Dün akşam bir eşiği aştım.
İlk kez kesintisiz 45 dakika koştum. Bu süre zarfında da 5,4 km yol aldım. Yarış öncesi 45 dk. hareket etmek, yarışın hedefi olan 5 K mesafeyi aşmak, hem bedenimi hem zihnimi buna alıştırmak şahane oldu. 45 dk bittiğinde bacaklarımda derman kalmadı. Sol ayak tabanımda sürtünmeye bağlı bir yanma hissetmeye başladım. Yanaklarım da al aldı. Müthiş bir enerji patlaması, bedenimden zihnime yayılan harika bir hafiflik, nasıl anlatsam bilemiyorum. Runners high denilen şey oydu sanırım. Ve ben bu hisse bayıldım. Bu kadar insanın koşması boşuna değilmiş.
Derdim yarı maraton, maraton, ultratrailler değil. Yine de insanın kendine hafif meydan okuması, bedenini güçlendirmesi, her defasında kendini aşmaya çalışması güzel bir şey. Dışarıdan sakin bir yapım var. İçi beni, dışı sizi yakar dediklerinden de değilim. Ama bu sakinliğin ve iyi olmanın bedelini uzun yıllardır gevşeyememek olarak da çekiyorum. Dişlerimi sıktığım bloğun düzenli okurlarının da malûmu. Hayatımda çok şey değişti. Stres faktörü de hayli azaldı. Bununla beraber bedenim buna tam olarak ikna değil galiba. Yılların alışkanlığıyla ha babam de babam sıkıyor dişlerimi. Koşarken, kuvvet antrenmanları yaparken, yani bedenimi çalıştırırken, zihnim susuyor, nefesi, ritmi takip ediyorum ve dişler tamamen istirahat pozisyonunda kalıyor. Beden zorlanırken çenem serbest kalıyor, yılların alışkanlığıyla sürekli veri işleyip analiz yapan zihnim geri plana çekiliyor. Fiziksel olarak başarmanın yanı sıra zihnim, kalbim özgürleşiyor.
Dün zihnimle bir sohbetim olmuştu. Kendimi suçlayan, pişmanlık dolu bir konuşma değildi. Şiddetsiz iletişimde karşılanmayan ihtiyaçların yasını tutma kavramından bahsedilir. Öyle bir yerdeydim. Karşılanmayan ihtiyaçlarımla bağlantıya geçip onların farkına varınca ister istemez bir üzüntü, yas geliyor. Bunu bastırmaya çalışmadım ama sürekli onu taşımak da istemiyordum. Kendimi stadyuma attım. Kulaklıklarımı taktım. Koşu listemi açtım. Ritmik ezgiler kulağımda çalarken koşmaya başladım. Adımlarım zemine bastıkça can sıkan, zihnimde yineleyen düşünceleri toprağa verdim. O ağır, durağan enerji dönüştü. Bacaklarıma yakıt oldu. Gücümü topladım ve kendi kişisel zirvemi gördüm.
Bu yeni bir keşif değil, elbette. Su götürmez bir gerçek. Zihni susturmanın en iyi yolu, en güçlü panzehiri hareket etmek. Bedenin hareketi, belirsizlikler karşısında telaşa kapılan, sürekli düşünce ve analiz üreten, "Neden?" sorusuna yanıt arayan zihnin bir girdap misali bizi içine çekmesini, düşünerek çıkış yolu bulabileceğimiz yanılgısını ortadan kaldırıyor.
Dün düşünerek çözemediğim her şey, pistte adımlarımın ucundan toprağa, bugünde küreğimin ucundan suya aktı, gitti. Kan akışının hızlandığı, nefesin açıldığı, kasların devreye girdiği, zihnin mecburen sustuğu, sadece, o âna, o ritme odaklandığım bu anlara meftunum ve çoğaltmak için de elimden geleni yapıyorum. Ne mutlu bana ki, buna kürek çekmek de eklendi.
Bugün ikinci dersi yaptık. Acemiliği üzerimizden atıyoruz. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre yapmak başlarda zorlasa da suların üzerinde süzülmek, martıların başımızın üstünden pike yaparak geçmesini izlemek çok keyifliydi. İlk derse göre iki misli de yol yaptık çünkü we are the best team!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder