Hatırla. Nermin Yıldırım'ın Ev romanını eline aldığın ilk dakikalardı. Roman kahramanları Seher ve Ogo'nun yürüdüğü yolu merak etmiştin. Portekiz'de başlayıp İspanya'da okyanus kıyısında son bulan Hristiyanların ünlü hac rotası, samanyolunun dünyaya iz düşümü bu 263 kilometrelik yolu merak etmiştin. Açıp internete bakmıştın hemen. Kaç günde biter, nasıl yürünür merakı gelmişti önce, sonra da hevesi. Günlük 20-25 kmlik etaplarla 12-13 günde bitirmenin mümkün olduğunu anlamıştın. Yolu kolaylaştıran bavul transfer sistemleri bile vardı. Önceden kalacağın yerleri planlayarak günlük 5-10 Euro arasına bavulun senden önce bir sonraki konaklama tesisine varabiliyordu. Sırtındaki fiziksel yükten kurtulduğunda, günlük yemeğini, suyunu, yedeğini taşıdığında bile hâlâ yeterince zorlu bir rota olduğunu düşündün. Yine de hoşuna giden bir şey vardı bunda. Anlamıştın bu yolu yürümek yalnızca A noktasından B noktasına gitmek değildi çünkü. Gücünü, sabrını, dayanıklılığını sınadığın, her adımda kendine, evine vardığın, doğayla bütünleştiğin, anılarını çağırdığın, her adımda bedeninde birikmiş yükleri, yasları bıraktığın içsel bir arınma, kendine varma, evini bulma sürecini belki de deneyimlerim diye düşündün. Ama bir koşula da bağladın. Biriyle birlikte!
Hatırla. O yaz Assos sahile gidiyordun sık sık. Romanın bir bölümünü de orada okudun. Meşe palamudu ağacının altında, hamakta sallanırken. Satırlara dalmışken bir bedenin ağırlığıyla sarsıldı hamak. İrkildin. Kızındı gelen. Dengelenmek istedin. "Korkma, düşmeyiz," dedi kızın. Haklıydı. Düşmüyordunuz. Yol yeterince zordu. Birileri eteğinizi çekmediğinde bile. Yine de yürüyordunuz. Düşmüyordunuz. Kızın haklıydı. Düşmeyecektiniz. Zihninde bir koruma kalkanı hayal ettin. Kimi laflar, davranışlar, yapılanlar, yapılmayanlar vız gelip tırıs gidecekti. Bu ayrımı yapınca sırtınızdaki yükler de birer birer inecekti.
Hatırla. Yazdı. Sahildeydin. Kitabı dayamıştın dizlerine. Önünde şezlonglar, şemsiyeler uzanıyordu. Deniz hafif dalgalı. Sahile doğru kabararak vuruyordu, beyaz köpükler patlıyordu ıslak kumlarda. Midilli görünüyordu arkada. Midilli manzaralı taş ev hayalin başını göstermişti yeniden. Sahile varmadan daha bir arkadaşın öpmüştü yanaklarından. Bir diğeri, bir diğeri... Arkadaşlıklar türlü türlüydü. Derin olanlar, yeni tanışılanlar, arada sırada denk geleceğin yerde karşılaşılanlar. Niyetti önemli olan. Birinin iyiliğini isteme, iyiliğine sevinme, kötülüğünü üzülme hâli bakiydi.
Hatırla. Bir arkadaşının babasının adıydı, baki. Tanıdığın en iyi dede olduğunu düşünüyordun, şimdi yirmilerinin ortasındaydı torun. Torun büyümüş, dede yaşlanmıştı. Ama anılar eskimiyordu. Eksiliyordu sadece, ayrıntılar kayboluyor, duygular kalıyordu.
Hatırla. Roman da bu eksende gidiyordu. Bir kadının kendi bireysel, travmatik anılarına bakmasını, bir uzmanın emdr tekniği kullanarak onları diriltmesini, şifalandırmasını anlatıyordu. Yolun içine karışıyordu bu anlar, anılar. Zihnin kendini korumak için bazı yerlerde şalteri nasıl da indirdiğini gösteriyordu. Unutulan kimi anıların örümcek bağlamış tavan arasından inmesi her zaman en iyisi değildi. Unutmak sahiden korunmak manasına gelebilirdi. Hepimizin unuttuğu, yanlış hatırladığı, yorumladığı anılar vardı. Kimi sahiden böyle hatırladığı için böyle aktarıyor, kimi bile isteye gerçeği tahrip etmek için. Geçmişi yeniden yazan bazı tanıdıklarını hatırladın. Annen ve kızınla konuştunuz üzerine. Belli bir kişi için belki de geçmişi tahrip etmek için değil, öyle algıladığı içindir dedin, iyi niyetle. Annen itirazı yapıştırdı. "Hayır," dedi. "O bilerek, yalan söylüyor." Annelerin kimi insanlara karşı kininin, kızgınlığının son kullanma tarihi yoktu. Aynı mevzuların temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önüne çıkarılmasına canın sıkılıyordu. Bazen homurdanıyordun bu yüzden. Annen politika konuşmaktan hoşlandığını sanıyordu ve sen politika hakkında konuşmadığın için sohbet malzemenizin sınırlı olduğunu ima ediyordu. Halk tv ve sözcü izleyip şikâyet etmek politik olmak değildi senin dünyanda. Konu uzamasın diye sustun. Gittin çamaşır katladın. Pazardı. Hava sıcaktı. Denize gitmeyi tercih ederdin ama evlatlık vazifesi de yapılmalıydı arada. Yaptın. Fırında tavuk ve şehriyeli pilav sundun öğle yemeğinde. Yemeğin ardından anneni evine bıraktın. O televizyonu açtı. Bir yurtsever bilinciyle. Siz parka gidip bir siyasetçiyi dinlediniz ve alkışladınız. Güneş vuruyordu denizin üzerine oradan yansıyan ışınlar gözlerinizi kamaştırıyordu. İyi bir hatibeydi karşınızdaki. Koyu kumral saçları dökülüyordu omuzlarına. Beyaz gömleğinin düğmeleri açıktı. Bıkmadan her isteyenle fotoğraf çektirdi sonra. Umut dağıttı, sonra evli evine, köylü köyüne.





