14 Şubat 2026 Cumartesi

Yine de ölmez insan*

Bugün14 Şubat. Eksik ayı yarıladık. Bahara doğru yürüyoruz. Beni sorarsan iyiyim. Kış uykusuyla uyanıklık arası bir yerde, daha çok ev içlerinde. Her gün yürümeye çalışıyorum. Bazen yağmur, çamur beni yolumdan alıkoyuyor. 
Evim imara açılan yeni bir bölgede. Civardaki inşaatlar sürüyor. İki yol siteye çıkan. Biri asfalt, diğeri stabilize toprak. Üzerinden geçen kamyonlar aşındıra aşındıra irili ufaklı tümsekler, çukurlar oluşturmuş. Su birikiyor içlerinde. Topoğrafyadan kaçamazsın. Doğu öğretileri, insanı su gibi olmaya davet ediyor. Su gibi dirençsizce akmaya. Akmak kolay iş değil, dostum, neredeyse imkânsız. Zihin denilen bir şey var, tenimizin altında, uşak mı, efendi mi belli değil. Parmağında oynatıyor, yönetiyor bildiğin. Sakin zamanlarımda onun tetikçisi olmamak için antrenman yapıyorum. Kızıştığında işler, hemen davranmıyorum dilime, mesaja, ya da her ne ise o, o anda iletişimi sağlayan. Her zaman mı? Değil elbette.
Benim kedim var. Bugün dört yaşına bastı. Doğum gününü bilmiyoruz. Biz yakıştırdık. 22 Nisan'dı bulduğumuzda, 5 haftalık dedi veteriner, geriye doğru saydık, parmak hesabı. 14 Şubat'la pek işim yok, ne Sevgililer Gününü  kutluyorum ne de Dünya Öykü Gününü. Heyecan ve heves meselesi. Kalmadı bende pek. 
Benim kedi dört yaşına bastı bugün. Umurunda bile değil. Kelimeler çağrışım yapar dostlar, hikâyeleri çağırır, geçmiş deneyimleri, anıları, bazen de şiirleri. Zihnimin koridorlarından bir şiir çıkageldi. Şunun şurasında yarenlik ediyoruz birbirimize. Sen de dinle Melih Cevdet Anday'ı.
Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymaış
Tanrının işine bakın.
Geceyi, gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı. 
Ona bir kitap vereceğim 
Rahatını kaçırmak için 
Bir öğrenegörsün aşkı 
Ağacı o vakit seyredin.  

Rahatını kaçırmamak lazım ağaçların ve her türlü canlının. Ben rahatını kaçırmamak için kedimin dışarı çıkmasına izin veriyorum. Eski sitede alıyor soluğu. Geziniyor, geriniyor, eskiden yaptığı gibi. Bahçesinde dolanıyor bir villanın. Ahbap olduk sonunda. Bazen bana mesaj atıyorlar burada diye. Gidip alıyorum. Bazen de alamıyorum. Eve gelmek isterse, motor sesini duyduğu anda arabamın ok gibi fırlıyor olduğu yerden. Park ediyorum. Kapımı açmadan daha hop diye zıplıyor ön cama. Görmemişim daha, fark etmemişim geldiğini. Açıyorum kapıyı. Servis ablası ve şoförüyüm kedimin. Canı isterse bulunmak, buluyorum onu. Biz hep bir şeyleri bulduk sanıyoruz ya yanlış, biz bulmuyoruz belki de, onlar bulunmak istiyor. Bulamadığımız çorap teklerine kızmamalıyız. Onlar da kafa dinlemek isteyebilir zaman zaman. Benim kedi de miskinliğini sürdürmek istiyor bazen dışarıda. Kendini korumayı, kollamayı da öğrenmiş kerata, dört yıllık tecrübe. Boru değil. Komşu mesaj atıyor, kedimin saklanmak istediği zamanlarda. "Tuğba Hanım, Sani hep burada. Hava çok soğuk." Hep mi, gerçekten mi? Evdeki kim o zaman? Hep tehlikeli bir kelime, tetikleyici. Kapı kapatıcı, mesafe açıcı... Genellemelerden uzak durmak lazım. Dildeki ustalığı, cambazlığı uyum için, işbirliği için, kaynaşmak için, sevmek için kullanmak lazım, uçurum açmak için değil, kalp kırmak için değil, ara bozmak için değil. Ama unuturuz. Kodlarımıza yazılmış. Çünkü her insan öldürür sevdiğini yine de ölmez insan. 
Bugün 14 Şubat, aşkın, sevginin, hikâyelerin, doğumların, dünyaya gelişlerin günü. Hadi bugün sevdiceklerimizi anarak geçirelim. Bizi büyütenleri, kalbimizi açanları, esnekliğimizi arttıranları, neşelendirenleri ve de ezip geçenleri... Yine de öldüremeyenleri... 




*Başlık Oscar Wilde'ın Her İnsan Öldürür Sevdiğini şiirinden alınmıştır. 
 

10 Şubat 2026 Salı

İrlanda Göğü Altında Ölmek Yeğdir*

 

Britanya İmparatorluğu’na ait iki dominyon olan Avustralya ve Yeni Zelanda, İngiltere’nin savaşa girmesiyle 1. Dünya Savaşı’na dâhil oldu. Orduya katılan askerler çoğunlukla gönüllüydü. Kimi Kraliçe’ye bağlılıklarını göstermek, imparatorluğun savunmasında yer almak istiyordu; kimi uzak diyarlara gitmek, tarihi bir olayın parçası olmak; kimiyse düzenli bir maaş ve gelecek vaadinin peşindeydi.  Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen birlikler (Australian and New Zealan Army Corps) ANZAC adı altında birleştirildi. Mısır’da eğitim gören bu kolordu Gelibolu’ya çıkarma yapan Akdeniz Sefer Kuvvetleri’nin önemli bir parçasıydı.

25 Nisan 1915 tarihinde başlayan çıkarmanın amacı, Gelibolu Yarımadası’nda kritik noktaları ele geçirerek itilaf devletlerinin gemilerle Çanakkale Boğazı’nı aşmasını sağlamak ve İstanbul’u düşürmekti. Ancak kolordu, şiddetli bir Türk direnişiyle karşılaştı. Harekât planlandığı gibi ilerlemedi. Sekiz ay süren, her iki taraf için de ağır kayıplarla sonuçlanan bir siper savaşına döndü.

Savaşta centilmenlikten bahsedilebilir mi?

Çanakkale cephesi, ANZAClar için ağır bir askeri yenilgi olsa da ulusal kimliklerinin gelişmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Onlara ait kaynaklarda savaşın Centilmenler Savaşı olarak anıldığı da bilinmektedir. Kanlı bir işgal ve direnişi Centilmenler Savaşı olarak nitelemek bir ironi değildir; dayanağını ANZAC ve Türk cephesi arasındaki karşılıklı insani jestlerden ve saygıdan almaktadır. Yakın siperlerdeki askerlerin birbirlerine tütün, konserve attığı, Türk tarafının esirlere iyi davrandığı, ateş hattında kalan yaralı ANZAC askerlerini kurtarmak için siperden çıktığı, teslim olan veya çaresiz durumdaki düşmana merhamet gösterdiği savaşın tarihçesini anlatan kaynaklara geçen ayrıntılar arasındadır ve savaşın insani yönlerine odaklanan, düşmana saygı ve onurlu mücadeleyi temsil eden bir yorum ve anma biçimidir. Düşmanlar arasında geçici de olsa bir uzlaşma ve insanlık anları yalnızca Çanakkale Cephesi’ne has değildir. Homeros’un çağları aşan anlatısı İlyada’da da geçici ateşkes anları, diplomatik diyaloglar bulunmaktadır. İlyada, savaşın yol açtığı acıları, kayıpları anlatmakta, savaşın trajedisini ortaya koyarak barışın değerine dolaylı olarak vurgu yapmakta, insanlığı barıştan yana saf tutmaya davet etmektedir. Ancak beşer şaşar. Binlerce yıl sonra aynı coğrafyaya toplarla, tüfeklerle, gemilerle gelir, dayanır. İnsan kaybı açısından, tarihin en ağır muharebelerinden biri yaşanır. 

Kahraman görülmeyen askerler

Toplamda 500.000’den fazla askerin öldüğü, yaralandığı, kaybolduğu Çanakkale cephesinden eve dönebilenler her yerde kahramanca karşılanmadı. Bir tugay var ki, oradan dönenler,  ailelerine ve normal hayata kavuşamadılar.

Meltem Gürle, İrlanda Defteri kitabında yer alan “Uzun Bir Yol” başlıklı denemesinde okura, işte bu tugayın hikâyesini anlatıyor. Deneme, yazarın İrlanda Savaş Anıtı Bahçeleri’ne (Irish National War Memorial Gardens) gitme isteğiyle başlıyor. Meçhul asker anıtlarına özel bir ilgisi olmadığını beyanıyla devam ediyor ve İrlandalı yazar Sebastian Barry’nin dilimize çevrilmemiş A Long Long Way (Çok Uzaklarda 2005) romanının kısa bir özetini aktararak yavaş yavaş eve dönemeyenlerin, dönüp de kahramanca karşılanmayanların hikâyesini, kurgusal bir kahraman olan Willy üzerinden anlatıyor.

Willy, Britanya İmparatorluğu’na bağlı bir İrlandalı er olarak gittiği savaştan izne döndüğünde 1916’da gerçekleşen Paskalya Ayaklanması’nın ortasında kalır. Hükümet için çalışan polis babası, İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele eden milliyetçiler, bastırılan isyan, isyancıların kurşuna dizilmesi… Willy için bildiği dünya artık alt üst olmuştur. Meltem Gürle, Willy’nin iç dünyasını bize birkaç paragrafta  başarıyla aktarır. Artık biz de Willy’nin Almanya cephesinde tanık olduğu savaşın dehşetine, Britanya ordusunun bir eri olarak birliğine duyduğu görev bilincine ve İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele edenlere karşı hissettiği yakınlığa,  gerek cephede, gerek iç dünyasında yaşanan çatışmaya aşinayızdır. Bu gönüldaşlıkla Islandsbridge’deki savaş anıtına bakarken bizi de koluna alır ve tarihsel bir anekdotla denemeyi ilerletir.

Kraliyet Dublin Piyade Tugayı 1915’de Gelibolu Cephesi’ne gönderilmiştir. Britanya ordusunun bir parçası olan tugayın büyük bölümü savaşta hayatını kaybetmiştir. Bu arada anavatanda Paskalya Ayaklanması yaşanmış, İrlanda bağımsızlığına kavuşmuştur. Yeni bağımsız İrlanda’nın tarihsel mücadelesi Britanya’nın zulmünden kaçış ve bağımsızlık için verilen savaş ile şekillenmiştir.

Düşmanı hesabına savaşanlar

Bu yeni tarihçenin içinde ezeli düşmanları İngiltere’yi savunmak için Avrupa ve Gelibolu cephelerine gönderilen 200 bin asker utanç kaynağıydı. Savaşın ardından dönebilenler, yaşadıkları felaketin üstüne bir de vatan haini olarak görüldüler. Kimse onlarla konuşmadı, kimse onları karşılamadı. Ölenlerin yası tutulmadı. Hayatta kalanların acısı yok sayıldı. Dışlandılar. Unutuldular ve tarih kitaplarından silindiler. Meltem Gürle, denemesinde İrlandalı erlerin söylediği bir halk türküsünden de bahsediyor. “The Foggy Dew” adlı şarkıda Dublin’den çok uzağa giden, korkusuz adamlar anlatılır; eve dönme umuduyla cephede dişini tırnağına takanlar. Çünkü İrlanda göğü altında ölmek, Suvla ya da Seddülbahir’de ölmekten yeğdir.

İrlanda Defteri Meltem Gürle’nin Can Yayınları’ndan çıkan 216 sayfalık bir deneme kitabıdır. Gürle, hayatının zor bir döneminde insanları sevecen bu küçük adada geçirdiği üç yılı denemelerine konu ediyor. Dublin sokaklarından ona evini açan Mary ile dostluğuna, kentte Joyce’un ayak izlerinden İrlanda tarihine, edebiyatına ve edebiyatçılarına, sanatına ve mitolojisine uzanan denemeleri evrensel değerlerle harmanlıyor. Kitapta yer alan denemeler, bu yazıya konu olan “Uzun Bir Yol” denemesindeki gibi genellikle yazarın Dublin hayatından bir kesitle başlıyor, bir edebi göndermeyle devam ediyor, tarihsel bir anektoda bağlanıyor ve kişisel ama insani bir yansımayla, bazen de anlamlı bir soruyla sona eriyor. Pek çok yazara, şaire, sanat yapıtına, şarkıya referanslar veren, yazarın sıcak, zeki ve derinlikli üslubunu Birgün köşe yazılarından ve bu yazılardan derlenen Kırmızı Kazak’tan tanıyan ve özleyenler bu kitabı çok sevecek.

*Başlık, Birinci Dünya Savaşı sırasında İrlandalı askerlerin söylediği Foggy Dew adlı İrlanda halk şarkısından alınmıştır.

 

 

31 Ocak 2026 Cumartesi

Nasipten öte yol yok

TDB Dergi için yazı yazmam gerektiği aklıma gelince ya da bir başka deyişle yumurta kapıya dayanınca önceki sayılar için yazdığım kitap tanıtım yazılarını bloğa almadığımı fark ettim ve peş peşe yükledim iki adet kitap tanıtım yazısını. 

Sıra geldi bu ayın yazısına. Başkanlar Konseyi Çanakkale'de olduğu için Çanakkale temalı bir kitap hakkında yazmak istiyordum ama kafam öyle dağınık ki ne okuyabiliyorum ne de yazıya başlayabiliyorum. Komodinin üstü kitaplarla dolu: İlyada,  Odysseia (bu ikisi yeni aldığım ve paketi yatak odamda açtığım için baş ucumda), Dhammapada, Sidartha, Bir Başka Çanakkale, Kahramanlar Çağının İzinde Heinrich Schliemann ve Troya Kazıları, İrlanda Defteri... Hepsini okumak istiyorum, hepsini yazmak ama gerçekten dikkatim işgal altında. Scrolling diyor ve noktayı koyuyorum. Çoğu gece 11 gibi yatağa giriyorum. Biraz kitap okur uyur gibi naif düşüncelerle... Sonra kendimi peş peşe saçma sapan kısa videolar izlemiş, bir sayfa dahi çevirmemiş buluyorum. 

Tembelim ama sorumsuz değilim. Belgelerimi kurcalıyorum. İan Mcewan'ın Solar romanı hakkında bir yazı da buluyorum. Üç yıl kadar olmuş yazalı, bir yere gönderdim mi not almamışım, blogta da bulamıyorum. Derginin editörüne yolluyorum. Ertesi gün bir pdf yolluyor. Bir de soru: Unutmuş olabilir misin? 

Feci yakalandım. Ama mazeretim var. Yok asabi değilim. Kızım bir haftadır evde değil tatil nedeniyle. Boş ev bulmuş ergen modundayım. Hakkını veriyorum. 

Bugün işim bitti. Oda sekreterimiz geldi. Bir haftadır izindeydi. Bana bıraktığı oda telefonunu almaya gelmiş. İşim bitti, dışarıda kahve içelim dedim. Atladık arabaya. Ardımdan da üç hasta. Acil, farklı seviyelerde. Döndüm. Dişini çektim arkadaşımın kızımın. Geri döndüm diye mahçup. Cezayı kestim. Rakı, balık. İlk fırsatta. Hâlâ kahve içerdik aslında. Sonra eve gidip yemek yapacaktım. Kızım dönüyor çünkü.

Annem düşmüş. Acildeymiş. Ö'yü eve bıraktım. Nasipten öte yol yok der annem, dedi. Başka zaman içilecek artık o kahve. Başka bir arkadaşımın annesi de kısmet iki kaşın arasında dermiş. Hayat, sen plan yaparken başına gelenlerdir de derler. Anonim. Duymuşsunuzdur. Bu ara belirsizlik kavramını yatırdım masaya. Uzun uzun bakıyorum. Netlik ihtiyacım neden bu kadar güçlü? Yanıtları neden bu kadar hızlı istiyorum? Neden tahammülüm düşük? Bunlar üzerine düşünüyorum. Bir sandalyenin tepesinde, saatlerdir acil serviste beklerken. Sakin ve sağlık çalışanlarıyla işbirlikçi yanıma bakıyorum. Bu da yolda bıraktığım etiketlerden mi bilemiyorum. Toplanacak yanı yok bu yazının. Bırakıyorum dağınık kalsın. 


27 Ocak 2026 Salı

Şefkat Peşinde Geçen Bir Ömür

 

                                                                   Yaşamımda istediğim şey, şefkat…

                                                                   Kendimle başkaları arasında, karşılıklı olarak

                                                                   Gönülden vermeye dayalı bir akış…

                                                                    Marshall Rosenberg

 

Marshall Rosenberg (1934-2015), 1940lı yıllarda henüz küçük bir çocukken ABD’nde yaşayan insanların ten rengi, etnisite nedeniyle şiddete maruz kalmasına şahitlik ederek büyüdü. Irkçı saldırılarda siyahilerin öldürüldüğünü gördü. Sahip olduğu Yahudi soyadı sebebiyle okula gittiği ilk gün sözlü ve fiziksel şiddete uğradı. Bu deneyimler, onun için sarsıcıydı çünkü insanların şefkatli bir alışveriş içinde olmaktan zevk aldığına, bunun doğalarında var olduğuna inanıyordu. Bu tezatlık üzerine küçük yaşlardan itibaren düşündü. Sonunda elinde iki kıymetli soru vardı:

“Bizi doğamızdaki şefkatten koparan, şiddet ve sömürü odaklı davranışlara yönelten nedir?”

“Bunun tersine bazı insanları en zor koşullar altında bile doğalarındaki şefkate bağlı kalmalarını sağlayan nedir?”

Marshall Rosenberg, küçük yaşlardaki deneyimleri, şiddet ve şiddetsizlik üzerine merakı, aldığı psikoloji eğitimi, yaptığı klinik psikoloji doktorası neticesinde Şiddetsiz İletişim olarak adlandırdığı yöntemi geliştirdi ve paylaştı.

Şiddetsiz İletişim, Marshall Rosenberg tarafından geliştirilen bir iletişim süreci ve yaşam modelidir. Dünya çapında pek çok ülkede uygulanmaktadır. Şiddetsiz İletişim, herkesin ihtiyaçlarına eşit değer veren ve insanlarla olan ilişkilere, haklı olmaktan veya kazanmaktan daha çok değer veren bir yaşama sürecine odaklanır ve bunu yapmayı mümkün kılan bir dizi araç sunar.

Şiddetsiz İletişim (Şefkatli İletişim ve Zürafa Dili olarak da bilinmektedir) farklılıkları barışçıl bir şekilde çözmek için gereken iletişim akışını kolaylaştırır. Paylaşılan insani değerlere ve ihtiyaçlara odaklanır. Dili, hem iyi niyeti arttıracak şekilde hem de gücenme, küskünlük, özgüveni düşürmek gibi sonuçlar doğurmayı önleyecek şekilde kullanmaya teşvik eder.

Şiddetsiz İletişim, ilk kez 1960larda ABD’nde devlet okullarında, diğer kamu kuruluşlarında ırk çatışmalarına çözüm bulmak için çalışan gruplarda uygulandı. Rosenberg ve arkadaşları, bu iletişim modelini yaymak, toplumsal barışa katkı sunmak için 1984 yılında Şiddetsiz İletişim Merkezi’ni (CNVC) kurdular. Çalışmalar giderek yaygınlaştı, seminerler, atölyeler düzenlendi. Çalışma grupları oluşturuldu. Okullarda, iş yerlerinde, hapishanelerde, ailelerde, topluluklarda yapılan çalışmalarla, çatışmaları çözmek ve önlemek hedeflendi. Savaş ve çatışma bölgelerinde arabuluculuk çalışmaları yürütüldü. Savaşın açtığı yaraları sarmak, topluluklar arasında diyalog geliştirilmesi hedeflendi.

2000lerin başında Marshall Rosenberg, Şiddetsiz İletişim’in temellerini anlattığı “Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili” kitabını yazdı. On üç bölümden oluşan kitap, şiddetsiz iletişimin özünü anlatan kaynak bir kitaptır. Rosenberg, kitabında Şiddetsiz İletişimin gözlem, duygu, ihtiyaç ve ricadan oluşan dört basamağını ayrıntılarıyla anlatır. Seminer katılımcılarından örnek hikâyelerle aktardığı teorik çerçeveyi somutlaştırır. Dilin üzerimizdeki etkisini, kelimelerin gücünü, aramızdaki bağlantıyı koparma ya da kurma potansiyelini gösterir. Zihnimizi ve dilimizi ahlakçı yargılardan, varsayımlardan, tahminlerden, değerlendirmelerden özgürleştirmeyi bir hedef olarak önümüze koyar. Zira bunu yapabildiğimiz oranda ilişkilerimizin kalitesi artacaktır. Şiddetsiz iletişimin amacı da budur. Kendimizle ve diğer insanlarla kurduğumuz bağlar, haklı olmaktan, tartışmaları kazanmaktan, daha fazla para kazanmaktan, diğer insanlara iyi görünmekten daha kıymetlidir.

Şiddetsiz iletişimin davetini almak için kitabı okuyun. Çünkü bu davet, daha derin bağlantılar kurmaya, ilişkilerinizin kalitesini yükseltmeye, kendinizle ve dünyayla içinizdeki sakin bir yerden, şefkat, hakikat, açıklık ve barıştan oluşan bir yerden ilişki kurmaya dair.

 

*Kitap ilk kez 2011 yılında Türkçeye çevrilince, Almanya’da yaşayan, Marshall Rosenberg’in atölyelerine katılan Vivet Alevi, ana dilinde şiddetsiz iletişimi yaymayı bir borç bildi, Rosenberg’in de teşvikiyle şiddetsiz iletişim sertifika sürecine girdi ve Türkiye’ye gidip gelmeye başlayarak ülkemizde şiddetsiz iletişimin temellerini attı. Geldiğimiz noktada Şiddetsiz İletişim, ülkemizde CNVC sertifikalı eğitmenler, eğitmen adayları, şiddetsiz iletişim eğitimleri almış ancak sertifikasyon sürecine girmemiş şiddetsiz iletişim gönüllüleri aracılığıyla yayılmaya devam etmekte, öğrenme sürecini destekleyen kitaplar, Şiddetsiz İletişim Türkiye Derneği’nin bir yan kuruluşu olan Şiddetsiz İletişim Kitaplığı yayınevi aracılığıyla basılmaktadır.


 

Biletimiz İstanbul'a Kesildi

 

Ermenice taşra edebiyatının Hagop Mıntzuri’den sonra Türkiye’deki son temsilcisi olarak görülen Mıgırdıç Margosyan üretken bir yazar. 23 Aralık 1938’te Diyarbakır’ın Gavur Mahallesi olarak anılan Hançepek Mahallesi’nde doğan Margosyan, Süleyman Nazif İlkokulu’nu bitirdikten sonra, anadilde öğrenim görebilmesi için ailesi tarafından İstanbul’a gönderildi. Öğrenim hayatına İstanbul’da Bezciyan Ortaokulu ve Getronagan Lisesi’nde devam eden Margosyan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Genç yaşlarda edebiyata ilgi duymaya başladı. 1959 yılında henüz 21 yaşındayken Karagözyan Yetimhanesi’nde belletmenlik yaptığı yıllarda şair arkadaşı Vartares Karagözyan ile Ermenice “To” dergisini çıkardı.

1966-1972 yılları arasında çalıştığı Üsküdar Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde lisans eğitimini aldığı felsefe grubu derslerinin yanı sıra Ermeni Dili ve Edebiyatı dersleri de verdi. İlerleyen yıllarda öğretmenliği bıraksa da, Ermeni dili ve edebiyat çalışmalarını aralıksız sürdürdü. “Marmara” gazetesinde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir bölümü 1984 yılında “Mer Ayt Goğmerı” (Bizim Oralar) adıyla kitap haline getirildi. 1988 yılında Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Edebiyt Ödülü’nü (Paris- Fransa) aldı. 1992 yılında “Gavur Mahallesi” adlı kitabı Bebekus Kitaplığı’ndan basıldı. Bu, en çok ilgi gören kitabı, ilerleyen yıllarda Kürtçe ve İngilizce’ye de çevrildi. 1993 yılında yakın arkadaşları Yetvart ve Payline Tomasyan, Hrant Dink ve kardeşi Ardaşes Margosyan ile Aras Yayıncılık’ı kurdu. Eski kitaplarının yeniden basımları ve yeni kitapları Aras Yayıncılık’tan çıktı. 2006 yılında Türkçe olarak kaleme aldığı anı romanı “Tespih Taneleri” ilgiyle karşılandı. 2016 yılında son edebi eseri “Tanrının Seyir Defteri” yayımlandı. 2018 yılında 80. yaş günü vesilesiyle eserleri özel bir ciltle ve numaralı olarak “Fıllaname” adıyla okurla buluştu. Aynı yıl, Yusuf Kenan Beysulen, Margosyan’ın hayatını anlattığı “Gavur Mahallesi” belgeselini çekti.

Roman, öykü ve deneme türünde eserler veren Margosyan’ın, “Biletimiz İstanbul’a Kesildi” adlı öykü kitabı ilk kez 1998 yılında basıldı. Kitabın kapağında çocuk Margos ve kız kardeşi Anjel bulunuyor. Margosyan ailesinin o zaman kiracı olarak oturduğu Ağacan Dayı’nın evinin avlusunda çekilen fotoğraf 1943 yılına ait. Kitapta toplam yedi öykü buluyor. Kitabın ilk dört öyküsü, yazarın “Mer Ayt Goğmeri” adlı Ermenice kitabında yer almaktaydı. Diğer üç öykü ilk kez Türkçe olarak kitaplaştı. Margosyan, Türkçe basım için daha önce Ermenice yazdığı öyküleri orijinallerine sadık kalarak yeniden yazdı ve yer yer genişleterek değiştirdi.

“Anadili Serüvenim” adlı ilk öykü Erzincanlı ünlü Ermeni yazar Hagop Mıntzuri’ye ithafen yazılmıştır. Ermeni taşra edebiyatının ünlü temsilcisi Mıntzuri, Margosyan’ın Diyarbakır yöresini anlattığı erken dönem öykülerinden “Halil İbrahim”i okuduktan sonra Marmara’nın 18 Mart 1976 tarihli sayısında Margosyan’a açık bir mektup yazar. Övgülerle dolu mektupta, “edebiyatı unutma, sabahından çal, gündüzünden çal, gecenden çal, eserler ver bize” diyerek Margosyan’ı üretmeye teşvik eder. Margosyan da bu açık mektuba “Anadili Serüvenim” adlı uzun öyküyle cevap verir.

Öykü, açık mektubu okuduğu zaman hissettikleriyle açılır, anadilde aldığı övgüye anadilinde yanıt vermek isteyen Margosyan, henüz Ermeniceyi okuyup yazamadığı Diyarbakır yıllarından başlayarak çocukluğunu, İstanbul’a gidişinin, anadilde eğitim almaya başlayışının, Diyarbakır’da gavur iken İstanbul’da Kürt oluşunun hikâyesini duyarlı ve incelikli diliyle kaleme alır.

Kitapta yer alan en ayrıksı metin, insanın yaradılışı ve cennetten kovulmasının hikâyesini anlatan öykü olan “Elmalı Balayı”. Tüm kutsal metinlerde, kültürlerde yer alan Adem ve Havva’nın hikâyesinin Margosyan yorumu, bilmeyen okurlar için Amed isminin nereden geldiğinin de yanıtı.

Kitapta yer alan öyküler, ekseriyetle Diyarbakır’da geçiyor. Diyarbakır Ermenilerinin günlük yaşamı, Kürt ve Türk komşular, Yahudi cemaati, her birinin adetleri, deyişleri, maniler, camiler, kiliseler, bayramlar ile kültürel dokuyu kayıt altına alıyor. Gavur mahallesini mesken tutuyor, evlerin, avluların içinde dolaşıyor, kadınların, çocukların sesi oluyor, yerinde duramayıp sokağa taşıyor, fırın önlerinde ekmek sırası bekliyor, çeşmelerden su içiyor, Mardin kapısından geçiyor, çarşıdaki zanaatkarların dükkânlarından yükselen sesleri taşıyor, Dicle nehrinde balık avlıyor, çimiyor. Tüm köklerini geride bırakanlar gibi Diyarbakır ve İstanbul arasında kimliğini, anılarını arıyor, bizi de bu yolculuğa dahil ediyor. Tam da bu sebeple Ermeni taşra edebiyatının son temsilcisi sayılıyor.

 

25 Ocak 2026 Pazar

Yol ve sisin hediyeleri

Cuma günü İstanbul'da mesleki bir eğitime katıldım. 

Eğitim yeri Zeytinburnu olunca beni bir düşünceli hâl almış; perşembeden gitsem, İstanbul'da konaklayacağım yerden oraya gitmek ayrı dert olacak, şehrin trafiğine gireceğim diye, kalmak ve arkadaşlarımla görüşme fırsatını teperek günübirlik gitme tercihine yönelmiştim. Bunları tartarken ve bir diş hekimi arkadaşımla konuşurken yanında yeni çalışmaya başlayan genç bir meslektaşımın da kursa kayıt olduğunu öğrendim. İki şoför ve yol arkadaşıyla bu iş olur, dedim ve kararım netleşti. 

Cuma sabahı altıda yola çıktık. Sis, yağmur arasında ilerledik. 10'a beş kala eğitim salonuna girdik. Büfeden kahvaltı niyetine karbonhidratları indirdik mideye, çayı da keyifle yuvarladık. Sabah altıda yola çıkmamış, yorulmamış gibi başladık dinlemeye. Hoca hem alanında iyi, hem de sevilen biri. Bundan iyisi Şam'da kayısı dediklerinden. Salon full, sandalyeler doluydu. Öndeki bir kişilik boş yere kuruldum. Başladım dinlemeye. Hoca bir ara, firmaların gazıyla her şeyi hemen almayın, ben aldım, aranızda targis vectris duyan var mı diye sordu. Elimi kaldırdım hemen. Duymak ne kelime, 28 yıllık inlayim hâlâ ağzımda. Arada konuştuk sonra. Deniz ablanın danışmanlığını yaptığı bir doktora tezinin ilk hastasıydım, 28 yıldır kullanıyorum, dedim. İlk Deniz ablalar aldı, sonra biz, dedi. Marmara, Ege sohbeti sürdü biraz da. Benim öğrenciliğim zor geçti. Ara ara diş hekimi olacağımı bilseydim ve fakülteleri tanısaydım, Marmara yerine başka bir yer yazardım derim. Ağzımdan çıkmışlığı vardır bu sözün, birden fazla. Bu da bizi edebiyatın, sinemanın en sevdiği konuya getiriyor, öyle değil mi? Kader mi? Tesadüf mü?

Birkaç soru az yapıp Marmara'ya yerleşmek yerine, Ege'ye gitseydim örneğin, hayatım nasıl olurdu? Neler değişirdi? Bunlar hep varsayımsal sorular, cevabı yok ama insan merak ediyor. En çok da hayatının bir döneminde bir şeylerden memnun olmadığında merak ediyor. Bir sefer psikoloğuma demiştim, çok şey yaşadım, çok badire atlattım, 1,5 kişilik hayat zorluğu yaşamışım gibi geliyor diye. Şimdi bunca yıl sonra, geriye dönüp baktığımda, bazı şeylere daha duru, daha yargısız bir yerden baktığımda, sempatiyle kendime acımadığımda Buda'nın bize öğretmeye çalıştığı yerden bakmaya çabaladığımda şunu görüyorum. Evet ızdırap vardı. Evet çok ızdırap vardı. Hepsinin bir sebebi vardı. Ve hepsinin bir sonu da oldu. Şimdi düzlükteyim. Geçmişle helalleştim. Yaşadıklarımdan öğrenmem gerekenlere baktım. Dönüşmem gereken yerleri fark ettim. Oraları halletmeye çalıştım. İnsanın kendini tanıması en zor, en uzun yolculuk. Şimdi ben kendime iyiyim diyorum ya, belki bir sene sonra geri döndüğümde, yok yahu iyi değilmişim diyeceğim. Çünkü bugünün belirsizliğini ancak belli bir yere gelip dönüp baktığımızda yorumlayabiliyoruz. O yüzden, muhtemelen hiçbir şey değişmezdi İstanbul yerine İzmir'de okusam ve de çok şey değişirdi. Arkadaşlarım değişirdi örneğin, anılarım değişirdi, deneyimlerim, şu an olduğum yerde, olduğum kişi olmazdım. Bazı şeyleri belki daha erken keşfederdim, belki daha geç. Varsayımsal sorularla zaman kaybetmemeli belki de insan. Zihin bizi o tuzaklara çok düşürüyor, o adım yerine bu adımı atsaydım, orada sussaydım, burada konuşsaydım... Bitmeyen bir zihinsel aktivite... Hiç de yararı yok. Ben gerçek bir overthinker olduğum için çok iyi bildiğim yerler burası. Çok mesaim var, çok deneyimim. Düşüncelerime bir kaptırırsam kendimi beni rezil de eder, vezir de, iyi biliyorum. O yüzden Şiddetsiz İletişim'in gözlem basamağını çok önemsiyorum. Kendime etiket takmak, kızgınım, üzgünüm demek yerine içimde üzüntü var, kızgınlık var demenin, onları özne olarak koluna takmak yerine nesneleştirmenin fark yarattığını biliyorum. Buraları deneyimliyorum. Birinin bana şiddetsiz iletişim usulünde alan tutmasının, yargısızca dinlemesinin, birlikte düşünceleri tasnif etmenin, onları ihtiyaç ve duyguya çevirmenin önemini, kıymetini biliyorum. Bununla beraber bazen sempatiye de ihtiyaç duyuyorum, gaz verilmesine. Ah evet yakınlık mı özlüyordun sorusu yerine bira tokuşturup elini sallasan ellisi demeye de yer var hayatta. Olmalı. 

İstanbul'a gidiş dönüş gene sislerin içinden geçerek oldu. Noel pazarlarına giderken de sisin içinden geçmiştim, tek başıma. Hem aracın içinde, hem de yolda yalnızdım. Bir çift farın rehberliğinde ilerleyerek yol aldığımdan, yine de hedefime vardığımdan, bunun hayatın metaforuna çok benzediğinden bahsetmiştim. Dünkü sisin başka hediyeleri oldu. Yanımda biri varken daha az korktuğumu fark ettim örneğin. Yolda seyreden diğer araçların farlarını görmek, onları rehber alarak ilerlemenin, yolda tek başına olmaktan çok daha güvenli olduğunu deneyimledim. Neymiş, insana müttefik gerekirmiş. Aynı yolda, aynı yönde ilerleyen bir grubun içinde insan daha güçlü, daha cesurmuş. O zaman ne yapıyoruz? Aynı hayali paylaştığımız insanlarla çeviriyoruz etrafımızı. Onları kendimize müttefik kılıyor, belirsizliğin içinde bir çift farın aydınlattığı alan kadar ilerlerken düşüncelerimizi kendimize düşman eylemiyor, korkmadan yürüyüşü sürdürüyoruz. 

15 Ocak 2026 Perşembe

Bir kez tanışmak yetmez

Kar eteğini sürüyerek çekilince sıcaklık 0 dereceden 10 derecelere yükseldi. Kış içinde adeta bir bahar havası, neşesi, iyimserliği... 
Sabah kızımı okula bıraktım. Arabayı park ettim. İstikamet kordon! 


Parçalı bulutlu gökyüzünün denize yansıması şahane. Nefis bir yamalı bohça görüntüsü çıkıyor ortaya. Deniz çarşaf gibi olduğunda, sakin ve kıpırtısız, içini de cömertçe açıyor. O berrak suya yansıyan gökyüzü, gri, mavi geçişler, suyun içinde salınan martılar, karabataklar... Öylece yürüyüp geçemiyorsun yanından. Duruyor, büyüleniyor ve kaydetmek istiyorsun. Gözün gördüğü, kameranın kaydettiğinden her zaman daha büyüleyici. 

Yürürken asistanım ilk hastanın randevusunu iptal ettiğini haber verdi. Dışarıda kahvaltı yapmakla yapmamak arasında tereddütte kaldım. Karbonhidrat yerine bol yumurtalı bir omlet yemeyi tercih ettim. İş yerine geldim. Kendime üç yumurtadan omlet yaptım. Çayımı, kahvemi içtim. Günlük mesajlar, telefon görüşmelerini yaptım. Sabahım sakin başladı. 

Bu aralar ana temam, bu zaten. Acele etmemek, beklentisizlik... Bu haftaki psikolog seansında buralarla ilgili kendime dair önemli şeyler fark ettim. Çoğumuzun zihni dualiteyle çalışıyor. Bunda şaşırtıcı bir yan olmasa gerek. İyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız... Yaşadığımız şeylerin içinden veriler topluyor, hayatı kolaylaştırmak için tasnif ediyoruz, kararlar alıyoruz. Benim zihnim çok çalışıyor, çok düşünce üretiyor, bu kadar düşüncenin içinde her zaman olanı olduğu gibi görmek mümkün değil. Daha doğrusu olana, bir yorum, tahmin yazmamak mümkün değil. Ben de yazıyorum haliyle, işim bu yazmak. Şöyle bir yazma hali daha çok: Olayları hızlı bir şekilde tasnif etme, etiketleme eğilimi... Şu şu oldu, o böyle yaptılarla bir düşünme prosesi başlatıyorum ve hop bir karara varıyorum. Hemen yeni bir strateji geliştiriyorum ve geri çekiliyorum. Kendimi korumanın, kırılmayı engellemenin bir yolu olmuş sanırım bu. O kadar uzun zamandır yapıyorum ki, yaptığımın farkında dahi değilim. Asıl mesele bilmeme hâline katlanamıyorum, kendimi engelliyorum. Seanstan çıkınca yaşayıp görmeye iznim olmalı dedim kendi kendime. Belirsizlikle dost olmaya niyet ettim. Her şeyin bir zamanı olduğunu, bu zamanın ne kadar olduğunu benim belirleyemeyeceğimi fark ettim. Bunları entelektüel bir yerden, okuduklarından, duyduklarından süzerek dile getirmekle anlamak arasında çok fark var. Beklentisizce, kontrol etmeye çalışmadan yaşamak, yaşam hediyelerini sunacağı zaman korkusuzca kabul edecek kalp açıklığına sahip olmak. Sanırım kendimle çalışmanın ardında yatan ana motivasyon buraya varmak. Kendini bilmek uzun bir yol. Ben kendime taktığım etiketleri fark ediyorum mesela. Bana hizmet etmeyen, ayağıma çelme takan, beni engelleyen sözler. Ben böyle bir kadın değilim, ben böyle bir anne değilim. Psikoloğum da soruyor: Siz nasıl bir kadınsınız? Siz nasıl bir annesiniz? Bunların tek, sabit cevabı yok. Kendimle yeniden tanışıyorum. Zira eski tanışıklığımızın üstünden çok zaman geçti. Köprünün altından çok sular aktı. Alıntılamayı çok sevdiğim bir Sezai Sarıoğlu kavramı. Bir kez tanışmak yetmez diyor Sarıoğlu, eski arkadaşlıklarımız üzerinden bugünün hakikatini kuramayacağımızı. 
Konu ilginizi çektiyse buraya bakıverin.