Bugün babamın ölüm yıl dönümü. Dolu dolu beş yıl geçmiş. Annemin telefonu, bir koşu eve varmamız, yatağında uyur gibi ağzı açık bulmamızın üstünden tam beş yıl geçmiş. Uykusunda, yaşlılığa bağlı, doğal bir ölümdü. Öncesinde iştahı kapanmış, yemek yemeyi reddetmeye başlamıştı. Yavaş yavaş canının ağzına doğru yükselmesini izlemiştik neredeyse. Ellerini tuttuğumu hatırlıyorum, ağzını kapattığımı. Gözleri kapalıydı. Uyur gibi. Teni soğumaya başlarken geldi doktor. Başsağlığı diledi. Ölüm raporunu düzenledi. Balkon kapısını açtı. Kokmasın diye olduğunu anladım sonra, belki de bir şeyler dedi. Tam hatırlamıyorum. Bir battaniyenin içinde aşağı indirilmesine, cenaze arabasına taşınmasına yardım ettim. Başı merdivenlere çarpmasın diye yukarı kaldırmaya çalıştım başucunu. Hiç dilime dolanmış bir ifade olmamasına rağmen, o gün herkese "Allah razı olsun," dedim. Defalarca.
Zaman gerçekten hızlı geçiyor. Acılar külleniyor. Hayat devam ediyor. Babamla konuşmanın, geçmişe seslenmenin tam sırası belki ama içimden ona seslenmek gelmiyor şu anda ya da geçmiş anıları çağırmak. Onu geçmiş yazılarımla anacağım o yüzden. Eski fotoğraflarımızla ve altına yazdıklarımla. İnstagramdan bulduğum üç fotoğraf, üç fotoğraf altı metin. Hepsi de o anın içinde, hiç düşünmeden çıkagelen cümleler... Belki başka zaman, duygular, düşünceler mayalanmış hamur gibi taştığında tekrar yazarım. Duraksamadan, düşünmeden... Babam hiç rüyama girmedi. Onunla hiç konuşmadım. Elim gitmedi telefonuna. Hattını kapatmıştık ölümünden önce. Artık dışarı çıkamıyordu. Kulakları da iyi işitmiyordu. Günlük konuşmaları takip edemez hâle geldiğinde, sorulara yanıt vermek yerine uzun uzun baktığında, içerideki işlemci yavaşladığında hattı iptal ettirmişti annem. Eşyalarını dağıtmıştı sonra. Anı olsun diye babamın yazlık fötr şapkasını aldım. Bir tatilde yanımda da götürdüm. O çok görmek istediğim uzak diyarda başımda bir selfie bile çektirdim. Babamı da andım, hangi cümlelerle olduğunu hatırlamıyorum. Babamla çalışan insanlar geliyor arada hasta olarak. İyi anıyorlar. Seviniyorum. İyiydi çünkü. Sertti, öfkeliydi, kuşağına özgü bir terbiye yöntemi vardı utandırarak, kızarak terbiye verebileceğini düşünürdü. Kırardı kalbimi. Ağlatırdı kimi zaman. Onun yanında birey olma savaşını, ben olma kararlılığını zorlaştırırdı bu tutumu ama mühim meselelerde bakardım hep yanımda. Babamın sevgisini hep bildim, hem emindim. Aldığı çam sakızı çoban armağanı hediyelerine burun kıvırmayacağımı bilirdi. Eli daha kolay açılırdı o yüzden bana. Minnetle, gülümseyerek kabul ettiğimden. Bazen ikimiz de tepkisel davranırdık. Ben kızacağını düşüneceğimden, sessiz bakışlarından çekinirdim, şimdi biliyorum sadece merhaba demekti o kapıyı açıp bakmalar, sohbete davetti. Tam olarak nasıl yapacağını bilememekti. Şimdi kendim ebeveyn olduğum için biliyorum. Hepimiz elimizden geleni yapıyoruz. Bilgimiz, becerimiz, sevme kapasitemiz doğrultusunda. Babam da bana bildiği en iyi babalığı yaptı. Ve en önemlisi bunu hep aynı kalmadan, değişerek yaptı. Yattığı yer incitmesin. Huzurla uyusun.
Ordu'da gün doğuyor. Hava kapalı ve yağmurlu... Bu saatlerde Çanakkale sessiz olur, martı sesleriyle düşüncelerin arasına motor sesleri karışmaz. Bazen dalgalar döver kordonu, bazen usulca yalar, yürürsün Truva atına kadar, Şakir'in yerine kadar. Düşüncelerin peşi sıra, görüşün kısıtlı. Tarihi yarımada keser zira. Hep dar bir alana bakarsın, biliyorum, kontrol bende sanırsın.
Ordu öyle değil. Deniz engin. Gözü her zamanki gibi yaşlı. Ve ben hazırlıksızım. Ne bir kapalı ayakkabı, ne bir gömlek, yağmurluk.... Ne benim için ne de Deniz için... Bazı şeylere tam hazırlanmak asla mümkün değil galiba. Yaz yağmuruyla veda edeceğiz babama... Çok sevdiği köyüne, oğluna kavuşacak.
Eskiden mezarlıklardan çok korkardım. Bana telafi edilemez, yerine konamaz bir acıyı, donma halini hatırlatırdı her an. Küçücük bedenimle ne yapacağımı bilemediğimden inkar etmeyi, yok saymayı tercih ederdim. Babamı kaybedene kadar Ordu'ya gelemem de ondan belki kim bilir. Şimdi amcamın mezarının kenarına oturmuş bu satırları yazıyorum. En güzel yerlere saklamışız oysa onları. Babam, Alper, amcam, babaannem, dedem, Pembe babaanne yan yana, servilerin altında. Kuş seslerine, top oynayan çocuk sesleri karışıyor. Komşu evlerden birbirine sesleniyor kadınlar. Kavrulmuş soğan, sarımsak kokusu yükseliyor mutfaklardan. Hayat devam ediyor. Ziyaret edildiği sürece unutulmazmış ölüler. Ne şanslılar ki, hep bir Alaybeyoğlu geliyor geriden. Toprağına ve köyüne bağlı. Babamın üzerini otlar sarmış. Boğar gibi sarmaşıklar kuşatmış. Çıplak ellerimle yoldum her birini. Araya bir de ısırgan girmiş galiba. Avcumdaki yangı çok da mühim değil. Ebeveynle çatışmak da büyümenin bir parçası neticede.
Babam gideli üç yıl oldu. Onu en çok metanetiyle, görme, gezme hevesiyle hatırlıyorum. Hastalıkları, ameliyatları, felç geçirdiği için tekerlekli sandalyeye bağımlı kalmayı, hepsini cesaretle karşıladı. Şikayet etmeden, bunu bir ceza gibi görmeden yaşadı. Elinden geldiği kadar tutundu hayata. Rutinlerini asla bırakmadı. Futbol maçlarını izlemekten, gazete okumaktan, haberleri takip etmekten vazgeçmedi. Tek arzusu Denizle daha uzun zaman geçirmekti. Bunu da başardı. Torunuyla yeterince zaman geçirdi. Hatırlanacak kadar, anılarda yer tutacak kadar. Babam her koşulda iyi olma kararlılığını sürdürdü. Hayattaki en büyük mücadele bu belki de. Koşullar değiştiğinde de iyi olmak, torunuyla gülebilmek az buz zafer değil. Babam bunu başardı. İyi insan olmayı, dürüst olmayı sürdürdü. Ondan kalan en güzel miras da bu.




