31 Ocak 2026 Cumartesi

Nasipten öte yol yok

TDB Dergi için yazı yazmam gerektiği aklıma gelince ya da bir başka deyişle yumurta kapıya dayanınca önceki sayılar için yazdığım kitap tanıtım yazılarını bloğa almadığımı fark ettim ve peş peşe yükledim iki adet kitap tanıtım yazısını. 

Sıra geldi bu ayın yazısına. Başkanlar Konseyi Çanakkale'de olduğu için Çanakkale temalı bir kitap hakkında yazmak istiyordum ama kafam öyle dağınık ki ne okuyabiliyorum ne de yazıya başlayabiliyorum. Komodinin üstü kitaplarla dolu: İlyada,  Odysseia (bu ikisi yeni aldığım ve paketi yatak odamda açtığım için baş ucumda), Dhammapada, Sidartha, Bir Başka Çanakkale, Kahramanlar Çağının İzinde Heinrich Schliemann ve Troya Kazıları, İrlanda Defteri... Hepsini okumak istiyorum, hepsini yazmak ama gerçekten dikkatim işgal altında. Scrolling diyor ve noktayı koyuyorum. Çoğu gece 11 gibi yatağa giriyorum. Biraz kitap okur uyur gibi naif düşüncelerle... Sonra kendimi peş peşe saçma sapan kısa videolar izlemiş, bir sayfa dahi çevirmemiş buluyorum. 

Tembelim ama sorumsuz değilim. Belgelerimi kurcalıyorum. İan Mcewan'ın Solar romanı hakkında bir yazı da buluyorum. Üç yıl kadar olmuş yazalı, bir yere gönderdim mi not almamışım, blogta da bulamıyorum. Derginin editörüne yolluyorum. Ertesi gün bir pdf yolluyor. Bir de soru: Unutmuş olabilir misin? 

Feci yakalandım. Ama mazeretim var. Yok asabi değilim. Kızım bir haftadır evde değil tatil nedeniyle. Boş ev bulmuş ergen modundayım. Hakkını veriyorum. 

Bugün işim bitti. Oda sekreterimiz geldi. Bir haftadır izindeydi. Bana bıraktığı oda telefonunu almaya gelmiş. İşim bitti, dışarıda kahve içelim dedim. Atladık arabaya. Ardımdan da üç hasta. Acil, farklı seviyelerde. Döndüm. Dişini çektim arkadaşımın kızımın. Geri döndüm diye mahçup. Cezayı kestim. Rakı, balık. İlk fırsatta. Hâlâ kahve içerdik aslında. Sonra eve gidip yemek yapacaktım. Kızım dönüyor çünkü.

Annem düşmüş. Acildeymiş. Ö'yü eve bıraktım. Nasipten öte yol yok der annem, dedi. Başka zaman içilecek artık o kahve. Başka bir arkadaşımın annesi de kısmet iki kaşın arasında dermiş. Hayat, sen plan yaparken başına gelenlerdir de derler. Anonim. Duymuşsunuzdur. Bu ara belirsizlik kavramını yatırdım masaya. Uzun uzun bakıyorum. Netlik ihtiyacım neden bu kadar güçlü? Yanıtları neden bu kadar hızlı istiyorum? Neden tahammülüm düşük? Bunlar üzerine düşünüyorum. Bir sandalyenin tepesinde, saatlerdir acil serviste beklerken. Sakin ve sağlık çalışanlarıyla işbirlikçi yanıma bakıyorum. Bu da yolda bıraktığım etiketlerden mi bilemiyorum. Toplanacak yanı yok bu yazının. Bırakıyorum dağınık kalsın. 


27 Ocak 2026 Salı

Şefkat Peşinde Geçen Bir Ömür

 

                                                                   Yaşamımda istediğim şey, şefkat…

                                                                   Kendimle başkaları arasında, karşılıklı olarak

                                                                   Gönülden vermeye dayalı bir akış…

                                                                    Marshall Rosenberg

 

Marshall Rosenberg (1934-2015), 1940lı yıllarda henüz küçük bir çocukken ABD’nde yaşayan insanların ten rengi, etnisite nedeniyle şiddete maruz kalmasına şahitlik ederek büyüdü. Irkçı saldırılarda siyahilerin öldürüldüğünü gördü. Sahip olduğu Yahudi soyadı sebebiyle okula gittiği ilk gün sözlü ve fiziksel şiddete uğradı. Bu deneyimler, onun için sarsıcıydı çünkü insanların şefkatli bir alışveriş içinde olmaktan zevk aldığına, bunun doğalarında var olduğuna inanıyordu. Bu tezatlık üzerine küçük yaşlardan itibaren düşündü. Sonunda elinde iki kıymetli soru vardı:

“Bizi doğamızdaki şefkatten koparan, şiddet ve sömürü odaklı davranışlara yönelten nedir?”

“Bunun tersine bazı insanları en zor koşullar altında bile doğalarındaki şefkate bağlı kalmalarını sağlayan nedir?”

Marshall Rosenberg, küçük yaşlardaki deneyimleri, şiddet ve şiddetsizlik üzerine merakı, aldığı psikoloji eğitimi, yaptığı klinik psikoloji doktorası neticesinde Şiddetsiz İletişim olarak adlandırdığı yöntemi geliştirdi ve paylaştı.

Şiddetsiz İletişim, Marshall Rosenberg tarafından geliştirilen bir iletişim süreci ve yaşam modelidir. Dünya çapında pek çok ülkede uygulanmaktadır. Şiddetsiz İletişim, herkesin ihtiyaçlarına eşit değer veren ve insanlarla olan ilişkilere, haklı olmaktan veya kazanmaktan daha çok değer veren bir yaşama sürecine odaklanır ve bunu yapmayı mümkün kılan bir dizi araç sunar.

Şiddetsiz İletişim (Şefkatli İletişim ve Zürafa Dili olarak da bilinmektedir) farklılıkları barışçıl bir şekilde çözmek için gereken iletişim akışını kolaylaştırır. Paylaşılan insani değerlere ve ihtiyaçlara odaklanır. Dili, hem iyi niyeti arttıracak şekilde hem de gücenme, küskünlük, özgüveni düşürmek gibi sonuçlar doğurmayı önleyecek şekilde kullanmaya teşvik eder.

Şiddetsiz İletişim, ilk kez 1960larda ABD’nde devlet okullarında, diğer kamu kuruluşlarında ırk çatışmalarına çözüm bulmak için çalışan gruplarda uygulandı. Rosenberg ve arkadaşları, bu iletişim modelini yaymak, toplumsal barışa katkı sunmak için 1984 yılında Şiddetsiz İletişim Merkezi’ni (CNVC) kurdular. Çalışmalar giderek yaygınlaştı, seminerler, atölyeler düzenlendi. Çalışma grupları oluşturuldu. Okullarda, iş yerlerinde, hapishanelerde, ailelerde, topluluklarda yapılan çalışmalarla, çatışmaları çözmek ve önlemek hedeflendi. Savaş ve çatışma bölgelerinde arabuluculuk çalışmaları yürütüldü. Savaşın açtığı yaraları sarmak, topluluklar arasında diyalog geliştirilmesi hedeflendi.

2000lerin başında Marshall Rosenberg, Şiddetsiz İletişim’in temellerini anlattığı “Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili” kitabını yazdı. On üç bölümden oluşan kitap, şiddetsiz iletişimin özünü anlatan kaynak bir kitaptır. Rosenberg, kitabında Şiddetsiz İletişimin gözlem, duygu, ihtiyaç ve ricadan oluşan dört basamağını ayrıntılarıyla anlatır. Seminer katılımcılarından örnek hikâyelerle aktardığı teorik çerçeveyi somutlaştırır. Dilin üzerimizdeki etkisini, kelimelerin gücünü, aramızdaki bağlantıyı koparma ya da kurma potansiyelini gösterir. Zihnimizi ve dilimizi ahlakçı yargılardan, varsayımlardan, tahminlerden, değerlendirmelerden özgürleştirmeyi bir hedef olarak önümüze koyar. Zira bunu yapabildiğimiz oranda ilişkilerimizin kalitesi artacaktır. Şiddetsiz iletişimin amacı da budur. Kendimizle ve diğer insanlarla kurduğumuz bağlar, haklı olmaktan, tartışmaları kazanmaktan, daha fazla para kazanmaktan, diğer insanlara iyi görünmekten daha kıymetlidir.

Şiddetsiz iletişimin davetini almak için kitabı okuyun. Çünkü bu davet, daha derin bağlantılar kurmaya, ilişkilerinizin kalitesini yükseltmeye, kendinizle ve dünyayla içinizdeki sakin bir yerden, şefkat, hakikat, açıklık ve barıştan oluşan bir yerden ilişki kurmaya dair.

 

*Kitap ilk kez 2011 yılında Türkçeye çevrilince, Almanya’da yaşayan, Marshall Rosenberg’in atölyelerine katılan Vivet Alevi, ana dilinde şiddetsiz iletişimi yaymayı bir borç bildi, Rosenberg’in de teşvikiyle şiddetsiz iletişim sertifika sürecine girdi ve Türkiye’ye gidip gelmeye başlayarak ülkemizde şiddetsiz iletişimin temellerini attı. Geldiğimiz noktada Şiddetsiz İletişim, ülkemizde CNVC sertifikalı eğitmenler, eğitmen adayları, şiddetsiz iletişim eğitimleri almış ancak sertifikasyon sürecine girmemiş şiddetsiz iletişim gönüllüleri aracılığıyla yayılmaya devam etmekte, öğrenme sürecini destekleyen kitaplar, Şiddetsiz İletişim Türkiye Derneği’nin bir yan kuruluşu olan Şiddetsiz İletişim Kitaplığı yayınevi aracılığıyla basılmaktadır.


 

Biletimiz İstanbul'a Kesildi

 

Ermenice taşra edebiyatının Hagop Mıntzuri’den sonra Türkiye’deki son temsilcisi olarak görülen Mıgırdıç Margosyan üretken bir yazar. 23 Aralık 1938’te Diyarbakır’ın Gavur Mahallesi olarak anılan Hançepek Mahallesi’nde doğan Margosyan, Süleyman Nazif İlkokulu’nu bitirdikten sonra, anadilde öğrenim görebilmesi için ailesi tarafından İstanbul’a gönderildi. Öğrenim hayatına İstanbul’da Bezciyan Ortaokulu ve Getronagan Lisesi’nde devam eden Margosyan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Genç yaşlarda edebiyata ilgi duymaya başladı. 1959 yılında henüz 21 yaşındayken Karagözyan Yetimhanesi’nde belletmenlik yaptığı yıllarda şair arkadaşı Vartares Karagözyan ile Ermenice “To” dergisini çıkardı.

1966-1972 yılları arasında çalıştığı Üsküdar Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde lisans eğitimini aldığı felsefe grubu derslerinin yanı sıra Ermeni Dili ve Edebiyatı dersleri de verdi. İlerleyen yıllarda öğretmenliği bıraksa da, Ermeni dili ve edebiyat çalışmalarını aralıksız sürdürdü. “Marmara” gazetesinde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir bölümü 1984 yılında “Mer Ayt Goğmerı” (Bizim Oralar) adıyla kitap haline getirildi. 1988 yılında Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Edebiyt Ödülü’nü (Paris- Fransa) aldı. 1992 yılında “Gavur Mahallesi” adlı kitabı Bebekus Kitaplığı’ndan basıldı. Bu, en çok ilgi gören kitabı, ilerleyen yıllarda Kürtçe ve İngilizce’ye de çevrildi. 1993 yılında yakın arkadaşları Yetvart ve Payline Tomasyan, Hrant Dink ve kardeşi Ardaşes Margosyan ile Aras Yayıncılık’ı kurdu. Eski kitaplarının yeniden basımları ve yeni kitapları Aras Yayıncılık’tan çıktı. 2006 yılında Türkçe olarak kaleme aldığı anı romanı “Tespih Taneleri” ilgiyle karşılandı. 2016 yılında son edebi eseri “Tanrının Seyir Defteri” yayımlandı. 2018 yılında 80. yaş günü vesilesiyle eserleri özel bir ciltle ve numaralı olarak “Fıllaname” adıyla okurla buluştu. Aynı yıl, Yusuf Kenan Beysulen, Margosyan’ın hayatını anlattığı “Gavur Mahallesi” belgeselini çekti.

Roman, öykü ve deneme türünde eserler veren Margosyan’ın, “Biletimiz İstanbul’a Kesildi” adlı öykü kitabı ilk kez 1998 yılında basıldı. Kitabın kapağında çocuk Margos ve kız kardeşi Anjel bulunuyor. Margosyan ailesinin o zaman kiracı olarak oturduğu Ağacan Dayı’nın evinin avlusunda çekilen fotoğraf 1943 yılına ait. Kitapta toplam yedi öykü buluyor. Kitabın ilk dört öyküsü, yazarın “Mer Ayt Goğmeri” adlı Ermenice kitabında yer almaktaydı. Diğer üç öykü ilk kez Türkçe olarak kitaplaştı. Margosyan, Türkçe basım için daha önce Ermenice yazdığı öyküleri orijinallerine sadık kalarak yeniden yazdı ve yer yer genişleterek değiştirdi.

“Anadili Serüvenim” adlı ilk öykü Erzincanlı ünlü Ermeni yazar Hagop Mıntzuri’ye ithafen yazılmıştır. Ermeni taşra edebiyatının ünlü temsilcisi Mıntzuri, Margosyan’ın Diyarbakır yöresini anlattığı erken dönem öykülerinden “Halil İbrahim”i okuduktan sonra Marmara’nın 18 Mart 1976 tarihli sayısında Margosyan’a açık bir mektup yazar. Övgülerle dolu mektupta, “edebiyatı unutma, sabahından çal, gündüzünden çal, gecenden çal, eserler ver bize” diyerek Margosyan’ı üretmeye teşvik eder. Margosyan da bu açık mektuba “Anadili Serüvenim” adlı uzun öyküyle cevap verir.

Öykü, açık mektubu okuduğu zaman hissettikleriyle açılır, anadilde aldığı övgüye anadilinde yanıt vermek isteyen Margosyan, henüz Ermeniceyi okuyup yazamadığı Diyarbakır yıllarından başlayarak çocukluğunu, İstanbul’a gidişinin, anadilde eğitim almaya başlayışının, Diyarbakır’da gavur iken İstanbul’da Kürt oluşunun hikâyesini duyarlı ve incelikli diliyle kaleme alır.

Kitapta yer alan en ayrıksı metin, insanın yaradılışı ve cennetten kovulmasının hikâyesini anlatan öykü olan “Elmalı Balayı”. Tüm kutsal metinlerde, kültürlerde yer alan Adem ve Havva’nın hikâyesinin Margosyan yorumu, bilmeyen okurlar için Amed isminin nereden geldiğinin de yanıtı.

Kitapta yer alan öyküler, ekseriyetle Diyarbakır’da geçiyor. Diyarbakır Ermenilerinin günlük yaşamı, Kürt ve Türk komşular, Yahudi cemaati, her birinin adetleri, deyişleri, maniler, camiler, kiliseler, bayramlar ile kültürel dokuyu kayıt altına alıyor. Gavur mahallesini mesken tutuyor, evlerin, avluların içinde dolaşıyor, kadınların, çocukların sesi oluyor, yerinde duramayıp sokağa taşıyor, fırın önlerinde ekmek sırası bekliyor, çeşmelerden su içiyor, Mardin kapısından geçiyor, çarşıdaki zanaatkarların dükkânlarından yükselen sesleri taşıyor, Dicle nehrinde balık avlıyor, çimiyor. Tüm köklerini geride bırakanlar gibi Diyarbakır ve İstanbul arasında kimliğini, anılarını arıyor, bizi de bu yolculuğa dahil ediyor. Tam da bu sebeple Ermeni taşra edebiyatının son temsilcisi sayılıyor.

 

25 Ocak 2026 Pazar

Yol ve sisin hediyeleri

Cuma günü İstanbul'da mesleki bir eğitime katıldım. 

Eğitim yeri Zeytinburnu olunca beni bir düşünceli hâl almış; perşembeden gitsem, İstanbul'da konaklayacağım yerden oraya gitmek ayrı dert olacak, şehrin trafiğine gireceğim diye, kalmak ve arkadaşlarımla görüşme fırsatını teperek günübirlik gitme tercihine yönelmiştim. Bunları tartarken ve bir diş hekimi arkadaşımla konuşurken yanında yeni çalışmaya başlayan genç bir meslektaşımın da kursa kayıt olduğunu öğrendim. İki şoför ve yol arkadaşıyla bu iş olur, dedim ve kararım netleşti. 

Cuma sabahı altıda yola çıktık. Sis, yağmur arasında ilerledik. 10'a beş kala eğitim salonuna girdik. Büfeden kahvaltı niyetine karbonhidratları indirdik mideye, çayı da keyifle yuvarladık. Sabah altıda yola çıkmamış, yorulmamış gibi başladık dinlemeye. Hoca hem alanında iyi, hem de sevilen biri. Bundan iyisi Şam'da kayısı dediklerinden. Salon full, sandalyeler doluydu. Öndeki bir kişilik boş yere kuruldum. Başladım dinlemeye. Hoca bir ara, firmaların gazıyla her şeyi hemen almayın, ben aldım, aranızda targis vectris duyan var mı diye sordu. Elimi kaldırdım hemen. Duymak ne kelime, 28 yıllık inlayim hâlâ ağzımda. Arada konuştuk sonra. Deniz ablanın danışmanlığını yaptığı bir doktora tezinin ilk hastasıydım, 28 yıldır kullanıyorum, dedim. İlk Deniz ablalar aldı, sonra biz, dedi. Marmara, Ege sohbeti sürdü biraz da. Benim öğrenciliğim zor geçti. Ara ara diş hekimi olacağımı bilseydim ve fakülteleri tanısaydım, Marmara yerine başka bir yer yazardım derim. Ağzımdan çıkmışlığı vardır bu sözün, birden fazla. Bu da bizi edebiyatın, sinemanın en sevdiği konuya getiriyor, öyle değil mi? Kader mi? Tesadüf mü?

Birkaç soru az yapıp Marmara'ya yerleşmek yerine, Ege'ye gitseydim örneğin, hayatım nasıl olurdu? Neler değişirdi? Bunlar hep varsayımsal sorular, cevabı yok ama insan merak ediyor. En çok da hayatının bir döneminde bir şeylerden memnun olmadığında merak ediyor. Bir sefer psikoloğuma demiştim, çok şey yaşadım, çok badire atlattım, 1,5 kişilik hayat zorluğu yaşamışım gibi geliyor diye. Şimdi bunca yıl sonra, geriye dönüp baktığımda, bazı şeylere daha duru, daha yargısız bir yerden baktığımda, sempatiyle kendime acımadığımda Buda'nın bize öğretmeye çalıştığı yerden bakmaya çabaladığımda şunu görüyorum. Evet ızdırap vardı. Evet çok ızdırap vardı. Hepsinin bir sebebi vardı. Ve hepsinin bir sonu da oldu. Şimdi düzlükteyim. Geçmişle helalleştim. Yaşadıklarımdan öğrenmem gerekenlere baktım. Dönüşmem gereken yerleri fark ettim. Oraları halletmeye çalıştım. İnsanın kendini tanıması en zor, en uzun yolculuk. Şimdi ben kendime iyiyim diyorum ya, belki bir sene sonra geri döndüğümde, yok yahu iyi değilmişim diyeceğim. Çünkü bugünün belirsizliğini ancak belli bir yere gelip dönüp baktığımızda yorumlayabiliyoruz. O yüzden, muhtemelen hiçbir şey değişmezdi İstanbul yerine İzmir'de okusam ve de çok şey değişirdi. Arkadaşlarım değişirdi örneğin, anılarım değişirdi, deneyimlerim, şu an olduğum yerde, olduğum kişi olmazdım. Bazı şeyleri belki daha erken keşfederdim, belki daha geç. Varsayımsal sorularla zaman kaybetmemeli belki de insan. Zihin bizi o tuzaklara çok düşürüyor, o adım yerine bu adımı atsaydım, orada sussaydım, burada konuşsaydım... Bitmeyen bir zihinsel aktivite... Hiç de yararı yok. Ben gerçek bir overthinker olduğum için çok iyi bildiğim yerler burası. Çok mesaim var, çok deneyimim. Düşüncelerime bir kaptırırsam kendimi beni rezil de eder, vezir de, iyi biliyorum. O yüzden Şiddetsiz İletişim'in gözlem basamağını çok önemsiyorum. Kendime etiket takmak, kızgınım, üzgünüm demek yerine içimde üzüntü var, kızgınlık var demenin, onları özne olarak koluna takmak yerine nesneleştirmenin fark yarattığını biliyorum. Buraları deneyimliyorum. Birinin bana şiddetsiz iletişim usulünde alan tutmasının, yargısızca dinlemesinin, birlikte düşünceleri tasnif etmenin, onları ihtiyaç ve duyguya çevirmenin önemini, kıymetini biliyorum. Bununla beraber bazen sempatiye de ihtiyaç duyuyorum, gaz verilmesine. Ah evet yakınlık mı özlüyordun sorusu yerine bira tokuşturup elini sallasan ellisi demeye de yer var hayatta. Olmalı. 

İstanbul'a gidiş dönüş gene sislerin içinden geçerek oldu. Noel pazarlarına giderken de sisin içinden geçmiştim, tek başıma. Hem aracın içinde, hem de yolda yalnızdım. Bir çift farın rehberliğinde ilerleyerek yol aldığımdan, yine de hedefime vardığımdan, bunun hayatın metaforuna çok benzediğinden bahsetmiştim. Dünkü sisin başka hediyeleri oldu. Yanımda biri varken daha az korktuğumu fark ettim örneğin. Yolda seyreden diğer araçların farlarını görmek, onları rehber alarak ilerlemenin, yolda tek başına olmaktan çok daha güvenli olduğunu deneyimledim. Neymiş, insana müttefik gerekirmiş. Aynı yolda, aynı yönde ilerleyen bir grubun içinde insan daha güçlü, daha cesurmuş. O zaman ne yapıyoruz? Aynı hayali paylaştığımız insanlarla çeviriyoruz etrafımızı. Onları kendimize müttefik kılıyor, belirsizliğin içinde bir çift farın aydınlattığı alan kadar ilerlerken düşüncelerimizi kendimize düşman eylemiyor, korkmadan yürüyüşü sürdürüyoruz. 

15 Ocak 2026 Perşembe

Bir kez tanışmak yetmez

Kar eteğini sürüyerek çekilince sıcaklık 0 dereceden 10 derecelere yükseldi. Kış içinde adeta bir bahar havası, neşesi, iyimserliği... 
Sabah kızımı okula bıraktım. Arabayı park ettim. İstikamet kordon! 


Parçalı bulutlu gökyüzünün denize yansıması şahane. Nefis bir yamalı bohça görüntüsü çıkıyor ortaya. Deniz çarşaf gibi olduğunda, sakin ve kıpırtısız, içini de cömertçe açıyor. O berrak suya yansıyan gökyüzü, gri, mavi geçişler, suyun içinde salınan martılar, karabataklar... Öylece yürüyüp geçemiyorsun yanından. Duruyor, büyüleniyor ve kaydetmek istiyorsun. Gözün gördüğü, kameranın kaydettiğinden her zaman daha büyüleyici. 

Yürürken asistanım ilk hastanın randevusunu iptal ettiğini haber verdi. Dışarıda kahvaltı yapmakla yapmamak arasında tereddütte kaldım. Karbonhidrat yerine bol yumurtalı bir omlet yemeyi tercih ettim. İş yerine geldim. Kendime üç yumurtadan omlet yaptım. Çayımı, kahvemi içtim. Günlük mesajlar, telefon görüşmelerini yaptım. Sabahım sakin başladı. 

Bu aralar ana temam, bu zaten. Acele etmemek, beklentisizlik... Bu haftaki psikolog seansında buralarla ilgili kendime dair önemli şeyler fark ettim. Çoğumuzun zihni dualiteyle çalışıyor. Bunda şaşırtıcı bir yan olmasa gerek. İyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız... Yaşadığımız şeylerin içinden veriler topluyor, hayatı kolaylaştırmak için tasnif ediyoruz, kararlar alıyoruz. Benim zihnim çok çalışıyor, çok düşünce üretiyor, bu kadar düşüncenin içinde her zaman olanı olduğu gibi görmek mümkün değil. Daha doğrusu olana, bir yorum, tahmin yazmamak mümkün değil. Ben de yazıyorum haliyle, işim bu yazmak. Şöyle bir yazma hali daha çok: Olayları hızlı bir şekilde tasnif etme, etiketleme eğilimi... Şu şu oldu, o böyle yaptılarla bir düşünme prosesi başlatıyorum ve hop bir karara varıyorum. Hemen yeni bir strateji geliştiriyorum ve geri çekiliyorum. Kendimi korumanın, kırılmayı engellemenin bir yolu olmuş sanırım bu. O kadar uzun zamandır yapıyorum ki, yaptığımın farkında dahi değilim. Asıl mesele bilmeme hâline katlanamıyorum, kendimi engelliyorum. Seanstan çıkınca yaşayıp görmeye iznim olmalı dedim kendi kendime. Belirsizlikle dost olmaya niyet ettim. Her şeyin bir zamanı olduğunu, bu zamanın ne kadar olduğunu benim belirleyemeyeceğimi fark ettim. Bunları entelektüel bir yerden, okuduklarından, duyduklarından süzerek dile getirmekle anlamak arasında çok fark var. Beklentisizce, kontrol etmeye çalışmadan yaşamak, yaşam hediyelerini sunacağı zaman korkusuzca kabul edecek kalp açıklığına sahip olmak. Sanırım kendimle çalışmanın ardında yatan ana motivasyon buraya varmak. Kendini bilmek uzun bir yol. Ben kendime taktığım etiketleri fark ediyorum mesela. Bana hizmet etmeyen, ayağıma çelme takan, beni engelleyen sözler. Ben böyle bir kadın değilim, ben böyle bir anne değilim. Psikoloğum da soruyor: Siz nasıl bir kadınsınız? Siz nasıl bir annesiniz? Bunların tek, sabit cevabı yok. Kendimle yeniden tanışıyorum. Zira eski tanışıklığımızın üstünden çok zaman geçti. Köprünün altından çok sular aktı. Alıntılamayı çok sevdiğim bir Sezai Sarıoğlu kavramı. Bir kez tanışmak yetmez diyor Sarıoğlu, eski arkadaşlıklarımız üzerinden bugünün hakikatini kuramayacağımızı. 
Konu ilginizi çektiyse buraya bakıverin.

13 Ocak 2026 Salı

Günün Postası

Öğle tatilindeyim. Sabah kahvaltı yaptım. Aç değilim.  Önümde yazmak için yeterince zaman var. Buraya bir şeyler eklemek, tarihe not düşmek hevesindeyim. Nereden başlayacağımı bilmiyorum, ne hakkında yazacağımı da... 

Ne konuşacağını bilmeyen tüm insanlar gibi laf çeviriyorum şu an, sahada top çeviren bir oyuncu gibi. Ya da sadece eklemlerimi ısıtıyorum, antrenmana başlayan bir sporcu gibi. Bir kelime, bir kelime daha... Birbirine ülenince, bir kar küresi gibi büyüyünce anlamlı bir şeyler çıkmaya başlıyor çünkü biliyorum. 

Kendime yatırım yaptığım bir dönemdeyim, kendimle çalıştığım, birikmiş yasları yaşadığım ve saldığım... Tam zamanı belki de. Zemheri kış var dışarıda. Geceler uzun, soğuk. Kar yağıyor başka memleketlere. Buraya sadece atıştırdı. Tutmaktan uzak. Bitkiler yapraklarını döktü. Doğa uykuda. Bahara hazırlanmak için güç topluyor. Ben de kırıldığım yerlerden yeniden serpilmek için güç topluyorum. 

Kendimle yeniden tanışıyorum. Kendimle ilgili ne çok etiketim varmış onları fark ediyorum. Sahi ben gerçekten öyle biri miyim? Ben kimim? Sorulara yanıt arıyorum. Limitlerimi anlamaya çalışıyorum. Yapmak istediklerim, cüret ettiklerim, edemediklerim... Nerede durmalıyım, nerede devam etmeliyim? Hepsi teker teker düşüyor önüme. Çok isteyip girmediğim o yola bakıyorum sonra. Biliyorum zamanı değil. Stratejiye tutunma. İhtiyaçlarını fark et diyorum. Kendimi yatıştırmak, avunmak ve sabretmek için dikkatimi, ilgimi ihtiyaçlarımı fark etmeye getiriyorum. 

Sık sık yürüyorum. Bu sabah da yürüdüm. Yürürken zihnim sık sık hayal alemine kaçtı. Fark ettikçe şu an hayal kuruyorsun, burada değilsin diye diye kendimi şimdiye getirdim. Martıları, karabatakları izledim, martıları besleyen bir balıkçıyı. Adımlarımı fark ettim. Ayak tabanımın yaylanmasını, bacaklarımın arkasının gerilmesini. Elimden geldiğince mindful bir şekilde tamamladım yürüyüşümü. Telefonu alıp mesaj atmaya yeltenmedim. Zihnim şahane bahaneler çıkarıyor karşıma oysa. Ama unutmadım aklımda. Bile bile lades yok! Bu hafta sonu Çanakkale'de Başkanlar Konseyi var. Dört gözle bekliyorum. Yoğunluk, kalabalık, dışarıdan gelen hekim arkadaşlar... Kafam dağılacak ve kararıma sadık kalabileceğim. İnsanın kendine sadık kalması iyi bir şey. Sadık kalamadığım kimseleri düşünüyorum son zamanlarda, aldattıklarımı, elini sessizce bıraktıklarımı, yolumu ayırdıklarımı, hikâyemde yeri olduğu halde anmadıklarımı... Kimiyle yıllar sonra bağlantı kurmanın, kendimi ifade etmenin, çemberi kapatmanın bir yolunu buldum. Bu çok huzurlu bir şey. Yüz yüze ya da söz söze kurulamayanlar, fiziki olarak alıcısına ulaşmayacak mektuplarda birikiyor. Bu ara çok mektup yazdım. Çok uzun mektuplar. Pek çok kişiye. Eklesem uç uca, iki ince öykü kitabı çıkar, o hacimde mektuplar... Birikmiş tortular, utançlar, pişmanlıklar, hayaller, istekler, gerçekler... Hepsi bir bir çıkıyor ama gözyaşları yine de nadiren akıyor. Aksın istiyorum. Kovamın yeniden dolması için kimi konularda önce o ağırlıkların, boğazdaki yumruların, kalpteki taşlaşmaların açılması gerek... Benim salınmam bol bol, hafiflemem, açılmam, incinmem gerek. 

Dışarıda kış var. Yeni yılla beraber ektim kimi iyi niyet tohumlarını. Hangileri tutacak baharda göreceğim. Cevabının zamanda saklı olduğu sorularla darlamayacağım kendimi. Her şeye iyi gelen zamana bırakacağım kendimi, takvim tutmazlıklarından uzak kalacağım ümidiyle. 

Dışarıda kış sert, içeride olması gerektiği gibi. Yavaşladım. Kendime döndüm. Dürtüsel davranmamak için stratejiler belirledim. Şöyle hissettiğimde elini tutabilir miyim dediğim dostlarım var. Hemen her gün halimden haber veriyorum. Dün birine yazdım. Saatler sonra yanıtladı. Dedi ki: o kadar net ifade ediyorsun ki, ihtiyacını, duygunu, yasını ve kendine takdirini, ben buraya verecek empati bulamıyorum, sessiz empatide kalmayı tercih ettim ama bunu yazmakta geç kaldım. Geç kalmadı aslında. Anlaşmamız şuydu çünkü ben ihtiyaç duydukça elimi uzatacaktım. Yazarak zihnimi yatıştıracaktım, eylemi ona yöneltecektim. Onun tanıklığından destek alacaktım. Öyle de yaptım. Bugün de sizi tanık tuttum kendime. Çünkü boşluğuna temas ettiğimde acıyan yerlerim var. Oraları hızla doldurmak mümkün değil. Damla damla akıyor. Ben istiyorum ki damla damla akmasın, gürül gürül gelsin dolsun kovam. Dışarıda zemheri kış var. Kaynaklar o kadar bol değil ama olacak. Dün arkadaşıma da dediğim gibi, bahar gelecek. Kuru dallarımıza can verecek. Eh şimdi finale bir kapanış şarkısı alabilirim. 




9 Ocak 2026 Cuma

Yılın ilk hedefi

Yeni yıla heyecanlanmamızın en önemli sebebi, bizi durma halinden olma hâline çevirme potansiyeli taşıması bence. 
Düşünerek, planlayarak, tasarlayarak, oturarak, doğru anın gelmesini bekleyerek eylemsiz kaldığımız, aynısını muhafaza ettiğimiz o hâlleri düşünün. Silkelenmek, durumdan sıyrılmak için bir yakıta ihtiyaç duyduğumuz zamanları, hevesle ilk adımı atmayı düşlediğimiz anları... 
Ne diyor Lao Tzu: Binlerce kilometrelik yolculuk bile tek bir adımla başlar. Kulak kabartmalı binlerce yılı aşıp gelmiş ve ses veren bilgeye. 
Her şey İnstagram'da bir arkadaşımın bundan birkaç ay önce koştuğu mesafeleri paylaşmasıyla başladı. Bir de baktım Bremen'de (yaşadığı şehir) ilk halk koşusuna katılmış. 6 km koşmuş ve gururla paylaşıyor madalyasını. Gözlerinin içi gülüyor. Tanıyorum ben bu hissi. Bu eforik hâli. 
Yıllar, yıllar evvel, on dört yaşımdayken yüzerek Çanakkale boğazını geçtim ben. Bir daha böyle bir performans da göstermedim. Annem imzalamıştı yarışa katılmam için izin belgesini. Son gün başladı yan çizmeye. Evden kaçtım yarış günü. Yanımda mayom, bonem, gözlüğüm ve +18 ablam. Merkezden tekneye bindik. Karşıya geçtik. Şansıma yanımda bizi çalıştıran antrenör. Yolda benimle konuştu. Rahatlattı. Eceabat'ta yerimizi aldık. Biz, Çanakkale'nin ergenleri, gençlik spor il müdürlüğüne bağlı yüzme okulunun öğrencileri, bir elin parmakları kadarız. Arkadan girin suya, uzaklaşsın profesyoneller dediler. Suya atladık. Tekneler açıkta. Bana eşlik edecek, rotayı gösterecek tekneye doğru yüzmeye başladım ama heyecandan nefes alamıyorum. Korkudan öleyazıyorum. Tekneye yaklaştım ama inanılmaz bir panik. Alın beni, yapamayacağım diye seslendim. Nuri abi, telkine devam etti. Tuğba nefes al, nefes ver. Dinledim onu. Nefes aldım, verdim, her nefes verdiğimde baktım tekneye, güvendeyim, dedim, devam ettim, heyecanım yatıştı, soluklarım düzene girdi. Ve bir ritim tutturdum nihayetinde. Bir ara baktım gözlük dandik, su alıyor. Çıkarıp fırlattım onlara. Gerisi hayatımın en harikulade dakikaları... 
Sahip olduğumuz medeniyetin araçlarından sıyrıldığımızda, doğayla gerçekten baş başa kaldığımızda, yalnızca bedenimizle var olduğumuzda çok acayip bir şey gerçekleşiyor. Şu evrende gerçekten küçücük olduğumuzu, onun bir parçası olduğumuzu idrak ediyoruz. Ego, korkular, düşünceler, varsayımlar, hedefler, planlar, bizi şu anda, şimdi burada olmaktan alıkoyan ne varsa hepsi buharlaşıp gidiyor. Ben o gün kendimi inanılmaz özgür ve mutlu hissettim. Kulaç attım, yüzlerce, binlerce... Manzaram değişti, suyun rengi değişti, ilerledim. Bir de baktım, 18 Mart 1915 yazısı görünüyor. Aferin sana dedim. Gururlandım. Yarıladın yolu. Bundan sonra alacaksın akıntıyı arkana. İşin daha kolay. Orada iş biraz karıştı sevgili okur. Akıntıyı iyi hesap edememiş teknedeki abiler, akıntı beni bitiş noktasının ilerisine attı. Oradan geri döndüm. İskeleye vardım. Ucunda bir tekne bağlı. Teknenin yanından yüzüp diğer tarafa geçsem alacağım madalyayı. Yaş grubumda üç kişiyiz zaten. Ben kulaç attım, deniz beni itti, aşamadım o bir arpa boyluk yolu. Biri fark etti, dal iskelenin altından yüz, dedi. Ona da ben cesaret edemedim her nedense. Yolun kendisi içok güzeldi zaten. O ara babamı gördüm iskelede. Kızım bitirdin sen, yorma kendini dedi. Babalar, öyle fazla yüz göz olmaz, ama duymak istediğin, duymaya ihtiyaç duyduğun şeyleri söylerler bazen. 
Ben babamı iskelede gördüm o gün, yarışın bittiği yerde ama öncesi de var. Evde bıraktığım annem, babam yoldan gelir gelmez, şehir dışınaydı, o gün dönüyordu, onu almış, Tuğba yarışa katılmaya gitti demiş ve beni vazgeçirmek için yola çıkarmış. Bir tekneye atlamışlar ve onlarca tekne ve yüzücü arasında beni aramaya başlamışlar. Bulmuşlar da sonunda, refakatçi teknedeki ablam ve sarı mayom sayesinde çok da zor olmamıştır. Annem gerçekten çıkarmaya da çalışmış, bağırmış falan. Teknedekiler bırakın, ne güzel yüzüyor çocuk, yolu da yarılamış zaten demişler de, sarmamış daha fazla. Kıssadan hisse: Babam ve Oğlum filmindeki gibi. Bir çocuk yola koyulduysa, yolu anlamlıysa ve inanmışsa, döndüremezsin oradan ama yorgunsa yolun sonunda, azıcık uzağında madalyanın ama tükenmiş, kızım bitirdin sen de madalyadır aslında. 
Bunları hatırladım arkadaşımın fotoğrafına bakınca. İçimde bu anının, hislerimin ne kadar canlı olduğunu fark ettim. Yeniden deneyimlemeyi düşledim. Heveslendim. Hemen yazıştık. Ona da anlattım. Birlikte 26 Nisan'da Çanakkale'de düzenlenecek TroyaRun'a katılmaya karar verdik. Katılım için başvurduk. Sıra geldi benim koşmaya başlamama. Arkadaşım Bestoss (Beste Önal) ile başlamış koşmaya. Onun online koşu 101 eğitimiyle 5 km koşmanın mümkün olduğunu söylüyor. Biz şimde Truva atından başlayarak konuşa konuşa koşma hayali kuruyoruz. 6 km 90 dk. Yürür koşar bir tempoda biter diye tahmin ediyorum. En önemlisi otobüse, vapura yetişmek haricinde koşmayan ben'i güvenle, sakatlanmadan, kendimi incitmeden yavaş yavaş günlük 4 km civarı yürüyüşten önce 5 km yürümeye, sonra aralara jogging katmaya, yavaş yavaş hızlı yürüyüş temposuna taşımak. Gerisi gelir bir şekilde.