10 Ekim 2026 Cumartesi

İzi Düşer: 2

Geçmişte yaşanmış, bitmiş olayların bugüne düşen acılı, kederli izlerini anlatıyor bize tragedyalar. Bu aralar içimdeki anlatma isteği ve hevesiyle, beni yazı masasına çağıran ve önceden belirlemediğim, planlamadığım ama bir müddet sürmesini umduğum, aynı dertle hemhal olurken yazacağım için bir içerik bütünlüğü taşıyacağını sezdiğim için de bir üst başlık belirlediğim yazıların ilkini dün yazdım. Orada geçmişte yaşanmış, üstü örtülmüş, halının altına süpürülmüş ama açığa çıkmış, kötü kokular yayan bir olayın üzerimdeki etkisinden bahsediyordum. Hayat bazen böyledir. Öznesi olmasanız da çamuru üstünüze sıçrar, kokusu siner, sinek küçüktür ama mide bulandırır misali afallatır. Sonra her bilgi hazmedilir, yola devam edilir. Benimki de o hesap. Midem bulandı. Saygım azaldı. Sorumluluklarım arttı. Ama yol benim yolum, yürüyorum. 

Bugün geçmişte tohumu atılmış, izi bugüne düşen ve yolumu çiçeklendiren eylemlerden bahsetmek istiyorum. Seçtiklerimiz ve seçmediklerimizle şekilleniyor yaşam yolculuğumuz. Yolculuk, dedim de aklıma geldi, Sanal Yazı Evi'nden tanıdığım Öykü, El Camino yolunu yürüyor şu an. Benim Nermin Yıldırım'ın Ev romanını okurken haberdar olduğum, ya acaba günün birinde yapabilir miyim diye aklımın, kalbimin bir köşesine bir çentik atan, virgül gibi kıvrılıp uygun ânı kollayan bir düşünce olarak yerleşti. Birinin düşü, diğerinin yolu olmuş. Görünce heyecan duydum Öykü adına. Cesaretini, kararlılığını kutladım. Sırtında çantası, adım adım ilerliyor, geçmişin izini bugününe düşürüyor. Paragrafı yazmaya başlarken lafın Öykü'ye ve yolculuğuna geleceğini bilmiyordum. Ama bir kelime, bir kelime daha derken zihin bizi bir yerlere çekiyor. Yaşamak, özen istiyor, geç kavradım. Ben de kırklı yaşlara kadar nasıl geçtiğini heyhat anlamadığım bir hız, devinim, debelenme içindeydim. Oradan oraya savruldum. Evet kimi seçimler yaptım. Ancak şimdi bu seçimlerin belki de en önemlilerini, bugünümde en çok etki edenlerini yaparken çok da bilinçli hareket etmediğimi fark ediyorum. Meslek seçimi zaten başlı başına tesadüftü bizim zamanımızda. Bugün de yine puanına göre bir yer seçiyorsun ama o zaman sınav öncesi yazdığın, yaparım diye düşündüğün bölümleri yazıyor ve o günün performansının ne olacağından habersiz 18 tercih yapıyordun. Biri denk geliyordu, okula gidiyordun. Şimdi bakıyorum da gençler istemedikleri yolları yürümeme, kararlarından vazgeçme konusunda bizim nesle nazaran daha özgür. Aileler daha destekleyici. Muhtemelen onları yetiştiren ebeveynler biz olduğumuz için, zamanında buralarda söz hakkımız daha az olduğu için, "aman üzülmesinler" diye cici kız, iyi kız etiketlerine sarıldığımız için. Ben şu yaşımda hâlâ "bırakınız üzülsünler" diyemiyorum. Hak edene hak ettiği cevabı vermek yerine çoğu zaman oradan uzaklaşmayı, kendimi, kendi iyi olma hâlime teslim etmeyi tercih ediyorum. Ama yalan yok. Bazen özeniyorum şöyle kallavi bir küfür savurmayı. Bu yaz içimde 100 birimlik kızgınlık varken bile ağzımdan uzlaştırıcı sözler çıkıyordu. Yanımdaki arkadaşlarım benim yerime s.ktiri çekerken ben "Yeter artık. Sıktın!" demiştim.  O da sadece bir kez. Davul zurna az takımından olunca karşı taraf, bir yanım, geri çekilmek, orayı dışarıda bırakmak istiyor. Hadi tıbbi bir benzetme yapayım. Bir doku, organ beslenmezse nekroz olur, çürür. Ben de orayı düşüncelerimle beslemeyi keserek, önceliği kendi yaptığım, yapmak istediğim güzel şeylere vererek bir koruma kalkanı inşa etmeyi, dışarıda tutmayı tercih ettim. Çünkü ne kadar haklı da olsam, haklı-haksız dualitesine girmek, kendi adalet terazine uyan eylemlerle karşılaşmamak öfke ve kızgınlık biriktiriyor. Ben bunların kumbarasını tutmak istemiyorum. O yüzden bırakalım onları kendi bok çukurlarında, lağım kokusundan rahatsız olsunlar, biz bakalım bu yılın renkli, keyifli eylemelerine... 

İnstagramda yeni takip etmeye başladığım bir hesap var: Mey ile Yolculuk. Dün okuduğum iletinin başlığı, soldurduğunuz insanların parlamasını izlemek. Daha ilk cümlede "Aha bu benim!" dedim. Siz de okuyun, etrafınızda parlamaya başlayan ya da parlaklığını yitirenler belirir belki gözlerinizin önünde. Şöyle diyor Mey'imiz. 

"Bazı insanların ayrıldıktan sonra güzelleştiğini söyleriz ya... Bence mesele güzelleşmekten çok daha büyük. Bazı ilişkiler insanın yüzünden, gözünden önce ışığını tüketir. 

... 

Sonra o insan sizden gider. Bir süre hiçbir şey olmaz sanırsınız. Sonra bir bakarsınız... Yüzü değişmiş. Bakışları sakinleşmiş. İşi büyümüş. Bedeni toparlanmış. Daha çok gülüyor. Daha güzel giyiniyor. Yeni şeyler öğreniyor. Yeni yerler görüyor. Kendine para harcıyor. Evini güzelleştiriyor. Uyuyor."

Tüm iletiyi yazmadım. Ama meali bir ilişkinin içinde hep tetikteyseniz, güvenli ve huzurlu alana sahip değilseniz, hayallerinize, hedeflerinize koşmanın, kendini göstermenin, ışıldamanın, huzurla uyumanın yerini başka şeyler alıyor, tazeliğin yerini donukluk, bedende katılık, hareketsizlik... 

Yılların biriktirdiği kiloları veremedim henüz. Tartıda görmek istediğim rakamın hayli üstündeyim. Ama kasım ayında yıllardır gitmem ve yakarım dediğim üç aylık fitness üyeliğiyle bedenimi canlandırmayı başardım. Şubattan beri de pt ile çalışıyor ve günden güne güçlendiğimi fark ediyorum. Eskiden yapamadığım pozlarda daha uzun kalıyorum. En önemlisi ne kadar yorgun olursam olayım ya da dışarıda hava ne kadar sıcak, arkadaş davetleri vaat dolu, antrenman aksamıyor, ertelenmiyor. Hareket etmeye başladım, sürdürdüm, bugüne izi düştü. Daha güçlü kollarım var. Beni koşarak 5 km taşıyabilen bacaklarım. Varan 1! Koşuyor arkadaş. Var mı ötesi? 2026'da koşmaya başlayacağım hayalimin sonucunda evde üç bitirme madalyam var. Çanakkale (6K), Bozcaada (5K), Ayvalık (5K). 2027 hayalim Atina Maratonu'nda 5 ya da 10 K koşarak Panathenaic Stadyumu'ndan içeri girmek. Düşünmek bile güzel. 

Yazmak bugünüme izi düşen en güzel, bana en çok keyif veren eylemlerden biri. Bloğa başlamak da keza öyle. Burada düşünüyor, Julia Cameron'ın sabah sayfalarında yapmamızı önerdiği gibi yazıyor, eteğimdeki taşları döküyor, kiri pası atıyorum. Tek okurunun kendin olacağın, belki de dönüp hiç bakmayacağın sabah sayfaları gibi gelişigüzel, sansürsüz olmuyor belki ama zihnimdeki tortuları yazarak atarken ve açarken bir yandan da yazı temrinleri vazifesi gören bir alanı, 2013 yılının kasım ayından beri  aktif olarak tutuyor, düzenli güncelliyorum. Burada edindiğim pek çok arkadaşım oldu yıllar içinde. Kimi gelişigüzel yazılar, öykü nüvelerine döndü. Söyleşiler yaptım öykü yazarlarıyla, onların ağzından kendi yazma yolculuklarını dinledim ve aktardım, gittiğim, izleyicisi olduğum edebiyat etkinliklerinin, masal söyleşilerinin notlarını tuttum. Kendim için yazdım, çizdim, biriktirdim. Bir sporcunun bedenini çalıştırması gibi ben de yazma kaslarımı çalıştırdım burada, sizlerin gözü önünde. Fark ediyorum kendimdeki ilerlemeyi. En önemlisi de kararlılığımı kutluyorum, ödüllerimi yıllar içinde topluyorum. Bu da varan 2! Ama bir hedef koyuyorum önüme sizlerin de tanıklığında; bir ödül özlüyorum. 2027 ilk çocuk romanımı yazmayı bitirdiğim yıl olsa mesela. Basılacağı haberini alsam içime sinen bir yayınevinden, elime alsam hatta, okullara gitsem, çocuklarla buluşsam. Şahane olmaz mı? Kendime not: hayalini kurmak güzel ama oturup yazmaya da başlamalısın.

Bir hayal ya da hedef diyelim. 2027 bitmeden Homeros Destanlarını ve Gılgamış Destanını okumak istiyorum. Bu da bonus olsun. Bir bonus daha var. Okumak, yazmak üzerine küçük grup çalışmaları yürütmek... 

Bakalım bunların hangilerinin izi düşecek 2026-2027 sonbahar kış sezonuna. 




9 Ekim 2026 Cuma

İzi düşer: 1

Dün Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Anne Carson ile yapılan bir kısa videoya denk geldim. Homeros okumayı ve metin yazmaya  olayların ortasından başlamayı öneriyordu. Çok öneri paylaşmaya meraklı değilmiş de, ısrarlı sorulara birer yanıt vermesi icap edermiş gibiydi izlediğim küçük kesit. Nobel ödülünü aldığı sırada da evi süpürüyormuş. 

Ben de sabah sabah iki hastaya baktıktan sonra bir koşu eve gidip yerleri silerken telefon aldım. Mevzu edebiyata dair değildi. Arayan asistanımdı. Kapıdan ağrılı bir hasta geldiği için ne zaman döneceğimi soruyordu. Benim evde yapacaklarım vardı daha, hasta bekleyebilecek durumda olmadığı için gitmeyi tercih etmiş. Normal. Hayat seçimler, önceliklendirmeler meselesi en nihayetinde. 

İn medias res.

Ortadan başla! 

Saat on birde eve döndüm. Yerleri sildim. 60 derecelik 60 dakikalık programda çamaşır yıkadım. Çünkü sabah kötü bir kokuyla uyandım. Önce Sani'nin tuvaletini yaptığını ve onun koktuğunu düşündüm ama yataktan çıkıp parkedeki ıslaklığı görünce duş teknesi giderinden su taştığını gördüm. Ana banyoda da vardı ama asıl sorun benim banyomdaydı. Hemen birkaç yeri aradım. Ana gider vanasını kapattılar. Ben paspasa pis suyu emdirip emdirip bahçeye boşaltırken apartman görevlisi yaya yolu üzerinde bir kapağı açmış oraya tel sokuyor ve tıkanıklığı kontrol ediyordu. Onlar durumu kontrol altına aldı ama yatak odamın parkeleri ve banyo zemini su içindeydi. Bilirsiniz işte, bir yeri pislik bastığında temizlemek zaman alıyor. 

Kızımı uyandırdım. O giyinirken kirli havuluları, temizleme bezlerini yerlere attım. Olabildiğince hızlı sudan kurtulmaya çalıştım. Su yolunu buluyor arkadaş, önünde bent olsan, dikilsen, taşacağı, sızacağı varsa doğası gereği sokuluyor, yayılıyor. Beslenmeyi akşamdan hazırladığım için evden çıkışımız sorunsuz oldu. Okula bırakır bırakmaz eve geri döndüm. Suyla mücadelemi sürdürdüm. İşe geldim. İki hasta baktım. İki hastayı öğle tatilinin sonuna doğru kaydırdım. Tekrar eve gittim. Yerdeki ıslak paspas, bez, havlu ne varsa çamaşır makinesine girdi. Onlar yıkanırken ben de çamaşır suyu, yüzey temizleyici, çamaşır yumuşatıcısı hem hijyeni sağlayacak hem de kötü kokuyu bastıracak ne varsa kokteyl yaptım. Yerleri sildim. Yeniden sildim. Pencereleri araladım ve işe döndüm. 

Yaz başından beri yaptığım tam olarak bu, galiba. Kontrolüm dışında, sebep olmadığım pislikleri evimden, hayatımdan uzaklaştırmak. Hayat bu yaz bana metaforlarıyla geliyor. Bakınız Bir Vatozun Anlattığı. Sabah güne kötü kokularla uyanınca yaz başına ışınlandım. Yine kötü kokularla (metaforik) bir uykudan uyanmış ve afallamıştım. Gerçeğin ne olduğunu anlamam da hayli zamanımı aldı. Çünkü aksi ispatlanmadıkça karşımdakinin beyanına inanma eğilimindeyim. "Honesty is the best policy" repliğiyle büyüdüm neticede. Bununla beraber ayrıntıları yakalamaktaki maharetim, fil hafızam ve sezgilerim sen onu benim külahıma anlat diyordu. İç sesim elbette. Dış sesim kibarlığı elden bırakmıyordu. Ama gerçek de su gibi. Bir yolunu buluyor, ortaya çıkıyor. Tüm stratejisini inkar üzerine kuranları ezip geçiyor. Bir zamanlar dürüstlüğünden şüphe duymadığım, aynı yöne baktığımı, yan yana yol aldığıma inandığım birinden gelince bu özensizlik kızgınlık ve hayal kırıklığı doğal. Ara ara içimde adalet arayan yan, sesini yükseltiyor. Hak yiyenin, maskesi düşenin hesap vermesi, adaletin tecelli etmesi gerektiği inancı içimde dimdik ayakta duruyor. Ama bazen birine haksız etiketi takmaya uğraşmak yerine ışığını, sesini kısanları geride bırakmak, yola devam etmek ve ışıldamak ile meşgul olmalı insan. Kendini var etmeli yeniden. İnadına gülmeli. Bunu yapamadığı anlarda ise gücünü hatırlamak, paylaşmak ve hafifleten için yazmalı. Bir daha, bir daha...

Yarın 10 Ekim. Yeni ay zamanı. Astroloji sayfaları, bangır bangır anlatıyor, o retro, bu retro. Okurken hoşuma giden cümleler, güneşi gören su damlaları gibi, zihnime konar konmaz buharlaşıyor. Kelimeleri unutuyorum, anlamları, vaatleri... İçsel gücümü hatırlıyorum ve yazma hevesimi... Yazıyorum, yazacağım, dolduğumda, hatırlamak ya da anlamak istediğimde. Şimdilik solo, Neslihan davet ettiğinde beraber ve aynı zamanda solo. Bu yazılar daha çok geçmişte bir şey oldu, bugüne izi düştü yazıları olacak sanırım. Bir başlık vermek gerekirse izi düşer diyebilirim. Bir, iki, üç diye ilerler. Ta ki başka başlıklar belirinceye kadar. 

28 Eylül 2026 Pazartesi

Tanrıların Tahtında


Hayat kurmacayı taklit eder
Anti-mimesis, Oscar Wilde tarafından "hayatın sanatı taklit ettiği" iddiasıyla ortaya atılan felsefi bir estetik teoridir. Antik Yunan’dan beri kabul gören ve sanatın doğayı/hayatı kopyaladığını savunan geleneksel Aristotelesçi "mimesis" (taklit) kavramını tamamen tersine çeviren bu düşünceyi 1889 yılında yayımlanan "Yalanın Gerileyişi" (The Decay of Lying) adlı makalesinde ele almıştır.  Wilde, doğadaki veya hayattaki nesnelerin kendi başlarına bir anlamı ya da estetiği olmadığını savunur. Ona göre insan bir şeyi ancak sanat onu işledikten ve görünür kıldıktan, nasıl bakması gerektiğini öğrendikten sonra fark edebilir. Bunun için verdiği en ünlü örnek Londra sisidir. Londra sisi, empresyonist (izlenimci) ressamlar tarafından resmedildikten sonra görülmüş ve estetik bir değer olarak algılanmıştır. Wilde haklıdır. Sanat yapıtları bireyi biçimlendirir.  
Bizler dünyayı, doğayı ve hatta kendi duygularımızı, yazarların, yönetmenlerin kurguladığı hikâye evrenleri aracılığıyla fark eder, isimlendiririz. Kurmaca, gerçeğe yön verir. Bunu kimi zaman Star Trek serisindeki el bilgisayarları ve teknolojik cihazlar gibi teknolojik öngörülerle yapar, kimi zaman da The Simpsons dizisindeki akıllı saatler, bazı siyasi gelişmelerin gerçekleşmesi gibi kehanet sanılan kimi durumlarla... İzlediğimiz diziler, filmler, okuduğumuz kitaplar, popüler kültür konuşma tarzımızı, düşünce kalıplarımızı, giyim kuşamımızı etkiler, hayatı algılayışımızı biçimlendirir. 
Wilde, sanatı yalnızca model olarak görmez. İnsanın yaşam öyküsünün, tanıklık ettiği yaşantıların, onu çevreleyen doğanın ham, kusurlu ve bitmemiş olduğunu ortaya koyar. Doğanın yetersizliği karşısında sanat yapıtlarının mükemmelliğinden dem vurur. Ona göre sanat bir ayna değildir; aksine gerçeklik sanatın arkasında yürüyen ve onun gölgesini takip eden bir çıraktır.  
Düzenlediği Tersine Mühendislik Atölyeleri ile yazarların ve okurların dikkatini çeken, ilgi gören Beliz Güçbilmez yazdığı "Anne Ben Düştüm mü? Kurmacalara Neden Muhtacız?" kitabıyla tam da bu ilişkiyi irdeliyor. Hayat "Neden?" sorumuza sağır kalırken, olup biteni kavrama çabamıza kayıtsızken, nedensellik bağını kuramazken bir insanın yarattığı hikâye evreni karşısında sınırları belli, kavranabilir, anlaşılabilir dünyalara tanıklık etmenin varoluşumuzu daha anlamlı kıldığını, kişisel deneyim arşivimizi genişlettiğini, duygusal repertuarımızı genişlettiğini karşılıklı sohbet eder gibi anlatıyor. "Manyetik Kuram Teorisi" olarak adlandırdığı çevrimiçi atölyelerde bir sanat yapıtını bir arada tutan unsurları, öylesine okuyup geçtiğimizde gözden kaçanları ayrıntılı şekilde, iştahla anlatıyor. Bizi çevreleyen dünyayı okuyup yazarak anlamlandırma hevesinde olanların, alet çantasını genişletiyor. Hevesli okurla, yazar adaylarını, akademisyenleri, hali hazırda basılı kitapları olan yazarları aynı atölyede buluşturabilmesi, herkesin o sofradan memnun ayrılmasını sağlaması da bundan kaynaklanıyor.


Tüm bu girizgâh, Beliz Güçbilmez'in tedrisatından birlikte geçtiğim bir yazar arkadaşımın yeni romanına sözü getirmek için. Gülsel Ceren Güneş'in Toros Yayınları etiketiyle okurla buluşan yeni romanı "Tanrıların Tahtında" kitabının elime geçmesini beklerken Ağrı Dağı'nda zirve yürüyüşü sırasında kaybolan, cansız bedeni 112 gün sonra bulunan ve dağdan indirilen Sevim Cansız'ın haberleri konuşuluyordu. Merakla beklediğim roman da benzer bir konuyu, yüksek irtifa dağcılığını ele alıyor, beş yıldır eksi altmış derece soğukta yatan kocası Deniz'in bedenini dağdan indirme amacıyla Everest'e tırmanmak isteyen Tomris'in hikâyesini anlatıyordu. 
Everest'in Zirvesinde Bir Yas ve Yüzleşme Anlatısı: Tanrıların Tahtında 
"Başkalarının kocaları ölünce mermer taşların altındaki cesedinin içinden çiçekler açar. Onun kocasınınki öyle değil; Boeing 737 uçaklarının uçuş yüksekliğinin biraz altında bir yerde, eksi altmış derece soğukta yatıyor. Beş senedir." 
Beş sene sonra, dağcı olmamasına karşın, kocasının bedenini almadan, onu toprağa vermeden huzur bulamayacağını, yasının bitmeyeceğini anlayan Tomris'in Everest eteklerine varması ve kocası Deniz'in orada birlikte iş yaptığı yerel rehberin evinde ondan yardım istemesiyle açılıyor roman. Tomris 1999 depreminde ailesini kaybetmiş, onların bedenine ulaşamamış, onları ziyaret edebileceği bir mezara koyamamış, akraba yanında büyümüş, öğretmenlik yaptığı okula bir söyleşi için geldiğinde eşi Deniz ile tanışan bir kadın. Eşinin ani ve genç kaybı, hayatın onu bir kez daha "mezarsızlıkla" sınaması karşısında zorlu bir yolculuğa çıkmayı, deneyimli dağcıları bile alt edebilen bir dağa çok az hazırlıkla tırmanmayı göze alan bir kadın. 
Bu yolculuk onu hem bedeninin sınırlarıyla zorluyor hem manevi yükün ağırlığıyla. Yine de bir an olsun pes etmeyi düşünmüyor. Fiziksel yolculuk sırasında eşinin anlattıklarını ilk elden deneyimliyor, yolda karşılaştığı kocasını tanıyan dağcıların anlattıklarıyla onu hem anıyor hem de birlikte paylaşmadıkları yanlarını duydukları ve deneyimledikleriyle anlıyor, tanıyor. Fiziksel yolculuğa geçmiş hatıralar ekleniyor. Hatırlamalarla okurun önüne eksik parçalar konuyor. Yerel rehberin Deniz'in günlüğünü vermesiyle zirve yolunda kaybolan eşin yaşadıkları da yola paralel olarak okura sunuluyor. 
Anlatı ilk sayfalardan itibaren çatışmalarla dolu. Kocasını kaybeden Tomris'in içsel çatışmaları, çetin doğa ile dağcıların çatışmaları, dağı tanrıça olarak gören, kutsal kabul eden yerel halkın maddi güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için kutsalıyla karşı karşıya gelmesinin yarattığı çatışmalar... Gülsel Ceren Güneş hepsini bir araya topluyor ve sağlam bir kurgu yaratıyor. Yüksek irtifa dağcılık gerçeklerini, erkek egemen dağcılık jargonunu, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi, dağcılara yol açan, onları zirveye taşıyan isimsiz kahramanları yerel rehberler Şerpaları, onların kültürünü, tanrıça olarak gördükleri zirvelerle kurdukları ilişkileri, kadim bilgeliklerini, erkeklerde egemen olan zirveyi fethetme arzusuna karşın, dağı temizleyen, Tomris'in yaralarını saran, şefkatle onaran dağcı kadınları, dağda kadın olma deneyimini bir yas hikâyesiyle birleştiriyor. 


"Tanrıların Tahtında" zirveye ulaşma hedefinden öte, oradan canının bir parçasını indirmeye kararlı, yasın aşamalarından bir bir geçerek sevdiği adamla vedalaşmayı, onun kaybını kabullenmeyi deneyimleyen bir kadının hikâyesi. Güneş'in kahramanı Tomris'i savunmasız, kırılgan bir coğrafyaya yerleştirerek onun kırılgan hâlleriyle bizi hemhal etmesi, yasın soğukluğu ve dağın dondurucu koşulları karşısında bir ortaklık kurması, üzerimizdeki duygusal etkiyi arttırıyor. Akıcı, yalın bir dille yazılan bu fiziksel ve psikolojik yol hikâyesi, içerdiği güçlü duygular ve çatışmalarla daha çok okurla buluşmayı hak eden güçlü bir roman. 
* Bu yazı TDB Dergi 229. sayısında yayımlanmıştır. 

Sonbahara hazır mısın?

Dün evin içinde arı gibi çalıştım. 
Önce blogtaki yarım kalmış yazılardan sonuncusunun altına uzun bir paragraf yazdım. Paylaştım ve yataktan kalktım. Sonra gece yarısına kadar süren ev işleri... 
Mektup yazmanın, orada kendimden bahsetmenin, güne dair kısa, küçük hedefler koymanın verimliliğe etkisi var. Mektubumda yapsam iyi olur dediğim ne varsa, fazlasıyla yaptım. Yatak odama taşıyınca bir yıldır yanlış yerde dikildiğini fark ettiğim şifonyeri antreden koridor boyunca iterek başladım işe. Hem odamdaki depolama alanı çoğaldı. Hem de pencere yanına çakılı açık rafın yanında şifoniyer şahane oldu. Renk de tuttu, doku da. Onun yanına da kesonu koydum. Kitaplıktan başlayarak merdiven gibi alçalan bir alan çıktı ortaya. Gecenin ilerleyen saatlerinde kesonun üstüne koyduğum cep telefonunu açıp yoga pratiği de yaptım. Matı açıp yerleşebileceğim bir alanım doğdu böylece. Tam karşımda da bir boy aynası olduğundan duruşumu da görebiliyorum. 
Okulların açılmasıyla evdeki eşyalar göçmen kuşlara döndü. Kimi bir yıldır saklandığı kutulardan çıkıyor evin farklı köşelerine uçuşuyor, kimi eski, kırık işlevsiz eşya toplanıyor, evden çıkıyor. Kimi de yer değiştiriyor ve doğru yerini buluyor. 
Bu evin bize bir güzel katkısı da, her daireye ait su ve doğalgaz sayaçlarının olduğu yerlere akerdiyon kapı yapılarak onların daireye ait küçük bir depolama alanına dönüştürülmüş olması. Birkaç hafta önce oraya da el attım. Her şeyi dışarı çıkarıp balkon süpürgesiyle süpürdüm. Çöpleri, tozları dışarı attım. Fazla eşyaları, kutuları güzelce istifledim. Bir yap boz ciddiyetiyle alanı en doğru, verimli kullanmak için yerleştirdim. Daha önce eve temizliğe gelen kadından yapmasını rica ettiğim ancak istediğim özende bitirilmeyen işi de kendi içime sinen şekilde tamamladım. Bir süredir eve kimseyi almıyorum. Çünkü fark ettim ki, ben temizlikten önce düzen arıyorum. Onu da bana bir başkası veremiyor. Yaz biterken evde hayatımı kolaylaştıracak düzeni oluşturmaya niyet etmiştim. Taşınma sonrası sırası gelmeyen işleri bir bir yapmanın rahatlığı, fiziksel yorgunluğumun önüne geçti. 
Dün sahiden de tüm günü ev işiyle geçirdim. Sabah rutin mutfak işlerini yaparak kızımın uyanmasını bekledim. Kahvaltı için taze ekmek alma, çöp atma görevini de ona verdiğimden akşam altıya kadar evden burnumu çıkarmadım. Kısa bir yürüyüş ve alınacak birkaç şey için çarşıya çıktık. İşimizi halledip döndük. Aralarda sadece yemek ve dizi izleme molası vererek kaldığım yerden işe koyuldum. Yaptığım yoga pratiği, evi toparlamanın huzuru ve ılık duş etkisiyle deliksiz uyudum. 



Yoga pratiği deyip geçmeyeyim. Arkadaşımın online ders aldığı kundalini yoga hocası 4 haftalık bir "Yeni Mevsime Hazırlık" serisi hazırlamış. Çalışmanın vaadi, bedeni, ruhu yazdan sonbahara taşımak; mevsimin getirdiği içe kapanış, bedende, ruhta soğuma/kuruma, hüzün, melankoli, depresif ruh hali, uyuşukluk vb. olası fiziksel ve duygu durumlarını dengelemek ve bu dönemi daha verimli geçirmek olarak belirlenmişti. Bu çarşamba son ders var. Üç pratiğin ardından belirlenen niyetle uyumlu hareket ettiğimi, her pratiğin ardından mışıl mışıl uyuduğumu, eskiye ait, iş görmeyen şeyleri bıraktığımı fark ediyorum. Canlı derslere katılamadığım için dün gece üçüncü haftanın pratiğini kayıttan yaptım. Ağırlıklı olarak kollarla çalıştık. İkişer, üçer dakikalık kol serileri epeyce zorluyor esasında. Kollar yoruluyor, ağrıyor. Bunu arkadaşıma söylediğimde "Kundalini yogada kol sadece kol değil, kim bilir ne yükleri, ağırlıkları attın Tuğba'cığım," dedi. Arkadaşıma yürekten inanmayı seçiyorum. Tıpkı dışarıda kuruyan, bırakan doğa gibi ben de benim için kurumuş, tükenmiş, bana hizmet etmeyen nesneleri, olayları bırakıyor ve yeniye yer açıyorum. Öyleyse sonbahara hazırım, onunla uyumluyum. Ya sen?

27 Eylül 2026 Pazar

Pazar mektubu

Sevgili arkadaşım, 

Haftalardır elim yazmaya varmıyor. Bloğun içi onlarca bitirilmemiş taslakla dolu. Yazın okuduğum kitaplara, yüzme molalarına, gün batımlarına, yaz konserlerine dair bu bitmemiş notlara, bitirmek için gereken emeği, zamanı harcamıyorum. Çünkü kum taneleri gibi aktı, bitti. Üzerine söylenecek söz yok gibi geliyor. Ama yazmak da istiyorum, ses vermek, ses duymak. Eskisi gibi burayı aktif kullanmak. Sözcükleri zihnimi derlemek toplamak için kullanmak... 

Mektup bunun için iyi bir araç olur diye düşündüm. Okuru belli olmasa da sevgili arkadaşım diye seslenerek cümle kurmanın, söze başlamanın samimi, baskıyı azaltan bir yanı var. Yaz hızlı geçti arkadaşım. Koşarak başladım, koşarak bitirdim. Bozcaada Yarı Maratonu'nda 5K koşu ile deniz sezonunu açıp Ayvalık Yarı Maratonu'nda 5K koştuktan sonra finali yaptım. Yaza çokça şey sığdırdım. Kısa hafta sonu tatilleri, gün batımları, arkadaşlarla buluşmalar... Yazın en sıcak haftalarında bile spora gitmeyi aksatmadım. Sürdürdüm. Adım adım elli yaşa geldim, dayandım ve içine girdim.

Bozcaada koşusu sırasında merkür retrosu yaşanıyordu. Çok tuhaf bir şekilde tam da aile içi ilişkileri, eski kırgınlıkları, üstü örtülmüş sırları işleyen retroda bu mesele nurtopu gibi kucağıma düşmüş, üstü çok güzel örtülmüş bir sır, olayın kahramanlarından habersiz ifşa olmuştu. Doğrudan benimle ilgisi olmasa da çamuru bana da sıçradığından bu yaz bu mesele arka sekmede hep açıktı ve ağzımızın tadını kaçırdı. Benim meselem, benim ayıbım, kusurum olmadığını idrak etmek, bununla başa çıkmak da yaz aktivitesi olarak kayda geçti. Tabiri caizse tarih tekerrür etti dedirtti. Şimdi çemberin ve o toz dumanın dışında olduğum için daha net görebildiğim bu olaylar silsilesine baktığımda geçmiş olumsuz deneyimlerden gerekli dersi çıkardığımı fark ediyorum. Aynı olaylar tekrarlanıyor. Rolüm bu kez farklı. Ama ben döngünün dışına çıktım. Olayların beni ezmesine izin vermiyorum, düşüncelerimin ipini bıraktım. Haklılığımı kanıtlama peşinde de değilim. 

Sevgili arkadaşım, 

Yeniden yazmaya başlamak için motivasyona ihtiyacım var, kelimelerle yarenlik etmek için, sıkı fıkı olmak için, kitaplarla düşüp kalkmak, onlara daha yakından bakmak, işe yarar bir yol olabilir diye düşünüyorum. Bir kitap kulübü mü kursam, yoksa yazma ödevleri de olan Sanatçının Yolu gibi kitaplarla yol mu alsam bilmiyorum. Şimdi havalar soğudu ya, yaz güneşi uzaklaştı, mesafelendi, yorganlar çıktı, günler kısaldı, ev içinde geçirilen süreler uzadı, okullar açıldı, öğrencilik başladı ya, benim de öğrenci olasım, çalışasım var. Ev çalışma alanlarıyla dolu. 2+1 evde altı masa var arkadaşım. Biri bahçede, zamanı geçiyor. Bugün için belki kahvaltı yaparız dışarıda diye düşünüyordum. Ama hava kapalı, rüzgarlı, serin. Belki öğle saatlerinde bir kahve içeriz. O kadar. Sonra sezon bitiyor. Minderleri falan da kaldırmak gerek. Günler hem hep birbirinin aynı ve durağan hem de hiç bitmeyen bir devinim içinde geçiyor. Evde katlanması gereken çamaşırlardan oluşan bir yığın var. Okunmamış kitap kuleleriyle yarışır. Bugün el atmalıyım. Çarşamba yola çıkıyorum çünkü. Kongre var. İstanbul yolcusuyum. Ben yokken ablam eşlik edecek kızıma. Evi de temizlemeli. Market alışverişi de şart. Dün yufka gibi serilmiştim yatağa, öyle beyaz, haksız, yorgun. Sıcak duş, haşlanmış patates ve uykunun çözemeyeceği bir şey değil. Toparladım akşama kadar. Baş ve vücut ağrısı için masaja gittim sonra. Katır kutur bedenim ne kadar yoğrulsa da, gevşemese de iyi geldi kendimi şifalı ellere bırakmak. Sonra çorbacıya gittim. Kızım ve arkadaşı geldi yanıma. Yarenlik evde sürsün diye davet sundum. Akşam yemeğini hazırladım sabahki kırıklığımın kalmadığını  fark ederek. Yemeğin üstüne bir de okey patlattık, sonra da mısır. Gelen, kızımın kreşten arkadaşı. O yaşlarda bize ilk geldiği günü anlatıyordu geçenlerde, karşılaştığımızda. Ben yine mısır patlatmışım. Mısır patlatan anneleri seviniz. Arkadaşları eve davet eden, çay demleyen, soru soran ve dinleyen anneleri de keza öyle. Evlerin arası uzak değil ama hava kararınca bir başına yollamak olmaz diye hep beraber yola revan olduk oyun bitince. Dolunay ışığında, cep telefonundan yükselen ezgilerle ıssız yolu bir gittik, bir döndük. Bir bölüm daha Gilmore Girls izledik. Ben doğru uykuya... Gece boyu birkaç kez uyandım ama uykumu korkutup kaçırmamak için usul usul davrandım. Kazanan yeniden sımsıkı yumulan göz kapaklarım oldu. İşte buna sevinebilirim. Çünkü dünkü yorgunluğun, halsizliğim ve hastalığın sebebi geç saatlere kadar yiyip midemi tıka basa doldurma, gece uyanınca telefonda kelimelik oynama suretiyle kendimi sabote etmem idi. Bu sabah daha dingin, daha kendime gelmiş uyandım. Mükellef bir pazar kahvaltısı için hazırım. Kızım uyanana, afyonu patlayana kadar bulaşık makinesini boşaltır, kirlileri doldurur, kısa bir yürüyüşle File'ye varır, sıcak baget ekmek alırsam güne iyi başlamış sayacağım kendimi. Ya sen arkadaşım, bu güzel pazar sabahından senin muradın ne? 

3 Eylül 2026 Perşembe

Bir Vatozun Anlattığı

Sığ sularda yürüyüp birilerinin sığlığı üzerine dertleşiyorduk. Dedikodu maksatlı değil. Yaptıkları eylemler bizi incittiğinden, zarar verdiğinden. Arkadaşım ve ben. Metafor değil. Denizin içindeydik. Eylül güneşi tepede pırıl pırıl parlıyordu. İğde ağacının altına çektiğimiz şezlongta yeterince ısınınca denize girmeyi teklif etmiştim. Kuzey Ege'ye has serinlik bir anda suya dalmama izin vermediğinden suyun içinde hem yürüyor hem sohbet ediyorduk. Kıyıya paralel. 

Dönüş yolunda ayak tabanımın altında bir yumuşaklık hissettim ve refleksle ayağımı yukarı kaldırdım. Bir "Ayy" hecesi döküldü ağzımdan. O anda kuma gömüldüğü yerden bir uçan halı misali süzülen vatozu gördüm. Yanımızda beliren adam, "Dikeni battı mı?" diye sordu. Dikeni batmamıştı. Kumun altına gizlendiği yerde istiridyeleri, midyeleri yiyerek beslenen vatozun o anda sohbetimize konu olan kişiye ne kadar benzediğini fark ettim. Gizleniyordu. Gözden ırak besleniyordu. Üzerine gidince kaçıyordu. Ve dikeni, hem savunma aracı hem de yükü kendi kuyruğunun ucundaydı. Hayat, anlamam için bir sembol, armağan sundu bana tepsi içinde,  bir anda. Mesajı aldım. Arkadaşım da fark etti. Birbirimize baktık. Sözsüz bir anlaşmayla suya daldık ve bıraktık ne varsa tuzlu suya. 



25 Ağustos 2026 Salı

Kendi kalbine huzurla yerleşmek

Siz beni özlediniz mi, bilmiyorum ama ben yazmayı ve ses vermeyi özledim. Yaz hâlleri diyelim sessizliğimin sebebine. Layığıyla durup dinlenemediğim, molaları makûl sürelere yayamadığım, sıkıştırdığım, yoğunlaştırdığım, elimden geldiğince mesai biter bitmez her bir günü, her bir haftayı tatilmiş gibi yaşamaya çalıştığım bir yaz sürüyor. 

Çok gün batımı izledim. Çok arkadaşla buluştum. Çok kadeh tokuşturdum. Çok selfieye konu mankeni oldum. Leziz mezelere ekmek bandım. Soğutulmuş kadehlere lıkır lıkır üzüm suları döktüm. (kelimeler buzlanmasın durduk yere) Aynı kumsala ayak bastım. Aynı denizde yüzdüm. Değişmeyen dev kadroyla. 

Aynı suda iki kez yıkanılmaz demiş ilk filozoflar. Haklılar. İlk kez birlikte plaja gitmelerimizin üstünden 36-37 yıl geçti belki de. Biz aynı değiliz. Dün bir arkadaşımın benim içimi soğutmak için sarf ettiği cümlelerden alıntıyla ve ilhamla yazıyorum şimdi bunu. Evet, büyük galibiyetlerimiz de olmadı ama acayip zorlukların, yenilgilerin, hayal kırıklıklarının, aldatılmaların, arkadan vurulmaların da içinden geçtik. Ve hâlâ sığıyoruz kalbimize, birbirimizin hayatlarına. 

Sosyal medyada yenice paylaştığım afili bir cümleyi buraya da alayım. Tam da yeri gelmişken. Şöyle demiştim gülümsediğim bir fotoğrafın altına:

"Ev romanından çekip çıkardığım bir mesaj iliştireyim şu fotoğrafın altına. Gerçek evini bulmuş olmanın rahatlığıyla. Gerçek ev, insanın kendi benliğiyle dürüstçe yüzleşip, travmalarıyla ve acılarıyla helalleşerek kendi içinde inşa ettiği o sarsılmaz huzur alanıdır. Kendi kalbine huzurla yerleşemeyenler hiçbir yerde barınamaz. Yerleşenler ise böyle içten gülümser." 

Bir Shakira değilsem de bu satırlar da göndermeliydi elbette.  Artık dürüstlüğüne inanmadığım, sözleriyle eylemleri birbirini tutmayan, içimdeki adalet terazisini hep kendi lehine bozmuş, orayı sarsmış kimselerin ardından haksızlığa uğradığını düşünen ben'e seslendim, onu avutmaya çalıştım. Ayrıntılarla uğraşmayı bırak. Aklına ilk gelen cevap doğru yanıttır. Artık muhatabına değil, kendine, içine, evine dön. Yalnızca orayı gör, dedim. Psikologla konuşurken şöyle bir şey demiştim. Neden beni rahatsız eden bir olay karşısında  o kadar da keskin bir tepki vermediğimi irdeliyorduk. Bir beyaz sayfaya bir damla mürekkep döküldü. Onu yayarsam kendime, hayatımdaki renklere, güzelliklere yer kalmayacak. O yüzden orayı sınırlandırmaya çalışıyorum. Haklı bir gerekçe. Ama hâlâ diş sıkma meselesiyle uğraştığıma göre bunu sadece zihnim biliyor, bedenim değil. Geçen perşembe yeni bir şey geldi kulağıma, sanki talep etmişim gibi. İnkar edilen bir mevzunun aslında doğru olduğuna dair, aklına ilk gelen yanıt doğrudur demem ondan işte. O gün spora gittiğimde çok sinirliyim. Kol çalışalım, dedim. Antrenman boyunca koca koca toplar, ağırlıklar elimde vurdum, zıplattım, sıçrattım, kaldırdım, indirdim, savurdum. Bedenimden o öfke ve kızgınlık kollarım vasıtasıyla aktı gitti. Bu şiddet meselesi de böyle bir şey muhtemelen. Kızgınlık, öfke bedene sirayet ettiğinde, yumruklar sıkılıyor ve oradan çıkmak istiyor. Bunun yanlış olduğu bilinciyle tepkisiz kaldığımızda ise bedende birikiyor. Somatik travma çalışmaları da bu zemine oturuyor anladığım kadarıyla. Antrenman sonrası hissettiğim o şahane hâli hatırlayınca çok da anlamlı.