27 Mayıs 2026 Çarşamba

Yol günlükleri

Havaalanında
Kimliği ve pasaportu yenilettim. Siftahı yapmak üzere A7 nolu kapının önünde bekliyorum. Yüzüm kapıya dönük oturuyorum. Bacaklarım kabin tipi bavulumu üzerinde hem dinleniyor hem de kulaklığımdan yükselen ritme uygun salınıyor. 
Erkenden geldim. Bayram tatili neme lazım. Kalabalık falan olur diye düşünerek. Geçişler hızlı ve zahmetsizdi. Napzone'da da yer buldum. Uzanma koltuğuna yerleştim. Her ihtimale karşı saatimi kurdum. Belki içim geçer, uyuklarım diye. Ama kitap okumayı tercih ettim. Dört günlük tatilde istikamet Tiflis olunca tercihim bir Gürcü yazardan yana oldu. "Ben, Ninem, İlik ve İlarion" Nodar Dumbadze'nin otobiyografik ögeler taşıyan bir romanı. Ninesiyle köyde yaşayan Zu Riko'nun maceraları bana "Babam ve Oğlum" filmindeki babaanne torun ilişkisini hatırlattı. 
Uçakta 
"Nuremberg" filmini izledim. İkinci Dünya Savaşı sonrası üst düzey Nazilerin işledikleri insanlık suçları nedeniyle uluslararası mahkemede yargılanmalarını, ilk kez savaş suçlusu kavramının ortaya çıkmasını anlatan tarihi, siyasi, psikolojik bir drama. Hukuk, savaş tarihi, propaganda, psikoloji, faşizmin yükselişi gibi konulara ilgi duyanların seveceği bir yapım. 
Film Hermann Göring ile Amerikalı askeri psikiyatri uzmanı Douglas Kelley arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Douglas Kelley tarihi bir kişilik. 
Nuremberg'e Nazi liderleri ile çalışması için davet ediliyor, onlara İQ testleri, Rorschach testleri uyguluyor, kişilik analizleri yapıyor, çalışmalarını ileride kitaplaştırmak üzere ayrıntılı olarak tutuyor Göring'e yaklaşımı, ona duyduğu merak, dehşet, konuşturma arzusu, istediğini almak için karısı ve onun arasında mektup taşıması, Göring'in karısı ve kızıyla geçirdiği zaman filme derinlik katıyor. Göring'in zekası, insanları etkileme becerisi, sıradan insanların suç makinesine dönmesi gibi unsurların başarıyla incelenmesin yanı sıra müttefiklerin adalet mi intikam mı ikilemi, ilk kez savaş suçu kavramının ortaya çukarılması için verilen çaba da ilgiyle izleniyor. Orjinal olduğunu düşündüğüm siyah beyaz sekans lardan renkli ve geçişler de bize tarihi bir gerçeğe baktığımızı hatırlatıyor. 
Douglass Kelley sonunda gerçekten de bu konuda bir kitap yazıyor. Profesyonel görüşü Nazilerin canavar olmadığı, insanlıktan kopuk sosyopatlar olmadığı, son derece normal ve sıradan oldukları yönündedir. Asıl tehlikenin uygun koşullarda sıradan insanların neye dönüşebileceği ihtimaline dikkat çekmeye çalışıyor ancak günün koşulları buna uygun olmadığı için kitabıbın tanıtımıyla ilgili açıklamaları ilgi çekmiyor onun da sonu Göring'inki gibi oluyor.
Tiflis'te
Sabahın erken saatlerinde vardım. Yorgunluk, para biriminin yarattığı kafa karışıklığı nedeniyle taksici kazığıyla başladım güne. Havaalanında söylediği ücretin üç, dört katını istedi. Onun istediği kadarını vermedim ama yine de fazladan para da kaptırdım. Tiflis'te bolt uygulaması çok yaygın ve ucuz, siz benim gibi tongaya düşmeyin, baştan yükleyin ve oradan araç çağırın. 
Otele saat yedi gibi gelince bavulumu emanete verip biraz dolanayım dedim. Saat üçte geri döndüm. O araya kahvaltı, eski şehir sokaklarında dolanma, Kvarts kafe'de kahve molası ve portre çizimi, füniküler ile Mtamindsa Parkı'na çıkış, dolaşma, öğle yemeği, Dry Market dedikleri bit pazarını sığdırdım. Odama yerleşip duş aldım. Dinlendim. Otelin yakınlarında bir akşam yürüyüşü yaptım. Kısa yürüyüşte amaç aynı yoldan geri dönmekti. Binalara, dükkanlara, heykellere, duvar resimlerine bakarak, dikkatimi vererek yürüdüm. Aynı yolu geri dönmek göründüğü kadar kolay değil. Mutlaka atanan bir ayrıntı çıkıyor, kaldırımın o tarafı yerine bu taragında yğrüdüpün için eski gördüklerini kaçırman, yeni ayrıntılar yakalaman hayli olası. Bir ölçüde buluyorum yolu ama bir yerde kaçırıp dolap beygiri gibi dönüyorum, uzatıyorum ve soruyorum. Bir şehri gezmek de böyle bir şey değil mi zaten? 
Günün sonunda 20 km'yi aştım. Neredeyse yarı maraton mesafesini yürüyen bacaklarıma, dün sabahtan beri uyanık beni taşıyan bedenime teşekkür edip uyumaya hazırlanıyorum. 



21 Mayıs 2026 Perşembe

Bir tatlı hatıra

Hafta başından beri evden işe, işten eve, arada kısa mesai, yatak istirahati ile geçti günler. Haliyle sıkıldım. Bugün birkaç kere muayenehanenin önüne çıktım hava almak için. Morsalkımlar döktü çiçeklerini. Yeşil bir paravan şimdi, sokakla aramıza gerilen.Gölgede oturdum. Derin nefesler aldım, verdim. Arkadaşımla telefonda sohbet ettim. Ani gelişen, küçük bir kriz için empati aldım. Sonra onu dinledim. Şiddetsiz iletişim kampında geçirdiği deneyimi anlattı. Küçük çatışmalar, kendini açmalar, duygu ve ihtiyaç tahminleri, yeni stratejiler, herkesin duyulması için alan tanınması... Bir arada yaşamanın ne zor, geçinmeye gönlü ve hevesi olmanın ne büyük meziyet olduğunu düşündüm. 

Kızım, arkadaşlarıyla çarşıya gitmek için izin istedi sonra. İşim bitince buluşmak üzere sözleştik. Hataylı bir ailenin işletmesine gittik ve yöresel yemekler denedik. Hatay'da yediklerim kadar lezizdi. Çay, kahve faslını sahile bıraktık. Yol boyu konuştuk. Çay bahçesinde bir arkadaşım da katıldı yanımıza. Sırlardan bahis açıldı, dedikodulardan... Laf lafı açtı. İsim vermeden birinden bahsettim. Kızım da, arkadaşım da tanıyor muyum diye sordu. Kızıma hayır, dedim. Arkadaşıma sen de tanımıyorsun manasında Deniz bile tanımıyor, dedim. Aksi pekâlâ mümkün elbette ama fark ettim ki kızım benim hayatımın merkezinde. Arkadaş bellediğim hemen herkesi tanıyor, biliyor. Birbirimize sahiden yarenlik ediyoruz. Sohbet ediyoruz. Bunun için çok şükran dolu içim. Hayatımın en büyük iyikisi, başarısı, sevinci bu sanırım. Kızımla olan ilişkim. Ona verdiğim emek ve inşa ettiğimiz ilişki. Bir kez daha tanıklık ettim bu zenginliğe bu akşam ve keyfine vardım. Günün mutluluğu ve tatlı hatırası olarak geçsin kayıtlara. 


Zihin oyunları, Çatlak ve kırılma zamanı

Şimdi, şu an burada, içim biraz sıkışık, konforsuz. 
Aldığım bir haberin etkisi diyelim. Suçlanma enerjisinin taşıdığı bir rahatsızlık hâli. Doğrudan bana iletilmediği gibi sormak için aradığımda telefonuma da çıkılmadı. Hâliyle bekleyeceğiz. 
Şimdi, şu an burada, yazarak kendimi sağaltmak istiyorum. 
Kelimeler istediğim gibi çıkmıyor. Artık, her ne ise o, nasıl olacaksa, aksın, çağlasın istiyorum ama yazabileceğimden de emin değilim. Yazı masasına sık oturmuyorum. Koşu alanına nadiren çıkıyorum. Başucumda Murakami'nin "Koşmasaydım Yazamazdım" kitabı. Bir yazarın, barını kapatıp kendinden roman yazarı doğurmasının, yazmayla kurduğu ilişkinin, koşuya başlamasının hikâyesini seviyorum. Koşmayı öğrenemedim henüz ama her denememde neden bu kadar insanın koştuğunu anlayabiliyorum. Bedenim zorlansa da tüm dikkatimi nefesime, bacaklarıma yöneltmenin hazzını hissediyorum. Kaval kemiğimin ince ince sızlaması hoş değil. Pek narin kendileri... Korkuyorum da, sakatlanırım diye. PT ile konuşuyorum. Zıplatıyor beni. Bedenimin giderek güçlenmesi hoşuma gidiyor, bezgin şekilde girdiğim salondan yükselmiş bir enerjiyle çıkmak da öyle. Giderek daha çok çalışma saatlerim üzerine düşünüyorum. Sektör olarak çok çalıştığımızı, uzun saatler boyunca kapalı alana tıkıldığımızı... Bizim işler de böyle, ne yapalım, her işin avantajları ve dezavantajları var. Dün erken çıktım örneğin. Seramik Müzesi'nin bahçesinde kadın meslektaşlarla toprağı yoğurduk, şekil verdik. Alıştığımız türden aletler ve ellerimiz farklı türden materyalin üstünde çalıştı durdu. Bir küçük saksı yaptım. İçine sukulent dikerim niyetiyle. 
Keyifli bir mola aldık hayattan. Eh borcu da çok köftehorun. Ödeyecek, yeri geldikçe...

                                                                                   *
Kim bilir hangi günden kalma bir başlangıç. Bazen ilerlemek için yalnızca başlamak gerek. O yüzden güncelliğini bir kenara bırakıp kaldığım yerden ilerletiyorum satırlarımı. Aynı yakıcılıkta yoklamıyor bu durum içimi. Duygular geçici olmasıyla meşhurdur ne de olsa. Konuştum. Çünkü yüzleşmekten kaçmamam gereken bir durumdu. Arkasında durunca, bir kusurum, sorumluluğum neyse telafi etmeye hazır olduğum bilinciyle konuşunca aslında durumun benden bağımsız olduğunu da anladım. Neyse bıraktığım yerden ipi topladım. Duyguların geçiciliğine vardım. Sahiden geçmesini istediğim duygularım var bu ara. Bırakmam gereken düşünceler... Her insanın içinde taşıdığı olgulara, durumlara bakıp artık düşünerek buraya yakıt, besin taşımayı kesmenin en doğrusu olduğunu kavradığı anlar vardır ya; hah işte oradayım bir süredir. Ama ayların alışkanlığı var, bana iyi geliyor/gelebilir ama düşünceleri var, otomatik olarak çekilmeler var. Objektif kalmaya çalışıyorum; hikâye yazmamaya, tutunduğum şeyin farkına varmaya, bunun ihtiyaçlarımı gidermek için bir strateji olduğunu ta içimde bilmeye, şu an bunları gideremesem de başka başka kaynaklar olacağına inanmaya çalışıyorum, içimde bırakma gücü olduğuna... Zihin oyunları işte. Bir bakıyorsun kaşla göz arasında bir senaryo yazmış, dahası seni de inandırmış. Haliyle işler zihnindeki metne uygun ilerlesin istiyorsun. Ama hayat multifaktöriyel bir şey. Kontrol edebildiklerimiz var, edemediklerimiz var. Dilek dilemek, niyet etmek bile kendi kısıtlı zihnimizle bir şeyler istemekten, ummaktan geçiyor. On yıllardır duyduğum, ezberime aldığım bir Buda sözü diyor ki: "Ummaktan vazgeçtiğin an her şeye sahip olursun." Ya da böyle bir şey. Gerçekten dediyse.. Söz kimin, aslı nasıl tam olarak bilinmez ama içeriğe itiraz etmek mümkün değil. Çünkü hayatta her şey geçici. Bu geçicilikle didişmeyi bıraktığımız an da özgürleşiyoruz. 
                                                                                *
Şimdi şu an burada üzerinize afiyet öksürüyorum. Güneşte sıcak, gölgede serin günlerin hediyesi galiba. Yürürken terleyip sonra üzerine üşütmüş olmalıyım. Tam olarak ne oldu bilmiyorum ama cumartesi gecesi  boğazımda yanma başladı. Bitki çayı, gargara yapsam da nafile o yanmanın önce kaşıntıya, sonra öksürüğe dönmesini engelleyemedim. Salı günü çelenk koyma töreninden sonra işe gittim, bir hasta baktım ve günün kalanını çıkaramayacağımı fark ettim. Pazar günü de o halimle koşmaya çıkıp bedenimin üzerine gitmiştim. İlk kez kesintisiz 20 dakika koşmamla gurur duysam da dinlenme ihtiyacımı daha fazla görmezden gelemedim. Bu hafta spora gitmedim. Olabildiğince erken yattım. Yeniden Yan Yana'yı izledim. Sinemada çok daha fazla gülmüştüm. Kalabalıkla bir salonda izlemenin etkisi olsa gerek. 

                                                                                *
Parşömen Edebiyat yayın hayatına son vermiş. Bu tür işleri yürütmek hiç kolay değil. Çok emek, çok sabır, çok zaman istiyor. Onur bunu yıllarca layığıyla yaptı. Tamamen gönülden. Ben de dahil pek çok yazarın ilk öykülerinin yayıncısı oldu. İlk kitabını çıkaran yazarlar ile yaptığı İlk Göz Ağrısı söyleşileri ile yazarların ilk kitap heyecanına ortak çıktı. Birlikte ortak üretimler de yaptık. Bloğuma yaptığım "Nasıl Yazar Oldum?" bölümünü oraya taşıdık, ben bir süre çocuk edebiyatı üzerine yazılar yazdım, söyleşiler yaptım. Ama bunlar çok emek, çok sabır, çok zaman istiyor. Bir yerden sonra nefesi, hevesi yetmiyor galiba insanın. Benim içine düştüğüm hâl de böyle bir süredir. Bloğa yazıyorum ama eskisi gibi edebiyat platformları için üretmek, paylaşmak hevesim epeyce azaldı. Oralarda direnmek, sürdürmek için bir motivasyon gerekiyor sanırım. Başlarda motivasyon çok sağlam. Bir yazar olarak ortaya çıkmak, ben de varım demek! Sonrası için sadece içsel motivasyon yeterli gelmiyor galiba. Okura ulaşmak, okurdaki yankını almak istiyorsun en azından. Telifini almak, her defasında yayıncı yayıncı gezmemek... Geçenlerde Tiflis hakkında öneri almak için yazdığım bir yazar arkadaşım, öykü dosyasına yayıncı bulamadığından, bir roman üzerinde çalıştığından bahsetti serzenişle. Nereden bulaştık bu işlere gibisinden bir yakınmaydı, bu. Hak veriyorum ona, anladığımı da tahmin ediyorum. Yazma hevesi, kurmaca üretme sabrı, çalışmayı sürdürme kararlılığı var, ama sonrasında bizden bağımsız o kadar çok etken var ki, sürdürmek deli işi, yazmamak imkânsız. Benim sessizliğim de biraz buralardan kaynaklı. Onur'un Parşömen'e nokta koyması, arkadaşımın yayıncı bulamaması hepsinin kaynağı aynı. Çözümü yok. Kervan misali dur kalk, yola devam edeceğiz sanırım. Bu arada hayat dolacak kollarımıza...

                                                                              *
Bayrama az kaldı. İlk kez gerçek anlamda tek başıma tatili bekliyorum. Dört gözle mi bilmiyorum. Biraz çekiniyorum da belki. Şimdiye değin deneyimlemediğim bir şey. Yalnızlıkla derdim yok ama daha önce hiç insansız kalmadım bir tatil süresince. Otel odasında tek bile kalsam gün içinde arkadaşlarımla olduğum, sosyalleştiğim zamanlardı. O yüzden gerçekten merak ediyorum. Kendimi bu anlamda ilk kez sınayacağım, tanıyacağım bir tatil olacak. Bakalım sevecek miyim, yoksa elim hemen telefona gidip kendimi mi oyalayacağım? Niyetim kendi ritmimde ağır usul gezmek şehri, kafelerde oturmak, kitap okumak, kahve içmek, defterime notlar almak... Belki bloğa yazarım günlük notlarımı, izlenimlerimi... Sonra fotoğraf karesi kovalayacağım. Muraller, esprili sözler... Gürcü edebiyat hiç okumamıştım. Bir de kitap edindim. Nodar Dumbadze'den "Ben, Ninem, İliko ve İlarion" Kitapyurdu okurlarının yorumları genel olarak iyi. Yazarın dilini yalın ve komik bulmuşlar. Kitap ikinci baskıyı da görmüş. Bu vesileyle ilk kez bir Gürcü yazar okuyacağım. Hiç Gürcü filmi izlemediğimin de farkına vardım. Bir ara ona da el atarım. Bakalım komşu da neler olup bitiyor. 

                                                                            *
Dün bir arkadaşım hikâyesinde Çatlak adlı romanı paylaşmış. Beğendim hemen. O da yanıt verdi hemen: "Tuğba okudun mu? Okumadıysan tavsiye ederim." Değişik bulduğunu, ona dokunduğunu, beğendiğini söyledi. Edinirim belki. Okurluğuna güvendiğim bir arkadaşım. Hatta imrendiğim... Bir kitabı okumak ve üzerine derinlemesine sohbet etmeyeli çok oldu. Geçenlerde bir arkadaşım yapalım, dedi. Tamam, dedim. Bir de kitap önerdim.  Aldı hemen. Okudu mu bilmem ama ben yeniden okumadım. Verdiğim bazı sözleri tutamıyorum. İçime kaçan okuma yazma hevesinden olsa gerek. Bakalım, vardır bunun da bir kırılma zamanı. Olmalı, olacak, istiyorum. 


           

5 Mayıs 2026 Salı

Paylaş ki çoğalsın

Nisan ayı boyunca hayli suskun kaldım. Mayısta bu sessizliği bozmaya niyetim var. Hadi hayırlısı!

Bugün Hıdırellez. Gece boyu dilekler dilenecek, gül dallarına asılacak. Hızır'ın ve İlyas'ın buluşması kutlanacak. Çocukluğumdan beri Hıdırellez'i çok severim. Annemin yıllar boyu taşları üst üste koyarak çizdiği ev dileğine bakarak büyüdüm ne de olsa. O taşlar üst üste yığıldı, bir eve döndü sonunda. 

Bugün madem Hıdırellez ben de dileklerimi akşama saklayıp bu aralar hayatımda olan güzel şeyleri, beni memnun ve mutlu eden şeyleri yazayım, şükür niyetine... Paylaşayım ki çoğalsın... 

Muayenehanemin önündeki morsalkımlar mest ediyor beni bu ara en çok. Salkım salkım coştular. Kokuları başımı döndürüyor. Her baktığımda keyifleniyorum. Onu apartmanın bahçesine dikip önümüzü sarmasına vesile olan hastamıza binlerce şükür. Sırf ben değilim çünkü güzelliğinden faydalanan. Gelen geçen kokluyor, ne güzel açmışlar diyor, görüyorum, duyuyorum. 

Hareket etmek mutlu ediyor bir de. Eski hareketsiz, ağır yaşamım geride kaldı. Kendimi bu konuda ayağa kaldırdığım, sürdürdüğüm için çok ama çok memnunum. Nereden nereye geldiğime bakınca içsel motivasyonumu, şevkimi, azmimi kutluyorum. 

50'ye doğru koşmayı öğrenme çabama çok gülüyorum. Henüz lise sıralarındayken "Koşmak çok saçma!" derdim. Bir insan otobüs veya vapuru yakalamayacaksa neden koşsun ki diye düşünür, dile de getirirdim. Kış aylarında bir videoya denk geldim, sosyal medyada, yaşlı bir kadın, "otobüs ve erkekler için koşmayın," diyordu. "Beş dakika sonra yenisi gelir." İzlediğimde güldüm ama pek de katılamıyorum doğrusu. Çanakkale'de otobüs seferleri o kadar da sık değil. Binmek istediğin hat kalkmak üzereyse koşmak da fayda var. Aynısını erkekler ve arkadaşlar için de söyleyebiliriz muhtemelen. Sohbetinden hoşlandığım, merakımı çeken az sayıda insanla karşılaşıyorum artık. Belki kırılmamak için inşa ettiğimiz duvarlar yüzünden, genel bir insanlık hâline, davranış kalıbına dönüşüyor bu da, bilemiyorum. O yüzden daha yakından tanıma isteği duyunca bir sonrakini beklememeli belki de insan. Koşmasa da adım atmalı. Tanımaya cüret etmeli. Hayatımıza soktuğumuz her güzellik bir şeylere cüret etmeyle ilgili değil mi zaten? Bu da kulağıma küpe olsun. Buralar sahiden unuttuğum yerler. En güzeli kendiliğinden doğal bir akış, düşünmeni, plan yapmanı gerektirmeyen bir hâldi galiba. Öyle hatırlıyorum. Bunu yapabilmek için bir referans sistemine ihtiyaç duyduğumun da farkındayım. Benim için hiç tanımadığım birileriyle arkadaşlık kurmak, hayatıma sokmak neredeyse imkânsız. Arkadaşlarım, sevgililerim hep etrafımdaki ağ sayesinde kuruluyor. Belki bu da kendime taktığım bir etiket. Çünkü bunu söylediğim arkadaşlarım buna katılmıyor. Benim iletişime açık olduğumu söylüyor. Bunu söyleyen insanların bir kısmını kentte düzenlenen söyleşi, festival gibi yerlerde tanıdığımı düşünürsem belki de haklılar. Bu konuda bütünüyle kuşkudayım diyelim ve geçelim. 

Neydi meselemiz? Beni mutlu eden şeyler: Dün bir arkadaşım sörf yapmayı öğrenelim mi diye sordu. Bir ilan attı. Bugün bir arkadaşım Hıdırellez kutlamasına gidelim mi sorusuyla geldi. Aranmak, hatırlanmak, bir yerlere davet edilmek beni çok mutlu ediyor. Kadın arkadaşlarıma karşı bu anlamda çok cömertim. Evime, dışarıya davet eder, zorlandıkları yerde dinler, eşlik ederim. Benim çekindiğim yerler karşı cinsle arkadaşlıklar galiba. Olağan karşılaşma, buluşma yerlerinde görüştüğüm ama bire bir ilişkiye girmediğimin de çok farkındayım. Uzun süreli ilişkiler, evlilikler karşı cinsle arkadaşlığımızın köküne kibrit suyu mu döküyor? Ne dersiniz? Etrafımda erkek arkadaşlarım, özellikle de meslektaşlarım, lise arkadaşlarım var, grupça bir araya geldiğimiz ortamlar da sıkça oluyor. Bununla beraber hadi bir kahve içelim, gel sahilde yürüyüş yapalım davetlerim hep hemcinslerime. Bilinçaltımın derinliklerine inmeyi başka zamana bırakıp sonraki maddeyle devam edelim. 

Gün batımlarını izlemek, sahilde yürümek, uzamış çayırların arasından başını uzatan gelinciklerle, papatyalarla karşılaşmak, baharın uyanışına şahitlik etmek... Sahiden mutlu ediyor. 

Küçük, samimi sofralarda buluşmak, sohbet etmek, iyi bir film izlemek...

Bayramda tek başıma tatile çıkacak olmak. Mesleki kurslar, toplantılar nedeniyle tek başıma şehir dışına çok çıktım ancak tek başıma sırf keyif için bir yere gitmek? Şehrin içinde yürüyüş, kafe molası dışında işte bunu hiç yapmadım. Yıllardır dilime doladığım Tiflis'e gidiş dönüş biletim var. Bir de otel rezervasyonum. Gerisi kervan yolda düzülür misali. Varışımı bekliyor. 

Paylaş ki çoğalsın listemin bir çırpıda aklıma gelen maddeleri. Akşam için dileklerim ise ayrı bir kâğıda yazılacak. Daha çok duygularımı yazacağım belki de. Karşılanmasını arzu ettiğim ihtiyaçlar, onlar karşılandığında hissedeceğim hoşnut duygulardan ibaret bir liste. Aslında her ne istiyorsak, sadece bunun için! 




3 Mayıs 2026 Pazar

Pazara ve yeni aya merhaba

Makinede yuvarlanan, sarmaş dolaş çamaşırların çırpıntısı, telefondan yükselen yumuşak, şefkatli ezgi, kahve kokusu, görme çilesi, evin içinde gözlük bulmak için atılan turlar, toplanmayı bekleyen çamaşırlar, iki kolunu gökyüzüne açmış dur durak bilmeden üzerine serili giysileri taşıyan kurutmalık, gün boyu gidip gelip atıştırmak için kaldırılmamış kahvaltı sofrası, sessizliği paylaşmak, kendinle meşgul olma konforu, ev hali, pazar gününün kendine has yavaşlığı... 
Saat 13.51. Hava kapalı, serin. Yağmur atıştırıyor. Her zamanki alışkanlıkla kordonda bir tur atıyorum. Kapişonum başımda. Ellerim cebimde. Fosforlu yeşil montum sırtımda. Parlıyorum. Rengi yüzünden elden ele dolaşıp bende kalıyor. Geçiriyorum sırtıma. Seviyorum dahası. Rengini, parlaklığını, dikkat çekmesini... O her daim sosyalleşmekten yorulduğu anda kendine dönen, bundan da memnun olan biri için tuhaf mı? Bilmem, değil, belki de... Hayat dualiteden ibaret değil neticede. Gökyüzü gibi değişken, salınan bir yapıda, bir uçtan diğerine sallanmak gibi yaşamak... Kontrol etmek, her şeyi bilme çabası salınımı bozuyor. Dönüp dolaşıp bu yönümle yüzleşiyorum. Bazen hiçbir işime yaramayacağını bildiğim konularda yüzleşmek, durumu netleştirmek, etiketi yapıştırmak ve yola devam etmek istiyorum. Psikoloğum spesifik bir konuda bunu yapma eğilimimi dile getirdiğimde "Bu size ne fayda sağlayacak?" diye sordu. Kendimi bildiğim, durumu doğru okuduğum bir konuda, beklentisizlik içindeyken sahiden şart mı bu? Böyle kararlar da yazılar gibi, üzerine en az birkaç gün uyumak gerekiyor. Uyuyup uyanınca netlik elde etmeye dair düşüncenin yakıcılığı da kalmıyor. En güzeli hayatımın içine yuvalanmak. Pazara gitmek, enginar, bakla, çilek almak... Dün yaptığım gibi..
Dün iş çıkışı arkadaşımı aradım. Ruj almak için dışarı çıkıyordu. Birlikte gittik. İki dolandık AVM'de. Ruj denedik, göz kalemlerine baktık, çekpas aldık. Semt pazarına gittik. Eve gün tabağı menüsü bırakacaktı becerikli bir kadın. Siparişin gelmesine yakın döndüm eve arkadaşımla. Çayı demlerken bir arkadaşım aradı. Dertli ve yorgun. Gel dedim, karnını doyur, içini dök. O da geldi. Üç kadın mutfak masasında toplandık. Tam da sevdiğim gibi. Çayı, böreği, kısırı, sohbeti, paylaştık. Dağılırken arabası olmayan arkadaşımı evine bıraktım. Diğeri aradı. Telefonda bir fasıl birlikteyken anlatamadığı bir mevzuyu anlattı. Sırtını sıvazladım, iyi bir arkadaşın yapması gerektiği gibi. O, gecenin kalanına hazırlanırken kordonu adımladım iki tur. Rakı sofrasında gördüm bir arkadaşımı, bir başkası fotoğraf attı şarap kadehleriyle, kulaklarını çınlatıyoruz notu ile. Cumartesi akşamları yalnızlığı diye bir şey var galiba. Dilsiz ve dipsiz bir çuval gibi bazen. İçine ne koysam yutuyor, genişliyor. 
Pazar sabahları öyle değil ama. Nerede uyanırsan uyan, umutlu, uzun. Bedeni uyandırmak için sokak çağırıyor. Bugün soğuk ve gri. Geçen pazarın güneşli, şenlikli havasından eser yok. Sokaklar sessiz. Müziksiz, renksiz, insansız... Binlerce koşucudan yoksun. Kahvaltı mekânları yavaş yavaş doluyor. Ben yürüyorum. Kızım uyanana, ayılana kadar adımlıyorum kordonu. Ellerim çantayı yokluyor. Kaç adım, kaç km, kaç kardiyo puanı olduğunu merak ettiğimden. Yanımda değil. Kim bilir evin neresinde bıraktım. Dönünce buluyorum. Yatağın üstünde sere serpe yatıyor. İki arkadaş mesajı içeriyor. Hatırlanmak güzel şey, umutlu şey. Pazar kahvaltısı hazırlamak güzel şey. Biri için sofra kurmak, her şey hazır olunca davet etmek güzel şey. Kızım nasıl hatırlayacak bu günleri, bilmiyorum. Önünde çoktan soğumuş kahvesi defterini dolduruyor. Belki onun yazması, belki Memet Baydur'un kelimeleri, bir itki çağırıyor beni yazmaya. Bilgisayarı açmaya falan uğraşmadan telefonumdan giriyorum bloğuma. Yeni ayın ilk merhabası böyle dökülüyor işte. Olduğu gibi de yayına giriyor. 

27 Nisan 2026 Pazartesi

Efsanenin izinde

26 Nisan 

Sabah 07.50 suları... 

Büyük gün geldi çattı. 

Geçen yıl ilki yarı maraton olarak düzenlenen Troyarun bu yıl tam maraton olarak da koşuluyor. Troya antik kentinden başlayacak tam maratoncular, şehrin içini turlayacak 21,10 ve 6k'cı binlerce koşusever şehri doldurdu. Üç gündür kordonda şenlik havası esiyor. Otellerin doluluk oranının da arttığı söyleniyor. 

Herkes kendi ritminde, kendiyle rakip. 

Çok değil altı, yedi ay önce özellikle dışarı çıkmazsam günlük 1000 adımı aşmakta zorlanırken yarış kitimi almak, parkuru bitirmek üzere evden çıkmak, arkadaşlarımla buluşacak olmak heyecan verici.. Koşu süremi pek arttıramadım. Hedefim 50-70 dk arasında, ağırlıklı yürüyerek bitirmek. Asıl performansımı yarış esnasında göreceğim. 

27 Nisan

Dünün bilinmezi bugünün gerçeğidir. Dün gittim. Ta Bremen'den birlikte koşmak için gelen arkadaşımla buluştum. Eh buranın yerlisiyiz, başkaca arkadaşlar da vardı elbette. Stantlarda gittik yüzümüze makyaj yaptırdık. Birlikte ısındık. Müziğin ritmine ve atmosferin coşkusuna kendimizi kaptırdık. 

Şehrin sokakları trafiğe kapatılacağından koşu sonrası rahat dönebileceğim bir yere arabayı park ettim. Hava şahaneydi. Gökyüzü masmavi, deniz kıpırtısız. Stantlar cıvıl cıvıl. Kordonda kısa koşu yapanlar, esneyenler, ısınanlar, sohbet edenler, hatıra fotoğrafı çektirenler... Bu atmosferin parçası olmayı çok sevdim. 15'er dakika arayla 21K, 10 K ve 6 K için start verildi. 10 K'da 1700 küsur koşucu vardı. O bitmek bilmeyen start anı şahaneydi. Sonra bizim sıramız geldi. Özgenle yan yana yerimizi aldık. Düşük tempoyla koşmaya başladık. Koşarken konuşabileceğin tempo dedikleri türden. Kulaklık takmadan kendi nefesimi izleyip etrafın farkında olarak koşmak istedim. Yarış gününe kadar daha çok yürürüm diyordum ama elimden geldiğince, nefesim yettiğince koşmayı da denemek istiyordum. İlk bir km arkadaşımdan kopmadım. Sonra nabzım yükseldi. Hızlı tempo yürüdüm, nefesim toparladı koştum ve bunu sonuna kadar sürdürdüm. İki kadın arkadaşım beni önden karşılayacaktı ve yanlarına koşarak varmak en büyük hayalimdi. O yüzden aman demedim, yoruldum demedim, yürüme tempomu düşürmeye yeltenmedim. Ve otobüs için durağa dahi koşmayan ben 6K'yı kendi hedeflerim doğrultusunda 51dk 43 sn ile bitirdim. Öncesinde kesintisiz 600 metre bile koşmayan biri için güzel bir zafer. En önemlisi zevk aldım. Kendime meydan okumanın, bedenimin yaptığım antrenmanlara karşılık vermesinin, güçlenmesinin tadına vardım. 





20 Haziran'da Bozcaada'da yarı maraton var. 5 K, 10,5 K ve 21 K. Arkadaşlarım 10 K için motive ediyor ama 5K ile devam etmeyi, 45 dk süresi olan bu koşuyu 37-40 dk arası bitirmeyi hedefliyorum. Belki ondan sonra sıra 10 K'ya da gelir. 

Velhasıl efendim, aralık ayında yeni yıl için koyduğum hedeflerden biri gerçekleşti. Efsanenin izinde koşusunun parçası oldum ve bitirdim. Darısı diğer niyetlerin başına... 



30 Mart 2026 Pazartesi

Heybemden çıkanlar

Martın son günleri. "Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır," sözünün hakkını veriyor. Çanakkale için şaşırtıcı değil esasında. Çocukluğumdan itibaren hatırladığım pek çok 18 Mart, hatta 23 Nisan mont giyilecek kadar soğuk. Belleğim böyle buyuruyor. Kızım 11 Nisan doğumlu. Hastaneden çıkıp eve girdiğimiz gün kalın baharlık montumsu hırkamla üşüdüğümü, onu battaniyeye sarıp sarmaladığımı, üşümesin diye üzerine titrediğimi de belleğim bulup getiriyor. Demek ki bahar geç kalmış değil, ritmi bu.

Yine de uzun süren kıştan bıkmaya iznim olmalı. Isınmak, sarılıp sarmalanmak isteğime burun kıvrılmamalı. Dün bu arzumun peşine düştüm. Kızımla Biga Kırkgeçit Kaplıcası'na gittik. Açık havada sıcak termal suda yüzdük. Giderken ve dönerken manzaranın tadını çıkardık. Tepesi dumanlı dağların arasında, ağaçların içinde, kuşların ötüştüğü, sessiz sakin bir yer. Asıl güzel olan, kısa süreli de olsa evden uzaklaşmak, yola çıkmak ve yolda sohbet etmek. Arabanın içinde seyahat etmek, dar bir alanı paylaşmak demek. Eğer şoför ve yolcu gerginse, birbiriyle çekişmeliyse yol ve yolculuk karabasan gibi üzerine çöker. Çizginin diğer tarafı ise yolun sunduklarının açtığı sohbetler, çağrışımlar, şarkılar eşliğinde keyifle akıp gider. Bizimki ikinci türden bir kısa yol hikâyesiydi. Çanakkale Biga arasında geçmeyi sevdiğim, her mevsim başka güzel görünen ormanlık alan, dumanı üzerinde tüten dağlar, bulutlar, kuş sürüleri... Hepsi de şehri geride bırakıp gözlerimi ve ruhumu dinlendirme imkânı bana. Keyifli geçti ama yorgunluğum dinmedi. 

Cumartesi hepten hareketliydi. Öğlene kadar hastalar... Miting alanını teğet geçip yarım günlük mesleki seminerin yapılacağı otele varma çabası... Eve yetiş. Yemek ye. Üzerini değiştir ve doğaçlama tiyatroya git. Arkadaşlarımla ve kızımla izlediğim doğaçlama tiyatronun bir bölümünde sahneye bir konuk çağrılıyor. Ekip ona sorular soruyor. Sonra sahnede doğaçlama hayatından kesitler canlandırılıyor. Biraz abartılıyor. İzleyici de gülmekten kırılıyor. Çıkışta bir kafede oturduk. Kızım bizim ebeveynliğimize dair başından geçenleri anlattıkça güldük, güldükçe neşelendik ve bu malzemeyi tiyatro ekibine verse sahnede neler izleyebileceğimizi düşündük. Tiyatroyu izlemek güzeldi ancak böyle bir deneyimin, çalışmanın parçası olmak kim bilir ne kadar keyiflidir. İnsanın kendi rutin hayatı dışında yeni şeyler denemesi, öğrenmesi, içindeki canlılığı arttırıyor. Bu ara benim de içime daha çok neşe ve yenilik katasım var. Bakalım yolum nereden açılacak?

Borgen'i izliyorum. Birkaç dizi daha vardı aklımda. İsimlerini not etmemişim. Belki çıkar karşıma. Ya da anımsarım. 

Sarı Zarflar vizyona girmiş. Çok kalmaz burada. Hafta içi fırsat bulup izlemeli. 

Ay sonu yaklaşırken benim heybeden çıkan bunlar. Nisan hayırlarıyla gelsin.