26 Haziran 2026 Cuma

Geçmişten geleceğe köprü kurmak

Yeniden birlikte yazmaya başlayacağız!

Mindmills bloğun sahibi sevgili Neslihan'ın astroloji konusundaki bilgisini kullanarak bize yazma başlığı belirlediği, gökyüzünden aldığı işaretleri yazısının içine adımlama taşları gibi dizdiği, bizim de alıp kendi bloglarımıza koyduğumuz ve üzerine basa basa yürüdüğümüz, eşzamanlı yazı yarenliği yaptığımız, birbirimizi ziyaret ettiğimiz, yorumlarla desteklediğimiz keyifli zaman dilimi için tarih belli. İçeriği heyecanla bekliyorum. Ön yazıda çıtlatılan "geçmişe bakmak". 

Beliz Hoca tragedya anlatırken "geçmiş"i şöyle tarif ediyordu. Daha doğrusu aradaki bağı şöyle kuruyordu. Geçmişte bir şey oldu, bugüne izi düştü. Sahiden de böyle. Zaman akıyor. Her an seçimler yapıyoruz. Her seçimle bir adım atıyoruz. Bunlar adımlama taşları gibi birbiri ardına ulanıyor, uzuyor, bize bugüne getiriyor. Geçmişte olan şeylerin izi düşüyor bugünümüze. Artık bu yaşta, bu bilinçle, bugünün de geleceği inşa ediyor olduğu algısıyla delidolu tepkiler yerine kendi içimizde vardığımız en bilgece yerden, kendimizin en iyi versiyonundan tepki vermeye çalışıyoruz. Burada biz bizeyiz, daha çok kadınlar arasında. Kadınların kendiyle çalışmasına, olana bitene kafa yormasına, her an büyüme, kendilerini geliştirme çabalarına, büyümelerine, gelişmelerine bayılıyorum. Yapıyoruz bunu. O yüzden geçmiş hep ensemizde, her zaman bir pişmanlık gibi, keşke gibi değil. Bugün, burada kendimize inşa ettiğimiz, içinde yaşadığımız gerçekliğin yadsınamaz tuğlaları gibi, mevcut metnin altından belli belirsiz yansıyan bir palimpsest gibi. O yüzden geçmişi kurcalamak yazılarda iyi gelecek bence hepimize. Geride kalanlar, bugüne taşınanlar, çoktan bıraksaydım denilenler, bir yerlerde hep istenmiş ama henüz yeşertilmemişler dikkate gelecek, temize çekilecek. Astrolojiden hiç anlamam. Bilgim de yok ama geçen birkaç yıl zorlu geçti. Güven konusunda sınandım durdum. Olmayacak kazıklar yedim. Şimdi de sanki akacak kanın damarda durmadığı, gizli kalmış, örtbas edilmiş ne varsa gözler önüne serildiği, ifşa edildiği bir dönemdeyim. Gerçeğin önünde sonunda ortaya çıkmak gibi bir özelliği var. Açığa çıkan, beni acayip şaşırtan, canımı sıkan, gözümün bebeğini üzen ve kızdıran nur topu gibi bir mesele var kucağımda. Öznesi, sebebi ben değilim ama annelik vazifesi yara bandı ve tamponuyum. Sakin kalmak, durumu düzgünce yönetmek, duyguları konuşmak için alan tutmak, ne yapacağımla ilgili profesyonel yardım almakla meşgulüm. Oysa ben de kızgınım. Değer yargılarımla uyuşmayan bu durum karşısında ağzıma geleni öfkeyle söyleyebilirim. Züccaciye dükkanına dalmış fil gibi davrananların etkisine aynı tepkiyle yanıt vermek çok kolay. İş, bu tetik karşısında durmayı, susmayı, dikkati ve enerjiyi daha fazla tahribat yaratmak yerine onarıcı olmak konusunda harcamaya çalışmakta. Çünkü gelecek her zaman yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla şekilleniyor. Böyle bir huzursuzluk döneminde eşzamanlı yazmak umuyorum ki beni güçlendirecek ve şifalandıracak. Geçmişi bir yara gibi değil, başardıklarımı, göğsüme taktığım madalyaları hatırlamak ve kutlamak, tohumunu ektiğim ve filizlendirdiklerim ve varlığını unuttuğum dilek ve niyet toplarını bulmak ve ileriye doğru fırlatmak için kullanacağım. Çünkü biliyorum. Kafama koyduğumu yaparım ben. 

20 Haziran 2026 Cumartesi

Ada koşusu

Büyük gün geldi çattı. 

Size bu satırları bir otel odasında uzanmış yazıyorum. Bedenim yorgun. Bacaklarımda, ayak bileklerimde hafif bir ağırlık var. Uykusuzum üstelik. Gece uykuya dalmakta çok zorlandım. 01.00, 02.00, 03.00 hepsini gördüm. Sabah ezanını dinledim. Üç saat ya uyudum ya uyumadım. Canımı sıkan, kafamı karıştıran bir şeye rast geldiğimden uykum kaçtı. Gerçek ne bilmiyorum henüz. Bir tahminim var. Zihnim bu hikayeyi sevmedi. Sevmemek ne kelime, yargıladı, kınadı. Hoşnutsuz düşüncelerle boğuştum durdum. Dikkatimi oradan almaya çalıştım ama çok da başarılı olamadım. Elimi kalbime koydum ve anlayış göstermeye çalıştım ve uykuya teslim olmaya... 

Sabah kahvaltı saatinden önce salona indim. Dün yarışa katılacağımı söylemiştim. Siz inin kahve, kahvaltılıklar hazır oluyor demişlerdi. Tam buğday ekmeği, tereyağı, bal, fıstık ezmesi ve kahvem geldi. Bu nezaket ve şefkat karşısında duygulandım, doğrusu. Odaya çıktım. Koşu kıyafetlerimi giydim. Vücudumun açıkta kalan her yerine yüksek koruma faktörlü güneş koruyucu sürdüm. Şapkamı, güneş gözlüklerimi taktım. Kızım da kahvaltı yapınca alana gittik. Toplu ısınmaya katıldım. Beklemeye koyuldum. 



Beklemek stresimi arttırdı. Uykusuzluğu da düşününce gözüm korktu ama start verilince koşmak dışında seçenek yoktu. 

Çok yavaş başlayıp düzenli bir nefesle gitmeyi planlasam da kalabalıkla hızlı çıkmaktan ya da heyecandan bilemiyorum zorlandım. İlk bir km zor geçti. Ne işim var burada, zaten kalçam da ağrıyor, zorluyorum kendimi, hava sıcak düşünceleriyle boğuştum. Küçük bir çocuğun sesli olarak şu an hayatı sorguluyorum cümlesine gülümsedim ve silkinip kendime geldim. O ara saatim de ilk kmnin bittiği müjdesini verdi. Pace de 9'un altıydı, 8.20 civarı. Go girl, dedim kendi kendime. 

Ada rüzgarı esiyor. Sıcak bunaltmıyor. Yol kenarındaki sazlıklar, zakkumlar gölge veriyor kısmen. Zihnin oyunlarına gelmeyince, tüm dikkatimi nefesi takibe yöneltince yol akmaya başladı. Beni geçenleri umursamadan tempomu koruyarak koşmayı sürdürdüm. Son bir km'de önümdeki koşucunun sevgilisi bitirip ona desteğe gelince ben de aynı motivasyondan sebeplendim. Eğim var, rüzgar karşıdan geliyor, yorma kendini nasihatlerini öptüm başıma koydum. Düze varınca, motosikletleri görünce bas demişti. Öyle de oldu. Son düzlüğe gelince maksimum süre olan 45 dk hedefi için bastım. Yol kenarında dizilenlerin tezahüratı eşliğinde hızlandım. Kızıma el salladım. Bozcaada belediyesinde çalışan arkadaşımın yanına vardım. Finisher madalyasını boynuma taktım. 



Böylece bir hayal daha gerçek oldu. Şartlar ideal olmadığında bile pes etmemeyi, devam etmeyi deneyimledim. Bedenim ve zihnim beni bugün 5 km taşıdı. Memnun ve gururluyum. 


9 Haziran 2026 Salı

Panzehiri hareket

Dün akşam bir eşiği aştım.  

İlk kez kesintisiz 45 dakika koştum. Bu süre zarfında da 5,4 km yol aldım. Yarış öncesi 45 dk. hareket etmek, yarışın hedefi olan 5 K mesafeyi aşmak, hem bedenimi hem zihnimi buna alıştırmak şahane oldu. 45 dk bittiğinde bacaklarımda derman kalmadı. Sol ayak tabanımda sürtünmeye bağlı bir yanma hissetmeye başladım. Yanaklarım da al aldı. Müthiş bir enerji patlaması, bedenimden zihnime yayılan harika bir hafiflik, nasıl anlatsam bilemiyorum. Runners high denilen şey oydu sanırım. Ve ben bu hisse bayıldım. Bu kadar insanın koşması boşuna değilmiş. 

Derdim yarı maraton, maraton, ultratrailler değil. Yine de insanın kendine hafif meydan okuması, bedenini güçlendirmesi, her defasında kendini aşmaya çalışması güzel bir şey. Dışarıdan sakin bir yapım var. İçi beni, dışı sizi yakar dediklerinden de değilim. Ama bu sakinliğin ve iyi olmanın bedelini uzun yıllardır gevşeyememek olarak da çekiyorum. Dişlerimi sıktığım bloğun düzenli okurlarının da malûmu. Hayatımda çok şey değişti. Stres faktörü de hayli azaldı. Bununla beraber bedenim buna tam olarak ikna değil galiba. Yılların alışkanlığıyla ha babam de babam sıkıyor dişlerimi. Koşarken, kuvvet antrenmanları yaparken, yani bedenimi çalıştırırken, zihnim susuyor, nefesi, ritmi takip ediyorum ve dişler tamamen istirahat pozisyonunda kalıyor. Beden zorlanırken çenem serbest kalıyor, yılların alışkanlığıyla sürekli veri işleyip analiz yapan zihnim geri plana çekiliyor. Fiziksel olarak başarmanın yanı sıra zihnim, kalbim özgürleşiyor. 

Dün zihnimle bir sohbetim olmuştu. Kendimi suçlayan, pişmanlık dolu bir konuşma değildi. Şiddetsiz iletişimde karşılanmayan ihtiyaçların yasını tutma kavramından bahsedilir. Öyle bir yerdeydim. Karşılanmayan ihtiyaçlarımla bağlantıya geçip onların farkına varınca ister istemez bir üzüntü, yas geliyor. Bunu bastırmaya çalışmadım ama sürekli onu taşımak da istemiyordum. Kendimi stadyuma attım. Kulaklıklarımı taktım. Koşu listemi açtım.  Ritmik ezgiler kulağımda çalarken koşmaya başladım. Adımlarım zemine bastıkça can sıkan, zihnimde yineleyen düşünceleri toprağa verdim. O ağır, durağan enerji dönüştü.  Bacaklarıma yakıt oldu.  Gücümü topladım ve kendi kişisel zirvemi gördüm. 

Bu yeni bir keşif değil, elbette. Su götürmez bir gerçek. Zihni susturmanın en iyi yolu, en güçlü panzehiri hareket etmek. Bedenin hareketi, belirsizlikler karşısında telaşa kapılan, sürekli düşünce ve analiz üreten, "Neden?" sorusuna yanıt arayan zihnin bir girdap misali bizi içine çekmesini, düşünerek çıkış yolu bulabileceğimiz yanılgısını ortadan kaldırıyor. 

Dün düşünerek çözemediğim her şey, pistte adımlarımın ucundan toprağa, bugünde küreğimin ucundan suya aktı, gitti. Kan akışının hızlandığı, nefesin açıldığı, kasların devreye girdiği, zihnin mecburen sustuğu, sadece, o âna, o ritme odaklandığım bu anlara meftunum ve çoğaltmak için de elimden geleni yapıyorum. Ne mutlu bana ki, buna kürek çekmek de eklendi. 

Bugün ikinci dersi yaptık. Acemiliği üzerimizden atıyoruz. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre yapmak başlarda zorlasa da suların üzerinde süzülmek, martıların başımızın üstünden pike yaparak geçmesini izlemek çok keyifliydi. İlk derse göre iki misli de yol yaptık çünkü we are the best team!






8 Haziran 2026 Pazartesi

Yaza merhaba

İleri tarih seçip kendine mektup yazma imkânı tanıyan futureme adlı bir web sitesi var. Yılın son günlerinde kendime mektup yazıp gelecekteki ben'e yollamışlığım çok. O günün cehaleti, sıkışıklığı, merakı içinde gelecekteki kendine yazmak hoş bir deneyim bana kalırsa. Senin için belirsiz olan her şey bitmiş. Tünelin ucundaki ışığa doğru yürümüş ve belki de aydınlığa varmış versiyonunun senin belirsizlikler karşısında dayanıksız, heyecanlı, telaşlı yanına bakmasının sakinleştiren bir yanı var. Bu mektuplardan yeterince aldığında, okuduğunda şu düşünceyi alıp bağrına basmak kolaylaşıyor: "Geçecek. Daha önce de geçti." Hayatta acı ve ızdırap varlığını, her acının ve ızdırabın bir sonu olduğunu hatırlamak, ta içeriden bilmek ve kabul etmek kadar insanın dayanıklılığını arttıran bir şey yok bana kalırsa.  

Bu açıklamam boşuna değil. Bugünlerde bir mektup bekliyorum çünkü. Tam tamına cumartesi gelecek. Bu defa futureme'den değil. Ücretliye dönmüş çünkü site. O yüzden bir eposta adresimden tarih planladım ve diğerine yollama talimatı verdim. Dolayısıyla mektup taslaklarda duruyor, planlı bir vaziyette. Ama o eposta adresini sık kullanmıyorum. Ve oyunu bozmuyor(d)um. Birkaç gün öncesine kadar. Çünkü yazdığım, olmasını temenni ettiğim konuda muradıma eremedim. Ve o spesifik tarihte o mektubu almak belki de içimi cız ettirecekti. O yüzden ne yazdığımı okumak, hatırlamak, gelecekse bir darbe göğsümde yumuşatmak iyi fikir gibi göründü. Olgun bir yerden yazmışım satırları. Kendimi olumsuz olasılığa da açmış, benim o günün koşullarında bilmediğim şeyi, artık bildiğimden dem vurmuşum. Benim yumuşak karnım, belirsizlik. Bunun karşısında hemen, şimdi derhal öğrenme, netleştirme, bir şeyleri açıklığa kavuşturma telaşımı bir yana bırakmaya çalışıyorum son yıllarda. Ne kadar başarılıyım, emin değilim. Ama en azından bu konuda ille de yüzleşeceğim, ille de konuşacağım, ille de netleştireceğim yanımı baskıladım. Bu kimi zaman bir topu suyun altında tutma çabası gibiydi. Ben bastırdıkça pörtlüyordu. Görmezden gelmek zorluyordu. Kimi zaman sabırla, kimi zaman arkadaşlarıma aynı şeyi zilyonuncuya anlatıp darlayarak geçirdim nihayetinde o günleri. Artık cevabı biliyorum. Oraya düşüncelerimle yakıt taşımamaya çalışıyorum. Orayı dolması gereken bir boşluk gibi görmüyor, tutmuyorum. İlgimi çeken fiziksel aktiviteler, arkadaş buluşmaları, günlük işler, sorumluluklar ile günleri geçiriyorum. İyi de iş çıkarıyorum bence. Bununla beraber umduğunu bulamamanın, muradına erememenin hüzünlü bir yanı var. İnceden sızlatan bir yanı. Burası başını kaldırmak istediğinde, topu suyun içine bastırır gibi bastırmayacağım işte. Her buradayım, beni gör dediğinde göreceğim. Ve onun da sesi yavaş yavaş kısılacak. 

                                                                             *

Gelelim fiziksel aktivitelere: 

Geçen hafta temek kürek çekme eğitimine başladım. Salı ilk teorik dersin ardından perşembe günü suya indik. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, bastırmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre ritmik bir şekilde yapmak başlarda zorlasa da keyif aldım. Dört ders sonra hocasız çıkmaya başlayabileceğiz. Yaz için keyifli bir aktivite imkânı doğdu benim için. Keyifliyim. Bir arkadaşım da sup almış. Belki arada ona da sulanabilirim. 

Haftaya cumartesi Bozcaada Yarı Maratonu var. Ben 5 K koşacağım. Maksimum süre 45 dk. Öğle sıcağı ve adanın yokuşları zorlayıcı unsurlar. Düzenli koşu antrenmanı yapmadığım ve bir koşu geçmişim olmadığı için. Yine de elimden geleni yapacağım. Vücudun seyrek antrenmanlara bile olumlu yanıt vermesi, gelişmeye açık olması şahane bir şey. İşte buna sevinebiliriz. Hem yaz da geldi. Mavi, masmavi gökyüzü parlıyor tepemizde. Göğe bakalım. 

                                                                           *

Tiflis'e giderken Gürcü edebiyatından bir örnek almak ve orada okumak istemiştim. İnternette araştırmış ve tercihimi Nodar Dumbadze'nin "Ben, Ninem, İliko ve İlarion" kitabından yana yapmıştım. Orada okumak gerçekten keyifli oldu. İkinci Dünya Savaşı yılları sırasında Gürcü taşrasında geçen roman Gürcü kültürüne dair renkli, zengin ayrıntılarla doluydu. Hüzün ve mizah el eleydi. Kitap bitince hakkında biraz araştırma yapınca başka başka ayrıntılar da yakaladım ve dün hakkında yazmaya başladım. Tatile çıkmak, monotonluğu kırmaya, monotonluğu kırmak da yaratıcılığa açılan yolu aralıyor. Memnunum. Dün yeni bir kitap inceleme yazısına başlamak, beni heyecanlandırdı. Yazı ortaya çıktıkça memnuniyetim arttı. TDB Dergi için yazdığım yazıyı, dergi yayımlandıktan sonra buraya da alacağım. 

                                                                         *

Yaza merhaba dediğimiz bugünlerde siz nasılsınız?

 


29 Mayıs 2026 Cuma

Yol günlükleri: 4

Bazen hayat, insanı planlarla, beklentilerle, haritalarla değil; beklenmedik anlarla,  yeniden hesaplamalarla, mecburen bırakmalarla, anlık seçimlerle, sözün özü kendi ritmiyle terbiye ediyor. Tiflis'e ayak bastığım andan itibaren başıma gelen tam olarak bu. 

Erken vardığım için toplu taşımayı tercih edecekken, henüz birilerine yol sormadan, konuşmadan bir adam yaklaştı yanıma. Bolt fiyatına beni şehre götüreceğini söyledi. Telefonuna ücret yazdı. Yorgunluğumdan, dalgınlığımdan, kafa karışıklığımdan faydalanarak beni önüne kattı. Az İngilizce, yalancı bir misafirperverlik, yol boyu gereksiz bir gevezelik... Bu örüntüyü iyi biliyorum. Hayırlara vesile olsun, dedim. Soldan soldan ağrı yaklaşırken. Normalden fazla, istediğinden az bir ücreti bıraktım avcuna. Arkamı döndüm bavulumu çekerek Fabrika'dan içeri girdim. 

Fabrika eski bir iplik fabrikası. İçinde bir hostel, avlusunda kafe ve barlar yer alıyor. Tiflis gezi rehberleri nde görmeye değer bir nokta olduğu için tercih ettiğim bu yeri haftalar önce booking. com'dan ayırttığımı sanmış, bildirim gelmemesine uyanmamış, yakın zamanlarda Tiflis'e gelen emekli banka müdürü arkadaşımın diş hekimisin sen, kendine uyan yer bulsana şeklindeki tatlı sert azarı duymuş ama anlamamıştım. Seyahata bir hafta kala bana niye bildirim gelmiyor yahu diyerek hesabıma girip son booking.com rezervasyonu tarihine bakakalmıştım. Aynı özellikte odayı, yaklaşık aynı fiyata (hah çok da kalır ya sanki o rakamlar kafamda!) bulmanın keyfiyle kalan günleri iple çekmiştim. Sabahın köründe bavulu emanete bırakıp biraz dolaşayım diye çıktığım hostele yeniden döndüğümde saat üçü geçiyordu ve kilometrelerce yürümüş, defalarca kaybolmuş, yolu her defasında uzatmıştım. Bunun münferit olmadığını da görecektim üstelik. 

İkinci güne, yirmi kilometre yürümekten zorlanmış bacaklar ve şehri keşfetme hevesiyle uyandım. Her normal insan evladı gibi tuvaletin yolunu tuttum. Sifonu çektim. Musluğu açtım ve tısss! İpince, damla damla değil bildiğin kör çeşme. Bu ara gönül işlerinde sıkça kullandığım kör çeşme metaforu capcanlı karşımdaydı! Odama hediye babında bırakılan ve ilerleyen günlerde yenilenmeyen iki küçük şişe sudan kalanıyla elimi yıkadım. Giyindim. Makyajımı yaptım. Ve yola çıktım. Su problemimi resepsiyona sonra bildiririm diye düşündüm ve yola çıktım. 

Gün boyu gezdim, dolandım. Terledim. Üzerimi değiştirip akşam üstünü o canlı, cıvıl Fabrika'nın avlusunda geçirme hayaliyle geri döndüm. Odaya çıktım. Tısss! Bu kör çeşme de çok oluyor yahu diyerekten ya sabır çekerekten resepsiyona indim. Çünkü odamın içinde banyo, tuvalet olsa da tesis hostel standartlarında. Tuşlayıp resepsiyona ulaşabileceğim bir telefon, minibar, gardrop, kettle, fincan, sallama çay, instant kahve yok. Ben o kadar eminim ki sadece benim çeşme kör çeşme, oda numaramı vererek sabahtan beri odamda su olmadığını söylüyorum. Resepsiyonist "Biliyorum, diyor kendinden emin. Aramış, sormuş, gece bire kadar sular yokmuş. Benim şaşkınlığım, gözlerimi dört açmam, duş alma ihtiyacım karşısında bir empati badi adeta. She absuletely understands me! Avludaki mekanlardan birine soruyorum. Onlarda da su yokmuş. Haliyle planlarımı değiştiriyorum. Ellerimi yıkayabileceğim, tuvaletini kullanabileceğim bir yere ihtiyacım var. Shavi Loma. Otele yakın, internetteki araştırmalarda karşıma çıkan mekânı, bir arkadaşım da önerince planım kesinleşiyor. Kendimle de gurur duyuyorum. Canımı sıkmıyorum. Zihnimi en esnek yerinden öpeyim. Haritaya yazıyorum. 750 metre. Şuncacık yol. Adım sayım eksik kalacak. PT'im sesimi mi duyuyor, vicdanım mı gözümü kör ediyor bilmiyorum o 750 metrelik yol bitmek bilmiyor, sağa dönüyorum, sola dönüyorum. İnternetim de yok. En sonunda kulaklıklarımı takıyorum, kendimi çevrim dışı müziğin ritmine bırakıyorum ve yürüyorum. Queen Tamara Avenue. "I am completely lost" diyorum içimden. Kahverengi, tarihi mekânları gösteren tabelaları gözden geçiriyor. İlk akşam bulmaya çalıştığım ama bulamadığım meydanı gözüme kestiriyorum. Türk kebapçılarıyla dolu bir caddeyi geçiyorum. Hayır döner yemeyeceğim. Türk kebabı da, mercimek çorbası da. Tek istediğim erik soslu et ve kırmızı şarap ve internete kavuşmak. Meydana geliyorum. McDonald'sın önünden geçiyorum. Tabi ki burada yemeyeceğim. Bir köprüyü geçiyorum. Çevrim dışı haritam zaman zaman insafa geliyor ve konumumu gösteriyor. O da tam bir kör çeşme. Arada bir damla şıp! "Dön, geri dön. Uzaklaşıyorsun," diyorum kendime. İlk akşam bulamadığım meydanı buluyorum sonunda. Sandviç ve kahvecileri pas geçiyorum. Hinkari arıyor gözlerim, bulamıyorum. Falafel candır diyerek bir restorana oturuyorum. Humus ve falafelin ardından karanfilli Arap çayıyla kendime geliyorum. Aradığımı bir gün sonra bulmak, artık bir gelenek burada, anlıyorum. 

Yol üstünde bir manavdan biraz çilek ve kiraz alıyorum. Resepsiyonist sözünün eri çıkıyor. Musluğu açıyorum. Tıss! Avlu canlı. İnsan seslerine müzik sesi karışıyor. Yarını planlama ödevim var. Dersimi çalışıyorum ve uyuyorum. 

Sabah Art Palas'a gidiyorum. Bu sefer de erken varıyorum. Bunun için canımı sıkar mıyım hiç? Çıkarıyorum cebimden telefonu. Bir önceki iletiyi whatsapptan kendime yazıyorum. İnternet bulunca kopyalayıp yapıştırırım.

Müzeyi geziyorum. Yolu elbette ki uzatarak geri dönüyorum. Yoksa nasıl tamamlanır o adımlar! Günün ikinci duşunu alıyorum. Yaşasın şakır şukur akan sular. Öğle saatlerinde karnım acıkmaya yakın çıkıyorum yola. Mesafe hâlâ 750 metre. Gündüz gözüyle bulacağım. Kararlıyım. Yaklaşıyorum. Geçiyorum. Geri dönüyorum. Adım adım kontrol ediyorum. Fotoğrafını çektiğim yerin restoranın bahçesine açılan kapı olduğunu zinhar anlamıyorum. 


Binanın köşesini dönüyorum. Bir kapıyı tereddütle açıyorum. Tiflis kendini altın tepside sunmuyor bana. Dün, kafaya koyduğum o mekânı navigasyonun tüm azizliğine uğrayıp bir türlü bulamadığımda anlamıştım bunu. Sokaklarda döne döne yorulup, sonunda pes ederek yol üstünde yediğim o alelacele falafel, Tiflis’teki ilk teslimiyetimdi. Ama son olmayacakmış. 

Her şeye rağmen Shavi Lomi’ye varmayı başardım. Garsonun "Emin misin acı ama," dediği balkabağı çorbası siparişimin arkasında kapı gibi duruyorum. 



Erik ve narla pişirilmiş, kişniş sosuyla servis edilen nefis etin ve kırmızı şarabın tadını çıkarırken ilk yağmur damlaları başlıyor.



Bahçeden verandaya geçiyorum. Yağmurun azalmasını bekliyor, şarabımın kalanını yudumluyor ve günün kalanını planlıyorum. Yağmurlu bir günde yapılacak en güzel şey, şık ve rahat bir kafede oturmak. İstikamet Cafe Leila. İnternetim de var. Ama Tiflis yine yapacağını yapıyor. Navigasyon bile yönünü şaşırıyor. O gri ve ıslak sokaklarda dönüp duruyorum. Kafenin tam çaprazında haritayı açıp açıp bakıyorum. Ve yine uzaklaşıyorum.  Üşümüş, ıslanmış ve yolumu bulmaya çalışmanın getirdiği o hafif baş ağrısıyla boğuşurken, sonunda kendimi masalsı sığınağımın kapısında buluyorum: Cafe Leila.



​Masamda bir demlik çay, yanında labne kremalı, ekşimsi ve hafif   elmalı bir pay ve prizi bulup kendini besleyen bir telefon var. Dışarıda yağmur kendi ritminde akıp giderken, içeride loş bir atmosfer var. Müzik dinlendirici. Önüme kitabımı çekiyorum. Zurika da benimle beraber Tiflis'te. Artık ekonomi okuyan bir öğrenci. Benim gezdiğim yollarda dolaşıyor arkadaşlarıyla. Loş ışık gözlerimi yorunca bloğu açıyorum. İlk günden itibaren yaşadıklarımı dile getirme isteği güçlü. Dışarıda üşümek, ıslanmak istemiyorum üstelik. 

Tiflis çetin ceviz. Üç gündür bana biraz sert davranıyor ama ödülümü söke söke alıyorum her defasında. Kendimle baş başa kaldığım bu dingin anlar, olumsuzlukları siliyor. Akşam yemeği için risk almak istemiyorum. Seçtiğim yerde hinkali denilen Gürcü mantısı da var. Henüz yemedim. Mesafe 750 metre. Süre 10 dakika. Bulunduğum kafeyle neredeyse dümdüz bir hat üstünde. Oraya kolayca ulaşabileceğimi umabilirim ama ne olacağını ise asla bilemem. 

Şimdi bu yazıyı sonlandırıp hesabı isteyeceğim ve kaderimden kaçıp kaçamayacağımı göreceğim. 

Yol günlükleri: 3

Size bu satırları Art Palace'ın bahçesinde, oturduğum banktan yazmaya başladım. Müzenin açılmasına 15 dk var. Sizi dün öğlen Meydan'da bırakmıştım. Yorulmuş, sıkılmış belki de acıkmışsınızdır. Gözümün kestiği ilk restorana yerleşelim de anlatayım. İsmi Noba. Önünde metal bir kuş heykeli yer alıyor. Sokağa ve restorana çıkan merdivenlerin sağında ve sonunda bulunan platformlara yerleşmiş masalar davetkar. Sokağın hareketliliğine yüzünü dönmek de gezmeye dair. Oturduğum yerden meşhur Tamada heykelini görüyorum.



Ovalanmaktan kolu ve elinde tuttuğu kadeh yerine geçen boynuz sarı sarı parlıyor. Gürcü kültürüne has bir sembol. Gürcülerde içmenin bir adabı var. Tamada adı verilen kişi içki sofrasını, sohbeti başlatıyor, yönetiyor, yönlendiriyor, kadehlerin neye kaldırıldığını tayin ediyor. Okuduğum kitapta da böyle bir sahne var. Zukari üniversite öğrenimi için Tiflis trenine bindiğinde tatlı diliyle, hoş sohbeti ve hazır cevaplılığıyla kısa sürede trenin tamadalığını ele alıyor. Kitap Tiflis seyahatimin tatlı bir eşlikçisi. Orada toprağın altına gömülen büyük şarap küplerini okumasam menüdeki draft wine benimle konuşmazdı. Bilirsiniz semboller kendini tanıyana açılır. Yemek olarak güveçte etli, patatesli bir yahni yedim. Yanında da bir kadeh semisweet kırmızı şarap içtim. 



Et lokum gibi ağızda dağılmasa da lezzetli idi. Orijinal tarifi tahrip etmemek için kişniş koymayın diye belirtmedim. Turistliğin lüzumu yok. Kişnişe bayılmıyorum ama asla ağzıma koymam da diyemem, yüzümü buruşturup çatalı indirmem, tabağı elimin tersiyle itmem. Tatiller biraz da fabrika ayarlarından çıkıp gözünü açmak, uyanmak, yeniye açık olmakla ilgili.

Yemek, dinlenme, internet, haritalara bakmak derken yerimden kalkıyorum. Sokak aralarına gire çıka, fotoğraf çeke çeke Saat Kulesine gidiyorum. Bu kulenin bir de özelliği var. Dünyanın en küçük saati burada. Baksanıza şunun güzelliğine. Kartal bakışlar için saati okumak da mümkün. 


Kulenin büyük hali




Bana ayrılan sürenin sonuna geldik. 
Gişe açıldı. Gezme zamanı! 

28 Mayıs 2026 Perşembe

Yol günlükleri: 2

28 Mayıs

Dün çok yürüdüm, çok yoruldum. Şehri tanımaya çalıştım. Öğleden sonra Mtasminda Parkı'nda yediğim Haçapuri o kadar büyüktü ki günün kalanında sadece su içtim. 

Gürcistan gerçek bir hamur cenneti. Haçapuri bizim Karadeniz pidesine benziyor. Kayık şeklinde ağzı açık, içine yumurta kırılıyor ve bir koca dilim tereyağla sıcak sıcak servis ediliyor. Karadeniz'den bildiğim gibi hemen ucunu kopardım. Yumurtayı patlattım, tereyağını sıcağında erittim ve ekmek kısmını banarak yedim. Tam o anda pt'im'den mesaj geldi. Kalorileri bir kenara bırakıp sevdiklerimle an'ın tadını çıkarmamı diliyordu. Meali dönüşte çok çalışacağız olsa gerek. Haçapurinin yanında yerel tarhunlu bir gazoz içtim. 

Gürcistan gerçek bir hamur cenneti demiştim. Fırınlarda tatlı, tuzlu çeşitli börekler, çörekler satılıyor. Sabah kahvaltımı yürürken yol üstünde aldığım sosisli pay ile yaptım. Lezzetliydi. 


Meteki Kilisesi'ni gezdim. Bugünkü hedefim Gürcü Ana Heykeli, Saat Kulesi, Meidan Çarşısı, Meidan meydanı, eski Tiflis sokaklarını geçmekti. Yol beni Rike Park'a çıkarınca önce teleferiğe atladım. Bilet sırasında yandan girip görevliye soru sormaya çalışan adamı el işareti ve "Stop" demek suretiyle durdurdum. Bileti kaptım. Turnikeden geçtim. Kabine yerleştim. Her nerede, her ne yaşta olursan ol teleferiğe binmenin neşeli bir yanı var. Yukarıda Botanik Bahçesi, hediyelik eşya ve içecek standları var. Biraz ilerisinde ise şehrin her yerinden görülen Gürcü Ana (Kartlis Deda) heykeli var. Gürcü Ana'nın sol elinde şarap testisi, sağ elinde kılıç var. Barışçıl niyetlerle gelenler için şefkatli ve bonkör, düşmanca niyetlerle gelenler içinde gözükara anlayacağınız. Ben hemen soluna geçtim. Tarafımız belli olsun. 



Gürcü Ana heykeli Tiflis'i kuruluşunun 1500. yılında, 1958 yılında Gürcü heykeltraş Elguja Amashukeli tarafından ahşaptan yapılmış. İlerleyen yıllarda açık havada bozulmaması için alüminyum ile kaplanmış. 

Gürcü Ana'nın ayaklarının dibinden eski şehre doğru ağır ağır indim. Merdivenler yer yer dik ve çok. Aşağıdan tırmananları motive edici şeyler de söyledim. Özellikle de çocuklara. Ağır ağır indiğim merdivenler








Betlemi Kilisesi'nin hemen altında ise günün en keyifli keşfiyle karşılaştım. Bok-Art isimli eski bir Tiflis evi. Hem sanat galerisi hem içecek ve ufak tefek atıştırmalıkların satıldığı bu küçük dükkanda kahve içtim. Çantamdan kitabımı çıkardım. Okuduğum kitabın kahramanı Zukera'nın köyünün buna benzer evlerle dolu olduğunu hayal ederek birkaç bölüm daha okudum.



 

Buradan Meidan'a geçtim. Kapalıçarşı gibi denmesine aldanmayın. Küçük bir pasaj içinde şaraptan baharatlara, erik sosundan pestile, cevizli sucuğa, minenka denilen Gürcistan'a özel takılardan resimlere kadar her türlü hediyeliği alabildiğiniz bir yer. Buradan çıkınca Gürcü mutfağından yeni bir şeyler denemeye karar verdim. Bunu da bir sonraki yazıya saklayayım. 


.