28 Eylül 2026 Pazartesi

Tanrıların Tahtında


Hayat kurmacayı taklit eder
Anti-mimesis, Oscar Wilde tarafından "hayatın sanatı taklit ettiği" iddiasıyla ortaya atılan felsefi bir estetik teoridir. Antik Yunan’dan beri kabul gören ve sanatın doğayı/hayatı kopyaladığını savunan geleneksel Aristotelesçi "mimesis" (taklit) kavramını tamamen tersine çeviren bu düşünceyi 1889 yılında yayımlanan "Yalanın Gerileyişi" (The Decay of Lying) adlı makalesinde ele almıştır.  Wilde, doğadaki veya hayattaki nesnelerin kendi başlarına bir anlamı ya da estetiği olmadığını savunur. Ona göre insan bir şeyi ancak sanat onu işledikten ve görünür kıldıktan, nasıl bakması gerektiğini öğrendikten sonra fark edebilir. Bunun için verdiği en ünlü örnek Londra sisidir. Londra sisi, empresyonist (izlenimci) ressamlar tarafından resmedildikten sonra görülmüş ve estetik bir değer olarak algılanmıştır. Wilde haklıdır. Sanat yapıtları bireyi biçimlendirir.  
Bizler dünyayı, doğayı ve hatta kendi duygularımızı, yazarların, yönetmenlerin kurguladığı hikâye evrenleri aracılığıyla fark eder, isimlendiririz. Kurmaca, gerçeğe yön verir. Bunu kimi zaman Star Trek serisindeki el bilgisayarları ve teknolojik cihazlar gibi teknolojik öngörülerle yapar, kimi zaman da The Simpsons dizisindeki akıllı saatler, bazı siyasi gelişmelerin gerçekleşmesi gibi kehanet sanılan kimi durumlarla... İzlediğimiz diziler, filmler, okuduğumuz kitaplar, popüler kültür konuşma tarzımızı, düşünce kalıplarımızı, giyim kuşamımızı etkiler, hayatı algılayışımızı biçimlendirir. 
Wilde, sanatı yalnızca model olarak görmez. İnsanın yaşam öyküsünün, tanıklık ettiği yaşantıların, onu çevreleyen doğanın ham, kusurlu ve bitmemiş olduğunu ortaya koyar. Doğanın yetersizliği karşısında sanat yapıtlarının mükemmelliğinden dem vurur. Ona göre sanat bir ayna değildir; aksine gerçeklik sanatın arkasında yürüyen ve onun gölgesini takip eden bir çıraktır.  
Düzenlediği Tersine Mühendislik Atölyeleri ile yazarların ve okurların dikkatini çeken, ilgi gören Beliz Güçbilmez yazdığı "Anne Ben Düştüm mü? Kurmacalara Neden Muhtacız?" kitabıyla tam da bu ilişkiyi irdeliyor. Hayat "Neden?" sorumuza sağır kalırken, olup biteni kavrama çabamıza kayıtsızken, nedensellik bağını kuramazken bir insanın yarattığı hikâye evreni karşısında sınırları belli, kavranabilir, anlaşılabilir dünyalara tanıklık etmenin varoluşumuzu daha anlamlı kıldığını, kişisel deneyim arşivimizi genişlettiğini, duygusal repertuarımızı genişlettiğini karşılıklı sohbet eder gibi anlatıyor. "Manyetik Kuram Teorisi" olarak adlandırdığı çevrimiçi atölyelerde bir sanat yapıtını bir arada tutan unsurları, öylesine okuyup geçtiğimizde gözden kaçanları ayrıntılı şekilde, iştahla anlatıyor. Bizi çevreleyen dünyayı okuyup yazarak anlamlandırma hevesinde olanların, alet çantasını genişletiyor. Hevesli okurla, yazar adaylarını, akademisyenleri, hali hazırda basılı kitapları olan yazarları aynı atölyede buluşturabilmesi, herkesin o sofradan memnun ayrılmasını sağlaması da bundan kaynaklanıyor.


Tüm bu girizgâh, Beliz Güçbilmez'in tedrisatından birlikte geçtiğim bir yazar arkadaşımın yeni romanına sözü getirmek için. Gülsel Ceren Güneş'in Toros Yayınları etiketiyle okurla buluşan yeni romanı "Tanrıların Tahtında" kitabının elime geçmesini beklerken Ağrı Dağı'nda zirve yürüyüşü sırasında kaybolan, cansız bedeni 112 gün sonra bulunan ve dağdan indirilen Sevim Cansız'ın haberleri konuşuluyordu. Merakla beklediğim roman da benzer bir konuyu, yüksek irtifa dağcılığını ele alıyor, beş yıldır eksi altmış derece soğukta yatan kocası Deniz'in bedenini dağdan indirme amacıyla Everest'e tırmanmak isteyen Tomris'in hikâyesini anlatıyordu. 
Everest'in Zirvesinde Bir Yas ve Yüzleşme Anlatısı: Tanrıların Tahtında 
"Başkalarının kocaları ölünce mermer taşların altındaki cesedinin içinden çiçekler açar. Onun kocasınınki öyle değil; Boeing 737 uçaklarının uçuş yüksekliğinin biraz altında bir yerde, eksi altmış derece soğukta yatıyor. Beş senedir." 
Beş sene sonra, dağcı olmamasına karşın, kocasının bedenini almadan, onu toprağa vermeden huzur bulamayacağını, yasının bitmeyeceğini anlayan Tomris'in Everest eteklerine varması ve kocası Deniz'in orada birlikte iş yaptığı yerel rehberin evinde ondan yardım istemesiyle açılıyor roman. Tomris 1999 depreminde ailesini kaybetmiş, onların bedenine ulaşamamış, onları ziyaret edebileceği bir mezara koyamamış, akraba yanında büyümüş, öğretmenlik yaptığı okula bir söyleşi için geldiğinde eşi Deniz ile tanışan bir kadın. Eşinin ani ve genç kaybı, hayatın onu bir kez daha "mezarsızlıkla" sınaması karşısında zorlu bir yolculuğa çıkmayı, deneyimli dağcıları bile alt edebilen bir dağa çok az hazırlıkla tırmanmayı göze alan bir kadın. 
Bu yolculuk onu hem bedeninin sınırlarıyla zorluyor hem manevi yükün ağırlığıyla. Yine de bir an olsun pes etmeyi düşünmüyor. Fiziksel yolculuk sırasında eşinin anlattıklarını ilk elden deneyimliyor, yolda karşılaştığı kocasını tanıyan dağcıların anlattıklarıyla onu hem anıyor hem de birlikte paylaşmadıkları yanlarını duydukları ve deneyimledikleriyle anlıyor, tanıyor. Fiziksel yolculuğa geçmiş hatıralar ekleniyor. Hatırlamalarla okurun önüne eksik parçalar konuyor. Yerel rehberin Deniz'in günlüğünü vermesiyle zirve yolunda kaybolan eşin yaşadıkları da yola paralel olarak okura sunuluyor. 
Anlatı ilk sayfalardan itibaren çatışmalarla dolu. Kocasını kaybeden Tomris'in içsel çatışmaları, çetin doğa ile dağcıların çatışmaları, dağı tanrıça olarak gören, kutsal kabul eden yerel halkın maddi güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için kutsalıyla karşı karşıya gelmesinin yarattığı çatışmalar... Gülsel Ceren Güneş hepsini bir araya topluyor ve sağlam bir kurgu yaratıyor. Yüksek irtifa dağcılık gerçeklerini, erkek egemen dağcılık jargonunu, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi, dağcılara yol açan, onları zirveye taşıyan isimsiz kahramanları yerel rehberler Şerpaları, onların kültürünü, tanrıça olarak gördükleri zirvelerle kurdukları ilişkileri, kadim bilgeliklerini, erkeklerde egemen olan zirveyi fethetme arzusuna karşın, dağı temizleyen, Tomris'in yaralarını saran, şefkatle onaran dağcı kadınları, dağda kadın olma deneyimini bir yas hikâyesiyle birleştiriyor. 


"Tanrıların Tahtında" zirveye ulaşma hedefinden öte, oradan canının bir parçasını indirmeye kararlı, yasın aşamalarından bir bir geçerek sevdiği adamla vedalaşmayı, onun kaybını kabullenmeyi deneyimleyen bir kadının hikâyesi. Güneş'in kahramanı Tomris'i savunmasız, kırılgan bir coğrafyaya yerleştirerek onun kırılgan hâlleriyle bizi hemhal etmesi, yasın soğukluğu ve dağın dondurucu koşulları karşısında bir ortaklık kurması, üzerimizdeki duygusal etkiyi arttırıyor. Akıcı, yalın bir dille yazılan bu fiziksel ve psikolojik yol hikâyesi, içerdiği güçlü duygular ve çatışmalarla daha çok okurla buluşmayı hak eden güçlü bir roman. 
* Bu yazı TDB Dergi 229. sayısında yayımlanmıştır. 

Sonbahara hazır mısın?

Dün evin içinde arı gibi çalıştım. 
Önce blogtaki yarım kalmış yazılardan sonuncusunun altına uzun bir paragraf yazdım. Paylaştım ve yataktan kalktım. Sonra gece yarısına kadar süren ev işleri... 
Mektup yazmanın, orada kendimden bahsetmenin, güne dair kısa, küçük hedefler koymanın verimliliğe etkisi var. Mektubumda yapsam iyi olur dediğim ne varsa, fazlasıyla yaptım. Yatak odama taşıyınca bir yıldır yanlış yerde dikildiğini fark ettiğim şifonyeri antreden koridor boyunca iterek başladım işe. Hem odamdaki depolama alanı çoğaldı. Hem de pencere yanına çakılı açık rafın yanında şifoniyer şahane oldu. Renk de tuttu, doku da. Onun yanına da kesonu koydum. Kitaplıktan başlayarak merdiven gibi alçalan bir alan çıktı ortaya. Gecenin ilerleyen saatlerinde kesonun üstüne koyduğum cep telefonunu açıp yoga pratiği de yaptım. Matı açıp yerleşebileceğim bir alanım doğdu böylece. Tam karşımda da bir boy aynası olduğundan duruşumu da görebiliyorum. 
Okulların açılmasıyla evdeki eşyalar göçmen kuşlara döndü. Kimi bir yıldır saklandığı kutulardan çıkıyor evin farklı köşelerine uçuşuyor, kimi eski, kırık işlevsiz eşya toplanıyor, evden çıkıyor. Kimi de yer değiştiriyor ve doğru yerini buluyor. 
Bu evin bize bir güzel katkısı da, her daireye ait su ve doğalgaz sayaçlarının olduğu yerlere akerdiyon kapı yapılarak onların daireye ait küçük bir depolama alanına dönüştürülmüş olması. Birkaç hafta önce oraya da el attım. Her şeyi dışarı çıkarıp balkon süpürgesiyle süpürdüm. Çöpleri, tozları dışarı attım. Fazla eşyaları, kutuları güzelce istifledim. Bir yap boz ciddiyetiyle alanı en doğru, verimli kullanmak için yerleştirdim. Daha önce eve temizliğe gelen kadından yapmasını rica ettiğim ancak istediğim özende bitirilmeyen işi de kendi içime sinen şekilde tamamladım. Bir süredir eve kimseyi almıyorum. Çünkü fark ettim ki, ben temizlikten önce düzen arıyorum. Onu da bana bir başkası veremiyor. Yaz biterken evde hayatımı kolaylaştıracak düzeni oluşturmaya niyet etmiştim. Taşınma sonrası sırası gelmeyen işleri bir bir yapmanın rahatlığı, fiziksel yorgunluğumun önüne geçti. 
Dün sahiden de tüm günü ev işiyle geçirdim. Sabah rutin mutfak işlerini yaparak kızımın uyanmasını bekledim. Kahvaltı için taze ekmek alma, çöp atma görevini de ona verdiğimden akşam altıya kadar evden burnumu çıkarmadım. Kısa bir yürüyüş ve alınacak birkaç şey için çarşıya çıktık. İşimizi halledip döndük. Aralarda sadece yemek ve dizi izleme molası vererek kaldığım yerden işe koyuldum. Yaptığım yoga pratiği, evi toparlamanın huzuru ve ılık duş etkisiyle deliksiz uyudum. 



Yoga pratiği deyip geçmeyeyim. Arkadaşımın online ders aldığı kundalini yoga hocası 4 haftalık bir "Yeni Mevsime Hazırlık" serisi hazırlamış. Çalışmanın vaadi, bedeni, ruhu yazdan sonbahara taşımak; mevsimin getirdiği içe kapanış, bedende, ruhta soğuma/kuruma, hüzün, melankoli, depresif ruh hali, uyuşukluk vb. olası fiziksel ve duygu durumlarını dengelemek ve bu dönemi daha verimli geçirmek olarak belirlenmişti. Bu çarşamba son ders var. Üç pratiğin ardından belirlenen niyetle uyumlu hareket ettiğimi, her pratiğin ardından mışıl mışıl uyuduğumu, eskiye ait, iş görmeyen şeyleri bıraktığımı fark ediyorum. Canlı derslere katılamadığım için dün gece üçüncü haftanın pratiğini kayıttan yaptım. Ağırlıklı olarak kollarla çalıştık. İkişer, üçer dakikalık kol serileri epeyce zorluyor esasında. Kollar yoruluyor, ağrıyor. Bunu arkadaşıma söylediğimde "Kundalini yogada kol sadece kol değil, kim bilir ne yükleri, ağırlıkları attın Tuğba'cığım," dedi. Arkadaşıma yürekten inanmayı seçiyorum. Tıpkı dışarıda kuruyan, bırakan doğa gibi ben de benim için kurumuş, tükenmiş, bana hizmet etmeyen nesneleri, olayları bırakıyor ve yeniye yer açıyorum. Öyleyse sonbahara hazırım, onunla uyumluyum. Ya sen?

27 Eylül 2026 Pazar

Pazar mektubu

Sevgili arkadaşım, 

Haftalardır elim yazmaya varmıyor. Bloğun içi onlarca bitirilmemiş taslakla dolu. Yazın okuduğum kitaplara, yüzme molalarına, gün batımlarına, yaz konserlerine dair bu bitmemiş notlara, bitirmek için gereken emeği, zamanı harcamıyorum. Çünkü kum taneleri gibi aktı, bitti. Üzerine söylenecek söz yok gibi geliyor. Ama yazmak da istiyorum, ses vermek, ses duymak. Eskisi gibi burayı aktif kullanmak. Sözcükleri zihnimi derlemek toplamak için kullanmak... 

Mektup bunun için iyi bir araç olur diye düşündüm. Okuru belli olmasa da sevgili arkadaşım diye seslenerek cümle kurmanın, söze başlamanın samimi, baskıyı azaltan bir yanı var. Yaz hızlı geçti arkadaşım. Koşarak başladım, koşarak bitirdim. Bozcaada Yarı Maratonu'nda 5K koşu ile deniz sezonunu açıp Ayvalık Yarı Maratonu'nda 5K koştuktan sonra finali yaptım. Yaza çokça şey sığdırdım. Kısa hafta sonu tatilleri, gün batımları, arkadaşlarla buluşmalar... Yazın en sıcak haftalarında bile spora gitmeyi aksatmadım. Sürdürdüm. Adım adım elli yaşa geldim, dayandım ve içine girdim.

Bozcaada koşusu sırasında merkür retrosu yaşanıyordu. Çok tuhaf bir şekilde tam da aile içi ilişkileri, eski kırgınlıkları, üstü örtülmüş sırları işleyen retroda bu mesele nurtopu gibi kucağıma düşmüş, üstü çok güzel örtülmüş bir sır, olayın kahramanlarından habersiz ifşa olmuştu. Doğrudan benimle ilgisi olmasa da çamuru bana da sıçradığından bu yaz bu mesele arka sekmede hep açıktı ve ağzımızın tadını kaçırdı. Benim meselem, benim ayıbım, kusurum olmadığını idrak etmek, bununla başa çıkmak da yaz aktivitesi olarak kayda geçti. Tabiri caizse tarih tekerrür etti dedirtti. Şimdi çemberin ve o toz dumanın dışında olduğum için daha net görebildiğim bu olaylar silsilesine baktığımda geçmiş olumsuz deneyimlerden gerekli dersi çıkardığımı fark ediyorum. Aynı olaylar tekrarlanıyor. Rolüm bu kez farklı. Ama ben döngünün dışına çıktım. Olayların beni ezmesine izin vermiyorum, düşüncelerimin ipini bıraktım. Haklılığımı kanıtlama peşinde de değilim. 

Sevgili arkadaşım, 

Yeniden yazmaya başlamak için motivasyona ihtiyacım var, kelimelerle yarenlik etmek için, sıkı fıkı olmak için, kitaplarla düşüp kalkmak, onlara daha yakından bakmak, işe yarar bir yol olabilir diye düşünüyorum. Bir kitap kulübü mü kursam, yoksa yazma ödevleri de olan Sanatçının Yolu gibi kitaplarla yol mu alsam bilmiyorum. Şimdi havalar soğudu ya, yaz güneşi uzaklaştı, mesafelendi, yorganlar çıktı, günler kısaldı, ev içinde geçirilen süreler uzadı, okullar açıldı, öğrencilik başladı ya, benim de öğrenci olasım, çalışasım var. Ev çalışma alanlarıyla dolu. 2+1 evde altı masa var arkadaşım. Biri bahçede, zamanı geçiyor. Bugün için belki kahvaltı yaparız dışarıda diye düşünüyordum. Ama hava kapalı, rüzgarlı, serin. Belki öğle saatlerinde bir kahve içeriz. O kadar. Sonra sezon bitiyor. Minderleri falan da kaldırmak gerek. Günler hem hep birbirinin aynı ve durağan hem de hiç bitmeyen bir devinim içinde geçiyor. Evde katlanması gereken çamaşırlardan oluşan bir yığın var. Okunmamış kitap kuleleriyle yarışır. Bugün el atmalıyım. Çarşamba yola çıkıyorum çünkü. Kongre var. İstanbul yolcusuyum. Ben yokken ablam eşlik edecek kızıma. Evi de temizlemeli. Market alışverişi de şart. Dün yufka gibi serilmiştim yatağa, öyle beyaz, haksız, yorgun. Sıcak duş, haşlanmış patates ve uykunun çözemeyeceği bir şey değil. Toparladım akşama kadar. Baş ve vücut ağrısı için masaja gittim sonra. Katır kutur bedenim ne kadar yoğrulsa da, gevşemese de iyi geldi kendimi şifalı ellere bırakmak. Sonra çorbacıya gittim. Kızım ve arkadaşı geldi yanıma. Yarenlik evde sürsün diye davet sundum. Akşam yemeğini hazırladım sabahki kırıklığımın kalmadığını  fark ederek. Yemeğin üstüne bir de okey patlattık, sonra da mısır. Gelen, kızımın kreşten arkadaşı. O yaşlarda bize ilk geldiği günü anlatıyordu geçenlerde, karşılaştığımızda. Ben yine mısır patlatmışım. Mısır patlatan anneleri seviniz. Arkadaşları eve davet eden, çay demleyen, soru soran ve dinleyen anneleri de keza öyle. Evlerin arası uzak değil ama hava kararınca bir başına yollamak olmaz diye hep beraber yola revan olduk oyun bitince. Dolunay ışığında, cep telefonundan yükselen ezgilerle ıssız yolu bir gittik, bir döndük. Bir bölüm daha Gilmore Girls izledik. Ben doğru uykuya... Gece boyu birkaç kez uyandım ama uykumu korkutup kaçırmamak için usul usul davrandım. Kazanan yeniden sımsıkı yumulan göz kapaklarım oldu. İşte buna sevinebilirim. Çünkü dünkü yorgunluğun, halsizliğim ve hastalığın sebebi geç saatlere kadar yiyip midemi tıka basa doldurma, gece uyanınca telefonda kelimelik oynama suretiyle kendimi sabote etmem idi. Bu sabah daha dingin, daha kendime gelmiş uyandım. Mükellef bir pazar kahvaltısı için hazırım. Kızım uyanana, afyonu patlayana kadar bulaşık makinesini boşaltır, kirlileri doldurur, kısa bir yürüyüşle File'ye varır, sıcak baget ekmek alırsam güne iyi başlamış sayacağım kendimi. Ya sen arkadaşım, bu güzel pazar sabahından senin muradın ne? 

3 Eylül 2026 Perşembe

Bir Vatozun Anlattığı

Sığ sularda yürüyüp birilerinin sığlığı üzerine dertleşiyorduk. Dedikodu maksatlı değil. Yaptıkları eylemler bizi incittiğinden, zarar verdiğinden. Arkadaşım ve ben. Metafor değil. Denizin içindeydik. Eylül güneşi tepede pırıl pırıl parlıyordu. İğde ağacının altına çektiğimiz şezlongta yeterince ısınınca denize girmeyi teklif etmiştim. Kuzey Ege'ye has serinlik bir anda suya dalmama izin vermediğinden suyun içinde hem yürüyor hem sohbet ediyorduk. Kıyıya paralel. 

Dönüş yolunda ayak tabanımın altında bir yumuşaklık hissettim ve refleksle ayağımı yukarı kaldırdım. Bir "Ayy" hecesi döküldü ağzımdan. O anda kuma gömüldüğü yerden bir uçan halı misali süzülen vatozu gördüm. Yanımızda beliren adam, "Dikeni battı mı?" diye sordu. Dikeni batmamıştı. Kumun altına gizlendiği yerde istiridyeleri, midyeleri yiyerek beslenen vatozun o anda sohbetimize konu olan kişiye ne kadar benzediğini fark ettim. Gizleniyordu. Gözden ırak besleniyordu. Üzerine gidince kaçıyordu. Ve dikeni, hem savunma aracı hem de yükü kendi kuyruğunun ucundaydı. Hayat, anlamam için bir sembol, armağan sundu bana tepsi içinde,  bir anda. Mesajı aldım. Arkadaşım da fark etti. Birbirimize baktık. Sözsüz bir anlaşmayla suya daldık ve bıraktık ne varsa tuzlu suya. 



25 Ağustos 2026 Salı

Kendi kalbine huzurla yerleşmek

Siz beni özlediniz mi, bilmiyorum ama ben yazmayı ve ses vermeyi özledim. Yaz hâlleri diyelim sessizliğimin sebebine. Layığıyla durup dinlenemediğim, molaları makûl sürelere yayamadığım, sıkıştırdığım, yoğunlaştırdığım, elimden geldiğince mesai biter bitmez her bir günü, her bir haftayı tatilmiş gibi yaşamaya çalıştığım bir yaz sürüyor. 

Çok gün batımı izledim. Çok arkadaşla buluştum. Çok kadeh tokuşturdum. Çok selfieye konu mankeni oldum. Leziz mezelere ekmek bandım. Soğutulmuş kadehlere lıkır lıkır üzüm suları döktüm. (kelimeler buzlanmasın durduk yere) Aynı kumsala ayak bastım. Aynı denizde yüzdüm. Değişmeyen dev kadroyla. 

Aynı suda iki kez yıkanılmaz demiş ilk filozoflar. Haklılar. İlk kez birlikte plaja gitmelerimizin üstünden 36-37 yıl geçti belki de. Biz aynı değiliz. Dün bir arkadaşımın benim içimi soğutmak için sarf ettiği cümlelerden alıntıyla ve ilhamla yazıyorum şimdi bunu. Evet, büyük galibiyetlerimiz de olmadı ama acayip zorlukların, yenilgilerin, hayal kırıklıklarının, aldatılmaların, arkadan vurulmaların da içinden geçtik. Ve hâlâ sığıyoruz kalbimize, birbirimizin hayatlarına. 

Sosyal medyada yenice paylaştığım afili bir cümleyi buraya da alayım. Tam da yeri gelmişken. Şöyle demiştim gülümsediğim bir fotoğrafın altına:

"Ev romanından çekip çıkardığım bir mesaj iliştireyim şu fotoğrafın altına. Gerçek evini bulmuş olmanın rahatlığıyla. Gerçek ev, insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenler hiçbir yerde barınamaz. Yerleşenler ise böyle içten gülümser." 

Bir Shakira değilsem de bu satırlar da göndermeliydi elbette.  Artık dürüstlüğüne inanmadığım, sözleriyle eylemleri birbirini tutmayan, içimdeki adalet terazisini hep kendi lehine bozmuş, orayı sarsmış kimselerin ardından haksızlığa uğradığını düşünen ben'e seslendim, onu avutmaya çalıştım. Ayrıntılarla uğraşmayı bırak. Aklına ilk gelen cevap doğru yanıttır. Artık muhatabına değil, kendine, içine, evine dön. Yalnızca orayı gör, dedim. Psikologla konuşurken şöyle bir şey demiştim. Neden beni rahatsız eden bir olay karşısında  o kadar da keskin bir tepki vermediğimi irdeliyorduk. Bir beyaz sayfaya bir damla mürekkep döküldü. Onu yayarsam kendime, hayatımdaki renklere, güzelliklere yer kalmayacak. O yüzden orayı sınırlandırmaya çalışıyorum. Haklı bir gerekçe. Ama hâlâ diş sıkma meselesiyle uğraştığıma göre bunu sadece zihnim biliyor, bedenim değil. Geçen perşembe yeni bir şey geldi kulağıma, sanki talep etmişim gibi. İnkar edilen bir mevzunun aslında doğru olduğuna dair, aklına ilk gelen yanıt doğrudur demem ondan işte. O gün spora gittiğimde çok sinirliyim. Kol çalışalım, dedim. Antrenman boyunca koca koca toplar, ağırlıklar elimde vurdum, zıplattım, sıçrattım, kaldırdım, indirdim, savurdum. Bedenimden o öfke ve kızgınlık kollarım vasıtasıyla aktı gitti. Bu şiddet meselesi de böyle bir şey muhtemelen. Kızgınlık, öfke bedene sirayet ettiğinde, yumruklar sıkılıyor ve oradan çıkmak istiyor. Bunun yanlış olduğu bilinciyle tepkisiz kaldığımızda ise bedende birikiyor. Somatik travma çalışmaları da bu zemine oturuyor anladığım kadarıyla. Antrenman sonrası hissettiğim o şahane hâli hatırlayınca çok da anlamlı. 



20 Ağustos 2026 Perşembe

Kitap tanıtımı: Ev

EV: BELLEĞİN, KIRGINLIKLARIN VE ERTELENMİŞ YASLARIN PEŞİNDE BİR YOL HİKÂYESİ

Nermin Yıldırım, okurunu her yapıtında konfor alanlarının dışına davet eden, insan ruhunun girintili çıkıntılı, mayınlı arazilerinde dolaştıran bir yazar. "Unutma Beni Apartmanı" ile başlayan edebi yolculuğunun yedinci durağı "Ev" ödüllü bir roman. 2021 yılı Duygu Asena Roman Ödülü sahibi kitap, yayımlandığı günden itibaren okurun ilgisini çekiyor. Hep Kitap'ın ardından yayın hakları Everest Yayınları'na geçen roman 35. baskısıyla çok satan bir kitap olmayı da başarıyor. 

Yıldırım "ev" imgesini alıştığımız korunaklı liman, ana rahmi ya da aidiyet gibi sıcak ve şefkatle sarıp sarmalayan bir imge olarak karşımıza çıkarmıyor. Bu romantik kabulü kökünden sarsıyor ve bize bambaşka bir yol hikâyesi anlatıyor. Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı Seher arkadaşı Ogo ile Hristiyanların ünlü hac rotasını, Portekiz'de başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela Katedrali'nde son bulan, Samanyolu'nun dünyadaki izdüşümü 263 kmlik yolda ilerliyor. Roman fiziki yürüyüşle açılıyor ancak ilk sayfalardan itibaren Seher’in fiziksel yolculuğun yanı sıra kendi iç dünyasının karanlık labirentlerine doğru yürüdüğü de anlaşılıyor. 

Bu yolculuk, kaçış ile arayışın, unutmak ile hatırlamanın bıçak sırtı dengesinde bir yürüyüş. Fiziksel yürüyüşe Seher'in terapi seanslarının hatıraları da karışıyor. Bireysel travmalarla yüzleşmek için kullanılan EMDR terapi yöntemi seansları bir anahtar gibi Seher'in geçmişinin üzerine kapanan kapıları tek tek açıyor. Okur da o mahrem terapi odasının içine giriyor ve terapist ve danışanın seçtiği fotoğraf karelerini arka arkaya diziyor; Seher'in geçmişini bir fotoğraf albümünü inceler gibi uzaktan, mesafeli ama sarsıcı bir bakışla izlemeye başlıyor. 

"Sahte Anı" ve Belleğin Politik Mimarisi

Ev romanının en özgün ve akademik literatürle de dirsek teması kuran yönü, "bellek" olgusunu edilgen bir depo olarak değil, kurmaca bir yapı olarak ele almasıdır. Freud ve Janet’ın psikolojiye kazandırdığı "sahte anı" kavramı etrafında şekillenen anlatıda; Seher, hakikat olarak bellediği pek çok hatıranın, aslında şimdiki zamanın ihtiyaçlarına göre kurgulanmış birer meşruiyet arayışı olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Yazar Literaedebiyat'ta yayımlanan bir söyleşide bu bağı şöyle anlatıyor: 

"Hatırlamanın meşakkatli bir iş olduğunda hemfikiriz. Toplumsal olarak da böyle bu, kişisel olarak da. Neticede bellek tümüyle politik ve mayınlı bir alan. Buradan bakınca hatırlamanın bir cennet vaadi yok ama tam göbeğinden geçerek de olsa sonunda cehennemden çıkma vaadi taşıyabilir. Hatırlamak ve beraberinde yüzleşmek. Bu anlamda Ev'de derin bir kazı var. Seher özbenliğine ulaşmaya çalışan, sancılı bir kazı yapıyor. Yüzeyden dibe doğru giderken, hakikat dediği şeyin kurgudan ibaret olduğu gerçeğiyle, yani geçmiş yaşantılarını aktüel ihtiyaçlarına göre kurguladığı gerçeğiyle karşılaşıyor. Pek çok psikanalistin Janet ve Freud'dan ilhamla kurcaladığı o meşhur sahte anı olgusuna yaslanarak, hatıralarını sorguluyor diyebiliriz. Hatırlamayı seçtikleriyle ya da düpedüz uydurduklarıyla geçmişi baştan dizayn ettiğini ve yıllarca kendi yalanına inanmayı becerdiğini görüyor."

Yıldırım, toplumların da tıpkı bireyler gibi geçmişi işlerine geldiği gibi yeniden inşa ettiğini, dürüst bir yüzleşme yaşanmadığı sürece bu kurgusal cennetlerin birer cehenneme dönüşeceğini ima ederek belleğin güvenilirliğini tartışmaya açıyor. Bu tartışma alanı elzem çünkü bellek, sadece bireysel bir psikanaliz alanı değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, patriyarkanın ve toplumsal baskıların doğrudan müdahale ettiği politik bir alan olarak beliriyor. 

Kadınlık, Patriyarka ve "Kutsal" Ailenin Sınırları

Yıldırım’ın edebiyatında kadın figürler, toplumsal normların kendilerine biçtiği "ideal" ya da "uslu" rollerin çok ötesindedir. Ev’de de bu çizgi bozulmuyor. Patriyarkanın palazladığı iktidar ilişkileri, aile kurumunun korurken sakatlayan yapısı ve kutsallaştırılan ebeveynlik rolleri, romanın cesurca deştiği en temel alanlar olarak biçimleniyor. 

Erkek egemen söylemin "arızalı" ya da "marjinal" olarak yaftalamaya meyilli olduğu kadın karakterler, Yıldırım’ın kaleminde anormalliklerin havada uçuştuğu bir dünyada son derece "sahici" ve "normal" tepkiler veren öznelere dönüşüyor. Yıldırım; yapış yapış, içi boşaltılmış bir sevgi dili yerine, anlamaktan ve cesurca yüzleşmekten doğan sert ama gerçek bir merhameti savunuyor. Ailenin çocuklukta açtığı yaralar, yetişkinlikte ilişkiler, dostluklar ve aidiyet krizleri üzerinden yeniden üretilirken; roman okura bavulunu toplayıp çocukluk evinin kapısından çıkmanın yetmediğini hatırlatıyor. Çünkü gerçek çıkış, fiziksel olarak çekip gitmek değil; o duvarların arasında biçimlenen ve üzerimize giydirilen kimlikten özgürleşmek. 

Gül Bahçesi Vaat Etmeyen Yazar

Ev, rahat bir okuma tecrübesi vadetmiyor; aksine, okurun zihnindeki hazır şablonları sarsan, dikenli ve katmanlı bir metin olarak kendini var ediyor. 

Yazarın roman boyunca altını çizdiği en belirgin hakikat belki de şurada gizli: Ev, ne haritalardaki muğlak bir coğrafi koordinat ne de dört duvardan ibaret bir beton yığınıdır. Gerçek ev; insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenlerin hiçbir yerde barınamayacağını hatırlatan Ev, edebiyat dünyasında uzun süre konuşulacak, referans gösterilecek başyapıtlardan biri olmayı hak ediyor.


31 Temmuz 2026 Cuma

Yaz okumaları

Bir beraber yazma sürecini daha bitirdik. Yazma süreci, her zamanki gibi kalemimizin ucunu açtı. Şu sıcak yaz günlerinde bizi yazı masasının başına geçirdi. Öyle ya da böyle. Hep birlikte geçmişi yad ettik, eskilerle yüzleştik, onlara bugünün ışığında tekrar baktık. Şimdiye değin kurguladığımız halini hatırladık, değerlendirdik belki de revize ettik. Geçmişi hatırlamak, hep bir yeniden kurgulama hâli çünkü. Duygularımızın, düşüncelerimizin etkisi altında bakıyor ve bir gerçeklik algısı yaratıyoruz. Aynı sofraya oturup o masadan bambaşka durumlarla (kimi aç, kimi tok, kimi doyumlu, kimi mutsuz) kalkmamız gibi bir şey. Tam da buralara değinen bir romanı bitirdim geçenlerde. Nermin Yıldırım'ın Ev romanını. Kitabı sevdim. Oturdum, TDB Dergi'ye hakkında bir yazı da yazdım. Bir meslek dergisinden çok edebi platforma yazılmış gibi derinlikli bir tahlil çıktı ortaya. Dün toparladım yolladım. Elimdeki dört öykülük bir çocuk öykü dosyasını da yazar bir arkadaşıma yolladım. Yollarken de açıp hızlıca okudum. Beğendim de ama bu birkaç yıldır o dosyaya yayınevi aradığım ve dosyanız elimize geçti yanıtı dışında yanıt alamadığım gerçeğini değiştirmiyor. Yazmak ve yayımlanmak doğru orantılı değil. Dolayısıyla bir dosya tamamlandığında, arayış süreci başladığında, henüz yayımlanma imkânı yoksa, ya da yıllar sürebilecek bir yayın programına alınıp bekleme sürecine girilmişse, o dosyanın üstünden atlayıp yenisini yazmaya koyulmak lazım. Ama içsel motivasyon bir yere kadar yetiyor, bir ödül ve haz mekanizmasına ihtiyaç duyuyoruz. Yazar için o ödül ve haz kitabın basılmış hâlini eline almak. Kiminle konuşsam, dağıtımdan, yayınevlerinin geç yanıt vermesinden, yayın programın alındığı halde iki yıla yakın bekleme sürelerinden bahsediyor. Kendimize çetin ceviz bir uğraş seçmişiz vesselam. Yayıncılık dünyasının yavaşlığına tezat, özgür bir alan burası. Blog yazmaya başlamamın en önemli sebebi de buydu esasında. Kendimi bir jüriye, seçici kurula beğendirme zorunluluğu olmadan, yazma hevesim içimde canlıyken, yazmak ve sıcak sıcak paylaşmak. Gelen yorumlarla okurun varlığını fark etmek, yola devam etmek için bir sıcak merhabayı, nefesi hissetmekti. Bu motivasyonla başladım blog yazmaya, bu motivasyonla da sürdürüyorum. Bununla beraber 2026 yılı bitmeden bir güzel haber duymak istiyorum. Sonbaharın gelmesiyle yepyeni bir dosyaya başlayabilmeyi, sürdürmeyi, her zamanki yazdıklarımdan farklı olarak daha oylumlu tek bir metin üzerinde çalışabilmeyi diliyorum. 

Evet, o projeyi erteliyorum. Çünkü dışarıda yaz var. O turuncu portakal her zamankinden güçlü, her zamankinden yakın. Fön makinesi gibi ha babam, de babam üflüyor üstümüze üstümüze. Mevsime has bir durgunluk var iş yerimde. Tatile tamamen çıkmak yerine hafta içi günübirlik kaçamaklar yapmayı, hafta sonlarını değerlendirmeyi seçiyorum. Geçen gün adaya gittim. Sabah 9.30'ta indim limana. En yakın tesise geçip denize daldım. Tam sevdiğim gibiydi deniz. Dalgasız, berrak, pırıl pırıl, tadında bir Ege serinliği. Gir çık, sallan yuvarlan, kuru, bunal, yeniden yüz. Okuduğum kitabın yazarını da buldum adada. Kısa bir sohbet ve imza... Yeniden cup suya! Altıya kadar böyle zaman geçirip bira, kalamar, birkaç mezeyle akşam yemeğini de halledince zaman yavaşladı, genişledi ve bir kısa tatile evrildi. Hazzı cepte, eve döndüm. Yaz mevsimini seviyor, yaşadığım yerin hakkını veriyorum. Yavaş yavaş geliyor arkadaşlarım şehre. Aile evlerine dönüyorlar. Buluşma sezonu açılacak. Eli kulağında. Her şeyin bir zamanı var. Şu an ev içlerinden sokağa, plaja taşma zamanı. Otlar kurudukça, sarardıkça, sıcağa aylar boyu maruz kalınca, dışarıya doyunca, yavaş yavaş ev içlerine çekilme özlemi gelince sonbahar gelip dayanacak. O zamana erteliyorum işte, yazma eylemini. 

Şu sıra okumakla aram düzeldi. Akıcı, kalın romanlar seçtim kendime. Önce Akhileus'un Şarkısı, sonra Ev romanı. Ardından iki öykü kitabı. Kaplumbağa Ayaklanması ve Sardunyalar Güneş Sever. Öykü okumak, avuçlarımı kaşındırdı. Öykü üzerine düşündüğüm, soru sorduğum, yanıtlar aradığım, tanıtım yazıları yazdığım, söyleşiler hazırladığım o üretken dönem... Üstünden hayli zaman geçmiş. Yavaş yavaş sahalara dönmeli. Hem belli mi olur, yeni öyküler de yazarım. 

                                                                           *

Yılın o zamanları geldi. Kurumuş otlar tutuşuyor, rüzgârla bir çırpıda yayılıyor ve göz göre göre cayır cayır hektarlarca ormanlık alan kayboluyor. Dün bir videoya denk geldim. İçim cız etti. Bir tilki virgül gibi kıvrılmış içine, yavrusunu saklamış alevlerden. İtfaiye eri önce kalp masajı yapıyor sonra baretinin içinden su içiriyor. Zorlanıyor önce sonra yudum yudum su içip kendine geliyor. Artan orman yangınları insan kaynaklı ama en büyük mağdurlar ise ormanda yaşayan her türlü canlı. Ne çok canlının ahı var üzerimizde. 

                                                                         *

Yarın öğleden sonra Bozcaada'ya gitmeyi planlıyorum. Bu yıl 25. kez yapılacak Ozanın Günü ve Homeros Okuması etkinliği kapsamında düzenlenecek Yılın Paneli'ni izleme hevesi düştü çünkü içime. Gazetesi yazar Haluk Şahin ve şair Cevat Çapan danışmanlığında hazırlanan program Homeros'un destanlarından çağdaş Türk şiirine uzanan pek çok etkinlik yer alıyor. Pazar sabahı gün doğarken yapılacak Homeros'un destanlarının farklı dillerde seslendirildiği Şafak Nöbeti'ne kalmayacağım. Belki ilerleyen yıllarda o da kısmet olur. Benim niyetim Odyssey filmi bağlamında Bozcaada'nın konuşulacağı paneli dinlemek. Gerisi ada sokakları ne sunarsa onu almak ve gece son vapurla ayrılmak. Bu yıl Nolan'ın filmi vesilesiyle yalnızca Odyssea Destanı'ndan parçalar okunacakmış. Sabah Troya'nın arkasından güneş doğarken farklı dillerde destanın parçalarını dinlemeye bu yıla kadar gönlüm düşmemişti ama şimdi bunu şiirsel ve büyüleyici buluyorum. 

                                                                      *

Bir arkadaşım kadınların beden algısı, bunu kuşaklar arası nasıl aktarıldığına dair kendisi açısından ufuk açıcı bir kitabı (Anneler, Kızları ve Beden Algısı Hillary L. McBride Okuyan Us) bitirdiğinden bahsetti ve kız annesi olduğum için bana da okumam için verdi. Başladığım kitapları bitirince sıra geldi, evirdim, çevirdim, şöyle bir karıştırdım ama kitap benimle konuşmadı. Arkadaşımın altını çizdiği satırlara göz atıp atlaya atlaya okuyacak ya da iade edeceğim. Kurgu dışı kitapları okumakta çoğunlukla zorlanıyorum. Bir kitabı elime aldığımda ilk beklentim, yazarın inşa ettiği hikâye evrenine dalmak, yeni insanlarla tanışmak ve insanlık hâllerine bakmak sanırım. Kışın aldığım ve evin içinde yitirdiğim Annemin Uyurgezer Geceleri'ni bir hediye kutusunun içinde bulunca merakla ilk sayfasını okudum. Okuru hemen yakalayan, merak uyandıran, kalın kitaplardan gözü korkmayan, tam tersi sayfalar boyunca orada kaybolmak isteyenler için uygun seçim. Yani benim için. Kitaplar bazen bilgilenmek içindir, kafa açmak, dağınık düşünceleri tasnif etmek ve kavramsallaştırmak için bazen de insanlık durumlarına bakmak ve pekala yan sokakta oturabilecek insanların başından geçenlere tanık olmaktır. Benim okuma tercihim galiba çoğunlukla bu tanıklıktan yana. Ya sizin? Sizin tercihiniz ne? Kurgu mu? Kurgu dışı mı?