4 Temmuz 2026 Cumartesi

Geçmişe mektuplar: 4

Telefon her gün bugünü hatırlıyor musun diye birtakım anlar, anılar paylaşıyor. Tam bizim temaya uygun. Seç birini, koy önüne, başla yazmaya. Bugünün hatırlatmaları: taş binalar, avlulu evler. Yunan adası mı, neresi bu diye baktığım fotoğraflar Diyarbakır çıktı, iyi mi? Cahit Sıtkı'nın eviyle sonlandı. Belki de kesme taş binalı fotoğraflardan kolaj yaptı. Emin değilim. Eylül ayında gittik Diyarbakır'a. Okulların yeni açıldığı hafta. Kızım vejetaryendi o sırada. Ciğer şişleri götürdük hep yanında. Garibim közlenmiş domates, bibere, salataya talim etti. Sıkı bir kahvaltı. Bazen makarna. Bazen kaşarlı pide... Kongrenin gala yemeğinde bulup bulabileceği en iyi vejetaryen menüye denk geldi. İçli köftenin bile vegan hali vardı. Sanırım gözü de karnı da en güzel o gece doydu. Aradan aylar geçip et yemeye başlayınca keşke ile başlayan cümleyi kurdu. "Keşke Diyarbakır'da ciğer şiş yeseydim." Hayat böyledir, ileri doğru akar, yaptıklarımız ve yapmadıklarımız ile bir yerlere varırız. İçimizde hayal kırıklıkları varsa, geriye döner ve kimi eylemleri yapmamış olmayı ya da yapmış olmayı dileriz. Keşke'nin benim dünyamdaki açılımı bu. Karalar bağlamak, pişmanlıktan başını duvarlara vurmak değil, şunu yapsam daha iyi olurdu demek. Hepsi bu. Bak hemen birkaç tane sıralayayım: keşke spora bu kadar yıl ara vermeseydim. Düzenli hareketi sürdürseydim. Keşkeyi cümle içinde kullandım, bak. Hayatımda keşkeye, pişmanlıklara yer yok da diyebilirdim. Diyenler de var, biliyorsunuz. Kendi içinde bulunduğu yerde sağlam, pozitif durmak için belki ama bana çok da samimi gelmiyor. Hayat kesintisiz bir şimdiki zaman içinde yaşamak değil çünkü. Zihnimiz böyle çalışmıyor. Geçmişi hatırlıyor, geleceği hayal ediyor. O zaman niye keşkeyi bu kadar itmeye, bastırmaya çalışıyoruz. 
Üniversiteye 1994 yılında başladım. Önce tercihin yapıldığı sonra sınava girildiği yıllar. Şunu düşünürüm mesela zaman zaman. O günkü puanla diş hekimliği yazmasam da kampüs olanakları, daha canlı bir öğrencilik hayatı için Boğaziçi Genetik'e girsem ya da ODTÜ'de puanımın yettiği bir bölüme gitsem ne olurdu? Günlük deneyimlerim tamamen değişirdi. Bambaşka bir hayatım olurdu. Bunu, bugün sahip olduklarımdan memnun olmadığım için yapmıyorum esasında. Bunları düşünürken altta yatan hayal kırıklıklarını, özlemleri fark etsem, sezsem ve harekete geçsem, bugün bir şeyleri değiştirsem, güzel olmaz mı! Hayatımda keşkeye yer yok katılığı bana bu muhasebenin önüne engelmiş gibi geliyor. Bilmem katılır mısınız? 
                                      *
Bu serinin tam bana göre olduğunu düşünmüş, üç gün ardı sıra yazmayı da başarmıştım. Sonra araya hayat girdi. Sabah sayfaları girdi. Temmuz bir itibariyle kendi usulümde yazıyorum sabah sayfalarını. İlk iş değil, ilk fırsatta. Kağıt kalemle değil, klavyeyle, bazen telefona. Aslolan aksın, akması gereken, olması gerektiği gibi kalıbıyla engelleme yeyim kendimi. Kendi önümden çekileyim. Fırsat vereyim zihnimi boşaltmaya, temizlemeye. Bugün, bu yazıda mektup formunu kullanmayacağım. Geçmişle bakışacağım. Anlara, anılara da bakmayacağım spesifik olarak. Yazacağım, bir önceki cümle artık geçmiş olduğu için, siz gelecekte okuyacağunız için hâlâ formun içindeyim. 
Şu an Assos sahilindeyim. İstanbul yağışlıymış. Burada tatlı bir esinti var. Sabah nefis bir deniz vardı. Soğuk ama pırıl pırıl. Karşımda Midilli. Kızımla ikinci hafta sonu kaçamağımız. Kısa bir yüzmenin ardından kendimi hamağa attım. 


Meşe palamudu ağacının altında, yine bu coğrafyada gelen bir kitabı okuyorum. Çağlar öncesinden bir anlatı. Akhilleus'un Şarkısı Truva Savaşını İlyada öncesinden başlayarak Payraklos'un gözünden anlatıyor. Odyssea filmi öncesi güzel bir hatırlama. Benim için güzel bir yaz kitabı. Konu ve dil ağır değil, okunuyor rahatça, yine de seri değilim eskisi gibi. Araya günler giriyor. Bugünkü okuma deneyimi en sevdiğim türden. Deniz sonrası hamakta sallanırken biraz oku, biraz uyukla. Kitap uyku koyun koyuna. Bunu sürdürürdüm ama kızıma yardım için yerimden kalktım. Geçen yıl da geldiğimiz kampingte yardımcı oluyor ekibe. Boşları topla, sipariş götür. Baktım önünde bir poşet bezelye. Kalktım, yanına oturdum. Laflaya laflaya ayıkladık. Gelenler, gidenler... Bitti. Sonra dört kilo börülceye giriştik. O da bitince sahile geldim. Buraların rüzgarını bilirsiniz. Efsanelere bile konudur. Rüzgar esmezse yelkenler şişmez, yollar aşılmaz. Cezadır, bu lanettir varmak isteyene, ödüldür, zenginliktir liman kentine. İphigenea'nın kurban edilmesiyle Akhaları Truva'ya taşıyan rüzgar püfür püfür. Deniz çırpıntılı. Tipik Çanakkale. Sahilde otur, sıcaktan kavrulmadan, ister uyu, ister kitap oku,  ister oyun oyna. Dışarıdaki rüzgara inat telaşsız takıl. Yaz tatili tam da bu benim için. Eninde sonunda aynı şeyi yapacaksam, hangi sahil, hangi koy çok da önemi yok galiba diyerek geçen yıl kısa tuttum ipimi. Bakalım bu yaz nasıl geçecek? Şarjım can çekişmese, yazardım daha ama süremiz uzun. Nasılsa sık sık buluşacağız. O yüzden ben Truva sahiline gidiyorum. Birkaç bölüm içinde gururu kırılıp savaş meydanına çıkmayı reddedecek Akhilleus'un yanına. Tekrar görüşünceye dek kalın sağlıcakla. 

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Geçmişe mektuplar: 3

Bugün içimdeki yazar hanıma seslenmek istiyorum. Kendisi geçmişin tozlu sayfalarının arasında uyuyakaldı ve beni blogta yapayalnız bıraktı. Aylardır, belki de yıllardır (en son ne zaman kurgu bir öykü yazdım ben? KE Çocuk içindi. Öncesinde de uzun bir boşluk vardı.) yanıma uğradığı yok. Sosyal medya iletisi yazıyorum, blog yazısı yazıyorum, whatsapp mesajı yazıyorum, e-posta yazıyorum ama ne bir öykü yazıyorum ne de şöyle ağız tadıyla yakın bir okuma yapıp bir kitap üzerine düşünüp sorularımı yöneltiyorum bir başka yazara. Şimdi geri dönüp baktığımda bunu nasıl yaptığımı bile hatırlamıyorum. Çölün tozlarının görkemli yapıları toprağın altına gömmesi gibi bir şey. Yüzeyden yüksekte bir tümülüs var, içi hazinelerle dolu, tek yapman gereken kazmaya başlamak. Ama hangi tümülüsün altından ne çıkacağını bilmiyorsun işte. O emeği hangisine vermeli? Kan, gözyaşı, ter akıtıp ellerin bomboş mu kalacak? Yoksa bir firavun mezarı mı bulacaksın? Bilmediğin o yerdeyim işte. 

Sen söyle yazar hanım, gücünü kuvvetini topladın mı? Gelecek misin yanıma? Hani dünya hikâyelerle doluydu. Tek yapmamız gereken elimizi uzatıp birini almaktı? Ben mi kör oldum? Gözlerimi kapadım? Gözüme dolan kumları temizlesem açılacak mı gözlerim? Belirginleşecek mi? Netleşecek mi? Benim arkasına saklandığım, çok sıkı sahip çıktığım bir cümlem var biliyor musun? Dinle, eğer daha önce duymadıysan: "Yazmanın gerektirdiği adanmışlığı, yalnızlığı istemiyorum." 

Haklıyım. Hayatım değişti. Kökünden. Fena da olmadı. Bak valla pişman falan değilim. Bana değer veren, gören herkes nasıl ışıldadığımı söylüyor. Bir gece de ışıldamadım tabi. Yüzeyimi kaplayan kiri pası çözmek zaman aldı. Üzgün, kızgın olduğum zamanlardan geçtim. Yoruldum. Bıktım. Yeni sorumluluklar eklendi. Altından kalktım. Yeniden bir hayat kurdum. Kelebekleri görmek istiyorsanız, onların geleceği bir bahçe yapın, derler ya o hesap. Kiri pası, çeri çöpü ayıkladım. Attım. Yeni tohumlar ektim. Çiçeklerin açmasını bekledim. Bazen kuruttum onları. Suyunu unuttum. Bazen de çürüttüm, fazla suyla, ilgiyle, olmadı işte. Denge meselesi zira. Dengeye gelmek zaman aldı. İnsan insana iyi gelir, dediler. Denedim. Geldi valla. İçime çekilmek, o yabanıl ellerde, yalnız gezmek, cümleler toplamak güç geldi. Dışarıda hayat çağırırken içeride yazı masasına oturmak, yalnızlığın tescili gibi geldi. Uzak durdum. Peşine düşecek şahane bir fikir de gelmedi işin açıkçası. Ama her defasında böyle bir fikirle başlamıyorduk ki yazmaya. Oturuyor ve yazıyordum. Bir cümle, bir cümle daha. İlk taslak bile sayılamayacak iç dökmelerden sonra bir şeyin ucu görünüyordu. Bazen de bir öykü okuyup onun üzerine düşünüyor, notlar alarak yazıyordum. Bir cümle çekiyordum içinden ve üzerine düşünüyor, listeler yapıyor ve başlıyordum. Yoktan var oluyor gibi görünse de, kökenini bir başka metinden alıyordu. O metnin bende uyandırdığı düşünceden. Kitap da okuyamıyorum eskisi gibi. Gözlerim iyice bozuldu. Ne yakını görüyorum ne uzağı. Gözlüklerle başım dertte. Çalışırken her gün taktığım büyüteçli gözlükler de gözlerimi iyice tembelleştirdi farkındayım. Ama o büyütmeye ve aydınlatmaya ihtiyaç duyuyorum. Bu da bir meslek hastalığı. 

Bir başka meslek hastalığına tutuldum, görüyorsun, yazar tıkanıklığı. Hatırlıyor musun? Öykücülere sordum başlığı altında bunu da yöneltmiştin farklı yazarlara. Ne diyordu Hemingway: "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: "Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz," diye düşünürüm." 

Ben öykünün ortasında tıkanmıyorum. İyi kötü oraları aşmayı biliyorum, deneyimledim. Ben bir öyküye başlayamıyorum. Kıyıdan ayrılamıyorum. Uzun yazamıyorum. Bir çocuk romanına başlama düşüncesi dilimde. Eylem yok. Eyleme dökülmeyen düşünce işe yaramaz biliyorsun. Hayat, eylemi ödüllendirir. Benim tek eylemim, burası, bu blog. İçimde bir özlem, yazmaya, daha uzun yazmaya dair. İçimde bir korku, yazmanın gerektirdiği yalnızlığa katlanmamaya dair. İçimde bir heves, elimde bir kitap nüshası tutmaya dair. Akıl tasımı zorluyorum, tık tık vuruyorum, karanlıklara girip bakıyorum, gözüm alışmadan daha loşluğa gerisin geri çıkıyorum. 

Ben bir fikre, öyküye adım atmıyorum. Kızım ilkokul sıralarındayken kızmıştı bana bir gün. Sen çocuk kitabı yazmak istemiyorsun, aslında, yalnızca yetişkinler için yazıyorsun, demişti ve sormuştu: Hiç çocuk romanı yazdın mı? Cevap aynı. Hayır yeltenmedim. Bunun için kimi fikirler düşündüm. Ama hiç eyleme geçmedim. Hep önümde başka hedefler vardı. Okumak, daha çok çocuk kitabı okumak. Fena da fikir değil tabi. Olması gereken de bu ama okunmamış kitapları dağ gibi dizersek önümüze, Everest gibi zirvelerle döşersek önümüzü nasıl yazmaya başlayabiliriz? Nasıl yaparım? Sen hatırlat. Çünkü sen biliyorsun. Kimse senden bir eser beklemezken ben de varım diye üretme hevesini, kamusal alana çıkarmak için mecra mecra dolaşma cüretini sen biliyorsun. Beni sen inandır, diyor ve pası sana atıyorum. Beni burada unutma. 





30 Haziran 2026 Salı

Geçmişe mektuplar: 2

Bu seri tam da ihtiyaç duyduğum bir anda çıkageldi. Hayatın ya da retronun cilvesi diyelim, ebeveynlik ile ilgili bir mesele bir anda gündeme geldi. Kafam karışık. Şaşkın ve üzgünüm. Biraz da kızgınım. İç dünya ve dış dünya, sorumluluklar ve dilin ucuna gelenler, geçmiş ve şimdi, adalet ve haksızlık terazinin birer kefesine yerleşti. Ben şimdi bu kızgınlığın ve hayal kırıklığının içindeyim ya, adalete olan inancım sarsıldı ya, zihnim bir dedektif gibi çalışıyor. Hızlı, seri, bana göre çok anlamlı sorular da buluyor. Sherlock'a taş çıkartıyor o denli sıkı, zeki. Hah bu da mı gol değil diye bağırıyor. Tabi hep içime içime.

Eğer, cuma akşamki ben'e bir mektup yazabilseydim, birkaç şeyi değiştirmek isterdim. O hikâyeyi satın alma, derdim örneğin kendime. Akıl yürütmeden, sahiden nötr kalarak geride bırakmayı isterdim. Yeniden yeniden düşünüp kendimi yormamayı dilerdim. Güvendiğim arkadaşlarımla paylaştım. İnsan bunu yapmak ister çünkü. Ruhu sıkıldığında, daraldığında anlatmak ve ferahlamak ister. Ben de öyle yaptım. Anlattım, hafiflemek için, anlamak için. Çünkü yanıtlanmamış, layığıyla uğurlanmamış her şey bize yük, kapanmamış bir çember gibi, ucu kıvrılıp kendi içine katlanmış bir kitap sayfası gibi, bizi yeniden yeniden çağıran. Ben sorular sordum. Hepsini değil. Sherlock'a şapka çıkartan dedektif yanım bende gizli, ondan olsa gerek, gelen yanıt dolaysız ve doğrudan da olsa benim netlik ihtiyacımı karşılamadı. Biliyorum bu durumun, alışılagelmedik olmasını, hadi burada biz bizeyiz itiraf etmek gerekirse "uygunsuz" başlığı altına sokulmasını, ben kendi doğrularım ve ahlaki yargılarımla belirliyorum ve kızıma da aktarıyorum. Onun doğruları ve yanlışları benimkilerle şekilleniyor. Dolaylı olarak onu da bir yöne çekiyorum, bir rotaya, bir yola. Bunu fark etmek de bir sorumluluk. Olan biten karşısında nötr kalmak, sahiden hikâye yazmamak, çocukların dünyayı kendi deneyimleriyle algılamasına alan tutmak mümkün mü? Taraf olmamak mümkün mü? Manipüle etmekle rol model olma arasındaki ayrım ne? 

Yazmaya öğle tatilinde başlamıştım. Akşam yemeği sonrası evde devam ediyorum. Kızım mutfağı toplamış, beyazları yıkamaya atmış. Geldiğimde ocağı silmiş, bölmeleri yerleştiriyordu. İşe kaptırmanın kendine has mahareti vardı üzerinde. Elim değmişken diyerek daha fazlasını, daha fazlasını yapıyordu. Gün içinde telefon açarak haber verdiğinden my roommate çamaşır yıkıyor dedim çalışma arkadaşlarıma. Eteklerim zil çalarken melodi de yükseliyordu. My bestie and your bestie... 



İçimdeki en yoğun his bu oldu. Bestie'lik. O halde gözüm korkmamalı. Bak nasıl da ferah bir yerdeyiz. 

Eğer bir mektup yazabilseydim, on beş yıl önceki acemi ve korku dolu anneye, "Korkma!" derdim. "Her şey çok güzel olacak!" diye boş beleş bir vaatte bulunmazdım. 


Şunu fısıldardım usulca. "Kendine iyi bak. Beni düşünme. Su akar, yatağını bulur." (Belki yalnızca on beş yıl öncesinin acemi annesine değil, her an kendime hatırlatmalıyım, belki de, kulağıma küpe olarak takmalıyım.) O yıllarda herkes çocukluğun kaşla göz arasında bittiğini, bu günlerin kıymetini bilmem gerektiğini söylüyordu. Biliyordum ama çok da yoruluyordum. Bazen tükeniyordum. Deniz bir koala gibi kucağıma tırmanırken, elleriyle ağzımı örterken "onunla konuşma, benimle konuş," derken en çok onu gözetiyordum. Bir çanta gibi yanımda taşımamam gerektiğine inanıyordum. Onun ihtiyaçlarını gidermek için çabalıyordum. Banyo yaparken onu da soyuyor yanımda oturtuyordum. Başka türlüsü mümkün gözükmüyordu. Saçımı süpürge ettiğimden, anneliği kutsallaştırdığımdan değil, bizim gerçeğimiz bu olduğundan. Allah dağına göre kış verir misali, uyku hariç çok uyumlu, derdim kızım için. Zor çocuktu belki başkalarınca. Benim için değildi belki de, başka türlüsünü bilmediğimden. Bazen o yalnız, yorgun, dağ gibi dimdik, kendini bırakamayan kadını hatırlıyorum ve üzülüyorum bir desteği olmadığı için. Çocuklarını birlikte büyüten yakın kadını arkadaşlara imreniyorum. Eğer, geriye dönebilsem ve sesimi duyurabilseydim kendime, "Daha çok yardım iste," derdim. "Paylaş ve kendini bırak." Siz hiç ağırlığını bırakamamayı bilir misiniz? Kendini serbest bırak komutunda bile kasları tutmayı, yerküreye sere serpe yatamamayı. Ben biliyorum, çok iyi biliyorum. Ve öğreniyorum tersini. Çok da seviyorum üstelik. Suyun ya da yerkürenin beni sırtlamasını. Sırtımı dayayacak kimse olmadığında bile fizik kurallarına güvenebilmeyi. 

29 Haziran 2026 Pazartesi

Geçmişe mektuplar: 1

Eğer, geçmişe bir mektup yazabilseydim ve gerçekleşmeden önleme imkânı olsaydı, öyle çok büyük bir an seçmezdim. Dün sabaha giderdim örneğin. Kahvaltılıkları hazırlamış, sofrayı kurmaya hazırlanan ben'e acele etme, kızını bekle, o masayı kendin çekme, derdim. Eğildim, ittirdim, kaktırdım ve belime bıçak gibi bir sancı saplandı. Saplanmakla kalmadı yuvalandı. Dünden beri belim ağrıyor. Soğuk kompres, kas gevşetici kremlerle durumu yumuşatmaya çalışıyorum. Akşamüstü acile gidip kas gevşetici ve ağrı kesici iğne oldum. Uzun salınımlı bir ağrı kesici de aldım. Hepsi omuz omuza verdi ancak etki hâlâ çok sınırlı. Öğleden sonra hastalar arasında bir boşluk var. Orada sağlık ocağına gidip bir iğne daha yaptıracağım sanırım. Ve birkaç gün kendimi gözeterek iyileşmek için bekleyeceğim. Düzelmezse beyin cerrahisine gidip bel fıtığı var mı diye bakılacak. Öyle dedi, acildeki doktor. 

Bu tür somatik ağrıları, fiziksel yakınmaları duygusal streslere, hayat karşısında taşıdığımız yüklere bağlıyorlar biliyorsunuz. Farklı disiplinlerde bu yönelim mevcut. Dün yeni sezonunu izlemeye başladığım Zeytin Ağacı da bu konuyu ele alıyor, biliyorsunuz. İlk sezon her türlü tedavi girişimi iyiye gitmeyen Sevgi, tedaviye ara verir, soluğu Ayvalık'ta alır ve Aile dizilimi uygulayıcısı Zaman Bey ile tanışır. Daha sonra arkadaşları da bu dizilimlere katılır ve hepsi kendi hayatlarındaki birtakım tıkanıklıkları aşmaya başlar. Olaylar gelişir. Dede erik yemiş, torunun dişi kamaşmış misali, tüm travmaların, göçlerin, özellikle dışlanma, aileden reddedilme, cinayet gibi durumların gelecek kuşağa aktarıldığını iddia eden bu yöntem, haksızlığa uğrananların itibarını iade etmeye, herkesi sistem içinde kendi yerine yerleştirmeye ve bireye ait olmayan yükleri üstlenmemeye dayanıyor. Aile dizilimi uygulayıcısı bir arkadaşım, dizinin danışmanının kendi hocası olduğunu söylemişti. Dizi kurgu olsa da aile diziliminin ele alınma, işlenme şekli iyi anladığım kadarıyla. Konu ilginç. Mekânlar, kadınlar, erkekler, dostluklar, aşklar güzel. Yeni sezonu görünce izlemeye koyuldum. Çanakkale cephesi 1915 sahneleri de giriyor araya. Bugün kime dokunacağını izledikçe görüp kavrayacağım. 

                                                                           *

Eğer, geçmişe dönüp bir mektup yazabilseydim ve olanları değil ama olanlar karşısında algımı değiştirmek isterdim. Haklı olmaya o kadar takmazdım belki. Ne de olsa dünya adil bir yer değil. Kimse bunun garantisini vermedi bize. O yüzden "ben bunu hak edecek ne yaptım!" diye ayak diretmek yerine "evet şimdi bu oldu" kabulünü gösterebilmeyi dilerdim. Şu yaşımdan bu yaşıma en büyük öğüdüm bu olurdu. Bununla beraber bu hâlâ tam kavrayamadığım bir durum. Dilim biliyor, kalbim değil. Zihnim hemen boşlukları doldurmaya çalışıyor. Dedektif misali o durumla ilgili emareleri tarıyor, topluyor ve bir hikâye yazıyorum. İşim bu. Yazmak. İnsan bunu bir şekilde hayatta kalmak için yapıyor sanırım. En kötüsüne kendini hazırlamak, sap gibi ortada kalmamak, hayal kırıklığına uğramamak için. Hepimiz hayatta kalanların torunlarıyız, bunu yapmayı becerenlerin, genlerimizde var. O yüzden ne desem, ne düşünsem, ne kadar hazırlıyım, uğraşıyorum bunun üstüne desem boş, belki de, senaryo değişiyor, aktörler ve ben bir bakıyorum realiteyi öğrenmek için muhatabına sorma eyleminden önce düşünsel aktiviteleri başlatıyorum. Zihnimde Avrupa'nın en hızlı tren hatları çalışıyor. Üff ki üff! 

                                                                      *

Eğer, geçmişe dönüp bir mektup yazabilseydim, düşünceler yerine duygularını konuş daha çok derdim. İçinde birtakım olumsuz duygular mı mevcut? Kızgınlık, üzüntü, hayal kırıklığı, içerleme... Bunları ağırla uzun uzun... Düşüncelere dalmak ve onların seni savurmasını izlemek yerine derdim. Zihninin yazdığı hikâyelere inanmak yerine daha çok sor, daha çok yüzleş derdim. Eğer, geçmişe bir mektup yazabilseydim ve sahiden kavrayabilseydim içeriğini. 

26 Haziran 2026 Cuma

Geçmişten geleceğe köprü kurmak

Yeniden birlikte yazmaya başlayacağız!

Mindmills bloğun sahibi sevgili Neslihan'ın astroloji konusundaki bilgisini kullanarak bize yazma başlığı belirlediği, gökyüzünden aldığı işaretleri yazısının içine adımlama taşları gibi dizdiği, bizim de alıp kendi bloglarımıza koyduğumuz ve üzerine basa basa yürüdüğümüz, eşzamanlı yazı yarenliği yaptığımız, birbirimizi ziyaret ettiğimiz, yorumlarla desteklediğimiz keyifli zaman dilimi için tarih belli. İçeriği heyecanla bekliyorum. Ön yazıda çıtlatılan "geçmişe bakmak". 

Beliz Hoca tragedya anlatırken "geçmiş"i şöyle tarif ediyordu. Daha doğrusu aradaki bağı şöyle kuruyordu. Geçmişte bir şey oldu, bugüne izi düştü. Sahiden de böyle. Zaman akıyor. Her an seçimler yapıyoruz. Her seçimle bir adım atıyoruz. Bunlar adımlama taşları gibi birbiri ardına ulanıyor, uzuyor, bize bugüne getiriyor. Geçmişte olan şeylerin izi düşüyor bugünümüze. Artık bu yaşta, bu bilinçle, bugünün de geleceği inşa ediyor olduğu algısıyla delidolu tepkiler yerine kendi içimizde vardığımız en bilgece yerden, kendimizin en iyi versiyonundan tepki vermeye çalışıyoruz. Burada biz bizeyiz, daha çok kadınlar arasında. Kadınların kendiyle çalışmasına, olana bitene kafa yormasına, her an büyüme, kendilerini geliştirme çabalarına, büyümelerine, gelişmelerine bayılıyorum. Yapıyoruz bunu. O yüzden geçmiş hep ensemizde, her zaman bir pişmanlık gibi, keşke gibi değil. Bugün, burada kendimize inşa ettiğimiz, içinde yaşadığımız gerçekliğin yadsınamaz tuğlaları gibi, mevcut metnin altından belli belirsiz yansıyan bir palimpsest gibi. O yüzden geçmişi kurcalamak yazılarda iyi gelecek bence hepimize. Geride kalanlar, bugüne taşınanlar, çoktan bıraksaydım denilenler, bir yerlerde hep istenmiş ama henüz yeşertilmemişler dikkate gelecek, temize çekilecek. Astrolojiden hiç anlamam. Bilgim de yok ama geçen birkaç yıl zorlu geçti. Güven konusunda sınandım durdum. Olmayacak kazıklar yedim. Şimdi de sanki akacak kanın damarda durmadığı, gizli kalmış, örtbas edilmiş ne varsa gözler önüne serildiği, ifşa edildiği bir dönemdeyim. Gerçeğin önünde sonunda ortaya çıkmak gibi bir özelliği var. Açığa çıkan, beni acayip şaşırtan, canımı sıkan, gözümün bebeğini üzen ve kızdıran nur topu gibi bir mesele var kucağımda. Öznesi, sebebi ben değilim ama annelik vazifesi yara bandı ve tamponuyum. Sakin kalmak, durumu düzgünce yönetmek, duyguları konuşmak için alan tutmak, ne yapacağımla ilgili profesyonel yardım almakla meşgulüm. Oysa ben de kızgınım. Değer yargılarımla uyuşmayan bu durum karşısında ağzıma geleni öfkeyle söyleyebilirim. Züccaciye dükkanına dalmış fil gibi davrananların etkisine aynı tepkiyle yanıt vermek çok kolay. İş, bu tetik karşısında durmayı, susmayı, dikkati ve enerjiyi daha fazla tahribat yaratmak yerine onarıcı olmak konusunda harcamaya çalışmakta. Çünkü gelecek her zaman yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla şekilleniyor. Böyle bir huzursuzluk döneminde eşzamanlı yazmak umuyorum ki beni güçlendirecek ve şifalandıracak. Geçmişi bir yara gibi değil, başardıklarımı, göğsüme taktığım madalyaları hatırlamak ve kutlamak, tohumunu ektiğim ve filizlendirdiklerim ve varlığını unuttuğum dilek ve niyet toplarını bulmak ve ileriye doğru fırlatmak için kullanacağım. Çünkü biliyorum. Kafama koyduğumu yaparım ben. 

20 Haziran 2026 Cumartesi

Ada koşusu

Büyük gün geldi çattı. 

Size bu satırları bir otel odasında uzanmış yazıyorum. Bedenim yorgun. Bacaklarımda, ayak bileklerimde hafif bir ağırlık var. Uykusuzum üstelik. Gece uykuya dalmakta çok zorlandım. 01.00, 02.00, 03.00 hepsini gördüm. Sabah ezanını dinledim. Üç saat ya uyudum ya uyumadım. Canımı sıkan, kafamı karıştıran bir şeye rast geldiğimden uykum kaçtı. Gerçek ne bilmiyorum henüz. Bir tahminim var. Zihnim bu hikayeyi sevmedi. Sevmemek ne kelime, yargıladı, kınadı. Hoşnutsuz düşüncelerle boğuştum durdum. Dikkatimi oradan almaya çalıştım ama çok da başarılı olamadım. Elimi kalbime koydum ve anlayış göstermeye çalıştım ve uykuya teslim olmaya... 

Sabah kahvaltı saatinden önce salona indim. Dün yarışa katılacağımı söylemiştim. Siz inin kahve, kahvaltılıklar hazır oluyor demişlerdi. Tam buğday ekmeği, tereyağı, bal, fıstık ezmesi ve kahvem geldi. Bu nezaket ve şefkat karşısında duygulandım, doğrusu. Odaya çıktım. Koşu kıyafetlerimi giydim. Vücudumun açıkta kalan her yerine yüksek koruma faktörlü güneş koruyucu sürdüm. Şapkamı, güneş gözlüklerimi taktım. Kızım da kahvaltı yapınca alana gittik. Toplu ısınmaya katıldım. Beklemeye koyuldum. 



Beklemek stresimi arttırdı. Uykusuzluğu da düşününce gözüm korktu ama start verilince koşmak dışında seçenek yoktu. 

Çok yavaş başlayıp düzenli bir nefesle gitmeyi planlasam da kalabalıkla hızlı çıkmaktan ya da heyecandan bilemiyorum zorlandım. İlk bir km zor geçti. Ne işim var burada, zaten kalçam da ağrıyor, zorluyorum kendimi, hava sıcak düşünceleriyle boğuştum. Küçük bir çocuğun sesli olarak şu an hayatı sorguluyorum cümlesine gülümsedim ve silkinip kendime geldim. O ara saatim de ilk kmnin bittiği müjdesini verdi. Pace de 9'un altıydı, 8.20 civarı. Go girl, dedim kendi kendime. 

Ada rüzgarı esiyor. Sıcak bunaltmıyor. Yol kenarındaki sazlıklar, zakkumlar gölge veriyor kısmen. Zihnin oyunlarına gelmeyince, tüm dikkatimi nefesi takibe yöneltince yol akmaya başladı. Beni geçenleri umursamadan tempomu koruyarak koşmayı sürdürdüm. Son bir km'de önümdeki koşucunun sevgilisi bitirip ona desteğe gelince ben de aynı motivasyondan sebeplendim. Eğim var, rüzgar karşıdan geliyor, yorma kendini nasihatlerini öptüm başıma koydum. Düze varınca, motosikletleri görünce bas demişti. Öyle de oldu. Son düzlüğe gelince maksimum süre olan 45 dk hedefi için bastım. Yol kenarında dizilenlerin tezahüratı eşliğinde hızlandım. Kızıma el salladım. Bozcaada belediyesinde çalışan arkadaşımın yanına vardım. Finisher madalyasını boynuma taktım. 



Böylece bir hayal daha gerçek oldu. Şartlar ideal olmadığında bile pes etmemeyi, devam etmeyi deneyimledim. Bedenim ve zihnim beni bugün 5 km taşıdı. Memnun ve gururluyum. 


9 Haziran 2026 Salı

Panzehiri hareket

Dün akşam bir eşiği aştım.  

İlk kez kesintisiz 45 dakika koştum. Bu süre zarfında da 5,4 km yol aldım. Yarış öncesi 45 dk. hareket etmek, yarışın hedefi olan 5 K mesafeyi aşmak, hem bedenimi hem zihnimi buna alıştırmak şahane oldu. 45 dk bittiğinde bacaklarımda derman kalmadı. Sol ayak tabanımda sürtünmeye bağlı bir yanma hissetmeye başladım. Yanaklarım da al aldı. Müthiş bir enerji patlaması, bedenimden zihnime yayılan harika bir hafiflik, nasıl anlatsam bilemiyorum. Runners high denilen şey oydu sanırım. Ve ben bu hisse bayıldım. Bu kadar insanın koşması boşuna değilmiş. 

Derdim yarı maraton, maraton, ultratrailler değil. Yine de insanın kendine hafif meydan okuması, bedenini güçlendirmesi, her defasında kendini aşmaya çalışması güzel bir şey. Dışarıdan sakin bir yapım var. İçi beni, dışı sizi yakar dediklerinden de değilim. Ama bu sakinliğin ve iyi olmanın bedelini uzun yıllardır gevşeyememek olarak da çekiyorum. Dişlerimi sıktığım bloğun düzenli okurlarının da malûmu. Hayatımda çok şey değişti. Stres faktörü de hayli azaldı. Bununla beraber bedenim buna tam olarak ikna değil galiba. Yılların alışkanlığıyla ha babam de babam sıkıyor dişlerimi. Koşarken, kuvvet antrenmanları yaparken, yani bedenimi çalıştırırken, zihnim susuyor, nefesi, ritmi takip ediyorum ve dişler tamamen istirahat pozisyonunda kalıyor. Beden zorlanırken çenem serbest kalıyor, yılların alışkanlığıyla sürekli veri işleyip analiz yapan zihnim geri plana çekiliyor. Fiziksel olarak başarmanın yanı sıra zihnim, kalbim özgürleşiyor. 

Dün zihnimle bir sohbetim olmuştu. Kendimi suçlayan, pişmanlık dolu bir konuşma değildi. Şiddetsiz iletişimde karşılanmayan ihtiyaçların yasını tutma kavramından bahsedilir. Öyle bir yerdeydim. Karşılanmayan ihtiyaçlarımla bağlantıya geçip onların farkına varınca ister istemez bir üzüntü, yas geliyor. Bunu bastırmaya çalışmadım ama sürekli onu taşımak da istemiyordum. Kendimi stadyuma attım. Kulaklıklarımı taktım. Koşu listemi açtım.  Ritmik ezgiler kulağımda çalarken koşmaya başladım. Adımlarım zemine bastıkça can sıkan, zihnimde yineleyen düşünceleri toprağa verdim. O ağır, durağan enerji dönüştü.  Bacaklarıma yakıt oldu.  Gücümü topladım ve kendi kişisel zirvemi gördüm. 

Bu yeni bir keşif değil, elbette. Su götürmez bir gerçek. Zihni susturmanın en iyi yolu, en güçlü panzehiri hareket etmek. Bedenin hareketi, belirsizlikler karşısında telaşa kapılan, sürekli düşünce ve analiz üreten, "Neden?" sorusuna yanıt arayan zihnin bir girdap misali bizi içine çekmesini, düşünerek çıkış yolu bulabileceğimiz yanılgısını ortadan kaldırıyor. 

Dün düşünerek çözemediğim her şey, pistte adımlarımın ucundan toprağa, bugünde küreğimin ucundan suya aktı, gitti. Kan akışının hızlandığı, nefesin açıldığı, kasların devreye girdiği, zihnin mecburen sustuğu, sadece, o âna, o ritme odaklandığım bu anlara meftunum ve çoğaltmak için de elimden geleni yapıyorum. Ne mutlu bana ki, buna kürek çekmek de eklendi. 

Bugün ikinci dersi yaptık. Acemiliği üzerimizden atıyoruz. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre yapmak başlarda zorlasa da suların üzerinde süzülmek, martıların başımızın üstünden pike yaparak geçmesini izlemek çok keyifliydi. İlk derse göre iki misli de yol yaptık çünkü we are the best team!