kurmaca biyografiler
Filmler, şarkılar, kitaplar, şehirler ve yazarlar... Bende kalan izler...
14 Şubat 2026 Cumartesi
Yine de ölmez insan*
10 Şubat 2026 Salı
İrlanda Göğü Altında Ölmek Yeğdir*
Britanya İmparatorluğu’na ait iki
dominyon olan Avustralya ve Yeni Zelanda, İngiltere’nin savaşa girmesiyle 1.
Dünya Savaşı’na dâhil oldu. Orduya katılan askerler çoğunlukla gönüllüydü. Kimi
Kraliçe’ye bağlılıklarını göstermek, imparatorluğun savunmasında yer almak
istiyordu; kimi uzak diyarlara gitmek, tarihi bir olayın parçası olmak; kimiyse
düzenli bir maaş ve gelecek vaadinin peşindeydi. Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen
birlikler (Australian and New Zealan Army Corps) ANZAC adı altında birleştirildi.
Mısır’da eğitim gören bu kolordu Gelibolu’ya çıkarma yapan Akdeniz Sefer
Kuvvetleri’nin önemli bir parçasıydı.
25 Nisan 1915 tarihinde başlayan
çıkarmanın amacı, Gelibolu Yarımadası’nda kritik noktaları ele geçirerek itilaf
devletlerinin gemilerle Çanakkale Boğazı’nı aşmasını sağlamak ve İstanbul’u
düşürmekti. Ancak kolordu, şiddetli bir Türk direnişiyle karşılaştı. Harekât
planlandığı gibi ilerlemedi. Sekiz ay süren, her iki taraf için de ağır
kayıplarla sonuçlanan bir siper savaşına döndü.
Savaşta centilmenlikten bahsedilebilir mi?
Çanakkale cephesi, ANZAClar için ağır bir askeri yenilgi olsa da ulusal kimliklerinin gelişmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Onlara ait kaynaklarda savaşın Centilmenler Savaşı olarak anıldığı da bilinmektedir. Kanlı bir işgal ve direnişi Centilmenler Savaşı olarak nitelemek bir ironi değildir; dayanağını ANZAC ve Türk cephesi arasındaki karşılıklı insani jestlerden ve saygıdan almaktadır. Yakın siperlerdeki askerlerin birbirlerine tütün, konserve attığı, Türk tarafının esirlere iyi davrandığı, ateş hattında kalan yaralı ANZAC askerlerini kurtarmak için siperden çıktığı, teslim olan veya çaresiz durumdaki düşmana merhamet gösterdiği savaşın tarihçesini anlatan kaynaklara geçen ayrıntılar arasındadır ve savaşın insani yönlerine odaklanan, düşmana saygı ve onurlu mücadeleyi temsil eden bir yorum ve anma biçimidir. Düşmanlar arasında geçici de olsa bir uzlaşma ve insanlık anları yalnızca Çanakkale Cephesi’ne has değildir. Homeros’un çağları aşan anlatısı İlyada’da da geçici ateşkes anları, diplomatik diyaloglar bulunmaktadır. İlyada, savaşın yol açtığı acıları, kayıpları anlatmakta, savaşın trajedisini ortaya koyarak barışın değerine dolaylı olarak vurgu yapmakta, insanlığı barıştan yana saf tutmaya davet etmektedir. Ancak beşer şaşar. Binlerce yıl sonra aynı coğrafyaya toplarla, tüfeklerle, gemilerle gelir, dayanır. İnsan kaybı açısından, tarihin en ağır muharebelerinden biri yaşanır.
Kahraman görülmeyen askerler
Toplamda 500.000’den fazla askerin öldüğü,
yaralandığı, kaybolduğu Çanakkale cephesinden eve dönebilenler her yerde kahramanca
karşılanmadı. Bir tugay var ki, oradan dönenler, ailelerine ve normal hayata kavuşamadılar.
Meltem Gürle, İrlanda Defteri kitabında yer alan “Uzun
Bir Yol” başlıklı denemesinde okura, işte bu tugayın hikâyesini anlatıyor.
Deneme, yazarın İrlanda Savaş Anıtı Bahçeleri’ne (Irish National War Memorial
Gardens) gitme isteğiyle başlıyor. Meçhul asker anıtlarına özel bir ilgisi
olmadığını beyanıyla devam ediyor ve İrlandalı yazar Sebastian Barry’nin
dilimize çevrilmemiş A Long Long Way (Çok
Uzaklarda 2005) romanının kısa bir
özetini aktararak yavaş yavaş eve dönemeyenlerin, dönüp de kahramanca
karşılanmayanların hikâyesini, kurgusal bir kahraman olan Willy üzerinden
anlatıyor.
Willy, Britanya İmparatorluğu’na
bağlı bir İrlandalı er olarak gittiği savaştan izne döndüğünde 1916’da
gerçekleşen Paskalya Ayaklanması’nın ortasında kalır. Hükümet için çalışan
polis babası, İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele eden milliyetçiler,
bastırılan isyan, isyancıların kurşuna dizilmesi… Willy için bildiği dünya
artık alt üst olmuştur. Meltem Gürle, Willy’nin iç dünyasını bize birkaç
paragrafta başarıyla aktarır. Artık biz
de Willy’nin Almanya cephesinde tanık olduğu savaşın dehşetine, Britanya
ordusunun bir eri olarak birliğine duyduğu görev bilincine ve İrlanda’nın
bağımsızlığı için mücadele edenlere karşı hissettiği yakınlığa, gerek cephede, gerek iç dünyasında yaşanan
çatışmaya aşinayızdır. Bu gönüldaşlıkla Islandsbridge’deki savaş anıtına
bakarken bizi de koluna alır ve tarihsel bir anekdotla denemeyi ilerletir.
Kraliyet Dublin Piyade Tugayı
1915’de Gelibolu Cephesi’ne gönderilmiştir. Britanya ordusunun bir parçası olan
tugayın büyük bölümü savaşta hayatını kaybetmiştir. Bu arada anavatanda
Paskalya Ayaklanması yaşanmış, İrlanda bağımsızlığına kavuşmuştur. Yeni
bağımsız İrlanda’nın tarihsel mücadelesi Britanya’nın zulmünden kaçış ve
bağımsızlık için verilen savaş ile şekillenmiştir.
Düşmanı hesabına savaşanlar
Bu yeni tarihçenin içinde ezeli
düşmanları İngiltere’yi savunmak için Avrupa ve Gelibolu cephelerine gönderilen
200 bin asker utanç kaynağıydı. Savaşın ardından dönebilenler, yaşadıkları
felaketin üstüne bir de vatan haini olarak görüldüler. Kimse onlarla konuşmadı,
kimse onları karşılamadı. Ölenlerin yası tutulmadı. Hayatta kalanların acısı yok
sayıldı. Dışlandılar. Unutuldular ve tarih kitaplarından silindiler. Meltem
Gürle, denemesinde İrlandalı erlerin söylediği bir halk türküsünden de
bahsediyor. “The Foggy Dew” adlı şarkıda Dublin’den çok uzağa giden, korkusuz
adamlar anlatılır; eve dönme umuduyla cephede dişini tırnağına takanlar. Çünkü
İrlanda göğü altında ölmek, Suvla ya da Seddülbahir’de ölmekten yeğdir.
İrlanda Defteri Meltem Gürle’nin Can Yayınları’ndan çıkan 216
sayfalık bir deneme kitabıdır. Gürle, hayatının zor bir döneminde insanları
sevecen bu küçük adada geçirdiği üç yılı denemelerine konu ediyor. Dublin
sokaklarından ona evini açan Mary ile dostluğuna, kentte Joyce’un ayak
izlerinden İrlanda tarihine, edebiyatına ve edebiyatçılarına, sanatına ve
mitolojisine uzanan denemeleri evrensel değerlerle harmanlıyor. Kitapta yer
alan denemeler, bu yazıya konu olan “Uzun Bir Yol” denemesindeki gibi
genellikle yazarın Dublin hayatından bir kesitle başlıyor, bir edebi
göndermeyle devam ediyor, tarihsel bir anektoda bağlanıyor ve kişisel ama insani
bir yansımayla, bazen de anlamlı bir soruyla sona eriyor. Pek çok yazara,
şaire, sanat yapıtına, şarkıya referanslar veren, yazarın sıcak, zeki ve
derinlikli üslubunu Birgün köşe yazılarından ve bu yazılardan derlenen Kırmızı
Kazak’tan tanıyan ve özleyenler bu kitabı çok sevecek.
*Başlık, Birinci Dünya Savaşı
sırasında İrlandalı askerlerin söylediği Foggy Dew adlı İrlanda halk
şarkısından alınmıştır.
31 Ocak 2026 Cumartesi
Nasipten öte yol yok
TDB Dergi için yazı yazmam gerektiği aklıma gelince ya da bir başka deyişle yumurta kapıya dayanınca önceki sayılar için yazdığım kitap tanıtım yazılarını bloğa almadığımı fark ettim ve peş peşe yükledim iki adet kitap tanıtım yazısını.
Sıra geldi bu ayın yazısına. Başkanlar Konseyi Çanakkale'de olduğu için Çanakkale temalı bir kitap hakkında yazmak istiyordum ama kafam öyle dağınık ki ne okuyabiliyorum ne de yazıya başlayabiliyorum. Komodinin üstü kitaplarla dolu: İlyada, Odysseia (bu ikisi yeni aldığım ve paketi yatak odamda açtığım için baş ucumda), Dhammapada, Sidartha, Bir Başka Çanakkale, Kahramanlar Çağının İzinde Heinrich Schliemann ve Troya Kazıları, İrlanda Defteri... Hepsini okumak istiyorum, hepsini yazmak ama gerçekten dikkatim işgal altında. Scrolling diyor ve noktayı koyuyorum. Çoğu gece 11 gibi yatağa giriyorum. Biraz kitap okur uyur gibi naif düşüncelerle... Sonra kendimi peş peşe saçma sapan kısa videolar izlemiş, bir sayfa dahi çevirmemiş buluyorum.
Tembelim ama sorumsuz değilim. Belgelerimi kurcalıyorum. İan Mcewan'ın Solar romanı hakkında bir yazı da buluyorum. Üç yıl kadar olmuş yazalı, bir yere gönderdim mi not almamışım, blogta da bulamıyorum. Derginin editörüne yolluyorum. Ertesi gün bir pdf yolluyor. Bir de soru: Unutmuş olabilir misin?
Feci yakalandım. Ama mazeretim var. Yok asabi değilim. Kızım bir haftadır evde değil tatil nedeniyle. Boş ev bulmuş ergen modundayım. Hakkını veriyorum.
Bugün işim bitti. Oda sekreterimiz geldi. Bir haftadır izindeydi. Bana bıraktığı oda telefonunu almaya gelmiş. İşim bitti, dışarıda kahve içelim dedim. Atladık arabaya. Ardımdan da üç hasta. Acil, farklı seviyelerde. Döndüm. Dişini çektim arkadaşımın kızımın. Geri döndüm diye mahçup. Cezayı kestim. Rakı, balık. İlk fırsatta. Hâlâ kahve içerdik aslında. Sonra eve gidip yemek yapacaktım. Kızım dönüyor çünkü.
Annem düşmüş. Acildeymiş. Ö'yü eve bıraktım. Nasipten öte yol yok der annem, dedi. Başka zaman içilecek artık o kahve. Başka bir arkadaşımın annesi de kısmet iki kaşın arasında dermiş. Hayat, sen plan yaparken başına gelenlerdir de derler. Anonim. Duymuşsunuzdur. Bu ara belirsizlik kavramını yatırdım masaya. Uzun uzun bakıyorum. Netlik ihtiyacım neden bu kadar güçlü? Yanıtları neden bu kadar hızlı istiyorum? Neden tahammülüm düşük? Bunlar üzerine düşünüyorum. Bir sandalyenin tepesinde, saatlerdir acil serviste beklerken. Sakin ve sağlık çalışanlarıyla işbirlikçi yanıma bakıyorum. Bu da yolda bıraktığım etiketlerden mi bilemiyorum. Toplanacak yanı yok bu yazının. Bırakıyorum dağınık kalsın.
27 Ocak 2026 Salı
Şefkat Peşinde Geçen Bir Ömür
Yaşamımda istediğim şey, şefkat…
Kendimle başkaları arasında, karşılıklı olarak
Gönülden vermeye dayalı bir akış…
Marshall Rosenberg
Marshall Rosenberg (1934-2015),
1940lı yıllarda henüz küçük bir çocukken ABD’nde yaşayan insanların ten rengi,
etnisite nedeniyle şiddete maruz kalmasına şahitlik ederek büyüdü. Irkçı
saldırılarda siyahilerin öldürüldüğünü gördü. Sahip olduğu Yahudi soyadı
sebebiyle okula gittiği ilk gün sözlü ve fiziksel şiddete uğradı. Bu deneyimler,
onun için sarsıcıydı çünkü insanların şefkatli bir alışveriş içinde olmaktan
zevk aldığına, bunun doğalarında var olduğuna inanıyordu. Bu tezatlık üzerine
küçük yaşlardan itibaren düşündü. Sonunda elinde iki kıymetli soru vardı:
“Bizi doğamızdaki şefkatten
koparan, şiddet ve sömürü odaklı davranışlara yönelten nedir?”
“Bunun tersine bazı insanları en
zor koşullar altında bile doğalarındaki şefkate bağlı kalmalarını sağlayan
nedir?”
Marshall Rosenberg, küçük
yaşlardaki deneyimleri, şiddet ve şiddetsizlik üzerine merakı, aldığı psikoloji
eğitimi, yaptığı klinik psikoloji doktorası neticesinde Şiddetsiz İletişim
olarak adlandırdığı yöntemi geliştirdi ve paylaştı.
Şiddetsiz İletişim, Marshall
Rosenberg tarafından geliştirilen bir iletişim süreci ve yaşam modelidir. Dünya
çapında pek çok ülkede uygulanmaktadır. Şiddetsiz İletişim, herkesin
ihtiyaçlarına eşit değer veren ve insanlarla olan ilişkilere, haklı olmaktan
veya kazanmaktan daha çok değer veren bir yaşama sürecine odaklanır ve bunu
yapmayı mümkün kılan bir dizi araç sunar.
Şiddetsiz İletişim (Şefkatli
İletişim ve Zürafa Dili olarak da bilinmektedir) farklılıkları barışçıl bir
şekilde çözmek için gereken iletişim akışını kolaylaştırır. Paylaşılan insani
değerlere ve ihtiyaçlara odaklanır. Dili, hem iyi niyeti arttıracak şekilde hem
de gücenme, küskünlük, özgüveni düşürmek gibi sonuçlar doğurmayı önleyecek
şekilde kullanmaya teşvik eder.
Şiddetsiz İletişim, ilk kez
1960larda ABD’nde devlet okullarında, diğer kamu kuruluşlarında ırk
çatışmalarına çözüm bulmak için çalışan gruplarda uygulandı. Rosenberg ve
arkadaşları, bu iletişim modelini yaymak, toplumsal barışa katkı sunmak için
1984 yılında Şiddetsiz İletişim Merkezi’ni (CNVC) kurdular. Çalışmalar giderek
yaygınlaştı, seminerler, atölyeler düzenlendi. Çalışma grupları oluşturuldu.
Okullarda, iş yerlerinde, hapishanelerde, ailelerde, topluluklarda yapılan
çalışmalarla, çatışmaları çözmek ve önlemek hedeflendi. Savaş ve çatışma
bölgelerinde arabuluculuk çalışmaları yürütüldü. Savaşın açtığı yaraları
sarmak, topluluklar arasında diyalog geliştirilmesi hedeflendi.
2000lerin başında Marshall
Rosenberg, Şiddetsiz İletişim’in temellerini anlattığı “Şiddetsiz İletişim Bir
Yaşam Dili” kitabını yazdı. On üç bölümden oluşan kitap, şiddetsiz iletişimin
özünü anlatan kaynak bir kitaptır. Rosenberg, kitabında Şiddetsiz İletişimin
gözlem, duygu, ihtiyaç ve ricadan oluşan dört basamağını ayrıntılarıyla anlatır.
Seminer katılımcılarından örnek hikâyelerle aktardığı teorik çerçeveyi
somutlaştırır. Dilin üzerimizdeki etkisini, kelimelerin gücünü, aramızdaki
bağlantıyı koparma ya da kurma potansiyelini gösterir. Zihnimizi ve dilimizi
ahlakçı yargılardan, varsayımlardan, tahminlerden, değerlendirmelerden özgürleştirmeyi
bir hedef olarak önümüze koyar. Zira bunu yapabildiğimiz oranda ilişkilerimizin
kalitesi artacaktır. Şiddetsiz iletişimin amacı da budur. Kendimizle ve diğer
insanlarla kurduğumuz bağlar, haklı olmaktan, tartışmaları kazanmaktan, daha
fazla para kazanmaktan, diğer insanlara iyi görünmekten daha kıymetlidir.
Şiddetsiz iletişimin davetini
almak için kitabı okuyun. Çünkü bu davet, daha derin bağlantılar kurmaya,
ilişkilerinizin kalitesini yükseltmeye, kendinizle ve dünyayla içinizdeki sakin
bir yerden, şefkat, hakikat, açıklık ve barıştan oluşan bir yerden ilişki
kurmaya dair.
*Kitap ilk kez 2011 yılında
Türkçeye çevrilince, Almanya’da yaşayan, Marshall Rosenberg’in atölyelerine
katılan Vivet Alevi, ana dilinde şiddetsiz iletişimi yaymayı bir borç bildi, Rosenberg’in
de teşvikiyle şiddetsiz iletişim sertifika sürecine girdi ve Türkiye’ye gidip
gelmeye başlayarak ülkemizde şiddetsiz iletişimin temellerini attı. Geldiğimiz
noktada Şiddetsiz İletişim, ülkemizde CNVC sertifikalı eğitmenler, eğitmen
adayları, şiddetsiz iletişim eğitimleri almış ancak sertifikasyon sürecine
girmemiş şiddetsiz iletişim gönüllüleri aracılığıyla yayılmaya devam etmekte,
öğrenme sürecini destekleyen kitaplar, Şiddetsiz İletişim Türkiye Derneği’nin
bir yan kuruluşu olan Şiddetsiz İletişim Kitaplığı yayınevi aracılığıyla
basılmaktadır.
Biletimiz İstanbul'a Kesildi
Ermenice taşra
edebiyatının Hagop Mıntzuri’den sonra Türkiye’deki son temsilcisi olarak
görülen Mıgırdıç Margosyan üretken bir yazar. 23 Aralık 1938’te Diyarbakır’ın
Gavur Mahallesi olarak anılan Hançepek Mahallesi’nde doğan Margosyan, Süleyman
Nazif İlkokulu’nu bitirdikten sonra, anadilde öğrenim görebilmesi için ailesi
tarafından İstanbul’a gönderildi. Öğrenim hayatına İstanbul’da Bezciyan
Ortaokulu ve Getronagan Lisesi’nde devam eden Margosyan, İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Genç yaşlarda edebiyata ilgi
duymaya başladı. 1959 yılında henüz 21 yaşındayken Karagözyan Yetimhanesi’nde
belletmenlik yaptığı yıllarda şair arkadaşı Vartares Karagözyan ile Ermenice
“To” dergisini çıkardı.
1966-1972 yılları
arasında çalıştığı Üsküdar Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde
lisans eğitimini aldığı felsefe grubu derslerinin yanı sıra Ermeni Dili ve
Edebiyatı dersleri de verdi. İlerleyen yıllarda öğretmenliği bıraksa da, Ermeni
dili ve edebiyat çalışmalarını aralıksız sürdürdü. “Marmara” gazetesinde yayımlanan
Ermenice öykülerinin bir bölümü 1984 yılında “Mer Ayt Goğmerı” (Bizim Oralar)
adıyla kitap haline getirildi. 1988 yılında Ermenice yazan yazarlara verilen
Eliz Kavukçuyan Edebiyt Ödülü’nü (Paris- Fransa) aldı. 1992 yılında “Gavur
Mahallesi” adlı kitabı Bebekus Kitaplığı’ndan basıldı. Bu, en çok ilgi gören
kitabı, ilerleyen yıllarda Kürtçe ve İngilizce’ye de çevrildi. 1993 yılında
yakın arkadaşları Yetvart ve Payline Tomasyan, Hrant Dink ve kardeşi Ardaşes
Margosyan ile Aras Yayıncılık’ı kurdu. Eski kitaplarının yeniden basımları ve
yeni kitapları Aras Yayıncılık’tan çıktı. 2006 yılında Türkçe olarak kaleme
aldığı anı romanı “Tespih Taneleri” ilgiyle karşılandı. 2016 yılında son edebi
eseri “Tanrının Seyir Defteri” yayımlandı. 2018 yılında 80. yaş günü
vesilesiyle eserleri özel bir ciltle ve numaralı olarak “Fıllaname” adıyla
okurla buluştu. Aynı yıl, Yusuf Kenan Beysulen, Margosyan’ın hayatını anlattığı
“Gavur Mahallesi” belgeselini çekti.
Roman, öykü ve deneme türünde eserler veren
Margosyan’ın, “Biletimiz İstanbul’a Kesildi” adlı öykü kitabı ilk kez 1998
yılında basıldı. Kitabın kapağında çocuk Margos ve kız kardeşi Anjel bulunuyor.
Margosyan ailesinin o zaman kiracı olarak oturduğu Ağacan Dayı’nın evinin
avlusunda çekilen fotoğraf 1943 yılına ait. Kitapta toplam yedi öykü buluyor. Kitabın
ilk dört öyküsü, yazarın “Mer Ayt Goğmeri” adlı Ermenice kitabında yer
almaktaydı. Diğer üç öykü ilk kez Türkçe olarak kitaplaştı. Margosyan, Türkçe
basım için daha önce Ermenice yazdığı öyküleri orijinallerine sadık kalarak
yeniden yazdı ve yer yer genişleterek değiştirdi.
“Anadili Serüvenim” adlı
ilk öykü Erzincanlı ünlü Ermeni yazar Hagop Mıntzuri’ye ithafen yazılmıştır.
Ermeni taşra edebiyatının ünlü temsilcisi Mıntzuri, Margosyan’ın Diyarbakır
yöresini anlattığı erken dönem öykülerinden “Halil İbrahim”i okuduktan sonra
Marmara’nın 18 Mart 1976 tarihli sayısında Margosyan’a açık bir mektup yazar.
Övgülerle dolu mektupta, “edebiyatı unutma, sabahından çal, gündüzünden çal,
gecenden çal, eserler ver bize” diyerek Margosyan’ı üretmeye teşvik eder.
Margosyan da bu açık mektuba “Anadili Serüvenim” adlı uzun öyküyle cevap verir.
Öykü, açık mektubu
okuduğu zaman hissettikleriyle açılır, anadilde aldığı övgüye anadilinde yanıt
vermek isteyen Margosyan, henüz Ermeniceyi okuyup yazamadığı Diyarbakır
yıllarından başlayarak çocukluğunu, İstanbul’a gidişinin, anadilde eğitim
almaya başlayışının, Diyarbakır’da gavur iken İstanbul’da Kürt oluşunun
hikâyesini duyarlı ve incelikli diliyle kaleme alır.
Kitapta yer alan en
ayrıksı metin, insanın yaradılışı ve cennetten kovulmasının hikâyesini anlatan
öykü olan “Elmalı Balayı”. Tüm kutsal metinlerde, kültürlerde yer alan Adem ve
Havva’nın hikâyesinin Margosyan yorumu, bilmeyen okurlar için Amed isminin
nereden geldiğinin de yanıtı.
Kitapta yer alan öyküler,
ekseriyetle Diyarbakır’da geçiyor. Diyarbakır Ermenilerinin günlük yaşamı, Kürt
ve Türk komşular, Yahudi cemaati, her birinin adetleri, deyişleri, maniler,
camiler, kiliseler, bayramlar ile kültürel dokuyu kayıt altına alıyor. Gavur
mahallesini mesken tutuyor, evlerin, avluların içinde dolaşıyor, kadınların,
çocukların sesi oluyor, yerinde duramayıp sokağa taşıyor, fırın önlerinde ekmek
sırası bekliyor, çeşmelerden su içiyor, Mardin kapısından geçiyor, çarşıdaki
zanaatkarların dükkânlarından yükselen sesleri taşıyor, Dicle nehrinde balık
avlıyor, çimiyor. Tüm köklerini geride bırakanlar gibi Diyarbakır ve İstanbul arasında
kimliğini, anılarını arıyor, bizi de bu yolculuğa dahil ediyor. Tam da bu
sebeple Ermeni taşra edebiyatının son temsilcisi sayılıyor.
25 Ocak 2026 Pazar
Yol ve sisin hediyeleri
Cuma günü İstanbul'da mesleki bir eğitime katıldım.
Eğitim yeri Zeytinburnu olunca beni bir düşünceli hâl almış; perşembeden gitsem, İstanbul'da konaklayacağım yerden oraya gitmek ayrı dert olacak, şehrin trafiğine gireceğim diye, kalmak ve arkadaşlarımla görüşme fırsatını teperek günübirlik gitme tercihine yönelmiştim. Bunları tartarken ve bir diş hekimi arkadaşımla konuşurken yanında yeni çalışmaya başlayan genç bir meslektaşımın da kursa kayıt olduğunu öğrendim. İki şoför ve yol arkadaşıyla bu iş olur, dedim ve kararım netleşti.
Cuma sabahı altıda yola çıktık. Sis, yağmur arasında ilerledik. 10'a beş kala eğitim salonuna girdik. Büfeden kahvaltı niyetine karbonhidratları indirdik mideye, çayı da keyifle yuvarladık. Sabah altıda yola çıkmamış, yorulmamış gibi başladık dinlemeye. Hoca hem alanında iyi, hem de sevilen biri. Bundan iyisi Şam'da kayısı dediklerinden. Salon full, sandalyeler doluydu. Öndeki bir kişilik boş yere kuruldum. Başladım dinlemeye. Hoca bir ara, firmaların gazıyla her şeyi hemen almayın, ben aldım, aranızda targis vectris duyan var mı diye sordu. Elimi kaldırdım hemen. Duymak ne kelime, 28 yıllık inlayim hâlâ ağzımda. Arada konuştuk sonra. Deniz ablanın danışmanlığını yaptığı bir doktora tezinin ilk hastasıydım, 28 yıldır kullanıyorum, dedim. İlk Deniz ablalar aldı, sonra biz, dedi. Marmara, Ege sohbeti sürdü biraz da. Benim öğrenciliğim zor geçti. Ara ara diş hekimi olacağımı bilseydim ve fakülteleri tanısaydım, Marmara yerine başka bir yer yazardım derim. Ağzımdan çıkmışlığı vardır bu sözün, birden fazla. Bu da bizi edebiyatın, sinemanın en sevdiği konuya getiriyor, öyle değil mi? Kader mi? Tesadüf mü?
Birkaç soru az yapıp Marmara'ya yerleşmek yerine, Ege'ye gitseydim örneğin, hayatım nasıl olurdu? Neler değişirdi? Bunlar hep varsayımsal sorular, cevabı yok ama insan merak ediyor. En çok da hayatının bir döneminde bir şeylerden memnun olmadığında merak ediyor. Bir sefer psikoloğuma demiştim, çok şey yaşadım, çok badire atlattım, 1,5 kişilik hayat zorluğu yaşamışım gibi geliyor diye. Şimdi bunca yıl sonra, geriye dönüp baktığımda, bazı şeylere daha duru, daha yargısız bir yerden baktığımda, sempatiyle kendime acımadığımda Buda'nın bize öğretmeye çalıştığı yerden bakmaya çabaladığımda şunu görüyorum. Evet ızdırap vardı. Evet çok ızdırap vardı. Hepsinin bir sebebi vardı. Ve hepsinin bir sonu da oldu. Şimdi düzlükteyim. Geçmişle helalleştim. Yaşadıklarımdan öğrenmem gerekenlere baktım. Dönüşmem gereken yerleri fark ettim. Oraları halletmeye çalıştım. İnsanın kendini tanıması en zor, en uzun yolculuk. Şimdi ben kendime iyiyim diyorum ya, belki bir sene sonra geri döndüğümde, yok yahu iyi değilmişim diyeceğim. Çünkü bugünün belirsizliğini ancak belli bir yere gelip dönüp baktığımızda yorumlayabiliyoruz. O yüzden, muhtemelen hiçbir şey değişmezdi İstanbul yerine İzmir'de okusam ve de çok şey değişirdi. Arkadaşlarım değişirdi örneğin, anılarım değişirdi, deneyimlerim, şu an olduğum yerde, olduğum kişi olmazdım. Bazı şeyleri belki daha erken keşfederdim, belki daha geç. Varsayımsal sorularla zaman kaybetmemeli belki de insan. Zihin bizi o tuzaklara çok düşürüyor, o adım yerine bu adımı atsaydım, orada sussaydım, burada konuşsaydım... Bitmeyen bir zihinsel aktivite... Hiç de yararı yok. Ben gerçek bir overthinker olduğum için çok iyi bildiğim yerler burası. Çok mesaim var, çok deneyimim. Düşüncelerime bir kaptırırsam kendimi beni rezil de eder, vezir de, iyi biliyorum. O yüzden Şiddetsiz İletişim'in gözlem basamağını çok önemsiyorum. Kendime etiket takmak, kızgınım, üzgünüm demek yerine içimde üzüntü var, kızgınlık var demenin, onları özne olarak koluna takmak yerine nesneleştirmenin fark yarattığını biliyorum. Buraları deneyimliyorum. Birinin bana şiddetsiz iletişim usulünde alan tutmasının, yargısızca dinlemesinin, birlikte düşünceleri tasnif etmenin, onları ihtiyaç ve duyguya çevirmenin önemini, kıymetini biliyorum. Bununla beraber bazen sempatiye de ihtiyaç duyuyorum, gaz verilmesine. Ah evet yakınlık mı özlüyordun sorusu yerine bira tokuşturup elini sallasan ellisi demeye de yer var hayatta. Olmalı.
İstanbul'a gidiş dönüş gene sislerin içinden geçerek oldu. Noel pazarlarına giderken de sisin içinden geçmiştim, tek başıma. Hem aracın içinde, hem de yolda yalnızdım. Bir çift farın rehberliğinde ilerleyerek yol aldığımdan, yine de hedefime vardığımdan, bunun hayatın metaforuna çok benzediğinden bahsetmiştim. Dünkü sisin başka hediyeleri oldu. Yanımda biri varken daha az korktuğumu fark ettim örneğin. Yolda seyreden diğer araçların farlarını görmek, onları rehber alarak ilerlemenin, yolda tek başına olmaktan çok daha güvenli olduğunu deneyimledim. Neymiş, insana müttefik gerekirmiş. Aynı yolda, aynı yönde ilerleyen bir grubun içinde insan daha güçlü, daha cesurmuş. O zaman ne yapıyoruz? Aynı hayali paylaştığımız insanlarla çeviriyoruz etrafımızı. Onları kendimize müttefik kılıyor, belirsizliğin içinde bir çift farın aydınlattığı alan kadar ilerlerken düşüncelerimizi kendimize düşman eylemiyor, korkmadan yürüyüşü sürdürüyoruz.
