8 Haziran 2026 Pazartesi

Yaza merhaba

İleri tarih seçip kendine mektup yazma imkânı tanıyan futureme adlı bir web sitesi var. Yılın son günlerinde kendime mektup yazıp gelecekteki ben'e yollamışlığım çok. O günün cehaleti, sıkışıklığı, merakı içinde gelecekteki kendine yazmak hoş bir deneyim bana kalırsa. Senin için belirsiz olan her şey bitmiş. Tünelin ucundaki ışığa doğru yürümüş ve belki de aydınlığa varmış versiyonunun senin belirsizlikler karşısında dayanıksız, heyecanlı, telaşlı yanına bakmasının sakinleştiren bir yanı var. Bu mektuplardan yeterince aldığında, okuduğunda şu düşünceyi alıp bağrına basmak kolaylaşıyor: "Geçecek. Daha önce de geçti." Hayatta acı ve ızdırap varlığını, her acının ve ızdırabın bir sonu olduğunu hatırlamak, ta içeriden bilmek ve kabul etmek kadar insanın dayanıklılığını arttıran bir şey yok bana kalırsa.  

Bu açıklamam boşuna değil. Bugünlerde bir mektup bekliyorum çünkü. Tam tamına cumartesi gelecek. Bu defa futureme'den değil. Ücretliye dönmüş çünkü site. O yüzden bir eposta adresimden tarih planladım ve diğerine yollama talimatı verdim. Dolayısıyla mektup taslaklarda duruyor, planlı bir vaziyette. Ama o eposta adresini sık kullanmıyorum. Ve oyunu bozmuyor(d)um. Birkaç gün öncesine kadar. Çünkü yazdığım, olmasını temenni ettiğim konuda muradıma eremedim. Ve o spesifik tarihte o mektubu almak belki de içimi cız ettirecekti. O yüzden ne yazdığımı okumak, hatırlamak, gelecekse bir darbe göğsümde yumuşatmak iyi fikir gibi göründü. Olgun bir yerden yazmışım satırları. Kendimi olumsuz olasılığa da açmış, benim o günün koşullarında bilmediğim şeyi, artık bildiğimden dem vurmuşum. Benim yumuşak karnım, belirsizlik. Bunun karşısında hemen, şimdi derhal öğrenme, netleştirme, bir şeyleri açıklığa kavuşturma telaşımı bir yana bırakmaya çalışıyorum son yıllarda. Ne kadar başarılıyım, emin değilim. Ama en azından bu konuda ille de yüzleşeceğim, ille de konuşacağım, ille de netleştireceğim yanımı baskıladım. Bu kimi zaman bir topu suyun altında tutma çabası gibiydi. Ben bastırdıkça pörtlüyordu. Görmezden gelmek zorluyordu. Kimi zaman sabırla, kimi zaman arkadaşlarıma aynı şeyi zilyonuncuya anlatıp darlayarak geçirdim nihayetinde o günleri. Artık cevabı biliyorum. Oraya düşüncelerimle yakıt taşımamaya çalışıyorum. Orayı dolması gereken bir boşluk gibi görmüyor, tutmuyorum. İlgimi çeken fiziksel aktiviteler, arkadaş buluşmaları, günlük işler, sorumluluklar ile günleri geçiriyorum. İyi de iş çıkarıyorum bence. Bununla beraber umduğunu bulamamanın, muradına erememenin hüzünlü bir yanı var. İnceden sızlatan bir yanı. Burası başını kaldırmak istediğinde, topu suyun içine bastırır gibi bastırmayacağım işte. Her buradayım, beni gör dediğinde göreceğim. Ve onun da sesi yavaş yavaş kısılacak. 

                                                                             *

Gelelim fiziksel aktivitelere: 

Geçen hafta temek kürek çekme eğitimine başladım. Salı ilk teorik dersin ardından perşembe günü suya indik. Dört kişi senkronize kürek çekmek, kürekleri doğru pozisyonda tutmak, bastırmak, ittirmek, bunu her defasında sesli komuta göre ritmik bir şekilde yapmak başlarda zorlasa da keyif aldım. Dört ders sonra hocasız çıkmaya başlayabileceğiz. Yaz için keyifli bir aktivite imkânı doğdu benim için. Keyifliyim. Bir arkadaşım da sup almış. Belki arada ona da sulanabilirim. 

Haftaya cumartesi Bozcaada Yarı Maratonu var. Ben 5 K koşacağım. Maksimum süre 45 dk. Öğle sıcağı ve adanın yokuşları zorlayıcı unsurlar. Düzenli koşu antrenmanı yapmadığım ve bir koşu geçmişim olmadığı için. Yine de elimden geleni yapacağım. Vücudun seyrek antrenmanlara bile olumlu yanıt vermesi, gelişmeye açık olması şahane bir şey. İşte buna sevinebiliriz. Hem yaz da geldi. Mavi, masmavi gökyüzü parlıyor tepemizde. Göğe bakalım. 

                                                                           *

Tiflis'e giderken Gürcü edebiyatından bir örnek almak ve orada okumak istemiştim. İnternette araştırmış ve tercihimi Nodar Dumbadze'nin "Ben, Ninem, İliko ve İlarion" kitabından yana yapmıştım. Orada okumak gerçekten keyifli oldu. İkinci Dünya Savaşı yılları sırasında Gürcü taşrasında geçen roman Gürcü kültürüne dair renkli, zengin ayrıntılarla doluydu. Hüzün ve mizah el eleydi. Kitap bitince hakkında biraz araştırma yapınca başka başka ayrıntılar da yakaladım ve dün hakkında yazmaya başladım. Tatile çıkmak, monotonluğu kırmaya, monotonluğu kırmak da yaratıcılığa açılan yolu aralıyor. Memnunum. Dün yeni bir kitap inceleme yazısına başlamak, beni heyecanlandırdı. Yazı ortaya çıktıkça memnuniyetim arttı. TDB Dergi için yazdığım yazıyı, dergi yayımlandıktan sonra buraya da alacağım. 

                                                                         *

Yaza merhaba dediğimiz bugünlerde siz nasılsınız?

 


29 Mayıs 2026 Cuma

Yol günlükleri: 4

Bazen hayat, insanı planlarla, beklentilerle, haritalarla değil; beklenmedik anlarla,  yeniden hesaplamalarla, mecburen bırakmalarla, anlık seçimlerle, sözün özü kendi ritmiyle terbiye ediyor. Tiflis'e ayak bastığım andan itibaren başıma gelen tam olarak bu. 

Erken vardığım için toplu taşımayı tercih edecekken, henüz birilerine yol sormadan, konuşmadan bir adam yaklaştı yanıma. Bolt fiyatına beni şehre götüreceğini söyledi. Telefonuna ücret yazdı. Yorgunluğumdan, dalgınlığımdan, kafa karışıklığımdan faydalanarak beni önüne kattı. Az İngilizce, yalancı bir misafirperverlik, yol boyu gereksiz bir gevezelik... Bu örüntüyü iyi biliyorum. Hayırlara vesile olsun, dedim. Soldan soldan ağrı yaklaşırken. Normalden fazla, istediğinden az bir ücreti bıraktım avcuna. Arkamı döndüm bavulumu çekerek Fabrika'dan içeri girdim. 

Fabrika eski bir iplik fabrikası. İçinde bir hostel, avlusunda kafe ve barlar yer alıyor. Tiflis gezi rehberleri nde görmeye değer bir nokta olduğu için tercih ettiğim bu yeri haftalar önce booking. com'dan ayırttığımı sanmış, bildirim gelmemesine uyanmamış, yakın zamanlarda Tiflis'e gelen emekli banka müdürü arkadaşımın diş hekimisin sen, kendine uyan yer bulsana şeklindeki tatlı sert azarı duymuş ama anlamamıştım. Seyahata bir hafta kala bana niye bildirim gelmiyor yahu diyerek hesabıma girip son booking.com rezervasyonu tarihine bakakalmıştım. Aynı özellikte odayı, yaklaşık aynı fiyata (hah çok da kalır ya sanki o rakamlar kafamda!) bulmanın keyfiyle kalan günleri iple çekmiştim. Sabahın köründe bavulu emanete bırakıp biraz dolaşayım diye çıktığım hostele yeniden döndüğümde saat üçü geçiyordu ve kilometrelerce yürümüş, defalarca kaybolmuş, yolu her defasında uzatmıştım. Bunun münferit olmadığını da görecektim üstelik. 

İkinci güne, yirmi kilometre yürümekten zorlanmış bacaklar ve şehri keşfetme hevesiyle uyandım. Her normal insan evladı gibi tuvaletin yolunu tuttum. Sifonu çektim. Musluğu açtım ve tısss! İpince, damla damla değil bildiğin kör çeşme. Bu ara gönül işlerinde sıkça kullandığım kör çeşme metaforu capcanlı karşımdaydı! Odama hediye babında bırakılan ve ilerleyen günlerde yenilenmeyen iki küçük şişe sudan kalanıyla elimi yıkadım. Giyindim. Makyajımı yaptım. Ve yola çıktım. Su problemimi resepsiyona sonra bildiririm diye düşündüm ve yola çıktım. 

Gün boyu gezdim, dolandım. Terledim. Üzerimi değiştirip akşam üstünü o canlı, cıvıl Fabrika'nın avlusunda geçirme hayaliyle geri döndüm. Odaya çıktım. Tısss! Bu kör çeşme de çok oluyor yahu diyerekten ya sabır çekerekten resepsiyona indim. Çünkü odamın içinde banyo, tuvalet olsa da tesis hostel standartlarında. Tuşlayıp resepsiyona ulaşabileceğim bir telefon, minibar, gardrop, kettle, fincan, sallama çay, instant kahve yok. Ben o kadar eminim ki sadece benim çeşme kör çeşme, oda numaramı vererek sabahtan beri odamda su olmadığını söylüyorum. Resepsiyonist "Biliyorum, diyor kendinden emin. Aramış, sormuş, gece bire kadar sular yokmuş. Benim şaşkınlığım, gözlerimi dört açmam, duş alma ihtiyacım karşısında bir empati badi adeta. She absuletely understands me! Avludaki mekanlardan birine soruyorum. Onlarda da su yokmuş. Haliyle planlarımı değiştiriyorum. Ellerimi yıkayabileceğim, tuvaletini kullanabileceğim bir yere ihtiyacım var. Shavi Loma. Otele yakın, internetteki araştırmalarda karşıma çıkan mekânı, bir arkadaşım da önerince planım kesinleşiyor. Kendimle de gurur duyuyorum. Canımı sıkmıyorum. Zihnimi en esnek yerinden öpeyim. Haritaya yazıyorum. 750 metre. Şuncacık yol. Adım sayım eksik kalacak. PT'im sesimi mi duyuyor, vicdanım mı gözümü kör ediyor bilmiyorum o 750 metrelik yol bitmek bilmiyor, sağa dönüyorum, sola dönüyorum. İnternetim de yok. En sonunda kulaklıklarımı takıyorum, kendimi çevrim dışı müziğin ritmine bırakıyorum ve yürüyorum. Queen Tamara Avenue. "I am completely lost" diyorum içimden. Kahverengi, tarihi mekânları gösteren tabelaları gözden geçiriyor. İlk akşam bulmaya çalıştığım ama bulamadığım meydanı gözüme kestiriyorum. Türk kebapçılarıyla dolu bir caddeyi geçiyorum. Hayır döner yemeyeceğim. Türk kebabı da, mercimek çorbası da. Tek istediğim erik soslu et ve kırmızı şarap ve internete kavuşmak. Meydana geliyorum. McDonald'sın önünden geçiyorum. Tabi ki burada yemeyeceğim. Bir köprüyü geçiyorum. Çevrim dışı haritam zaman zaman insafa geliyor ve konumumu gösteriyor. O da tam bir kör çeşme. Arada bir damla şıp! "Dön, geri dön. Uzaklaşıyorsun," diyorum kendime. İlk akşam bulamadığım meydanı buluyorum sonunda. Sandviç ve kahvecileri pas geçiyorum. Hinkari arıyor gözlerim, bulamıyorum. Falafel candır diyerek bir restorana oturuyorum. Humus ve falafelin ardından karanfilli Arap çayıyla kendime geliyorum. Aradığımı bir gün sonra bulmak, artık bir gelenek burada, anlıyorum. 

Yol üstünde bir manavdan biraz çilek ve kiraz alıyorum. Resepsiyonist sözünün eri çıkıyor. Musluğu açıyorum. Tıss! Avlu canlı. İnsan seslerine müzik sesi karışıyor. Yarını planlama ödevim var. Dersimi çalışıyorum ve uyuyorum. 

Sabah Art Palas'a gidiyorum. Bu sefer de erken varıyorum. Bunun için canımı sıkar mıyım hiç? Çıkarıyorum cebimden telefonu. Bir önceki iletiyi whatsapptan kendime yazıyorum. İnternet bulunca kopyalayıp yapıştırırım.

Müzeyi geziyorum. Yolu elbette ki uzatarak geri dönüyorum. Yoksa nasıl tamamlanır o adımlar! Günün ikinci duşunu alıyorum. Yaşasın şakır şukur akan sular. Öğle saatlerinde karnım acıkmaya yakın çıkıyorum yola. Mesafe hâlâ 750 metre. Gündüz gözüyle bulacağım. Kararlıyım. Yaklaşıyorum. Geçiyorum. Geri dönüyorum. Adım adım kontrol ediyorum. Fotoğrafını çektiğim yerin restoranın bahçesine açılan kapı olduğunu zinhar anlamıyorum. 


Binanın köşesini dönüyorum. Bir kapıyı tereddütle açıyorum. Tiflis kendini altın tepside sunmuyor bana. Dün, kafaya koyduğum o mekânı navigasyonun tüm azizliğine uğrayıp bir türlü bulamadığımda anlamıştım bunu. Sokaklarda döne döne yorulup, sonunda pes ederek yol üstünde yediğim o alelacele falafel, Tiflis’teki ilk teslimiyetimdi. Ama son olmayacakmış. 

Her şeye rağmen Shavi Lomi’ye varmayı başardım. Garsonun "Emin misin acı ama," dediği balkabağı çorbası siparişimin arkasında kapı gibi duruyorum. 



Erik ve narla pişirilmiş, kişniş sosuyla servis edilen nefis etin ve kırmızı şarabın tadını çıkarırken ilk yağmur damlaları başlıyor.



Bahçeden verandaya geçiyorum. Yağmurun azalmasını bekliyor, şarabımın kalanını yudumluyor ve günün kalanını planlıyorum. Yağmurlu bir günde yapılacak en güzel şey, şık ve rahat bir kafede oturmak. İstikamet Cafe Leila. İnternetim de var. Ama Tiflis yine yapacağını yapıyor. Navigasyon bile yönünü şaşırıyor. O gri ve ıslak sokaklarda dönüp duruyorum. Kafenin tam çaprazında haritayı açıp açıp bakıyorum. Ve yine uzaklaşıyorum.  Üşümüş, ıslanmış ve yolumu bulmaya çalışmanın getirdiği o hafif baş ağrısıyla boğuşurken, sonunda kendimi masalsı sığınağımın kapısında buluyorum: Cafe Leila.



​Masamda bir demlik çay, yanında labne kremalı, ekşimsi ve hafif   elmalı bir pay ve prizi bulup kendini besleyen bir telefon var. Dışarıda yağmur kendi ritminde akıp giderken, içeride loş bir atmosfer var. Müzik dinlendirici. Önüme kitabımı çekiyorum. Zurika da benimle beraber Tiflis'te. Artık ekonomi okuyan bir öğrenci. Benim gezdiğim yollarda dolaşıyor arkadaşlarıyla. Loş ışık gözlerimi yorunca bloğu açıyorum. İlk günden itibaren yaşadıklarımı dile getirme isteği güçlü. Dışarıda üşümek, ıslanmak istemiyorum üstelik. 

Tiflis çetin ceviz. Üç gündür bana biraz sert davranıyor ama ödülümü söke söke alıyorum her defasında. Kendimle baş başa kaldığım bu dingin anlar, olumsuzlukları siliyor. Akşam yemeği için risk almak istemiyorum. Seçtiğim yerde hinkali denilen Gürcü mantısı da var. Henüz yemedim. Mesafe 750 metre. Süre 10 dakika. Bulunduğum kafeyle neredeyse dümdüz bir hat üstünde. Oraya kolayca ulaşabileceğimi umabilirim ama ne olacağını ise asla bilemem. 

Şimdi bu yazıyı sonlandırıp hesabı isteyeceğim ve kaderimden kaçıp kaçamayacağımı göreceğim. 

Yol günlükleri: 3

Size bu satırları Art Palace'ın bahçesinde, oturduğum banktan yazmaya başladım. Müzenin açılmasına 15 dk var. Sizi dün öğlen Meydan'da bırakmıştım. Yorulmuş, sıkılmış belki de acıkmışsınızdır. Gözümün kestiği ilk restorana yerleşelim de anlatayım. İsmi Noba. Önünde metal bir kuş heykeli yer alıyor. Sokağa ve restorana çıkan merdivenlerin sağında ve sonunda bulunan platformlara yerleşmiş masalar davetkar. Sokağın hareketliliğine yüzünü dönmek de gezmeye dair. Oturduğum yerden meşhur Tamada heykelini görüyorum.



Ovalanmaktan kolu ve elinde tuttuğu kadeh yerine geçen boynuz sarı sarı parlıyor. Gürcü kültürüne has bir sembol. Gürcülerde içmenin bir adabı var. Tamada adı verilen kişi içki sofrasını, sohbeti başlatıyor, yönetiyor, yönlendiriyor, kadehlerin neye kaldırıldığını tayin ediyor. Okuduğum kitapta da böyle bir sahne var. Zukari üniversite öğrenimi için Tiflis trenine bindiğinde tatlı diliyle, hoş sohbeti ve hazır cevaplılığıyla kısa sürede trenin tamadalığını ele alıyor. Kitap Tiflis seyahatimin tatlı bir eşlikçisi. Orada toprağın altına gömülen büyük şarap küplerini okumasam menüdeki draft wine benimle konuşmazdı. Bilirsiniz semboller kendini tanıyana açılır. Yemek olarak güveçte etli, patatesli bir yahni yedim. Yanında da bir kadeh semisweet kırmızı şarap içtim. 



Et lokum gibi ağızda dağılmasa da lezzetli idi. Orijinal tarifi tahrip etmemek için kişniş koymayın diye belirtmedim. Turistliğin lüzumu yok. Kişnişe bayılmıyorum ama asla ağzıma koymam da diyemem, yüzümü buruşturup çatalı indirmem, tabağı elimin tersiyle itmem. Tatiller biraz da fabrika ayarlarından çıkıp gözünü açmak, uyanmak, yeniye açık olmakla ilgili.

Yemek, dinlenme, internet, haritalara bakmak derken yerimden kalkıyorum. Sokak aralarına gire çıka, fotoğraf çeke çeke Saat Kulesine gidiyorum. Bu kulenin bir de özelliği var. Dünyanın en küçük saati burada. Baksanıza şunun güzelliğine. Kartal bakışlar için saati okumak da mümkün. 


Kulenin büyük hali




Bana ayrılan sürenin sonuna geldik. 
Gişe açıldı. Gezme zamanı! 

28 Mayıs 2026 Perşembe

Yol günlükleri: 2

28 Mayıs

Dün çok yürüdüm, çok yoruldum. Şehri tanımaya çalıştım. Öğleden sonra Mtasminda Parkı'nda yediğim Haçapuri o kadar büyüktü ki günün kalanında sadece su içtim. 

Gürcistan gerçek bir hamur cenneti. Haçapuri bizim Karadeniz pidesine benziyor. Kayık şeklinde ağzı açık, içine yumurta kırılıyor ve bir koca dilim tereyağla sıcak sıcak servis ediliyor. Karadeniz'den bildiğim gibi hemen ucunu kopardım. Yumurtayı patlattım, tereyağını sıcağında erittim ve ekmek kısmını banarak yedim. Tam o anda pt'im'den mesaj geldi. Kalorileri bir kenara bırakıp sevdiklerimle an'ın tadını çıkarmamı diliyordu. Meali dönüşte çok çalışacağız olsa gerek. Haçapurinin yanında yerel tarhunlu bir gazoz içtim. 

Gürcistan gerçek bir hamur cenneti demiştim. Fırınlarda tatlı, tuzlu çeşitli börekler, çörekler satılıyor. Sabah kahvaltımı yürürken yol üstünde aldığım sosisli pay ile yaptım. Lezzetliydi. 


Meteki Kilisesi'ni gezdim. Bugünkü hedefim Gürcü Ana Heykeli, Saat Kulesi, Meidan Çarşısı, Meidan meydanı, eski Tiflis sokaklarını geçmekti. Yol beni Rike Park'a çıkarınca önce teleferiğe atladım. Bilet sırasında yandan girip görevliye soru sormaya çalışan adamı el işareti ve "Stop" demek suretiyle durdurdum. Bileti kaptım. Turnikeden geçtim. Kabine yerleştim. Her nerede, her ne yaşta olursan ol teleferiğe binmenin neşeli bir yanı var. Yukarıda Botanik Bahçesi, hediyelik eşya ve içecek standları var. Biraz ilerisinde ise şehrin her yerinden görülen Gürcü Ana (Kartlis Deda) heykeli var. Gürcü Ana'nın sol elinde şarap testisi, sağ elinde kılıç var. Barışçıl niyetlerle gelenler için şefkatli ve bonkör, düşmanca niyetlerle gelenler içinde gözükara anlayacağınız. Ben hemen soluna geçtim. Tarafımız belli olsun. 



Gürcü Ana heykeli Tiflis'i kuruluşunun 1500. yılında, 1958 yılında Gürcü heykeltraş Elguja Amashukeli tarafından ahşaptan yapılmış. İlerleyen yıllarda açık havada bozulmaması için alüminyum ile kaplanmış. 

Gürcü Ana'nın ayaklarının dibinden eski şehre doğru ağır ağır indim. Merdivenler yer yer dik ve çok. Aşağıdan tırmananları motive edici şeyler de söyledim. Özellikle de çocuklara. Ağır ağır indiğim merdivenler








Betlemi Kilisesi'nin hemen altında ise günün en keyifli keşfiyle karşılaştım. Bok-Art isimli eski bir Tiflis evi. Hem sanat galerisi hem içecek ve ufak tefek atıştırmalıkların satıldığı bu küçük dükkanda kahve içtim. Çantamdan kitabımı çıkardım. Okuduğum kitabın kahramanı Zukera'nın köyünün buna benzer evlerle dolu olduğunu hayal ederek birkaç bölüm daha okudum.



 

Buradan Meidan'a geçtim. Kapalıçarşı gibi denmesine aldanmayın. Küçük bir pasaj içinde şaraptan baharatlara, erik sosundan pestile, cevizli sucuğa, minenka denilen Gürcistan'a özel takılardan resimlere kadar her türlü hediyeliği alabildiğiniz bir yer. Buradan çıkınca Gürcü mutfağından yeni bir şeyler denemeye karar verdim. Bunu da bir sonraki yazıya saklayayım. 


.

27 Mayıs 2026 Çarşamba

Yol günlükleri: 1

26 Mayıs
Havaalanında
Kimliği ve pasaportu yenilettim. Siftahı yapmak üzere A7 nolu kapının önünde bekliyorum. Yüzüm kapıya dönük oturuyorum. Bacaklarım kabin tipi bavulumu üzerinde hem dinleniyor hem de kulaklığımdan yükselen ritme uygun salınıyor. 
Erkenden geldim. Bayram tatili neme lazım. Kalabalık falan olur diye düşünerek. Geçişler hızlı ve zahmetsizdi. Napzone'da da yer buldum. Uzanma koltuğuna yerleştim. Her ihtimale karşı saatimi kurdum. Belki içim geçer, uyuklarım diye. Ama kitap okumayı tercih ettim. Dört günlük tatilde istikamet Tiflis olunca tercihim bir Gürcü yazardan yana oldu. "Ben, Ninem, İlik ve İlarion" Nodar Dumbadze'nin otobiyografik ögeler taşıyan bir romanı. Ninesiyle köyde yaşayan Zurika'nın maceraları bana "Babam ve Oğlum" filmindeki babaanne torun ilişkisini hatırlattı. 
27 Mayıs
Uçakta 
"Nuremberg" filmini izledim. İkinci Dünya Savaşı sonrası üst düzey Nazilerin işledikleri insanlık suçları nedeniyle uluslararası mahkemede yargılanmalarını, ilk kez savaş suçlusu kavramının ortaya çıkmasını anlatan tarihi, siyasi, psikolojik bir drama. Hukuk, savaş tarihi, propaganda, psikoloji, faşizmin yükselişi gibi konulara ilgi duyanların seveceği bir yapım. 
Film Hermann Göring ile Amerikalı askeri psikiyatri uzmanı Douglas Kelley arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Douglas Kelley tarihi bir kişilik. 
Nuremberg'e Nazi liderleri ile çalışması için davet ediliyor, onlara İQ testleri, Rorschach testleri uyguluyor, kişilik analizleri yapıyor, çalışmalarını ileride kitaplaştırmak üzere ayrıntılı olarak tutuyor Göring'e yaklaşımı, ona duyduğu merak, dehşet, konuşturma arzusu, istediğini almak için karısı ve onun arasında mektup taşıması, Göring'in karısı ve kızıyla geçirdiği zaman filme derinlik katıyor. Göring'in zekası, insanları etkileme becerisi, sıradan insanların suç makinesine dönmesi gibi unsurların başarıyla incelenmesin yanı sıra müttefiklerin adalet mi intikam mı ikilemi, ilk kez savaş suçu kavramının ortaya çukarılması için verilen çaba da ilgiyle izleniyor. Orjinal olduğunu düşündüğüm siyah beyaz sekans lardan renkli ve geçişler de bize tarihi bir gerçeğe baktığımızı hatırlatıyor. 
Douglass Kelley sonunda gerçekten de bu konuda bir kitap yazıyor. Profesyonel görüşü Nazilerin canavar olmadığı, insanlıktan kopuk sosyopatlar olmadığı, son derece normal ve sıradan oldukları yönündedir. Asıl tehlikenin uygun koşullarda sıradan insanların neye dönüşebileceği ihtimaline dikkat çekmeye çalışıyor ancak günün koşulları buna uygun olmadığı için kitabın tanıtımıyla ilgili açıklamaları ilgi çekmiyor onun da sonu Göring'inki gibi oluyor.
Tiflis'te
Sabahın erken saatlerinde vardım. Yorgunluk, para biriminin yarattığı kafa karışıklığı nedeniyle taksici kazığıyla başladım güne. Havaalanında söylediği ücretin üç, dört katını istedi. Onun istediği kadarını vermedim ama yine de fazladan para da kaptırdım. Tiflis'te bolt uygulaması çok yaygın ve ucuz, siz benim gibi tongaya düşmeyin, baştan yükleyin ve oradan araç çağırın. (Edit: Dönüş için bolttan taksi çağırdım. Adamın istediğini vermeyerek normal bir ücrete gelmeyi başarmışım.)
Otele saat yedi gibi gelince bavulumu emanete verip biraz dolanayım dedim. Saat üçte geri döndüm. O araya kahvaltı, eski şehir sokaklarında dolanma, Kvarts kafe'de kahve molası ve portre çizimi, füniküler ile Mtamindsa Parkı'na çıkış, dolaşma, öğle yemeği, Dry Market dedikleri bit pazarını sığdırdım. Odama yerleşip duş aldım. Dinlendim. Otelin yakınlarında bir akşam yürüyüşü yaptım. Kısa yürüyüşte amaç aynı yoldan geri dönmekti. Binalara, dükkanlara, heykellere, duvar resimlerine bakarak, dikkatimi vererek yürüdüm. Aynı yolu geri dönmek göründüğü kadar kolay değil. Mutlaka atanan bir ayrıntı çıkıyor, kaldırımın o tarafı yerine bu taragında yğrüdüpün için eski gördüklerini kaçırman, yeni ayrıntılar yakalaman hayli olası. Bir ölçüde buluyorum yolu ama bir yerde kaçırıp dolap beygiri gibi dönüyorum, uzatıyorum ve soruyorum. Bir şehri gezmek de böyle bir şey değil mi zaten? 
Günün sonunda 20 km'yi aştım. Neredeyse yarı maraton mesafesini yürüyen bacaklarıma, dün sabahtan beri uyanık beni taşıyan bedenime teşekkür edip uyumaya hazırlanıyorum. 



21 Mayıs 2026 Perşembe

Bir tatlı hatıra

Hafta başından beri evden işe, işten eve, arada kısa mesai, yatak istirahati ile geçti günler. Haliyle sıkıldım. Bugün birkaç kere muayenehanenin önüne çıktım hava almak için. Morsalkımlar döktü çiçeklerini. Yeşil bir paravan şimdi, sokakla aramıza gerilen.Gölgede oturdum. Derin nefesler aldım, verdim. Arkadaşımla telefonda sohbet ettim. Ani gelişen, küçük bir kriz için empati aldım. Sonra onu dinledim. Şiddetsiz iletişim kampında geçirdiği deneyimi anlattı. Küçük çatışmalar, kendini açmalar, duygu ve ihtiyaç tahminleri, yeni stratejiler, herkesin duyulması için alan tanınması... Bir arada yaşamanın ne zor, geçinmeye gönlü ve hevesi olmanın ne büyük meziyet olduğunu düşündüm. 

Kızım, arkadaşlarıyla çarşıya gitmek için izin istedi sonra. İşim bitince buluşmak üzere sözleştik. Hataylı bir ailenin işletmesine gittik ve yöresel yemekler denedik. Hatay'da yediklerim kadar lezizdi. Çay, kahve faslını sahile bıraktık. Yol boyu konuştuk. Çay bahçesinde bir arkadaşım da katıldı yanımıza. Sırlardan bahis açıldı, dedikodulardan... Laf lafı açtı. İsim vermeden birinden bahsettim. Kızım da, arkadaşım da tanıyor muyum diye sordu. Kızıma hayır, dedim. Arkadaşıma sen de tanımıyorsun manasında Deniz bile tanımıyor, dedim. Aksi pekâlâ mümkün elbette ama fark ettim ki kızım benim hayatımın merkezinde. Arkadaş bellediğim hemen herkesi tanıyor, biliyor. Birbirimize sahiden yarenlik ediyoruz. Sohbet ediyoruz. Bunun için çok şükran dolu içim. Hayatımın en büyük iyikisi, başarısı, sevinci bu sanırım. Kızımla olan ilişkim. Ona verdiğim emek ve inşa ettiğimiz ilişki. Bir kez daha tanıklık ettim bu zenginliğe bu akşam ve keyfine vardım. Günün mutluluğu ve tatlı hatırası olarak geçsin kayıtlara. 


Zihin oyunları, Çatlak ve kırılma zamanı

Şimdi, şu an burada, içim biraz sıkışık, konforsuz. 
Aldığım bir haberin etkisi diyelim. Suçlanma enerjisinin taşıdığı bir rahatsızlık hâli. Doğrudan bana iletilmediği gibi sormak için aradığımda telefonuma da çıkılmadı. Hâliyle bekleyeceğiz. 
Şimdi, şu an burada, yazarak kendimi sağaltmak istiyorum. 
Kelimeler istediğim gibi çıkmıyor. Artık, her ne ise o, nasıl olacaksa, aksın, çağlasın istiyorum ama yazabileceğimden de emin değilim. Yazı masasına sık oturmuyorum. Koşu alanına nadiren çıkıyorum. Başucumda Murakami'nin "Koşmasaydım Yazamazdım" kitabı. Bir yazarın, barını kapatıp kendinden roman yazarı doğurmasının, yazmayla kurduğu ilişkinin, koşuya başlamasının hikâyesini seviyorum. Koşmayı öğrenemedim henüz ama her denememde neden bu kadar insanın koştuğunu anlayabiliyorum. Bedenim zorlansa da tüm dikkatimi nefesime, bacaklarıma yöneltmenin hazzını hissediyorum. Kaval kemiğimin ince ince sızlaması hoş değil. Pek narin kendileri... Korkuyorum da, sakatlanırım diye. PT ile konuşuyorum. Zıplatıyor beni. Bedenimin giderek güçlenmesi hoşuma gidiyor, bezgin şekilde girdiğim salondan yükselmiş bir enerjiyle çıkmak da öyle. Giderek daha çok çalışma saatlerim üzerine düşünüyorum. Sektör olarak çok çalıştığımızı, uzun saatler boyunca kapalı alana tıkıldığımızı... Bizim işler de böyle, ne yapalım, her işin avantajları ve dezavantajları var. Dün erken çıktım örneğin. Seramik Müzesi'nin bahçesinde kadın meslektaşlarla toprağı yoğurduk, şekil verdik. Alıştığımız türden aletler ve ellerimiz farklı türden materyalin üstünde çalıştı durdu. Bir küçük saksı yaptım. İçine sukulent dikerim niyetiyle. 
Keyifli bir mola aldık hayattan. Eh borcu da çok köftehorun. Ödeyecek, yeri geldikçe...

                                                                                   *
Kim bilir hangi günden kalma bir başlangıç. Bazen ilerlemek için yalnızca başlamak gerek. O yüzden güncelliğini bir kenara bırakıp kaldığım yerden ilerletiyorum satırlarımı. Aynı yakıcılıkta yoklamıyor bu durum içimi. Duygular geçici olmasıyla meşhurdur ne de olsa. Konuştum. Çünkü yüzleşmekten kaçmamam gereken bir durumdu. Arkasında durunca, bir kusurum, sorumluluğum neyse telafi etmeye hazır olduğum bilinciyle konuşunca aslında durumun benden bağımsız olduğunu da anladım. Neyse bıraktığım yerden ipi topladım. Duyguların geçiciliğine vardım. Sahiden geçmesini istediğim duygularım var bu ara. Bırakmam gereken düşünceler... Her insanın içinde taşıdığı olgulara, durumlara bakıp artık düşünerek buraya yakıt, besin taşımayı kesmenin en doğrusu olduğunu kavradığı anlar vardır ya; hah işte oradayım bir süredir. Ama ayların alışkanlığı var, bana iyi geliyor/gelebilir ama düşünceleri var, otomatik olarak çekilmeler var. Objektif kalmaya çalışıyorum; hikâye yazmamaya, tutunduğum şeyin farkına varmaya, bunun ihtiyaçlarımı gidermek için bir strateji olduğunu ta içimde bilmeye, şu an bunları gideremesem de başka başka kaynaklar olacağına inanmaya çalışıyorum, içimde bırakma gücü olduğuna... Zihin oyunları işte. Bir bakıyorsun kaşla göz arasında bir senaryo yazmış, dahası seni de inandırmış. Haliyle işler zihnindeki metne uygun ilerlesin istiyorsun. Ama hayat multifaktöriyel bir şey. Kontrol edebildiklerimiz var, edemediklerimiz var. Dilek dilemek, niyet etmek bile kendi kısıtlı zihnimizle bir şeyler istemekten, ummaktan geçiyor. On yıllardır duyduğum, ezberime aldığım bir Buda sözü diyor ki: "Ummaktan vazgeçtiğin an her şeye sahip olursun." Ya da böyle bir şey. Gerçekten dediyse.. Söz kimin, aslı nasıl tam olarak bilinmez ama içeriğe itiraz etmek mümkün değil. Çünkü hayatta her şey geçici. Bu geçicilikle didişmeyi bıraktığımız an da özgürleşiyoruz. 
                                                                                *
Şimdi şu an burada üzerinize afiyet öksürüyorum. Güneşte sıcak, gölgede serin günlerin hediyesi galiba. Yürürken terleyip sonra üzerine üşütmüş olmalıyım. Tam olarak ne oldu bilmiyorum ama cumartesi gecesi  boğazımda yanma başladı. Bitki çayı, gargara yapsam da nafile o yanmanın önce kaşıntıya, sonra öksürüğe dönmesini engelleyemedim. Salı günü çelenk koyma töreninden sonra işe gittim, bir hasta baktım ve günün kalanını çıkaramayacağımı fark ettim. Pazar günü de o halimle koşmaya çıkıp bedenimin üzerine gitmiştim. İlk kez kesintisiz 20 dakika koşmamla gurur duysam da dinlenme ihtiyacımı daha fazla görmezden gelemedim. Bu hafta spora gitmedim. Olabildiğince erken yattım. Yeniden Yan Yana'yı izledim. Sinemada çok daha fazla gülmüştüm. Kalabalıkla bir salonda izlemenin etkisi olsa gerek. 

                                                                                *
Parşömen Edebiyat yayın hayatına son vermiş. Bu tür işleri yürütmek hiç kolay değil. Çok emek, çok sabır, çok zaman istiyor. Onur bunu yıllarca layığıyla yaptı. Tamamen gönülden. Ben de dahil pek çok yazarın ilk öykülerinin yayıncısı oldu. İlk kitabını çıkaran yazarlar ile yaptığı İlk Göz Ağrısı söyleşileri ile yazarların ilk kitap heyecanına ortak çıktı. Birlikte ortak üretimler de yaptık. Bloğuma yaptığım "Nasıl Yazar Oldum?" bölümünü oraya taşıdık, ben bir süre çocuk edebiyatı üzerine yazılar yazdım, söyleşiler yaptım. Ama bunlar çok emek, çok sabır, çok zaman istiyor. Bir yerden sonra nefesi, hevesi yetmiyor galiba insanın. Benim içine düştüğüm hâl de böyle bir süredir. Bloğa yazıyorum ama eskisi gibi edebiyat platformları için üretmek, paylaşmak hevesim epeyce azaldı. Oralarda direnmek, sürdürmek için bir motivasyon gerekiyor sanırım. Başlarda motivasyon çok sağlam. Bir yazar olarak ortaya çıkmak, ben de varım demek! Sonrası için sadece içsel motivasyon yeterli gelmiyor galiba. Okura ulaşmak, okurdaki yankını almak istiyorsun en azından. Telifini almak, her defasında yayıncı yayıncı gezmemek... Geçenlerde Tiflis hakkında öneri almak için yazdığım bir yazar arkadaşım, öykü dosyasına yayıncı bulamadığından, bir roman üzerinde çalıştığından bahsetti serzenişle. Nereden bulaştık bu işlere gibisinden bir yakınmaydı, bu. Hak veriyorum ona, anladığımı da tahmin ediyorum. Yazma hevesi, kurmaca üretme sabrı, çalışmayı sürdürme kararlılığı var, ama sonrasında bizden bağımsız o kadar çok etken var ki, sürdürmek deli işi, yazmamak imkânsız. Benim sessizliğim de biraz buralardan kaynaklı. Onur'un Parşömen'e nokta koyması, arkadaşımın yayıncı bulamaması hepsinin kaynağı aynı. Çözümü yok. Kervan misali dur kalk, yola devam edeceğiz sanırım. Bu arada hayat dolacak kollarımıza...

                                                                              *
Bayrama az kaldı. İlk kez gerçek anlamda tek başıma tatili bekliyorum. Dört gözle mi bilmiyorum. Biraz çekiniyorum da belki. Şimdiye değin deneyimlemediğim bir şey. Yalnızlıkla derdim yok ama daha önce hiç insansız kalmadım bir tatil süresince. Otel odasında tek bile kalsam gün içinde arkadaşlarımla olduğum, sosyalleştiğim zamanlardı. O yüzden gerçekten merak ediyorum. Kendimi bu anlamda ilk kez sınayacağım, tanıyacağım bir tatil olacak. Bakalım sevecek miyim, yoksa elim hemen telefona gidip kendimi mi oyalayacağım? Niyetim kendi ritmimde ağır usul gezmek şehri, kafelerde oturmak, kitap okumak, kahve içmek, defterime notlar almak... Belki bloğa yazarım günlük notlarımı, izlenimlerimi... Sonra fotoğraf karesi kovalayacağım. Muraller, esprili sözler... Gürcü edebiyat hiç okumamıştım. Bir de kitap edindim. Nodar Dumbadze'den "Ben, Ninem, İliko ve İlarion" Kitapyurdu okurlarının yorumları genel olarak iyi. Yazarın dilini yalın ve komik bulmuşlar. Kitap ikinci baskıyı da görmüş. Bu vesileyle ilk kez bir Gürcü yazar okuyacağım. Hiç Gürcü filmi izlemediğimin de farkına vardım. Bir ara ona da el atarım. Bakalım komşu da neler olup bitiyor. 

                                                                            *
Dün bir arkadaşım hikâyesinde Çatlak adlı romanı paylaşmış. Beğendim hemen. O da yanıt verdi hemen: "Tuğba okudun mu? Okumadıysan tavsiye ederim." Değişik bulduğunu, ona dokunduğunu, beğendiğini söyledi. Edinirim belki. Okurluğuna güvendiğim bir arkadaşım. Hatta imrendiğim... Bir kitabı okumak ve üzerine derinlemesine sohbet etmeyeli çok oldu. Geçenlerde bir arkadaşım yapalım, dedi. Tamam, dedim. Bir de kitap önerdim.  Aldı hemen. Okudu mu bilmem ama ben yeniden okumadım. Verdiğim bazı sözleri tutamıyorum. İçime kaçan okuma yazma hevesinden olsa gerek. Bakalım, vardır bunun da bir kırılma zamanı. Olmalı, olacak, istiyorum.