3 Mayıs 2026 Pazar

Pazara ve yeni aya merhaba

Makinede yuvarlanan, sarmaş dolaş çamaşırların çırpıntısı, telefondan yükselen yumuşak, şefkatli ezgi, kahve kokusu, görme çilesi, evin içinde gözlük bulmak için atılan turlar, toplanmayı bekleyen çamaşırlar, iki kolunu gökyüzüne açmış dur durak bilmeden üzerine serili giysileri taşıyan kurutmalık, gün boyu gidip gelip atıştırmak için kaldırılmamış kahvaltı sofrası, sessizliği paylaşmak, kendinle meşgul olma konforu, ev hali, pazar gününün kendine has yavaşlığı... 
Saat 13.51. Hava kapalı, serin. Yağmur atıştırıyor. Her zamanki alışkanlıkla kordonda bir tur atıyorum. Kapişonum başımda. Ellerim cebimde. Fosforlu yeşil montum sırtımda. Parlıyorum. Rengi yüzünden elden ele dolaşıp bende kalıyor. Geçiriyorum sırtıma. Seviyorum dahası. Rengini, parlaklığını, dikkat çekmesini... O her daim sosyalleşmekten yorulduğu anda kendine dönen, bundan da memnun olan biri için tuhaf mı? Bilmem, değil, belki de... Hayat dualiteden ibaret değil neticede. Gökyüzü gibi değişken, salınan bir yapıda, bir uçtan diğerine sallanmak gibi yaşamak... Kontrol etmek, her şeyi bilme çabası salınımı bozuyor. Dönüp dolaşıp bu yönümle yüzleşiyorum. Bazen hiçbir işime yaramayacağını bildiğim konularda yüzleşmek, durumu netleştirmek, etiketi yapıştırmak ve yola devam etmek istiyorum. Psikoloğum spesifik bir konuda bunu yapma eğilimimi dile getirdiğimde "Bu size ne fayda sağlayacak?" diye sordu. Kendimi bildiğim, durumu doğru okuduğum bir konuda, beklentisizlik içindeyken sahiden şart mı bu? Böyle kararlar da yazılar gibi, üzerine en az birkaç gün uyumak gerekiyor. Uyuyup uyanınca netlik elde etmeye dair düşüncenin yakıcılığı da kalmıyor. En güzeli hayatımın içine yuvalanmak. Pazara gitmek, enginar, bakla, çilek almak... Dün yaptığım gibi..
Dün iş çıkışı arkadaşımı aradım. Ruj almak için dışarı çıkıyordu. Birlikte gittik. İki dolandık AVM'de. Ruj denedik, göz kalemlerine baktık, çekpas aldık. Semt pazarına gittik. Eve gün tabağı menüsü bırakacaktı becerikli bir kadın. Siparişin gelmesine yakın döndüm eve arkadaşımla. Çayı demlerken bir arkadaşım aradı. Dertli ve yorgun. Gel dedim, karnını doyur, içini dök. O da geldi. Üç kadın mutfak masasında toplandık. Tam da sevdiğim gibi. Çayı, böreği, kısırı, sohbeti, paylaştık. Dağılırken arabası olmayan arkadaşımı evine bıraktım. Diğeri aradı. Telefonda bir fasıl birlikteyken anlatamadığı bir mevzuyu anlattı. Sırtını sıvazladım, iyi bir arkadaşın yapması gerektiği gibi. O, gecenin kalanına hazırlanırken kordonu adımladım iki tur. Rakı sofrasında gördüm bir arkadaşımı, bir başkası fotoğraf attı şarap kadehleriyle, kulaklarını çınlatıyoruz notu ile. Cumartesi akşamları yalnızlığı diye bir şey var galiba. Dilsiz ve dipsiz bir çuval gibi bazen. İçine ne koysam yutuyor, genişliyor. 
Pazar sabahları öyle değil ama. Nerede uyanırsan uyan, umutlu, uzun. Bedeni uyandırmak için sokak çağırıyor. Bugün soğuk ve gri. Geçen pazarın güneşli, şenlikli havasından eser yok. Sokaklar sessiz. Müziksiz, renksiz, insansız... Binlerce koşucudan yoksun. Kahvaltı mekânları yavaş yavaş doluyor. Ben yürüyorum. Kızım uyanana, ayılana kadar adımlıyorum kordonu. Ellerim çantayı yokluyor. Kaç adım, kaç km, kaç kardiyo puanı olduğunu merak ettiğimden. Yanımda değil. Kim bilir evin neresinde bıraktım. Dönünce buluyorum. Yatağın üstünde sere serpe yatıyor. İki arkadaş mesajı içeriyor. Hatırlanmak güzel şey, umutlu şey. Pazar kahvaltısı hazırlamak güzel şey. Biri için sofra kurmak, her şey hazır olunca davet etmek güzel şey. Kızım nasıl hatırlayacak bu günleri, bilmiyorum. Önünde çoktan soğumuş kahvesi defterini dolduruyor. Belki onun yazması, belki Memet Baydur'un kelimeleri, bir itki çağırıyor beni yazmaya. Bilgisayarı açmaya falan uğraşmadan telefonumdan giriyorum bloğuma. Yeni ayın ilk merhabası böyle dökülüyor işte. Olduğu gibi de yayına giriyor. 

27 Nisan 2026 Pazartesi

Efsanenin izinde

26 Nisan 

Sabah 07.50 suları... 

Büyük gün geldi çattı. 

Geçen yıl ilki yarı maraton olarak düzenlenen Troyarun bu yıl tam maraton olarak da koşuluyor. Troya antik kentinden başlayacak tam maratoncular, şehrin içini turlayacak 21,10 ve 6k'cı binlerce koşusever şehri doldurdu. Üç gündür kordonda şenlik havası esiyor. Otellerin doluluk oranının da arttığı söyleniyor. 

Herkes kendi ritminde, kendiyle rakip. 

Çok değil altı, yedi ay önce özellikle dışarı çıkmazsam günlük 1000 adımı aşmakta zorlanırken yarış kitimi almak, parkuru bitirmek üzere evden çıkmak, arkadaşlarımla buluşacak olmak heyecan verici.. Koşu süremi pek arttıramadım. Hedefim 50-70 dk arasında, ağırlıklı yürüyerek bitirmek. Asıl performansımı yarış esnasında göreceğim. 

27 Nisan

Dünün bilinmezi bugünün gerçeğidir. Dün gittim. Ta Bremen'den birlikte koşmak için gelen arkadaşımla buluştum. Eh buranın yerlisiyiz, başkaca arkadaşlar da vardı elbette. Stantlarda gittik yüzümüze makyaj yaptırdık. Birlikte ısındık. Müziğin ritmine ve atmosferin coşkusuna kendimizi kaptırdık. 

Şehrin sokakları trafiğe kapatılacağından koşu sonrası rahat dönebileceğim bir yere arabayı park ettim. Hava şahaneydi. Gökyüzü masmavi, deniz kıpırtısız. Stantlar cıvıl cıvıl. Kordonda kısa koşu yapanlar, esneyenler, ısınanlar, sohbet edenler, hatıra fotoğrafı çektirenler... Bu atmosferin parçası olmayı çok sevdim. 15'er dakika arayla 21K, 10 K ve 6 K için start verildi. 10 K'da 1700 küsur koşucu vardı. O bitmek bilmeyen start anı şahaneydi. Sonra bizim sıramız geldi. Özgenle yan yana yerimizi aldık. Düşük tempoyla koşmaya başladık. Koşarken konuşabileceğin tempo dedikleri türden. Kulaklık takmadan kendi nefesimi izleyip etrafın farkında olarak koşmak istedim. Yarış gününe kadar daha çok yürürüm diyordum ama elimden geldiğince, nefesim yettiğince koşmayı da denemek istiyordum. İlk bir km arkadaşımdan kopmadım. Sonra nabzım yükseldi. Hızlı tempo yürüdüm, nefesim toparladı koştum ve bunu sonuna kadar sürdürdüm. İki kadın arkadaşım beni önden karşılayacaktı ve yanlarına koşarak varmak en büyük hayalimdi. O yüzden aman demedim, yoruldum demedim, yürüme tempomu düşürmeye yeltenmedim. Ve otobüs için durağa dahi koşmayan ben 6K'yı kendi hedeflerim doğrultusunda 51dk 43 sn ile bitirdim. Öncesinde kesintisiz 600 metre bile koşmayan biri için güzel bir zafer. En önemlisi zevk aldım. Kendime meydan okumanın, bedenimin yaptığım antrenmanlara karşılık vermesinin, güçlenmesinin tadına vardım. 





20 Haziran'da Bozcaada'da yarı maraton var. 5 K, 10,5 K ve 21 K. Arkadaşlarım 10 K için motive ediyor ama 5K ile devam etmeyi, 45 dk süresi olan bu koşuyu 37-40 dk arası bitirmeyi hedefliyorum. Belki ondan sonra sıra 10 K'ya da gelir. 

Velhasıl efendim, aralık ayında yeni yıl için koyduğum hedeflerden biri gerçekleşti. Efsanenin izinde koşusunun parçası oldum ve bitirdim. Darısı diğer niyetlerin başına... 



30 Mart 2026 Pazartesi

Heybemden çıkanlar

Martın son günleri. "Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır," sözünün hakkını veriyor. Çanakkale için şaşırtıcı değil esasında. Çocukluğumdan itibaren hatırladığım pek çok 18 Mart, hatta 23 Nisan mont giyilecek kadar soğuk. Belleğim böyle buyuruyor. Kızım 11 Nisan doğumlu. Hastaneden çıkıp eve girdiğimiz gün kalın baharlık montumsu hırkamla üşüdüğümü, onu battaniyeye sarıp sarmaladığımı, üşümesin diye üzerine titrediğimi de belleğim bulup getiriyor. Demek ki bahar geç kalmış değil, ritmi bu.

Yine de uzun süren kıştan bıkmaya iznim olmalı. Isınmak, sarılıp sarmalanmak isteğime burun kıvrılmamalı. Dün bu arzumun peşine düştüm. Kızımla Biga Kırkgeçit Kaplıcası'na gittik. Açık havada sıcak termal suda yüzdük. Giderken ve dönerken manzaranın tadını çıkardık. Tepesi dumanlı dağların arasında, ağaçların içinde, kuşların ötüştüğü, sessiz sakin bir yer. Asıl güzel olan, kısa süreli de olsa evden uzaklaşmak, yola çıkmak ve yolda sohbet etmek. Arabanın içinde seyahat etmek, dar bir alanı paylaşmak demek. Eğer şoför ve yolcu gerginse, birbiriyle çekişmeliyse yol ve yolculuk karabasan gibi üzerine çöker. Çizginin diğer tarafı ise yolun sunduklarının açtığı sohbetler, çağrışımlar, şarkılar eşliğinde keyifle akıp gider. Bizimki ikinci türden bir kısa yol hikâyesiydi. Çanakkale Biga arasında geçmeyi sevdiğim, her mevsim başka güzel görünen ormanlık alan, dumanı üzerinde tüten dağlar, bulutlar, kuş sürüleri... Hepsi de şehri geride bırakıp gözlerimi ve ruhumu dinlendirme imkânı bana. Keyifli geçti ama yorgunluğum dinmedi. 

Cumartesi hepten hareketliydi. Öğlene kadar hastalar... Miting alanını teğet geçip yarım günlük mesleki seminerin yapılacağı otele varma çabası... Eve yetiş. Yemek ye. Üzerini değiştir ve doğaçlama tiyatroya git. Arkadaşlarımla ve kızımla izlediğim doğaçlama tiyatronun bir bölümünde sahneye bir konuk çağrılıyor. Ekip ona sorular soruyor. Sonra sahnede doğaçlama hayatından kesitler canlandırılıyor. Biraz abartılıyor. İzleyici de gülmekten kırılıyor. Çıkışta bir kafede oturduk. Kızım bizim ebeveynliğimize dair başından geçenleri anlattıkça güldük, güldükçe neşelendik ve bu malzemeyi tiyatro ekibine verse sahnede neler izleyebileceğimizi düşündük. Tiyatroyu izlemek güzeldi ancak böyle bir deneyimin, çalışmanın parçası olmak kim bilir ne kadar keyiflidir. İnsanın kendi rutin hayatı dışında yeni şeyler denemesi, öğrenmesi, içindeki canlılığı arttırıyor. Bu ara benim de içime daha çok neşe ve yenilik katasım var. Bakalım yolum nereden açılacak?

Borgen'i izliyorum. Birkaç dizi daha vardı aklımda. İsimlerini not etmemişim. Belki çıkar karşıma. Ya da anımsarım. 

Sarı Zarflar vizyona girmiş. Çok kalmaz burada. Hafta içi fırsat bulup izlemeli. 

Ay sonu yaklaşırken benim heybeden çıkan bunlar. Nisan hayırlarıyla gelsin. 




26 Mart 2026 Perşembe

Elma, Labrador. Çimen: Unutulmanın Kıyısında Bir Aşk Hikâyesi

İstanbul’da faaliyet gösteren, çağdaş oyun yorumları ve sahneleme biçimleriyle tanınan Tiyatro.in tiyatro topluluğunun sahneye taşıdığı “Elma, Labrador, Çimen” oyununu izledim. Engin Hepiler tarafından kurulan, “Anlatılacak hikâyeler, beraber yaşanacak anlar için. Düşlere can vermek, duygulara dokunabilmek için. İnsan için, Tiyatro.in” sloganıyla yola çıkan topluluk, bu oyunla Alzheimer hastalığı ve demansı, hastalığın ilerleyişini, birey üzerindeki etkilerini, görünmeyen hastayı yani bakım verenin yaşadığı sürekli yası, tükenmişlik sendromunu, suçluluk ve öfke döngüsünü, kimlik kaybını, yalnızlığı görünür kılıyor, toplumsal bir meseleyi sanat aracılığıyla etkisi kaybolmayacak bir deneyime çeviriyor.



Başrollerini Engin Hepileri ve Nergis Öztük’ün paylaştığı oyunu izlemek üzere yerimi ararken salona çöken duman dikkatimi çekti. Oyun başlarken yeniden yükselen sis, bizi bekleyen asıl meselenin de habercisiydi. 75 dakika boyunca bir adamın hafızasının yavaş yavaş çözülüşüne ve buna inat dimdik ayakta duran bir aşk hikâyesine tanık olacaktık.

İngiliz yazar Matthew Seagar’ın kaleme aldığı oyunun özgün adı “In Other Words”.

Oyunun yazılma hikâyesi de en az sahnedeki anlatı kadar etkileyici. Oyuna esinini veren deneyimi verdiği bir söyleşide şöyle anlatıyor yazar:

“2010 yılında üniversitedeki son yılımda, uygulamalı tiyatro modülünün bir parçası olarak bir demans bakım evinde duyusal stimülasyon atölyeleri düzenliyordum.

İlk oturumun sonunda, sakinlerin genç yetişkinlik dönemlerinde yankı uyandırabileceğini düşündüğümüz bir müzik parçası çalmak karar verdik.

Frank Sinatra’nın “My Way” şarkısını çaldık. Neredeyse tüm sakinler, hatta ciddi bilişsel gerileme yaşayanlar bile ayağa kalkıp şarkıya eşlik edince, tamamen şaşkına döndüm. Hayatınızı değiştiren anları tam olarak belirlemek pek sık mümkün olmaz, ama bu benim için kesinlikle öyle bir andı.”

Ciddi bilişsel gerileme yaşayan sakinler dâhil olmak üzere neredeyse herkesin ayağa kalkıp şarkıya eşlik etmesiyle, Seagar için hayatının yönünü değiştiren an yaşanıyor. Hafızanın silinebildiği ama müziğin ve duygunun bazen en derin katmanda kalmaya devam ettiği gerçeğini keşfediyor ve ülkemizde “Elma, Labrador, Çimen” adıyla sahnelenen oyununu yazıyor ve peşine düştüğü soruya bizi de dâhil ediyor: İnsan neyi gerçekten unutur?

Hepileri unutmanın gölgesinde yavaş yavaş kaybolan adamı; Öztürk ise sevdiği adamın zihnindeki boşluklara rağmen ona tutunmaya devam eden kadını canlandırması ile sahnede olağanüstü bir denge kuruluyor. Kırılganlık ile dirayet, kayboluş ile sadakat aynı sahne içinde nefes alıp veriyor.

Minimalist anlatımı ve yalın sahne tasarımı sayesinde oyun, seyircinin dikkatini dekorun ihtişamına değil, insanın iç dünyasına yöneltiyor. Replikler bazen bir cümlede düğümleniyor, bazen bir bakışta çözülüyor. Zaman doğrusal ilerlemiyor; tıpkı Alzheimer’ın yaptığı gibi, anılar ileri geri sıçrıyor. Oyun,  başladığı yere dönüyor, aynı sekansla bitiyor ama artık hiçbir şey aynı değil. Çünkü seyirci olarak biz de yaşlanmanın ne kadar büyük bir cesaret ve ne kadar derin bir sevgi gerektirdiğine tanıklık ediyoruz.

“Elma, Labrador, Çimen”, sadece bir hastalık hikâyesi değil. Bir ömür boyu süren bir ilişkinin, en zor sınavdan geçerken aldığı hâl. Hatırlamanın gücü kadar, unutmanın içindeki insanı da görmeye çağırıyor.

Oyun, izleyicisini hem zihnin karanlık dehlizlerinde hem de kalbin en sıcak köşelerinde bir yolculuğa davet ediyor. Perde kapandığında geriye şu soru kalıyor: Eğer bir gün her şeyi unutursak, sevdiğimizi de unutur muyuz? Yoksa sevgi, kelimelerden ve anılardan daha derin bir yerde saklı kalmayı sürdürür mü?

Oyunun asıl sessiz ağırlığı, hafızası yerinde olan ve sevdiği adamın yavaş yavaş uzaklaştığına tanıklık eden kadının omuzlarında. Alzheimer yalnızca hastayı değil, bakım vereni de dönüştüren bir süreç çünkü. Hatırlayan taraf olmak, çoğu zaman daha ağır bir sorumluluk: Ortak anıları tek başına taşımak, geçmişi iki kişilik yaşamaya devam etmek ve sevdiğiniz insanın sizi her gün yeniden tanımasını umut etmek… Nergis Öztürk’ün performansında bu sabır, yorgunluk, öfke ve vazgeçmeme hâli büyük bir incelikle hissediliyor. Sevginin romantik değil; emek isteyen, tekrar tekrar seçilen bir bağlılık olduğunu hatırlatıyor.

“Elma, Labrador, Çimen” hafızası silinen kadar, hafızayı ayakta tutmaya çalışanı da anlatıyor. Alzheimer ile mücadele eden bir adam ile elli yıldır onun hayatına eşlik eden kadının iç içe geçmiş zamanlarını sahneye taşıyan oyun, hatırlama ve unutma arasında gidip gelen bilinci, delik deşik hafızayı ve bütün bu kırılganlığın ortasında sarsılmaz bağı başarıyla izleyiciye geçiriyor. “Dancing Queen” artık yalnızca onların aşkının değil, bizim de tanıklığımızın şarkısı. 




* Bu yazı TDBD 225. sayıda yayımlanmıştır. 

25 Mart 2026 Çarşamba

Eksik Parça

Havalar ısınacak, bahar geliyor derken sıcaklıkların giderek düşmesi, özellikle bayram tatilinin soğuk geçmesi fiziksel ve ruhsal dayanıklılığımı düşürdü. Bayramı vesile edip hazır üç gün evde olacakken günübirlik bir yere gitme planı da soğuk karşısında rafa kalktı. İlk gün aileyle kahvaltı, ikinci gün lise arkadaşlarıyla akşam yemeği, üçüncü gün evlenip şehir dışına taşınan eski asistanım ve ailesiyle dışarıda görüşmeyle geçti. Küçük kızıyla tanışma imkânı buldum, koynuma sokulması, başını omzuma yaslaması karşısında içimin yağları eridi. Elimden geldiğince dışarıda yürüdüm. Doğum günümde hediye gelen binlik yapboza giriştim. Yapboz açılınca bir kez evde, ahali kayıtsız kalamıyor. Kedim gelip gelip üstüne yattı, kızım ucundan tuttu. Hafta içi bitirdik. Bir parça eksik. Soyut bir tablo çıktı ortaya. Çerçeveletip asılacak kadar güzel bir seçim. Ama saatler boyu üzerine eğilmek, parça seçmek, yeri yerine yerleştirmeye çabalamak belime hiç de iyi gelmedi. Aman aman belim koptu sızlanmalarıyla yerimden kalktım çoğu zaman.

Soğuk, üşümek, ısınamamak, bel ağrısı derken eksik parçayı buldum. Uzun zamandır hamama ya da masaja gitmiyorum. Pazar günü günübirlik bir tesise gitmeyi, açık havada sıcak suda yüzmeyi, üzerine masaj yaptırmayı, yemek için tasalanmamayı, önüme hazır gelenlerle karnımı doyurmayı, bahar gelmeyi mi unutmuş, nerede kalmış diye kaplıca civarında gezinmeyi kafaya koydum. Kimi zaman bu tür işletmeler, yüksek sezonda günübirlik misafir kabul etmeyebiliyor. Telefon açtım, öğrendim. Aileleri kabul ediyoruz, dedi telefondaki kadın. Kızım olmazsa, ben tek başıma da bir aile olabiliyormuşum. Onu öğrendim. Aile, erkek gruplarına kapalıyız, demenin kibarcası zaten. Bu planla keyfim yerine geldi. Pazar günü eski çalışanımı görmesem belki de bu planı yapamayacaktım. Sohbet sırasında annesinin orada çalıştığını hatırladım. İyi de oldu. Sıcak suya, şefkatli ve maharetli ellere gerçekten ihtiyaç duyuyorum çünkü. 

Hayatımızdaki eksik parçayı bulmak için galiba durup düşünmek gerekiyor. Bayram tatilinde durmak buna yaradı. Üç gün mola verince çok yorgun olduğumu fark ettim. Daha çok desteğe ihtiyacım olduğu kesin. Yemek konusunda bunu alıyorum son haftalarda. Kendi mutfağında leziz yemekler, pastalar, börekler pişiren bir hanıma sipariş vermeye başladım. Böreklerin bir kısmını buzluğa da kaldırıyorum. İhtiyaç anında kullanmak için. Bu ufacık destek bile işimi kolaylaştırdı. Destek ve kolaylık için stratejiler bulmak şart. Yoksa kendimizi enkaz halinde bulmamız an meselesi. Rahatlamaya, neşelenmeye daha çok zaman ayırmaya çalışıyorum işte bu yüzden. Cumartesi akşamı aynı ekibin doğaçlama tiyatrosuna gideceğim ikinci kez. Yanıma kızımı ve arkadaşlarımı da katacağım bu sefer. Geçen sefer çok gülmüştük. Gözümden yaşlar akmış, yanaklarım gülmekten acımış, bir ara öksürmeye bile başlamış, gecenin sonunda çok memnun, biraz da heves duyarak, imrenerek ayrılmıştım oradan. Yaratıcılığı ortaya çıkaran işler hepimize iyi geliyor bence. Bu ara yazma arzusu daha sık yokluyor içimi. Şu hayalini kurduğum ama ortada ne karakter ne öykü fikri bulunan çocuk romanı yazma fikri çok çekici geliyor. Yazmanın formülü belli: yazarsan yazarsın. Bahar ve yaz aylarında dışarı çıkmak evde oturup yazmaktan daha cazip, orası kesin. Ama dışarı çıkmanın da insanı hikâyeye çeken bir yanı var. Belki bu pazar ve sonrakiler bir hikâyeyi ucundan tutuşturmak mümkün olur ve bir eksik parça daha yerli yerine oturur. Yazmayı, bir kitap bütünlüğünü ortaya çıkarmayı çok özledim çünkü. 


19 Mart 2026 Perşembe

Reset: 9

Bir ay boyunca beraber yazdık. Yaşadıklarımı, yazılarımın içeriğini, birlikte yazma deneyiminin kendisini fark edebildiğim, sakin sakin bakabildiğim bir aylık bir dönem değildi, bu. Belki de çoğunlukla öyledir. Öyledir yani. Kesin. Dünün belirsizliğini, bugünün algısıyla değerlendirdiğimizde ancak bazı şeyler belirginleşiyor, şunu yaptım şöyle oldu, bunu yaptım böyle oldu gibi adımlama taşları gibi diziyoruz A'dan B'ye varış rotamızı. Yaşarken asla bilemediğimiz, bilemeyeceğimiz şeyleri rasyonelize etmeye çalışıyor zihnimiz. Böyle tatmin oluyor, huzur buluyor. Ama orayı değerlendirirken de bu âna bakamıyor. Hep böyle geriden geriden gelmeceli bir hâl. Sırf kontrol etme uğruna. 

Lenin "Güven iyidir ama kontrol daha iyidir," demiş. Borgen'i izliyorum yeniden. İzlediğim bir bölümün başlangıcındaki bir alıntıydı. İkisinin arasında bir denge gözetmek belki de doğru olan. Çünkü kontrol ettikçe, insanın yükü artıyor. Kendi işyerimi işleten bir hekim olarak bunu çok yakından biliyorum. Güvenirken gözlem yapmayı ihmal etmeden, gözler dört açık, kulaklar her şeyi işitirken güvenmeli insan. Öyle körlemesine değil. Rüyamda elimde bir bavul taşımam boşuna değil. 

Bir kısa mola... Madem Reset yazılarını sonlandırıyor, yeni ayı kucaklıyoruz, şu unuttuğumu, farkına varamadığımı dıyurduğum yazılara bir göz atmak istiyorum. Neleri yinelediğimi, neleri fark ettiğimi, hangi tohumları ektiğimi bir bir görmek istiyorum. Okuyorum. Rastgele dizilmiş gibi görünen kelimeler, cümleler aynı tınılarda şakıyor. Umutla...

Şaşırıyor muyum? Elbette hayır! Kışı geride bırakırken, belirsizlikle arkadaşlığı temrin ederken, hayatla didişmeden olanı biteni kabullenmeyi öğrenirken iyi iş çıkardığımı düşünüyorum ve kendime sözünü verdiğim dövmeyi hediye ediyorum. 

Sarı bir çiçek bazen yolumuzu keser, bir "merhaba," der. Sonra zamanı geçer, tohuma kaçar ve uçuşur. Ama umut hiç tükenmez. Elden ele yayılır. Niyeti, öğüdü, anısı bedenimde. Hep benimle.



17 Mart 2026 Salı

Reset: 8

Leylakdalı hatırlattı. Reset serimiz bitti bitiyor. Bugünkü Reset: 7 yazısıyla öylece bitmesin istedim. Kaptanımızın davetini hatırladım çünkü. Ne diyordu: "Kendi özgünlüğünüze yer açın, içinizdeki değişiğe bakın, başka olmanın özgürlüğünü tadın, eski-eksik-kararmış-solmuşları bırakın, taze-yeni-parlak-misleri tadın."

Kıştan çıkarken, bahara kavuşurken ne anlamlı bir çağrı. Bende karşılığı var. Kendimi tanıma kazıları sürerken, artık bana hizmet etmeyen alışkanlıkları, ilişki biçimlerini bir bir keşfederken sembolik anlamda güçlü, beni çok etkileyen bir rüya gördüm. Sabah niyetine anlatayım, hayır olsun. 

Zamanın birinde, kendi gerçekliğimin içinde, gerçek yaşımda, mevsim normallerinde, kapişonumu geçirmişim başıma yürüyorum. Biraz üşümüşüm. Ellerim ceplerimde. Kordondayım. Yüzüme vuran rüzgardan korunmak için başım hafif öne eğik. Bir ses işitiyorum. İrkiliyorum. Selam veren tanıdığım biri, daha yakından tanıma hevesi duyduğum ama ritim tutturamadığım biri. "Nasılsın?" diye soruyor içtenlikle. "Keyifsiz görünüyorsun. Merak ettim," diye sürdürüyor konuşmasını. Gözlerinin içine bakıyorum. "Dalmışım. Burada olduğunu fark etmiştim ama şimdi tam olarak görüyorum," diyorum. Görüyorum ve görülüyorum. Neden benimle yakınlaşamadığını soruyor. Sorunun muhatabı kim anlamıyorum. Engel ben değilim çünkü. Belki de kendine yönelik sözleri. Bir yanıt bekliyor mu emin değilim,  ya da cevap bende mi ama yanıtlıyorum. Kelimelerimden medet umar bir hâli var çünkü. "Belki ileride denersin belki de ritim budur, olmuyordur," diyorum. "Diğer tarafına geçeyim," diyor ve beni öpüyor. Ben değişmiyorum, ikna etmeye çalışmıyorum. Sakin ve olgun bir yerden konuşuyorum. Bakış açısını, perspektifini değiştirmek, adım atmak isteyen o. Böylece gerçek hayatta görmediğim eylemlilik hâlini hediye ediyor bilinçaltım. Tanıdık ve huzurlu hissettiren bir öpücük. Pofuduk bir yatağın içinde olmak gibi, yumuşacık battaniyelere sarınmak gibi, sıcak, yumuşak, güven dolu. Kalabalığın içinde buluyorum sonra kendimi. Bir sürü tanıdığı görüyorum, meslektaşlar, okul arkadaşları... Seçim zamanı sanki. Sokaktayım. Elimde bir bavul aşağı yukarı dönüp duruyorum. Bir kanaldan su akıyor gürül gürül... Bana seslenenler oluyor, konuştuklarım. Bavul ağır geliyor artık. İçini açıp ihtiyaç duyduklarımı yanıma almaya, bavulu emanete bırakmaya karar veriyorum. Açtığımda içinde o kadar lazım, vazgeçilmez şeyler olmadığını görüyorum. Bırakıyorum ve rahatlıyorum. Tam burada uyandım. Çok sakin, çok huzurlu bir histi içimdeki. Nasıl olmasın? Belirsizlik ortadan kalkmış, gerçek hayatın sunmadığı yanıtlar gelmiş, yakınlık ihtiyacı karşılanmış, duygular sular seller gibi akıyor, engel yok... Hele o bavul! İçinde bana hizmet eden bir şeyin kalmadığını fark etmem ve elimden bırakmam, hafiflemem, özgürleşmem... Bu bir aylık döngünün en kıymetli hediyesi. Bana hizmet etmeyen, bana ait olmayan yükleri elimin tersiyle itmeyi öğreniyorum. Bana yüklenen, kendime görev edindiğim ama aslında benim yükümlülüğüm olmayan vazifeleri bırakıyorum bir bir... Ben benim ve ben sadece ben olmak istiyorum. Bir de kızımın annesi. Hepsi bu. Bundan alâ reset mi olur?