Bir beraber yazma sürecini daha bitirdik. Yazma süreci, her zamanki gibi kalemimizin ucunu açtı. Şu sıcak yaz günlerinde bizi yazı masasının başına geçirdi. Öyle ya da böyle. Hep birlikte geçmişi yad ettik, eskilerle yüzleştik, onlara bugünün ışığında tekrar baktık. Şimdiye değin kurguladığımız halini hatırladık, değerlendirdik belki de revize ettik. Geçmişi hatırlamak, hep bir yeniden kurgulama hâli çünkü. Duygularımızın, düşüncelerimizin etkisi altında bakıyor ve bir gerçeklik algısı yaratıyoruz. Aynı sofraya oturup o masadan bambaşka durumlarla (kimi aç, kimi tok, kimi doyumlu, kimi mutsuz) kalkmamız gibi bir şey. Tam da buralara değinen bir romanı bitirdim geçenlerde. Nermin Yıldırım'ın Ev romanını. Kitabı sevdim. Oturdum, TDB Dergi'ye hakkında bir yazı da yazdım. Bir meslek dergisinden çok edebi platforma yazılmış gibi derinlikli bir tahlil çıktı ortaya. Dün toparladım yolladım. Elimdeki dört öykülük bir çocuk öykü dosyasını da yazar bir arkadaşıma yolladım. Yollarken de açıp hızlıca okudum. Beğendim de ama bu birkaç yıldır o dosyaya yayınevi aradığım ve dosyanız elimize geçti yanıtı dışında yanıt alamadığım gerçeğini değiştirmiyor. Yazmak ve yayımlanmak doğru orantılı değil. Dolayısıyla bir dosya tamamlandığında, arayış süreci başladığında, henüz yayımlanma imkânı yoksa, ya da yıllar sürebilecek bir yayın programına alınıp bekleme sürecine girilmişse, o dosyanın üstünden atlayıp yenisini yazmaya koyulmak lazım. Ama içsel motivasyon bir yere kadar yetiyor, bir ödül ve haz mekanizmasına ihtiyaç duyuyoruz. Yazar için o ödül ve haz kitabın basılmış hâlini eline almak. Kiminle konuşsam, dağıtımdan, yayınevlerinin geç yanıt vermesinden, yayın programın alındığı halde iki yıla yakın bekleme sürelerinden bahsediyor. Kendimize çetin ceviz bir uğraş seçmişiz vesselam. Yayıncılık dünyasının yavaşlığına tezat, özgür bir alan burası. Blog yazmaya başlamamın en önemli sebebi de buydu esasında. Kendimi bir jüriye, seçici kurula beğendirme zorunluluğu olmadan, yazma hevesim içimde canlıyken, yazmak ve sıcak sıcak paylaşmak. Gelen yorumlarla okurun varlığını fark etmek, yola devam etmek için bir sıcak merhabayı, nefesi hissetmekti. Bu motivasyonla başladım blog yazmaya, bu motivasyonla da sürdürüyorum. Bununla beraber 2026 yılı bitmeden bir güzel haber duymak istiyorum. Sonbaharın gelmesiyle yepyeni bir dosyaya başlayabilmeyi, sürdürmeyi, her zamanki yazdıklarımdan farklı olarak daha oylumlu tek bir metin üzerinde çalışabilmeyi diliyorum.
Evet, o projeyi erteliyorum. Çünkü dışarıda yaz var. O turuncu portakal her zamankinden güçlü, her zamankinden yakın. Fön makinesi gibi ha babam, de babam üflüyor üstümüze üstümüze. Mevsime has bir durgunluk var iş yerimde. Tatile tamamen çıkmak yerine hafta içi günübirlik kaçamaklar yapmayı, hafta sonlarını değerlendirmeyi seçiyorum. Geçen gün adaya gittim. Sabah 9.30'ta indim limana. En yakın tesise geçip denize daldım. Tam sevdiğim gibiydi deniz. Dalgasız, berrak, pırıl pırıl, tadında bir Ege serinliği. Gir çık, sallan yuvarlan, kuru, bunal, yeniden yüz. Okuduğum kitabın yazarını da buldum adada. Kısa bir sohbet ve imza... Yeniden cup suya! Altıya kadar böyle zaman geçirip bira, kalamar, birkaç mezeyle akşam yemeğini de halledince zaman yavaşladı, genişledi ve bir kısa tatile evrildi. Hazzı cepte, eve döndüm. Yaz mevsimini seviyor, yaşadığım yerin hakkını veriyorum. Yavaş yavaş geliyor arkadaşlarım şehre. Aile evlerine dönüyorlar. Buluşma sezonu açılacak. Eli kulağında. Her şeyin bir zamanı var. Şu an ev içlerinden sokağa, plaja taşma zamanı. Otlar kurudukça, sarardıkça, sıcağa aylar boyu maruz kalınca, dışarıya doyunca, yavaş yavaş ev içlerine çekilme özlemi gelince sonbahar gelip dayanacak. O zamana erteliyorum işte, yazma eylemini.
Şu sıra okumakla aram düzeldi. Akıcı, kalın romanlar seçtim kendime. Önce Akhileus'un Şarkısı, sonra Ev romanı. Ardından iki öykü kitabı. Kaplumbağa Ayaklanması ve Sardunyalar Güneş Sever. Öykü okumak, avuçlarımı kaşındırdı. Öykü üzerine düşündüğüm, soru sorduğum, yanıtlar aradığım, tanıtım yazıları yazdığım, söyleşiler hazırladığım o üretken dönem... Üstünden hayli zaman geçmiş. Yavaş yavaş sahalara dönmeli. Hem belli mi olur, yeni öyküler de yazarım.
*
Yılın o zamanları geldi. Kurumuş otlar tutuşuyor, rüzgârla bir çırpıda yayılıyor ve göz göre göre cayır cayır hektarlarca ormanlık alan kayboluyor. Dün bir videoya denk geldim. İçim cız etti. Bir tilki virgül gibi kıvrılmış içine, yavrusunu saklamış alevlerden. İtfaiye eri önce kalp masajı yapıyor sonra baretinin içinden su içiriyor. Zorlanıyor önce sonra yudum yudum su içip kendine geliyor. Artan orman yangınları insan kaynaklı ama en büyük mağdurlar ise ormanda yaşayan her türlü canlı. Ne çok canlının ahı var üzerimizde.
*
Yarın öğleden sonra Bozcaada'ya gitmeyi planlıyorum. Bu yıl 25. kez yapılacak Ozanın Günü ve Homeros Okuması etkinliği kapsamında düzenlenecek Yılın Paneli'ni izleme hevesi düştü çünkü içime. Gazetesi yazar Haluk Şahin ve şair Cevat Çapan danışmanlığında hazırlanan program Homeros'un destanlarından çağdaş Türk şiirine uzanan pek çok etkinlik yer alıyor. Pazar sabahı gün doğarken yapılacak Homeros'un destanlarının farklı dillerde seslendirildiği Şafak Nöbeti'ne kalmayacağım. Belki ilerleyen yıllarda o da kısmet olur. Benim niyetim Odyssey filmi bağlamında Bozcaada'nın konuşulacağı paneli dinlemek. Gerisi ada sokakları ne sunarsa onu almak ve gece son vapurla ayrılmak. Bu yıl Nolan'ın filmi vesilesiyle yalnızca Odyssea Destanı'ndan parçalar okunacakmış. Sabah Troya'nın arkasından güneş doğarken farklı dillerde destanın parçalarını dinlemeye bu yıla kadar gönlüm düşmemişti ama şimdi bunu şiirsel ve büyüleyici buluyorum.
*
Bir arkadaşım kadınların beden algısı, bunu kuşaklar arası nasıl aktarıldığına dair kendisi açısından ufuk açıcı bir kitabı (Anneler, Kızları ve Beden Algısı Hillary L. McBride Okuyan Us) bitirdiğinden bahsetti ve kız annesi olduğum için bana da okumam için verdi. Başladığım kitapları bitirince sıra geldi, evirdim, çevirdim, şöyle bir karıştırdım ama kitap benimle konuşmadı. Arkadaşımın altını çizdiği satırlara göz atıp atlaya atlaya okuyacak ya da iade edeceğim. Kurgu dışı kitapları okumakta çoğunlukla zorlanıyorum. Bir kitabı elime aldığımda ilk beklentim, yazarın inşa ettiği hikâye evrenine dalmak, yeni insanlarla tanışmak ve insanlık hâllerine bakmak sanırım. Kışın aldığım ve evin içinde yitirdiğim Annemin Uyurgezer Geceleri'ni bir hediye kutusunun içinde bulunca merakla ilk sayfasını okudum. Okuru hemen yakalayan, merak uyandıran, kalın kitaplardan gözü korkmayan, tam tersi sayfalar boyunca orada kaybolmak isteyenler için uygun seçim. Yani benim için. Kitaplar bazen bilgilenmek içindir, kafa açmak, dağınık düşünceleri tasnif etmek ve kavramsallaştırmak için bazen de insanlık durumlarına bakmak ve pekala yan sokakta oturabilecek insanların başından geçenlere tanık olmaktır. Benim okuma tercihim galiba çoğunlukla bu tanıklıktan yana. Ya sizin? Sizin tercihiniz ne? Kurgu mu? Kurgu dışı mı?




