Maya Masal Grubu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Maya Masal Grubu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2015 Cumartesi

MASAL IRMAKLARININ OKYANUSU

Çanakkale Kent Müzesi, ÇAYEK, Maya Masal Grubu ve Buğday Derneği işbirliğiyle gerçekleştirilen Masal Söyleşileri devam ediyor. 4 Mart 2015 tarihli söyleşinin konuğu Güneşin Aydemir, konusu ise "Masal Irmaklarının Okyanusu" idi.
 

Masal Irmaklarının Okyanusu 11. yüzyılda yaşamış Hintli şair Somadeva'nın derlediği bir eserdir. Derlemede Somadeva'nın Gunadhadya'nın günümüze ulaşamayan Brihatkatha adlı eserinden faydalandığı bilinmektedir. Dilimize Sanskritçe aslından Prof. Dr. Korhan Kaya tarafından çevrilmiştir. Eserin orijinal ismi Kathâsaritsâgara idir. Kathâ "masal", sarit "ırmak", sagara ise "okyanus" anlamına gelir. Üçü bir araya geldiğinde masal ırmaklarının okyanusu anlamı ortaya çıkar. Irmakların farklı kaynaklardan gelerek tek, büyük okyanusta toplanması gibi, Hint mitolojisinden, Hint halk masallarından ve destanlarından çeşitli kaynakların birleşmesiyle ortaya çıkan eser, ismini bu benzetmeden almaktadır.
Kathâsaritsâgara 22000 beyittir. 18 "lambaka" (anlamı:kitap, bölüm) ve çok sayıda "taranga"dan (anl:dalga) oluşur. Eser bir dua ile başlar. Her bir bölümün başında da tanrı Şiva, eşleri veya oğlu Ganeşa'ya edilen bir dua bulunur. Bölümlerin çoğu ismini, eserin kahramanı Naravahanadatta'nın evlendiği kadınların adlarından almaktadır. Bir çerçeve masal içinde iç içe hikâyelerden (yaklaşık 350 masal) oluşur. Bu tip masal koleksiyonu biçimi, tamamen Hint buluşudur. Bu özelliğiyle 1001 Gece Masalları'na da ilham verdiği düşünülmektedir.
Konuları çok çeşitlidir; hayvan masalları, Rgveda günlerinin vahşi efsaneleri, kan emici vampirler, tanrılar, insanlar ve kötü ruhlar arasında geçen korkunç savaşlar, şiirsel aşk hikâyeleri gibi.
Kathâsaritsâgara, dünyanın en büyük masal külliyatıdır. Şairi Somadeva, Boccaccio, Goethe, Caucer, Shakespeare gibi Avrupa Edebiyatı'nın pek çok önemli yazarını etkilemiştir.



Aşağıda bağlantısı verilen makalede eserde yer alan üç masal örneği, Sadık Mongoz, Çalgıcı Ve Cimri Adam ve Topdotta'yı okuyabilirsiniz.
*Bu yazı söyleşi notları ve Korhan Kaya'nın http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1242/14167.pdf  makalesinden derlenmiştir.



25 Şubat 2015 Çarşamba

MASAL VE EFSANELERDEKİ YARATIKLAR

Türk Dünyası Mit, Masal ve Efsanelerinde Yaratıklar başlıklı söyleşinin notları:2

 

Masal ve Efsanelerdeki Yaratıklar
Bu yaratıklar, masalların muradına erememiş varlıklarıdır. Onlar muradına erse, masallar öyle bitmezdi.
Masallarda (en çoktan aza doğru) 9 tip korkunç yaratık vardır: Dev, peri, cadı, canavar, ejderha, cin, Arap, şeytan, şahmeran
Efsanelerde çok daha fazla korkunç yaratık vardır: Cin, ejderha, al karısı, şeytan, cadı, peri, şahmeran, geçkinci... vs.
Masallarda tasvirler daha ayrıntılıdır. Efsanelerde sadece isimler geçer. Bu türün hacimsel özelliği ile ilgilidir. Masallar daha hacimli anlatılardır. Efsanelerde şahitlik vardır; "Benim başıma geldi", "Amca kızımın başına geldi, oradan biliyorum." diye başlar. Hepsi çok çirkindir, korkunçtur. Yöresel olanları vardır:
Davara: Doğu Karadeniz'de çok yaygındır. Karabasana, ağırlığa, benzer. Çok iri yarı ve şişmandır. Avcunun içinde bir delik vardır. Uyuyan insanın üstüne biner, çöker. Eliyle ağzını kapatır. Karabasandan farklı olarak o anda kişinin bilinci yerine gelir. Kişi, o delikten nefes alır. Başına gelen her şeyi net bir şekilde hatırlar.
Enkebir: Sivas'ta görülür. Belirtisi, simsiyah bir dumandır. Şekilsizdir. Enkebir bastığında kişi bilinçsizdir. Uyandırması çok zordur. Kişiyi aniden uyandırmamak gerekir. Duayla, ezanla uyandırılması tavsiye edilir.
Geçkinciler: Muğla yöresinde görülür. Cin tayfasına benzer. Kuyu kenarı, su kenarı gibi yerlerde bulunur. Alayıyla gezerler. Belirtisi durduk yere çıkan rüzgârdır. Kadınlara görünür ve defalarca geri gelir. Ancak bir hoca tarafından okunan muska ona verilirse ondan kurtulmak mümkündür.
Oğrak: Kars ve Ağrı'da görülür. Cin tayfasındandır. Şekilden şekle girer. Keçi, oğlak, kedi, köpek, tabut, ölü. Amacı sadece korkutmaktır, kişiye zarar vermez. Bağırma, çağırma, başka birine seslenme, okuma, üflemeyle kişi Oğraktan kurtulur.
Masal kahramanlarının korkunç yüzleri:
Onların amacı korkutmak değil, kahramanı var etmektir çünkü kahraman ancak onları yendiğinde, onlarla baş edebildiğinde kazanır. Masal baş kahramanının karşısındaki zıt, muradına erememiş kahramanların başında dev gelir.
Dev: Pek çok mitolojide vardır ve doğanın ta kendisidir. Zamanla algılar tersine döner, kötü, korkunç olanla birlikte anılır. Elbette iyi olanları da vardır. Anadolu sahalarında Ak, Sarı, Kara devler vardır. Bunlar bir masala girdiğinde saçından bir kıl ya da ortak eşyalarından birini verir ve uyarır: "Bak başına şu, şu gelecek. O geldiğinde bunu yap." Kahraman vakti geldiğinde o kıl veya ortak eşya yardımıyla üç seferde engeli aşar. Bunun dışında genellikle kötüdür. Örneğin Dev anası.
Devanası: Çok uzun tasvirleri yoktur. Olağanüstü büyüklüktedir. Bir dudağı yerde bir dudağı göktedir. Kaf dağının ardında yaşarlar. Su başında yaşarlar. Amaçları suyu durdurmaktır. Aileleriyle birlikte yaşarlar. Evleri vardır. Dağı, taşı kaldırabilirler. Dev anası memelerinin birini bir omzuna, diğerini diğer omzuna atar. Gaflet ânında bilerek ya da bilmeyerek kahraman dev anasının memesinden süt içer. Dev anası bunun üzerine "Bunu yapmayaydın seni yerdim ama artık benim evladımsın." der. Süt annelik, süt hakkı, bir kültürel koddur.
Tepegöz: Su başında güzel bir peri durur. Ona bir çoban tecavüz eder. Bu güzel, iyi, tatlı peri zamanı geldiğinde doğurmak için su kenarına gelir ve tepegözü doğurur. Bebek çobana beddua eder: "Bütün oban çeksin, bu günahın bedelini." Tepegöz büyür. Önce obanın çocuklarının kulakçıklarını, buruncuklarını ısırır, yer. Daha da büyüdüğünde koyunları, insanları yer. Tek gözlüdür. Eksikliği yüzünden haset eder, kötülüğe gider. Kahramanın tek gözünden şişlemesiyle ölür. Hasetten korunmak için nazar boncuğu takarız, "Elem tere fiş, kem gözlere şiş" deriz. Bunlar, bir kültürel koddur.
Periler: Su perileri çok güzeldir. Erkekler onlara hayrandır. Onları suya çeker. Başlarına türlü kötülük getirir. Sarıkız olarak da bilinir.
Cadılar: Yaşlı, dişleri dökük, uzun saçlı, çirkin kadındır. Anadolu'da süpürge yoktur. Cadı, küpüyle uçar. Genç kızları kaçırır, onları küpüne saklar. Cadının kaçırdığı genç kızların başına her türlü kötülük gelebilir. Kahramanın gelip onları kurtarması gerekir. Küp, bir kültürel koddur. Biz o yüzden sinirden küplere bineriz. Küpe binecek kadar sinirlendiğimizde bir cadının yapabileceği her şeyi yapabiliriz. Cadı, salt kötüdür. Kötülüğünün bir amacı yoktur, en saf, masum olana uzanır kötülüğü. Cadı, kaçırdığı kızları bir eve kapatır. Ona saçını taratır. O esnada baş parmağından veya başka bir yerden kurbanının kanını emer. Kanı emilen kişi, güçsüz düşer. Durumdan şüphelenir. Kahraman, onu kurtarmaya geldiğinde onu uyarır: "Cadının tarağını ve özel eşyalarını al." Kaçarken bu özel eşyalar, tarak, bir ormana döner, cadının önünü keser. Ve kurtulurlar. Cadı aynı zamanda vampirdir. Obur, eski kelimeyle ubur, kan emen anlamına gelir ve Batı dillerine buradan geçmiştir.
Tarak, bölmek, ayırmak anlamındadır. Anlatıda tam da bunu yapar, kahramanla cadının yollarını ayırır, bir ormana döner ve aralarına bir engel sokar.
Canavar: Cine benzemez. Genellikle dört ayaklı kurda, köpeğe benzer. Hareketle özdeştir.
Ejderhalar: Doğu ve batı ejderhaları vardır. Bizim masal ve efsanelerimizde büyük yılan şeklinde tasvir edilir. Türk mitolojisinde dünyayı çeviren bir büyük yılandır, Ebren. Onun hareketiyle gece gündüz oluşur. Yeraltına indiğinde kış ve gece olur. Yağmurları yağdırır. Yağmur duasına çıkıldığında ceketler ters çevrilir ve kurbağa sesi çıkarılır. Kurbağa sesiyle aslında çağırılan yılandır, Ebren'dir.
Ejderhaların ayakları, başları (3,5,7 ya da 9), boynuzları vardır. Ateş çıkarırlar. Nefesiyle her şeyi içine çeker, yutar. Karşındakini bu yolla etkisiz hâle getirir. Su kenarlarını tutarlar. Kahraman ortadaki başını, kulaklarını ya da boynuzlarını kestiğinde ölür.
Cin, Şeytan: Büyük duman, hortumla gelir. Her kılığa girer.
İyeler: Ateşin, ormanın, her şeyin bir iyesi vardır. Ne yapıyorsan onun iyesinden izin almalısın. Örneğin yemek yapıyorsan ateşin iyesinden izin almalısın. Ateşin iyesi Od Ana'dır. Kadınlar evde tüten bu ateşi asla söndürmemelidir. Yoksa her türlü kötülük gelir, onları bulur. Eğer taşınılıyorsa ateş söndürüldükten sonra kadın külleri elbisesinin yenine saklar. Gittiği yerde ocağını yeniden o küllerle tutuşturur.
İyeler birbirine karıştırılmaz. Ormandan avlanan geyik eti, evdeki ateşte pişmez çünkü orman yabanidir, eve, kadına, ocağa değmemelidir. Mutlaka arasında bir tepsi gibi aracı bulunur. Oysa evcil hayvanı pişirirken böyle bir aracıya gerek duyulmaz.
Korku masallarını çocuklara anlatmalı mıyız? Pedagojik açıdan uygun mu? Buna G.K. Chesterton'dan bir alıntıyla cevap vermek istiyorum. "Masallar, çocuklara ejderhaların var olduğunu söylemez çünkü çocuklar ejderhaların var olduğunu zaten bilirler."
Peki masallar çocuklara ne der? Ejderhaların yenilebileceğini, öldürülebileceğini... Bunun için vardırlar, umudu beslemek, inanmak için.
Korkunun mitleri, korkularımızla yüzleşmemizi sağlar. Onları nasıl yeneceğimizi söyler. O yüzden her dönemde, her yerde, geleneksel veya güncel formları anlatılmalıdır.

 

24 Şubat 2015 Salı

KORKUNUN MİTLERİ

Çanakkale Kent Müzesi, ÇAYEK, Maya Masal Grubu ve Buğday Derneği işbirliğiyle gerçekleştirilen Masal Söyleşileri yeni sezona Özcan Yüksek ile "merhaba" dedi. 14 Ocak 2015 tarihli ikinci söyleşinin konuğu Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Türk Halk Bilimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Pınar Dönmez Fedakar oldu.
Fedakar, Yüksek Lisans ve Doktora Programlarında “Türk Mitolojisi” ve “Mizah Teorileri” derslerini veriyor. Türk mitolojisi çalışmalarının analitik bibliyografyası ve Karakalpak efsaneleri hakkında tezler hazırladı Türk mitolojisinde anne arketipi, şehir efsaneleri, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde İzmir imgesi hakkında yazıları yayımlandı ve şu anda “Zaman Zaman İçinde: SOKÜM Masal Anlatıcıları Eğitimi” projesinde araştırmacı olarak çalışıyor.

 
 
Türk Dünyası Mit, Masal ve Efsanelerinde Yaratıklar başlıklı söyleşinin notları:1
 
Korkunun mitleri kimdir?
Türk dünyasının masallarının, efsanelerinin korkunç yüzleridir onlar. Biz kültürel olarak bu adları söylememeyi tercih ederiz. Üç harfliler deriz, iyi saatte olsunlar deriz, adını anmayalım deriz. Kimdir bunlar? Cinler, periler, şeytanlar, cadılar... Bu adını anmadıklarımızın bir de özel adları vardır; Al karısı, Al bastı, Congolos, Karabasan, Çarşamba karısı, Gulyabani... Cinlere  benzeyen bu yaratıkların yöresel olanları da vardır; Geçkinciler, Karakoncolos, Mekir...
Anadolu korku mitleri bakımından çok zengindir. Bunlar yöresel farklılık gösterebilir, farklı isim alabilir, farklı kötülük ve iğrençlikleri vardır ama bütün bu mahlukat ve mevcudat aslında folklordaki yaratıklardır ve hepsi geleneksel sözlü anlatmaların yani mitten masala uzanan sözün korkunç yüzleridir.
Folklordaki yaratıklar nerede bulunurlar?
Ormandaki kuytu alanların, dağ başlarının ıssızlığının, gecenin karanlığının, ölümün soğuk yüzünün, tenha ve tekinsiz olanın yaratıklarıdır bunlar. Tedbirsiz yolcuları gafil avlamak için bir kenarda pusuda beklerler. Bu gaflet ânından sakınmanın tek ve biricik yolu vardır; folklorun kaynağı olan sözlü anlatmaları, masalları, efsaneleri, bilmeceleri, tekerlemeleri anlatmak ve dinlemektir. Bu anlatılar, bize onların neye benzediğini, ne kadar korkunç olduğunu, ne kötülükler yaptıklarını ve yapabileceklerini anlatır. Aynı zamanda onlarla nasıl başa çıkabileceğimiz konusunda da bir fikir verir.
Bu anlatmalar, insanın hayal gücünün çok eşsiz bucaksız olduğunu gözler önüne serer. Aynı zamanda korkularımızın neye benzediğini, neden kaynaklandığını gösterir. Hepsinden önemlisi de bu korkularla nasıl başa çıkacağımıza dair bir reçetedir. Anlatmalarda yer alan bu yaratıklar, aslında korkunun mitleridir. Onlar korkumuzun vücut bulmuş hâlinden başka bir şey değildir. Bu durumda biraz korkudan bahsetmek gerek.
Korkuyu pek çok şeyle özdeşleştirilebiliriz. Sadece "an" ve "şimdi" ile özdeşleştiremeyiz. Korku ânın ya öncesinde ya da sonrasında vardır. Şimdide en korkunç şeylerle karşı karşıya kalsak, hatta ölümle yüzleşsek bile, fiziksel ve psikolojik olarak o anda karşılaştığımız şeye yoğunlaşırız, onunla mücadele ederiz. Korku, kaygı, bunların hepsi olabilecekleri beklemek ya da olmuş olanla sonrasında yüzleşme ânında ortaya çıkar. Korkunun sebebi, başımıza gelebilecekler, oluşacak olan kaostur. Kaos, bütün korkuları tetikleyen şeydir ve zıttı kozmosla bir arada bulunur. Yani düzensizlik ve düzen. Biri diğerini var eder. Bu zıtlıkların birliği prensibidir, gece ve gündüz, iyilik ve kötülük, kadın ve erkek... Ötekini ancak zıddıyla tanımlayabiliriz. Korkunun mitlerinin, tüm bu yaratıkların kaosla ilişkisi de ilk olarak yaradılış anlatmalarında ortaya çıkar. Yaradılış anlatmalarının en geniş şekli Altaylar'dan yani Sibirya'dan gelmiştir:
Başlangıçta karanlık bir su vardı. Karanlık, belirsiz su, kaosun ta kendisidir. Daha sonra herhangi bir şekle girebilir ama tanımlanamaz. Karanlığın içinde görülmez ama ışığı var edecektir. Altay Yaradılış anlatmasında her şeyden önce bu karanlık su vardır ve bu suyun üzerinde uçmakta olan iyiyi, beyazı, aydınlığı, doğruyu sembolize eden Tanrı Ülgen... Ülgen, Ak Nene'nin ilhamıyla yaratmaya başlar. Ak Nene o karanlık suyun içinden hiç görünmez. Sadece bir ses gelir. "Vara yok deme. Yok olup gitme. Ol de, ol." Bu bir ilham, bu bir istek. Ülgen yaratmaya başlar. Kaos, düzensizlik biter. Kötülük biter mi? Hayır! Sonra yeraltının, karanlığın, hastalığın, ölümün temsilcisi Erlik gelir.Yeraltında yaşar. Tam karşısında Ülgen vardır. Ülgen'le var olur. Bütün kötülüklerin açıklamasında, düzene ket vuran düzensizliklerde, hastalıklarda Erlik'le ilişki kurmak mümkündür. Aynı zamanda iyiyi tanımlayan, tabir eden de O'dur. O olmasa ne gökyüzü ne de tam olarak aydınlık tasvir edilir.
Şaman dualarında şöyle betimlenir: Çok atletik, iri, güçlüdür. Kaşları ve gözleri kömür gibi kapkaradır. Çatal şekilli sakalı dizlerine kadar iner. Bıyıkları domuz dişine benzer ve kulaklarına kadar uzar. Ağaç köklerine benzer boynuzları vardır. Saçları kapkara ve kıvırcıktır. Beli o kadar geniştir ki onu bağlayacak kuşak bulamazsınız. Boynu o kadar kalındır ki bir insanın kolları boynunun etrafına saramaz. İnsanların asla kaldıramayacağı şeyleri kolayca kaldırır. Yeraltında yaşar. Yeraltının kendi ayı ve güneşi vardır ancak hep karanlıktır. Bu diyarda aklınıza gelebilecek tüm ot, bitki, canlılar demirdendir. İnsanın göğüs kafesinden yapılmış kan doldurduğu bir kovası ve yemyeşil parlayan bir kılıcı olduğu söylenir. Yeraltındaki büyük denizin kıyısında yaşar.9 oğlu ve 9 kızı vardır. Kızlarına Kara Kızlar denir. Ülgen'in de 9 oğlu ve 9 kızı vardır. Kızlarına Ak Kızlar denir. Ak Kızlar mutlaka Şaman kıyafetlerinde yer alır. Çünkü Şaman'a yol gösterirler. Tıpkı Ak Nene gibi ona ilham verirler. 9 Kara Kız ise her kim iyiliğe, güzelliğe gitmek isterse, onu türlü hileyle durdurmakla görevlidir. Gücünü Erlik'ten alırlar. Bugün anlatacağım mahlukat ve garaiplerin hepsi Erlik'le, onda vücut bulan halk felsefesiyle mutlaka ilişkilidir. Korku, korkutmak, kültürel kodlarla hareket eder, onlarla beslenir, şekillenir.

5 Şubat 2015 Perşembe

BİLMEK İSTEYEN YOLA ÇIKAR

Bütün çocuk masallarında kahramanın bir yolculuğa çıkması, yolun sonunda değişmesi, dönüşmesi, gerçeğe, iyiliğe ulaşması boşuna olmasa gerek.
Masallar bizi bekliyor. Bilmek isteyen yola çıkar.
Özlemle beklediğimiz masal söyleşileri kente geri döndü.
24 Aralık 2014 tarihli ilk söyleşinin konuğu patronsuz dergi Magma'nın genel yayın yönetmeni Özcan Yüksek'ti. Geçen seneki ilk masal söyleşinde "1001 Gece Masalları ve Kent Ütopyası" konulu bir sunum yapan Yüksek, bu söyleşide ise bize sembollerin ardına saklanan gerçekleri anlattı.


Toplumları hiyerarşiyle ya da cehennemle korkutabilirsiniz ancak insanları hiçbir yaptırıma, çıkara bağlı olmadan da bir araya getirme yöntemleri vardır. Biz bugün masallar sayesinde bir aradayız. Çünkü masallar gerçeği anlatır. Masalın örtük dili bize gerçeği apaçık sunmaz. Masalın ardına gizlenen gerçekleri anlayabilmek için bazı anahtarlara sahip olmak gerekir. Bu anahtarları uzun okumalar, iç yolculuklarımız sayesinde buluruz. O anahtarlara sahip olduğumuz zaman masal bize gerçeği anlatmaya başlar.
Masallarda kırk odalı, bin odalı saraylar vardır. Evin sahibi misafirini yalnız bırakır gider. Giderken bütün anahtarları verir. "Her odaya gir, gez dolaş, keyfini çıkar ama şu son kapıya girme, yoksa bütün felaketler seni bulur," der. Misafir gezer dolaşır sonunda merakına yenik düşer ve açmaması gereken kapıyı açar. O kapı kilitlidir, açılmaması gerekir çünkü hepimizin korkuları vardır. O kilitli kapı korktuğumuz, kaçtığımız şeyleri temsil eder. Masallar insanların arzularını çok da sınırlamaz. Diğer 39/999 kapı açıktır size. O kapalı kalması gereken kapı ölçülü olmayı simgeler aynı zamanda. Her şeyin bir ölçüsü vardır. O ölçünün ötesi o mahalle, ülke, gezegen için kıyamettir. Bugün tüm gezegen, o açılmaması gereken son kapı açıldığı için can çekişiyor. Masallara bu gözle bakın. Dünyayı masallar kurtaracak dediğimiz zaman kastettiğimiz bu. Yoksa burada toplanıp birbirimize masal anlatmak değil.
Masallarda devler vardır, halılar uçar, lambadan cin çıkar, dağlar koşar. Bunlar gerçek dünyamızda yokmuş gibi gözükür. Tıpkı biz bir dağı hareket etmiyor gibi görürken aslında onun hareket ediyor olması gibi. Masal, gerçeğin kendisini kendi eğretileme yöntemiyle bize güzelce anlatır. Biz gerçeği ya var, ya da yok görürüz ve öyle kabul ederiz. Oysa masalın gerçeği ele alış biçimi bizden daha doğrudur. Dünyada sürekli bir devinim var. Sular yükseliyor, çekiliyor, kıtalar birbirini itiyor. Dağlar ilk oluştuğu andaki gibi değil. Dağlar yürüyor, koşuyor. Dağların kıtaların birbirini itmesiyle oluştuğunu jeoloji bilimi bize yeni söylüyor. Oysa masal bu bilgiye her zaman sahipti.
Şu anda çok bireyci bir çağda yaşıyoruz. Romanlarda bir yaratıcı yazar vardır. Oysa masallarda çağlardan damıtılan, süzülen bir bilgi aktarımı vardır. Ve bu yönüyle romandan daha güçlüdür. Masallar tüm insanlığa ait dertleri, meseleleri anlatır. Hepimizin bildiği masallar var. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler gibi. Yedi cücelerin hepsi erkek ve karşısında bir kadın var. Masal o kadına diyor ki, senin orada gördüğün erkekler ruhsal olarak, beden olarak olgunlaşmamış. Sen etkilenebilirsin ama onların büyümesini beklemen gerek. Bu, henüz aşk değil. Yedi cüce bir benzetmedir. Masallarda üvey anne, asla üvey anne değildir. Üvey annenin aynaya baktığında gördüğü, karşılaştığı kendi yüreğidir. Bu masal bize, gerçek aşk için büyümeyi beklemek gerektiğini söylüyor.
1001 Gece Masalları'ndan bir masala bakalım, Kesilerek Öldürülen Kadın, Zenci Reyhan ve Üç Elma. Bu masalın anahtarları nelerdir?
Masalı bilmeyenler aşağıdaki linkten pdf dosyası s.263'ü açarak okuyabilir.
http://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=24&ved=0CCsQFjADOBQ&url=http%3A%2F%2Fm.friendfeed-media.com%2F19d78a78ff7bc0b4c85b73d6bf7a31d787d90ab9&ei=ukzTVPmZD833apG0gMAD&usg=AFQjCNEkXT-kRWEmM4YwsQQzjOvrtJoebA&sig2=vsiWdZJp7rokLp_nHnFRng

1001 Gece Masalları aslında tek bir kişiyi anlatır. Oradaki vezir de, hükümdar da, cellat da tek bir kişidir.
"Vezir", aklı simgeler, "hükümdar" duyguları, gücü, "cellat" öfkeyi, "zenci" içimizdeki karanlığı, kıskançlığı, kötülüğü... Masallarda bütün kötülükleri zenciler yapar. Masallar ırkçı değildir, zenci bir semboldür, herkesin içindeki kıskançlığı, kötülüğü, karanlık yanları simgeler. Masallardaki aldatma, gerçek bir aldatma değildir. Erkeklerin kıskançlık duygusunu tarif eder, bilinçaltını ortaya çıkarır. Bir yanlış anlamadan kaynaklı ani öfkeyle, karısına zarar verdiğinde olacakları gösterir. İçindeki kıskançlığa hâkim gelmesi, yenmesi gerektiğini anlatır.
Kesilerek Öldürülen Kadın, Üç Elma ve Zenci Reyhan polisiye bir masaldır. İçinde gerilim unsuru vardır. Batıda ilgi çeken ancak yanlış yorumlanan bir masaldır.
Vezir neden suçluyu aramıyor, üç gün eve kapanıyor da çözüm için uğraşmıyor diye düşünebilirsiniz. 1001 Gece Masallarında "üç" sonsuzluğu temsil eder. Aslında vezir sonsuza kadar suçluyu arıyor. Hepimiz içimizde bir suçluyla yaşıyoruz. İnsanın içinde suçluluk duygusu, vicdan vardır. Bunu söküp atamayız. O yüzden vezir dışarı çıkıp katili aramıyor. Bir cinayet işleniyorsa buna bireysel mesele gözüyle bakamayız, bu toplumsal bir meseledir. Bir kişinin yaptığı tüm toplumu etkiler. Geçmiş toplumlar, suçun, kötülüğün önüne geçmek, engellemek için bu bilgiyi masala yedirmiştir. Vezirin üç gün evde yalnız kalması vicdanıyla baş başa kalmasıdır. Bizi içimizdeki kötülükten koruyan, öfkeyle başkalarına zarar vermemizi engelleyen de bu vicdandır işte, cezaevi ya da cehennem korkusu değil.
Masallarda kelime seçimleri asla sıradan değildir. Vezirin en sevdiği küçük kızına sarılmasında bir hikmet vardır. Bir anne ya da baba bir çocuğunu daha çok sevebilir mi? Neden o zaman en sevdiği küçük kızı diyor burada? Çünkü en küçük, en masum, kirlenmemiş olandır. Onunla kucaklaştığımızda en kötü yanımızı da görmüş oluruz. Kıskançlık hepimizin içinde vardır ancak en masum, saf olana baktığımızda içimizdeki karanlığa teslim olmayız. Vicdanımız bizi durdurur.
Masallar unutuldu ve bugün gezegenimiz doğasını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya.
Masallar ürkütücü gerçeğin içinden nasıl çıkacağımızı anlatıyor. Masalları anımsa, masalları oku, masalları anla. Güneşin altında söylenmesi gereken her şeyi onlar binlerce yıl önce söyledi.
Dipnot:
Masal söyleşilerinin bu yıl yeni bir yerel destekçisi var, Maya Masal Grubu. Grup üyelerinin iyi cadılardan oluştuğu söyleniyor. Duyduğuma göre bahar aylarına doğru bir de masal festivali düzenleyeceklermiş. Benden söylemesi.