3 Şubat 2017 Cuma

HANİFE ALTUN'A SORDUM

Öykücülere Sordum onuncu ayı geride bıraktı. Bu süre zarfında 12 farklı öykücüye yönelttim sorularımı. Her ay öyküye dair bir unsurun farklı isimler tarafından irdelenmesine ve bir arada sunulmasına aracılık etmekten büyük keyif aldım. Onuncu soru bittiğinde, yeni sorular aramak yerine, bu on soruyu her defasında yeni bir öykücüye sormak ve aynı konularda cevapları arttırmak istediğimi fark ettim.
Öykücülere Sordum Hanife Altun ile devam ediyor.





Öykü ne değildir?
Çok zor soru. Neyi öykünün dışına koyabilirim diye düşündüğümde bir şey bulamıyorum. İstisnasız hepimiz bir hikâyenin/öykünün içine doğuyoruz (ki öncesi de bilmediğimiz ayrı bir öykü) içinde var olduğumuz, “yaşam” denen süre boyunca oyalandığımız yere çoğunluk dünya dese de ben, kocaman bir rahim gibi algılıyorum bunu. Burada geçen her saniye, meydana gelen her kıpırtı hikâyeye dâhil. Bununu dışında kalan bir şey varsa ancak o hikâye/öykü değildir. Böyle düşününce henüz akla gelmemiş, hayal edilmemiş olan şeyler öykü değildir diyebilirim.

Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?
Şiir çok var. Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğum şair, diye düşünce ilk aklıma gelen isim Didem Madak . Umursamanın, dert edinmenin potasında eritip-yoğurup; kıyısını, köşesini, dibini ezber ettiklerini alaycı, umursamaz, dipdiri bir başkaldırıyla aktarış biçimini, o üslubu kendime çok yakın buluyorum. Onun her dizesini istisnasız, ayırımsız bu paylaşım başlığı altına ekleyebilirim. Şu an ilk aklıma geleni söyleyeyim
“Kimbilir çocuklar doğacak bahara
Babası canı cehenneme çocuklar”
Bir de şiirler var. Kendimde şiire ait anımsadığım en eski kayıtlara kadar indiğimde karşıma çıkan ilk şiir olması bakımından önemli olan Edip Cansever’in şu dizelerini de paylaşmak isterim.
“Ey yağmur sonraları loş bahçeler, akşamsefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum”
Ve bir de onlu yaşlarımın ortalarına kadar dilime pelesenk olmuş bir cümle var ki, kendimle çok özdeş bulmam bakımından, bu cümlenin geçtiği Behçet Necatigil’in şiirinden şu tek dizeyi de eklemeden geçemeyeceğim.
“Çocukluğun soyadı,  evimize gidelim”
Ve en son olarak her ne kadar şair/şiir denilmese de Aysel Gürel’in şarkı sözlerini de buna dâhil etmek isterim. Şiire dair bir bilincin, farkındalığın oluşması açısından en önemli etkenlerden biridir o şarkılar, benim için. Birden fazla oldu ama…

Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?
Buna çok katılmıyorum. Atmosfer betimlemelerden ibaret değil, olmamalı da. Gerektiği yerde, gerektiği kadar olmalı. Betimlemelerden ibaret bir atmosfer kurmaya kalkıştığımızda bu sıkıcı, yavan ve lezzetsiz bir şey olacaktır. Betimlemek yerine gösterme yoluyla inşa edilmiş bir atmosfer tercihim. Hele ki söz konusu öyküyse, az sözle çok şeyi anlatmak mecburiyetin var. Uzun uzadıya ılık bir sonbahar tasviri yerine, ince bir hırkayla, yere dökülmüş yaprakların üstünde yürürken gördüğümüz öykü kişisi benim için çok daha işlevsel.
Belki de yaşadığımız çağın gereği olarak, her şey görsel algı üzerinden alınıp, aktarıldığı için bu, böyle. Birçok şeyin tarifi değişti. İş saati metrobüste oturacak yer bulmuş insan sevinci, diye bir tarif var artık. Çocuklar gibi sevinmeye hiç benzemeyen bir tarif bu. Yani, ah! Nerede o eski betimlemelerJ Uzun ve “incelikleri” şeyler anlatıp, anlayacak vakti yok kimsenin. Maalesef yok.

Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?
Bunun aksi pek mümkün değil gibi. Çağa/döneme ait yapılar, eşyalar, araçlar anlatı içinde yer aldığında bu da bir nevi tanıklık oluyor kanımca. Sosyal ve siyasi olaylar bağlamında bir tanıklıktan söz ediyorsak da yaşadığımız dönemde meydana gelen olaylara kayıtsız kalmak olası değil. Önemli olan bunun bir bildiri, bir slogan, bir manifesto, bir siyasi söylem tadında ve bir görev bilincinde metne boca edilmemesi. Bütün mesele, çağında cereyan eden olayları kendine dert edinip, içinde süzdükten sonra dibe çöken malzemeye yeni bir biçim verip ortaya koyabilmekte. Bu tanıklık senin dünya görüşünden izler taşıyabilir elbette ama bir sürü bileşen arasında, hissedilen bir tat olmalı sadece. Bütünün içinde erimemiş, ayırt edilen bir topak gibi durmamalı, işaret etmeli fakat doğrudan göstermemeli.
 
Ernest Hemingway, "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: 'Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,' diye düşünürüm," diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?
Sadece yazarken değil herhangi bir konuda tıkandığımda ya da ne yapacağımı bilemediğimde, bir çözüm bulmaya çalıştığımda başvurduğum tek yöntem, mümkün olabildiğince tenha ve sessiz bir mecrada saatlerce yürümek. Yazarken tıkanmak özelindeyse, iyi metinler okumak, iyi bir müzik/film de bir ışık yakıp, bir yol açabiliyor bana.

Dil amaç mıdır, araç mı?
Dil benim evimdir.
                                                                                                                                                      
Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?
Olmuştur, oluyor, olacaktır da. Spesifik bir örnek gelmiyor aklıma fakat bu uzun uzun anlatmak isteği ya da o öykü kahramanının beni daha uzun anlat talebi değil de, “Bu olmadı” diye benim içime sinmeyişleri,  ya da karakterlerin “Ben olmadım. Ben burada böyle mi tepki verirdim, öyle davranır mıydım hiç?” itirazları şeklinde oluyor. Uzun ya da kısa anlatım ölçüt değil. Karakteri mümkün olan en iyi şekilde potsuz, kırışıksız metne, metni de karaktere oturtabilmek aslolan. Karakter dışında kurgunun ve meselenin kendisi için de söz konusu olabiliyor bu olmama, yerine oturmama hali, yeniden kurma gereği. Mecburen bozup bozup yeniden inşa ediyorum öyle zamanlarda. 
 
İlhan Berk "Anlam ve Anlamı Aşmak" başlıklı yazısında, "Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar," diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?
Anlamı hiç aşmadım nasıl bir şey bilmiyorum J Anlamı aşmak, bunu amaçlamadığınızda mümkün olur ancak. Türkü sözleri geliyor aklıma anlamı aşmak diye düşününce. Acıyı, kederi, yası, sevinci, mutluluğu bir süre içinizde biriktirip hapsettikten sonra, onun sizdeki yansımasını dışarı bıraktığınızda anlam filan kalmaz ortada. Damla dediğinizde bir kavramı, anlam yükünü işaret etmiş olursunuz fakat o damla birikip birikip yere düştüğünde anlam aşılmış olur. Kurulup, planlanarak yapılabilecek bir şey olarak görmüyorum. Bunu öyküde yapmak ne kadar olanaklı emin değilim, şiir bunun için daha elverişli bir tür diye düşünüyorum. Öykü gibi düz yazı ve somut anlatıma dayalı metinlerde, anlamı aşmak kurallar, yasalar, teknik ve anlatım türleri diye dayatılan çerçevenin dışına çıkabilmekle mümkün olabilir.
İlk aklıma gelenler: Leyla Erbil’in anlamı eğik, büküp ona yeniden şekil verdiği metinler, Latife Tekin’in türleri, anlatı tekniklerini harman ettiği, çerçevenin dışında kendisine yepyeni bir alan yarattığı, gerçek üstü mü, fantastik mi, toplumcu gerçekçi mi, bilinç akışımı, ne olduğunu tanımlayamadığınız, hepsinden biraz olup, hiç biri olmayan anlatı tekniği. Sevim Burak’ın “Ne diyor bu kadın?” diye, dönüp dönüp başa sardığınız, elli kere okuduğunuz, elli birinci kerede yine anlaşılmayacağını bilerek kendini okutan metinleri.

Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir? Öykücü metnin neresindedir?
Öykücünün “anlatıcı” kimliğiyle metne dâhil olmasını sevmiyorum. Bu bir kusur. Birinci tekil kişi, “Ben” anlatıcı dışında bir “aktarıcı” anlatıcıya yer vereceksek bile sadece duvarın üstünden uzanıp gördüğü kadarını söylemeli bize.
Öykücü metnin herhangi bir yerinde olabilir elbette ama görünür ve duyulur olmamalı. Öykücü, kendisini öyküde anlattığı kişiler dışında biri olarak görmemeli zaten. Öykücü de bir insan nihayetinde, anlatılan da Âdem’den bu yana var olan herkesin hikâyesi. Milyar tane çeşidi varmış gibi dursa da temel özellikleri aynı olan yekpare bir şey değil mi insan-lık-? Bence öyle J Özetle, öykücü bağırmadan metnin herhangi bir yerinde buyursun, gezinsin.

"Eserin ilk hâli bok gibidir" demiş Ernest Hemingway. İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek.... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Benim durumum Hemingway’in dediği kadar bile değil. Bende ilk hâl, denen şey birkaç cümlelik ya da bir paragraflık hiçbir anlam ifade etmeyen notlardır.  Misal, kitapta yer alan “Benim Fikrim Ağrıyor Hocam” adlı öykünün ilk hali şöyle:
Otuzlu yaşların ortasında genç bir kadın var. Varoluşsal sıkıntıları filan olacak. Buna bir tane son gün hikâyesi yazılacak. Karaköy/Kabataş sırtlarından sahile inen bir mahallede yaşıyor olacak. Vazgeçmeyi aktaracak bir imge bul. Başta bir barfiks demiri göstereceksin, hikâyenin sonunda barfiks demirinde muallak bir son.
Benim bütün taslaklarım ve ilk halim buna benzer biçimdedir. (Neyse ki Hemingway görmüyor bunu) Sonrasında hemen yazıya geçirmem birkaç gün birlikte dolaşırız, ayrıntılar oluşur, ilerleyeceği hattı belirlerim. Zihnimde tanıdık ve yaşanmış bir olay kıvamına gelene kadar bekler. Süreç tamamlandığında çok da kaba sayılmayan bir işçilikle yazıya aktarırım. Bittikten sonra ince işçilik diye tabir edilen düzenlemeleri yapar, birkaç zaman sonra yeniden üstünden geçmek, son halini vermek üzere soğumaya bırakırım. Bu sürede bir-iki aydan az olmaz.

1 Şubat 2017 Çarşamba

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (32)



Çocukluğumda babamın anlattığı masallardan birisi yarım kalmıştı ya da bana yetmemişti. O zaman da adım gibi biliyordum ki o yarım kalan masalı babam kafasından uydurmuştu. Kaç kez istedimse de bir türlü devamını anlattıramadım. Çünkü babam ne anlattığı masalı hatırlıyor ne de artık daha fazla uydurabiliyordu. 
Televizyondan izlediğim çizgi filmler ve sinema filmleri bana çok ilginç geliyordu. Bunları oynayanlardan çok bu filmleri nasıl yazdıklarına merak salıyordum. Babam Ziraat Bankasında çalışıyordu. Başak Çocuk adlı bir dergi getirmişti. Bu dergiyi bankanın çıkarması çok ilgimi çekti. Şiirler, hikâyeler, resimler, karikatürler, ilginç bilgiler vardı bu dergide. Kimlerin yazıp çizdikleri de altlarında üstlerinde yazıyordu sayfaların.  Ben de yazmak ve çizmek istedim. Diğer bankaların da böyle dergiler çıkarıp çıkarmadıklarını sordum babama. İş Bankası ve ŞekerBank’ın da çocuk dergileri olduğunu öğrendim. Onları da edindim. Sonra, Milliyet Çocuk, Türkiye Çocuk dergilerinin varlığını öğrendim. Bütün bunları okurken kendim de şiirler, düz metinler yazmaya resimler, karikatürler çizmeye başladım. Bunları öğretmenlerim ve arkadaşlarımla paylaşıyordum. Beğendiklerini gördüm. Mutlu oluyordum.  Ağabeylerim sayesinde çizgi romanlarla tanıştım. Mister No, Yüzbaşı Volkan, Zagor, Baltalı İlah, Rex, Conan, Kızılmaske. Bunlara bakarak ben de çizmeye, sahneler oluşturmaya başladım. Çizdiklerim ve yazdıklarım bir ya da iki sahneden öteye gitmiyordu. Tarkan ve Kara Murat çizgi romanlarını heyecanla takip ediyordum. Tabii ki bunları ağabeylerim getiriyordu eve. Aynı şeyleri ağabeylerim de yapıyorlardı. Yazıyorlar, çiziyorlardı.
Bir gün Yavuz ağabeyim sinemada izlediği bir filmi anlattı. Anlattıkça coşuyor, el ve yüz hareketleriyle filmin her saniyesini izlemişim gibi oluyordum. Beni de götürmesini istedim. Yaşım henüz küçük olduğu için televizyon filmleriyle yetinmek zorunda kalmıştım.
Büyük ağabeyim Cengiz, bir gün bir sürpriz yaptı bize. Karagöz ve Hacivat oynattı evimizin içinde. Heyecanla izliyorduk. Mum, perde, çubuklar, gölgeler, kartonlar, boyalar…. Hepsi bir araya gelmiş ağabeyimin sesinde hayat bulmuşlardı.  Bunu ben de yapmalıydım.
Okulumuza kukla oynatıcıları gelmişti. Onların kukla olduklarını bildiğim halde nasıl olur da bu kadar bana heyecan verdiğini sorguladım. Bütün iş anlatıcıdaydı, o kuklaları oynatan ve seslendirenlerde… Bu müthiş bir şeydi.
Büyük dayım bana Pinokyo kitabını almıştı. O zamana kadar Cin Ali’den başka kitap okumamıştım. Pinokyo’yu bir solukta bitirdim. İncesu, Ertuğrulgazi İlkokulunda, sınıf öğretmenim Ayşe Sarıkoyun, Türkçe dersinde “Kim okuduğu bir hikâyeyi anlatmak ister?” diye sorduğunda, ne zaman parmak kaldırdım, ne zaman kendimi kara tahtanın önünde buldum, bilemiyorum.
Ben anlattıkça sınıf heyecanla dinliyor, öğretmenim gülümseyerek izliyordu.  Zil çaldığında öğretmenim çocukların gözlerine baktığını hatırlıyorum. “Devam etsin mi, teneffüse mi çıkalım?” diye sordu.  Sınıf “etsiiiiin” diye bağırdı. İki ders saati boyunca Pinokyo’yu anlatmıştım.  O an zaman durmuştu. Sadece ben anlatıyordum ve çok mutluydum.  Böyle bir hikâye yazabilmeyi diledim.
Ağabeylerimle evde film sahnelerinden replikler canlandırıyor, bazı replikleri kendimize göre değiştiriyor, en ciddi sahnelerde komik cümleler söyleyerek kahkahalara boğuluyorduk. Anlatmak güzel bir şeydi. Hem de çok güzel. Evet, bu işi kafaya koymuştum. Anlatacaktım.
Şimdilik anlattıklarım sözle sınırlıydı. Yazmıyordum. Yazamıyordum. Karikatürlerle idare ediyordum.
İncesu Ortaokulunda, okulca Abdullah Şahin tiyatrosunu izlemiştik. Tıka basa dolu salondan çıt çıkmıyordu, sadece gülerken bozuyorduk sessizliği.  Oyuncular selam verdiğinde ayakta alkışlanmışlardı. Bense böyle bir oyunun nasıl yazıldığını merak etmiştim. O sahnede olmaktan daha cazip geliyordu onların konuşmalarını, hareketlerini birisinin yazmış olduğunu bilmek beni daha çok çekmişti.
Bu arada dergiler ve çizgi romanlarla ilişkim devam ediyordu. Bulvar, Milliyet, Cumhuriyet gazeteleri kitaplar veriyorlardı. Onları okumaya başladım.  Kendi başıma para biriktirip bir kitap almaya karar verdim. Kumbaramda biriken parayı hesapladığımda Safahat’ı alacak kadar param olmuştu. Okulda İstiklal Marşı’na hayran olmuştum ve Mehmet Akif’i mutlaka okumam gerektiğini düşünmüştüm. Onun gibi şiirler yazmaya çalıştım. Sonra Mustafa Kemal, her gün kara tahtanın üzerinden gözlerime bakan bu adam sadece bir komutan mıydı? Sadece bir Cumhurbaşkanı mıydı? Kimdi bu adam? Onu araştırmaya başladım. Onun binlerce kitap okumuş olduğunu, onlarca kitap yazmış olduğunu öğrendim. Nutuk okumaya başladım. Ne kadarını okudum hatırlamıyorum, okudukça hayranlığım artmıştı. Karar vermiştim. Ben de cumhurbaşkanı olacaktım. Hem Barış Manço izliyordum o sıralar, o da Cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Ondan da etkilendim sanırım. Dedim ki o kadar kitabı okuyup ben de cumhurbaşkanı olacağım. Tabii, arkadaşlarım güldüler. Ben de güldüm.
İncesu Lisesinde röportaj ve açık oturum yapmayı öğrendim. Münazara, bilgi yarışması gibi etkinlikler hoşuma gidiyordu. Edebiyat öğretmenim Remzi Baykaldı, benden bir okul gecesinde bir monolog oynamamı teklif etti. Anan “Yahşi Baban Yahşi”, hâlâ hatırlarım. Bu monoloğu oynadığımda salondan alkışlar yükseldiğinde artık kararım daha da netleşmişti. Ben anlatmaya devam etmeliydim. Ama kendi yazdıklarımı anlatmak istiyordum artık.
Annemle, komşularımızla röportajlar yapmaya başladım. Pekmez nasıl kaynatılır, mantı nasıl yapılır falan. Benim röportajlarım komikti. Hoşuma gidiyordu komik şeyler yazmak ve anlatmak. İnsanları güldürmek istiyordum.
Deve Kuşu Kabare, Nejat Uygur, Levent Kırca tiyatrolarını kasetlerden yüzlerce kez izlemiş, dinlemişimdir. Bu oyunlardan yazmalıydım.
Lise ikinci sınıftan itibaren Kayseri Fevzi Çakmak Lisesinde okumaya başladım. Yeni bir çevre, yeni arkadaşlar, yeni öğretmenler… Alışmam uzun zaman aldı. Yeni arkadaşlarımla futbol oynamaya gitmiştik. Orada bir amatör takımdan teklif aldım. Kaleciliğim fena sayılmazdı. Futbolla da içli dışlı olmaya başlayınca önemli futbolcuların hayat hikâyelerini araştırıp defterlere yazmaya başladım. Radyodan maçlar dinlemeye başladım. Murat Ünlü’nün Fenerbahçe–Bordeaux maçını anlatmasını ve Galatasaray- Neuchatel Xamax maçlarını dinlediğim anları asla unutmadım. Hayalimden maçlar anlatmaya başladım. Sesimi kaydedip dinlemeye başladım. Anlatmak hâlâ hoşuma gidiyordu. Kayseri’deki Alemdar Sinemasının önünde çizgi romanları değiş tokuş usulü ediniyorduk. Sonra bunlar kayboldu, nereye gittiler, onlara ne oldu, hatırlamıyorum.
Üniversiteyi kazandığımda değişen çevrem beni altüst etmişti. Anlatmaktan, okumaktan uzak kalmıştım. O sıralar Salim Karakaya adlı arkadaşımla film senaryosu yazmaya karar verdik. Cengiz ağabeyimin daktilosunu aldım. Salim’le haftalar süren bir uğraştan sonra macera dolu bir hikâyeyi anlatan senaryo yazdık. Çok mutluydum. Artık yazılı bir eserimiz vardı. Okuyan bütün arkadaşlar sevmişti. Sonra Kaybettik senaryomuzu. Çok üzülmüştüm. Yıl, ya 1990 ya da 1991 idi.
1991’de üniversitede bulduğum büyükçe yağlı bir kâğıda uydurma haberler, hikâyeler, arkadaşlarımla yaptığım röportajlar, karikatürler dizerek bir gazete oluşturdum. Çok sonra öğrenecektim ki ben bir fanzin yapmıştım. Çok sevdi arkadaşlarım devam etmemi istediler ama o kâğıttan bir daha bulamadım. Sonrasında dersler, sınavlar derken okumaktan ve yazmaktan hayli uzak kaldım.
Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesinde Uzunlu kasabasında Atatürk İlkokulunda göreve başladım. Belirli gün ve haftalarda oynanmak üzere çocuk oyunları yazmaya başladım. Şiirler, resimler…
Ev arkadaşım Osman Akbaş bir müzik öğretmeniydi ve bana gitar çalmayı öğretti. Yazdığım şiirlerden bazılarını bestelemeye başladı. Artık ben bir söz yazarı olmuştum. (Osman Akbaş, çıkardığı albümde sözlerini yazdığım iki şarkıya 2016’da albümünde yer verdi.)
Uzunlu Lisesi’ne atandığımda Ali Akbaş, Ayhan Karataş adlı öğretmen arkadaşlarımla üç sayı çıkarabildiğimiz Yaren adlı bir dergi çıkardık. 2000 yılıydı.
Okulumuza gelen gezici kitap satıcılarından Nobel Ödüllü Kitaplar, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz serilerini aldım.  Artık okumaya başladım. Mizah çok hoşuma gidiyordu bu yüzden Nobelli kitaplardan önce Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ları okudum.
Askerliğimi Yedek Subay Öğretmen olarak Bingöl’ün Solhan İlçesindeki 28 Ağustos İlköğretim Okulu'nda yaparken çok satan kitaplar serisini aldım. Artık iyice okumaya başladığımı anlamıştım.
2009’da bir edebiyat dergisine (Ortanca) bir deneme yazısı gönderdim. Yazım yayınlandığında çok mutlu olmuştum. Artık edebiyat dergilerine yazılar göndermeye başladım. Neredeyse hiçbiri yayınlanmadı. Çok üzüldüm ama çalışmaya devam ettim. Kayseri’de tanıştığım birkaç şiir yazan arkadaşlarla bir dergi çıkarmaya başladık. Bu derginin adı Çıngı idi. Yazdığım denemeler, öyküler, şiirler bu dergide yayınlanmaya başladı röportajlarım da. Dergi bana yetmemeye başladı. Ben öyküler yazmak istiyordum. Öykülerimle devam etmek istiyordum. Dergi bana yetmez olmuştu. Ayvakti adlı dergiye gönderdiğim bir öykü yayınlanınca yerimde duramaz olmuştum. Bu arada Mustafa İbakorkmaz adında bir entelektüelle tanıştım. Konya’dan Murat Çelik’in çıkardığı Habis’te de öykülerim yayınlanmaya başladı. Sonra öykülerim dergilerde görünmeye başladı. Beni Esrar dergisini çıkaran ekiple tanıştırdığında bir derginin daha kaliteli olması için neler gerektiğini canlı kanlı insanlardan öğrenmeye başladım. Arkadaşım Baki Karcı ile Semaver Öykü dergisini çıkarmaya başladım. İki ayda bir yayınlanan dergimiz altı sayı sürdü.
Dünyanın Öyküsü dergisi yayın yönetmeni Özcan Karabulut’u Dünya Öykü Günü etkinliği için Kayseri’ye davet etmiştik. O sırada önemli bir etkinlik yaptığımızın farkında değildik. Bu etkinlik öykü çevresinde duyulunca bir anda kendimi Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nde “Öykü Dergileri Öykücüler İçin Okul mudur?” başlıklı panelde konuşmacı olarak buldum. Artık edebiyat dünyasının içerisine girdiğimi anlamıştım. Birçok saygın yazar, yayıncı ve editörle tanıştım. Okuduğum kitaplar, yazdığım öyküler değişmeye başlamıştı. İlk kitabımın editörü Ayşe Akaltun ile de orada tanıştım. Hazırladığım dosyayı Notabene Yayınevi'ne gönderdim. 2014’ün Nisan ayının başında ilk öykü kitabım Aşk Bilirkişisi yayınlandı. Üç hafta sonra ikinci baskıyı yaptı. Ben daha kitabın heyecanını yaşarken ikinci baskının yapılması beni hayli şaşırtmıştı. Sevinmiştim elbette. Esrar Dergisi ekibinden olan Alptuğ Topaktaş’ın yoğun ısrarı ile kitabı Orhan Kemal Öykü Yarışması'na başvuru süresinin dolmasına iki gün kala posta ile gönderdim.

Aşk Bilirkişisi, yarışmadan “Özendirme Ödülü” alınca şaşkınlığım iyice artmıştı. Sanırım ben bir yazar olmuştum. İmza günleri, etkinlikler, fuarlar, söyleşiler hayatımın, bir parçası olmuştu.
Dergilerle ilişkilerim artmıştı. Artık öykülerimle dergilerde yer bulabiliyordum.
Bu günlerde öykücü Mustafa Kömür ve şair Alptuğ Topaktaş ile Yazın Burcu ekibini kurduk. Öykü Burcu ve Şiir Burcu adlı fanzinleri çıkarıyoruz. 


2016’da ikinci dosyam Tengizek Destanı’nın Okunabilen Kısmı Alakarga Yayınları tarafından yayınlandı.
Bu Şubat ayında üçüncü kitabım ve ilk romanım yayınlanacak.

Babamın yarım bıraktığı masal beni nerelere getirmişti. Babamın, o uydurma masalının beni nereye gerdirdiğin farkında olmadığını adım gibi biliyorum.