EV: BELLEĞİN, KIRGINLIKLARIN VE ERTELENMİŞ YASLARIN PEŞİNDE BİR YOL HİKÂYESİ
Nermin Yıldırım, okurunu her yapıtında konfor alanlarının dışına davet eden, insan ruhunun girintili çıkıntılı, mayınlı arazilerinde dolaştıran bir yazar. "Unutma Beni Apartmanı" ile başlayan edebi yolculuğunun yedinci durağı "Ev" ödüllü bir roman. 2021 yılı Duygu Asena Roman Ödülü sahibi kitap, yayımlandığı günden itibaren okurun ilgisini çekiyor. Hep Kitap'ın ardından yayın hakları Everest Yayınları'na geçen roman 35. baskısıyla çok satan bir kitap olmayı da başarıyor.
Yıldırım "ev" imgesini alıştığımız korunaklı liman, ana rahmi ya da aidiyet gibi sıcak ve şefkatle sarıp sarmalayan bir imge olarak karşımıza çıkarmıyor. Bu romantik kabulü kökünden sarsıyor ve bize bambaşka bir yol hikâyesi anlatıyor. Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı Seher arkadaşı Ogo ile Hristiyanların ünlü hac rotasını, Portekiz'de başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela Katedrali'nde son bulan, Samanyolu'nun dünyadaki izdüşümü 263 kmlik yolda ilerliyor. Roman fiziki yürüyüşle açılıyor ancak ilk sayfalardan itibaren Seher’in fiziksel yolculuğun yanı sıra kendi iç dünyasının karanlık labirentlerine doğru yürüdüğü de anlaşılıyor.
Bu yolculuk, kaçış ile arayışın, unutmak ile hatırlamanın bıçak sırtı dengesinde bir yürüyüş. Fiziksel yürüyüşe Seher'in terapi seanslarının hatıraları da karışıyor. Bireysel travmalarla yüzleşmek için kullanılan EMDR terapi yöntemi seansları bir anahtar gibi Seher'in geçmişinin üzerine kapanan kapıları tek tek açıyor. Okur da o mahrem terapi odasının içine giriyor ve terapist ve danışanın seçtiği fotoğraf karelerini arka arkaya diziyor; Seher'in geçmişini bir fotoğraf albümünü inceler gibi uzaktan, mesafeli ama sarsıcı bir bakışla izlemeye başlıyor.
"Sahte Anı" ve Belleğin Politik Mimarisi
Ev romanının en özgün ve akademik literatürle de dirsek teması kuran yönü, "bellek" olgusunu edilgen bir depo olarak değil, kurmaca bir yapı olarak ele almasıdır. Freud ve Janet’ın psikolojiye kazandırdığı "sahte anı" kavramı etrafında şekillenen anlatıda; Seher, hakikat olarak bellediği pek çok hatıranın, aslında şimdiki zamanın ihtiyaçlarına göre kurgulanmış birer meşruiyet arayışı olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Yazar Literaedebiyat'ta yayımlanan bir söyleşide bu bağı şöyle anlatıyor:
"Hatırlamanın meşakkatli bir iş olduğunda hemfikiriz. Toplumsal olarak da böyle bu, kişisel olarak da. Neticede bellek tümüyle politik ve mayınlı bir alan. Buradan bakınca hatırlamanın bir cennet vaadi yok ama tam göbeğinden geçerek de olsa sonunda cehennemden çıkma vaadi taşıyabilir. Hatırlamak ve beraberinde yüzleşmek. Bu anlamda Ev'de derin bir kazı var. Seher özbenliğine ulaşmaya çalışan, sancılı bir kazı yapıyor. Yüzeyden dibe doğru giderken, hakikat dediği şeyin kurgudan ibaret olduğu gerçeğiyle, yani geçmiş yaşantılarını aktüel ihtiyaçlarına göre kurguladığı gerçeğiyle karşılaşıyor. Pek çok psikanalistin Janet ve Freud'dan ilhamla kurcaladığı o meşhur sahte anı olgusuna yaslanarak, hatıralarını sorguluyor diyebiliriz. Hatırlamayı seçtikleriyle ya da düpedüz uydurduklarıyla geçmişi baştan dizayn ettiğini ve yıllarca kendi yalanına inanmayı becerdiğini görüyor."
Yıldırım, toplumların da tıpkı bireyler gibi geçmişi işlerine geldiği gibi yeniden inşa ettiğini, dürüst bir yüzleşme yaşanmadığı sürece bu kurgusal cennetlerin birer cehenneme dönüşeceğini ima ederek belleğin güvenilirliğini tartışmaya açıyor. Bu tartışma alanı elzem çünkü bellek, sadece bireysel bir psikanaliz alanı değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, patriyarkanın ve toplumsal baskıların doğrudan müdahale ettiği politik bir alan olarak beliriyor.
Kadınlık, Patriyarka ve "Kutsal" Ailenin Sınırları
Yıldırım’ın edebiyatında kadın figürler, toplumsal normların kendilerine biçtiği "ideal" ya da "uslu" rollerin çok ötesindedir. Ev’de de bu çizgi bozulmuyor. Patriyarkanın palazladığı iktidar ilişkileri, aile kurumunun korurken sakatlayan yapısı ve kutsallaştırılan ebeveynlik rolleri, romanın cesurca deştiği en temel alanlar olarak biçimleniyor.
Erkek egemen söylemin "arızalı" ya da "marjinal" olarak yaftalamaya meyilli olduğu kadın karakterler, Yıldırım’ın kaleminde anormalliklerin havada uçuştuğu bir dünyada son derece "sahici" ve "normal" tepkiler veren öznelere dönüşüyor. Yıldırım; yapış yapış, içi boşaltılmış bir sevgi dili yerine, anlamaktan ve cesurca yüzleşmekten doğan sert ama gerçek bir merhameti savunuyor. Ailenin çocuklukta açtığı yaralar, yetişkinlikte ilişkiler, dostluklar ve aidiyet krizleri üzerinden yeniden üretilirken; roman okura bavulunu toplayıp çocukluk evinin kapısından çıkmanın yetmediğini hatırlatıyor. Çünkü gerçek çıkış, fiziksel olarak çekip gitmek değil; o duvarların arasında biçimlenen ve üzerimize giydirilen kimlikten özgürleşmek.
Gül Bahçesi Vaat Etmeyen Yazar
Ev, rahat bir okuma tecrübesi vadetmiyor; aksine, okurun zihnindeki hazır şablonları sarsan, dikenli ve katmanlı bir metin olarak kendini var ediyor.
Yazarın roman boyunca altını çizdiği en belirgin hakikat belki de şurada gizli: Ev, ne haritalardaki muğlak bir coğrafi koordinat ne de dört duvardan ibaret bir beton yığınıdır. Gerçek ev; insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenlerin hiçbir yerde barınamayacağını hatırlatan Ev, edebiyat dünyasında uzun süre konuşulacak, referans gösterilecek başyapıtlardan biri olmayı hak ediyor.




