21 Temmuz 2026 Salı

Geçmişe mektuplar: 8

Retro bitiyor. Geçmişe mektuplar serisi de öyle... 
Bu seriye başlarken Neslihan 13-29 Haziran tarih aralığına da dikkat çekmişti. Bu tarihler arasında gündemimize gelen, ev, aile, ebeveynlik, duygusal ihtiyaçlar evrenini gözlemlemeyi, özellikle aksayan yerleri fark etmeyi, buraları yeniden ziyaret etmeyi, üzerine düşünmeyi tavsiye etmişti. Burada yaşanan, beni zorlayan, inciten, telafi edilmeyen şeyleri fark ettim ben de. Bol bol üzerine düşündüm. Demlendim. Değerlendirdim. Başkasının hatasını, eksiğini telafi etmeye gücümün yetmediğini anladım. Bunu kendime yük edinmemem gerektiğini... Uzun uzun muhasebe ve de muharebe ettim. Annelik, babalık mevzuları, ev, aile kavramları, iç ve dış dünya dengeleri didik ettim, defalarca düşündüm, o kusurları, zorlanmaları aldım önüme, bir siyah mürekkep gibi damladı önümdeki boş sayfaya. Düşündükçe, orayı besledikçe, haksızlık, adaletsizlik olarak tanımladıkça da baktım yayıyorum o mürekkebi, sayfam kirleniyor, bana hayal ettiklerimi çizecek yer kalmıyor, bir "Dur!" dedim kendime. Buraya yazdığım, yazıp sildiğim, yazmaya yeltenmediğim ama düşünerek mayaladığım her şey ay sonunda toplandı, toparlandı, bir kıvama geldi, biçim aldı. Benimle ilgisi olmayan, çözmeye gücümün yetmediği alanlara dair bakış açımı değiştirdim. İlişkilerin karşılıklı olduğunu hatırladım. Ben kendi kapımın önünü süpürüyorum diye tüm mahalleyi, bu kadar geniş alanı geçtim yan evleri süpürmeye ikna edemeyeceğimi, zorlayamayacağımı anladım. Ama bak doğrusu, güzeli bu diye çırpınmanın yersizliğini kavradım. Her bireyin kendi seçim gücü olduğunu, yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızın da ben'in diğerleriyle ilişkisini biçimlendirdiğini, bu bilginin herkeste mevcut olduğunu, olumlu ya da olumsuz bunun olağan sonuçlarını yaşayacağını, her şeyi telafi edemeyeceğimi söyledim kendi kendime. Her gün, bir daha, bir daha. Çünkü bir şeyi entelektüel olarak dile getirmek, bunun hakkında aklı başında, güzel cümleler kurmak, onu hayatında uygulayabildiğin anlamına gelmiyor. Ezcümle ben bu retroda, bu kendi kendimize mırıldandığımız mektuplarda sıkı sıkı tuttuğum kimi iplerin uçlarını bıraktım gitti. 
Kendime yer açmak için, beni yoran ve iyi olma hâlime hizmet etmeyen alanları serbest bırakmak için. Geçmiş ait olduğu yerde güzel. Oradan çıkardığımız derslerle ve yineleyen alanları değiştirdiğimizde daha da güzel. Yok, güzel demek yetmez. O zaman tadından yenmez. Bilgisi, bilgeliği hem bugünü hem geleceği ışıl ışıl parlatır. Yaşam yolculuğu sürüyor. 
Yeni yeni yollar çağırıyor her birimizi. Yarın adaya gitmeyi planlıyorum örneğin. Yalnız, araçsız, günübirlik. Koy koy gezmeden, bir kalenin gölgesinde oturmayı, şezlonga göz kırpan rahat sandalyelere kurulmayı, kitap okumayı, sıcaktan ve yazarın dünyasından uzaklaşmak istediğimde egenin serin sularına atlamayı, yüklerimi suya bırakmayı, sırt üstü sere serpe yatmayı ve su beni of pof demeden taşırken gökyüzünü izlemeyi, gözlerimi kapatmayı, o sevdiğim öyküde olduğu gibi mevsim kadar sıcak öpücükleri yüzümde hissetmeyi hayal ediyorum. Öykünün geçtiği adada gezinmeyi, başka kapağın altına başka başka cümleler yazan bir arkadaşımla görüşmeyi hayal ediyorum. Yaratıcılığımın üzerine tümülüsler inşa etmedi hayat, topyekun toprak altına gömmedi. Ben sırt döndüm biraz farkındayım. Başka bir yere kodladım yazmayı. Yazmanın getirdiği yalnızlığı istemiyorum, dedim. Bu cümleyi, bu inancı da azat ediyorum şimdi. Bırakıyorum bana hizmet etmeyen diğer yükler gibi. Yazmayı özlüyorum çünkü. Karakterler yaratmayı, bir cümle, bir cümle derken bir öykünün baş göstermesini, üzerine düşünmeyi, yazdıklarımı biriktirmeyi, büyütmeyi, dizmeyi özlüyorum. Ada vapuruna binmeyi, denizin ortasında yatan bozkıra yaklaşmayı, bir hayale yaklaşır gibi varmayı özlüyorum. Ev romanından sonra bir başka eve varış hikayesini izlemeyi istiyorum, The Odyssey filmini. Lise arkadaşlarım yavaş yavaş eve dönüyor. Buluşmaya ramak kalıyor. Aynı kumsallar bekliyor bizi, aynı kafeler, aynı sofralar. Hem aynıyız hem değiliz. Dönecek bir ev var, burada, çünkü hikaye burada başladı. Çırpınıyor resmi kurumlar Truva'yı hatırlatmak için dünyada Nolan rüzgarı eserken. Benim çırpınmama gerek yok. Biliyorum hikaye burada başladı ve nereye gidersem gideyim döneceğim ev tam da burası. 

17 Temmuz 2026 Cuma

Geçmişe mektuplar: 7

Hatırla. Nermin Yıldırım'ın Ev romanını eline aldığın ilk dakikalardı. Roman kahramanları Seher ve Ogo'nun yürüdüğü yolu merak etmiştin. Portekiz'de başlayıp İspanya'da okyanus kıyısında son bulan Hristiyanların ünlü hac rotası, samanyolunun dünyaya iz düşümü bu 263 kilometrelik yolu merak etmiştin. Açıp internete bakmıştın hemen. Kaç günde biter, nasıl yürünür merakı gelmişti önce, sonra da hevesi. Günlük 20-25 kmlik etaplarla 12-13 günde bitirmenin mümkün olduğunu anlamıştın. Yolu kolaylaştıran bavul transfer sistemleri bile vardı. Önceden kalacağın yerleri planlayarak günlük 5-10 Euro arasına bavulun senden önce bir sonraki konaklama tesisine varabiliyordu. Sırtındaki fiziksel yükten kurtulduğunda, günlük yemeğini, suyunu, yedeğini taşıdığında bile hâlâ yeterince zorlu bir rota olduğunu düşündün. Yine de hoşuna giden bir şey vardı bunda. Anlamıştın bu yolu yürümek yalnızca A noktasından B noktasına gitmek değildi çünkü. Gücünü, sabrını, dayanıklılığını sınadığın, her adımda kendine, evine vardığın, doğayla bütünleştiğin, anılarını çağırdığın, her adımda bedeninde birikmiş yükleri, yasları bıraktığın içsel bir arınma, kendine varma, evini bulma sürecini belki de deneyimlerim diye düşündün. Ama bir koşula da bağladın. Biriyle birlikte! 

Hatırla. O yaz Assos sahile gidiyordun sık sık. Romanın bir bölümünü de orada okudun. Meşe palamudu ağacının altında, hamakta sallanırken. Satırlara dalmışken bir bedenin ağırlığıyla sarsıldı hamak. İrkildin. Kızındı gelen. Dengelenmek istedin. "Korkma, düşmeyiz," dedi kızın. Haklıydı. Düşmüyordunuz. Yol yeterince zordu. Birileri eteğinizi çekmediğinde bile. Yine de yürüyordunuz. Düşmüyordunuz. Kızın haklıydı. Düşmeyecektiniz. Zihninde bir koruma kalkanı hayal ettin. Kimi laflar, davranışlar, yapılanlar, yapılmayanlar vız gelip tırıs gidecekti. Bu ayrımı yapınca sırtınızdaki yükler de birer birer inecekti. 



Hatırla. Yazdı. Sahildeydin. Kitabı dayamıştın dizlerine. Önünde şezlonglar, şemsiyeler uzanıyordu. Deniz hafif dalgalı. Sahile doğru kabararak vuruyordu, beyaz köpükler patlıyordu ıslak kumlarda. Midilli görünüyordu arkada. Midilli manzaralı taş ev hayalin başını göstermişti yeniden. Sahile varmadan daha bir arkadaşın öpmüştü yanaklarından. Bir diğeri, bir diğeri... Arkadaşlıklar türlü türlüydü. Derin olanlar, yeni tanışılanlar, arada sırada denk geleceğin yerde karşılaşılanlar. Niyetti önemli olan. Birinin iyiliğini isteme, iyiliğine sevinme, kötülüğünü üzülme hâli bakiydi. 

Hatırla. Bir arkadaşının babasının adıydı, baki. Tanıdığın en iyi dede olduğunu düşünüyordun, şimdi yirmilerinin ortasındaydı torun. Torun büyümüş, dede yaşlanmıştı. Ama anılar eskimiyordu. Eksiliyordu sadece, ayrıntılar kayboluyor, duygular kalıyordu. 

Hatırla. Roman da bu eksende gidiyordu. Bir kadının kendi bireysel, travmatik anılarına bakmasını, bir uzmanın emdr tekniği kullanarak onları diriltmesini, şifalandırmasını anlatıyordu. Yolun içine karışıyordu bu anlar, anılar. Zihnin kendini korumak için bazı yerlerde şalteri nasıl da indirdiğini gösteriyordu. Unutulan kimi anıların örümcek bağlamış tavan arasından inmesi her zaman en iyisi değildi. Unutmak sahiden korunmak manasına gelebilirdi. Hepimizin unuttuğu, yanlış hatırladığı, yorumladığı anılar vardı. Kimi sahiden böyle hatırladığı için böyle aktarıyor, kimi bile isteye gerçeği tahrip etmek için. Geçmişi yeniden yazan bazı tanıdıklarını hatırladın. Annen ve kızınla konuştunuz üzerine. Belli bir kişi için belki de geçmişi tahrip etmek için değil, öyle algıladığı içindir dedin, iyi niyetle. Annen itirazı yapıştırdı. "Hayır," dedi. "O bilerek, yalan söylüyor." Annelerin kimi insanlara karşı kininin, kızgınlığının son kullanma tarihi yoktu. Aynı mevzuların temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önüne çıkarılmasına canın sıkılıyordu. Bazen homurdanıyordun bu yüzden. Annen politika konuşmaktan hoşlandığını sanıyordu ve sen politika hakkında konuşmadığın için sohbet malzemenizin sınırlı olduğunu ima ediyordu. Halk tv ve sözcü izleyip şikâyet etmek politik olmak değildi senin dünyanda. Konu uzamasın diye sustun. Gittin çamaşır katladın. Pazardı. Hava sıcaktı. Denize gitmeyi tercih ederdin ama evlatlık vazifesi de yapılmalıydı arada. Yaptın. Fırında tavuk ve şehriyeli pilav sundun öğle yemeğinde. Yemeğin ardından anneni evine bıraktın. O televizyonu açtı. Bir yurtsever bilinciyle. Siz parka gidip bir siyasetçiyi dinlediniz ve alkışladınız. Güneş vuruyordu denizin üzerine oradan yansıyan ışınlar gözlerinizi kamaştırıyordu. İyi bir hatibeydi karşınızdaki. Koyu kumral saçları dökülüyordu omuzlarına. Beyaz gömleğinin düğmeleri açıktı. Bıkmadan her isteyenle fotoğraf çektirdi sonra. Umut dağıttı, sonra evli evine, köylü köyüne. 



13 Temmuz 2026 Pazartesi

Geçmişe mektuplar: 6

Bugün babamın ölüm yıl dönümü. Dolu dolu beş yıl geçmiş. Annemin telefonu, bir koşu eve varmamız, yatağında uyur gibi ağzı açık bulmamızın üstünden tam beş yıl geçmiş. Uykusunda, yaşlılığa bağlı, doğal bir ölümdü. Öncesinde iştahı kapanmış, yemek yemeyi reddetmeye başlamıştı. Yavaş yavaş canının ağzına doğru yükselmesini izlemiştik neredeyse. Ellerini tuttuğumu hatırlıyorum, ağzını kapattığımı. Gözleri kapalıydı. Uyur gibi. Teni soğumaya başlarken geldi doktor. Başsağlığı diledi. Ölüm raporunu düzenledi. Balkon kapısını açtı. Kokmasın diye olduğunu anladım sonra, belki de bir şeyler dedi. Tam hatırlamıyorum. Bir battaniyenin içinde aşağı indirilmesine, cenaze arabasına taşınmasına yardım ettim. Başı merdivenlere çarpmasın diye yukarı kaldırmaya çalıştım başucunu. Hiç dilime dolanmış bir ifade olmamasına rağmen, o gün herkese "Allah razı olsun," dedim. Defalarca. 

Zaman gerçekten hızlı geçiyor. Acılar külleniyor. Hayat devam ediyor. Babamla konuşmanın, geçmişe seslenmenin tam sırası belki ama içimden ona seslenmek gelmiyor şu anda ya da geçmiş anıları çağırmak. Onu geçmiş yazılarımla anacağım o yüzden. Eski fotoğraflarımızla ve altına yazdıklarımla. İnstagramdan bulduğum üç fotoğraf, üç fotoğraf altı metin. Hepsi de o anın içinde, hiç düşünmeden çıkagelen cümleler... Belki başka zaman, duygular, düşünceler mayalanmış hamur gibi taştığında tekrar yazarım. Duraksamadan, düşünmeden... Babam hiç rüyama girmedi. Onunla hiç konuşmadım. Elim gitmedi telefonuna. Hattını kapatmıştık ölümünden önce. Artık dışarı çıkamıyordu. Kulakları da iyi işitmiyordu. Günlük konuşmaları takip edemez hâle geldiğinde, sorulara yanıt vermek yerine uzun uzun baktığında, içerideki işlemci yavaşladığında hattı iptal ettirmişti annem. Eşyalarını dağıtmıştı sonra. Anı olsun diye babamın yazlık fötr şapkasını aldım. Bir tatilde yanımda da götürdüm. O çok görmek istediğim uzak diyarda başımda bir selfie bile çektirdim. Babamı da andım, hangi cümlelerle olduğunu hatırlamıyorum. Babamla çalışan insanlar geliyor arada hasta olarak. İyi anıyorlar. Seviniyorum. İyiydi çünkü. Sertti, öfkeliydi, kuşağına özgü bir terbiye yöntemi vardı utandırarak, kızarak terbiye verebileceğini düşünürdü. Kırardı kalbimi. Ağlatırdı kimi zaman. Onun yanında birey olma savaşını, ben olma kararlılığını zorlaştırırdı bu tutumu ama mühim meselelerde bakardım hep yanımda. Babamın sevgisini hep bildim, hem emindim. Aldığı çam sakızı çoban armağanı hediyelerine burun kıvırmayacağımı bilirdi. Eli daha kolay açılırdı o yüzden bana. Minnetle, gülümseyerek kabul ettiğimden. Bazen ikimiz de tepkisel davranırdık. Ben kızacağını düşüneceğimden, sessiz bakışlarından çekinirdim, şimdi biliyorum sadece merhaba demekti o kapıyı açıp bakmalar, sohbete davetti. Tam olarak nasıl yapacağını bilememekti. Şimdi kendim ebeveyn olduğum için biliyorum. Hepimiz elimizden geleni yapıyoruz. Bilgimiz, becerimiz, sevme kapasitemiz doğrultusunda. Babam da bana bildiği en iyi babalığı yaptı. Ve en önemlisi bunu hep aynı kalmadan, değişerek yaptı. Yattığı yer incitmesin. Huzurla uyusun. 



Ordu'da gün doğuyor. Hava kapalı ve yağmurlu... Bu saatlerde Çanakkale sessiz olur, martı sesleriyle düşüncelerin arasına motor sesleri karışmaz. Bazen dalgalar döver kordonu, bazen usulca yalar, yürürsün Truva atına kadar, Şakir'in yerine kadar. Düşüncelerin peşi sıra, görüşün kısıtlı. Tarihi yarımada keser zira. Hep dar bir alana bakarsın, biliyorum, kontrol bende sanırsın.
Ordu öyle değil. Deniz engin. Gözü her zamanki gibi yaşlı. Ve ben hazırlıksızım. Ne bir kapalı ayakkabı, ne bir gömlek, yağmurluk.... Ne benim için ne de Deniz için... Bazı şeylere tam hazırlanmak asla mümkün değil galiba. Yaz yağmuruyla veda edeceğiz babama... Çok sevdiği köyüne, oğluna kavuşacak.



Eskiden mezarlıklardan çok korkardım. Bana telafi edilemez, yerine konamaz bir acıyı, donma halini hatırlatırdı her an. Küçücük bedenimle ne yapacağımı bilemediğimden inkar etmeyi, yok saymayı tercih ederdim. Babamı kaybedene kadar Ordu'ya gelemem de ondan belki kim bilir. Şimdi amcamın mezarının kenarına oturmuş bu satırları yazıyorum. En güzel yerlere saklamışız oysa onları. Babam, Alper, amcam, babaannem, dedem, Pembe babaanne yan yana, servilerin altında. Kuş seslerine, top oynayan çocuk sesleri karışıyor. Komşu evlerden birbirine sesleniyor kadınlar. Kavrulmuş soğan, sarımsak kokusu yükseliyor mutfaklardan. Hayat devam ediyor. Ziyaret edildiği sürece unutulmazmış ölüler. Ne şanslılar ki, hep bir Alaybeyoğlu geliyor geriden. Toprağına ve köyüne bağlı. Babamın üzerini otlar sarmış. Boğar gibi sarmaşıklar kuşatmış. Çıplak ellerimle yoldum her birini. Araya bir de ısırgan girmiş galiba. Avcumdaki yangı çok da mühim değil. Ebeveynle çatışmak da büyümenin bir parçası neticede.



Babam gideli üç yıl oldu. Onu en çok metanetiyle, görme, gezme hevesiyle hatırlıyorum. Hastalıkları, ameliyatları, felç geçirdiği için tekerlekli sandalyeye bağımlı kalmayı, hepsini cesaretle karşıladı. Şikayet etmeden, bunu bir ceza gibi görmeden yaşadı. Elinden geldiği kadar tutundu hayata. Rutinlerini asla bırakmadı. Futbol maçlarını izlemekten, gazete okumaktan, haberleri takip etmekten vazgeçmedi. Tek arzusu Denizle daha uzun zaman geçirmekti. Bunu da başardı. Torunuyla yeterince zaman geçirdi. Hatırlanacak kadar, anılarda yer tutacak kadar. Babam her koşulda iyi olma kararlılığını sürdürdü. Hayattaki en büyük mücadele bu belki de. Koşullar değiştiğinde de iyi olmak, torunuyla gülebilmek az buz zafer değil. Babam bunu başardı. İyi insan olmayı, dürüst olmayı sürdürdü. Ondan kalan en güzel miras da bu.


8 Temmuz 2026 Çarşamba

Geçmişe mektuplar: 5

pazartesi

"Ben nasıl biriyim?" 

Yanıtı ne zor soru. Bunu sorduğumuzda kimliklerimizi sayıyoruz yani toplumun bize yapıştırdığı etiketleri. Bir de kendi ve/ya başkalarının zihinlerinde ürettiği, düşüncelerle, yargılarla, önyargılarla yarattığı alıp kendimize taktığımız etiketleri sayıyoruz. Genellemeler yaparak kendimizi tanımlıyoruz. Bu genellemelerin hepsi kaynağını geçmişten alıyor. Hah, geldim yine geçmişe ve bağlandım temamıza.

Haftanın ilk iş gününü bitirdim sayılır. Randevulu ve beklediğim hastalar bitti. Veriler kaydedildi. Randevulu çalışıyorum ama tekkeyi bekleyen çorbayı içer hesabı, işim bitse de mesai saatleri içinde iş yerimde bulunmaya özen gösteriyorum. Nadiren, yorgunsam, azıcık hovardalık yapmak istediysem ya da şahsi bir işimi hazır işim erken bitmişken halletmek istiyorsam çıkıyorum. Dinlenmek, sosyalleşmek ya da her ne ise o ihtiyacımı gideriyorum. Çünkü ben işimi layığıyla yapmaya çalışan sorumlu birisiyim. 

Sorumluluk sahibi olmak güzel bir etiket. Bazen sahiden de yük. İşimi yürütmek için gösterdiğim özen, ayırdığım saatlerden bahsetmiyorum artık. Farkındasınızdır. Onu yazının içine atlamak için kullandım. Bir cümle yazdım. Şu an içinde bulunduğum gerçeklikten yola çıkarak. Bir yumak çektim, ipin ucu elimde kaldı. Buradan açacağım sözü. Yazı masasına otururken aklımda en ufak fikir yoktu oysa. Daha önce de defalarca başıma geldiği gibi bir cümleyle başladım. Bir cümle, bir cümle daha yazdım ve buradayım. Bu kez, arkasından yürüyebileceğim bir yere vardı, ipin ucu. Değiyor satırları ilerletmeye. O zaman soralım yeniden. 

"Ben nasıl biriyim?"

Ben arada sırada ne yazacağını bilmeden masanın başına oturabilen, sonra da zihninin gerisinden gelenlere şaşırabilen biriyim. 

çarşamba

Eteğimde boşaltacak çok taş var bununla beraber burayı bir ağlama duvarına çevirmek, onları boca etmek de istemiyorum. Neyi konuşursak, neye bakarsak gerçeğimiz o oluyor ya, sıkıntılardan bir kafes örüp etrafıma, demir parmaklıklar gibi önümü kesmesini istemiyorum sanırım. Çok değil dört beş ay önce olmasını umduğum bir mevzu vardı, gerçekleşmesini istediğim bir murat. Düşünüyor ve bol bol konuşuyordum. Ancak hayaller bazen başkalarıyla ilişkili olunca, bizim ne kadar istediğimizin bir önemi kalmıyor. Bu yetersiz kalıyor. Baktım olmayacak, dedim ben konunun altını kısayım. Daha az düşüneyim, daha az konuşayım, buraya verdiğim yakıtı keseyim. İlk başlarda zorladı beni. Sahiden zorladı. Aklım hep oraya gitti. Emek vermeyi sürdürmek istedim. Her defasında kendime gerçekliği hatırlatmam gerekti. Baktım oraya çok düşüyorum, kalkıp başka başka işlerle meşgul oldum. İlgimi, dikkatimi çekince sönümlenmeye başladı. Şimdi bakıyorum eskisi gibi rahatsız değilim bu durumdan. Geçti, gitti diyebiliyorum. İşte bu hesap, geçmişle ilgili olarak içimdeki kırgınlıkları sıralamayacağım. Düşüncelerimi etrafıma parmaklık gibi dizmeyeceğim, sık ve boğucu. 

E ne yapacağım? Bilmiyorum. İki hasta arası boşluk vardı. Açtım ve yazmaya başladım. Pazartesi bıraktığım yerdeyim, anlayacağınız. Ben arada sırada ne yazacağını bilmeden masanın başına oturabilen, sonra da zihninin gerisinden gelenlere şaşırabilen biriyim. Buradan nereye gideceğimi bilmiyorum. Olumsuz anılar yerine olumluları çağırıyorsam, bunlardan biri koşuya başlamak olabilir. 

Macron gibi rahat, halkı selamlayarak, el sallayarak koşamıyorum ama koşmayı seviyorum. Yavaş tempo 4-5 km bandında rahatlıkla koşuyorum. Yazmadan yazamazsın veya yazarsan yazarsın dedikleri gibi koşmadan koşamazsın veya koşarsan koşarsın. Koşmak, bana galiba içimdeki gücü hatırlattı. Başarma tatminini! Bir şeyi sıfırdan alıp ilerletmek, yapabildiğini görmek hepimize iyi geliyor. Koşu bana göre bunu hızlı deneyimleyebileceğin bir alan. Tek başına yapabiliyorsun. İstediğin zaman çıkıp kulaklığını takıp ya da nefesini izleyerek başlıyorsun. Ve kendini geçmeye çalışıyorsun. İki dakika koşuyla başlayıp 45 dakika kesintisiz koşmanın verdiği tatmin, acayip bir his benim için. Eskiden bilmediğim, şimdi gönendiğim. 

Koşu 2026'da hayatıma girdi. 49 yaşımda. Giderek güçleniyorum. Süreyi ve mesafeyi arttırmayı hedefliyorum. Çok deliler gibi hırs yapmıyorum, yavaş yavaş ama sürekli. Bu yeni hobimi de layığıyla kutlamak için Ayvalık Yarı Maratonu'na kayıt oldum. 49 yaşımın son gününde bir kez daha 5K koşacağım. Hedefim Bozcaada'daki performansımın üstüne çıkmak. Yeni yaşımı başarmanın hevesiyle, neşesiyle karşılamak. Bugünden geçmişe, geçmişten geleceğe zıplayan bir yazı oldu. Dilerim sizi güzel bir anınızda yakalar ve bu yıl hayatınıza kattığınız, size zevk veren yeni bir uğraşınız üzerine düşündürür. Veya eskiden yaptığınız ama ara verdiğiniz, özlediğiniz bir eyleme başlama hevesi verir. Önemli olan o ilk adımı atmak, biliyorsunuz.  Lao Tzu haklı çünkü: 

"Binlerce kilometrelik bir yolculuk bile tek bir adımla başlar." 


4 Temmuz 2026 Cumartesi

Geçmişe mektuplar: 4

Telefon her gün bugünü hatırlıyor musun diye birtakım anlar, anılar paylaşıyor. Tam bizim temaya uygun. Seç birini, koy önüne, başla yazmaya. Bugünün hatırlatmaları: taş binalar, avlulu evler. Yunan adası mı, neresi bu diye baktığım fotoğraflar Diyarbakır çıktı, iyi mi? Cahit Sıtkı'nın eviyle sonlandı. Belki de kesme taş binalı fotoğraflardan kolaj yaptı. Emin değilim. Eylül ayında gittik Diyarbakır'a. Okulların yeni açıldığı hafta. Kızım vejetaryendi o sırada. Ciğer şişleri götürdük hep yanında. Garibim közlenmiş domates, bibere, salataya talim etti. Sıkı bir kahvaltı. Bazen makarna. Bazen kaşarlı pide... Kongrenin gala yemeğinde bulup bulabileceği en iyi vejetaryen menüye denk geldi. İçli köftenin bile vegan hali vardı. Sanırım gözü de karnı da en güzel o gece doydu. Aradan aylar geçip et yemeye başlayınca keşke ile başlayan cümleyi kurdu. "Keşke Diyarbakır'da ciğer şiş yeseydim." Hayat böyledir, ileri doğru akar, yaptıklarımız ve yapmadıklarımız ile bir yerlere varırız. İçimizde hayal kırıklıkları varsa, geriye döner ve kimi eylemleri yapmamış olmayı ya da yapmış olmayı dileriz. Keşke'nin benim dünyamdaki açılımı bu. Karalar bağlamak, pişmanlıktan başını duvarlara vurmak değil, şunu yapsam daha iyi olurdu demek. Hepsi bu. Bak hemen birkaç tane sıralayayım: keşke spora bu kadar yıl ara vermeseydim. Düzenli hareketi sürdürseydim. Keşkeyi cümle içinde kullandım, bak. Hayatımda keşkeye, pişmanlıklara yer yok da diyebilirdim. Diyenler de var, biliyorsunuz. Kendi içinde bulunduğu yerde sağlam, pozitif durmak için belki ama bana çok da samimi gelmiyor. Hayat kesintisiz bir şimdiki zaman içinde yaşamak değil çünkü. Zihnimiz böyle çalışmıyor. Geçmişi hatırlıyor, geleceği hayal ediyor. O zaman niye keşkeyi bu kadar itmeye, bastırmaya çalışıyoruz. 
Üniversiteye 1994 yılında başladım. Önce tercihin yapıldığı sonra sınava girildiği yıllar. Şunu düşünürüm mesela zaman zaman. O günkü puanla diş hekimliği yazmasam da kampüs olanakları, daha canlı bir öğrencilik hayatı için Boğaziçi Genetik'e girsem ya da ODTÜ'de puanımın yettiği bir bölüme gitsem ne olurdu? Günlük deneyimlerim tamamen değişirdi. Bambaşka bir hayatım olurdu. Bunu, bugün sahip olduklarımdan memnun olmadığım için yapmıyorum esasında. Bunları düşünürken altta yatan hayal kırıklıklarını, özlemleri fark etsem, sezsem ve harekete geçsem, bugün bir şeyleri değiştirsem, güzel olmaz mı! Hayatımda keşkeye yer yok katılığı bana bu muhasebenin önüne engelmiş gibi geliyor. Bilmem katılır mısınız? 
                                      *
Bu serinin tam bana göre olduğunu düşünmüş, üç gün ardı sıra yazmayı da başarmıştım. Sonra araya hayat girdi. Sabah sayfaları girdi. Temmuz bir itibariyle kendi usulümde yazıyorum sabah sayfalarını. İlk iş değil, ilk fırsatta. Kağıt kalemle değil, klavyeyle, bazen telefona. Aslolan aksın, akması gereken, olması gerektiği gibi kalıbıyla engelleme yeyim kendimi. Kendi önümden çekileyim. Fırsat vereyim zihnimi boşaltmaya, temizlemeye. Bugün, bu yazıda mektup formunu kullanmayacağım. Geçmişle bakışacağım. Anlara, anılara da bakmayacağım spesifik olarak. Yazacağım, bir önceki cümle artık geçmiş olduğu için, siz gelecekte okuyacağunız için hâlâ formun içindeyim. 
Şu an Assos sahilindeyim. İstanbul yağışlıymış. Burada tatlı bir esinti var. Sabah nefis bir deniz vardı. Soğuk ama pırıl pırıl. Karşımda Midilli. Kızımla ikinci hafta sonu kaçamağımız. Kısa bir yüzmenin ardından kendimi hamağa attım. 


Meşe palamudu ağacının altında, yine bu coğrafyada gelen bir kitabı okuyorum. Çağlar öncesinden bir anlatı. Akhilleus'un Şarkısı Truva Savaşını İlyada öncesinden başlayarak Payraklos'un gözünden anlatıyor. Odyssea filmi öncesi güzel bir hatırlama. Benim için güzel bir yaz kitabı. Konu ve dil ağır değil, okunuyor rahatça, yine de seri değilim eskisi gibi. Araya günler giriyor. Bugünkü okuma deneyimi en sevdiğim türden. Deniz sonrası hamakta sallanırken biraz oku, biraz uyukla. Kitap uyku koyun koyuna. Bunu sürdürürdüm ama kızıma yardım için yerimden kalktım. Geçen yıl da geldiğimiz kampingte yardımcı oluyor ekibe. Boşları topla, sipariş götür. Baktım önünde bir poşet bezelye. Kalktım, yanına oturdum. Laflaya laflaya ayıkladık. Gelenler, gidenler... Bitti. Sonra dört kilo börülceye giriştik. O da bitince sahile geldim. Buraların rüzgarını bilirsiniz. Efsanelere bile konudur. Rüzgar esmezse yelkenler şişmez, yollar aşılmaz. Cezadır, bu lanettir varmak isteyene, ödüldür, zenginliktir liman kentine. İphigenea'nın kurban edilmesiyle Akhaları Truva'ya taşıyan rüzgar püfür püfür. Deniz çırpıntılı. Tipik Çanakkale. Sahilde otur, sıcaktan kavrulmadan, ister uyu, ister kitap oku,  ister oyun oyna. Dışarıdaki rüzgara inat telaşsız takıl. Yaz tatili tam da bu benim için. Eninde sonunda aynı şeyi yapacaksam, hangi sahil, hangi koy çok da önemi yok galiba diyerek geçen yıl kısa tuttum ipimi. Bakalım bu yaz nasıl geçecek? Şarjım can çekişmese, yazardım daha ama süremiz uzun. Nasılsa sık sık buluşacağız. O yüzden ben Truva sahiline gidiyorum. Birkaç bölüm içinde gururu kırılıp savaş meydanına çıkmayı reddedecek Akhilleus'un yanına. Tekrar görüşünceye dek kalın sağlıcakla. 

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Geçmişe mektuplar: 3

Bugün içimdeki yazar hanıma seslenmek istiyorum. Kendisi geçmişin tozlu sayfalarının arasında uyuyakaldı ve beni blogta yapayalnız bıraktı. Aylardır, belki de yıllardır (en son ne zaman kurgu bir öykü yazdım ben? KE Çocuk içindi. Öncesinde de uzun bir boşluk vardı.) yanıma uğradığı yok. Sosyal medya iletisi yazıyorum, blog yazısı yazıyorum, whatsapp mesajı yazıyorum, e-posta yazıyorum ama ne bir öykü yazıyorum ne de şöyle ağız tadıyla yakın bir okuma yapıp bir kitap üzerine düşünüp sorularımı yöneltiyorum bir başka yazara. Şimdi geri dönüp baktığımda bunu nasıl yaptığımı bile hatırlamıyorum. Çölün tozlarının görkemli yapıları toprağın altına gömmesi gibi bir şey. Yüzeyden yüksekte bir tümülüs var, içi hazinelerle dolu, tek yapman gereken kazmaya başlamak. Ama hangi tümülüsün altından ne çıkacağını bilmiyorsun işte. O emeği hangisine vermeli? Kan, gözyaşı, ter akıtıp ellerin bomboş mu kalacak? Yoksa bir firavun mezarı mı bulacaksın? Bilmediğin o yerdeyim işte. 

Sen söyle yazar hanım, gücünü kuvvetini topladın mı? Gelecek misin yanıma? Hani dünya hikâyelerle doluydu. Tek yapmamız gereken elimizi uzatıp birini almaktı? Ben mi kör oldum? Gözlerimi kapadım? Gözüme dolan kumları temizlesem açılacak mı gözlerim? Belirginleşecek mi? Netleşecek mi? Benim arkasına saklandığım, çok sıkı sahip çıktığım bir cümlem var biliyor musun? Dinle, eğer daha önce duymadıysan: "Yazmanın gerektirdiği adanmışlığı, yalnızlığı istemiyorum." 

Haklıyım. Hayatım değişti. Kökünden. Fena da olmadı. Bak valla pişman falan değilim. Bana değer veren, gören herkes nasıl ışıldadığımı söylüyor. Bir gece de ışıldamadım tabi. Yüzeyimi kaplayan kiri pası çözmek zaman aldı. Üzgün, kızgın olduğum zamanlardan geçtim. Yoruldum. Bıktım. Yeni sorumluluklar eklendi. Altından kalktım. Yeniden bir hayat kurdum. Kelebekleri görmek istiyorsanız, onların geleceği bir bahçe yapın, derler ya o hesap. Kiri pası, çeri çöpü ayıkladım. Attım. Yeni tohumlar ektim. Çiçeklerin açmasını bekledim. Bazen kuruttum onları. Suyunu unuttum. Bazen de çürüttüm, fazla suyla, ilgiyle, olmadı işte. Denge meselesi zira. Dengeye gelmek zaman aldı. İnsan insana iyi gelir, dediler. Denedim. Geldi valla. İçime çekilmek, o yabanıl ellerde, yalnız gezmek, cümleler toplamak güç geldi. Dışarıda hayat çağırırken içeride yazı masasına oturmak, yalnızlığın tescili gibi geldi. Uzak durdum. Peşine düşecek şahane bir fikir de gelmedi işin açıkçası. Ama her defasında böyle bir fikirle başlamıyorduk ki yazmaya. Oturuyor ve yazıyordum. Bir cümle, bir cümle daha. İlk taslak bile sayılamayacak iç dökmelerden sonra bir şeyin ucu görünüyordu. Bazen de bir öykü okuyup onun üzerine düşünüyor, notlar alarak yazıyordum. Bir cümle çekiyordum içinden ve üzerine düşünüyor, listeler yapıyor ve başlıyordum. Yoktan var oluyor gibi görünse de, kökenini bir başka metinden alıyordu. O metnin bende uyandırdığı düşünceden. Kitap da okuyamıyorum eskisi gibi. Gözlerim iyice bozuldu. Ne yakını görüyorum ne uzağı. Gözlüklerle başım dertte. Çalışırken her gün taktığım büyüteçli gözlükler de gözlerimi iyice tembelleştirdi farkındayım. Ama o büyütmeye ve aydınlatmaya ihtiyaç duyuyorum. Bu da bir meslek hastalığı. 

Bir başka meslek hastalığına tutuldum, görüyorsun, yazar tıkanıklığı. Hatırlıyor musun? Öykücülere sordum başlığı altında bunu da yöneltmiştin farklı yazarlara. Ne diyordu Hemingway: "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: "Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz," diye düşünürüm." 

Ben öykünün ortasında tıkanmıyorum. İyi kötü oraları aşmayı biliyorum, deneyimledim. Ben bir öyküye başlayamıyorum. Kıyıdan ayrılamıyorum. Uzun yazamıyorum. Bir çocuk romanına başlama düşüncesi dilimde. Eylem yok. Eyleme dökülmeyen düşünce işe yaramaz biliyorsun. Hayat, eylemi ödüllendirir. Benim tek eylemim, burası, bu blog. İçimde bir özlem, yazmaya, daha uzun yazmaya dair. İçimde bir korku, yazmanın gerektirdiği yalnızlığa katlanmamaya dair. İçimde bir heves, elimde bir kitap nüshası tutmaya dair. Akıl tasımı zorluyorum, tık tık vuruyorum, karanlıklara girip bakıyorum, gözüm alışmadan daha loşluğa gerisin geri çıkıyorum. 

Ben bir fikre, öyküye adım atmıyorum. Kızım ilkokul sıralarındayken kızmıştı bana bir gün. Sen çocuk kitabı yazmak istemiyorsun, aslında, yalnızca yetişkinler için yazıyorsun, demişti ve sormuştu: Hiç çocuk romanı yazdın mı? Cevap aynı. Hayır yeltenmedim. Bunun için kimi fikirler düşündüm. Ama hiç eyleme geçmedim. Hep önümde başka hedefler vardı. Okumak, daha çok çocuk kitabı okumak. Fena da fikir değil tabi. Olması gereken de bu ama okunmamış kitapları dağ gibi dizersek önümüze, Everest gibi zirvelerle döşersek önümüzü nasıl yazmaya başlayabiliriz? Nasıl yaparım? Sen hatırlat. Çünkü sen biliyorsun. Kimse senden bir eser beklemezken ben de varım diye üretme hevesini, kamusal alana çıkarmak için mecra mecra dolaşma cüretini sen biliyorsun. Beni sen inandır, diyor ve pası sana atıyorum. Beni burada unutma. 





30 Haziran 2026 Salı

Geçmişe mektuplar: 2

Bu seri tam da ihtiyaç duyduğum bir anda çıkageldi. Hayatın ya da retronun cilvesi diyelim, ebeveynlik ile ilgili bir mesele bir anda gündeme geldi. Kafam karışık. Şaşkın ve üzgünüm. Biraz da kızgınım. İç dünya ve dış dünya, sorumluluklar ve dilin ucuna gelenler, geçmiş ve şimdi, adalet ve haksızlık terazinin birer kefesine yerleşti. Ben şimdi bu kızgınlığın ve hayal kırıklığının içindeyim ya, adalete olan inancım sarsıldı ya, zihnim bir dedektif gibi çalışıyor. Hızlı, seri, bana göre çok anlamlı sorular da buluyor. Sherlock'a taş çıkartıyor o denli sıkı, zeki. Hah bu da mı gol değil diye bağırıyor. Tabi hep içime içime.

Eğer, cuma akşamki ben'e bir mektup yazabilseydim, birkaç şeyi değiştirmek isterdim. O hikâyeyi satın alma, derdim örneğin kendime. Akıl yürütmeden, sahiden nötr kalarak geride bırakmayı isterdim. Yeniden yeniden düşünüp kendimi yormamayı dilerdim. Güvendiğim arkadaşlarımla paylaştım. İnsan bunu yapmak ister çünkü. Ruhu sıkıldığında, daraldığında anlatmak ve ferahlamak ister. Ben de öyle yaptım. Anlattım, hafiflemek için, anlamak için. Çünkü yanıtlanmamış, layığıyla uğurlanmamış her şey bize yük, kapanmamış bir çember gibi, ucu kıvrılıp kendi içine katlanmış bir kitap sayfası gibi, bizi yeniden yeniden çağıran. Ben sorular sordum. Hepsini değil. Sherlock'a şapka çıkartan dedektif yanım bende gizli, ondan olsa gerek, gelen yanıt dolaysız ve doğrudan da olsa benim netlik ihtiyacımı karşılamadı. Biliyorum bu durumun, alışılagelmedik olmasını, hadi burada biz bizeyiz itiraf etmek gerekirse "uygunsuz" başlığı altına sokulmasını, ben kendi doğrularım ve ahlaki yargılarımla belirliyorum ve kızıma da aktarıyorum. Onun doğruları ve yanlışları benimkilerle şekilleniyor. Dolaylı olarak onu da bir yöne çekiyorum, bir rotaya, bir yola. Bunu fark etmek de bir sorumluluk. Olan biten karşısında nötr kalmak, sahiden hikâye yazmamak, çocukların dünyayı kendi deneyimleriyle algılamasına alan tutmak mümkün mü? Taraf olmamak mümkün mü? Manipüle etmekle rol model olma arasındaki ayrım ne? 

Yazmaya öğle tatilinde başlamıştım. Akşam yemeği sonrası evde devam ediyorum. Kızım mutfağı toplamış, beyazları yıkamaya atmış. Geldiğimde ocağı silmiş, bölmeleri yerleştiriyordu. İşe kaptırmanın kendine has mahareti vardı üzerinde. Elim değmişken diyerek daha fazlasını, daha fazlasını yapıyordu. Gün içinde telefon açarak haber verdiğinden my roommate çamaşır yıkıyor dedim çalışma arkadaşlarıma. Eteklerim zil çalarken melodi de yükseliyordu. My bestie and your bestie... 



İçimdeki en yoğun his bu oldu. Bestie'lik. O halde gözüm korkmamalı. Bak nasıl da ferah bir yerdeyiz. 

Eğer bir mektup yazabilseydim, on beş yıl önceki acemi ve korku dolu anneye, "Korkma!" derdim. "Her şey çok güzel olacak!" diye boş beleş bir vaatte bulunmazdım. 


Şunu fısıldardım usulca. "Kendine iyi bak. Beni düşünme. Su akar, yatağını bulur." (Belki yalnızca on beş yıl öncesinin acemi annesine değil, her an kendime hatırlatmalıyım, belki de, kulağıma küpe olarak takmalıyım.) O yıllarda herkes çocukluğun kaşla göz arasında bittiğini, bu günlerin kıymetini bilmem gerektiğini söylüyordu. Biliyordum ama çok da yoruluyordum. Bazen tükeniyordum. Deniz bir koala gibi kucağıma tırmanırken, elleriyle ağzımı örterken "onunla konuşma, benimle konuş," derken en çok onu gözetiyordum. Bir çanta gibi yanımda taşımamam gerektiğine inanıyordum. Onun ihtiyaçlarını gidermek için çabalıyordum. Banyo yaparken onu da soyuyor yanımda oturtuyordum. Başka türlüsü mümkün gözükmüyordu. Saçımı süpürge ettiğimden, anneliği kutsallaştırdığımdan değil, bizim gerçeğimiz bu olduğundan. Allah dağına göre kış verir misali, uyku hariç çok uyumlu, derdim kızım için. Zor çocuktu belki başkalarınca. Benim için değildi belki de, başka türlüsünü bilmediğimden. Bazen o yalnız, yorgun, dağ gibi dimdik, kendini bırakamayan kadını hatırlıyorum ve üzülüyorum bir desteği olmadığı için. Çocuklarını birlikte büyüten yakın kadını arkadaşlara imreniyorum. Eğer, geriye dönebilsem ve sesimi duyurabilseydim kendime, "Daha çok yardım iste," derdim. "Paylaş ve kendini bırak." Siz hiç ağırlığını bırakamamayı bilir misiniz? Kendini serbest bırak komutunda bile kasları tutmayı, yerküreye sere serpe yatamamayı. Ben biliyorum, çok iyi biliyorum. Ve öğreniyorum tersini. Çok da seviyorum üstelik. Suyun ya da yerkürenin beni sırtlamasını. Sırtımı dayayacak kimse olmadığında bile fizik kurallarına güvenebilmeyi.