19 Mart 2018 Pazartesi

Mevzumuz Öykü: Kadire Bozkurt ile söyleşi*


“Öykü, şiirden büyük, romandan küçük değildir.”



Öykü ne değildir?
Plastik değildir mesela. Ağzı rujlu, yanağı pembe, cildi porselen, süslü püslü kutulu bebek değildir. Yatırınca gözünü kapasın da kaldırınca açsın, uysal, uyumlu olsun, bıraktığın yerde dursun... Değildir. Şiirden büyük, romandan küçük değildir. Ölçüye tartıya gelmez. Sıkıcı, sıradan, sahtekâr, kibirli, hesapçı değildir.
Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer... 
Kuş Koysunlar Yoluna- Nilgün Marmara
Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?
Bizim için fiziki anlamda dünya neyse odur sanırım. Yalnız insanlar olsaydı da ağaçlar olmasaydı mesela. Kediler, papatyalar, gökler ve çimenler, koltuklar, hasır tabureler, divanlar ve sedirler olmasaydı. Kahramanlarımız hiçliğin ortasında konuşup dursaydı. Sanırım hiç kimse okumaya âşık olmazdı o halde. Dekordan ötedir atmosfer. Kahramanlar soluk alabilsin, kanlı canlı insanlara dönsün diye onlara bizim bildiğimize benzeyen bir dünya yaratmaktır. Böylece onlar da mavi göğün ya da yıldızların altında, ayaklarının altındaki çimenlere basarak her ne yapacaklarsa onu yaparlar. Biz de okur olarak onlara inanırız. Atmosferin eksik olduğu öyküler bana şu yeni sinema tekniğini anımsatıyor. Bir stüdyoda devasa yeşil perdenin önünde koşan, görünmeyen canavarlardan kaçan, olmayan bir şeylere sevinen, konuşan oyuncular.
Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?       
Çağının tanığı olmamayı seçmek mümkün mü? İster istemez tanıklık ediyoruz. Öykücülük de tanıklıktan, yaşamaktan uzak bir yerde durmuyor. Gördüklerimi, duyduklarımı, hatırladıklarımı yazarken istesem de soyutlayamam kendimi. Diyelim ki başka çağlara dair yazacağım, yine sıyrılamam kendi çağımdan. Çünkü baktığım pencere bulunduğum yerden açılacak. Bu kendiliğindenlik sorun yaratmıyor ama kasıtla, illa ki tanıklık edeceğim ve onları yazacağım diye düşünerek yazmak bana göre değil. Tarihçi değilim.

Ernest Hemingway, “... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: ‘Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak.Bildiğin en doğru cümleyi yaz,’ diye düşünürüm,” diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?
Çok seviyorum Hemingway’in bu söylediklerini. Düştüğümde beni elimden tutup kaldırıyor. Tıkandığımda en çok Vüs’at O. Bener okurum. Hemingway, Faulkner ve Carver da okurum. Bir onu, bir öbürünü alırım elime, üzülür hepsini bırakırım. Ama bildiğim en doğru cümleyi hatırlamak gibi olmuyor benimkisi. Doğru ses veren notayı aramaya benziyor biraz, yazıdan çok müzikle ilgili sanki. Bir ritim var ya öyküde, işte onun açılış ezgisi bir gelse, gerisinde pek takılmıyorum. Başlamak en zoru. Başladıktan sonra, ne anlatmak istediğimi biliyorsam akıp geliyor öykü. Mesele neyi, nasıl anlatacağını bulmakta.
Dil amaç mıdır, araç mı?
Dil her şeydir. Amaç, araç, varoluşun temeli. Oksijen amaç mıdır, araç mı diye de sorabiliriz. Cevap aynı olur.
Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?
Oldu, bence hep olacak. Kanlı canlı bir karakter yarattıysanız sizi eteğinizden çekip duruyor. Sana şunu anlatmış mıydım peki, diyor. Ben yemek yaparken tezgâha dayanıp anlatıyor ya da parkta yanımda yürüyor. Birebir aynı kişi olarak dönmüyorlar gerçi, hepimiz gibi değişip duruyorlar.
İlhan Berk “Anlam ve Anlamı Aşmak” başlıklı yazısında, “Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar,” diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?
Anlamı aşmak yanlış anlaşılıyor belki. Anlamsızlığa varmak değildir sanırım burada kastedilen. Sınırları yıkıp geçmek, sınır var diyenlerin karşısında durmak, tamamen özgün bir yaratımın peşine düşmek olabilir. Faulkner bunun ustası bence. Ses Ve Öfke, Döşeğimde Ölürken hangi sınırların arasında tutulabilir? Ölçülerine uygun bir kap bulup da sığdırmak mümkün mü? En saf haliyle geleneklere başkaldırıdır. Devrimdir. Başkalarının çizdiği sınırlara boyun eğmemektir. Anlamı aşmak bütün sanat dalları için meseledir bana göre. Bunu mesele etmezsek neden uğraşalım ki? Yazılacak ne varsa yazıldı, söylenecek yeni bir şey yok. Peki. “Ört ki ölem,” o zaman. Ya da televizyon karşısındaki koltuğumuza kurulup battaniyenin altında çekirdek çitleyelim. 

Kim konuşuyor burada? Öyküde “ben” kimdir? Öykücü metnin neresindedir?
Ben, “herkes” olabilir. Kimin hikâyesini anlatmayı seçtiysem o kişidir “ben”. Eğer tam olarak bensem, yani yazarsa, bu sıkıntılı bir durum. Ahlaksal ya da toplumsal doğrularım, inancım, felsefemi aktarmak için kendime bir vantrilok kuklası yaratıyorsam, bir kahraman değil de bir mikrofon yapıyorsam çok fena. Yazar metne elbette sızar. Hatta pek çok usta, Yazarı metinden ayıramayız, diyor. Akademisyenler, metinden yola çıkarak yazar hakkında çıkarımlara varıyor. Ama burada kastedilenle benim değinmeye çabaladığım şey farklı. Başarıyla çizilmiş bir karakterin kendi kanı, canı, fikirleri vardır, onaylamadığım şeyler de yaparlar, onları yargılayamam, olanı anlatırım, yani tanıklığımı. Yazar olarak yalnızca anlatıcı sesim bulunabilir metinde. Daha ötesi değil. En azından benim yapmak istediğim, yapmaya niyetlendiğim bu.  
“Eserin ilk hâli bok gibidir” demiş Ernest Hemingway.
İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Dilimi okuduğum kitaplardan öğrendim. İyi yazarlar, iyi çevirmenler sayesindedir okuduğum bir cümledeki hatanın kulağımı tırmalayışı, fazlalıkların ete batan bir diken gibi rahatsız edişi. Bu sayede öyküyü yazarken bir yandan da hatalardan arındırıyorum. Bitirdiğim bölümleri yüksek sesle okurum, ritmi bozan sözcükler, cümle yapısıyla ilgili zayıflıklar hemen göze çarpar o zaman. İçime sinen bir öyküyü daha fazla kurcalamam. “Daha da iyisi olabilir,” der içteki ses, tuzak gibidir biraz, doğrudur ve sonu yoktur. Ben hep ileriye bakmak istiyorum. Geriye dönük çabalamak yorucu geliyor. Yıllardır tek bir öyküyle uğraşan bir yazardan söz etmişti bir arkadaşım, öyle takılmış ki, onu düzelttiğine inanmadığı için yeni bir öyküye başlayamıyormuş. Dergilerde yayımlanan öykülerde sonradan fark ettiğim hatalar varsa onları düzeltirim yalnız.

*Bu söyleşi 2 Mart 2018 tarihinde Mevzu Edebiyat'ta yayımlanmıştır. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder