bir yol izlediğini de göstermesi açısından önemli diye düşünüyorum.

Metni bozup yeniden yazma hâli bitecek bir hâl değil. Bunun bende abartılı bir hâl aldığını kabul ediyorum. Ama kendimi bunu yapmaktan da alıkoyamıyorum. Dergiden ziyade kitap baskısına kadar bu tekrar okumalar, düzeltmeler bitmiyor. Sonra da diyorum ki; “Öykü de biraz kusurlu olmalı, tıpkı hayat gibi”, çok kurcalama Murat…
Murat Darılmaz


Ben okur tarafından başkasına anlatılarak tüketilebilecek türden öyküler yazmayı sevmiyorum. Başka bir ifadeyle, salt ilginç olduğu için kaleme aldığım olaylara, ‘gelecekte beni farklı bir şekilde esinleyebilecek not’tan başka paye vermiyorum. Yazarken kaçak oynamadığımdan emin olmak istiyorum. Yazdığım metni okuyanın kalemin bana ait olduğunu tahmin edebilmesini hedefliyorum. Hepsi bir araya geldiğindeyse tuhaf bir haz duyuyor ve öykünün bittiğini seziyorum. Buna rağmen kitaplaşacak öykülere ilave işçilik gerekebiliyor. Bir dergide ya da kitapta önceden yayımlanmış olsa dahi, tekrarlar, kakafoni, gereksiz açıklamalar ve benzeri, ne varsa, ki olabiliyor, onlara müdahale etmekten hiç kaçınmıyorum.
Reyhan Yıldırım


Yazdığım öyküler kitapta yayımlandıktan sonra, onlarla ilgili yazma sürecim de zihnimde tamamlanmıştır ama yine de kitaba göz attığımda, kendimi bazen şu cümle şöyle daha iyi olmaz mıydı diye düşünürken bulurum. Ben yapı olarak da zor yazabilen biriyim, taslak tamamlandıktan sonra üzerinde oynamayı, eksiltmeler yapmayı ve sesli okumalarla özellikle diyalogların doğal bir akış içinde olup olmadığını kontrol etmeyi severim. Dergilerde yayımlanan öykülerimi kitaba alırken az ya da çok mutlaka değişiklikler olur, kitaplarımın yeni baskılarında da minik dokunuşlar yapma gereğini hissetmiştim. Metnin dili, ritmi ve atmosferi benim için önemli olduğundan, üzerinde titizlikle çalışılması ve hak ettiği zamanın verilmesi gerektiğini düşünürüm.
Suzan Bilgen Özgün


28 Ekim 2016 Cuma

Öykücülere Sordum: 9

Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir? Öykücü metnin neresindedir?

Öykücü metnin hem içinde hem de dışındadır bana kalırsa. Dışındadır çünkü öykü bir iç dökme aracı ya da otobiyografik bir anlatı değildir. Üstelik öykü yazarı kendi yaşantısının dışındaki sayısız olaydan, andan, insandan ve durumdan beslenir.  Yazma dürtüsü veren hemen her durumu, insanı, nesneyi kurmacaya dönüştürürken edebiyatın sarp ve dikenli yollarını teper. Bu yüzden dışındadır yazdığı metnin. Bir taraftan da içindedir. Öykücü kendini yazmaz. Yazmadığını iddia eder, yazmamaya çalışır. Yazdığının etrafından dolaşır, dışarıdan bakmaya çalışır. Ama ne yaparsa yapsın yazdığına bir şekilde dahil olma arzusundan yakasını kolay kurtaramaz. Elbette metne dahil olmak olay örgüsüyle, karakterlerle filan olacak değil. Metne dahil olmanın bin türlü yolu vardır. Öykü yazarı öyküsünün umulmadık bir yerinden okuruna göz kırpar.  
Aysun Kara         

Öyküdeki ben anlatıcı, okur olarak bizi bazen öylesine etkiler ki, onu yazar sanırız. Metnin kurmaca olduğunu bile bile bu tongaya basarız. Sanırım bu hoşumuza gider. Yazardan parçalar aramak okurun işidir. Öykünün içine kendinden, yaşadıklarından ya da hayatından ufak parçalar yerleştirmekse yazarın. Bu demek değildir ki, anlatılan yazarın hikâyesidir. Hayır, anlatılan senin hikâyendir ey okur. En sevdiğim şekilde ifade edecek olursam; Flaubert’in, “Madam Bovary kim?” diye soranlara, “Madam Bovary benim,” demesi gibi, Madam Bovary yazardır. Öte yandan muhtemeldir ki, Flaubert bu sözü arkası kesilmeyen sorulardan bunalarak kahramanını korumak için söylemiştir. Yani aslında Madam Bovary; yazardır, yan komşudur, sokaktaki fahişedir, evde beslenen kedidir, herkestir, hiç kimsedir. Kedi ne alaka demeyin; kedinin kaprisleri, sokuluşu sonra birden tırnaklarını çıkartması bile yazarı etkileyip kahramanına ilham olabilir. Öyküde ben bazen de okurdur. Bu daha çok, sevdiğimiz ve kendimizden şeyler bulduğumuz metinlerde olur; hiç görmediğiniz, irtibatınızın bulunmadığı belki de dünyanın bir ucunda elli yıl önce ölmüş olan yazar sizi – okuru anlatmıştır. Hımmm, yazarken benim kafam karıştı, okurken siz nasıl anlayacaksınız, diye düşünüyorum ama maalesef bu işin formülü bu: Öyküdeki ben, herkes ve hiç kimsedir… buna yazar da okur da dahildir, hatta kedi de… özellikle de kedi. ;)
Mehmet Fırat Pürselim  

Hepsinde değil belki ama son çıkan öykülere baktığımızda konuşan kişinin karakter olmadığını, o metni yazan yazar olduğunu görmekteyiz. Soruya buradan baktığımızda öykücü metnin tam ortasında duruyor. Hatta metnin içine batmış, çıkamıyor da. Çıkmak istediğine dair elimizde bulgu da yok. Oysa edebiyat tarihi bize göstermiştir ki kendisi ile metin arasına mesafe koyan yazarlar başarılı eserler vermiştir. Hatta James Joyce üstadımız gibi söyleyecek olursak yazan kişi bir köşede tırnağını kesmeli. Metnin içine girmemeli.
Birinci tekille yazılan metinler yazara aitmiş gibi algılanması bizim edebiyat düzeyimizle ilgili. Bu algıyı oluşturan etmenlerin önemli bir yerinde de yazarın kendisi duruyor. Günümüz yazarları anlatmayı seviyor. Sürekli anlatıyorlar. Bu uzun anlatımların kaynağı kendi hayatları. Peki yazarın kendi hayatını anlatmasında ne sakınca var? Birincisi kendi hayatı anlatılacak kadar çekici değil, beni ilgilendirmiyor. İkincisi kendi hayatına davet ettiği beni, metnin içine nasıl çektiği, yani nasıl anlattığı? Metni bana hissettirmesi lazım. Bir metnin hissettirilebilmesi için illa ki yaşanmasına gerek yok, onun iyi bir dil ve kurguya gereksinimi var.
Kendi metinlerimde herkesin olabileceği kadar varım. Çok küçük. Hatta hiç olmamaya çalışmak en güzeli. Ama bir duygu, bir düşünce, bir hareket, geçmişte yaşanan bir olay, ister istemez metne sızıyor. Bu sızıntıyı en küçük seviyede tutmak bence ideal olanıdır. Çünkü kendimizden uzaklaştıkça sağlam metinler yazabiliriz. Kendimizden uzaklaşmak, hayattan uzaklaşmak demek değil, sakın ola yanlış anlaşılmasın.
Murat Darılmaz

Soruyu, belirleyici olduğunu düşündüğüm unsurlardan birine değinerek yanıtlamak istiyorum; bakış açısına.
Hepimizin bildiği gibi, yazarın bakış açısına uygun anlatı evrenini en kapsayıcı şekilde aktarabilecek ‘kişi’, anlatıcı olarak seçilir. Kimi zaman konu, birden fazla anlatıcıyla kuşatılabilecek denli katlıdır. Kimi zamansa, kurgu içinde kurgu üzerine düşünerek meta dil yapılandıracak, fazladan bir anlatıcı aranır. Bana göre bakış açısı, tüm unsurlar içinde en önemli olanıdır. Öykünün anlatıcılarını her şeyden çok o belirler.
Öyküde ‘ben’i görünürleştiren ve okurda gerçeklik duygusunu en sağlam şekilde inşa eden anlatıcı türünün ‘ben anlatıcı’ olduğunu düşünüyorum. Öykü gerektiriyorsa (bakış açım uyarınca) onu kullanmaktan kaçınmıyorum. Ancak bu yazın tekniği oldukça zor. Çünkü yazanın karakterden tümüyle ayrışmasını istiyor.
Ben, okurla aramızda bir devamlılık ilişkisi bulunduğu inancındayım. Metinlerimi, ‘okura gerçeklikte eşlik edecek kurmaca’ anlayışının gerilimiyle de üretiyorum. O zaman klasik ‘ben’ anlatıcıyı aşmak, metnimdeki ‘ben’leri çoğaltmak, belki aynı metne tanrı anlatıcıyı da katmak, hatta metne yazar kimliğimle sızmak zorunda kalıyorum. İşi biraz zora koşmak oluyor. Bazen yazar olarak metindeki varlığım tartışılıyor. Okur açısından anlaşılırlık da azalıyor. Neyse ki meraklı okur, öyküyü birkaç defa okumaktan, onu tüm katlarıyla kuşatmaktan kaçınmıyor. Çok zevkli! Elbette bakış açısı, tüm bu biçimsel arayışları belirleyen ana unsur olarak kalmaya devam ediyor.
Reyhan Yıldırım

Öyküde konuşan, o metnin karakteriyle beraber atmosferi, dili ve ritmidir. Bazen  öykü yazarın uzantısı olarak görülür ki "ben"  anlatıcının da bunda etkisi vardır, bazen yazar da kendini öyle görür. Ancak metnin mesaj iletme aracı olarak kullanılmasını tercih etmediğimden, öykücünün metnin önüne geçmemesi gerektiğini düşünüyorum. Kurmaca sanatı, kendimizden bir başkası gibi ve başkalarından kendimiz gibi bahsedebilme yeteneğiyse, öyküdeki "ben" farklı bakış açılarını, bu bakış açılarına tepkileri, bıraktığı izleri ve duyguları, yazar-anlatıcı-karakter-okur karması olarak içerebilir. 

Suzan Bilgen Özgün 

Öyküdeki "Ben" ile bendeki öykü yan yana, karşı karşıyadır. (Burada paralel demekten imtina ettim.) 
Kimi zaman "Anlatıcı" çeşitli kılıklara bürünür. Anlatıcı ben olur, sen olur, o olur, ama hep "ben"dir aslında.
Anlatıcı metnin kalbine tesir eder, ama her zaman metnin dışında bir yere oturur. Bir yoğun bakım ünitesi misali kablo ve hortumlarla yaşam verir. Lezzetli metinlerde bize bu tıbbi gereçleri göstermez anlatıcı.
Türker Ayyıldız

22 Ağustos 2016 Pazartesi

ÖYKÜCÜLERE SORDUM:8

İlhan Berk "Anlam ve Anlamı Aşmak" başlıklı yazısında, "Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar," diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir? 
                                                  
Öykünün sınırlarını zorlayarak anlamı aşmaya çalışmak heyecan verici. Öte yandan öyküde anlam tutarlılığı gözetmek neredeyse zorunluluk. Bıçak sırtı bir durum yani. Yine de İlhan Berk'e bütün kalbimle katılıyorum. Evet, anlamı aşmaya çalışmak iyi öykünün de meselesi olmalı. Olmalı ki özünde hep aynı olan meseleleri sonsuz faklı biçimde anlatabilelim. Öykü bugün yalnızca klasik anlamda hikaye anlatmakla sınırlı değilse bu, anlamı sarsıntıya uğratmayı göze alabilen yazarların sayesindedir. Leyla Erbil, Sevim Burak, Bilge Karasu, Hulki Aktunç, İlhan Durusel gibi yazarların metinleri bana her okuyuşumda bu  anlamda esin verir. 
Aysun Kara 

Tabii ki bu edebiyatın amacı değil midir zaten. Metnin düz anlamının arkasına onu aşan alt ve üst anlamlar yükleyebilmek. Doğrudan bir okumayla bile zevk alınabilecek metnin alt okumalarında bambaşka dünyalara kapılar açmak, edebiyat için yaşayan hemen her yazarın arzusudur. Fakat bunu layığıyla yapanlar oldukça azdır, Ferit Edgü, Latife Tekin, Kafka, Marquez'in beni özgürleştirdiğini söyleyebilirim. Metin olarak da bu disiplinin üç klasiğini anayım: Hayvan Çiftliği, 1984, Fahrenheit 451.
Mehmet Fırat Pürselim  

Öykü yapısı gereği anlam katmanlarından oluşur. Onun için tek bir anlamdan söz etmek günümüz öykücülük anlayışına ters düşer. Anlamın göreceliği kavramıyla açıklayabiliriz bu durumu. Bir metnin ne kadar okuru varsa o kadar anlama sahip olabilir. Anlamı aşmak ifadesi, bende ‘mutlak, tek anlam’ algısı yarattı. Oysa ki yazarın metinde yaratmak istediği anlam ile okurun metinde alımladığı anlam tamamen farklı olabilir; her okur farklı anlamlarla metnin içinde dolaşabilir. Bir öykü metninde anlam katmanı oluşturabilmek; yazarın entelektüel birikimi, okuma kültürü, az da olsa sanatçı dehası ile açıklanabildiği gibi okurdan da aynı oranda birikim, okuma ve metin üzerinde -farklı disiplinlerin yardımıyla- kafa yorma isteyebilir. Umberto Eco’nun tabiriyle söyleyelim; “Tek anlamlı bir şey belirtme iddiasında olan herhangi bir metin, başarılı olamamış bir evrendir.” Bahsettiğim anlamda; katmanlı, derinlikli bir metin oluşturan, anlamı değil okuru (nitelikli olanları dahil) sarsıntıya uğratan başarılı yazarlardan ilk aklıma gelenleri sıralayacak olursam; Vüsat O. Bener, Bilge Karasu, Memet Baydur, Oğuz Atay’dır. Edebiyat dünyası biraz da onların yüzü suyu hürmetine dönüyor.
Murat Darılmaz 

Şiir, öykü ya da roman gibi standart dile dahil değildir; bir meta-language'dir (üst-dil). İlhan Berk'teki "anlamsızlık" için de, bir meta-anlamdır denebilir. Şiirin us'la işinin olmadığını söyler. Ona göre, akıl dışıdır şiir. Ekleme yapalım: Şiir, tüm "ilkel" sanatlar gibi insanın kolektif bilinçdışını kurcalar. Sözcüklerin çağrışım gücünden, seslerinden, ritmden faydalanarak kurar yapısını. Bunun için anlama sırtını dönebilir (anlamı aşmanın ilk koşulu). Peki ya öykü? Öykü/hikaye bunu yapabilir mi, yani anlamı aşabilir mi? Bana sorarsanız, öykü kendini tahkiye'den, gevezece anlatma geleneğinden, anlatma illetinden kurtarmadıkça bu pek mümkün görünmüyor. Bu da yetmez; tekinsiz kızkardeşiyle (şiirle) de çok sıkıfıkı olmamalı, seviyeli bir birliktelik tutturmalıdır. İşte o zaman öykünün kendi yolunu/yerini bulma ihtimali doğabilir.
Ezcümle: Öykünün önünde, kendini kaptırmaması gereken iki yol uzanıyor: Şiir ve Anlatı. Öykü, belki de bu iki yolu birbirine katıp bir üçüncü yol yaratma çabasıdır, kimbilir.
Bu çerçevede, yol gösterici bulduğum yazarlar var. Birinin adını anayım, saygıyla: Orhan Duru
Onur Çalı

Disiplinler zincirini kırmak ve anlamı aşmak her sanat dalının meselelerinden biridir, diye düşünüyorum. İyi bir öykü anlatmaktan çok sezdirir, denmesinin nedenlerinden biri de budur. Öykü katmanlı bir dille, metindeki boşluklarla, hissettirdiği atmosferle okurda merak duygusunu ve soru sorma isteğini uyandırır. Önemli olan kapalı ve anlamsız gibi görünen bir metnin, her okurda kendi anlamını yaratarak hatta aynı okurun farklı okumalarında farklı anlamlar sezdirerek, anlamını aşabilmesidir. Bu bağlamda beni etkileyen yazar ve şairlerden ilk aklıma gelenler Leyla Erbil, Aslı Erdoğan, Bilge Karasu, Turgut Uyar, Edip Cansever, F.Kafka, J.D.Salinger, J.Cortazar, T. Robbins, C.Baudelaire 
Suzan Bilgen Özgün  

Anlam kesinlikle aşılmalıdır! Düzyazıda bile çünkü o yazarın ayak bağıdır. Havalanmadan, uçmadan iyi edebiyat elbette yaratılır ama taze bir dil bulmak için dilin sınırlarına gidilmesi gerekir. Dilin sınırları uçurum demektir ve uçurumdan atlamak şarttır. Bunda ise öykücünün işi şairinkinden zordur çünkü şair kanatsız uçar. Öykücü düzyazıcının uçuşu kanatlıdır ve kanatlar hep ağır çeker. Öykücü ve okur, süzülmek ya da çakılmak ikileminden, Sait Faik, Bilge Karası, Sevim Burak, Tomris Uyar, Hür Yumer, Gonçalo Tavares, Shaun Tan, Slawomir Mrozek, Witold Gombrowicz, Eduardo Galeano, Calvino, Canetti, Kafka, Cortazar, Fuentes ve elbette HEP ŞİİR okuyarak kurtulabilir. 
Zeynep Sönmez  

Not:  Reyhan Yıldırım'ın yanıtına buradan ulaşılabilir. 

21 Temmuz 2016 Perşembe

ÖYKÜCÜLERE SORDUM: 7

Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?

Öykü yazan herkes gibi ben de öykü kahramanlarımın hayatı hakkında anlattığımdan daha fazla bilgi sahibiyim aslında. Onlar tanıdığım pek çok kişiden daha gerçektir benim için. Bugüne kadar 'beni yeniden yaz' diyen öykü kahramanım olmadı. (Sanırım benimkiler biraz çekingen!) Kimi zaman kalabalığın arasında, bir vitrinde göz göze geldiğimiz olur. Tanımazdan gelir, başımı çeviririm usulca. Eski defterleri açmak, yalnızca benim bildiğim yaşantılarının sırlarını okurlarla paylaşmak istemem.
Aysun Kara 



Olmaz mı, oldu ama hiçbiri Akılsız Sokrates kadar inatçı değildi. Hikâyelerden beslenen bir roman olan Emanetimdeki Hayatlar’ı yazarken, kahramanlarından biri de Akılsız Sokrates’ti. Ben bir şekilde öyküsünü yazdım, bitirdim. Romanın içine yerleştirdim ama aralarında doku uyuşmazlığı oluştuğunu da hissediyordum. Sokrates romanı reddetmişti. Kahramanı da hikâyesini de çok seviyordum, kendime yalan falan da söylüyordum, cuk oturdu, diye. Romanın karalamaları bittiği zaman okumaları için arkadaşlarıma gönderdim. Onlarla konuşmalarımız neticesinde bu öyküyü kitaptan çıkarttım. Bunun üzerine kahramanımın novellasını yazmaya niyetlendim. Epeyce yazdım da ama orada da beni tıkadı, elimi kolumu bağladı. Anladım ki, inatlaşmamın bir anlamı yok, ben de ona boyun eğdim. Anlattıklarından tatmin olduktan sonra sustu, daha fazlasını kulağıma fısıldamadı. Oysa ben uzun uzadıya onu anlatmayı planlamıştım. Bu sefer novelladan da mecburen vazgeçtim ve uzun tek bir öykü olarak anlattım. Fakat Sokrates buna da izin vermedi. Orada da gitmeyen bir şeyler olduğunu fark edince iki ayrı öykü haline getirdim. Diğer parçasından kopan kahramanım rahatladı ve öykü kitabıma icazet verdi. Akılsız Sokrates, 2016 sonbaharında çıkması planlanan yeni öykü kitabıma adını vermeyi kabul etti. Hayatının sonraki kesitini anlatan öykünün ise kitaba girip girmemesi konusunda hâlâ kafa karışıklığı yaşıyor, umarım bunun iznini de kendisinden koparmayı başarabilirim.    

Mehmet Fırat Pürselim 


Hikayesini uzun uzun anlatmak isteyen karakterlerden (kahramanlardan) uzak durmak gerekir. Çünkü onun niyeti başkadır. Diğer edebi türlere (belki romana) doğru yelken açmayı düşlemiştir. Düşlemek kötü değildir elbette. Eğer derdimiz öyküyse uzun uzun anlatma derdi olan karakterlere gönlümüzü kaptırmamamız gerektiğini düşünüyorum. Rolünü tamamlayan her karakterle vedalaşıp dostça ayrılmakta yarar var. Öyküdeki eski bir karakterimle buluşacaksam veya beni buluşmaya zorluyorsa diyelim, yeni öykümde ancak bir tip olarak kalabilir. Yazılacak o kadar çok karakter var ki biraz da diğer karakterlerin anlattıklarını dinleyelim diye düşünüyorum.
Murat Darılmaz 

Yıllar önce 'Çığlığın Işıkla Buluşması' isimli sergiyi gezmiştim. Bir 'Psikopatolojik Sanat Labaratuvarı'nda üretilmiş resimlerden oluşuyordu. Girişimi esinleyen bilimsel sorular öylesine ilgimi çekmişti ki, kendimi kişisel yanıtlarımı araştırmaktan alıkoyamadım. Hazırlık süreci, karanlık ve yakıcıydı. Bir romanla sonuçlandı. Bu roman, yazın serüvenimin çok başında olduğum için, gün yüzüne hiç çıkmadı. İlk öykü kitabıma kısa, acemi bir öykü olarak girdi. Kardeşi ellerinin arasından kayan bir ablayla ilgiliydi. Şimdilerde üzerinde çalıştığım novella bu nüveden ürüyor. Konu hâlâ çok sarsıcı geliyor, bana. Novellama öykümünküyle aynı adı koydum: Çölde Çığlık 
Reyhan Yıldırım 
 
En kendi başına buyruk, biraz da hınzır karakterim, "Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız" kitabımdaki Seçim isimli öykümde yer aldı. Genç bir karakter olan ve kendi öyküsünü yazara bırakmak istemeyen Yiğit, ipleri eline almaya karar verir. Yazarla bir yandan dalga geçerken diğer yandan onu devre dışı bırakarak öyküyü kendi tamamlar.
Suzan Bilgen Özgün 

Bence bu durum öykücünün ya da öykünün sorunu değil. Endüstriyel edebiyat diye tabir edebileceğim, öğreten, anlatan, sınırlayan bir kurumun "verili olgusu."
Kşi, karakter, kahraman her türlü anlatır kendini, tanıtır, tanıtmaz, susar, kusar. Metnin en canlısıdır çünkü, kimi durumlarda hikayecisine bile boyun eğmez. 
Benim kahramanlarım şimdilik hiç bir öyküyü bitirmediler. Bir dostun tavsiyesi ile karakterlerden birine SGK bile yaptırmak üzereyiz. 
Yoksa hikaye nasıl payidar kalır. 
Türker Ayyıldız 

Öykü; nispeten kısa olan öykü ve öyküleme zamanları içerisinde, olayların ya da durumların ayrıntılarının gösterilmediği, bu ayrıntıları anlatmanın gereksiz olduğu, kahramanların olaylar ekseninde nasıl değiştiklerinin gözlemlenemediği bir yazınsal tür. Öyküde önemli olan da, dar zamanda ve mekânda çok şey söyleyebilmenin yollarını bulmaktır. Benim tercihim eksiltmeceli ve indirgemeci bir yolu takip etmekten yana oldu. Böyle olunca "kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen" bir kahramanım hiç olmadı. Böyle bir kahramanın var olduğu anlatılar zaten başka bir türün kahramanları; genellikle romanın, uzun öykünün ya da öykünün. Ben kısa öyküden, hatta kısacık öyküden yanayım. 
Zeynep Sönmez 

10 Haziran 2016 Cuma

ÖYKÜCÜLERE SORDUM:6

Dil amaç mıdır, araç mı?

Dili yalnızca araç olarak görmek dile haksızlık etmek gibi geliyor. Dil gündelik iletişim aracımız ama edebiyatın dille ilişikisi bununla sınırlı değil. Düşünürken, kurgularken, yazarken dilin içinde geziniyoruz. Dilin arka sokaklarında dolaşmayı göze alan yazarların yazdıklarından hem dil lezzeti alıyoruz hem de bu yazarlar edebiyatın alanını genişletiyor.
Aysun Kara

Hiç araç olur mu dil, amaçtır hem de öyle bir amaçtır ki, yaşama amacıdır.
Mehmet Fırat Pürselim

Dil; tarif eden, betimleyen, gösteren ve böylelikle anlamı, anlam katmanlarını, bir metin içerisinde yoğuran ana etkense -ki bence öyle- o zaman baştan söyleyelim evet, edebiyat için "dil" bir amaçtır. Durağan değil, dinamiktir. Bu yapısıyla da bu "amaç"a ulaşmak pek de kolay değildir. Bulunmaya çalışılan Kaf Dağı'dır.
Dil, edebiyatta amaç'tan araç'a döndüğü anda sığlaşır.
Murat Darılmaz

Dili düşünsel olarak gelişebilmenin, kendini ifade edebilmenin, yaşamı sürdürebilmenin gündelik aracı olarak görüyorum. Edebiyat içinden baktığımda ise bundan fazlası olduğunu deneyimliyorum.
Bir heykeltraşın, malzemesine dokunduğunda onun içinde form almayı bekleyen heykeli amaçlaması gibi, ben de, yazıya durduğumda, arzuladığım metin olarak belirecek dili amaçlıyorum. 'Nasıl bir dil bu ve ne demek dili amaçlamak?' diye soracak olursanız...
Benim deneyimlerimi, kavrayışımı, bakış açımı kısacası beni diğerlerinden ayıran "biricik" varlığımı serimleyecek olanı arayarak, dile katışıp dille karışarak dil içinden çıkardığım, bana has dil demek. Dili amaçlamaksa, dili araçsallığından öte bir şeye evirmek üzere dili benim kılmak arzusu duyarak çalışmak demek! Bence yazmanın asıl hazzı da, dili amaçlama şeklinde özetlediğim bu işçilikle ilgili.
Reyhan Yıldırım

Dil iletişimde bir araçken, çoğul katmanları ve olanaklarıyla, yazın alanında yaratıcılığın amacı olabilmektedir. "Ne içerik, ne dışarık. Ne biçim, ne içim. Yalnızca yapıtın kendisi. Yapıtın oluştuğu ve konuştuğu dil," demiş Ferit Edgü.
Suzan Bilgen Özgün

Dil benim için kesinlikle araçtır. Bir olayın, bir sahnenin, bir karakterin, bir duygunun, bir akışın birleşip vücuda gelmesinden sonra bedeni saran tenidir. Diğer tüm duyulardan ayrılıp müstakilleşmesine şimdiye kadar şahit olmadım. (Kendi adıma) Bundan sonra da olacağını düşünmüyorum.
Türker Ayyıldız

Dilin ne için bir araç ya da amaç olduğu önemli. Dil, iletişim ya da kültürlenme için bir araçken, kendisi için bir amaçtır. Anlatmak için bir araç/amaç olup olmadığı Poetika'dan beri hemen hemen aynı: Anlatının amacı öykü (içerik), aracı söylemdir (biçim). Söylem bence her zaman öyküden daha önemlidir çünkü amaç dediğimiz şey, bir son fikrini nedensellik ve anlam fikirleriyle birlikte içerir. Oysa yaşamda olduğu gibi edebiyatta da son diye bir şey yoktur. Dil, kitap gibi, bir süreçtir ve Mallarme, "Bir kitap ne başlar, ne de biter; olsa olsa öyle görünür," der.   
Zeynep Sönmez

İlhan Berk'in dil üzerine yazdığı bir alıntıyla bitirelim.
Valery'nin, iş birinci mısrayı bulmaktır, arkası gelir, sözünü yeni yeni anlıyorum. Ben bu sözde, esini anlardım bir. Esin buraya kadar gerekli demek istiyor diye düşünürdüm. Valery belki gene de bunu diyordur, ama ben o sözden bunu anlamıyorum artık. İlk mısraı bulmak sözünden, ben dili bulmayı anlıyorum. Onun için de, her şiir bir dili bulmaktır, diyorum. Buna inandığım kadar hiçbir şeye inanmıyorum. Bir şiiri, ikinci, üçüncü yani başka şiirler yapan, dildir diyorum. Bu dil bulunmamışsa onlar ayrı ayrı şiirler değildir, bir tekrardır o kadar. Dil de, gerçekten, ilk mısrada beliriveriyor. Artık şiirin bütününde süren odur, onun için de arkası kolay geliveriyor. Bir şiir, bunun için, her şeyden önce bir deyiş biçim. Bir şiiri, konusundan önce bu ayırır bence. Ona ayrı bir şiir dedirten odur, ama bir odur.



3 Mayıs 2016 Salı

ÖYKÜCÜLERE SORDUM: 5


Ernest Hemingway, "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: 'Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,' diye düşünürüm," diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?

Ak kâğıdın karşısında ilk cümlemi düşünürken bir daha hiç yazamayacağım korkusuna kapılırım. Hasbelkader bir şeyler yazdığımda, yazdıklarımı hiç beğenmediğimde kutsal kitap gibi dönüp dönüp okuduğum metinlere sarılırım. Şiir okuduğum da olur, başka bir şey de. Örneğin Hulki Aktunç'un, İlhan Durusel'in öykülerini gelişigüzel, başı sonu olmadan okurum. Kafamda yazacağım her neyse kendine bir yol bulup baş verir usulca.

Aysun Kara

Üstüne düşmüyorum aslında. Öyküyü, cümleyi, sözcüğü düşünmek; portakal soymak, camdan bakmak, ne bileyim, kedi sevmek yazmaya dâhil değil midir? Tıkanmak bunun neresinde? Daha makul tabirler bulabiliriz. Örneğin durulmak. Durulduğumda ekseri açıp eski öykülerimi okurum. Sonra onları pek bir şeye benzetemem. Ama bu güzeldir. Çünkü kendini kandırmayı bırakmak, daha iyi olmak yolunda güçlü bir adım. Coşkuyla yazmanın zamanı var. Geldiğini duyarsınız zaten. Masaya bu içgörüyle geçmek gerekiyor sanırım.

Hakkı İnanç

Ben genellikle öyküleri kafamda senelerce gezdirdikten, tüm kurguyu kafamda oturttuktan ve öykünün o vurucu cümlesini bulduktan sonra yazmaya başladığım için çok fazla tıkanmam. Tıkandığımı hissedersem, iyi bir şey çıkaramazsam, zorlamam. Yanlış zamanda olduğumu düşünürüm ve doğru zaman gelip öykü kendini yazdırana (belki de yazdırmayana) kadar bırakırım.

Mehmet Fırat Pürselim

Ben yazarken tıkanmıyorum çünkü yazmaya zorlamıyorum kendimi. Öykü gelirse geliyor, geldiğinde de “tıkanmadan” yazıyorum. Tıkanmıyorum ama yazmayı özlediğim oluyor bazen. Çünkü öykü bazen dolaşmaya çıkmış oluyor, bana uğramayı unutuyor. Ben de yazmadığım zamanlarda, yani yazmayı beklerken, kardeşimle PES atıyorum, okuyorum, dizi izliyorum, işe gidiyorum, yemek yiyorum, sigara içiyorum, uyuyorum. Yani günlük hayhuya bırakıp kendimi, öykünün gelmesini bekliyorum. Beklediğimi unutarak bekliyorum. Sonra, er ya da geç, avcı boksörün bahsettiği “en doğru cümle” geliyor zaten. Kendiliğinden.

Onur Çalı

Yazarken tıkandığımı hissettiğimde öyküye ara verip yazdıklarımı tekrar yüksek sesle  okurum, bir yandan da meraklı kedimiz yanımdaysa ki çoğunlukla yanımdadır onun kafasını okşarım. Yazmış olduklarım demlenirken kalkar ben bir çay demlerim. Yine olmadı çok sevdiğim bir öyküyü veya şiiri yeniden yeniden okurum.

Suzan Bilgen Özgün

Yazarken "Tıkanma" doğal bir durum. Herkes yaşamıştır. Ben kendimi koşullandırmam. Tıkandığım an yazmayı bırakırım. Öyküyle inatlaşmaya gelmez. Doğru zamanı kendi belirler. Bu yüzden dikkatimi dağıtacak şeyler yaparım. Müzik dinlerim, ütü yaparım, çay demlerim vs. Araya zaman ve mesafe koyarım. Birkaç gün sonra şansımı yine denerim. Öykü izin verirse ya da yanlışımı görürsem ne mutlu.

Tunç Kurt

Tıkanıklığın da yazıya dâhil bir süreç olduğunu düşünürüm hep. Buna daha fazla okumanın iyi geldiğini tecrübe etmişimdir.

Türker Ayyıldız

Meraklıları için küçük bir not. Benim de bir cevabım var!
Yazdığım metnin bir yerine takılıp, içinden çıkamadığım durumlarda dosyayı kaydedip kapatıyorum. Kitap okuyorum, film izliyorum, müzik dinliyorum, Pati'nin kumunu temizliyorum, yürüyorum, arkadaşlarımla buluşuyorum, yazdıklarımı unutacak kadar metinden uzaklaşıyorum. Ve gün geliyor, beni heyecanlandıran, özgürleştiren bir yazara, metne rastlıyorum. İçimde yeniden yazma isteği uyanıyor. Kaldığım yerden tazelenmiş bir şekilde devam ediyorum. Sonuç her zaman içime siniyor mu? Elbette hayır! Bu durumda yazdığım metni, bir tür yazı egzersizi olarak görüyor ve onunla vedalaşıyorum.

2 Nisan 2016 Cumartesi

ÖYKÜCÜLERE SORDUM:4

Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?

Yazmak kalabalığın karşısında çırılçıplak kalmayı göze alabilmektir, bu yüzden de ağır giysiler ve aksesuarlar taşımak işinizi güçleştirir. Samimiyetle yazabilmek olabildiğince az "yük" taşımayı gerektirir. Yazarın yaşadığı çağın tanığı olmak gibi bir yükümlülüğü yoktur bana kalırsa. Yazar, kendisine dayatılan inanç, görev, sorumluluk, gelenek vesairin baskısının dışında kalabildiği ölçüde özgür ve yaratıcıdır. Yazar bir kayıt memuru değildir ama yaşadığı topluma dışarıdan bakan bir üst akıl da değildir. Zamanın sözcükler üzerine bıraktığı iz yazarın çağına tanıklığıdır.
Aysun Kara

Zaten öyledir. Herkes gibi. İster istemez. Ancak ânın insandaki yankısı bitimsizdir. Haliyle yazarın zamanın sunacağı perspektife ihtiyacı vardır. Edebiyatın tanıklığını önemsemekle birlikte onu tarihsel gerçeklik parantezine yahut yargı kürsüsüne hapsetmeyi doğru bulmuyorum. Benim için metnin estetik değeri niyetinden önce gelir. İyi yazarlığın yolunun iyi insan olmaktan geçtiği ahlakçı bakış açısına uzağım hanidir.
Hakkı İnanç

Melville'in ölümsüz eseri Moby Dick'te herkes ölürken geride olanları anlatmak için İsmail sağ kalır. Edebiyatçılar (öykücüler) olanları anlatmak için geride kalan çağının tanıklarıdır.
Mehmet Fırat Pürselim

Öykücü çağının sadece tanığı değil sanığıdır da. Ama onu, yazdıkları üzerinden güncel siyasete müdahil olmaya zorlamak yersizdir kanımca. Edebiyat yavaştır. Acıları, zulümleri ağır ağır kaydeder ve yıllar sonra bile olsa bize hatırlatır. Acelesi yoktur, hafızası sağlamdır.
Onur Çalı

Öykücüler veya farklı bir metin yazanlara dair meli malı cümlelerini içeren kesin yanıt vermek benim için zor olduğundan kendi bireysel tercihimi iletmek isterim. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki vicdanı olan, gören, duyan herkes bunun sadece tanığı değil, aynı zamanda biraz da sanığı ve sorumlusudur. Ben de onlardan biriyim, yazan biri olarak farkım dert edindiklerimin, mesele edindiklerimin yazılarıma sızması. Bu sızıntılarla anlamlı bir tanıklık, tarihe not düşme olur mu emin olamam tabii ama beni etkileyen durumları ve içselleştirebildiğim duyguları, sözcüklerle kendimle, okurlarla paylaştığımı bilirim.
Suzan Bilgin Özgün

Öykücü çağının tanığı olmalıdır fakat toplumsal bir olayı ya da ideolojiyi konu edinmek yazılan metnin öykü olmasını garantilemez. İçerik üslubun önüne geçtiği vakit öykü manifestoya dönüşebilir, yazar anlatıcı olmaktan çıkıp elinde döviz taşıyan biri haline gelebilir. Sanırım burada yazar öykü ile duygusal bağ kurmaktan uzak durmalı, edebiyat okuru gözüyle bakabilmeli. Öykücü, öykünün okunurluğunu zedelemeden çağına dokunabilmelidir.
Tunç Kurt

Öykücü elbette çağının tanığı olmalıdır. Çünkü zaman öykünün tüm unsurlarını değiştirebilen yegane kavramdır.
Türker Ayyıldız

İnsanı anlatmak, çağa tanıklık etmektir çünkü sanat toplumsal hayatın izdüşümüdür. Burada asıl olan, öykücünün çağına tanık olmanın kendiliğindenliği ile tanıklık etmenin iradiliği arasında bir karar vermesi sorunudur. Politik olmayan yoktur ve öykücü çağının tanığı olmakla birlikte ona tanıklık da etmelidir.
Zeynep Sönmez

Meraklıları için küçük bir not. Benim de bir cevabım var!
Yazmak anımsamaktır. Anımsamak ve bellek ise vicdan. Ancak öykücü, sırf çağının tanığı olmak için vicdanını sızlatan konuları seçer ve metinle arasındaki mesafeyi koruyamazsa ortaya melodrama yaslanan, duygusallığa kaçan, gözyaşı ve ortak öfkeden güç alan öyküler çıkar. Bu da zannımca kolaycılıktır. Öykücü için kurmacanın estetiği, dile olan tutku, tanıklık çabasından daha öncelikli ve zaruridir.

4 Mart 2016 Cuma

ÖYKÜCÜLERE SORDUM: 3

Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?

Sandık lekeli dantel bir tepsi örtüsü, sigara izmaritindeki ruj izi, giyilmekten şeklini yitirmiş siyah ayakkabının sol teki. Bence her biri öyküde atmosfer oluşturabilecek güçtedir. Öykü özenle hazırlanmış bir yemekse, atmosfer yemeği konuklara sunduğumuz servis tabağıdır.
Aysun Kara

Atmosfer, Eros'tur. İnandırıcılık Parkı'nda içtenlikle buluşturduğu Fikir'le Biçem'i birbirine âşık eder. "Özgün öykü" dediğimiz de bu aşkın olgunlaşmış meyvesidir. Tadı damakta kalır.
Hakkı İnanç

Öyküde atmosfer, bir nefes alma biçimidir.
Mehmet Fırat Pürselim

Okurun bildiğimiz atmosferi bırakıp öykünün içinde nefes almasını sağlayacak birtakım edebi numaralardır. Her yazarın kendine has numaraları vardır (olmalıdır, olsa iyi olur). Çünkü öykü, betimlemeler zincirinden ziyade zincirin atmasına yakındır.
Onur Çalı

Atmosfer, yarattığı güzellikle öykünün etkisini sezdirir. Bu etki bir diyalog, bir ritim, farklı bir mekân, dil ve üslupla olabilir. Önemli olan metnin bütününe yayılmasıdır, atmosfer öykünün olmazsa olmazıdır.
Suzan Bilgen Özgün

Atmosferi yaratmak için anlatıyı betimlemeye boğmaya gerek yoktur. Bir iç konuşma bile kusursuz bir betimlemenin yerini tutabilir. Bugün Kafkaesk diye tabir edilen üslup aslında Kafka'nın atmosferidir. Kafka öykülerine baktığınızda göreceğiniz telgraf gibi kısa cümleler olacaktır. Tasvire gerek duymadan yazılmış öyküler. Zaten boş bir oda bile bir öykü için yeteri kadar ağır bir atmosfer değil midir?
Tunç Kurt

Atmosfer, öykünün gizli karakteri, takımın kaptanıdır. Yazarın avaz avaz bağırdığını okurun kulağına fısıldar. Atmosferi idmansız bırakılmış bir öykünün maç kazandığı görülmemiştir.
Türker Ayyıldız

Atmosfer, detayların oluşturduğu bir yapıdır. Uzun cümlelerle betimlemek yerine tek bir sözcükle im koyabilir, yön gösterebilirsiniz. Hemingway "Düzyazı mimaridir ama barok çağında değiliz," demişti; bense "Atmosfer bir mimaridir ve betimlemeler dolgu malzemesidir," diyorum.
Zeynep Sönmez

Meraklıları için bir küçük not. Benim de bir cevabım var!
Atmosfer, okuru metne mıhlayan çekim gücüdür.

3 Şubat 2016 Çarşamba

ÖYKÜCÜLERE SORDUM:2

Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?

Aysun Kara'nın seçtiğidir:
Şiir bizim eski suç ortağımız
biz ne işlediysek onunla işledik.
Gülten Akın/ Şiir

Esra Özdemir'in seçtiğidir:
Sevdadan yana kim olursa olsun
Yaşça başça ileri
Geçemezlerdi bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne deniz dibi cinleri
Edgar Allan Poe/ Annabel Lee

Hakkı İnanç'ın seçtiğidir:
Şarkı söyler öğlen ey üzünç!.. ve bu çığlıkla muştulanır tansık:
ey tansık! Ve yeterli değildir gözyaşları içinde gülmek...
Peki öyleyse nedir, ya nedir bu her şeydeki ansız eksiklik?..
St. John Perse/ Sözcükler Denizi

Mehmet Fırat Pürselim'in seçtiğidir:
yok başka bir cehennem
yaşıyorsun işte
Behçet Aysan/ Sesler ve Küller

Onur Çalı'nın seçtiğidir:
O zamanlar öyle yaralıydım ki
bunu yalnızca bir hayvan anlayabilirdi.
Haydar Ergülen/ Keder Gibi Ödünç

Özgür Çakır'ın seçtiğidir:
Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu
Her şey naylondandı o kadar
Turgut Uyar/ Geyikli Gece

Suzan Bilgen Özgün'ün seçtiğidir:
Bakma belirsiz bir şeyler
özlediğime
Bildiğimden değil
Senin gerçeğin hem eski
hem güzel
Turgut Uyar/ Eski Akşamlara Dönüş

Tunç Kurt'un seçtiğidir:
hepimiz tanrı kaldık
kimse mutluyum demesin
Edip Cansever/ Tragedyalar

Türker Ayyıldız'ın seçtiğidir:
Ama ayrıca aldığın şu hayat
Fena değildir
Üstü kalsın
Cemal Süreya/ Üstü Kalsın

Zeynep Sönmez'in seçtiğidir:
Ben yeni bir çocuk oldum elmalar asılı her yerimde
Uzun yaz dallarda kendine bir şeyler ekler
Ergin Günce/ Geri Dönen Uzun Yaz

Meraklıları için bir küçük not. Benim de bir cevabım var!
Ruhi Bey de benden çiçek alırdı
nedense benden alırdı
çünkü ben çiçekleri çok biçimli tutarım.
Edip Cansever/ Bir Çiçek Sergicisi Der ki

11 Ocak 2016 Pazartesi

ÖYKÜCÜLERE SORDUM: 1

Öykü ne değildir?

Öykü romanın küçük kardeşi değildir.
Aysun Kara

Öykü asla tek dikiş değildir.
Esra Demirci

Öykü "Anılar şimdi gözümde canlandılar," değildir. 
Hakkı İnanç

Öykü her zaman silahın patlaması değildir.       
Mehmet Fırat Pürselim

(Salah Birsel'e saygıyla) Öykü maydanoz değildir.   
Onur Çalı

Öykü çiftlik balığı değildir.                                        
Özgür Çakır

Öykü anlatılan değildir.
Suzan Bilgen Özgün

Öykü çok şey değildir.                                               
Tunç Kurt

İçinden hikâyesini aldığınız kurmaca asla öykü değildir.
Türker Ayyıldız

Öykü aforizma değildir; onun doğrudan, çıkarıma dayanan buyurgan dili öyküde yoktur.
Zeynep Sönmez

Meraklıları için bir küçük not: Benim de bir cevabım var!

Öykü, maraton değildir.