Sanal Okuma Kulübü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanal Okuma Kulübü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2017 Pazartesi

Sanal Okuma Kulübü:2

Okuma partneri: elmanın içi
Günden Kalanlar
Yazan Kazuo Ishiguro
Çeviren Şebenm Susam-Saraeva
YKY




Günden Kalanlar 2017 Nobel edebiyat ödüllü Kazuo Ishiguro'nun 1989'da yayımlanan üçüncü ve (otoritelere göre) en dikkat çekici romanı. Roman yayımlandığı yıl Booker ödülünü kazandı ve 1993 yılında James Ivory tarafından sinemaya da uyarlandı. Anthony Hopkins'in başrolü oynadığı film en az roman kadar başarılıdır.
Stevens 1920li yılların sonundan beri Darlington Malikânesinin başuşağıdır. Lord Darlington'un ölümününün ardından malikâneyi Amerikalı zengin Bay Faraday almıştır. Malikâne eski ihtişamlı günlerinden oldukça uzaktır. Çalışan sayısı azalmıştır. Stevens az sayıda çalışanla malikânenin işlerini yürütmekte zorlandığı için becerikli bir kahyaya ihtiyaç duymaktadır. Tam bu günlerde ikinci dünya savaşı çıkmadan önce malikânede kahyalık yapan Bayan Kenton'dan bir mektup alır. Stevens, evlendiği için işten ayrılan Bayan Kenton'un mektubunu okuduğunda, evliliğinde sarsıntılar olduğunu ve  eski pozisyonunda çalışmayı özlediğini sezer.
İşvereninin kendisi şehir dışındayken emektar Ford'u alarak biraz tatil yapma önerisini olumlu karşılar. Böylece hem çok methini duyduğu taşraya bir yolculuk yapacak hem de Bayan Kenton ile yüz yüze görüşerek durumu netleştirebilecektir. 
Romanın anlatıcısı Stevens'tır. Anlatının zamanı Bayan Kenton ile buluşmak üzere yaptığı yolculukla sınırlıdır ancak flash backler vasıtasıyla ikilinin ilişkisi, malikânenin gündelik hayatı, Lord Darlington'un verdiği davetlerin ayrıntıları aracılığıyla ikinci dünya savaşının eşiğindeki Avrupa, yapılan pazarlıklar, verilen ödünler gibi pek çok durum anlatılır.
Roman "vakar" meselesi etrafında döner. Stevens'a göre bir baş uşağın sahip olması gereken meziyetler arasında en önemlisi "vakar"dır. Anlatı boyunca Stevens'ın bu inanç yüzünden âdeta robotlaştığını, kendi kişisel hikâyesini arka plana ittiğini, yaşamında yer alan, onun için önemli insanlara en kırılgan anlarında (bunu fark ettiği halde, üstelik eyleme geçtiği anda bir şeylerin değişeceğini de sezdiği halde) ardında bırakıp duraksamadan işine devam ettiğini görürüz. Vakar, sadakat, bağlılık, itaat, dünyanın kaderini elinde tutan saygın beyefendilere hizmet etmekle yetinmek, hatta bundan gurur duymak gibi pek çok farklı duygu ve davranışa uzanır. Bu kırılgan anlar esnasında ve sonrasında Stevens inandığı ve bildiği yolda ilerler. Onu saran zırh yüzünden üzgünlük, pişmanlık vb duygulara kapılıp kapılmadığını anlayamayız.
Seçkin konuklar ağırlanır, barışa hizmet ettiklerini düşünen İngiliz beyefendileri Nazilerin yaptıklarına ses çıkarmaz, onların zulmüne ortak olur, Lord Darlington'un talimatıyla Yahudi çalışanlar işten çıkartılır. Stevens buna zerre tepki vermezken Bayan Kenton kendini paralar. Bu bölümler, romanda dikkat çeken kısımlardır. Çünkü hayatımızın her ânında ahlaki seçim yapma zorunluluğuyla karşı karşıya kalırız. Bay Stevens gibi sorgulamadan uygulayabilir ya da Bayan Kenton gibi karşı koyabiliriz. Belki elimizden değiştirme gücü gelmez, sonuçlarını da göze alamayız ama günün sonunda bu itirazlar güçlünün zulmüne karşı atılan şerhlerdir ve bize boşa yaşamadığımızı, hayatımızla ilgili seçimler yapma gücümüzü koruduğumuzu hissettirir. Önemlidir. Sonuç değişmese bile önemlidir. Stevens bunu yapmadığı için romanın sonlarında "Hatalarımı bile kendim yapmadım" der. Yolculuk onu değiştirmiştir, kaybettiği güzel olasılıklar gün gibi aşikardır ama bu saatten sonra hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini de iyi bilir. O yüzden şu sözler dökülür ağzından:
"Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki?" Bu sahne etkileyicidir çünkü o zamana dek gizli kalmış duyguları, pişmanlığı bir anlığına görünür ve kaybolur.

Ishiguro, onu bu sonu yazmaya itenin "Ruby's Arms" adlı şarkı olduğunu söyler ve karar ânını şöyle anlatır:
‘Kalanlar’ın sonuna geldiğimi düşünüyordum; ama bir akşam Tom Waits’in “Ruby’s Arms” şarkısını söyleyişini duydum. Şarkı; uykudaki sevgilisini trenle gitmek için günün erken saatlerinde terk ederek yola çıkan bir asker üzerine yazılmış bir balattır. Bu hikayede alışılmışın dışında bir şey yok. Ancak şarkı; duygularını açıkça göstermeye alışmamış Amerikalı kaba bir berduşun sesiyle söyleniyordu. Ve şarkıcının kalbinin kırıldığını söylediği o an geliyordu; o hissin kendisiyle, söylemek için aşılan o büyük direncin arasındaki gerilim neredeyse dayanılmaz bir şekilde dokunaklıydı. Waits, mısraları mükemmel bir şekilde söylüyordu ve bir yaşam boyu sürmüş bıçkın adam stoacılığının kahredici hüzün karşısında parçalandığını hissediyordunuz. Şarkıyı duydum ve vermiş olduğum kararı değiştirdim; Stevens acı son gelene kadar duygusal olarak suskun kalacaktı; katı savunması bir an için – bu anı dikkatlice seçmek zorundaydım – çatlayacak ve o ana dek gizli kalmış trajik romantizmi görünüverecekti.*
Günden Kalanlar bu çatlaklardan sızan hayal kırıklıklarını, bastırılmış duyguları, pişmanlıkları bayağılaştırmadan, melodrama boğmadan sade bir üslupla anlatır. Başarısı da burada saklıdır.

* Kazuo Ishiguro'nun yazısının tamamını buradan okuyabilirsiniz.  

6 Kasım 2017 Pazartesi

Sanal Okuma Kulübü:1

Sanal okuma kulübümü takdimimdir:
Ön açıklama: Bu yazı bol miktarda blog müttefikliği ihtiva ettiğinden henüz denk gelmediğiniz yeni edebiyat bloglarıyla tanış olmanıza vesile olabilir.

Okuma partneri Konserve Ruhlar 
Damızlık Kızın Öyküsü 
Yazan Margaret Atwood 
Çeviren Özcan Kabakçıoğlu, Sevinç Altınçekiç
Doğan Kitap


Damızlık Kızın Öyküsü gibi çok bilinen, hakkında epey söz söylenmiş bir feminist distopya hakkında yazmak kolay iş değil. Söyleyecek büyük büyük sözlerim yok. O yüzden Sanal Kitap Kulübü nasıl doğdu, romanı nasıl seçtik onları yazayım ve eşzamanlı okumaya eşlik eden mektuplardan parçalar koyayım, yoksa bu yazıya başlamam ya da bitirmem mümkün olmayacak.

Onur'un geçtiğimiz günlerde 10. yaşını kutlayan Parşömen Sanal Fanzin'inde yer alan Dünlükler serisini ilk günden itibaren zevkle takip ediyorum. Dünlük ne ola derseniz, ilk yazının girişinde amacını ve yapacaklarını şöyle anlatıyordu Sn Çalı:
"Bundan sonra her gün olmasa bile hemen her gün bir şeyler yazacağım, günlük niyetine. Yazı ister istemez geçmişi imlediği için de bunların adı dünlük olsun. Okuduklarım, izlediklerim, bakıp gördüklerim üzerine birkaç delibozuk söz… Kendi kendime konuşmamak için. İlaç niyetine yazı… Parşömen her ne kadar bir edebiyat dergisi (hatta zaman zaman müzik dergisi ve kitap dergisi) gibi davransa da kökünde bir blog ve blog demek internet günlüğü tutmak demek aslında…

Vira bismillah!"

Dünlüklerdeki önerileri dikkate alıyorum ve şimdiye değin pişman olmadım. Harcadığım zamana değdiğini hissettim, hep. O yüzden 54. Dünlük'te önerilen iki diziyi (Apple Tree Yard ve The Young Pope) izleyebilmek için tereddüt etmeden Blu TV'ye kaydoldum. Siteye her girdiğimde gözüm (o esnada 13 Emmy ödülü adayı, şimdilerde 2017 En İyi Dizi ödülü dahil olmak üzere 10 Emmy ödüllü)  Hand Maid's Tale'e kayıyor, izlediklerim bitince bir bakarım, diyordum. Zira senaryonun Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü adlı romanından uyarlandığının farkında değildim. Emmy Ödülleri açıklanıp dizi gündeme oturunca tüm faniler gibi ben de öğrendim. Ve nicedir okumayı düşündüğüm romanı satın alıp okunmaya değer diğer güzel kitapların yanına bıraktım. Tecrübeyle sabit, seçeneklerin çokluğu seçim yapmayı zorlaştırıyor. Hepsini aynı anda okumak mümkün olmadığına göre bazı okumaları ertelemek gerekiyor. Bu erteleme hâli yalnızca kitap okumakla sınırlı kalmıyor, yavaş yavaş ince saydam bir örtü gibi yayılıveriyor evin üzerine. Bir de bakıyorsun, motoru bozulmuş avize iki aydır yemek masasının üzerinde yatmakta, çivi çakmak için eve getirilen alet çantası haftalardır holde durmakta, çalışma masama her oturduğumda ayağım Mülteci Derneği'ne vermek üzere ayırdığım içi kıyafet dolu bavula çarpmakta... Silkelenip bir yerden başlamalı diye düşündüm. Düzene ihtiyaç duyuyorum, okurken, yazarken, yaşarken... Listelerle gezmiyorum ama yapmam gereken her ertelenmiş işe bir tik attığımda içim böyle püfür püfür esiyor. İşte bu esintiyi okuma yazma masamın üzerine doğru yöneltmek istedim. Peki ama nasıl?  Blogger arkadaşlarımla ortak belirlediğimiz bir kitabı eşzamanlı okumak, okuma sürerken hakkında yazışmak odaklanmamı sağlayacak, zihin açıcı bir egzersiz gibi gözüktü o anda bana. İlk teklifi Konserve Ruhlar'a götürdüm. Panama'da yaşadığı ve köşe başında Türkçe kitaplar satan bir kitapçı olmadığı için onun elinin altındaki kitaplardan seçmek daha uygun olacaktı. Elimizde mevcut, okunmayı bekleyen kitapları listeledik. Ortak kitaplardan öncelikle okumak istediklerimizi sıraladık. Bir de baktık, ikimiz de o sıralar Damızlık Kızın Öyküsü romanından uyarlanan Handmaid's Tale adlı diziyi izlemeye başlamışız... Nereden başlayacağımız belliydi.

Ve mektuplar:

Dizinin 3. bölümünü izledikten sonra kitabı okumaya da başladım. Konunun ne olduğundan haberim vardı. Mekân, kişiler zihnimde canlıydı. Bununla beraber Margaret Atwood'un kelimelerle çizdiği resmi görmemek imkânsız. Uzun zamandır kendimi külliyattan ziyade, yeni çıkanlarla, nispeten daha yeni yazarlarla hizaladığımı, içlerinde güzel örnekler olsa da, bu okumaların kendi yazma sürecime iyi gelmediğini, hadi açıkça ismini koyayım yazma tıkanıklığı yaşadığımı hissediyordum. Şimdi böylesi güçlü bir feminist distopyayı okumaya başlamanın ruhuma nasıl iyi geldiğini anlatamam. Düşüncelerimin uçuştuğunu hissedebiliyorum. Kendi okuma yazma sürecimle ilgili de bazı fikirler oluştu kafamda. En önemlisi yalınlık meselesi.
Öyküde tasarruf, yalın ve ekonomik dil yanlış anlaşılıyor sanki. Piyasada yeni yazarlara ait pek çok yalın dille yazılmış kitap mevcut ama nasıl desem oradaki yalınlık ve akıcılık bana basitlik, kolaycılık gibi geliyor. Olay anlatmakla yetinen, dili araç olmaya mahkum eden, fazla gündelik, sıradan bir dil, blog yazıları gibi, ya da iki kitapseverin bir kafede karşılıklı konuşmalarına kulak kabartmak gibi. Edebiyata teğellenmiş ama tam olarak kendisi değil.

                                                                      ***
Damızlık Kızın Öyküsü'nün ilginç bir konusu var. Bu yadsınamaz. Yaşam alanlarımızı giderek  daraltan, özgürlüklerimize göz koyan İslami faşizmin boyunduruğu altında okumak, okuma eyleminin kendisini daha da çarpıcı, unutulmaz kılıyor. Tüm bu baskıya rağmen, hâlâ evlerimizdeyiz işte, yeterince güçlü ses çıkartmıyoruz. Bu hâli anlatan bir sahne:
"Hiçbir şey bir anda değişmez: Derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz. Elbette gazetelerde öyküler vardı, hendeklerde ya da ormanlarda bulunan cesetler, ölesiye dövülmüş ya da sakatlanmış, eskiden dedikleri gibi saldırıya uğramış; ama bunlar başka kadınlar hakkındaydı ve bunları yapan erkekler başka erkeklerdi. Hiçbiri tanıdığımız erkekler değildi. Gazete öyküleri bizim için rüya gibiydi, başkalarının gördüğü kötü rüyalar. Ne korkunç, derdik, öyleydiler de, ama inanılır olmaksızın korkunçtular. Aşırı melodramatiktiler, bizim hayatımıza ait olmayan bir boyuta sahiptiler.
Gazetelere konu olmayan insanlardık biz. Baskı kenarlarındaki beyaz boş alanlarda yaşıyorduk. Bu bize daha çok özgürlük veriyordu.
Öyküler arasındaki boşluklarda yaşardık." s. 77
Benim başıma gelmez hissi yüzünden duyarsızlaşıyoruz sanırım. Sıra bize gelene kadar ses çıkarmıyoruz. Geldiğindeyse ...

                                                                       ***

İlk okuduğum Atwood romanı Kedi Gözü'ydü. Hayal meyal hatırlıyorum. Üniversiteye yeni başladığım sıralar olmalı. Bir büyüme öyküsüydü, anlatılan. O zaman çok farkına varamamıştım. Yerdeniz Büyücüsü'nün arka kapağında şöyle diyor Ursula Le Guin: "Sanırım Yerdeniz Büyücüsü'nün en çocuksu yanı konusu: Büyümek. Büyümek, benim yıllarımı alan bir süreç oldu; bu süreci otuz bir yaşımda tamamladım - ne kadar tamamlanabilirse; o yüzden de çok önemsiyorum. Çoğu genç de önemser. Ne de olsa esas işleri budur: Büyümek"
Büyümek mevzuu benim için buradaki masal söyleşileriyle önem kazandı. Benim için yeni bir konuydu. Masallara bakmadığım bir gözle bakmamı sağladı. Masalın aslında çocuklara hitap etmediği, erginlenme zamanındaki bireylere seslendiği, ormanın, dağların ve türlü belanın birer eşik olduğu, bu eşik aşıldığında yetişkin dünyaya adım atıldığı vb.
Şimdi okuduğum, izlediğim her türlü yapıta "büyümek" ve "kahramanın yolculuğu" üzerinden bakıyorum. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Diyeceğim o ki Kedi Gözü'nü şimdi okusam farklı bir tat alırım, eminim.
                                                              
                                                                       ***

Roman devam ediyor. Severek okuyorum. Ancak yoğunluk nedeniyle henüz 155. sayfadayım. Sen nerelerdesin? Dizi ise bitmek üzere. Son bir bölüm kaldı. Dizide kumandanların eşlerinin içinde bulunduğu durum, onların ruh hâli daha incelikli veriliyor bence. Romanda bunu çok sezmedim. Belki roman June'un yani Offred'in gözünden anlatılırken dizide sinemanın olanaklarından faydalanıp daha geniş bir açıdan verildiği içindir. Okuma devam ettiğinde belki fikrim değişir, bilemiyorum. 

                                                                    *** 
Son söz: Margaret Atwood'un, Damızlık Kızın Öyküsü'nün MGM/Hulu tarafından diziye uyarlanmasının ardından New York Times için yazdığı "Damızlık Kızın Öyküsü Trump Çağı'nda Ne Anlam Taşır?" başlıklı yazı Emre Akaltın çevirisiyle Sanat Atak'ta yer alıyor. Buradan okuyabilirsiniz.

Sıradaki kitap: Günden Kalanlar Kazuo Ishiguro
Okuma Partneri elmanın içi nam-ı diğer M. Barış Övün