27 Eylül 2026 Pazar

Pazar mektubu

Sevgili arkadaşım, 

Haftalardır elim yazmaya varmıyor. Bloğun içi onlarca bitirilmemiş taslakla dolu. Yazın okuduğum kitaplara, yüzme molalarına, gün batımlarına, yaz konserlerine dair bu bitmemiş notlara, bitirmek için gereken emeği, zamanı harcamıyorum. Çünkü kum taneleri gibi aktı, bitti. Üzerine söylenecek söz yok gibi geliyor. Ama yazmak da istiyorum, ses vermek, ses duymak. Eskisi gibi burayı aktif kullanmak. Sözcükleri zihnimi derlemek toplamak için kullanmak... 

Mektup bunun için iyi bir araç olur diye düşündüm. Okuru belli olmasa da sevgili arkadaşım diye seslenerek cümle kurmanın, söze başlamanın samimi, baskıyı azaltan bir yanı var. Yaz hızlı geçti arkadaşım. Koşarak başladım, koşarak bitirdim. Bozcaada Yarı Maratonu'nda 5K koşu ile deniz sezonunu açıp Ayvalık Yarı Maratonu'nda 5K koştuktan sonra finali yaptım. Yaza çokça şey sığdırdım. Kısa hafta sonu tatilleri, gün batımları, arkadaşlarla buluşmalar... Yazın en sıcak haftalarında bile spora gitmeyi aksatmadım. Sürdürdüm. Adım adım elli yaşa geldim, dayandım ve içine girdim.

Bozcaada koşusu sırasında merkür retrosu yaşanıyordu. Çok tuhaf bir şekilde tam da aile içi ilişkileri, eski kırgınlıkları, üstü örtülmüş sırları işleyen retroda bu mesele nurtopu gibi kucağıma düşmüş, üstü çok güzel örtülmüş bir sır, olayın kahramanlarından habersiz ifşa olmuştu. Doğrudan benimle ilgisi olmasa da çamuru bana da sıçradığından bu yaz bu mesele arka sekmede hep açıktı ve ağzımızın tadını kaçırdı. Benim meselem, benim ayıbım, kusurum olmadığını idrak etmek, bununla başa çıkmak da yaz aktivitesi olarak kayda geçti. Tabiri caizse tarih tekerrür etti dedirtti. Şimdi çemberin ve o toz dumanın dışında olduğum için daha net görebildiğim bu olaylar silsilesine baktığımda geçmiş olumsuz deneyimlerden gerekli dersi çıkardığımı fark ediyorum. Aynı olaylar tekrarlanıyor. Rolüm bu kez farklı. Ama ben döngünün dışına çıktım. Olayların beni ezmesine izin vermiyorum, düşüncelerimin ipini bıraktım. Haklılığımı kanıtlama peşinde de değilim. 

Sevgili arkadaşım, 

Yeniden yazmaya başlamak için motivasyona ihtiyacım var, kelimelerle yarenlik etmek için, sıkı sıkı olmak için, kitaplarla düşüp kalkmak, onlara daha yakından bakmak, ile yarar bir yol olabilir diye düşünüyorum. Bir kitap kulübü mü kursam, yoksa yazma ödevleri de olan Sanatçının Yolu gibi kitaplarla yol mu alsam bilmiyorum. Şimdi havalar soğudu ya, yaz güneşi uzaklaştı, mesafelendi, yorgan lar çıktı, günler kısaldı, ev içinde geçirilen süreler uzadı, okullar açıldı, öğrencilik başladı ya, benim de öğrenci olasım, çalışasım var. Ev çalışma alanlarıyla dolu. 2+1 evde altı masa var arkadaşım. Biri bahçede, zamanı geçiyor. Bugün için belki kahvaltı yaparız dışarıda diye düşünüyordum. Ama hava kapalı, rüzgarlı, serin. Belki öğle saatlerinde bir kahve içeriz. O kadar. Sonra sezon bitiyor. Minareleri falan da kaldırmak gerek. Günler hem hep birbirinin aynı ve durağan hem de hiç bitmeyen bir devinim içinde geçiyor. Evde katlanması gereken çamaşırlardan oluşan bir yığın var. Okunmamış kitap kuleleriyle yarışır. Bugün el atmalıyım. Çarşamba yola çıkıyorum çünkü. Kongre var. İstanbul yolcusuyum. Ben yokken ablam eşlik edecek kızıma. Evi de temizlemeli. Market alışverişi de şart. Dün yufka gibi serilmiştim yatağa, öyle beyaz, haksız, yorgun. Sıcak duş, başlanmış patates ve uykunun çözemeyeceği bir şey değil. Toparladım akşama kadar. Baş ve vücut ağrısı için masaja gittim sonra. Katır kutur bedenim be kadar yoğrulsun gevşemese de iyi geldi kendimi lifalı ellere bırakmak. Sonra çorbacıya gittim. Kızım ve arkadaşı geldi yanıma. Yarenlik evde sürsün diye davet sundum. Akşam yemeğini hazırladım sabahki kırıklığımın kalmadığını  fark ederek. Yemeğin üstüne bir de okey patlattık, sonra da mısır. Gelen, kızımın kreşten arkadaşı. O yaşlarda bize ilk geldiği günü anlatıyordu geçenlerde, karşılaştığımızda. Ben yine mısır patlatmışım. Mısır patlatan anneleri seviniz. Arkadaşları eve davet eden, çay demleyen, soru soran ve dinleyen anneleri de keza öyle. Evlerin arası uzak değil ama hava kararınca bir başına yollamak olmaz diye hep beraber yola revan olduk oyun bitince. Dolunay ışığında, cep telefonundan yükselen ezgilerle ıssız yolu bir gittik, bir döndük. Bir bölüm daha Gilmore Girls izledik. Ben doğru uykuya... Gece boyu birkaç kez uyandım ama uykumu korkutup laçırmamak için usul usul davrandım. Kazanan yeniden sımsıkı yumulan göz kapaklarım oldu. İşte buna sevinebilirim. Çünkü dünkü yorgunluğun, halsizliğim ve hastalığın sebebi kendimi geç saatlere kadar yiyip midemi tıka basa doldurma, gece uyanınca telefonda kelimelik oynama suretiyle kendimi sabote etmem idi. Bu sabah daha dingin, daha kendime gelmiş uyandım. Mükellef bir pazar kahvalrısı için hazırım. Kızım uyanana, afyonu patlayana kadar bulaşık makinesini boşaltır, kirlileri doldurur, kısa bir yürüyüşle File'ye varır, sıcak baget ekmek alırsam güne iyi başlamış sayacağım kendimi. Ya sen arkadaşım, bu güzel pazar sabahından senin muradın ne? 

3 Eylül 2026 Perşembe

Bir Vatozun Anlattığı

Sığ sularda yürüyüp birilerinin sığlığı üzerine dertleşiyorduk. Dedikodu maksatlı değil. Yaptıkları eylemler bizi incittiğinden, zarar verdiğinden. Arkadaşım ve ben. Metafor değil. Denizin içindeydik. Eylül güneşi tepede pırıl pırıl parlıyordu. İğde ağacının altına çektiğimiz şezlongta yeterince ısınınca denize girmeyi teklif etmiştim. Kuzey Ege'ye has serinlik bir anda suya dalmama izin vermediğinden suyun içinde hem yürüyor hem sohbet ediyorduk. Kıyıya paralel. 

Dönüş yolunda ayak tabanımın altında bir yumuşaklık hissettim ve refleksle ayağımı yukarı kaldırdım. Bir "Ayy" hecesi döküldü ağzımdan. O anda kuma gömüldüğü yerden bir uçan halı misali süzülen vatozu gördüm. Yanımızda beliren adam, "Dikeni battı mı?" diye sordu. Dikeni batmamıştı. Kumun altına gizlendiği yerde istiridyeleri, midyeleri yiyerek beslenen vatozun o anda sohbetimize konu olan kişiye ne kadar benzediğini fark ettim. Gizleniyordu. Gözden ırak besleniyordu. Üzerine gidince kaçıyordu. Ve dikeni, hem savunma aracı hem de yükü kendi kuyruğunun ucundaydı. Hayat, anlamam için bir sembol, armağan sundu bana tepsi içinde,  bir anda. Mesajı aldım. Arkadaşım da fark etti. Birbirimize baktık. Sözsüz bir anlaşmayla suya daldık ve bıraktık ne varsa tuzlu suya. 



25 Ağustos 2026 Salı

Kendi kalbine huzurla yerleşmek

Siz beni özlediniz mi, bilmiyorum ama ben yazmayı ve ses vermeyi özledim. Yaz hâlleri diyelim sessizliğimin sebebine. Layığıyla durup dinlenemediğim, molaları makûl sürelere yayamadığım, sıkıştırdığım, yoğunlaştırdığım, elimden geldiğince mesai biter bitmez her bir günü, her bir haftayı tatilmiş gibi yaşamaya çalıştığım bir yaz sürüyor. 

Çok gün batımı izledim. Çok arkadaşla buluştum. Çok kadeh tokuşturdum. Çok selfieye konu mankeni oldum. Leziz mezelere ekmek bandım. Soğutulmuş kadehlere lıkır lıkır üzüm suları döktüm. (kelimeler buzlanmasın durduk yere) Aynı kumsala ayak bastım. Aynı denizde yüzdüm. Değişmeyen dev kadroyla. 

Aynı suda iki kez yıkanılmaz demiş ilk filozoflar. Haklılar. İlk kez birlikte plaja gitmelerimizin üstünden 36-37 yıl geçti belki de. Biz aynı değiliz. Dün bir arkadaşımın benim içimi soğutmak için sarf ettiği cümlelerden alıntıyla ve ilhamla yazıyorum şimdi bunu. Evet, büyük galibiyetlerimiz de olmadı ama acayip zorlukların, yenilgilerin, hayal kırıklıklarının, aldatılmaların, arkadan vurulmaların da içinden geçtik. Ve hâlâ sığıyoruz kalbimize, birbirimizin hayatlarına. 

Sosyal medyada yenice paylaştığım afili bir cümleyi buraya da alayım. Tam da yeri gelmişken. Şöyle demiştim gülümsediğim bir fotoğrafın altına:

"Ev romanından çekip çıkardığım bir mesaj iliştireyim şu fotoğrafın altına. Gerçek evini bulmuş olmanın rahatlığıyla. Gerçek ev, insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenler hiçbir yerde barınamaz. Yerleşenler ise böyle içten gülümser." 

Bir Shakira değilsem de bu satırlar da göndermeliydi elbette.  Artık dürüstlüğüne inanmadığım, sözleriyle eylemleri birbirini tutmayan, içimdeki adalet terazisini hep kendi lehine bozmuş, orayı sarsmış kimselerin ardından haksızlığa uğradığını düşünen ben'e seslendim, onu avutmaya çalıştım. Ayrıntılarla uğraşmayı bırak. Aklına ilk gelen cevap doğru yanıttır. Artık muhatabına değil, kendine, içine, evine dön. Yalnızca orayı gör, dedim. Psikologla konuşurken şöyle bir şey demiştim. Neden beni rahatsız eden bir olay karşısında  o kadar da keskin bir tepki vermediğimi irdeliyorduk. Bir beyaz sayfaya bir damla mürekkep döküldü. Onu yayarsam kendime, hayatımdaki renklere, güzelliklere yer kalmayacak. O yüzden orayı sınırlandırmaya çalışıyorum. Haklı bir gerekçe. Ama hâlâ diş sıkma meselesiyle uğraştığıma göre bunu sadece zihnim biliyor, bedenim değil. Geçen perşembe yeni bir şey geldi kulağıma, sanki talep etmişim gibi. İnkar edilen bir mevzunun aslında doğru olduğuna dair, aklına ilk gelen yanıt doğrudur demem ondan işte. O gün spora gittiğimde çok sinirliyim. Kol çalışalım, dedim. Antrenman boyunca koca koca toplar, ağırlıklar elimde vurdum, zıplattım, sıçrattım, kaldırdım, indirdim, savurdum. Bedenimden o öfke ve kızgınlık kollarım vasıtasıyla aktı gitti. Bu şiddet meselesi de böyle bir şey muhtemelen. Kızgınlık, öfke bedene sirayet ettiğinde, yumruklar sıkılıyor ve oradan çıkmak istiyor. Bunun yanlış olduğu bilinciyle tepkisiz kaldığımızda ise bedende birikiyor. Somatik travma çalışmaları da bu zemine oturuyor anladığım kadarıyla. Antrenman sonrası hissettiğim o şahane hâli hatırlayınca çok da anlamlı. 



20 Ağustos 2026 Perşembe

Kitap tanıtımı: Ev

EV: BELLEĞİN, KIRGINLIKLARIN VE ERTELENMİŞ YASLARIN PEŞİNDE BİR YOL HİKÂYESİ

Nermin Yıldırım, okurunu her yapıtında konfor alanlarının dışına davet eden, insan ruhunun girintili çıkıntılı, mayınlı arazilerinde dolaştıran bir yazar. "Unutma Beni Apartmanı" ile başlayan edebi yolculuğunun yedinci durağı "Ev" ödüllü bir roman. 2021 yılı Duygu Asena Roman Ödülü sahibi kitap, yayımlandığı günden itibaren okurun ilgisini çekiyor. Hep Kitap'ın ardından yayın hakları Everest Yayınları'na geçen roman 35. baskısıyla çok satan bir kitap olmayı da başarıyor. 

Yıldırım "ev" imgesini alıştığımız korunaklı liman, ana rahmi ya da aidiyet gibi sıcak ve şefkatle sarıp sarmalayan bir imge olarak karşımıza çıkarmıyor. Bu romantik kabulü kökünden sarsıyor ve bize bambaşka bir yol hikâyesi anlatıyor. Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı Seher arkadaşı Ogo ile Hristiyanların ünlü hac rotasını, Portekiz'de başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela Katedrali'nde son bulan, Samanyolu'nun dünyadaki izdüşümü 263 kmlik yolda ilerliyor. Roman fiziki yürüyüşle açılıyor ancak ilk sayfalardan itibaren Seher’in fiziksel yolculuğun yanı sıra kendi iç dünyasının karanlık labirentlerine doğru yürüdüğü de anlaşılıyor. 

Bu yolculuk, kaçış ile arayışın, unutmak ile hatırlamanın bıçak sırtı dengesinde bir yürüyüş. Fiziksel yürüyüşe Seher'in terapi seanslarının hatıraları da karışıyor. Bireysel travmalarla yüzleşmek için kullanılan EMDR terapi yöntemi seansları bir anahtar gibi Seher'in geçmişinin üzerine kapanan kapıları tek tek açıyor. Okur da o mahrem terapi odasının içine giriyor ve terapist ve danışanın seçtiği fotoğraf karelerini arka arkaya diziyor; Seher'in geçmişini bir fotoğraf albümünü inceler gibi uzaktan, mesafeli ama sarsıcı bir bakışla izlemeye başlıyor. 

"Sahte Anı" ve Belleğin Politik Mimarisi

Ev romanının en özgün ve akademik literatürle de dirsek teması kuran yönü, "bellek" olgusunu edilgen bir depo olarak değil, kurmaca bir yapı olarak ele almasıdır. Freud ve Janet’ın psikolojiye kazandırdığı "sahte anı" kavramı etrafında şekillenen anlatıda; Seher, hakikat olarak bellediği pek çok hatıranın, aslında şimdiki zamanın ihtiyaçlarına göre kurgulanmış birer meşruiyet arayışı olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Yazar Literaedebiyat'ta yayımlanan bir söyleşide bu bağı şöyle anlatıyor: 

"Hatırlamanın meşakkatli bir iş olduğunda hemfikiriz. Toplumsal olarak da böyle bu, kişisel olarak da. Neticede bellek tümüyle politik ve mayınlı bir alan. Buradan bakınca hatırlamanın bir cennet vaadi yok ama tam göbeğinden geçerek de olsa sonunda cehennemden çıkma vaadi taşıyabilir. Hatırlamak ve beraberinde yüzleşmek. Bu anlamda Ev'de derin bir kazı var. Seher özbenliğine ulaşmaya çalışan, sancılı bir kazı yapıyor. Yüzeyden dibe doğru giderken, hakikat dediği şeyin kurgudan ibaret olduğu gerçeğiyle, yani geçmiş yaşantılarını aktüel ihtiyaçlarına göre kurguladığı gerçeğiyle karşılaşıyor. Pek çok psikanalistin Janet ve Freud'dan ilhamla kurcaladığı o meşhur sahte anı olgusuna yaslanarak, hatıralarını sorguluyor diyebiliriz. Hatırlamayı seçtikleriyle ya da düpedüz uydurduklarıyla geçmişi baştan dizayn ettiğini ve yıllarca kendi yalanına inanmayı becerdiğini görüyor."

Yıldırım, toplumların da tıpkı bireyler gibi geçmişi işlerine geldiği gibi yeniden inşa ettiğini, dürüst bir yüzleşme yaşanmadığı sürece bu kurgusal cennetlerin birer cehenneme dönüşeceğini ima ederek belleğin güvenilirliğini tartışmaya açıyor. Bu tartışma alanı elzem çünkü bellek, sadece bireysel bir psikanaliz alanı değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, patriyarkanın ve toplumsal baskıların doğrudan müdahale ettiği politik bir alan olarak beliriyor. 

Kadınlık, Patriyarka ve "Kutsal" Ailenin Sınırları

Yıldırım’ın edebiyatında kadın figürler, toplumsal normların kendilerine biçtiği "ideal" ya da "uslu" rollerin çok ötesindedir. Ev’de de bu çizgi bozulmuyor. Patriyarkanın palazladığı iktidar ilişkileri, aile kurumunun korurken sakatlayan yapısı ve kutsallaştırılan ebeveynlik rolleri, romanın cesurca deştiği en temel alanlar olarak biçimleniyor. 

Erkek egemen söylemin "arızalı" ya da "marjinal" olarak yaftalamaya meyilli olduğu kadın karakterler, Yıldırım’ın kaleminde anormalliklerin havada uçuştuğu bir dünyada son derece "sahici" ve "normal" tepkiler veren öznelere dönüşüyor. Yıldırım; yapış yapış, içi boşaltılmış bir sevgi dili yerine, anlamaktan ve cesurca yüzleşmekten doğan sert ama gerçek bir merhameti savunuyor. Ailenin çocuklukta açtığı yaralar, yetişkinlikte ilişkiler, dostluklar ve aidiyet krizleri üzerinden yeniden üretilirken; roman okura bavulunu toplayıp çocukluk evinin kapısından çıkmanın yetmediğini hatırlatıyor. Çünkü gerçek çıkış, fiziksel olarak çekip gitmek değil; o duvarların arasında biçimlenen ve üzerimize giydirilen kimlikten özgürleşmek. 

Gül Bahçesi Vaat Etmeyen Yazar

Ev, rahat bir okuma tecrübesi vadetmiyor; aksine, okurun zihnindeki hazır şablonları sarsan, dikenli ve katmanlı bir metin olarak kendini var ediyor. 

Yazarın roman boyunca altını çizdiği en belirgin hakikat belki de şurada gizli: Ev, ne haritalardaki muğlak bir coğrafi koordinat ne de dört duvardan ibaret bir beton yığınıdır. Gerçek ev; insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenlerin hiçbir yerde barınamayacağını hatırlatan Ev, edebiyat dünyasında uzun süre konuşulacak, referans gösterilecek başyapıtlardan biri olmayı hak ediyor.


31 Temmuz 2026 Cuma

Yaz okumaları

Bir beraber yazma sürecini daha bitirdik. Yazma süreci, her zamanki gibi kalemimizin ucunu açtı. Şu sıcak yaz günlerinde bizi yazı masasının başına geçirdi. Öyle ya da böyle. Hep birlikte geçmişi yad ettik, eskilerle yüzleştik, onlara bugünün ışığında tekrar baktık. Şimdiye değin kurguladığımız halini hatırladık, değerlendirdik belki de revize ettik. Geçmişi hatırlamak, hep bir yeniden kurgulama hâli çünkü. Duygularımızın, düşüncelerimizin etkisi altında bakıyor ve bir gerçeklik algısı yaratıyoruz. Aynı sofraya oturup o masadan bambaşka durumlarla (kimi aç, kimi tok, kimi doyumlu, kimi mutsuz) kalkmamız gibi bir şey. Tam da buralara değinen bir romanı bitirdim geçenlerde. Nermin Yıldırım'ın Ev romanını. Kitabı sevdim. Oturdum, TDB Dergi'ye hakkında bir yazı da yazdım. Bir meslek dergisinden çok edebi platforma yazılmış gibi derinlikli bir tahlil çıktı ortaya. Dün toparladım yolladım. Elimdeki dört öykülük bir çocuk öykü dosyasını da yazar bir arkadaşıma yolladım. Yollarken de açıp hızlıca okudum. Beğendim de ama bu birkaç yıldır o dosyaya yayınevi aradığım ve dosyanız elimize geçti yanıtı dışında yanıt alamadığım gerçeğini değiştirmiyor. Yazmak ve yayımlanmak doğru orantılı değil. Dolayısıyla bir dosya tamamlandığında, arayış süreci başladığında, henüz yayımlanma imkânı yoksa, ya da yıllar sürebilecek bir yayın programına alınıp bekleme sürecine girilmişse, o dosyanın üstünden atlayıp yenisini yazmaya koyulmak lazım. Ama içsel motivasyon bir yere kadar yetiyor, bir ödül ve haz mekanizmasına ihtiyaç duyuyoruz. Yazar için o ödül ve haz kitabın basılmış hâlini eline almak. Kiminle konuşsam, dağıtımdan, yayınevlerinin geç yanıt vermesinden, yayın programın alındığı halde iki yıla yakın bekleme sürelerinden bahsediyor. Kendimize çetin ceviz bir uğraş seçmişiz vesselam. Yayıncılık dünyasının yavaşlığına tezat, özgür bir alan burası. Blog yazmaya başlamamın en önemli sebebi de buydu esasında. Kendimi bir jüriye, seçici kurula beğendirme zorunluluğu olmadan, yazma hevesim içimde canlıyken, yazmak ve sıcak sıcak paylaşmak. Gelen yorumlarla okurun varlığını fark etmek, yola devam etmek için bir sıcak merhabayı, nefesi hissetmekti. Bu motivasyonla başladım blog yazmaya, bu motivasyonla da sürdürüyorum. Bununla beraber 2026 yılı bitmeden bir güzel haber duymak istiyorum. Sonbaharın gelmesiyle yepyeni bir dosyaya başlayabilmeyi, sürdürmeyi, her zamanki yazdıklarımdan farklı olarak daha oylumlu tek bir metin üzerinde çalışabilmeyi diliyorum. 

Evet, o projeyi erteliyorum. Çünkü dışarıda yaz var. O turuncu portakal her zamankinden güçlü, her zamankinden yakın. Fön makinesi gibi ha babam, de babam üflüyor üstümüze üstümüze. Mevsime has bir durgunluk var iş yerimde. Tatile tamamen çıkmak yerine hafta içi günübirlik kaçamaklar yapmayı, hafta sonlarını değerlendirmeyi seçiyorum. Geçen gün adaya gittim. Sabah 9.30'ta indim limana. En yakın tesise geçip denize daldım. Tam sevdiğim gibiydi deniz. Dalgasız, berrak, pırıl pırıl, tadında bir Ege serinliği. Gir çık, sallan yuvarlan, kuru, bunal, yeniden yüz. Okuduğum kitabın yazarını da buldum adada. Kısa bir sohbet ve imza... Yeniden cup suya! Altıya kadar böyle zaman geçirip bira, kalamar, birkaç mezeyle akşam yemeğini de halledince zaman yavaşladı, genişledi ve bir kısa tatile evrildi. Hazzı cepte, eve döndüm. Yaz mevsimini seviyor, yaşadığım yerin hakkını veriyorum. Yavaş yavaş geliyor arkadaşlarım şehre. Aile evlerine dönüyorlar. Buluşma sezonu açılacak. Eli kulağında. Her şeyin bir zamanı var. Şu an ev içlerinden sokağa, plaja taşma zamanı. Otlar kurudukça, sarardıkça, sıcağa aylar boyu maruz kalınca, dışarıya doyunca, yavaş yavaş ev içlerine çekilme özlemi gelince sonbahar gelip dayanacak. O zamana erteliyorum işte, yazma eylemini. 

Şu sıra okumakla aram düzeldi. Akıcı, kalın romanlar seçtim kendime. Önce Akhileus'un Şarkısı, sonra Ev romanı. Ardından iki öykü kitabı. Kaplumbağa Ayaklanması ve Sardunyalar Güneş Sever. Öykü okumak, avuçlarımı kaşındırdı. Öykü üzerine düşündüğüm, soru sorduğum, yanıtlar aradığım, tanıtım yazıları yazdığım, söyleşiler hazırladığım o üretken dönem... Üstünden hayli zaman geçmiş. Yavaş yavaş sahalara dönmeli. Hem belli mi olur, yeni öyküler de yazarım. 

                                                                           *

Yılın o zamanları geldi. Kurumuş otlar tutuşuyor, rüzgârla bir çırpıda yayılıyor ve göz göre göre cayır cayır hektarlarca ormanlık alan kayboluyor. Dün bir videoya denk geldim. İçim cız etti. Bir tilki virgül gibi kıvrılmış içine, yavrusunu saklamış alevlerden. İtfaiye eri önce kalp masajı yapıyor sonra baretinin içinden su içiriyor. Zorlanıyor önce sonra yudum yudum su içip kendine geliyor. Artan orman yangınları insan kaynaklı ama en büyük mağdurlar ise ormanda yaşayan her türlü canlı. Ne çok canlının ahı var üzerimizde. 

                                                                         *

Yarın öğleden sonra Bozcaada'ya gitmeyi planlıyorum. Bu yıl 25. kez yapılacak Ozanın Günü ve Homeros Okuması etkinliği kapsamında düzenlenecek Yılın Paneli'ni izleme hevesi düştü çünkü içime. Gazetesi yazar Haluk Şahin ve şair Cevat Çapan danışmanlığında hazırlanan program Homeros'un destanlarından çağdaş Türk şiirine uzanan pek çok etkinlik yer alıyor. Pazar sabahı gün doğarken yapılacak Homeros'un destanlarının farklı dillerde seslendirildiği Şafak Nöbeti'ne kalmayacağım. Belki ilerleyen yıllarda o da kısmet olur. Benim niyetim Odyssey filmi bağlamında Bozcaada'nın konuşulacağı paneli dinlemek. Gerisi ada sokakları ne sunarsa onu almak ve gece son vapurla ayrılmak. Bu yıl Nolan'ın filmi vesilesiyle yalnızca Odyssea Destanı'ndan parçalar okunacakmış. Sabah Troya'nın arkasından güneş doğarken farklı dillerde destanın parçalarını dinlemeye bu yıla kadar gönlüm düşmemişti ama şimdi bunu şiirsel ve büyüleyici buluyorum. 

                                                                      *

Bir arkadaşım kadınların beden algısı, bunu kuşaklar arası nasıl aktarıldığına dair kendisi açısından ufuk açıcı bir kitabı (Anneler, Kızları ve Beden Algısı Hillary L. McBride Okuyan Us) bitirdiğinden bahsetti ve kız annesi olduğum için bana da okumam için verdi. Başladığım kitapları bitirince sıra geldi, evirdim, çevirdim, şöyle bir karıştırdım ama kitap benimle konuşmadı. Arkadaşımın altını çizdiği satırlara göz atıp atlaya atlaya okuyacak ya da iade edeceğim. Kurgu dışı kitapları okumakta çoğunlukla zorlanıyorum. Bir kitabı elime aldığımda ilk beklentim, yazarın inşa ettiği hikâye evrenine dalmak, yeni insanlarla tanışmak ve insanlık hâllerine bakmak sanırım. Kışın aldığım ve evin içinde yitirdiğim Annemin Uyurgezer Geceleri'ni bir hediye kutusunun içinde bulunca merakla ilk sayfasını okudum. Okuru hemen yakalayan, merak uyandıran, kalın kitaplardan gözü korkmayan, tam tersi sayfalar boyunca orada kaybolmak isteyenler için uygun seçim. Yani benim için. Kitaplar bazen bilgilenmek içindir, kafa açmak, dağınık düşünceleri tasnif etmek ve kavramsallaştırmak için bazen de insanlık durumlarına bakmak ve pekala yan sokakta oturabilecek insanların başından geçenlere tanık olmaktır. Benim okuma tercihim galiba çoğunlukla bu tanıklıktan yana. Ya sizin? Sizin tercihiniz ne? Kurgu mu? Kurgu dışı mı?


21 Temmuz 2026 Salı

Geçmişe mektuplar: 8

Retro bitiyor. Geçmişe mektuplar serisi de öyle... 
Bu seriye başlarken Neslihan 13-29 Haziran tarih aralığına da dikkat çekmişti. Bu tarihler arasında gündemimize gelen, ev, aile, ebeveynlik, duygusal ihtiyaçlar evrenini gözlemlemeyi, özellikle aksayan yerleri fark etmeyi, buraları yeniden ziyaret etmeyi, üzerine düşünmeyi tavsiye etmişti. Burada yaşanan, beni zorlayan, inciten, telafi edilmeyen şeyleri fark ettim ben de. Bol bol üzerine düşündüm. Demlendim. Değerlendirdim. Başkasının hatasını, eksiğini telafi etmeye gücümün yetmediğini anladım. Bunu kendime yük edinmemem gerektiğini... Uzun uzun muhasebe ve de muharebe ettim. Annelik, babalık mevzuları, ev, aile kavramları, iç ve dış dünya dengeleri didik ettim, defalarca düşündüm, o kusurları, zorlanmaları aldım önüme, bir siyah mürekkep gibi damladı önümdeki boş sayfaya. Düşündükçe, orayı besledikçe, haksızlık, adaletsizlik olarak tanımladıkça da baktım yayıyorum o mürekkebi, sayfam kirleniyor, bana hayal ettiklerimi çizecek yer kalmıyor, bir "Dur!" dedim kendime. Buraya yazdığım, yazıp sildiğim, yazmaya yeltenmediğim ama düşünerek mayaladığım her şey ay sonunda toplandı, toparlandı, bir kıvama geldi, biçim aldı. Benimle ilgisi olmayan, çözmeye gücümün yetmediği alanlara dair bakış açımı değiştirdim. İlişkilerin karşılıklı olduğunu hatırladım. Ben kendi kapımın önünü süpürüyorum diye tüm mahalleyi, bu kadar geniş alanı geçtim yan evleri süpürmeye ikna edemeyeceğimi, zorlayamayacağımı anladım. Ama bak doğrusu, güzeli bu diye çırpınmanın yersizliğini kavradım. Her bireyin kendi seçim gücü olduğunu, yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızın da ben'in diğerleriyle ilişkisini biçimlendirdiğini, bu bilginin herkeste mevcut olduğunu, olumlu ya da olumsuz bunun olağan sonuçlarını yaşayacağını, her şeyi telafi edemeyeceğimi söyledim kendi kendime. Her gün, bir daha, bir daha. Çünkü bir şeyi entelektüel olarak dile getirmek, bunun hakkında aklı başında, güzel cümleler kurmak, onu hayatında uygulayabildiğin anlamına gelmiyor. Ezcümle ben bu retroda, bu kendi kendimize mırıldandığımız mektuplarda sıkı sıkı tuttuğum kimi iplerin uçlarını bıraktım gitti. 
Kendime yer açmak için, beni yoran ve iyi olma hâlime hizmet etmeyen alanları serbest bırakmak için. Geçmiş ait olduğu yerde güzel. Oradan çıkardığımız derslerle ve yineleyen alanları değiştirdiğimizde daha da güzel. Yok, güzel demek yetmez. O zaman tadından yenmez. Bilgisi, bilgeliği hem bugünü hem geleceği ışıl ışıl parlatır. Yaşam yolculuğu sürüyor. 
Yeni yeni yollar çağırıyor her birimizi. Yarın adaya gitmeyi planlıyorum örneğin. Yalnız, araçsız, günübirlik. Koy koy gezmeden, bir kalenin gölgesinde oturmayı, şezlonga göz kırpan rahat sandalyelere kurulmayı, kitap okumayı, sıcaktan ve yazarın dünyasından uzaklaşmak istediğimde egenin serin sularına atlamayı, yüklerimi suya bırakmayı, sırt üstü sere serpe yatmayı ve su beni of pof demeden taşırken gökyüzünü izlemeyi, gözlerimi kapatmayı, o sevdiğim öyküde olduğu gibi mevsim kadar sıcak öpücükleri yüzümde hissetmeyi hayal ediyorum. Öykünün geçtiği adada gezinmeyi, başka kapağın altına başka başka cümleler yazan bir arkadaşımla görüşmeyi hayal ediyorum. Yaratıcılığımın üzerine tümülüsler inşa etmedi hayat, topyekun toprak altına gömmedi. Ben sırt döndüm biraz farkındayım. Başka bir yere kodladım yazmayı. Yazmanın getirdiği yalnızlığı istemiyorum, dedim. Bu cümleyi, bu inancı da azat ediyorum şimdi. Bırakıyorum bana hizmet etmeyen diğer yükler gibi. Yazmayı özlüyorum çünkü. Karakterler yaratmayı, bir cümle, bir cümle derken bir öykünün baş göstermesini, üzerine düşünmeyi, yazdıklarımı biriktirmeyi, büyütmeyi, dizmeyi özlüyorum. Ada vapuruna binmeyi, denizin ortasında yatan bozkıra yaklaşmayı, bir hayale yaklaşır gibi varmayı özlüyorum. Ev romanından sonra bir başka eve varış hikayesini izlemeyi istiyorum, The Odyssey filmini. Lise arkadaşlarım yavaş yavaş eve dönüyor. Buluşmaya ramak kalıyor. Aynı kumsallar bekliyor bizi, aynı kafeler, aynı sofralar. Hem aynıyız hem değiliz. Dönecek bir ev var, burada, çünkü hikaye burada başladı. Çırpınıyor resmi kurumlar Truva'yı hatırlatmak için dünyada Nolan rüzgarı eserken. Benim çırpınmama gerek yok. Biliyorum hikaye burada başladı ve nereye gidersem gideyim döneceğim ev tam da burası. 

17 Temmuz 2026 Cuma

Geçmişe mektuplar: 7

Hatırla. Nermin Yıldırım'ın Ev romanını eline aldığın ilk dakikalardı. Roman kahramanları Seher ve Ogo'nun yürüdüğü yolu merak etmiştin. Portekiz'de başlayıp İspanya'da okyanus kıyısında son bulan Hristiyanların ünlü hac rotası, samanyolunun dünyaya iz düşümü bu 263 kilometrelik yolu merak etmiştin. Açıp internete bakmıştın hemen. Kaç günde biter, nasıl yürünür merakı gelmişti önce, sonra da hevesi. Günlük 20-25 kmlik etaplarla 12-13 günde bitirmenin mümkün olduğunu anlamıştın. Yolu kolaylaştıran bavul transfer sistemleri bile vardı. Önceden kalacağın yerleri planlayarak günlük 5-10 Euro arasına bavulun senden önce bir sonraki konaklama tesisine varabiliyordu. Sırtındaki fiziksel yükten kurtulduğunda, günlük yemeğini, suyunu, yedeğini taşıdığında bile hâlâ yeterince zorlu bir rota olduğunu düşündün. Yine de hoşuna giden bir şey vardı bunda. Anlamıştın bu yolu yürümek yalnızca A noktasından B noktasına gitmek değildi çünkü. Gücünü, sabrını, dayanıklılığını sınadığın, her adımda kendine, evine vardığın, doğayla bütünleştiğin, anılarını çağırdığın, her adımda bedeninde birikmiş yükleri, yasları bıraktığın içsel bir arınma, kendine varma, evini bulma sürecini belki de deneyimlerim diye düşündün. Ama bir koşula da bağladın. Biriyle birlikte! 

Hatırla. O yaz Assos sahile gidiyordun sık sık. Romanın bir bölümünü de orada okudun. Meşe palamudu ağacının altında, hamakta sallanırken. Satırlara dalmışken bir bedenin ağırlığıyla sarsıldı hamak. İrkildin. Kızındı gelen. Dengelenmek istedin. "Korkma, düşmeyiz," dedi kızın. Haklıydı. Düşmüyordunuz. Yol yeterince zordu. Birileri eteğinizi çekmediğinde bile. Yine de yürüyordunuz. Düşmüyordunuz. Kızın haklıydı. Düşmeyecektiniz. Zihninde bir koruma kalkanı hayal ettin. Kimi laflar, davranışlar, yapılanlar, yapılmayanlar vız gelip tırıs gidecekti. Bu ayrımı yapınca sırtınızdaki yükler de birer birer inecekti. 



Hatırla. Yazdı. Sahildeydin. Kitabı dayamıştın dizlerine. Önünde şezlonglar, şemsiyeler uzanıyordu. Deniz hafif dalgalı. Sahile doğru kabararak vuruyordu, beyaz köpükler patlıyordu ıslak kumlarda. Midilli görünüyordu arkada. Midilli manzaralı taş ev hayalin başını göstermişti yeniden. Sahile varmadan daha bir arkadaşın öpmüştü yanaklarından. Bir diğeri, bir diğeri... Arkadaşlıklar türlü türlüydü. Derin olanlar, yeni tanışılanlar, arada sırada denk geleceğin yerde karşılaşılanlar. Niyetti önemli olan. Birinin iyiliğini isteme, iyiliğine sevinme, kötülüğünü üzülme hâli bakiydi. 

Hatırla. Bir arkadaşının babasının adıydı, baki. Tanıdığın en iyi dede olduğunu düşünüyordun, şimdi yirmilerinin ortasındaydı torun. Torun büyümüş, dede yaşlanmıştı. Ama anılar eskimiyordu. Eksiliyordu sadece, ayrıntılar kayboluyor, duygular kalıyordu. 

Hatırla. Roman da bu eksende gidiyordu. Bir kadının kendi bireysel, travmatik anılarına bakmasını, bir uzmanın emdr tekniği kullanarak onları diriltmesini, şifalandırmasını anlatıyordu. Yolun içine karışıyordu bu anlar, anılar. Zihnin kendini korumak için bazı yerlerde şalteri nasıl da indirdiğini gösteriyordu. Unutulan kimi anıların örümcek bağlamış tavan arasından inmesi her zaman en iyisi değildi. Unutmak sahiden korunmak manasına gelebilirdi. Hepimizin unuttuğu, yanlış hatırladığı, yorumladığı anılar vardı. Kimi sahiden böyle hatırladığı için böyle aktarıyor, kimi bile isteye gerçeği tahrip etmek için. Geçmişi yeniden yazan bazı tanıdıklarını hatırladın. Annen ve kızınla konuştunuz üzerine. Belli bir kişi için belki de geçmişi tahrip etmek için değil, öyle algıladığı içindir dedin, iyi niyetle. Annen itirazı yapıştırdı. "Hayır," dedi. "O bilerek, yalan söylüyor." Annelerin kimi insanlara karşı kininin, kızgınlığının son kullanma tarihi yoktu. Aynı mevzuların temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önüne çıkarılmasına canın sıkılıyordu. Bazen homurdanıyordun bu yüzden. Annen politika konuşmaktan hoşlandığını sanıyordu ve sen politika hakkında konuşmadığın için sohbet malzemenizin sınırlı olduğunu ima ediyordu. Halk tv ve sözcü izleyip şikâyet etmek politik olmak değildi senin dünyanda. Konu uzamasın diye sustun. Gittin çamaşır katladın. Pazardı. Hava sıcaktı. Denize gitmeyi tercih ederdin ama evlatlık vazifesi de yapılmalıydı arada. Yaptın. Fırında tavuk ve şehriyeli pilav sundun öğle yemeğinde. Yemeğin ardından anneni evine bıraktın. O televizyonu açtı. Bir yurtsever bilinciyle. Siz parka gidip bir siyasetçiyi dinlediniz ve alkışladınız. Güneş vuruyordu denizin üzerine oradan yansıyan ışınlar gözlerinizi kamaştırıyordu. İyi bir hatibeydi karşınızdaki. Koyu kumral saçları dökülüyordu omuzlarına. Beyaz gömleğinin düğmeleri açıktı. Bıkmadan her isteyenle fotoğraf çektirdi sonra. Umut dağıttı, sonra evli evine, köylü köyüne.