Günden kalanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günden kalanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2026 Salı

Panzehiri hareket

Dün akşam bir eşiği aştım.  

İlk kez kesintisiz 45 dakika koştum. Bu süre zarfında da 5,4 km yol aldım. Yarış öncesi 45 dk. hareket etmek, yarışın hedefi olan 5 K mesafeyi aşmak, hem bedenimi hem zihnimi buna alıştırmak şahane oldu. 45 dk bittiğinde bacaklarımda derman kalmadı. Sol ayak tabanımda sürtünmeye bağlı bir yanma hissetmeye başladım. Yanaklarım da al aldı. Müthiş bir enerji patlaması, bedenimden zihnime yayılan harika bir hafiflik, nasıl anlatsam bilemiyorum. Runners high denilen şey oydu sanırım. Ve ben bu hisse bayıldım. Bu kadar insanın koşması boşuna değilmiş. 

Derdim yarı maraton, maraton, ultratrailler değil. Yine de insanın kendine hafif meydan okuması, bedenini güçlendirmesi, her defasında kendini aşmaya çalışması güzel bir şey. Dışarıdan sakin bir yapım var. İçi beni, dışı sizi yakar dediklerinden de değilim. Ama bu sakinliğin ve iyi olmanın bedelini uzun yıllardır gevşeyememek olarak da çekiyorum. Dişlerimi sıktığım bloğun düzenli okurlarının da malûmu. Hayatımda çok şey değişti. Stres faktörü de hayli azaldı. Bununla beraber bedenim buna tam olarak ikna değil galiba. Yılların alışkanlığıyla ha babam de babam sıkıyor dişlerimi. Koşarken, kuvvet antrenmanları yaparken, yani bedenimi çalıştırırken, zihnim susuyor, nefesi, ritmi takip ediyorum ve dişler tamamen istirahat pozisyonunda kalıyor. Beden zorlanırken çenem serbest kalıyor, yılların alışkanlığıyla sürekli veri işleyip analiz yapan zihnim geri plana çekiliyor. Fiziksel olarak başarmanın yanı sıra zihnim, kalbim özgürleşiyor. 

Dün zihnimle bir sohbetim olmuştu. Kendimi suçlayan, pişmanlık dolu bir konuşma değildi. Şiddetsiz iletişimde karşılanmayan ihtiyaçların yasını tutma kavramından bahsedilir. Öyle bir yerdeydim. Karşılanmayan ihtiyaçlarımla bağlantıya geçip onların farkına varınca ister istemez bir üzüntü, yas geliyor. Bunu bastırmaya çalışmadım ama sürekli onu taşımak da istemiyordum. Kendimi stadyuma attım. Kulaklıklarımı taktım. Koşu listemi açtım.  Ritmik ezgiler kulağımda çalarken koşmaya başladım. Adımlarım zemine bastıkça can sıkan, zihnimde yineleyen düşünceleri toprağa verdim. O ağır, durağan enerji dönüştü.  Bacaklarıma yakıt oldu.  Gücümü topladım ve kendi kişisel zirvemi gördüm. 

Bu yeni bir keşif değil, elbette. Su götürmez bir gerçek. Zihni susturmanın en iyi yolu, en güçlü panzehiri hareket etmek. Bedenin hareketi, belirsizlikler karşısında telaşa kapılan, sürekli düşünce ve analiz üreten, "Neden?" sorusuna yanıt arayan zihnin bir girdap misali bizi içine çekmesini, düşünerek çıkış yolu bulabileceğimiz yanılgısını ortadan kaldırıyor. 

Dün düşünerek çözemediğim her şey, pistte adımlarımın ucundan toprağa, bugünde küreğimin ucundan suya aktı, gitti. Kan akışının hızlandığı, nefesin açıldığı, kasların devreye girdiği, zihnin mecburen sustuğu, sadece, o âna, o ritme odaklandığım bu anlara meftunum ve çoğaltmak için de elimden geleni yapıyorum. Ne mutlu bana ki, buna kürek çekmek de eklendi. 

Bugün ikinci dersi yaptık. Acemiliği üzerimizden atıyoruz. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre yapmak başlarda zorlasa da suların üzerinde süzülmek, martıların başımızın üstünden pike yaparak geçmesini izlemek çok keyifliydi. İlk derse göre iki misli de yol yaptık çünkü we are the best team!






8 Haziran 2026 Pazartesi

Yaza merhaba

İleri tarih seçip kendine mektup yazma imkânı tanıyan futureme adlı bir web sitesi var. Yılın son günlerinde kendime mektup yazıp gelecekteki ben'e yollamışlığım çok. O günün cehaleti, sıkışıklığı, merakı içinde gelecekteki kendine yazmak hoş bir deneyim bana kalırsa. Senin için belirsiz olan her şey bitmiş. Tünelin ucundaki ışığa doğru yürümüş ve belki de aydınlığa varmış versiyonunun senin belirsizlikler karşısında dayanıksız, heyecanlı, telaşlı yanına bakmasının sakinleştiren bir yanı var. Bu mektuplardan yeterince aldığında, okuduğunda şu düşünceyi alıp bağrına basmak kolaylaşıyor: "Geçecek. Daha önce de geçti." Hayatta acı ve ızdırap varlığını, her acının ve ızdırabın bir sonu olduğunu hatırlamak, ta içeriden bilmek ve kabul etmek kadar insanın dayanıklılığını arttıran bir şey yok bana kalırsa.  

Bu açıklamam boşuna değil. Bugünlerde bir mektup bekliyorum çünkü. Tam tamına cumartesi gelecek. Bu defa futureme'den değil. Ücretliye dönmüş çünkü site. O yüzden bir eposta adresimden tarih planladım ve diğerine yollama talimatı verdim. Dolayısıyla mektup taslaklarda duruyor, planlı bir vaziyette. Ama o eposta adresini sık kullanmıyorum. Ve oyunu bozmuyor(d)um. Birkaç gün öncesine kadar. Çünkü yazdığım, olmasını temenni ettiğim konuda muradıma eremedim. Ve o spesifik tarihte o mektubu almak belki de içimi cız ettirecekti. O yüzden ne yazdığımı okumak, hatırlamak, gelecekse bir darbe göğsümde yumuşatmak iyi fikir gibi göründü. Olgun bir yerden yazmışım satırları. Kendimi olumsuz olasılığa da açmış, benim o günün koşullarında bilmediğim şeyi, artık bildiğimden dem vurmuşum. Benim yumuşak karnım, belirsizlik. Bunun karşısında hemen, şimdi derhal öğrenme, netleştirme, bir şeyleri açıklığa kavuşturma telaşımı bir yana bırakmaya çalışıyorum son yıllarda. Ne kadar başarılıyım, emin değilim. Ama en azından bu konuda ille de yüzleşeceğim, ille de konuşacağım, ille de netleştireceğim yanımı baskıladım. Bu kimi zaman bir topu suyun altında tutma çabası gibiydi. Ben bastırdıkça pörtlüyordu. Görmezden gelmek zorluyordu. Kimi zaman sabırla, kimi zaman arkadaşlarıma aynı şeyi zilyonuncuya anlatıp darlayarak geçirdim nihayetinde o günleri. Artık cevabı biliyorum. Oraya düşüncelerimle yakıt taşımamaya çalışıyorum. Orayı dolması gereken bir boşluk gibi görmüyor, tutmuyorum. İlgimi çeken fiziksel aktiviteler, arkadaş buluşmaları, günlük işler, sorumluluklar ile günleri geçiriyorum. İyi de iş çıkarıyorum bence. Bununla beraber umduğunu bulamamanın, muradına erememenin hüzünlü bir yanı var. İnceden sızlatan bir yanı. Burası başını kaldırmak istediğinde, topu suyun içine bastırır gibi bastırmayacağım işte. Her buradayım, beni gör dediğinde göreceğim. Ve onun da sesi yavaş yavaş kısılacak. 

                                                                             *

Gelelim fiziksel aktivitelere: 

Geçen hafta temek kürek çekme eğitimine başladım. Salı ilk teorik dersin ardından perşembe günü suya indik. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, bastırmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre ritmik bir şekilde yapmak başlarda zorlasa da keyif aldım. Dört ders sonra hocasız çıkmaya başlayabileceğiz. Yaz için keyifli bir aktivite imkânı doğdu benim için. Keyifliyim. Bir arkadaşım da sup almış. Belki arada ona da sulanabilirim. 

Haftaya cumartesi Bozcaada Yarı Maratonu var. Ben 5 K koşacağım. Maksimum süre 45 dk. Öğle sıcağı ve adanın yokuşları zorlayıcı unsurlar. Düzenli koşu antrenmanı yapmadığım ve bir koşu geçmişim olmadığı için. Yine de elimden geleni yapacağım. Vücudun seyrek antrenmanlara bile olumlu yanıt vermesi, gelişmeye açık olması şahane bir şey. İşte buna sevinebiliriz. Hem yaz da geldi. Mavi, masmavi gökyüzü parlıyor tepemizde. Göğe bakalım. 

                                                                           *

Tiflis'e giderken Gürcü edebiyatından bir örnek almak ve orada okumak istemiştim. İnternette araştırmış ve tercihimi Nodar Dumbadze'nin "Ben, Ninem, İliko ve İlarion" kitabından yana yapmıştım. Orada okumak gerçekten keyifli oldu. İkinci Dünya Savaşı yılları sırasında Gürcü taşrasında geçen roman Gürcü kültürüne dair renkli, zengin ayrıntılarla doluydu. Hüzün ve mizah el eleydi. Kitap bitince hakkında biraz araştırma yapınca başka başka ayrıntılar da yakaladım ve dün hakkında yazmaya başladım. Tatile çıkmak, monotonluğu kırmaya, monotonluğu kırmak da yaratıcılığa açılan yolu aralıyor. Memnunum. Dün yeni bir kitap inceleme yazısına başlamak, beni heyecanlandırdı. Yazı ortaya çıktıkça memnuniyetim arttı. TDB Dergi için yazdığım yazıyı, dergi yayımlandıktan sonra buraya da alacağım. 

                                                                         *

Yaza merhaba dediğimiz bugünlerde siz nasılsınız?

 


29 Mayıs 2026 Cuma

Yol günlükleri: 4

Bazen hayat, insanı planlarla, beklentilerle, haritalarla değil; beklenmedik anlarla,  yeniden hesaplamalarla, mecburen bırakmalarla, anlık seçimlerle, sözün özü kendi ritmiyle terbiye ediyor. Tiflis'e ayak bastığım andan itibaren başıma gelen tam olarak bu. 

Erken vardığım için toplu taşımayı tercih edecekken, henüz birilerine yol sormadan, konuşmadan bir adam yaklaştı yanıma. Bolt fiyatına beni şehre götüreceğini söyledi. Telefonuna ücret yazdı. Yorgunluğumdan, dalgınlığımdan, kafa karışıklığımdan faydalanarak beni önüne kattı. Az İngilizce, yalancı bir misafirperverlik, yol boyu gereksiz bir gevezelik... Bu örüntüyü iyi biliyorum. Hayırlara vesile olsun, dedim. Soldan soldan ağrı yaklaşırken. Normalden fazla, istediğinden az bir ücreti bıraktım avcuna. Arkamı döndüm bavulumu çekerek Fabrika'dan içeri girdim. 

Fabrika eski bir iplik fabrikası. İçinde bir hostel, avlusunda kafe ve barlar yer alıyor. Tiflis gezi rehberleri nde görmeye değer bir nokta olduğu için tercih ettiğim bu yeri haftalar önce booking. com'dan ayırttığımı sanmış, bildirim gelmemesine uyanmamış, yakın zamanlarda Tiflis'e gelen emekli banka müdürü arkadaşımın diş hekimisin sen, kendine uyan yer bulsana şeklindeki tatlı sert azarı duymuş ama anlamamıştım. Seyahata bir hafta kala bana niye bildirim gelmiyor yahu diyerek hesabıma girip son booking.com rezervasyonu tarihine bakakalmıştım. Aynı özellikte odayı, yaklaşık aynı fiyata (hah çok da kalır ya sanki o rakamlar kafamda!) bulmanın keyfiyle kalan günleri iple çekmiştim. Sabahın köründe bavulu emanete bırakıp biraz dolaşayım diye çıktığım hostele yeniden döndüğümde saat üçü geçiyordu ve kilometrelerce yürümüş, defalarca kaybolmuş, yolu her defasında uzatmıştım. Bunun münferit olmadığını da görecektim üstelik. 

İkinci güne, yirmi kilometre yürümekten zorlanmış bacaklar ve şehri keşfetme hevesiyle uyandım. Her normal insan evladı gibi tuvaletin yolunu tuttum. Sifonu çektim. Musluğu açtım ve tısss! İpince, damla damla değil bildiğin kör çeşme. Bu ara gönül işlerinde sıkça kullandığım kör çeşme metaforu capcanlı karşımdaydı! Odama hediye babında bırakılan ve ilerleyen günlerde yenilenmeyen iki küçük şişe sudan kalanıyla elimi yıkadım. Giyindim. Makyajımı yaptım. Ve yola çıktım. Su problemimi resepsiyona sonra bildiririm diye düşündüm ve yola çıktım. 

Gün boyu gezdim, dolandım. Terledim. Üzerimi değiştirip akşam üstünü o canlı, cıvıl Fabrika'nın avlusunda geçirme hayaliyle geri döndüm. Odaya çıktım. Tısss! Bu kör çeşme de çok oluyor yahu diyerekten ya sabır çekerekten resepsiyona indim. Çünkü odamın içinde banyo, tuvalet olsa da tesis hostel standartlarında. Tuşlayıp resepsiyona ulaşabileceğim bir telefon, minibar, gardrop, kettle, fincan, sallama çay, instant kahve yok. Ben o kadar eminim ki sadece benim çeşme kör çeşme, oda numaramı vererek sabahtan beri odamda su olmadığını söylüyorum. Resepsiyonist "Biliyorum, diyor kendinden emin. Aramış, sormuş, gece bire kadar sular yokmuş. Benim şaşkınlığım, gözlerimi dört açmam, duş alma ihtiyacım karşısında bir empati badi adeta. She absuletely understands me! Avludaki mekanlardan birine soruyorum. Onlarda da su yokmuş. Haliyle planlarımı değiştiriyorum. Ellerimi yıkayabileceğim, tuvaletini kullanabileceğim bir yere ihtiyacım var. Shavi Loma. Otele yakın, internetteki araştırmalarda karşıma çıkan mekânı, bir arkadaşım da önerince planım kesinleşiyor. Kendimle de gurur duyuyorum. Canımı sıkmıyorum. Zihnimi en esnek yerinden öpeyim. Haritaya yazıyorum. 750 metre. Şuncacık yol. Adım sayım eksik kalacak. PT'im sesimi mi duyuyor, vicdanım mı gözümü kör ediyor bilmiyorum o 750 metrelik yol bitmek bilmiyor, sağa dönüyorum, sola dönüyorum. İnternetim de yok. En sonunda kulaklıklarımı takıyorum, kendimi çevrim dışı müziğin ritmine bırakıyorum ve yürüyorum. Queen Tamara Avenue. "I am completely lost" diyorum içimden. Kahverengi, tarihi mekânları gösteren tabelaları gözden geçiriyor. İlk akşam bulmaya çalıştığım ama bulamadığım meydanı gözüme kestiriyorum. Türk kebapçılarıyla dolu bir caddeyi geçiyorum. Hayır döner yemeyeceğim. Türk kebabı da, mercimek çorbası da. Tek istediğim erik soslu et ve kırmızı şarap ve internete kavuşmak. Meydana geliyorum. McDonald'sın önünden geçiyorum. Tabi ki burada yemeyeceğim. Bir köprüyü geçiyorum. Çevrim dışı haritam zaman zaman insafa geliyor ve konumumu gösteriyor. O da tam bir kör çeşme. Arada bir damla şıp! "Dön, geri dön. Uzaklaşıyorsun," diyorum kendime. İlk akşam bulamadığım meydanı buluyorum sonunda. Sandviç ve kahvecileri pas geçiyorum. Hinkari arıyor gözlerim, bulamıyorum. Falafel candır diyerek bir restorana oturuyorum. Humus ve falafelin ardından karanfilli Arap çayıyla kendime geliyorum. Aradığımı bir gün sonra bulmak, artık bir gelenek burada, anlıyorum. 

Yol üstünde bir manavdan biraz çilek ve kiraz alıyorum. Resepsiyonist sözünün eri çıkıyor. Musluğu açıyorum. Tıss! Avlu canlı. İnsan seslerine müzik sesi karışıyor. Yarını planlama ödevim var. Dersimi çalışıyorum ve uyuyorum. 

Sabah Art Palas'a gidiyorum. Bu sefer de erken varıyorum. Bunun için canımı sıkar mıyım hiç? Çıkarıyorum cebimden telefonu. Bir önceki iletiyi whatsapptan kendime yazıyorum. İnternet bulunca kopyalayıp yapıştırırım.

Müzeyi geziyorum. Yolu elbette ki uzatarak geri dönüyorum. Yoksa nasıl tamamlanır o adımlar! Günün ikinci duşunu alıyorum. Yaşasın şakır şukur akan sular. Öğle saatlerinde karnım acıkmaya yakın çıkıyorum yola. Mesafe hâlâ 750 metre. Gündüz gözüyle bulacağım. Kararlıyım. Yaklaşıyorum. Geçiyorum. Geri dönüyorum. Adım adım kontrol ediyorum. Fotoğrafını çektiğim yerin restoranın bahçesine açılan kapı olduğunu zinhar anlamıyorum. 


Binanın köşesini dönüyorum. Bir kapıyı tereddütle açıyorum. Tiflis kendini altın tepside sunmuyor bana. Dün, kafaya koyduğum o mekânı navigasyonun tüm azizliğine uğrayıp bir türlü bulamadığımda anlamıştım bunu. Sokaklarda döne döne yorulup, sonunda pes ederek yol üstünde yediğim o alelacele falafel, Tiflis’teki ilk teslimiyetimdi. Ama son olmayacakmış. 

Her şeye rağmen Shavi Lomi’ye varmayı başardım. Garsonun "Emin misin acı ama," dediği balkabağı çorbası siparişimin arkasında kapı gibi duruyorum. 



Erik ve narla pişirilmiş, kişniş sosuyla servis edilen nefis etin ve kırmızı şarabın tadını çıkarırken ilk yağmur damlaları başlıyor.



Bahçeden verandaya geçiyorum. Yağmurun azalmasını bekliyor, şarabımın kalanını yudumluyor ve günün kalanını planlıyorum. Yağmurlu bir günde yapılacak en güzel şey, şık ve rahat bir kafede oturmak. İstikamet Cafe Leila. İnternetim de var. Ama Tiflis yine yapacağını yapıyor. Navigasyon bile yönünü şaşırıyor. O gri ve ıslak sokaklarda dönüp duruyorum. Kafenin tam çaprazında haritayı açıp açıp bakıyorum. Ve yine uzaklaşıyorum.  Üşümüş, ıslanmış ve yolumu bulmaya çalışmanın getirdiği o hafif baş ağrısıyla boğuşurken, sonunda kendimi masalsı sığınağımın kapısında buluyorum: Cafe Leila.



​Masamda bir demlik çay, yanında labne kremalı, ekşimsi ve hafif   elmalı bir pay ve prizi bulup kendini besleyen bir telefon var. Dışarıda yağmur kendi ritminde akıp giderken, içeride loş bir atmosfer var. Müzik dinlendirici. Önüme kitabımı çekiyorum. Zurika da benimle beraber Tiflis'te. Artık ekonomi okuyan bir öğrenci. Benim gezdiğim yollarda dolaşıyor arkadaşlarıyla. Loş ışık gözlerimi yorunca bloğu açıyorum. İlk günden itibaren yaşadıklarımı dile getirme isteği güçlü. Dışarıda üşümek, ıslanmak istemiyorum üstelik. 

Tiflis çetin ceviz. Üç gündür bana biraz sert davranıyor ama ödülümü söke söke alıyorum her defasında. Kendimle baş başa kaldığım bu dingin anlar, olumsuzlukları siliyor. Akşam yemeği için risk almak istemiyorum. Seçtiğim yerde hinkali denilen Gürcü mantısı da var. Henüz yemedim. Mesafe 750 metre. Süre 10 dakika. Bulunduğum kafeyle neredeyse dümdüz bir hat üstünde. Oraya kolayca ulaşabileceğimi umabilirim ama ne olacağını ise asla bilemem. 

Şimdi bu yazıyı sonlandırıp hesabı isteyeceğim ve kaderimden kaçıp kaçamayacağımı göreceğim. 

Yol günlükleri: 3

Size bu satırları Art Palace'ın bahçesinde, oturduğum banktan yazmaya başladım. Müzenin açılmasına 15 dk var. Sizi dün öğlen Meydan'da bırakmıştım. Yorulmuş, sıkılmış belki de acıkmışsınızdır. Gözümün kestiği ilk restorana yerleşelim de anlatayım. İsmi Noba. Önünde metal bir kuş heykeli yer alıyor. Sokağa ve restorana çıkan merdivenlerin sağında ve sonunda bulunan platformlara yerleşmiş masalar davetkar. Sokağın hareketliliğine yüzünü dönmek de gezmeye dair. Oturduğum yerden meşhur Tamada heykelini görüyorum.



Ovalanmaktan kolu ve elinde tuttuğu kadeh yerine geçen boynuz sarı sarı parlıyor. Gürcü kültürüne has bir sembol. Gürcülerde içmenin bir adabı var. Tamada adı verilen kişi içki sofrasını, sohbeti başlatıyor, yönetiyor, yönlendiriyor, kadehlerin neye kaldırıldığını tayin ediyor. Okuduğum kitapta da böyle bir sahne var. Zukari üniversite öğrenimi için Tiflis trenine bindiğinde tatlı diliyle, hoş sohbeti ve hazır cevaplılığıyla kısa sürede trenin tamadalığını ele alıyor. Kitap Tiflis seyahatimin tatlı bir eşlikçisi. Orada toprağın altına gömülen büyük şarap küplerini okumasam menüdeki draft wine benimle konuşmazdı. Bilirsiniz semboller kendini tanıyana açılır. Yemek olarak güveçte etli, patatesli bir yahni yedim. Yanında da bir kadeh semisweet kırmızı şarap içtim. 



Et lokum gibi ağızda dağılmasa da lezzetli idi. Orijinal tarifi tahrip etmemek için kişniş koymayın diye belirtmedim. Turistliğin lüzumu yok. Kişnişe bayılmıyorum ama asla ağzıma koymam da diyemem, yüzümü buruşturup çatalı indirmem, tabağı elimin tersiyle itmem. Tatiller biraz da fabrika ayarlarından çıkıp gözünü açmak, uyanmak, yeniye açık olmakla ilgili.

Yemek, dinlenme, internet, haritalara bakmak derken yerimden kalkıyorum. Sokak aralarına gire çıka, fotoğraf çeke çeke Saat Kulesine gidiyorum. Bu kulenin bir de özelliği var. Dünyanın en küçük saati burada. Baksanıza şunun güzelliğine. Kartal bakışlar için saati okumak da mümkün. 


Kulenin büyük hali




Bana ayrılan sürenin sonuna geldik. 
Gişe açıldı. Gezme zamanı! 

28 Mayıs 2026 Perşembe

Yol günlükleri: 2

28 Mayıs

Dün çok yürüdüm, çok yoruldum. Şehri tanımaya çalıştım. Öğleden sonra Mtasminda Parkı'nda yediğim Haçapuri o kadar büyüktü ki günün kalanında sadece su içtim. 

Gürcistan gerçek bir hamur cenneti. Haçapuri bizim Karadeniz pidesine benziyor. Kayık şeklinde ağzı açık, içine yumurta kırılıyor ve bir koca dilim tereyağla sıcak sıcak servis ediliyor. Karadeniz'den bildiğim gibi hemen ucunu kopardım. Yumurtayı patlattım, tereyağını sıcağında erittim ve ekmek kısmını banarak yedim. Tam o anda pt'im'den mesaj geldi. Kalorileri bir kenara bırakıp sevdiklerimle an'ın tadını çıkarmamı diliyordu. Meali dönüşte çok çalışacağız olsa gerek. Haçapurinin yanında yerel tarhunlu bir gazoz içtim. 

Gürcistan gerçek bir hamur cenneti demiştim. Fırınlarda tatlı, tuzlu çeşitli börekler, çörekler satılıyor. Sabah kahvaltımı yürürken yol üstünde aldığım sosisli pay ile yaptım. Lezzetliydi. 


Meteki Kilisesi'ni gezdim. Bugünkü hedefim Gürcü Ana Heykeli, Saat Kulesi, Meidan Çarşısı, Meidan meydanı, eski Tiflis sokaklarını geçmekti. Yol beni Rike Park'a çıkarınca önce teleferiğe atladım. Bilet sırasında yandan girip görevliye soru sormaya çalışan adamı el işareti ve "Stop" demek suretiyle durdurdum. Bileti kaptım. Turnikeden geçtim. Kabine yerleştim. Her nerede, her ne yaşta olursan ol teleferiğe binmenin neşeli bir yanı var. Yukarıda Botanik Bahçesi, hediyelik eşya ve içecek standları var. Biraz ilerisinde ise şehrin her yerinden görülen Gürcü Ana (Kartlis Deda) heykeli var. Gürcü Ana'nın sol elinde şarap testisi, sağ elinde kılıç var. Barışçıl niyetlerle gelenler için şefkatli ve bonkör, düşmanca niyetlerle gelenler içinde gözükara anlayacağınız. Ben hemen soluna geçtim. Tarafımız belli olsun. 



Gürcü Ana heykeli Tiflis'i kuruluşunun 1500. yılında, 1958 yılında Gürcü heykeltraş Elguja Amashukeli tarafından ahşaptan yapılmış. İlerleyen yıllarda açık havada bozulmaması için alüminyum ile kaplanmış. 

Gürcü Ana'nın ayaklarının dibinden eski şehre doğru ağır ağır indim. Merdivenler yer yer dik ve çok. Aşağıdan tırmananları motive edici şeyler de söyledim. Özellikle de çocuklara. Ağır ağır indiğim merdivenler








Betlemi Kilisesi'nin hemen altında ise günün en keyifli keşfiyle karşılaştım. Bok-Art isimli eski bir Tiflis evi. Hem sanat galerisi hem içecek ve ufak tefek atıştırmalıkların satıldığı bu küçük dükkanda kahve içtim. Çantamdan kitabımı çıkardım. Okuduğum kitabın kahramanı Zukera'nın köyünün buna benzer evlerle dolu olduğunu hayal ederek birkaç bölüm daha okudum.



 

Buradan Meidan'a geçtim. Kapalıçarşı gibi denmesine aldanmayın. Küçük bir pasaj içinde şaraptan baharatlara, erik sosundan pestile, cevizli sucuğa, minenka denilen Gürcistan'a özel takılardan resimlere kadar her türlü hediyeliği alabildiğiniz bir yer. Buradan çıkınca Gürcü mutfağından yeni bir şeyler denemeye karar verdim. Bunu da bir sonraki yazıya saklayayım. 


.

27 Mayıs 2026 Çarşamba

Yol günlükleri: 1

26 Mayıs
Havaalanında
Kimliği ve pasaportu yenilettim. Siftahı yapmak üzere A7 nolu kapının önünde bekliyorum. Yüzüm kapıya dönük oturuyorum. Bacaklarım kabin tipi bavulumu üzerinde hem dinleniyor hem de kulaklığımdan yükselen ritme uygun salınıyor. 
Erkenden geldim. Bayram tatili neme lazım. Kalabalık falan olur diye düşünerek. Geçişler hızlı ve zahmetsizdi. Napzone'da da yer buldum. Uzanma koltuğuna yerleştim. Her ihtimale karşı saatimi kurdum. Belki içim geçer, uyuklarım diye. Ama kitap okumayı tercih ettim. Dört günlük tatilde istikamet Tiflis olunca tercihim bir Gürcü yazardan yana oldu. "Ben, Ninem, İlik ve İlarion" Nodar Dumbadze'nin otobiyografik ögeler taşıyan bir romanı. Ninesiyle köyde yaşayan Zurika'nın maceraları bana "Babam ve Oğlum" filmindeki babaanne torun ilişkisini hatırlattı. 
27 Mayıs
Uçakta 
"Nuremberg" filmini izledim. İkinci Dünya Savaşı sonrası üst düzey Nazilerin işledikleri insanlık suçları nedeniyle uluslararası mahkemede yargılanmalarını, ilk kez savaş suçlusu kavramının ortaya çıkmasını anlatan tarihi, siyasi, psikolojik bir drama. Hukuk, savaş tarihi, propaganda, psikoloji, faşizmin yükselişi gibi konulara ilgi duyanların seveceği bir yapım. 
Film Hermann Göring ile Amerikalı askeri psikiyatri uzmanı Douglas Kelley arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Douglas Kelley tarihi bir kişilik. 
Nuremberg'e Nazi liderleri ile çalışması için davet ediliyor, onlara İQ testleri, Rorschach testleri uyguluyor, kişilik analizleri yapıyor, çalışmalarını ileride kitaplaştırmak üzere ayrıntılı olarak tutuyor Göring'e yaklaşımı, ona duyduğu merak, dehşet, konuşturma arzusu, istediğini almak için karısı ve onun arasında mektup taşıması, Göring'in karısı ve kızıyla geçirdiği zaman filme derinlik katıyor. Göring'in zekası, insanları etkileme becerisi, sıradan insanların suç makinesine dönmesi gibi unsurların başarıyla incelenmesin yanı sıra müttefiklerin adalet mi intikam mı ikilemi, ilk kez savaş suçu kavramının ortaya çukarılması için verilen çaba da ilgiyle izleniyor. Orjinal olduğunu düşündüğüm siyah beyaz sekans lardan renkli ve geçişler de bize tarihi bir gerçeğe baktığımızı hatırlatıyor. 
Douglass Kelley sonunda gerçekten de bu konuda bir kitap yazıyor. Profesyonel görüşü Nazilerin canavar olmadığı, insanlıktan kopuk sosyopatlar olmadığı, son derece normal ve sıradan oldukları yönündedir. Asıl tehlikenin uygun koşullarda sıradan insanların neye dönüşebileceği ihtimaline dikkat çekmeye çalışıyor ancak günün koşulları buna uygun olmadığı için kitabın tanıtımıyla ilgili açıklamaları ilgi çekmiyor onun da sonu Göring'inki gibi oluyor.
Tiflis'te
Sabahın erken saatlerinde vardım. Yorgunluk, para biriminin yarattığı kafa karışıklığı nedeniyle taksici kazığıyla başladım güne. Havaalanında söylediği ücretin üç, dört katını istedi. Onun istediği kadarını vermedim ama yine de fazladan para da kaptırdım. Tiflis'te bolt uygulaması çok yaygın ve ucuz, siz benim gibi tongaya düşmeyin, baştan yükleyin ve oradan araç çağırın. (Edit: Dönüş için bolttan taksi çağırdım. Adamın istediğini vermeyerek normal bir ücrete gelmeyi başarmışım.)
Otele saat yedi gibi gelince bavulumu emanete verip biraz dolanayım dedim. Saat üçte geri döndüm. O araya kahvaltı, eski şehir sokaklarında dolanma, Kvarts kafe'de kahve molası ve portre çizimi, füniküler ile Mtamindsa Parkı'na çıkış, dolaşma, öğle yemeği, Dry Market dedikleri bit pazarını sığdırdım. Odama yerleşip duş aldım. Dinlendim. Otelin yakınlarında bir akşam yürüyüşü yaptım. Kısa yürüyüşte amaç aynı yoldan geri dönmekti. Binalara, dükkanlara, heykellere, duvar resimlerine bakarak, dikkatimi vererek yürüdüm. Aynı yolu geri dönmek göründüğü kadar kolay değil. Mutlaka atanan bir ayrıntı çıkıyor, kaldırımın o tarafı yerine bu taragında yğrüdüpün için eski gördüklerini kaçırman, yeni ayrıntılar yakalaman hayli olası. Bir ölçüde buluyorum yolu ama bir yerde kaçırıp dolap beygiri gibi dönüyorum, uzatıyorum ve soruyorum. Bir şehri gezmek de böyle bir şey değil mi zaten? 
Günün sonunda 20 km'yi aştım. Neredeyse yarı maraton mesafesini yürüyen bacaklarıma, dün sabahtan beri uyanık beni taşıyan bedenime teşekkür edip uyumaya hazırlanıyorum. 



21 Mayıs 2026 Perşembe

Zihin oyunları, Çatlak ve kırılma zamanı

Şimdi, şu an burada, içim biraz sıkışık, konforsuz. 
Aldığım bir haberin etkisi diyelim. Suçlanma enerjisinin taşıdığı bir rahatsızlık hâli. Doğrudan bana iletilmediği gibi sormak için aradığımda telefonuma da çıkılmadı. Hâliyle bekleyeceğiz. 
Şimdi, şu an burada, yazarak kendimi sağaltmak istiyorum. 
Kelimeler istediğim gibi çıkmıyor. Artık, her ne ise o, nasıl olacaksa, aksın, çağlasın istiyorum ama yazabileceğimden de emin değilim. Yazı masasına sık oturmuyorum. Koşu alanına nadiren çıkıyorum. Başucumda Murakami'nin "Koşmasaydım Yazamazdım" kitabı. Bir yazarın, barını kapatıp kendinden roman yazarı doğurmasının, yazmayla kurduğu ilişkinin, koşuya başlamasının hikâyesini seviyorum. Koşmayı öğrenemedim henüz ama her denememde neden bu kadar insanın koştuğunu anlayabiliyorum. Bedenim zorlansa da tüm dikkatimi nefesime, bacaklarıma yöneltmenin hazzını hissediyorum. Kaval kemiğimin ince ince sızlaması hoş değil. Pek narin kendileri... Korkuyorum da, sakatlanırım diye. PT ile konuşuyorum. Zıplatıyor beni. Bedenimin giderek güçlenmesi hoşuma gidiyor, bezgin şekilde girdiğim salondan yükselmiş bir enerjiyle çıkmak da öyle. Giderek daha çok çalışma saatlerim üzerine düşünüyorum. Sektör olarak çok çalıştığımızı, uzun saatler boyunca kapalı alana tıkıldığımızı... Bizim işler de böyle, ne yapalım, her işin avantajları ve dezavantajları var. Dün erken çıktım örneğin. Seramik Müzesi'nin bahçesinde kadın meslektaşlarla toprağı yoğurduk, şekil verdik. Alıştığımız türden aletler ve ellerimiz farklı türden materyalin üstünde çalıştı durdu. Bir küçük saksı yaptım. İçine sukulent dikerim niyetiyle. 
Keyifli bir mola aldık hayattan. Eh borcu da çok köftehorun. Ödeyecek, yeri geldikçe...

                                                                                   *
Kim bilir hangi günden kalma bir başlangıç. Bazen ilerlemek için yalnızca başlamak gerek. O yüzden güncelliğini bir kenara bırakıp kaldığım yerden ilerletiyorum satırlarımı. Aynı yakıcılıkta yoklamıyor bu durum içimi. Duygular geçici olmasıyla meşhurdur ne de olsa. Konuştum. Çünkü yüzleşmekten kaçmamam gereken bir durumdu. Arkasında durunca, bir kusurum, sorumluluğum neyse telafi etmeye hazır olduğum bilinciyle konuşunca aslında durumun benden bağımsız olduğunu da anladım. Neyse bıraktığım yerden ipi topladım. Duyguların geçiciliğine vardım. Sahiden geçmesini istediğim duygularım var bu ara. Bırakmam gereken düşünceler... Her insanın içinde taşıdığı olgulara, durumlara bakıp artık düşünerek buraya yakıt, besin taşımayı kesmenin en doğrusu olduğunu kavradığı anlar vardır ya; hah işte oradayım bir süredir. Ama ayların alışkanlığı var, bana iyi geliyor/gelebilir ama düşünceleri var, otomatik olarak çekilmeler var. Objektif kalmaya çalışıyorum; hikâye yazmamaya, tutunduğum şeyin farkına varmaya, bunun ihtiyaçlarımı gidermek için bir strateji olduğunu ta içimde bilmeye, şu an bunları gideremesem de başka başka kaynaklar olacağına inanmaya çalışıyorum, içimde bırakma gücü olduğuna... Zihin oyunları işte. Bir bakıyorsun kaşla göz arasında bir senaryo yazmış, dahası seni de inandırmış. Haliyle işler zihnindeki metne uygun ilerlesin istiyorsun. Ama hayat multifaktöriyel bir şey. Kontrol edebildiklerimiz var, edemediklerimiz var. Dilek dilemek, niyet etmek bile kendi kısıtlı zihnimizle bir şeyler istemekten, ummaktan geçiyor. On yıllardır duyduğum, ezberime aldığım bir Buda sözü diyor ki: "Ummaktan vazgeçtiğin an her şeye sahip olursun." Ya da böyle bir şey. Gerçekten dediyse.. Söz kimin, aslı nasıl tam olarak bilinmez ama içeriğe itiraz etmek mümkün değil. Çünkü hayatta her şey geçici. Bu geçicilikle didişmeyi bıraktığımız an da özgürleşiyoruz. 
                                                                                *
Şimdi şu an burada üzerinize afiyet öksürüyorum. Güneşte sıcak, gölgede serin günlerin hediyesi galiba. Yürürken terleyip sonra üzerine üşütmüş olmalıyım. Tam olarak ne oldu bilmiyorum ama cumartesi gecesi  boğazımda yanma başladı. Bitki çayı, gargara yapsam da nafile o yanmanın önce kaşıntıya, sonra öksürüğe dönmesini engelleyemedim. Salı günü çelenk koyma töreninden sonra işe gittim, bir hasta baktım ve günün kalanını çıkaramayacağımı fark ettim. Pazar günü de o halimle koşmaya çıkıp bedenimin üzerine gitmiştim. İlk kez kesintisiz 20 dakika koşmamla gurur duysam da dinlenme ihtiyacımı daha fazla görmezden gelemedim. Bu hafta spora gitmedim. Olabildiğince erken yattım. Yeniden Yan Yana'yı izledim. Sinemada çok daha fazla gülmüştüm. Kalabalıkla bir salonda izlemenin etkisi olsa gerek. 

                                                                                *
Parşömen Edebiyat yayın hayatına son vermiş. Bu tür işleri yürütmek hiç kolay değil. Çok emek, çok sabır, çok zaman istiyor. Onur bunu yıllarca layığıyla yaptı. Tamamen gönülden. Ben de dahil pek çok yazarın ilk öykülerinin yayıncısı oldu. İlk kitabını çıkaran yazarlar ile yaptığı İlk Göz Ağrısı söyleşileri ile yazarların ilk kitap heyecanına ortak çıktı. Birlikte ortak üretimler de yaptık. Bloğuma yaptığım "Nasıl Yazar Oldum?" bölümünü oraya taşıdık, ben bir süre çocuk edebiyatı üzerine yazılar yazdım, söyleşiler yaptım. Ama bunlar çok emek, çok sabır, çok zaman istiyor. Bir yerden sonra nefesi, hevesi yetmiyor galiba insanın. Benim içine düştüğüm hâl de böyle bir süredir. Bloğa yazıyorum ama eskisi gibi edebiyat platformları için üretmek, paylaşmak hevesim epeyce azaldı. Oralarda direnmek, sürdürmek için bir motivasyon gerekiyor sanırım. Başlarda motivasyon çok sağlam. Bir yazar olarak ortaya çıkmak, ben de varım demek! Sonrası için sadece içsel motivasyon yeterli gelmiyor galiba. Okura ulaşmak, okurdaki yankını almak istiyorsun en azından. Telifini almak, her defasında yayıncı yayıncı gezmemek... Geçenlerde Tiflis hakkında öneri almak için yazdığım bir yazar arkadaşım, öykü dosyasına yayıncı bulamadığından, bir roman üzerinde çalıştığından bahsetti serzenişle. Nereden bulaştık bu işlere gibisinden bir yakınmaydı, bu. Hak veriyorum ona, anladığımı da tahmin ediyorum. Yazma hevesi, kurmaca üretme sabrı, çalışmayı sürdürme kararlılığı var, ama sonrasında bizden bağımsız o kadar çok etken var ki, sürdürmek deli işi, yazmamak imkânsız. Benim sessizliğim de biraz buralardan kaynaklı. Onur'un Parşömen'e nokta koyması, arkadaşımın yayıncı bulamaması hepsinin kaynağı aynı. Çözümü yok. Kervan misali dur kalk, yola devam edeceğiz sanırım. Bu arada hayat dolacak kollarımıza...

                                                                              *
Bayrama az kaldı. İlk kez gerçek anlamda tek başıma tatili bekliyorum. Dört gözle mi bilmiyorum. Biraz çekiniyorum da belki. Şimdiye değin deneyimlemediğim bir şey. Yalnızlıkla derdim yok ama daha önce hiç insansız kalmadım bir tatil süresince. Otel odasında tek bile kalsam gün içinde arkadaşlarımla olduğum, sosyalleştiğim zamanlardı. O yüzden gerçekten merak ediyorum. Kendimi bu anlamda ilk kez sınayacağım, tanıyacağım bir tatil olacak. Bakalım sevecek miyim, yoksa elim hemen telefona gidip kendimi mi oyalayacağım? Niyetim kendi ritmimde ağır usul gezmek şehri, kafelerde oturmak, kitap okumak, kahve içmek, defterime notlar almak... Belki bloğa yazarım günlük notlarımı, izlenimlerimi... Sonra fotoğraf karesi kovalayacağım. Muraller, esprili sözler... Gürcü edebiyat hiç okumamıştım. Bir de kitap edindim. Nodar Dumbadze'den "Ben, Ninem, İliko ve İlarion" Kitapyurdu okurlarının yorumları genel olarak iyi. Yazarın dilini yalın ve komik bulmuşlar. Kitap ikinci baskıyı da görmüş. Bu vesileyle ilk kez bir Gürcü yazar okuyacağım. Hiç Gürcü filmi izlemediğimin de farkına vardım. Bir ara ona da el atarım. Bakalım komşu da neler olup bitiyor. 

                                                                            *
Dün bir arkadaşım hikâyesinde Çatlak adlı romanı paylaşmış. Beğendim hemen. O da yanıt verdi hemen: "Tuğba okudun mu? Okumadıysan tavsiye ederim." Değişik bulduğunu, ona dokunduğunu, beğendiğini söyledi. Edinirim belki. Okurluğuna güvendiğim bir arkadaşım. Hatta imrendiğim... Bir kitabı okumak ve üzerine derinlemesine sohbet etmeyeli çok oldu. Geçenlerde bir arkadaşım yapalım, dedi. Tamam, dedim. Bir de kitap önerdim.  Aldı hemen. Okudu mu bilmem ama ben yeniden okumadım. Verdiğim bazı sözleri tutamıyorum. İçime kaçan okuma yazma hevesinden olsa gerek. Bakalım, vardır bunun da bir kırılma zamanı. Olmalı, olacak, istiyorum. 


           

5 Mayıs 2026 Salı

Paylaş ki çoğalsın

Nisan ayı boyunca hayli suskun kaldım. Mayısta bu sessizliği bozmaya niyetim var. Hadi hayırlısı!

Bugün Hıdırellez. Gece boyu dilekler dilenecek, gül dallarına asılacak. Hızır'ın ve İlyas'ın buluşması kutlanacak. Çocukluğumdan beri Hıdırellez'i çok severim. Annemin yıllar boyu taşları üst üste koyarak çizdiği ev dileğine bakarak büyüdüm ne de olsa. O taşlar üst üste yığıldı, bir eve döndü sonunda. 

Bugün madem Hıdırellez ben de dileklerimi akşama saklayıp bu aralar hayatımda olan güzel şeyleri, beni memnun ve mutlu eden şeyleri yazayım, şükür niyetine... Paylaşayım ki çoğalsın... 

Muayenehanemin önündeki morsalkımlar mest ediyor beni bu ara en çok. Salkım salkım coştular. Kokuları başımı döndürüyor. Her baktığımda keyifleniyorum. Onu apartmanın bahçesine dikip önümüzü sarmasına vesile olan hastamıza binlerce şükür. Sırf ben değilim çünkü güzelliğinden faydalanan. Gelen geçen kokluyor, ne güzel açmışlar diyor, görüyorum, duyuyorum. 

Hareket etmek mutlu ediyor bir de. Eski hareketsiz, ağır yaşamım geride kaldı. Kendimi bu konuda ayağa kaldırdığım, sürdürdüğüm için çok ama çok memnunum. Nereden nereye geldiğime bakınca içsel motivasyonumu, şevkimi, azmimi kutluyorum. 

50'ye doğru koşmayı öğrenme çabama çok gülüyorum. Henüz lise sıralarındayken "Koşmak çok saçma!" derdim. Bir insan otobüs veya vapuru yakalamayacaksa neden koşsun ki diye düşünür, dile de getirirdim. Kış aylarında bir videoya denk geldim, sosyal medyada, yaşlı bir kadın, "otobüs ve erkekler için koşmayın," diyordu. "Beş dakika sonra yenisi gelir." İzlediğimde güldüm ama pek de katılamıyorum doğrusu. Çanakkale'de otobüs seferleri o kadar da sık değil. Binmek istediğin hat kalkmak üzereyse koşmak da fayda var. Aynısını erkekler ve arkadaşlar için de söyleyebiliriz muhtemelen. Sohbetinden hoşlandığım, merakımı çeken az sayıda insanla karşılaşıyorum artık. Belki kırılmamak için inşa ettiğimiz duvarlar yüzünden, genel bir insanlık hâline, davranış kalıbına dönüşüyor bu da, bilemiyorum. O yüzden daha yakından tanıma isteği duyunca bir sonrakini beklememeli belki de insan. Koşmasa da adım atmalı. Tanımaya cüret etmeli. Hayatımıza soktuğumuz her güzellik bir şeylere cüret etmeyle ilgili değil mi zaten? Bu da kulağıma küpe olsun. Buralar sahiden unuttuğum yerler. En güzeli kendiliğinden doğal bir akış, düşünmeni, plan yapmanı gerektirmeyen bir hâldi galiba. Öyle hatırlıyorum. Bunu yapabilmek için bir referans sistemine ihtiyaç duyduğumun da farkındayım. Benim için hiç tanımadığım birileriyle arkadaşlık kurmak, hayatıma sokmak neredeyse imkânsız. Arkadaşlarım, sevgililerim hep etrafımdaki ağ sayesinde kuruluyor. Belki bu da kendime taktığım bir etiket. Çünkü bunu söylediğim arkadaşlarım buna katılmıyor. Benim iletişime açık olduğumu söylüyor. Bunu söyleyen insanların bir kısmını kentte düzenlenen söyleşi, festival gibi yerlerde tanıdığımı düşünürsem belki de haklılar. Bu konuda bütünüyle kuşkudayım diyelim ve geçelim. 

Neydi meselemiz? Beni mutlu eden şeyler: Dün bir arkadaşım sörf yapmayı öğrenelim mi diye sordu. Bir ilan attı. Bugün bir arkadaşım Hıdırellez kutlamasına gidelim mi sorusuyla geldi. Aranmak, hatırlanmak, bir yerlere davet edilmek beni çok mutlu ediyor. Kadın arkadaşlarıma karşı bu anlamda çok cömertim. Evime, dışarıya davet eder, zorlandıkları yerde dinler, eşlik ederim. Benim çekindiğim yerler karşı cinsle arkadaşlıklar galiba. Olağan karşılaşma, buluşma yerlerinde görüştüğüm ama bire bir ilişkiye girmediğimin de çok farkındayım. Uzun süreli ilişkiler, evlilikler karşı cinsle arkadaşlığımızın köküne kibrit suyu mu döküyor? Ne dersiniz? Etrafımda erkek arkadaşlarım, özellikle de meslektaşlarım, lise arkadaşlarım var, grupça bir araya geldiğimiz ortamlar da sıkça oluyor. Bununla beraber hadi bir kahve içelim, gel sahilde yürüyüş yapalım davetlerim hep hemcinslerime. Bilinçaltımın derinliklerine inmeyi başka zamana bırakıp sonraki maddeyle devam edelim. 

Gün batımlarını izlemek, sahilde yürümek, uzamış çayırların arasından başını uzatan gelinciklerle, papatyalarla karşılaşmak, baharın uyanışına şahitlik etmek... Sahiden mutlu ediyor. 

Küçük, samimi sofralarda buluşmak, sohbet etmek, iyi bir film izlemek...

Bayramda tek başıma tatile çıkacak olmak. Mesleki kurslar, toplantılar nedeniyle tek başıma şehir dışına çok çıktım ancak tek başıma sırf keyif için bir yere gitmek? Şehrin içinde yürüyüş, kafe molası dışında işte bunu hiç yapmadım. Yıllardır dilime doladığım Tiflis'e gidiş dönüş biletim var. Bir de otel rezervasyonum. Gerisi kervan yolda düzülür misali. Varışımı bekliyor. 

Paylaş ki çoğalsın listemin bir çırpıda aklıma gelen maddeleri. Akşam için dileklerim ise ayrı bir kâğıda yazılacak. Daha çok duygularımı yazacağım belki de. Karşılanmasını arzu ettiğim ihtiyaçlar, onlar karşılandığında hissedeceğim hoşnut duygulardan ibaret bir liste. Aslında her ne istiyorsak, sadece bunun için! 




27 Nisan 2026 Pazartesi

Efsanenin izinde

26 Nisan 

Sabah 07.50 suları... 

Büyük gün geldi çattı. 

Geçen yıl ilki yarı maraton olarak düzenlenen Troyarun bu yıl tam maraton olarak da koşuluyor. Troya antik kentinden başlayacak tam maratoncular, şehrin içini turlayacak 21,10 ve 6k'cı binlerce koşusever şehri doldurdu. Üç gündür kordonda şenlik havası esiyor. Otellerin doluluk oranının da arttığı söyleniyor. 

Herkes kendi ritminde, kendiyle rakip. 

Çok değil altı, yedi ay önce özellikle dışarı çıkmazsam günlük 1000 adımı aşmakta zorlanırken yarış kitimi almak, parkuru bitirmek üzere evden çıkmak, arkadaşlarımla buluşacak olmak heyecan verici.. Koşu süremi pek arttıramadım. Hedefim 50-70 dk arasında, ağırlıklı yürüyerek bitirmek. Asıl performansımı yarış esnasında göreceğim. 

27 Nisan

Dünün bilinmezi bugünün gerçeğidir. Dün gittim. Ta Bremen'den birlikte koşmak için gelen arkadaşımla buluştum. Eh buranın yerlisiyiz, başkaca arkadaşlar da vardı elbette. Stantlarda gittik yüzümüze makyaj yaptırdık. Birlikte ısındık. Müziğin ritmine ve atmosferin coşkusuna kendimizi kaptırdık. 

Şehrin sokakları trafiğe kapatılacağından koşu sonrası rahat dönebileceğim bir yere arabayı park ettim. Hava şahaneydi. Gökyüzü masmavi, deniz kıpırtısız. Stantlar cıvıl cıvıl. Kordonda kısa koşu yapanlar, esneyenler, ısınanlar, sohbet edenler, hatıra fotoğrafı çektirenler... Bu atmosferin parçası olmayı çok sevdim. 15'er dakika arayla 21K, 10 K ve 6 K için start verildi. 10 K'da 1700 küsur koşucu vardı. O bitmek bilmeyen start anı şahaneydi. Sonra bizim sıramız geldi. Özgenle yan yana yerimizi aldık. Düşük tempoyla koşmaya başladık. Koşarken konuşabileceğin tempo dedikleri türden. Kulaklık takmadan kendi nefesimi izleyip etrafın farkında olarak koşmak istedim. Yarış gününe kadar daha çok yürürüm diyordum ama elimden geldiğince, nefesim yettiğince koşmayı da denemek istiyordum. İlk bir km arkadaşımdan kopmadım. Sonra nabzım yükseldi. Hızlı tempo yürüdüm, nefesim toparladı koştum ve bunu sonuna kadar sürdürdüm. İki kadın arkadaşım beni önden karşılayacaktı ve yanlarına koşarak varmak en büyük hayalimdi. O yüzden aman demedim, yoruldum demedim, yürüme tempomu düşürmeye yeltenmedim. Ve otobüs için durağa dahi koşmayan ben 6K'yı kendi hedeflerim doğrultusunda 51dk 43 sn ile bitirdim. Öncesinde kesintisiz 600 metre bile koşmayan biri için güzel bir zafer. En önemlisi zevk aldım. Kendime meydan okumanın, bedenimin yaptığım antrenmanlara karşılık vermesinin, güçlenmesinin tadına vardım. 





20 Haziran'da Bozcaada'da yarı maraton var. 5 K, 10,5 K ve 21 K. Arkadaşlarım 10 K için motive ediyor ama 5K ile devam etmeyi, 45 dk süresi olan bu koşuyu 37-40 dk arası bitirmeyi hedefliyorum. Belki ondan sonra sıra 10 K'ya da gelir. 

Velhasıl efendim, aralık ayında yeni yıl için koyduğum hedeflerden biri gerçekleşti. Efsanenin izinde koşusunun parçası oldum ve bitirdim. Darısı diğer niyetlerin başına... 



30 Mart 2026 Pazartesi

Heybemden çıkanlar

Martın son günleri. "Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır," sözünün hakkını veriyor. Çanakkale için şaşırtıcı değil esasında. Çocukluğumdan itibaren hatırladığım pek çok 18 Mart, hatta 23 Nisan mont giyilecek kadar soğuk. Belleğim böyle buyuruyor. Kızım 11 Nisan doğumlu. Hastaneden çıkıp eve girdiğimiz gün kalın baharlık montumsu hırkamla üşüdüğümü, onu battaniyeye sarıp sarmaladığımı, üşümesin diye üzerine titrediğimi de belleğim bulup getiriyor. Demek ki bahar geç kalmış değil, ritmi bu.

Yine de uzun süren kıştan bıkmaya iznim olmalı. Isınmak, sarılıp sarmalanmak isteğime burun kıvrılmamalı. Dün bu arzumun peşine düştüm. Kızımla Biga Kırkgeçit Kaplıcası'na gittik. Açık havada sıcak termal suda yüzdük. Giderken ve dönerken manzaranın tadını çıkardık. Tepesi dumanlı dağların arasında, ağaçların içinde, kuşların ötüştüğü, sessiz sakin bir yer. Asıl güzel olan, kısa süreli de olsa evden uzaklaşmak, yola çıkmak ve yolda sohbet etmek. Arabanın içinde seyahat etmek, dar bir alanı paylaşmak demek. Eğer şoför ve yolcu gerginse, birbiriyle çekişmeliyse yol ve yolculuk karabasan gibi üzerine çöker. Çizginin diğer tarafı ise yolun sunduklarının açtığı sohbetler, çağrışımlar, şarkılar eşliğinde keyifle akıp gider. Bizimki ikinci türden bir kısa yol hikâyesiydi. Çanakkale Biga arasında geçmeyi sevdiğim, her mevsim başka güzel görünen ormanlık alan, dumanı üzerinde tüten dağlar, bulutlar, kuş sürüleri... Hepsi de şehri geride bırakıp gözlerimi ve ruhumu dinlendirme imkânı bana. Keyifli geçti ama yorgunluğum dinmedi. 

Cumartesi hepten hareketliydi. Öğlene kadar hastalar... Miting alanını teğet geçip yarım günlük mesleki seminerin yapılacağı otele varma çabası... Eve yetiş. Yemek ye. Üzerini değiştir ve doğaçlama tiyatroya git. Arkadaşlarımla ve kızımla izlediğim doğaçlama tiyatronun bir bölümünde sahneye bir konuk çağrılıyor. Ekip ona sorular soruyor. Sonra sahnede doğaçlama hayatından kesitler canlandırılıyor. Biraz abartılıyor. İzleyici de gülmekten kırılıyor. Çıkışta bir kafede oturduk. Kızım bizim ebeveynliğimize dair başından geçenleri anlattıkça güldük, güldükçe neşelendik ve bu malzemeyi tiyatro ekibine verse sahnede neler izleyebileceğimizi düşündük. Tiyatroyu izlemek güzeldi ancak böyle bir deneyimin, çalışmanın parçası olmak kim bilir ne kadar keyiflidir. İnsanın kendi rutin hayatı dışında yeni şeyler denemesi, öğrenmesi, içindeki canlılığı arttırıyor. Bu ara benim de içime daha çok neşe ve yenilik katasım var. Bakalım yolum nereden açılacak?

Borgen'i izliyorum. Birkaç dizi daha vardı aklımda. İsimlerini not etmemişim. Belki çıkar karşıma. Ya da anımsarım. 

Sarı Zarflar vizyona girmiş. Çok kalmaz burada. Hafta içi fırsat bulup izlemeli. 

Ay sonu yaklaşırken benim heybeden çıkan bunlar. Nisan hayırlarıyla gelsin. 




25 Mart 2026 Çarşamba

Eksik Parça

Havalar ısınacak, bahar geliyor derken sıcaklıkların giderek düşmesi, özellikle bayram tatilinin soğuk geçmesi fiziksel ve ruhsal dayanıklılığımı düşürdü. Bayramı vesile edip hazır üç gün evde olacakken günübirlik bir yere gitme planı da soğuk karşısında rafa kalktı. İlk gün aileyle kahvaltı, ikinci gün lise arkadaşlarıyla akşam yemeği, üçüncü gün evlenip şehir dışına taşınan eski asistanım ve ailesiyle dışarıda görüşmeyle geçti. Küçük kızıyla tanışma imkânı buldum, koynuma sokulması, başını omzuma yaslaması karşısında içimin yağları eridi. Elimden geldiğince dışarıda yürüdüm. Doğum günümde hediye gelen binlik yapboza giriştim. Yapboz açılınca bir kez evde, ahali kayıtsız kalamıyor. Kedim gelip gelip üstüne yattı, kızım ucundan tuttu. Hafta içi bitirdik. Bir parça eksik. Soyut bir tablo çıktı ortaya. Çerçeveletip asılacak kadar güzel bir seçim. Ama saatler boyu üzerine eğilmek, parça seçmek, yeri yerine yerleştirmeye çabalamak belime hiç de iyi gelmedi. Aman aman belim koptu sızlanmalarıyla yerimden kalktım çoğu zaman.

Soğuk, üşümek, ısınamamak, bel ağrısı derken eksik parçayı buldum. Uzun zamandır hamama ya da masaja gitmiyorum. Pazar günü günübirlik bir tesise gitmeyi, açık havada sıcak suda yüzmeyi, üzerine masaj yaptırmayı, yemek için tasalanmamayı, önüme hazır gelenlerle karnımı doyurmayı, bahar gelmeyi mi unutmuş, nerede kalmış diye kaplıca civarında gezinmeyi kafaya koydum. Kimi zaman bu tür işletmeler, yüksek sezonda günübirlik misafir kabul etmeyebiliyor. Telefon açtım, öğrendim. Aileleri kabul ediyoruz, dedi telefondaki kadın. Kızım olmazsa, ben tek başıma da bir aile olabiliyormuşum. Onu öğrendim. Aile, erkek gruplarına kapalıyız, demenin kibarcası zaten. Bu planla keyfim yerine geldi. Pazar günü eski çalışanımı görmesem belki de bu planı yapamayacaktım. Sohbet sırasında annesinin orada çalıştığını hatırladım. İyi de oldu. Sıcak suya, şefkatli ve maharetli ellere gerçekten ihtiyaç duyuyorum çünkü. 

Hayatımızdaki eksik parçayı bulmak için galiba durup düşünmek gerekiyor. Bayram tatilinde durmak buna yaradı. Üç gün mola verince çok yorgun olduğumu fark ettim. Daha çok desteğe ihtiyacım olduğu kesin. Yemek konusunda bunu alıyorum son haftalarda. Kendi mutfağında leziz yemekler, pastalar, börekler pişiren bir hanıma sipariş vermeye başladım. Böreklerin bir kısmını buzluğa da kaldırıyorum. İhtiyaç anında kullanmak için. Bu ufacık destek bile işimi kolaylaştırdı. Destek ve kolaylık için stratejiler bulmak şart. Yoksa kendimizi enkaz halinde bulmamız an meselesi. Rahatlamaya, neşelenmeye daha çok zaman ayırmaya çalışıyorum işte bu yüzden. Cumartesi akşamı aynı ekibin doğaçlama tiyatrosuna gideceğim ikinci kez. Yanıma kızımı ve arkadaşlarımı da katacağım bu sefer. Geçen sefer çok gülmüştük. Gözümden yaşlar akmış, yanaklarım gülmekten acımış, bir ara öksürmeye bile başlamış, gecenin sonunda çok memnun, biraz da heves duyarak, imrenerek ayrılmıştım oradan. Yaratıcılığı ortaya çıkaran işler hepimize iyi geliyor bence. Bu ara yazma arzusu daha sık yokluyor içimi. Şu hayalini kurduğum ama ortada ne karakter ne öykü fikri bulunan çocuk romanı yazma fikri çok çekici geliyor. Yazmanın formülü belli: yazarsan yazarsın. Bahar ve yaz aylarında dışarı çıkmak evde oturup yazmaktan daha cazip, orası kesin. Ama dışarı çıkmanın da insanı hikâyeye çeken bir yanı var. Belki bu pazar ve sonrakiler bir hikâyeyi ucundan tutuşturmak mümkün olur ve bir eksik parça daha yerli yerine oturur. Yazmayı, bir kitap bütünlüğünü ortaya çıkarmayı çok özledim çünkü. 


14 Şubat 2026 Cumartesi

Yine de ölmez insan*

Bugün14 Şubat. Eksik ayı yarıladık. Bahara doğru yürüyoruz. Beni sorarsan iyiyim. Kış uykusuyla uyanıklık arası bir yerde, daha çok ev içlerinde. Her gün yürümeye çalışıyorum. Bazen yağmur, çamur beni yolumdan alıkoyuyor. 
Evim imara açılan yeni bir bölgede. Civardaki inşaatlar sürüyor. İki yol siteye çıkan. Biri asfalt, diğeri stabilize toprak. Üzerinden geçen kamyonlar aşındıra aşındıra irili ufaklı tümsekler, çukurlar oluşturmuş. Su birikiyor içlerinde. Topoğrafyadan kaçamazsın. Doğu öğretileri, insanı su gibi olmaya davet ediyor. Su gibi dirençsizce akmaya. Akmak kolay iş değil, dostum, neredeyse imkânsız. Zihin denilen bir şey var, tenimizin altında, uşak mı, efendi mi belli değil. Parmağında oynatıyor, yönetiyor bildiğin. Sakin zamanlarımda onun tetikçisi olmamak için antrenman yapıyorum. Kızıştığında işler, hemen davranmıyorum dilime, mesaja, ya da her ne ise o, o anda iletişimi sağlayan. Her zaman mı? Değil elbette.
Benim kedim var. Bugün dört yaşına bastı. Doğum gününü bilmiyoruz. Biz yakıştırdık. 22 Nisan'dı bulduğumuzda, 5 haftalık dedi veteriner, geriye doğru saydık, parmak hesabı. 14 Şubat'la pek işim yok, ne Sevgililer Gününü  kutluyorum ne de Dünya Öykü Gününü. Heyecan ve heves meselesi. Kalmadı bende pek. 
Benim kedi dört yaşına bastı bugün. Umurunda bile değil. Kelimeler çağrışım yapar dostlar, hikâyeleri çağırır, geçmiş deneyimleri, anıları, bazen de şiirleri. Zihnimin koridorlarından bir şiir çıkageldi. Şunun şurasında yarenlik ediyoruz birbirimize. Sen de dinle Melih Cevdet Anday'ı.
Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymaış
Tanrının işine bakın.
Geceyi, gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı. 
Ona bir kitap vereceğim 
Rahatını kaçırmak için 
Bir öğrenegörsün aşkı 
Ağacı o vakit seyredin.  

Rahatını kaçırmamak lazım ağaçların ve her türlü canlının. Ben rahatını kaçırmamak için kedimin dışarı çıkmasına izin veriyorum. Eski sitede alıyor soluğu. Geziniyor, geriniyor, eskiden yaptığı gibi. Bahçesinde dolanıyor bir villanın. Ahbap olduk sonunda. Bazen bana mesaj atıyorlar burada diye. Gidip alıyorum. Bazen de alamıyorum. Eve gelmek isterse, motor sesini duyduğu anda arabamın ok gibi fırlıyor olduğu yerden. Park ediyorum. Kapımı açmadan daha hop diye zıplıyor ön cama. Görmemişim daha, fark etmemişim geldiğini. Açıyorum kapıyı. Servis ablası ve şoförüyüm kedimin. Canı isterse bulunmak, buluyorum onu. Biz hep bir şeyleri bulduk sanıyoruz ya yanlış, biz bulmuyoruz belki de, onlar bulunmak istiyor. Bulamadığımız çorap teklerine kızmamalıyız. Onlar da kafa dinlemek isteyebilir zaman zaman. Benim kedi de miskinliğini sürdürmek istiyor bazen dışarıda. Kendini korumayı, kollamayı da öğrenmiş kerata, dört yıllık tecrübe. Boru değil. Komşu mesaj atıyor, kedimin saklanmak istediği zamanlarda. "Tuğba Hanım, Sani hep burada. Hava çok soğuk." Hep mi, gerçekten mi? Evdeki kim o zaman? Hep tehlikeli bir kelime, tetikleyici. Kapı kapatıcı, mesafe açıcı... Genellemelerden uzak durmak lazım. Dildeki ustalığı, cambazlığı uyum için, işbirliği için, kaynaşmak için, sevmek için kullanmak lazım, uçurum açmak için değil, kalp kırmak için değil, ara bozmak için değil. Ama unuturuz. Kodlarımıza yazılmış. Çünkü her insan öldürür sevdiğini yine de ölmez insan. 
Bugün 14 Şubat, aşkın, sevginin, hikâyelerin, doğumların, dünyaya gelişlerin günü. Hadi bugün sevdiceklerimizi anarak geçirelim. Bizi büyütenleri, kalbimizi açanları, esnekliğimizi arttıranları, neşelendirenleri ve de ezip geçenleri... Yine de öldüremeyenleri... 




*Başlık Oscar Wilde'ın Her İnsan Öldürür Sevdiğini şiirinden alınmıştır. 
 

15 Ocak 2026 Perşembe

Bir kez tanışmak yetmez

Kar eteğini sürüyerek çekilince sıcaklık 0 dereceden 10 derecelere yükseldi. Kış içinde adeta bir bahar havası, neşesi, iyimserliği... 
Sabah kızımı okula bıraktım. Arabayı park ettim. İstikamet kordon! 


Parçalı bulutlu gökyüzünün denize yansıması şahane. Nefis bir yamalı bohça görüntüsü çıkıyor ortaya. Deniz çarşaf gibi olduğunda, sakin ve kıpırtısız, içini de cömertçe açıyor. O berrak suya yansıyan gökyüzü, gri, mavi geçişler, suyun içinde salınan martılar, karabataklar... Öylece yürüyüp geçemiyorsun yanından. Duruyor, büyüleniyor ve kaydetmek istiyorsun. Gözün gördüğü, kameranın kaydettiğinden her zaman daha büyüleyici. 

Yürürken asistanım ilk hastanın randevusunu iptal ettiğini haber verdi. Dışarıda kahvaltı yapmakla yapmamak arasında tereddütte kaldım. Karbonhidrat yerine bol yumurtalı bir omlet yemeyi tercih ettim. İş yerine geldim. Kendime üç yumurtadan omlet yaptım. Çayımı, kahvemi içtim. Günlük mesajlar, telefon görüşmelerini yaptım. Sabahım sakin başladı. 

Bu aralar ana temam, bu zaten. Acele etmemek, beklentisizlik... Bu haftaki psikolog seansında buralarla ilgili kendime dair önemli şeyler fark ettim. Çoğumuzun zihni dualiteyle çalışıyor. Bunda şaşırtıcı bir yan olmasa gerek. İyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız... Yaşadığımız şeylerin içinden veriler topluyor, hayatı kolaylaştırmak için tasnif ediyoruz, kararlar alıyoruz. Benim zihnim çok çalışıyor, çok düşünce üretiyor, bu kadar düşüncenin içinde her zaman olanı olduğu gibi görmek mümkün değil. Daha doğrusu olana, bir yorum, tahmin yazmamak mümkün değil. Ben de yazıyorum haliyle, işim bu yazmak. Şöyle bir yazma hali daha çok: Olayları hızlı bir şekilde tasnif etme, etiketleme eğilimi... Şu şu oldu, o böyle yaptılarla bir düşünme prosesi başlatıyorum ve hop bir karara varıyorum. Hemen yeni bir strateji geliştiriyorum ve geri çekiliyorum. Kendimi korumanın, kırılmayı engellemenin bir yolu olmuş sanırım bu. O kadar uzun zamandır yapıyorum ki, yaptığımın farkında dahi değilim. Asıl mesele bilmeme hâline katlanamıyorum, kendimi engelliyorum. Seanstan çıkınca yaşayıp görmeye iznim olmalı dedim kendi kendime. Belirsizlikle dost olmaya niyet ettim. Her şeyin bir zamanı olduğunu, bu zamanın ne kadar olduğunu benim belirleyemeyeceğimi fark ettim. Bunları entelektüel bir yerden, okuduklarından, duyduklarından süzerek dile getirmekle anlamak arasında çok fark var. Beklentisizce, kontrol etmeye çalışmadan yaşamak, yaşam hediyelerini sunacağı zaman korkusuzca kabul edecek kalp açıklığına sahip olmak. Sanırım kendimle çalışmanın ardında yatan ana motivasyon buraya varmak. Kendini bilmek uzun bir yol. Ben kendime taktığım etiketleri fark ediyorum mesela. Bana hizmet etmeyen, ayağıma çelme takan, beni engelleyen sözler. Ben böyle bir kadın değilim, ben böyle bir anne değilim. Psikoloğum da soruyor: Siz nasıl bir kadınsınız? Siz nasıl bir annesiniz? Bunların tek, sabit cevabı yok. Kendimle yeniden tanışıyorum. Zira eski tanışıklığımızın üstünden çok zaman geçti. Köprünün altından çok sular aktı. Alıntılamayı çok sevdiğim bir Sezai Sarıoğlu kavramı. Bir kez tanışmak yetmez diyor Sarıoğlu, eski arkadaşlıklarımız üzerinden bugünün hakikatini kuramayacağımızı. 
Konu ilginizi çektiyse buraya bakıverin.

13 Ocak 2026 Salı

Günün Postası

Öğle tatilindeyim. Sabah kahvaltı yaptım. Aç değilim.  Önümde yazmak için yeterince zaman var. Buraya bir şeyler eklemek, tarihe not düşmek hevesindeyim. Nereden başlayacağımı bilmiyorum, ne hakkında yazacağımı da... 

Ne konuşacağını bilmeyen tüm insanlar gibi laf çeviriyorum şu an, sahada top çeviren bir oyuncu gibi. Ya da sadece eklemlerimi ısıtıyorum, antrenmana başlayan bir sporcu gibi. Bir kelime, bir kelime daha... Birbirine ülenince, bir kar küresi gibi büyüyünce anlamlı bir şeyler çıkmaya başlıyor çünkü biliyorum. 

Kendime yatırım yaptığım bir dönemdeyim, kendimle çalıştığım, birikmiş yasları yaşadığım ve saldığım... Tam zamanı belki de. Zemheri kış var dışarıda. Geceler uzun, soğuk. Kar yağıyor başka memleketlere. Buraya sadece atıştırdı. Tutmaktan uzak. Bitkiler yapraklarını döktü. Doğa uykuda. Bahara hazırlanmak için güç topluyor. Ben de kırıldığım yerlerden yeniden serpilmek için güç topluyorum. 

Kendimle yeniden tanışıyorum. Kendimle ilgili ne çok etiketim varmış onları fark ediyorum. Sahi ben gerçekten öyle biri miyim? Ben kimim? Sorulara yanıt arıyorum. Limitlerimi anlamaya çalışıyorum. Yapmak istediklerim, cüret ettiklerim, edemediklerim... Nerede durmalıyım, nerede devam etmeliyim? Hepsi teker teker düşüyor önüme. Çok isteyip girmediğim o yola bakıyorum sonra. Biliyorum zamanı değil. Stratejiye tutunma. İhtiyaçlarını fark et diyorum. Kendimi yatıştırmak, avunmak ve sabretmek için dikkatimi, ilgimi ihtiyaçlarımı fark etmeye getiriyorum. 

Sık sık yürüyorum. Bu sabah da yürüdüm. Yürürken zihnim sık sık hayal alemine kaçtı. Fark ettikçe şu an hayal kuruyorsun, burada değilsin diye diye kendimi şimdiye getirdim. Martıları, karabatakları izledim, martıları besleyen bir balıkçıyı. Adımlarımı fark ettim. Ayak tabanımın yaylanmasını, bacaklarımın arkasının gerilmesini. Elimden geldiğince mindful bir şekilde tamamladım yürüyüşümü. Telefonu alıp mesaj atmaya yeltenmedim. Zihnim şahane bahaneler çıkarıyor karşıma oysa. Ama unutmadım aklımda. Bile bile lades yok! Bu hafta sonu Çanakkale'de Başkanlar Konseyi var. Dört gözle bekliyorum. Yoğunluk, kalabalık, dışarıdan gelen hekim arkadaşlar... Kafam dağılacak ve kararıma sadık kalabileceğim. İnsanın kendine sadık kalması iyi bir şey. Sadık kalamadığım kimseleri düşünüyorum son zamanlarda, aldattıklarımı, elini sessizce bıraktıklarımı, yolumu ayırdıklarımı, hikâyemde yeri olduğu halde anmadıklarımı... Kimiyle yıllar sonra bağlantı kurmanın, kendimi ifade etmenin, çemberi kapatmanın bir yolunu buldum. Bu çok huzurlu bir şey. Yüz yüze ya da söz söze kurulamayanlar, fiziki olarak alıcısına ulaşmayacak mektuplarda birikiyor. Bu ara çok mektup yazdım. Çok uzun mektuplar. Pek çok kişiye. Eklesem uç uca, iki ince öykü kitabı çıkar, o hacimde mektuplar... Birikmiş tortular, utançlar, pişmanlıklar, hayaller, istekler, gerçekler... Hepsi bir bir çıkıyor ama gözyaşları yine de nadiren akıyor. Aksın istiyorum. Kovamın yeniden dolması için kimi konularda önce o ağırlıkların, boğazdaki yumruların, kalpteki taşlaşmaların açılması gerek... Benim salınmam bol bol, hafiflemem, açılmam, incinmem gerek. 

Dışarıda kış var. Yeni yılla beraber ektim kimi iyi niyet tohumlarını. Hangileri tutacak baharda göreceğim. Cevabının zamanda saklı olduğu sorularla darlamayacağım kendimi. Her şeye iyi gelen zamana bırakacağım kendimi, takvim tutmazlıklarından uzak kalacağım ümidiyle. 

Dışarıda kış sert, içeride olması gerektiği gibi. Yavaşladım. Kendime döndüm. Dürtüsel davranmamak için stratejiler belirledim. Şöyle hissettiğimde elini tutabilir miyim dediğim dostlarım var. Hemen her gün halimden haber veriyorum. Dün birine yazdım. Saatler sonra yanıtladı. Dedi ki: o kadar net ifade ediyorsun ki, ihtiyacını, duygunu, yasını ve kendine takdirini, ben buraya verecek empati bulamıyorum, sessiz empatide kalmayı tercih ettim ama bunu yazmakta geç kaldım. Geç kalmadı aslında. Anlaşmamız şuydu çünkü ben ihtiyaç duydukça elimi uzatacaktım. Yazarak zihnimi yatıştıracaktım, eylemi ona yöneltecektim. Onun tanıklığından destek alacaktım. Öyle de yaptım. Bugün de sizi tanık tuttum kendime. Çünkü boşluğuna temas ettiğimde acıyan yerlerim var. Oraları hızla doldurmak mümkün değil. Damla damla akıyor. Ben istiyorum ki damla damla akmasın, gürül gürül gelsin dolsun kovam. Dışarıda zemheri kış var. Kaynaklar o kadar bol değil ama olacak. Dün arkadaşıma da dediğim gibi, bahar gelecek. Kuru dallarımıza can verecek. Eh şimdi finale bir kapanış şarkısı alabilirim. 




9 Ocak 2026 Cuma

Yılın ilk hedefi

Yeni yıla heyecanlanmamızın en önemli sebebi, bizi durma halinden olma hâline çevirme potansiyeli taşıması bence. 
Düşünerek, planlayarak, tasarlayarak, oturarak, doğru anın gelmesini bekleyerek eylemsiz kaldığımız, aynısını muhafaza ettiğimiz o hâlleri düşünün. Silkelenmek, durumdan sıyrılmak için bir yakıta ihtiyaç duyduğumuz zamanları, hevesle ilk adımı atmayı düşlediğimiz anları... 
Ne diyor Lao Tzu: Binlerce kilometrelik yolculuk bile tek bir adımla başlar. Kulak kabartmalı binlerce yılı aşıp gelmiş ve ses veren bilgeye. 
Her şey İnstagram'da bir arkadaşımın bundan birkaç ay önce koştuğu mesafeleri paylaşmasıyla başladı. Bir de baktım Bremen'de (yaşadığı şehir) ilk halk koşusuna katılmış. 6 km koşmuş ve gururla paylaşıyor madalyasını. Gözlerinin içi gülüyor. Tanıyorum ben bu hissi. Bu eforik hâli. 
Yıllar, yıllar evvel, on dört yaşımdayken yüzerek Çanakkale boğazını geçtim ben. Bir daha böyle bir performans da göstermedim. Annem imzalamıştı yarışa katılmam için izin belgesini. Son gün başladı yan çizmeye. Evden kaçtım yarış günü. Yanımda mayom, bonem, gözlüğüm ve +18 ablam. Merkezden tekneye bindik. Karşıya geçtik. Şansıma yanımda bizi çalıştıran antrenör. Yolda benimle konuştu. Rahatlattı. Eceabat'ta yerimizi aldık. Biz, Çanakkale'nin ergenleri, gençlik spor il müdürlüğüne bağlı yüzme okulunun öğrencileri, bir elin parmakları kadarız. Arkadan girin suya, uzaklaşsın profesyoneller dediler. Suya atladık. Tekneler açıkta. Bana eşlik edecek, rotayı gösterecek tekneye doğru yüzmeye başladım ama heyecandan nefes alamıyorum. Korkudan öleyazıyorum. Tekneye yaklaştım ama inanılmaz bir panik. Alın beni, yapamayacağım diye seslendim. Nuri abi, telkine devam etti. Tuğba nefes al, nefes ver. Dinledim onu. Nefes aldım, verdim, her nefes verdiğimde baktım tekneye, güvendeyim, dedim, devam ettim, heyecanım yatıştı, soluklarım düzene girdi. Ve bir ritim tutturdum nihayetinde. Bir ara baktım gözlük dandik, su alıyor. Çıkarıp fırlattım onlara. Gerisi hayatımın en harikulade dakikaları... 
Sahip olduğumuz medeniyetin araçlarından sıyrıldığımızda, doğayla gerçekten baş başa kaldığımızda, yalnızca bedenimizle var olduğumuzda çok acayip bir şey gerçekleşiyor. Şu evrende gerçekten küçücük olduğumuzu, onun bir parçası olduğumuzu idrak ediyoruz. Ego, korkular, düşünceler, varsayımlar, hedefler, planlar, bizi şu anda, şimdi burada olmaktan alıkoyan ne varsa hepsi buharlaşıp gidiyor. Ben o gün kendimi inanılmaz özgür ve mutlu hissettim. Kulaç attım, yüzlerce, binlerce... Manzaram değişti, suyun rengi değişti, ilerledim. Bir de baktım, 18 Mart 1915 yazısı görünüyor. Aferin sana dedim. Gururlandım. Yarıladın yolu. Bundan sonra alacaksın akıntıyı arkana. İşin daha kolay. Orada iş biraz karıştı sevgili okur. Akıntıyı iyi hesap edememiş teknedeki abiler, akıntı beni bitiş noktasının ilerisine attı. Oradan geri döndüm. İskeleye vardım. Ucunda bir tekne bağlı. Teknenin yanından yüzüp diğer tarafa geçsem alacağım madalyayı. Yaş grubumda üç kişiyiz zaten. Ben kulaç attım, deniz beni itti, aşamadım o bir arpa boyluk yolu. Biri fark etti, dal iskelenin altından yüz, dedi. Ona da ben cesaret edemedim her nedense. Yolun kendisi içok güzeldi zaten. O ara babamı gördüm iskelede. Kızım bitirdin sen, yorma kendini dedi. Babalar, öyle fazla yüz göz olmaz, ama duymak istediğin, duymaya ihtiyaç duyduğun şeyleri söylerler bazen. 
Ben babamı iskelede gördüm o gün, yarışın bittiği yerde ama öncesi de var. Evde bıraktığım annem, babam yoldan gelir gelmez, şehir dışınaydı, o gün dönüyordu, onu almış, Tuğba yarışa katılmaya gitti demiş ve beni vazgeçirmek için yola çıkarmış. Bir tekneye atlamışlar ve onlarca tekne ve yüzücü arasında beni aramaya başlamışlar. Bulmuşlar da sonunda, refakatçi teknedeki ablam ve sarı mayom sayesinde çok da zor olmamıştır. Annem gerçekten çıkarmaya da çalışmış, bağırmış falan. Teknedekiler bırakın, ne güzel yüzüyor çocuk, yolu da yarılamış zaten demişler de, sarmamış daha fazla. Kıssadan hisse: Babam ve Oğlum filmindeki gibi. Bir çocuk yola koyulduysa, yolu anlamlıysa ve inanmışsa, döndüremezsin oradan ama yorgunsa yolun sonunda, azıcık uzağında madalyanın ama tükenmiş, kızım bitirdin sen de madalyadır aslında. 
Bunları hatırladım arkadaşımın fotoğrafına bakınca. İçimde bu anının, hislerimin ne kadar canlı olduğunu fark ettim. Yeniden deneyimlemeyi düşledim. Heveslendim. Hemen yazıştık. Ona da anlattım. Birlikte 26 Nisan'da Çanakkale'de düzenlenecek TroyaRun'a katılmaya karar verdik. Katılım için başvurduk. Sıra geldi benim koşmaya başlamama. Arkadaşım Bestoss (Beste Önal) ile başlamış koşmaya. Onun online koşu 101 eğitimiyle 5 km koşmanın mümkün olduğunu söylüyor. Biz şimde Truva atından başlayarak konuşa konuşa koşma hayali kuruyoruz. 6 km 90 dk. Yürür koşar bir tempoda biter diye tahmin ediyorum. En önemlisi otobüse, vapura yetişmek haricinde koşmayan ben'i güvenle, sakatlanmadan, kendimi incitmeden yavaş yavaş günlük 4 km civarı yürüyüşten önce 5 km yürümeye, sonra aralara jogging katmaya, yavaş yavaş hızlı yürüyüş temposuna taşımak. Gerisi gelir bir şekilde. 

6 Ocak 2026 Salı

Bir Yakınlaşma Meselesi

Bir arkadaşımın önerisi üzerine Bir Aile Meselesi'ni dinlemeye başlamıştım. Pazar günü başlayan ve beni dayak yemiş gibi hissettiren soğuk algınlığı nedeniyle modum, enerjik, yaşam sevincim düşünce birkaç bölüm daha dinleyeyim dedim. Dinlediğim bölümlerden birinin adı: Sorularla Yakınlık idi. Arthur Aron ve çalışma arkadaşlarının hazırladığı 36 soru, birbirini daha yakından tanımaya dair vaatler içeriyor. İşte buna inanıyorum. Çünkü ister arkadaşlık, ister sevgililik, ister ebeveynlik her ilişki bir niyet meselesi. Zaman, emek, sabır, dinleme hevesi meselesi. Bölümü dinledim. İnternetten soruları da buldum. Teşekkürler Evrim Ağacı. Soruları türkçeleştirmiş. Sizinle de paylaşıyorum. Alın ve geliştirmek istediğiniz ilişkilerde kullanın. Araştırmayla ilgili daha ayrıntılı yazı için buraya

Soru Seti 1:

  1. Eğer ki Dünya'da var olmuş herhangi bir insanı akşam yemeğine davet edebilecek olsaydın, bu kim olurdu?
  2. Ünlü olmak ister miydin? Ne tür bir ünlü olmak isterdin?
  3. Bir telefon görüşmesi yapmadan önce, neler söyleyeceğin üzerinde prova yapar mısın? Neden?
  4. Senin için "kusursuz/harika" bir gün nasıl geçmelidir?
  5. En son kendi kendine ne zaman şarkı söyledin? Peki ya bir başkasına en son ne zaman şarkı söyledin?
  6. Eğer ki 90 yaşına kadar yaşayabilecek olsaydın ve hayatının son 60 yılında, ya 30 yaşındaki zihnini, ya 30 yaşındaki vücudunu seçmen gerekseydi, hangisini isterdin?
  7. Nasıl öleceğine dair bir tahminin var mı?
  8. Sen ve partnerin arasında ortak olan 3 özelliği say.
  9. Hayatında en çok minnettar olduğun şey nedir?
  10. Eğer ki çocukluğundaki yetiştirilme biçiminde değiştirebileceğin tek 1 şey olsaydı, bu ne olurdu?
  11. 4 dakikayı dolduracak şekilde, hayat hikayeni olabildiğince detaylı bir şekilde anlat.
  12. Eğer ki yarın yeni bir özellik ya da yetenek kazanmış şekilde uyanabilecek olsaydın, bu ne olurdu?

Soru Seti 2:

  1. Eğer ki kristal bir top seninle, yaşamınla, geleceğinle ya da herhangi bir diğer konu hakkında sana tek 1 gerçeği söyleyebilecek olsaydı, neyi bilmek isterdin?
  2. Uzun bir süredir yapmanın hayalini kurduğun herhangi bir şey var mı? Neden bugüne kadar yapmadın?
  3. Hayatındaki en büyük başarı nedir?
  4. Arkadaşlıkta en değer verdiğin şey nedir?
  5. Geçmişinde en değer verdiğin anın nedir?
  6. En kötü anın nedir?
  7. Eğer ki 1 yıl içerisinde aniden öleceğini bilseydin, şu anki yaşama biçiminde herhangi bir şeyi değiştirir miydin? Neden?
  8. Arkadaşlık senin için ne ifade ediyor?
  9. Aşk ve şefkat hayatında nasıl bir role sahip?
  10. Diyelim ki karşılıklı paylaşım senin partnerinde pozitif olarak değerlendirdiğin bir özellik. Partnerinle hangi 5 şeyi paylaşırdın?
  11. Ailen birbirine ne kadar yakın ve sıcaktır? Çocukluğunun diğer birçok insandan daha mutlu geçtiğini düşünüyor musun?
  12. Annenle ilişkin hakkında ne düşünüyorsun?

Soru Seti 3:

  1. Birbirinize 3 adet "biz" veya "ikimiz" cümlesi kurun. Cümlelerin gerçeği yansıtması gerektiğini unutmayın. Örneğin: "İkimiz de bu oda içerisindeyken şunu hissediyoruz:..."
  2. Bu cümleyi tamamlayın: "Şunu paylaşacağım biri olsun isterdim: ..."
  3. Eğer ki partnerinizle yakın bir arkadaş olacaksanız, lütfen onun bilmesi gerektiğini düşündüğünüz bir şeyi söyleyin.
  4. Partnerinize, onda sevdiğiniz hangi özelliğin olduğunu söyleyin. Bu sefer aşırı dürüst olun. Gerçekte sevmediğiniz veya henüz yeni tanıştığınız birine söylemeyeceğiniz şeyleri sevdiğinizi söylemekten kaçının.
  5. Partnerinize, hayatınızda utanç duyduğunuz bir anınızı anlatın.
  6. Diğer bir insan önünde en son ne zaman ağladınız? Kendi kendinize en son ne zaman ağladınız?
  7. Partnerinize, onda çoktan sevdiğiniz hangi özelliğin olduğunu söyleyin.
  8. Hangi konu, hakkında şaka yapılamayacak kadar ciddidir (eğer böyle bir konu varsa)? 
  9. Bu akşam, hiç kimseyle irtibata geçemeden ölecek olsaydınız, birine söylemediğiniz için pişmanlık olacağını şey nedir? Bu şeyi neden o kişiye çoktan söylemediniz?
  10. Eviniz, içinde sahip olduğunuz her şeyle birlikte yanıyor! Sevdiğiniz kişileri ve hayvanları (ve diğer canlıları) kurtardıktan sonra, sadece 1 objeyi kurtarabilecek kadar vaktiniz olduğunu fark ediyorsunuz. Neyi kurtarırdınız? Neden?
  11. Ailenizdeki tüm kişiler arasında, kimin ölümünün fikri size en rahatsızlık verici geliyor? Neden?
  12. Kişisel bir sorununuzdan bahsedin ve partnerinizin bu sorunla nasıl başa çıkacağıyla ilgili tavsiyelerde bulunmasını isteyin. Ayrıca partnerinizden, bu sorunu halletmeye çalışırken dışarıya neler yansıttığınızı (dışarıya nasıl göründüğünüzü) anlatmasını isteyin.