5 Kasım 2026 Perşembe

Ofelya'nın Yazgısı*

 * Bu yazı TDB Dergi 230. sayıda yayımlanmıştır.

19 yaşındaki oğlu Can Akaş’ı kalp yetmezliğinden ani şekilde kaybeden Cem Akaş, oğlunun ölümünü elektronik sigarayla ilişkilendirmiş, bu konuya dikkat çekerek kalan ömrünü aileleri elektronik sigaranın potansiyel zararları hakkında bilgilendirmeye çalışarak geçireceğini söylemişti. Beş yıldır pankreas kanseriyle mücadele eden Cem Akaş oğlundan yalnızca dokuz gün sonra vefat etti. Yayın kurulu üyemiz Tuğba Alaybeyoğlu,  Can Yayınları genel yayın yönetmeni, yazar ve çevirmen Cem Akaş’ın anısına, Hamlet oyununun kahramanlarından Ophelia’nın oyunda eksik bırakılan yönlerini anlattığı “Ofelya” romanı hakkında yazdı.

                                          

                                         Ophelia yağlıboya tablo Sir John Everett Millaais 1852
                                                                                   *

Cem Akaş, Robert Koleji ardından Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi. Boğaziçi’nda yüksek lisans yaparken geçimini sağlamak için Yapı Kredi Yayınları’nda yarı zamanlı çalışmaya başladı. New York’ta Colombia Üniversitesi’nde siyaset kuramı üzerine yüksek lisans yaptıktan sonra yurda geri döndü. Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora programını bitirdi. Tam zamanlı olarak yayıncılık sektörüne girdi. Yayıncılık sektörünün her kademesinde, editör, genel yayın yönetmeni, yazar, çevirmen olarak çalıştı. Uzun yıllar “Şefin Salatası” adlı bloğuna içerik üretmeyi sürdürdü. Kitapların telif sürelerinin çok uzun olduğuna inandığı için kendi sitesinden kitaplarının pdflerini ücretsiz olarak okura sundu. Geleneksel romancılık ve öykücülük kalıplarını kıran, oyunbaz, deneysel üslubuyla dikkat çekti. Mühendislik, tarih, felsefe, siyaset kuramı ve edebiyat eleştirisi gibi farklı alanlardan getirdiği birikimini yazın evrenine aktardı. “Y” romanında erkeklerin tamamen yok olduğu distopik bir dünya kurgusu yaratarak toplumsal cinsiyet yapılarını tartışmaya açtı. Metinlerinde mizahı ve ironiyi ustaca kullandı.

                                                                 


Cem Akaş, “Ofelya” romanında, tıpkı Tom Stoppard’ın “Rosencrantz ve Guildenstern Öldüler” oyununda yaptığı gibi Shakespeare’in “Hamlet” oyununu arkasına alarak oyunun yan karakterlerinden birini merkeze alıp “Hamlet” oyunuyla olan bağı da koparmadan, oradaki olay örgüsüne sadık kalarak sahne dışında kalan unsurları hayal ederek, kendi kurgusunu yaratmış. Kitapla ilgili yazılı söyleşi ve televizyon programlarında “Hamlet” oyununu çok sevdiğini, oyunun dramatik yapısına, kurgusuna, repliklerine, dönemin dinamiklerine hâkim olduğunu, yazar olarak metinleri yeniden yazmayı bir tür temrin olarak gördüğünü, farklı yazarların üsluplarını taklit ederek yazmayı denediğini dile getiriyordu. Dilin olanaklarını geliştirmenin yolu, bir başka yazarın yarattığı ustalıklı eserlere tersinden giderek sökerek bakmak. Akaş, bunu yazarlık kariyeri boyunca kullanan bir yazar. 1995 yılında yayımlanan “Gizli Hava Müzesi” ilk yayımlandığında Cortazar, Calvino, Barthelme, Asimov, Burgess ve Borges tarafından yazılmış bir derleme olarak okura sunuldu. Akaş, adını gizleyerek yazdığı bu kitapta, her yazar gibi kendinden önce yazanlardan el alıyor; bu yazarların zihnine girmeyi, onlar gibi yazmayı, okurdan saklanarak bir oyun kurmayı amaçlarken eğleniyordu muhakkak. Mühendislikten gelen analitik zekası ve derin okurluk birikimi sayesinde onlarca kitabı yayımlanan yazar, “Ofelya” romanında da bir oyunsu arayışın peşindedir. “Hamlet” uzun bir oyundur. Çok kanlı bir sonu vardır. Finalde neredeyse tüm oyuncular çifter çifter ölür. Cem Akaş’ın Ophelia’nın finale gelmeden kısa süre önce sahne gerisinde sessizce ölmesine, Shakespere’in dönemin de bir unsuru olarak ona “aşkından deliren genç kadın” imgesi biçmesine itirazı vardır. Bu itirazla Ophelia’nın nasıl bir kadın olduğunu, sahne arkasında bizim görmediğimiz hayatının neye benzediğini düşlemeye başlar. Eserlerinde biçim içerik meselesine de özen gösterdiği için sadece “Ophelia’ya aslında ne oldu?” sorusuyla da yetinmez. Fraktal geometri dediği yöntemle inşa eder kurguyu. Bir karenin içinden daha küçük bir karenin çıkması ve giderek küçülmesi gibi ilerler metin. Ancak Akaş, bölümleri her defasında kısaltarak yazmakla da yetinmez, x-y grafiğindeki gibi iki eksen üzerinden ilerletir yapıyı, bir eksende aksiyon yer alır, diğer eksende duygular ve düşünceler. Böylece hem olay örgüsünü takip ederiz, hem de Ophelia’dan Ofelya’ya dönüştürdüğü  kahramanının düşünsel dünyasına gireriz. Bu dünyada Ofelya hakkı yenmiş, aşkından deliren bir kahraman değildir; güçlü, akıllı, hayallerinin peşinden giden biri olarak belirir. “Hamlet” oyunu Kral Hamlet’in ölümünün ardından genç Hamlet’in öğrenim gördüğü Wittenberg’den Elsinor Kalesi’ne gelmesiyle başlar. Akaş ise romanını daha erken bir yerden başlatır. Genç Hamlet Wittenberg’e gidecektir, sevgilisini de yanında götürmek istemektedir. Ofelya, Wittenberg’e erkek kılığında giderek, üniversiteye kaydolur, astronomi dersi alır, Hamlet’in aksine derslerle ilgilidir. Kendi potansiyelini gerçekleştirme imkânlarını zorlar. Oyuna girmeyen bu alanlarda yazarın anlatım imkânları geniştir. Romanın ilerleyen bölümlerinde, baba Hamlet’in ölümünün ardından genç Hamlet Danimarka’ya çağrılır. Bu bölümlerde fraktal geometri nedeniyle bölüm uzunlukları kısalmaya, Shakespere’in yazdıkları Akaş’ın yazdıklarının üstüne düşmeye ve onu kısıtlamaya başlar. Artık Ofelya’nın yazgısı büyük ölçüde Shakespere’in yazdıklarına bağlıdır. Yine de Hamlet’in aşkına bel bağlayan naif kız olmak yerine kendi gücünün farkına varan, yıldızların büyüsünde kendini bulan, hayalleri Elsinor Sarayı’nın sınırları dışına taşan güçlü bir kahramana dönüşmeyi başarır.



4 Kasım 2026 Çarşamba

Derin İzler: 3

29 Ekim

Yine aklımda hiçbir fikir olmaksızın geçtim yazı masasına. Bugün 29 Ekim. Ne çalışıyor ne çalışmıyor gibi, ortada bir hâller. Sabahı boş bırakmıştım. Camlar silinecekti. Çünkü üç yıl önce iş yerimin pencere camlarına yaptırdığım buz folyolar inanılmaz yıprandı. Çizilmesi bir yana, bir pencere ağustos sıcağında unutulmuş gibi kahverengiye çaldı ve her gün gözüme batmaya başladı. Yaz aylarının başında fark ettim neredeyse yanık, kahve görüntüyü. Telefonda yapan reklamcıyla konuştuk. Kerelerce. Üç yıl içinde bu kadar yıpranması sebebiyle farklı uygulama önerisi sordum. Oydu, buydu derken geçenlerde ofise gittim. Fotoğrafları gösterdim. Yüzeydeki kahverengi lekelenmeler, derin izler, yol yol soyulmalar karşısında o da şaşırdı. Maliyetine yenilemeyi önerdi. 

Bu sabah hasta yazmadım o yüzden. Hem dedim, camlar silinsin, bu işlem için hazırlansın, hem de kızımla geniş geniş kahvaltı yapayım okullar da hazır kapalıyken. Sabah temizlikçi de gelmemiş. Hastaymış. Yağış beklentisi de gözünü korkutmuş olabilir. Evde kalayım, soğuğa maruz kalmayayım, dinleneyim diye düşünmüştür. Ben geldikten sonra da birkaç hasta iptal etti mi? Bir dikiş aldım, bir mum dikey boyut... İki hastanın arasında da boşluk olunca. Cem Akaş söyleşisi dinledim Youtube'ta. Birinde Müge İplikçi'nin konuğuydu, diğerinde Yekta Kopan'ın. Edebiyata hâkimiyeti, bütüncül bakışı, kendi metinlerine oyunsu yaklaşımına bir kez daha hayran kaldım. Tuttum Y romanını indirdim bilgisayarıma. Bugün, yarın okursam belki TDB Dergi'nin yeni sayısına yazar, yetiştiririm. Çok üzücü ve erken bir kayıp. Yokluğu sahiden derin iz bırakacak. 

                                                                       *

2 Kasım 

Perşembe günü biraz yazmaya başlamış ancak gerisini getirememiştim. Hâl böyleyken her gün bir paragraf yazar, ilerletirim diye düşünmüştüm. Ancak hayat izin vermedi. 

4 Kasım

Hafta sonu Cem Akaş'ın Ofelya romanını okudum. Hakkında da bir yazı hazırladım. Cem Akaş, başka yazarların metinlerinden kendi özgün yapıtlarını üreten bir yazardı. Hamlet oyununda Ophelia'ya biçilen aşkından deliren genç kadın tiplemesine itiraz edip yeniden yazdığı bu romanı da severek okudum. Anlatı, genç Hamlet'in Wittenberg'e okumaya gitmesiyle başlıyor. Ophelia erkek kılığında orada öğrenim görmeye başlıyor ve kendi yolunu buluyor. Bir yerden sonra yazgısı Shakespere'in yazdıklarıyla örtüşüyor. İster istemez. Ama sahne arkasında kalan bu yeniden yazım sahiden keyifli bir okuma deneyimi sunuyor. Yazım TDB Dergi'de yayımlanınca buraya da alacağım. Şimdilik bu kısacık notla geçeyim. 

Bu parçalı yazıları temaya bağlamam gerekirse;

Efendim sıradan görünen gündelik eylemler bizi biz yapan, yolumuzu açan, kimi zaman da kapayan (insan sırası gelir kendini de sabote eden bir varlık neticede) adımlar, hayatım dediğimiz yolu oluşturan da bu adımlar, onların bıraktığı izler... Her hayat derin bir iz bırakır. İlerlerken olmasa bile yolun sonunda geri dönüp baktığımızda o bıraktığımız izlerin neyi, nasıl etkilediğini görürüz. Ben de dün gönüllülük esasıyla çalıştığım bir topluluk içinde haksızlığa uğradığımı, çabamın, sözümün görmezden gelindiğini düşündüğüm için bir çeşit manifesto yazdım ve istifa dilekçemi verdim. Çalışma arkadaşlarım hemen arayıp konuştu, üzüntülerini dile getirdiler, dinlediler. Şimdilik istifayı askıya aldım ama bir yandan da düşünüyorum. Haklı mıyım? Haksız mı? Onlara da dediğim gibi, "küstüm, oynamıyorum" demiyorum ama bazı kararların biraz daha derinlemesine tartışılması, daha gerekçeleriyle açıklanması gerekiyordu. Bu olmadığı için kendimi engellenmiş ve önüm kesilmiş gibi hissettim. Bu dilekçeyi yazarken tepkimin büyük olduğunun da farkındaydım. Dolayısıyla oraya bir derin iz bıraktım. Söylenmemiş gibi olmayacak bunu da biliyorum. Belki artık yavaş yavaş geri çekilmem, mevcudiyetimi bir dönem daha sürdürmemem gereken bir yer, emin değilim. Ama seçimle geldiğim ve görev sürem bitmediği için sanırım bir süre daha devam edeceğim. Ve yeniden bakacağım ileride. Dün beni istifaya getiren kararı algılama şeklimde haklı mıyım? Bunu önümüzdeki hafta içinde anlayacağım somut bir olay olacak. Şu an bilmediğim, hepimiz için belirsiz olan, birlikte oy kullanacağımız bir seçimle ilgiliydi bu karar. İkiye bölündük. Çoğunluk kararıyla alınan karar benim seçeneğim değildi. Ben de istifa ettim. Böyle bakınca çocukça görünüyor olabilir. Hangi kararın bizim oluşumun lehine olduğunu zaman gösterecek. Burada benim kafamı kurcalayan şey, ilkeli mi davranıyorum, yoksa kendi doğrum yok sayıldığı için, yeterince konuşup onları ikna edemediğim, öngörümün gerçekleşeceğine inandığım ve lehimize sonuçlanacak bir şeyden mahrum kalacağımız için ayak mı diretiyorum? Kendi stratejime tutunduğumu fark ettim dün. O noktada da içim çözüldü aslında. Sonra bu yaz beni çok rahatsız eden, bayağı gündemime bomba gibi düşen, her şeyi tarumar eden durumu düşündüm. Aslında her şey gördüğüm gibi mi? Doğru olduğunu sandığım şey sahiden de doğru mu? Karşımda bunun doğru olmadığını söyleyen kişi, güvenilir görünmese de, gerçeği mi dile getiriyor? Ve ben doğru olduğunu sandığım için mi köpürttüm? İşin içine duygularımı ve düşüncelerimi fazla mı karıştırdım? Sorular, sorular... Kendimize verdiğimiz her yanıt, içimizdeki her güçlü inanç, önümüzdeki tahtaya bir çivi çakmak gibi. Yanlışlıkla çakıldıysa ve çıkartsak bile izi kalıyor. Ben şimdi kendi gerçek bildiğim yargılarımı aldım karşıma. Soruyorum. Gerçek neydi?



29 Ekim 2026 Perşembe

Derin İzler: 2

Raymond Carver'ın "Tüyler" öyküsünü bilir misiniz? Yolunuz Beliz Güçbilmez eğitimlerinden geçtiyse "Katedral" kitabında yer alan bu öyküyü, onun kafası dağınık, dili sası, bir kadını ancak güzelse ve saçları uzunsa sevilesi gören Jack'i bilirsiniz. Carver'ın onların karşısına çıkardığı çift, güzellik normlarına uymaz ama uyumludurlar. Birbirlerine emek veren, geleceğe dair kurulan hayallerini bir bir gerçekleştirerek Jack ve karısının evliliğinin karşısında bir zıtlık dünyası yaratır ve oradan bir anlam doğar bizim için. 

Dün bir arkadaşımla buluşmuş, oturuyor ve dertleşiyor, görüşmediğimiz zamanlarda olanı biteni birbirimize aktarıyorduk. Arayı kapatıyorduk anlayacağınız. Sohbetimize özne olan bir er kişisinin bildiğin Jack olduğunu fark ettim birden. Beliz Hoca'nın Jack kötü bir anlatıcı sözleri çınladı kulaklarımda. Onu Raymond Carver ile karıştırmayın nasihati. O anlamıyor, biz anlıyoruz açıklamaları... Anladım sahiden Jack var karşımda. Anlatsam anlamayacak. Üstelik ben onu anlattıkça, içim kararıyor, ışığımı kaybediyorum, içimdeki güzellikler, iyilikler siliniyor o anlığına, kalın, kapkara bir gölge çöküyor, derin izler bırakıyor. Let it go, girl! dedim kendi kendime. Arkadaşım buna benzer bir şey dedikten hemen sonra. 

                                                                        *

Ortak karar almak üzere bir araya geldiğimiz çevrimiçi bir görüşmeye kulak misafiri oldu kızım. Benim siyaset yapmak için fazla iyi olduğuma karar verdi. Araya giremediğimi, söylemem gerekenleri teke tek konuşmalarda daha iyi aktardığımı söyledi. Ve taktik verdi. Yarın tek tek ara onları ve konuş. Kızımın verdiği ödevi yapar mıyım bilmiyorum ama sabah tam da benim söylediğim durumun doğruluğu açığa çıktı. Karar aşamasında mevcut durumu değerlendirmek için sözlere bakıyoruz. Ve bazen aynı durum için her kafadan bir ses çıkıyor. Kim dürüst, kim manipülatör anlamak zorlaşıyor. Sezgilerime güvenmeye, dürüstlüğüne, sözüne inandığım kişileri seçmeye çalışıyorum. Doğru kişileri seçebilmenin ferahlığıyla başladım güne. Çünkü aksi, derin iz bırakıyor. Yanlışı gözlerinin içine baka baka doğruymuş gibi lanse edenler, ancak sen buna inandığında kendi konumunu sağlamlaştıranlar, itibar kazananlar stratejisini yanlışın yayılmasına güç ve emek harcayarak yapıyorlar. İhtiyaç duyduğum şey, şeffaflık, sahici dürüstlük. Bununla çok sınandım son yıllarda, sert sınavlardan geçtim,  izleri kaldı. 

                                                                      *

İz deyince ilk aklıma gelen, yara olmuş onu fark ediyorum yazarken. Bir önceki yazının teması da yaralardı. İz sadece olumsuz, acı veren bir deneyimle anılmamalı. İmplant yaparken önce bir iz bırakıyorum kemiğe örneğin. O küçük izi takip ederek yuvayı hazırlıyorum. Kemiği inceliyorum, komşu ve karşıt dişleri, anatomik boşlukları, bir plan yapıyor ve bir iz koyuyorum. Sonra onu takip ediyorum. Bu, bir patika açmaktan farklı değil. Sık ormanın içinde gidip gelmek için iz bırakıyor hayvanlar, insanlar. Bir güvenli geçiş alanı bırakmak için doğaya bırakılan bu iz, güvenliğimizi sağlıyor. Bir yara değil, tam tersine yara bandı, güvenlik hattı. Sizin güvenliğiniz, esenliğiniz için inşa ettiğiniz patikalar hangisi? Hangi izleri bırakıyorsunuz, mutluluğunuz, huzurunuz için? Birlikte düşünelim mi?

Yazmak örneğin, bloğun içine yazdığımız her kelime, her cümle bizden, durduğumuz yerden haber veriyor. Virgül, ünlem, nokta gibi noktalama işaretleri metnin ritmini belirliyor, onlar bile bir iz, bir işaret. Harflerden ibaret bir kalabalığı hangi hızla okuyacağını bilmek, yazarın duygu durumumuza eşlik etmek için bıraktığı izleri dikkate almak, bir pusula olabilir pekala. Kendi okurluk deneyimini korumakla beraber ritmi belirlemeyi kolaylaştıran bu işaretler, anlam bütünlüğü sağlayabilir. Okurluk kısmı böyle. Yazarlık kısmı çok daha keyifli. Yazar olarak gününden, gündeminden, zihninde toplananlardan parçalar çıkarmak, benim için hayatın içinde güvenli patikalar açmak ve o patikaları korumak gibi bir şey. Yazmazsam eğer, kendi düşüncelerimin içinde boğulabilirim. Sarmaşık gibi boynuma dolanabilir, beni nefessiz bırakabilir, gözlerimin gördüğü tek şey yapraklar, koyu yeşil, dolanık yapraklar olabilir. Yaprak görmekten, bütünü kaçırabilirim. 

Yazmazsam eğer, kendimi düşüncelerimden ibaret sanabilirim. Gördüklerimin yarattığı izler olan  düşüncelerimle ışık hızıyla şekillenen tahminlerimi, varsayımlarımı gerçeğin ta kendisi sayabilir, ilerlemek yerine yerimde sayabilirim. Kendimi bir kar küresinin içine hapsedebilir, bitmeyen bir salınımın içinde üzerime yağan yoğun, sütsü karışımın içinde gözlerim netliğe bakmak yerine bir ihtiyarın kataraktlı görüşüne dönebilir. Yazmak benim için bu yüzden önemli. Artık tek bir basılı kitabım olmayacağını bilsem bile buraya yazmayı sürdürmek, elimi yüzümü yıkamak gibi basit bir fiziksel aktivite gibi. Oradaki gibi gözlerimin açılmasını istiyorum, netliği. Yazmak, kalbimi sıkıştıran, aklımı bulandıran karışıklıkları bir bir sistemden atıyor, tıkanıklık riskini azaltıyor. Yazmak, benim için kolesterol hapı gibi, aspirin gibi bir şey anlayacağınız. Düzenli kullanılması gerekiyor.

Yürümek de benzer bir eylem. Ayağa kalkmak ve yürümek, bazen bir yerden bir diğerine varmak için maksatlı. Bazen sadece gezinmek için. Bazen hayatta kalmak için. Bazen tarafını seçmek için. Ayağa kalkmak, karar vermek ve yer değiştirmek. En sevdiğim mottolardan biri: İki ayağın var. Kalk ve yürü. 

Yürümekten sahiden keyif alıyorum. Doğa içinde yürüyüşlerim sınırlı, kısıtlı. Güzel elbette ancak hayatın yoğun temposu içinde çok alan açmıyorum buraya. Benimki daha çok şehir yürüyüşleri, kordonda. Martıları, gemileri, bulutları, eğer geceyse şehrin ışıklarını, tarihi yapıların ışıklarını izleyerek yürümek... Çoğu tek başıma, bazen bir arkadaşımla, kimi kulaklarım çıplak, kimi kulaklığın içinden sevdiğim ezgiler yükselirken. Her adımda bacaklarımın açıldığını hissetmek, esnemek, ilerlemek, dünyaya izlerimi bırakmak, ben varım, buradayım demek gibi bir şey. Hem bedenimi rahatlatıyor hem zihnimi. Yazmak gibi, havalandırıyor içerisini, zihnimin çekmecelerini düzenliyor. O yüzden yürüyerek bıraktığım izleri seviyorum. Koşmak, farklı bir deneyim, orada düşüncelere pek yer yok. Nefesimi düzenlemek, nabzımı kontrol etmek, bedenimi sakatlamamaya çalışmak her adımı fark etmek, kendimi kollamak, beni orada o anın içinde tutuyor. Yürürken düşüncelere kolaylıkla kapılırken, çağrışımlar zinciri içinde yuvarlanırken koşarken sadece koşma eylemiyle ilgilenebiliyorum. Nefesimi takip ediyorum. Etrafı izliyorum. Bazen ne bok yemeye geldim, çok yoruldum diyorum ama genellikle orada oluyorum. Zihnim şimdide kalıyor, geçmişe dönmüyor, geleceğe savrulmuyor. Bir zaman sonra hormonların da etkisiyle şahane bir haz geliyor. 

                                      *

Bu satırları günün erken saatlerinde bir boşluğumda yazdım. Sonra birkaç hasta baktım. Çelenk koyma törenine gittim. Cem Akaş'ın vefat haberini gördüm. Oğlunun ani ve apansız kaybının ardından elektronik sigaranın zararına çektiği dikkat, beş yıldır kanserle mücadele ediyorum, ne kadar zamanım kaldı bilmiyorum ama eşimle beraber buna dikkat çekeceğiz demesi, o gencecik, pırıl pırıl çocuğun yüzü içimi sızlatmışken bugün onun vefat haberini almak hayli üzücü. Eminim herkesin aklından aynı şey geçti. Oğlunun kaybına yüreği dayanmadı. Eşine sabır ve dayanma gücü diliyorum. Çok büyük bir acı. Durup durup aklıma geliyor. Baba oğul yapacakları, dünyayla paylaşacakları ne çok güzellik vardı kim bilir. Hepsi yarım kaldı. 

                                         *

Bugün astrolojiden anlayan bir arkadaşım yay yılımda olduğumu söyledi. Temmuza kadar beni bekleyen güzel olasılıkların varlığından dem vurdu. Dilerim haklıdır. Çünkü artık güzelliklerin, neşenin damgasını vurduğu, izini düşürdüğü günlerden, aylardan geçmek istiyorum. Bu yazı da böyle bitsin. Geceye izi düşsün. 




25 Ekim 2026 Pazar

Derin İzler: 1

Beklenen gün geldi. Hep gelir. 

Neslihan Derin İzler başlıklı yazı dizisinin ilk yazısını paylaştı. Gökyüzünün dönemsel durumunu, bireyler üzerindeki etkisini anlattı. Nerelere dokunacağımızı gösterdi. Onun kendi iç yolculuğunun ilk adımını okumak, davet ettiği yeri görmek beni bir duraksattı. Derine doğru ilerlemek her zaman huzurlu, sağaltıcı bir eylem değil çünkü. Birinin seni omuzlarından bastırması gibi, bu esnada nefes alma içgüdüsüyle suyun üstüne çıkmak istemek gibi, engellendiğinde çırpınmak gibi, kontrolü geri kazanmak istemek gibi, karanlığa çekilmek gibi. Öyle tatlı bir aşağı süzülme hali değil her zaman. Zor, zorlu.

Nereden başlayacağımı, ne yazacağımı sahiden bilmiyorum. Bedenime, zihnime derin izler bırakan olayları, travmaları düşünebilirim. Bir diş kaybetmek bile derin bir iz sayılmaz mı. Dayanağını, desteğini kaybeden dokuların yavaş yavaş yer değiştirdiğini, eğildiğini, büküldüğünü, fonksiyonunu kaybettiğini görmüyor muyum yıllar boyu? O tahribatı telafi etmek için bakmıyor muyum? Çalışmıyor muyum? Bazen bir hastanın ağzına bakıyorum, filmine. Susuyorum. Fark ediyorum, yılların yarattığı tahribatı. Telafisi olmayan eksikliklerle kariulaşıyorum kimi zaman. Doğru kelimeleri arıyorum, doğru yöntemleri... Beden kayıt düşer diye bir kitap aldım yıllar evvel. Okumadım henüz. Yazarıyla bir çevrimiçi seminer olacakmış önümüzdeki aylarda. Katılır mıyım bilmiyorum. Kendimi, insan ruhunu anlama, yolculuğuma eşlik etsin, kavrayışım derinleşsin diye aldığım yığınla kitap var. Hevesle alıyorum. Kapağını açmıyorum bazen. Sayfaları çeviremiyorum. Kurgu dışı okuyamıyorum diye genelleyip sıyrılıyorum işin içinden. Hâlâ ve en çok insan hikayelerini seviyorum. Olay örgüsüne kapılıp gideyim, hayatın belirsizliğinin aksine başı sonu belli olan bir kurmacanın içine yerleşeyim istiyorum. Gerçek dünyanın vermediği tesellemeyi oradan alayım istiyorum. Seviyorum bu yolu yürümeyi, sayfalar arasında kaybolmak, kendi derin izlerine bakmaktan daha kolay. 

Bedenimde ameliyat izleri var. Evladımı almak için doktorun attığı o uzun kesi örneğin. Kırmızı, hissiz, eğri büğrü bir skar dokusundan yeniden hissedebilen tene dönüşmesini izledim yıllar boyu. Dokunuyorum ama his gelmiyor hali tam ne zaman geçti bilmiyorum. Şimdi ince, cılız, soluk bir çizgi. Vücudumdaki herhangi bir çizgi gibi. Oysa doktor oradan daldırdı ellerini, çıkardı bebeğimi rahmimden, verdi en tatlı hediyemizi. O derinliğe inmeden alamayacaklarımız var. Derinden, gizli olandan, saklı olandan çıkan hediyeleri düşünün. O derinliğe inmeden kazanamayacaklarınızı. Bir inciyi bırakabilirsiniz derinde, bir istiridyenin kabuklarının içinde. Ya bir bebeği, bırakabilir misiniz onu içeride? Onu gün ışığıyla kavuşturmak sancılı, ağrılı, içeride bırakmak ise imkansız, ölümcül hatta. Diyeceğim o ki, içeride keşfedilmemiş cevherler olarak bıraktığımız inci taneleri var. Bırakmak bir seçim. Seçim olmayan zorunlu doğumlar, ört bas edilemeyenler, kusar gibi gün ışığına çıkanlar... 

Dün bir sofradaydım. Arkadaşım kulağıma fısıldadı. Rahatsız olduysan yer değiştirelim diye. Sonra da güldü. Nedir senin bu sarhoşlardan çektiğin diye. Karşılarında bir hikaye anlatıcısı olduğu bilgisi ve sezgisi mi, kibarlığım mı bilmiyorum ama sahiden maruz kalıyorum bazen bu öykülere. İpi kopup dağılan boncuk taneleri gibi sökülüyor insanlar karşımda. Belki iyi dinlediğimden, sessizce ve yargısız. Dinlemenin yolu kayıtlı bende. Güven hissi baki. Kendime eşliğim daha sert oysa, öyleydi en azından, eskiden, daha eskiden. Kocaman kocaman yargı etiketleri, yük ettiklerim, utançlarım, dile getiremeyişlerim, bir taş olup bağrıma oturmalar... Her travma iz bırakır, her suskunluk, her haksızlık, engellenme iç huzursızluk, çatışma yaratır. Vücudu tamir eden, büyümeyi sağlayan o eşsiz mekanizma, sarsılır, aldanır, bölünür bir hücre, bir hücre daha, çöker, toplanır, toplaşır, çığ gibi büyür, büyür, bir nohut tanesi olur, yerleşir sinene. Aman kimse üzülmesin, dur şurayı da şöyle edeyim, böyle bükeyimcilerin hastalığı belki. Belki ekspres hat, hayatını yeniden yazmak için. Ben o durağa gittim. O trene bindim. İzi sağ mememde. Öğrenmek ve değişmek uzun bir yol. Bu kitlenin bana öğreteceği şey, stressiz bir hayat diyerek çıktığım kapının, attığım eşiğin beni fırlattığı yer ise hayli ironik. Hayat iyi bir öğretmen. Ama zihnindeki kalıplaşmış yargılardan kurtulursan yoldaki sembolleri okuyabiliyorsun ancak. Bindiğim ekspres trenin içinde on yıllar geçirmem işte bundan. O sembolleri okuyabilecek zihin açıklığına gelmem zaman aldı. Doğru gözlükleri taktım ve gözlerimin önündeki pus dağıldı. Yol berraklaştı ya da bana öyle geliyor. Çünkü doğru gözlüğü takana kadar insan göremediğinin de farkına varamıyor. İşte size ilk derin izimin hikayesi. Bir pazar sabahı, yataktan çıkmadan, giyinmeden, üzerinde hiç de düşünmeden, destursuz ve sansürsüz yola çıktım. Harfleri, kelimeleri avcumun içine sığan küçücük ekrana aktardım. Vira bismillah diyelim o zaman. Çünkü derin izler, denize ağ atmak gibi. Bu çıkanlar ilk parti. Yeniden sarkıtacağım suyun derinliklerine. Bereketiyle gelsin diye. 


23 Ekim 2026 Cuma

İzi Düşer: 6

Salı günü işten biraz erken çıktım. Hava nasıl ılık, nasıl parlak güneşli anlatamam. Evde yığınla iş beni bekliyor. Yazlıkları kaldır, kışlıkları çıkar. Çamaşır katla, yıka. Yemek yap. Ama dedim ya gökyüzü masmavi, dışarıda üşümeden oturabileceğin sıcaklıkta. Eve gidip kendini iş yığının içine fırlatmak gene de bitiremeyeceğini bilmek ve bu havanın tadını çıkarmamak düpedüz kendine ihanet. Aradım bir arkadaşımı. Favori çay bahçemize gittik. Simit, beyaz peynir, şahane demlenmiş çay... İyi bir çaya hayır diyemiyorum. Dört bardak içtim, içmelere doyamadım. Sohbet ettik. Oh çok şükür dedik. Birbirimize hayatta zorlandığımız alanları sıkça açtığım bir arkadaşımdı. Ama o gün oralara girmedik. Benimki biraz bilinçli bir tutumdu. Sebebi de çözümü de benden kaynaklı olmayan bir mesele var, anlatsam sabahlara kadar konuşabilirim ama artık orayı düşüncelerimle beslemek, sürekli canlı tutmak istemiyorum. Suyunu, gıdasını keseyim ve yavaş yavaş canlılığını yitirsin. Çünkü hayatım bu sıkıntıdan ibaret değil. Biz böyle başka başka şeyler konuştuk. Arkadaşıma gelen yeni bir yan iş teklifini, onu mesleki açıdan tatmin edecek, beni gururlandıran birkaç aylık işi, İstanbul'da nerede nasıl konaklayacağını, hayallerimizi, yaptıklarımızı... Ne çok şey birikmiş anlatacak, ne çok şeyi biz, bizi davranışlarıyla rahatsız eden, üzen kişilerin yaptıklarını anlatarak es geçmişiz, hayretle gördük. Oturup bir karar almadık elbette ama bunu gözeteceğimizden de eminim. 

Muayenehaneyi açalı 11 yıl oluyor. Ara ara bazı yerler elden geçiyor haliyle. Yenileniyor. Cihazlar, dekorasyon... Bir ünitimi üç yıl önce yenilemiştim. Şimdi sıra diğer klinik odasındakini yenilemeye geldi. Birkaç gündür bunlarla uğraşıyorum. Önce üç seramik karosu kırıldı. Alttaki tesisat taşındı. Bugün elektrikçi ve seramikçi gelecek. Aynı seramiğin yedeği de yoktu. Aradım buldum. Sabah seramikçileri gezerken ve en yakın seramiği bulmaya çalışırken (birebir olmasa da dikkat çekmeyecek kadar yakınını bulabildim, eskisi parlak yenisi mat) bu çaba gözüme birden hayatın metaforu olarak gözüktü. Yenilenmek için gerekli bu küçük tadilatın gerçek hayatta da karşılığı vardı. Yeniyi, daha işlevseli, daha iyi hizmet edeni hayata almak için eskiyi çıkartmak, çıkardığı tahribatı tamir etmek gerekiyordu. Benim örneğimde olduğu gibi. Üstüne para, zaman, emek harcayarak bunları yaptırmaya karar verdim, adım attım. Eski üniti ittirince altındaki pas lekelerini ovaladım, sildim. Bugün ve yarın kalan işler tamamlanacak. Pazartesi yeni ünitim çalışmaya hazır pırıl pırıl hastaları karşılayacak. Arkasındaki bu ter, pislik, yorgunluk belli bile olmayacak. Sanki hep oradaymış gibi. Sonra kendime harcadığım emeği düşündüm. Katıldığım mesleki ve kişisel gelişim eğitimleri, terapi odaları, spor salonları, koşu pistleri... Onca gözyaşı, kan ter... Maddi manevi ayrılan kaynaklar... Hepsi muayenehanemi güzelleştirme çabam gibi. Orayı geliştirdiğim gibi kendimi de geliştiriyorum, bedenen ve zihnen. Bu bir günde olmuyor ama duygusal dayanıklılığımın çok arttığını fark ettiğim bir yerdeyim. Bu da beni mutlu ediyor. Gurur veriyor. Birilerini suçlamak, kendimi kurban gibi görmek, edilgen kalmak yerine yürümeyi sürdürdüğüm için, yenilendiğim için, daha iyi bir ebeveyn olma çabamı sürdürdüğüm için sahiden mutluyum. Geçen gün kendimi yorgun hissediyordum. Bir tatile ihtiyaç duyduğumu düşündüm. Uçak biletleri fiyatlarını görünce vazgeçtim. Asıl meselenin dinlenmek, mola almak, hatta çok yorulmadan önce destek almak, işlerimi kolaylaştırmak için kaynaklar yaratmak olduğunu fark edince yeni stratejiler devreye sokmam gerektiğini anladım. Market alışverişini eve getirtmek sık kullandığım bir yöntem. Buna haftada iki ev yemekleri siparişini ekleyebileceğimi anımsadım. Şahane bir tedarikçim var. Kime önerdiysem çok memnun kaldı. Kendi evinde, mutfağında, anne yemeklerini pişirip sarıp sarmalayıp istediğim saatte kapıma bırakıyor. Daha önce misafir geleceği zaman kullandığım bu kaynağı daha sık kullanmak, kendime bunu lüks görmemek için yeni düzenlemeler yaptım. PT ile çalışmayı bırakıp dörtlü stüdyo dersine başladım. Oradan artan kaynakla leziz, ev yemekleri daha sık kapıma gelecek. Her zaman gittiğim spanın %50 indirim kampanyasından masaj paketi de satın aldım. Haftada bir gidip bedenimi mahir ellere bırakmak ve gevşemek bana iyi gelecek. Bir de eve temizlikçi bulsam rahata ereceğim. Orada sürdürülebilir bir düzen sağlayamadım. Sözün özü, gündelik hayatta yardım almak; destek, kolaylık ihtiyaçlarını sağlayacak koşulları sağlamak şart. Yoksa her zorlanmanın izi düşüyor bedenimize, duygusal dayanıklılığımıza; yoruluyor, bıkıyor, beziyoruz. Bir tatil ya da yeni bir ev paklar sanıyoruz. Güç bela yaptığımızda hiçbir şey değişmiyor. Sabah sabah yaşadığım farkındalık iyi geldi bana. Zihnimin karanlık koridorlarında birkaç ampulü daha açtı. Yol ve yolculuk sürüyor. Gözüm, kulağım Neslihan'da artık. Onun Derin İzler serisini bekliyorum, yola çıkmak için vereceği ipuçlarını, kendi İzi Düşer serimi bitirirken. 

19 Ekim 2026 Pazartesi

İzi Düşer: 5

Aylaklığımın, tembelliğimin izi düşüyor bu aralar günlerime. Damla damla akıyor, yağıyor, bazen suyu emiyor hayat, bazen sele çeviriyor, üstüme boca ediyor. Çok büyük meseleler değil her biri. Yıkanmamış ve/ya katlanmamış çamaşırlar, masa ve mobilya üstlerinden kendilerine ait çekmecelere, dolaplara girecek öte beriler... Bu yığın, ya da hayatın bitmeyen telaşı, kimi anlık hazları, asıl kulaklarımdan, kalbimden içeri girmesi öncelikli olanı geride tutuyor. Bilgi kaynağı hep orada, elimin altında diye düşünürken, zamanının gelmesini beklerken günler, haftalar, yıl kanatlanmış uçmuş. Tam da ben o sözlerin şifasını almaya açıkken, kalbim kulağıma ikinci kez çalınırken, bilgelikten yudum yudum içmeyi, gözlerimin, kalbimin önüne inen perdeyi aralamayı umarken hop dedi kesildi video. Kayboldu. İnternetin karanlık dehlizlerine gömüldü. Mesaj attım, eğitimi aldığım kuruma. Ağustos sonunda kapanacak içeriklerin süresinin uzatıldığını, ekim ortasında kapattıklarını söyledi yetkili ses. Kelimeler gitti geldi aramızda. Bir telafi yolu rica ettim. Kelimeler bana içeriklerin bir yıldır orada durduğunu, artık yeni eğitim döneminin başladığını, dilersem yeniden kaydolabileceğimi söyledi. O zaman aydım duruma. Erteleme döngüme hayıflandım. 

Yemelerimin izi düşüyor bedenime. Bir lokma, bir lokma daha, derken midemi çöplüğe çevirmenin pişmanlığı içindeyim.  Açlık hissetmeden, saati geldi diye, birlikte sofraya oturulsun diye, bedenime kulak vermeden yediğim hiçbir lokmayı sevmiyorum. Ama iki çatal kaldı buzdolabına girmesin'leri de bırakamıyorum. Ya da kızıma meyve tabağı hazırlarken içinden tırtıklamayı kesemiyorum. Her pazartesiyi bir milat sayıyor, sonra yine kendimle kötü kişi oluyorum. 

Soğuğun izi düşüyor boğazlarıma. Yanıyor, acıyor. Boğaz pastili, zencefilli, çubuk tarçınlı ıhlamur tüketiyorum biteviye. Kendimi yormamaya, uykumu almaya, vitaminleri ihmal etmemeye, bedenimi gözetmeye çalışıyorum. Yıkılmadım ayaktayım. Dün de bir parça zorladım kendimi. Soğuğa maruz bıraktım. Gelibolu Maratonu için sabah sekizde buluştuk arkadaşımla. 10 K, 21 K, 42 K idi parkurlar. 5 Klık halk koşusu yerini 1915 metrelik saygı koşusuna bıraktığı için onu seçtim. Arkadaşım yürürken ben koşmaya başladım. Hop gittik, hop döndük. Bitirme madalyonumu aldım. Evdeki madalya sayısı dörde çıktı. Koşmanın en tatlı yanı bu galiba. Ödüllerini çok hızlı, çok kolay topluyorsun. Bir çift koşu ayakkabısı, biraz antrenman derken herhangi bir yol koşusuna katılabiliyor ve o eğlencenin parçası olabiliyorsun. Etkinlik alanında buğdaylı nefis bir çorba dağıtıyorlardı. Arkadaşımı beklerken aldım çorbamı, büyük boy karton bardaktan yudum yudum içtim. Sıcak sıvının boğazımdan yuvarlanırken bıraktığı ılık, sarmalayan, iyileştiren yanı hoşuma gitti. Üstüne bir bardak sıcak çay. Eve dönüş yolunda simit, kaşar, çay ile ekspres bir kahvaltı yaptık. Eve gidip sıcak bir duş aldım. Kızım için pazar kahvaltısı hazırladım. Ve acıkmadan ikinci kez kahvaltıya oturdum. Bknz: bir üstteki paragraf. 

Verdiğim sözlerin izi düşüyor sosyal hayatıma. Yorgun olduğum halde sabah erken kalktım yataktan. Arkadaşımı bırakmadım tek başına. Birlikte paylaştığımız bir anı daha oldu. 25 yılı devirdiğimiz arkadaşlığımızda ben küçük olanım, on yaş kadar. Bununla beraber arkadaşımın bana olan sevgisini, güvenini bilirim, sezerim. Birlikte olmanın türlü halleri var, eğlenceli, kimi zaman üzüntünün içinde yan yana yalnız. Oralarda da birbirimize zahmetsizce el attığımız için birbirimizin kıymetlisiyiz. Bu bir anda olmuyor, yüzde yüz uyumdan da gelmiyor, verdiğimiz ve tuttuğumuz sözlerin, iyi günde, kötü günde yan yana durmaların izi düşüyor, büyüyor, kökleniyor. Bağlar kuruluyor. Benzer bir bağın içinde olduğum bir arkadaşımın, arkadaşı Başak Arslan'ın söyleşi ve imza gününe gittim dün. Sardunyalar Güneşe Bayılır' yaz aylarında okumuştum. Söyleşide ilk kitabı, ikinci öykü dosyası olduğunu öğrendim. İlkinin daha otobiyografik ögeler taşıdığını anlattı. Belki de o dosyayı çöpe atma cesareti, yeniden, sıfırdan yazma kararlılığı gösterebildiği için ilk kitabıyla böyle güzel bir çıkış yakalayabildi, Sait Faik Ödülü'nde kadar uzanan bir yolu kendisine açtı. Emek emek, ilmek ilmek örülen her yolun izi, ödül olarak düşüyor hayatımıza. Bu kitap da kanlı canlı örnek. İş, cesaret etmek, yılmamak, emek vermeyi sürdürmekte. Hepimiz bir şeyler için emek veriyoruz. Hangisini öne alacağımızı iyi önceliklendirmemiz gerek. Ben arada hissediyorum bu aralar. İyi olma halimi gözetecek eğitimler aldım son yıllarda peşi sıra. Halbuki kabım sınırlı, kısıtlı. Maddi kaynaklarım, dinleme kapasitem, öğretilenleri yeniden dinleme, uygulama kapasitem sınırlı. O yüzden bir yıllık erişim süremi kaçırdığımda yalnızca iki dersi yeniden dinlemiştim. İçlerinde kaçırdığım canlı dersler de vardı, nasılsa yeniden dinleme imkânına sahip olduğumu düşünme yanılgısıyla girmediğim derslere hayıflanıyor muyum emin değilim. Sanırım kabım dolu. Yeni bir şey almaktan çok mevcut bilgileri her gün, her fırsat geldiğinde yinelemek yeterli. Son yirmi dört saat içinde iki kez sesim yükseldi. Kızıma kızdım, bağırdım. Uygulayamayacaksam, duymamın ne anlamı var! Tetiklendiğim yerler hep aynı. Aradığımda ulaşamamak, mevsime uygun giyinmemesi. Montsuz Leyla gibi gezmesi artık 9-10 derecelere inan sıcaklıkta. O ilkokula başladığında ya da başlayacakken geçmiş gün, "Bağırmayan Anne Baba Olmak" kitabını okumuştum. Bayağı etkilenerek, beğendiğim cümlelerin altlarını çizerek, önemli bulduğum cümleleri el yazımla kaydederek... Belki yeniden okuma zamanı gelmiştir. Çünkü bağırmayı sevmiyorum. Bağırdığımda asıl önemli olan mesaj ona geçmiyor. Kızacağım düşüncesiyle bir şeyleri örtbas ediyor ve bu örtbas etme hâli asıl beni kızdıracak meseleye dönüşüyor. Öncesinde, bu düşünce olmasa söyleyeceği birkaç cümleyi duymaya yerim varken o bunu göremiyor. Bu tatsızlığın izi düşüyor işte satırlara. Derin bir ısdırap olarak... 


14 Ekim 2026 Çarşamba

İzi Düşer: 4

Hem içimden yazmak geliyor, sayfaları doldurmak hem de iyi de anlatacak bir hikâyem yok ki diyorum. Şu an klavyenin başına geçtiğimde zihnim bana anlatmaya değer bir konum olmadığını, öylesine kelimeleri ardı sıra dizeceğimi fısıldıyor. Bunu yaptığım kimi zamanlarda kimi şaşırdığım kimi beğendiğim metinlere vardığım, o gün, o an oturup yazmasam belki de zihnimin gerilerinden çağırsam getiremeyeceğim, aramakla bulamayacağım metaforlara vardığımdan içimdeki iyimser yanı oturttum omzuma yazıyorum. Bazı yazıların ilk paragraflarının sonradan silineceğini, adımlama taşları gibi o yere, o sona varmak için yazıldığını biliyorum artık. Yazılma anıyla, paylaşma anı arasındaki zaman dilimini... Bu tür iç dökme metinlerinde çoğunlukla geri dönüp içeriğimi yalnızca imla konusunda düzeltiyor ve paylaşıyorum. Eğer otosansür devreye girmiyorsa... Otosansür de çok devreye girmiyor çünkü olaylar ve kişiler değil bahsettiğim; bende bıraktıkları izler, olayların bende uyandırdığı düşünceler, duygular... Yazıyorum çünkü tepkisel davranmak ve zarar görmek yerine bir salma mekanizmasına ihtiyacım var. Düdüklü tencere misali içeride basınç arttığında ben yazarak, kendimi gözetmeye, o içeride biriken basıncı yavaş yavaş dışarıya salmaya çalışıyorum. Yıllar içinde edindiğim en güzel alışkanlığım. Yazmaya rahatlamak için başladım diyebilirim pekala. 

Benim ketum, kendimi bırakmayan bir yanım var. Orası çok kemikleşmiş. Evin içinde öğrenilmiş, taklit edilmiş. Yıllar içinde ne kadar konuşmaya ve paylaşmaya başlasam da, ağlamak örneğin çok az yaptığım bir eylem. Çok zor ağlıyorum. Ağlamam ayıplandığı için ya da utandırıldığım için değil. Eskiden ağlardım çünkü. Sonra geldi bu dayanıklılık. Ağlamak durmayı gerektirdiği için ağlayamıyorum galiba. O durma zamanını psikologla görüşürken bile yaşayamıyorum. Tam duygulanıyorum, sesim titriyor, ne zormuş lan ben olmak diyorum o ânın, o deneyimin içinde, hop içimdeki hacıyatmaz devreye giriyor. Anne olduktan sonra gelişti galiba bu yanım. Çok da emin değilim. Bir şeyleri yalnız yapmaya alışmaktan kaynaklanıyor gibi geliyor o yüzden. Ama dediğim gibi çok da emin değilim. Dur şunu halledelim, sonra ağlarım gibi bir hâl. Kullanılmaya kullanılmaya köreldi gözyaşı pınarlarım. Sabah asistanımı gözyaşları içinde buldum. Sevdiği bir yakınının ölüm yıl dönümüymüş. Sahiden çok trajik bir son. Aniden, can yakan, kalp buran. Hiçbir ölümün telafisi yok ama kimisinin tesellisi var. 
Babama bakan biri vardı yıllar evvel. Eşinin ölümünü su testisi su yolunda kırılır diye anlatmış anneme. Annem bu kayıtsızlık ya da mesafeli donukluk üzerine şaşırmıştı. Ben şimdi biraz anlıyorum galiba o kadını. Bazen birine bakıyorum, kof seçimlerine. Öykücü beyin devreye giriyor. Kendi sonunu hazırlayan biri canlanıyor kafamda. Kendi özyıkım hikâyesini ince ince işleyen bir roman kahramanı beliriyor gözlerimin önünde. Böyle olacağı belliydi dedirten. Galiba benim de bunu demek istediğim birileri var. Giriş, gelişme bölümlerini yazıp oynadılar, final sezonuna geçirmiştir herhalde hayat bizi. İnsan günün uçuculuğunda her şeyi başlatan o ilk minik tohumu, yanlış adımlamaları, kendi başına ördüğü çorapları göremiyor ya,  o yüzden nereye varacak, nasıl patlayacak fırtına bilmiyorum ama hava açmaz bundan gayri ondan da eminim. Hasat zamanını beklemek gibi bir şey. Gidip başında izlemiyorum ama zaman geçecek, bazı şeyler olgunlaşırken bazı şeyler çürüyecek. Ben de hemen herkes gibi kendi seçimlerimden memnunum (belki de en büyük yanılgımız, kendimizi haklı sanma sebebimiz bu memnuniyet), içime siniyor, dolayısıyla hasadımda çürük beklemiyorum, sepetler dolusu tatlanmış ürünler bekliyorum. Dünyanın adil bir yer olduğuna, iyilerin kazandığına, kötülerin kaybettiğine inanmak istediğimden. Gökten üç elma düşmesini, muradıma ermeyi beklediğimden... 

Kimsenin başına kötü bir şey gelmesini istemiyorum. Bununla beraber benim yetişkinlik kavramım ve tanımım eylemlerinin, yaptıklarının ve yapmadıklarının sorumluluğunu almakla ilişkili. Rüzgâr eken fırtına biçer diyen de aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemek budalalıktır diyen de haklı. Hepsi geçmişin izinin bugüne düşmesiyle ilgili. Hah bu yazı da buldu, buluşturdu, geçmişin izinin bugüne düşmesiyle olan bağı kurdu. Şimdi çekilebilir, bu yağmurlu günde kahve içmenin tadını çıkarabilirim.