kurmaca biyografiler
Filmler, şarkılar, kitaplar, şehirler ve yazarlar... Bende kalan izler...
14 Ekim 2026 Çarşamba
İzi Düşer: 4
13 Ekim 2026 Salı
İzi Düşer: 3
Hafta sonu hava şahaneydi. Öğle saatlerinde 30 dereceye varan sıcaklık sayesinde denize girenler bile olmuş. Ben, "ben bitmedi demeden yaz bitmez" modunda olmadığım için her zamanki gibi, okulların açılmasından bir gün önce denize girdim ve sezonu kapattım. İlerleyen günlerde elbette havanın sıcak olduğu, denize girilebilecek günler ya da en azından gün içinde zaman dilimleri oldu. Ama o saatlerde denize girmek de biraz aylak işi gibi geliyor bana. İşin gücün, mesain olmayacak bir kere ki yakalayabilesin. Buna hem zamanım yok hem de güz zamanı denize girmek, yazın verdiği keyfi, hazzı da vermiyor. O yüzden pastırma sıcaklarını kovalamıyorum. Bilinçli olarak. Çünkü yazı bırakamamak gibi geliyor bana.
Resmi olarak güzün içindeyiz işte. Güz, İngilizcesiyle fall, tamamen "bırakmak" eylemiyle ilişkili. Yazlık kıyafetleri, sandaletleri, yüzmeyi bırakmakla ilgili. Değişime ayak diretmeyi bırakmakla ilgili. Okul sezonunun açılması ve sorumlulukların artmasıyla dışarı çıkmaları azaltmak, spontan eğlencelerin dozunu düşürmek, ev içlerine çekilmek, buralara uyumlanmak, mevsimsel döngüyle hizalanmak, tatlı bir geçiş yapmak o zaman mümkün. Hem sonbaharın kendine has, göz ardı edilemeyecek zevkleri var, renk cümbüşleri... Yapraklarını bırakan ağaçları izlemek, kurumuş yaprakların üzerinde yürümek ve ayaklarının altında çıtırdamalarını dinlemek gibi. Öğrenmeye kaldığın yerden devam etmek, yazın dağılan düzeni bir bir toplamak ve oturtmak gibi.
Sonbahara geçişim fena ilerlemiyor. Bir kere hasta olmadım şükür. Yorganıma bürünüyorum. Çoraplar ve kapalı ayakkabılar olmazsa olmaz. Akşamları ıhlamurun içine attığımız çubuk tarçın ve zencefil kokusu sarıyor mutfağı. Üzerine su ekleyip ertesi gün bir daha demliyoruz. Tatları kaynaşıyor. Kokusu mis. Sonra çöpe. Kitaplar bana göz kırpıyor, bilgisayarım da öyle. Onlarla hemhal olmadım henüz. Ama ayakkabılık eksiği tamamlandı ya, benden mutlusu yok. Birkaç tablo daha astım. Bahçe minderlerini yıkadım, kaldırdım. Mobilyaları ittim köşeye, sudan ıslanmasın. Bitmeyen devinim.
Ekim benim için yetişkin hayatımda yeni eğitimlere başlama dönemi. İşte onu yapmıyorum. Artık yeni bir şey öğrenmek değil de, hali hazırda öğrendiklerim üzerine düşünmek, hayatın her alanında hatırlamak, uygulamak istiyorum. Cumartesi akşam üstü bir arkadaşımla buluştum. Başımdan geçen kimi zorlu deneyimleri anlattığımda duygusal dayanıklılığımı takdir etti. Ben dağılırdım, dedi. Bunları sakin ve olaysız yapman kolay oldukları anlamına gelmiyor, sakın gücünü ve dayanıklılığını küçümseme, dedi. O dedikten sonra düşününce eskiye nazaran duygusal dayanıklılığımın arttığını fark ettim ben de. Cem Şen'in bazı deyişlerini hatırladım. Bahsettiği eşiği aştığımı, artık eskiye dönmeyeceğimi. Hayat beni büyütür ve olgunlaştırırken, kendi daha iyi olma versiyonumun peşinde yürürken kimi insanların doğal olarak arkamda kaldığını fark ettim. İyi geldi bunları fark etmek. İzi düştü işte geçmişin dedim kendi kendime. O zaman yaşadıklarım, onlarla mücadele etme şeklim, bugünkü davranış kalıplarını değiştirdi. İşte buna sevinebilirim.
Geçenlerde geçmişin hayaletlerinden biri çıkageldi. O gelmedi de, onun yönlendirdiği bir hasta geldi. Beni tavsiye etmiş, sağ olsun. Teşekkür ettim, elbette. Bir iki yazıştık. Sonrası sessizlik. Bir zamanlar bu temas bende daha yakından tanıma hevesi ve heyecanı uyandırıyordu. Şimdi eylemle destekleniyor mu ona baktım. Sosyal nezaket çerçevesinde kurulan cümleleri tam da bitmesi gerektiği yerde bitirdim. Retronun meselesi de bu değil mi zaten? Geçmişin hayaletlerinin gelmesi değil sadece, onlardan gelen teması nereye, nasıl yerleştireceğimizi öğrenmek. Galiba dersimi aldım. Hatta ilgi ve sosyal nezaket ayrımı üzerine yüksek lisansımı tamamladım.
Pazar günü Gelibolu Yarı Maratonu var. 10 K koşmak için kendimi paralamak gelmedi içimden. Bedenim hazır değil onca yolu koşarak tepmeye. Arkadaşımla 1915 Saygı Koşusu'na kaydolduk. O koşmadığı için muhtemelen ben de onun yürüyüşüne eşlik edeceğim. Yakın zamanda annesini kaybettiği için yürürken onu da taşıyacak büyük olasılıkla kafasının içinde. Yürümek biraz da böyle bir şey, anıları çağıran bir eylem benim için de, tutulmamış yasları bırakırız belki yürürken sessiz ve kararlı. Şifası gelir, sarar kalbimizi.
Öğleden sonra ise Sait Faik ödüllü Sardunyalar Sıcak Sever öykü kitabının yazarı Başak Arslan geliyor şehre. İmza ve söyleşi. Kitabı okuyalı çok oldu. Öyküler çıktı aklımdan. Ama gideceğim. Arkadaşımın arkadaşı zira. O da işi sıkı tuttu. Günlerdir paylaşıyor. Uzaktan yoklama alacağım diye. Yapar valla. Öğretmen ne de olsa. Bana ayrılan sürenin sonuna geldim sanırım. Tamamen plansız, hesapsız, düşünmeden, taşınmadan yazdığım satırları usulca bırakıyorum. Tıkanıklıkları aşmak, kiri pası atmak için yazmak ve içinden dışarı atmak şart çünkü.
10 Ekim 2026 Cumartesi
İzi Düşer: 2
Geçmişte yaşanmış, bitmiş olayların bugüne düşen acılı, kederli izlerini anlatıyor bize tragedyalar. Bu aralar içimdeki anlatma isteği ve hevesiyle, beni yazı masasına çağıran ve önceden belirlemediğim, planlamadığım ama bir müddet sürmesini umduğum, aynı dertle hemhal olurken yazacağım için bir içerik bütünlüğü taşıyacağını sezdiğim için de bir üst başlık belirlediğim yazıların ilkini dün yazdım. Orada geçmişte yaşanmış, üstü örtülmüş, halının altına süpürülmüş ama açığa çıkmış, kötü kokular yayan bir olayın üzerimdeki etkisinden bahsediyordum. Hayat bazen böyledir. Öznesi olmasanız da çamuru üstünüze sıçrar, kokusu siner, sinek küçüktür ama mide bulandırır misali afallatır. Sonra her bilgi hazmedilir, yola devam edilir. Benimki de o hesap. Midem bulandı. Saygım azaldı. Sorumluluklarım arttı. Ama yol benim yolum, yürüyorum.
Bugün geçmişte tohumu atılmış, izi bugüne düşen ve yolumu çiçeklendiren eylemlerden bahsetmek istiyorum. Seçtiklerimiz ve seçmediklerimizle şekilleniyor yaşam yolculuğumuz. Yolculuk, dedim de aklıma geldi, Sanal Yazı Evi'nden tanıdığım Öykü, El Camino yolunu yürüyor şu an. Benim Nermin Yıldırım'ın Ev romanını okurken haberdar olduğum, ya acaba günün birinde yapabilir miyim diye aklımın, kalbimin bir köşesine bir çentik atan, virgül gibi kıvrılıp uygun ânı kollayan bir düşünce olarak yerleşti. Birinin düşü, diğerinin yolu olmuş. Görünce heyecan duydum Öykü adına. Cesaretini, kararlılığını kutladım. Sırtında çantası, adım adım ilerliyor, geçmişin izini bugününe düşürüyor. Paragrafı yazmaya başlarken lafın Öykü'ye ve yolculuğuna geleceğini bilmiyordum. Ama bir kelime, bir kelime daha derken zihin bizi bir yerlere çekiyor. Yaşamak, özen istiyor, geç kavradım. Ben de kırklı yaşlara kadar nasıl geçtiğini heyhat anlamadığım bir hız, devinim, debelenme içindeydim. Oradan oraya savruldum. Evet kimi seçimler yaptım. Ancak şimdi bu seçimlerin belki de en önemlilerini, bugünümde en çok etki edenlerini yaparken çok da bilinçli hareket etmediğimi fark ediyorum. Meslek seçimi zaten başlı başına tesadüftü bizim zamanımızda. Bugün de yine puanına göre bir yer seçiyorsun ama o zaman sınav öncesi yazdığın, yaparım diye düşündüğün bölümleri yazıyor ve o günün performansının ne olacağından habersiz 18 tercih yapıyordun. Biri denk geliyordu, okula gidiyordun. Şimdi bakıyorum da gençler istemedikleri yolları yürümeme, kararlarından vazgeçme konusunda bizim nesle nazaran daha özgür. Aileler daha destekleyici. Muhtemelen onları yetiştiren ebeveynler biz olduğumuz için, zamanında buralarda söz hakkımız daha az olduğu için, "aman üzülmesinler" diye cici kız, iyi kız etiketlerine sarıldığımız için. Ben şu yaşımda hâlâ "bırakınız üzülsünler" diyemiyorum. Hak edene hak ettiği cevabı vermek yerine çoğu zaman oradan uzaklaşmayı, kendimi, kendi iyi olma hâlime teslim etmeyi tercih ediyorum. Ama yalan yok. Bazen özeniyorum şöyle kallavi bir küfür savurmayı. Bu yaz içimde 100 birimlik kızgınlık varken bile ağzımdan uzlaştırıcı sözler çıkıyordu. Yanımdaki arkadaşlarım benim yerime s.ktiri çekerken ben "Yeter artık. Sıktın!" demiştim. O da sadece bir kez. Davul zurna az takımından olunca karşı taraf, bir yanım, geri çekilmek, orayı dışarıda bırakmak istiyor. Hadi tıbbi bir benzetme yapayım. Bir doku, organ beslenmezse nekroz olur, çürür. Ben de orayı düşüncelerimle beslemeyi keserek, önceliği kendi yaptığım, yapmak istediğim güzel şeylere vererek bir koruma kalkanı inşa etmeyi, dışarıda tutmayı tercih ettim. Çünkü ne kadar haklı da olsam, haklı-haksız dualitesine girmek, kendi adalet terazine uyan eylemlerle karşılaşmamak öfke ve kızgınlık biriktiriyor. Ben bunların kumbarasını tutmak istemiyorum. O yüzden bırakalım onları kendi bok çukurlarında, lağım kokusundan rahatsız olsunlar, biz bakalım bu yılın renkli, keyifli eylemelerine...
İnstagramda yeni takip etmeye başladığım bir hesap var: Mey ile Yolculuk. Dün okuduğum iletinin başlığı, soldurduğunuz insanların parlamasını izlemek. Daha ilk cümlede "Aha bu benim!" dedim. Siz de okuyun, etrafınızda parlamaya başlayan ya da parlaklığını yitirenler belirir belki gözlerinizin önünde. Şöyle diyor Mey'imiz.
"Bazı insanların ayrıldıktan sonra güzelleştiğini söyleriz ya... Bence mesele güzelleşmekten çok daha büyük. Bazı ilişkiler insanın yüzünden, gözünden önce ışığını tüketir.
...
Sonra o insan sizden gider. Bir süre hiçbir şey olmaz sanırsınız. Sonra bir bakarsınız... Yüzü değişmiş. Bakışları sakinleşmiş. İşi büyümüş. Bedeni toparlanmış. Daha çok gülüyor. Daha güzel giyiniyor. Yeni şeyler öğreniyor. Yeni yerler görüyor. Kendine para harcıyor. Evini güzelleştiriyor. Uyuyor."
Tüm iletiyi yazmadım. Ama meali bir ilişkinin içinde hep tetikteyseniz, güvenli ve huzurlu alana sahip değilseniz, hayallerinize, hedeflerinize koşmanın, kendini göstermenin, ışıldamanın, huzurla uyumanın yerini başka şeyler alıyor, tazeliğin yerini donukluk, bedende katılık, hareketsizlik...
Yılların biriktirdiği kiloları veremedim henüz. Tartıda görmek istediğim rakamın hayli üstündeyim. Ama kasım ayında yıllardır gitmem ve yakarım dediğim üç aylık fitness üyeliğiyle bedenimi canlandırmayı başardım. Şubattan beri de pt ile çalışıyor ve günden güne güçlendiğimi fark ediyorum. Eskiden yapamadığım pozlarda daha uzun kalıyorum. En önemlisi ne kadar yorgun olursam olayım ya da dışarıda hava ne kadar sıcak, arkadaş davetleri vaat dolu, antrenman aksamıyor, ertelenmiyor. Hareket etmeye başladım, sürdürdüm, bugüne izi düştü. Daha güçlü kollarım var. Beni koşarak 5 km taşıyabilen bacaklarım. Varan 1! Koşuyor arkadaş. Var mı ötesi? 2026'da koşmaya başlayacağım hayalimin sonucunda evde üç bitirme madalyam var. Çanakkale (6K), Bozcaada (5K), Ayvalık (5K). 2027 hayalim Atina Maratonu'nda 5 ya da 10 K koşarak Panathenaic Stadyumu'ndan içeri girmek. Düşünmek bile güzel.
Yazmak bugünüme izi düşen en güzel, bana en çok keyif veren eylemlerden biri. Bloğa başlamak da keza öyle. Burada düşünüyor, Julia Cameron'ın sabah sayfalarında yapmamızı önerdiği gibi yazıyor, eteğimdeki taşları döküyor, kiri pası atıyorum. Tek okurunun kendin olacağın, belki de dönüp hiç bakmayacağın sabah sayfaları gibi gelişigüzel, sansürsüz olmuyor belki ama zihnimdeki tortuları yazarak atarken ve açarken bir yandan da yazı temrinleri vazifesi gören bir alanı, 2013 yılının kasım ayından beri aktif olarak tutuyor, düzenli güncelliyorum. Burada edindiğim pek çok arkadaşım oldu yıllar içinde. Kimi gelişigüzel yazılar, öykü nüvelerine döndü. Söyleşiler yaptım öykü yazarlarıyla, onların ağzından kendi yazma yolculuklarını dinledim ve aktardım, gittiğim, izleyicisi olduğum edebiyat etkinliklerinin, masal söyleşilerinin notlarını tuttum. Kendim için yazdım, çizdim, biriktirdim. Bir sporcunun bedenini çalıştırması gibi ben de yazma kaslarımı çalıştırdım burada, sizlerin gözü önünde. Fark ediyorum kendimdeki ilerlemeyi. En önemlisi de kararlılığımı kutluyorum, ödüllerimi yıllar içinde topluyorum. Bu da varan 2! Ama bir hedef koyuyorum önüme sizlerin de tanıklığında; bir ödül özlüyorum. 2027 ilk çocuk romanımı yazmayı bitirdiğim yıl olsa mesela. Basılacağı haberini alsam içime sinen bir yayınevinden, elime alsam hatta, okullara gitsem, çocuklarla buluşsam. Şahane olmaz mı? Kendime not: hayalini kurmak güzel ama oturup yazmaya da başlamalısın.
Bir hayal ya da hedef diyelim. 2027 bitmeden Homeros Destanlarını ve Gılgamış Destanını okumak istiyorum. Bu da bonus olsun. Bir bonus daha var. Okumak, yazmak üzerine küçük grup çalışmaları yürütmek...
Bakalım bunların hangilerinin izi düşecek 2026-2027 sonbahar kış sezonuna.
9 Ekim 2026 Cuma
İzi düşer: 1
Dün Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Anne Carson ile yapılan bir kısa videoya denk geldim. Homeros okumayı ve metin yazmaya olayların ortasından başlamayı öneriyordu. Çok öneri paylaşmaya meraklı değilmiş de, ısrarlı sorulara birer yanıt vermesi icap edermiş gibiydi izlediğim küçük kesit. Nobel ödülünü aldığı sırada da evi süpürüyormuş.
Ben de sabah sabah iki hastaya baktıktan sonra bir koşu eve gidip yerleri silerken telefon aldım. Mevzu edebiyata dair değildi. Arayan asistanımdı. Kapıdan ağrılı bir hasta geldiği için ne zaman döneceğimi soruyordu. Benim evde yapacaklarım vardı daha, hasta bekleyebilecek durumda olmadığı için gitmeyi tercih etmiş. Normal. Hayat seçimler, önceliklendirmeler meselesi en nihayetinde.
İn medias res.
Ortadan başla!
Saat on birde eve döndüm. Yerleri sildim. 60 derecelik 60 dakikalık programda çamaşır yıkadım. Çünkü sabah kötü bir kokuyla uyandım. Önce Sani'nin tuvaletini yaptığını ve onun koktuğunu düşündüm ama yataktan çıkıp parkedeki ıslaklığı görünce duş teknesi giderinden su taştığını gördüm. Ana banyoda da vardı ama asıl sorun benim banyomdaydı. Hemen birkaç yeri aradım. Ana gider vanasını kapattılar. Ben paspasa pis suyu emdirip emdirip bahçeye boşaltırken apartman görevlisi yaya yolu üzerinde bir kapağı açmış oraya tel sokuyor ve tıkanıklığı kontrol ediyordu. Onlar durumu kontrol altına aldı ama yatak odamın parkeleri ve banyo zemini su içindeydi. Bilirsiniz işte, bir yeri pislik bastığında temizlemek zaman alıyor.
Kızımı uyandırdım. O giyinirken kirli havuluları, temizleme bezlerini yerlere attım. Olabildiğince hızlı sudan kurtulmaya çalıştım. Su yolunu buluyor arkadaş, önünde bent olsan, dikilsen, taşacağı, sızacağı varsa doğası gereği sokuluyor, yayılıyor. Beslenmeyi akşamdan hazırladığım için evden çıkışımız sorunsuz oldu. Okula bırakır bırakmaz eve geri döndüm. Suyla mücadelemi sürdürdüm. İşe geldim. İki hasta baktım. İki hastayı öğle tatilinin sonuna doğru kaydırdım. Tekrar eve gittim. Yerdeki ıslak paspas, bez, havlu ne varsa çamaşır makinesine girdi. Onlar yıkanırken ben de çamaşır suyu, yüzey temizleyici, çamaşır yumuşatıcısı hem hijyeni sağlayacak hem de kötü kokuyu bastıracak ne varsa kokteyl yaptım. Yerleri sildim. Yeniden sildim. Pencereleri araladım ve işe döndüm.
Yaz başından beri yaptığım tam olarak bu, galiba. Kontrolüm dışında, sebep olmadığım pislikleri evimden, hayatımdan uzaklaştırmak. Hayat bu yaz bana metaforlarıyla geliyor. Bakınız Bir Vatozun Anlattığı. Sabah güne kötü kokularla uyanınca yaz başına ışınlandım. Yine kötü kokularla (metaforik) bir uykudan uyanmış ve afallamıştım. Gerçeğin ne olduğunu anlamam da hayli zamanımı aldı. Çünkü aksi ispatlanmadıkça karşımdakinin beyanına inanma eğilimindeyim. "Honesty is the best policy" repliğiyle büyüdüm neticede. Bununla beraber ayrıntıları yakalamaktaki maharetim, fil hafızam ve sezgilerim sen onu benim külahıma anlat diyordu. İç sesim elbette. Dış sesim kibarlığı elden bırakmıyordu. Ama gerçek de su gibi. Bir yolunu buluyor, ortaya çıkıyor. Tüm stratejisini inkar üzerine kuranları ezip geçiyor. Bir zamanlar dürüstlüğünden şüphe duymadığım, aynı yöne baktığımı, yan yana yol aldığıma inandığım birinden gelince bu özensizlik kızgınlık ve hayal kırıklığı doğal. Ara ara içimde adalet arayan yan, sesini yükseltiyor. Hak yiyenin, maskesi düşenin hesap vermesi, adaletin tecelli etmesi gerektiği inancı içimde dimdik ayakta duruyor. Ama bazen birine haksız etiketi takmaya uğraşmak yerine ışığını, sesini kısanları geride bırakmak, yola devam etmek ve ışıldamak ile meşgul olmalı insan. Kendini var etmeli yeniden. İnadına gülmeli. Bunu yapamadığı anlarda ise gücünü hatırlamak, paylaşmak ve hafifleten için yazmalı. Bir daha, bir daha...
Yarın 10 Ekim. Yeni ay zamanı. Astroloji sayfaları, bangır bangır anlatıyor, o retro, bu retro. Okurken hoşuma giden cümleler, güneşi gören su damlaları gibi, zihnime konar konmaz buharlaşıyor. Kelimeleri unutuyorum, anlamları, vaatleri... İçsel gücümü hatırlıyorum ve yazma hevesimi... Yazıyorum, yazacağım, dolduğumda, hatırlamak ya da anlamak istediğimde. Şimdilik solo, Neslihan davet ettiğinde beraber ve aynı zamanda solo. Bu yazılar daha çok geçmişte bir şey oldu, bugüne izi düştü yazıları olacak sanırım. Bir başlık vermek gerekirse izi düşer diyebilirim. Bir, iki, üç diye ilerler. Ta ki başka başlıklar belirinceye kadar.
28 Eylül 2026 Pazartesi
Tanrıların Tahtında
Sonbahara hazır mısın?
27 Eylül 2026 Pazar
Pazar mektubu
Sevgili arkadaşım,
Haftalardır elim yazmaya varmıyor. Bloğun içi onlarca bitirilmemiş taslakla dolu. Yazın okuduğum kitaplara, yüzme molalarına, gün batımlarına, yaz konserlerine dair bu bitmemiş notlara, bitirmek için gereken emeği, zamanı harcamıyorum. Çünkü kum taneleri gibi aktı, bitti. Üzerine söylenecek söz yok gibi geliyor. Ama yazmak da istiyorum, ses vermek, ses duymak. Eskisi gibi burayı aktif kullanmak. Sözcükleri zihnimi derlemek toplamak için kullanmak...
Mektup bunun için iyi bir araç olur diye düşündüm. Okuru belli olmasa da sevgili arkadaşım diye seslenerek cümle kurmanın, söze başlamanın samimi, baskıyı azaltan bir yanı var. Yaz hızlı geçti arkadaşım. Koşarak başladım, koşarak bitirdim. Bozcaada Yarı Maratonu'nda 5K koşu ile deniz sezonunu açıp Ayvalık Yarı Maratonu'nda 5K koştuktan sonra finali yaptım. Yaza çokça şey sığdırdım. Kısa hafta sonu tatilleri, gün batımları, arkadaşlarla buluşmalar... Yazın en sıcak haftalarında bile spora gitmeyi aksatmadım. Sürdürdüm. Adım adım elli yaşa geldim, dayandım ve içine girdim.
Bozcaada koşusu sırasında merkür retrosu yaşanıyordu. Çok tuhaf bir şekilde tam da aile içi ilişkileri, eski kırgınlıkları, üstü örtülmüş sırları işleyen retroda bu mesele nurtopu gibi kucağıma düşmüş, üstü çok güzel örtülmüş bir sır, olayın kahramanlarından habersiz ifşa olmuştu. Doğrudan benimle ilgisi olmasa da çamuru bana da sıçradığından bu yaz bu mesele arka sekmede hep açıktı ve ağzımızın tadını kaçırdı. Benim meselem, benim ayıbım, kusurum olmadığını idrak etmek, bununla başa çıkmak da yaz aktivitesi olarak kayda geçti. Tabiri caizse tarih tekerrür etti dedirtti. Şimdi çemberin ve o toz dumanın dışında olduğum için daha net görebildiğim bu olaylar silsilesine baktığımda geçmiş olumsuz deneyimlerden gerekli dersi çıkardığımı fark ediyorum. Aynı olaylar tekrarlanıyor. Rolüm bu kez farklı. Ama ben döngünün dışına çıktım. Olayların beni ezmesine izin vermiyorum, düşüncelerimin ipini bıraktım. Haklılığımı kanıtlama peşinde de değilim.
Sevgili arkadaşım,
Yeniden yazmaya başlamak için motivasyona ihtiyacım var, kelimelerle yarenlik etmek için, sıkı fıkı olmak için, kitaplarla düşüp kalkmak, onlara daha yakından bakmak, işe yarar bir yol olabilir diye düşünüyorum. Bir kitap kulübü mü kursam, yoksa yazma ödevleri de olan Sanatçının Yolu gibi kitaplarla yol mu alsam bilmiyorum. Şimdi havalar soğudu ya, yaz güneşi uzaklaştı, mesafelendi, yorganlar çıktı, günler kısaldı, ev içinde geçirilen süreler uzadı, okullar açıldı, öğrencilik başladı ya, benim de öğrenci olasım, çalışasım var. Ev çalışma alanlarıyla dolu. 2+1 evde altı masa var arkadaşım. Biri bahçede, zamanı geçiyor. Bugün için belki kahvaltı yaparız dışarıda diye düşünüyordum. Ama hava kapalı, rüzgarlı, serin. Belki öğle saatlerinde bir kahve içeriz. O kadar. Sonra sezon bitiyor. Minderleri falan da kaldırmak gerek. Günler hem hep birbirinin aynı ve durağan hem de hiç bitmeyen bir devinim içinde geçiyor. Evde katlanması gereken çamaşırlardan oluşan bir yığın var. Okunmamış kitap kuleleriyle yarışır. Bugün el atmalıyım. Çarşamba yola çıkıyorum çünkü. Kongre var. İstanbul yolcusuyum. Ben yokken ablam eşlik edecek kızıma. Evi de temizlemeli. Market alışverişi de şart. Dün yufka gibi serilmiştim yatağa, öyle beyaz, haksız, yorgun. Sıcak duş, haşlanmış patates ve uykunun çözemeyeceği bir şey değil. Toparladım akşama kadar. Baş ve vücut ağrısı için masaja gittim sonra. Katır kutur bedenim ne kadar yoğrulsa da, gevşemese de iyi geldi kendimi şifalı ellere bırakmak. Sonra çorbacıya gittim. Kızım ve arkadaşı geldi yanıma. Yarenlik evde sürsün diye davet sundum. Akşam yemeğini hazırladım sabahki kırıklığımın kalmadığını fark ederek. Yemeğin üstüne bir de okey patlattık, sonra da mısır. Gelen, kızımın kreşten arkadaşı. O yaşlarda bize ilk geldiği günü anlatıyordu geçenlerde, karşılaştığımızda. Ben yine mısır patlatmışım. Mısır patlatan anneleri seviniz. Arkadaşları eve davet eden, çay demleyen, soru soran ve dinleyen anneleri de keza öyle. Evlerin arası uzak değil ama hava kararınca bir başına yollamak olmaz diye hep beraber yola revan olduk oyun bitince. Dolunay ışığında, cep telefonundan yükselen ezgilerle ıssız yolu bir gittik, bir döndük. Bir bölüm daha Gilmore Girls izledik. Ben doğru uykuya... Gece boyu birkaç kez uyandım ama uykumu korkutup kaçırmamak için usul usul davrandım. Kazanan yeniden sımsıkı yumulan göz kapaklarım oldu. İşte buna sevinebilirim. Çünkü dünkü yorgunluğun, halsizliğim ve hastalığın sebebi geç saatlere kadar yiyip midemi tıka basa doldurma, gece uyanınca telefonda kelimelik oynama suretiyle kendimi sabote etmem idi. Bu sabah daha dingin, daha kendime gelmiş uyandım. Mükellef bir pazar kahvaltısı için hazırım. Kızım uyanana, afyonu patlayana kadar bulaşık makinesini boşaltır, kirlileri doldurur, kısa bir yürüyüşle File'ye varır, sıcak baget ekmek alırsam güne iyi başlamış sayacağım kendimi. Ya sen arkadaşım, bu güzel pazar sabahından senin muradın ne?


