30 Aralık 2025 Salı

Ara-lık: 8

Geri sayım başladı!

2025'i de paketleyip rafa kaldıracağız. Geriye dönüp nasıl bir yıl olduğunu hatırlamaya çalışacağım. 

Ocak

Sene başında bu yıl daha çok okumaya, okuma notlarını daha çok paylaşmaya niyet etmiştim. Daha çok Şiddetsiz İletişim Kitaplığı eserlerine dadanmaya. Yılın ilk kitabı, Liv Larsson'dan Kızgınlık, Suçluluk & Utanç idi. Yarım kaldı ama bunlar daha çok kaynak kitaplar bana göre. Bu öğrenilmiş kalıplara şiddetsiz iletişim ışığında bakmak, mesajları karşılanmayan ihtiyaçlar ve duygulara dönüştürmeyi öğreten ipuçlarıyla dolu kaynaklar. 

Maya'nın Rüyası çıktı. Okuma serüveninin başındaki çocuklar için yazdığım bol resimli bir çocuk hikâyesi. Çizimler Burcu Firdevs Demirağ'a ait. Sempatik bir öykü. Dağıtım zayıf. Yalnızca Klaros Yayınları'nın shopier hesabında. 

Pelin ve Küçük Dostu Karamel ikinci baskıyı yaptı. 

Bu iki kitapla birlikte yazar soyadımı da değiştirdim. 

Çanakkale'de bir p4c atölyesine konuk olarak katıldım. Çocuklarla buluştum. Pelin ve Küçük Dostu Karamel kitabında yer alan Kar Küresi öyküsü üzerinden duygular üzerine sohbet ettik. Düşüncelerin yol açtığı tetiklenmeleri ve karmaşayı kar küresi metaforuyla aktarmaya çalıştık. Öykünün muradı da buydu çünkü. 

Reformer pilatese başladım. Haftada bir. Küçük ama en azından bir adım. 

Yarı yıl tatilinde Bansko'ya gittim. Kaymayan kar tatilcileri kontenjanından. 

Şubat 

Antep'e gittim. Başkanlar Konseyi vesilesiyle. Toplantılardan arda kalan zamanda çarşıyı ve Zeugma müzesini gezip lezzetli kebaplar ve baklavalar tattım. 

Şiddetsiz İletişim Yıllık programına devam etmeye devam ettim. 

Mart

Ameliyat oldum ve yavaşladım. 

Nisan 

Pelin ve Küçük Dostu Karamel kitabını okuyan Gazi Ortaokulu 5. sınıf öğrencileriyle buluştuk. 

Ev aradım. Yatırımlık ya da yuvalık. 

Mayıs

Aradığım evi buldum. Taşınmaya da karar verdik. LGS, mezuniyet çıksın aradan diye bekledik.

Haziran

Fazlalıkları ayıklamaya başladım yavaş yavaş. LGS, diploma töreni, mezuniyet balosu bitti, gitti. Annem düştü. Oturma kemiğini kırdı. Büyük badire atlattık. Ameliyatsız yırttı. Taşındık. 

Temmuz

Yaz başladı. Günübirlik Assos, Dedeağaç kaçamakları, arkadaş buluşmaları... Eve ağır ağır yerleştik. Eksikler tamamlandı. 

Ağustos 

Anadolu Lisesi'nden arkadaşlarla kavuşmacalar. Yaz tatilinin en güzel hediyesi, birlikte büyüdüğüm arkadaşlarımla buluşmak. Bu zahmetsiz olmuyor tabi. Arkadaşlığı sürdürmek bir seçim çünkü. Emek, zaman ve kararlılık isteyen bir seçim. 38 yıldır yapıyoruz. Dile kolay. 

Kızımla baş başa kısa tatil Kuzey Ege kıyılarında. 

Çanakkale cayır cayır yandı, gözlerimizin önünde. Çaresizlik çok fena.

Eylül

Yeni evimizin küçük bahçesinde sofralar kurduk, kaldırdık, kerelerce. Çok şükür.

Hoş geldin yeni yaş.

Prof. Dr. Rüstem Aslan'ın Homeros Destanları'nda yapay zeka başlıklı sunumunu izledim. Destandan dizeler eşliğinde dünün düşünün, bugünün otomasyon gerçeğine dönüşünü dinledim. 

Diyarbakır'a gittik, Uluslararası TDB Kongresi ve Başkanlar Konseyi'ne. Sosyal program da sur içi de keyifliydi. Buradan dört aile gittiğimiz için de ekstra zevkli. 

Ekim

Doktorun tanıdığı fiziksel aktivite sınırlılığı süresi bitti. Kilo mu aldın sen! Reformer pilatese başlandı. Dersler aksıyor. Yeni bir yol bulmak gerek. 

İstanbul'da 25. yıl yemeği yendi. Fakülteden arkadaşlarla. 

Oda olarak günübirlik Dedeağaç turuna gittik. Hafızaya nakşettik neşeli hatıraları. 

Biga Kampüs Koleji öğrencileriyle bir araya geldik. Pelin ve Karamel çevresini genişletiyor.

Seyfi Bey oyununu izledim.

Kasım

Üç aylığına fitness salonuna kaydoldum. Düzenli de gidiyorum maşallah.

Meslekte 25. yıl. Nasıl geçti habersiz. Hem İstanbul Diş Hekimleri Odası'ndan hem de kendi odamdan plaket aldım. Odamızın kuruluşunun da 25. yılıydı. Bir plaket de odaya emek veren yöneticiler arasında olduğum için aldım. 

İstanbul'da geçirdiğim hafta sonu, bizim burada düzenlediğimiz sempozyum ikisi de çok keyifli geçti, buluşmalı, kavuşmalı, gülmeli, öğrenmeli. 

Aralık

Noel pazarları için Wroclaw, Dresden ve Prag'ı gezdim. Arkadaşlarımla bir arada olmak, süslemelerin, ışıkların arasında gezinmek, evden uzaklaşmak, tek başıma seyahat etmek iyi geldi, hem de çok iyi. 

Arkadaşlarla bir arada olma fırsatları yarattım bol bol. Yatılı misafir ağırladım. Gece yürüyüşlerine çıktım. Kahveler içtim, biralar... 

Bol bol spor yaptım. 

Yeni yılda neleri bırakmak istediğime dair düşündüm, düşünüyorum.

İçimde hangi ihtiyaçlar canlı onlara bakıyorum. Ağırlıyorum. En baskın olanlar: yakınlık, sevgi, güven, destek, uyum, kolaylık... Bu liste uzar gider. 

Bunlar hepimiz için biricik ihtiyaçlar çok insani ve gerekli. Bunları gidermek için belli stratejilere saplanmamaya niyet ediyorum bir süredir. Bunları gidermek için yaptıklarımdan utanmamayı, suçluluk duymamayı, pişmanlık geliştirmemeyi deneyimliyorum. Düşünceler fazlaca dile gelirse, zihnimden çıkıp ihtiyaçlarımı anımsıyorum. Neleri özlediğimi. Yeni yılda da tutacağım yol bu olacak, sanırım. 

Öğle arası, ekspres bir tur attım 2025 içinde. Sizi de izleyici kıldım geçen bir yıla. 



28 Aralık 2025 Pazar

Ara-lık: 7

2025'in son pazarı. 

Evde yalnız uyandım. Pardon patili oğluşumla. Eskisi gibi deli değil geceleri. Bir anda hoplayıp zıplayıp avlanmak ya da oyun oynamak istemiyor. Edebiyle uyuyor ayak ucunda. Ne zaman meditasyon yapsam yatakta uzanarak, geliyor, kalbimin üzerine oturuyor, sektirmeden. Anlam arıyorum haliyle. Vay be diyorum hisli hayvan, çekiliyor meditatif kanallara. 

Her gün bir mektup, bir arkadaş buluşması serim devam ediyor. Bugün dördüncü gün. Bir iki arkadaşımı yokladım. Uymadı. Gün uzun daha. Kendimle date fikri uyandı sonra yavaş yavaş, serpildi, filizlendi. 

Ağır ağır karıştım güne. Uzun uzun yattım yatağımda, gerindim. Sevdiğim şarkıları dinledim. Renklileri attım makineye formalar, önlükler yıkanırken banyoya girdim. Tepemden aşağı akan sıcak suyun tadını çıkardım. Saçlarımı kuruttum. Giyindim. Odaya yayılan kağıt ve plastik çöpleri ayıkladım. Ayna önü kozmetikleri dizdim, sıraladım. Tasnif mühim şey. Makyaj yaptım. Dedim ya date'e çıkacağım. 

Dün arkadaşımın hediye ettiği kırmızı ruju sürdüm. Açarken paketi sordum. Yanında konuştuk mu diye? Şu yaşa, düne değin, bir kırmızı rujum olmadı şu hayatta. Şeftali, bronz tonlarını tercih ettim, varla yok arası, doğal. Bu yaz bir akşam yemeğine giderken kızım kırmızı rujunu verdi bana. Sürdüm ama hem yadırgadım hem de ucuzuna kaçmış evladım yemek yerken, dudaklarımı peçeteyle silerken pul pul soyuldu. Anladım peçetede kalan izden. Gittim tuvalete ve sildim. Dudaklarım eski doğallığına kavuştu ama orada açıldı mevzu. "Nasıl yani senin hiç kırmızı rujun olmadı mı?" Kızım alacaktı doğum günümde. Unuttu. Ama şahane hediyeler aldım bu yıl, şahane kadınlardan. Seneye sağlıkla, keyifle daha büyük kutlama yaparız umarım. Çünkü seneye, yarım asır, altın yıl dönümü... Dün bir kırmızı rujum oldu. Sürdüm dudaklarıma. Çay bardağında kalmadı izi. Ve dahi izmaritte. Sigara içmiyorum ben. İçmedim hiç. Tadına bakmışlığım var. Bir keresinde yemeğe çıktım arkadaşımla. Masa seçmek için sordum. Sigara içiyor musun diye. İçmiyormuş. İçeride oturduk. Kış geldi. Ellerim üşüyor, açık pencerelerin yanında. Kahve içmeye çıktığımız bir başka sefer, aklındaydı, sigara içmediğim. Umut, fakirin ekmeği. 

Starbucks'tayım ben şimdi. Seviyorum burayı. İçeri girdiğim anda beni sarmalayacak kokunun hayaliyle adımlıyorum kordonu. Zihnimi açıyor, bilinçakışımı köpürtüyor. Kendisiymiş Gibi'de yer alan Bir Zarif Şemsiye öyküsünü burada yazdım. Bir deftere. Hemen hiç değiştirmem gerekmedi. Öylesine bütünlüklü çıktı, bir avazda. Okudun mu? Oku bence. Güzel bir öykü. Seversin belki. Belli mi olur. 

Bak bu Ara-lık yazıları da güzel akıyor, burada, kendiliğinden, çabasız. Seviyorum bu akışkanlığı, zihnimin uçuş uçuş halini. Yıllar sonra sormuştum editörüme. İlk dosyaya neden şans verdiğini. Sonrası uzun bir sessizlikti çünkü. Hiç düşünmemiş miydi, yanlış yere zar attığını. Kalemin uçuş uçuş demişti. 

Son zamanlarda içim de uçuş uçuş sevgili okur. Umut, dedim, anlamışsındır. Bu yaşta, bu deneyimle seçimlerime sahip çıkıyorum elbette. İyi, neşeli olma halimi bırakmıyorum kimsenin ellerine, insafına. Bir yakıt olarak kullanıyorum duygularımı. İçsel canlılığımın arttığını fark ediyorum, seviniyorum. Tadını çıkarıyorum bu halin ve sık sık "parlıyorsun" dendiğini işitiyorum. Botoks, cilt bakımı, sırrımı sorgulayan bile çıktı. Ortada sır yok. Bir dışsal işlem de. Keyfim yerinde hepsi, bu. 

Ben şimdi Starbucks'tayım. Arkada dozunda bir müzik. Süt köpürtmek için kullanılan buhar sesi yükseliyor, tıkırtılar, şıkırtılar... Ders çalışıyor ahali. Kulaklarında kulaklıklar. Ben de çalışıyorum bir nevi. Telefon elimde, bilgisayar niyetine, tek parmağın efendisiyim, kelimelerin terbiyecisiyim. Dün üçüncü mektubu yazdım. Yanıt gelmedi henüz. Meraktayım. Potkalım vardı mı, denize kıyısı olmayan kentin yakışıklısına. Bilmiyorum ama tedirgin değilim ya da kaygılı. Eylemlerimden ben sorumluyum sevgili okur. Azmettiren yok. 

Bugün kime yazacağımı düşünüyorum, belki bir başka blogger arkadaşım olur. Çünkü yaşasın blogdaşlık. Kızım eve geçer birkaç saate. Stranger Things izleme hevesinde. Hazır dışarı çıkmışken bir, iki hediye almalıyım. Salı günü yılbaşı arifesi yemeğine davetliyim. Kırmızı ruj alan arkadaşım ve ailesine. Oğluyla kanka sayılırız. İki aydır görmüyorum. Zamanı gelmiş. Mutlu bir oğlan. Kulaklarımla duydum. İngilizce öğretmeni sorunca "Nasılsın?" diye "Happy" diye yanıtlıyor. Mutlu olalım bu yıl ve gelecek olanlarda. Bize keyif, mutluluk, huzur veren ilişkileri sürdürelim, bağı keselim diğerleriyle. 

25 Aralık 2025 Perşembe

Ara-lık: 6

Bir yılı uğurlamanın, yeniyi karşılamanın heyecanı güzel şey, umutlu şey. Bu coşkuyla süslüyoruz evleri, paketliyoruz armağanları... 
Yokuştaki evde otururken yeni yıl öncesi son hafta sonu kar yağmıştı, hatırlıyorum. Denizle aramıza çit gibi gerilmiş çam ağaçlarının, göğe çivi gibi çakılmış servilerin kollarına, taçlarına yuvalanmıştı kar taneleri. Simli kartpostal kareleri gibiydi manzara. O heyecanla açıp bilgisayarımı mektuplar yazmıştım arkadaşlarıma, arka fonda sevdiğim şarkılar çalarken. Mektup bittiğinde o anda hangi şarkı çalıyorsa o şarkıyı da yollamıştım. O mektupların pek çoğuna yanıt da aldım. Şahane bir hediyeydi benden giden ve bana gelen... 

Şimdi yılın son düzlüğünde, yeni yıla yedi gün kala, başlatsam mı bu zinciri diye düştü aklıma. Yedi mektup ya da yedi ses kaydı, benden giden, halimi, hatırımı bildiren... Neden olmasın!

Bu yıl kimseye hediye almadım henüz. Noel pazarlarından kızıma aldıklarımı saymazsak... Birkaç hediye almalı en yakınlarıma, muhtemelen yeni yılda göreceklerime... 

                                                                                 *
Geçen hafta sonu İstanbul'dan arkadaşım geldi. O otobüse binerken, bir arkadaşımın annesinin vefat haberi geldi. Hayat, gerçekten de biz plan yaparken başımıza gelenler. Annesi vefat eden arkadaşım, karı koca meslektaşım, sevdiğim insanlar, bir saat on dakika sürüyor buradan yanlarına gitmek. Duyar duymaz haberi hastalarımı erteledim, kızımı da aldım, yola çıktım. Tam arabaya binerken bir ortak arkadaşımız aradı. Onu da aldım ve yola çıktık. Binaları geçtik, yerleşim yerlerini, köyleri... Arada ağaçlık bir alan var, mevsim geçişlerini, renk geçişlerini izleyebildiğim... Burayı seviyorum, dedim arkadaşıma. Bir daha izledim, giderken ve gelirken. Zamanında yetiştik. Sarıldım arkadaşlarıma. Baş sağlığı ve sabır diledim. Tek tük gelen meslektaşlarımın yanında yerimi aldım ve üzüldüm bu kadar az olduğumuza. Birbirimizin acısına kayıtsız kalmamalıyız bence. Gitmeli, yanındayım mesajını vermeli, vedalaşmalıyız gidenle. Böylesi çok daha samimi ve insani, bir çelenk yollamaktan. 

Döndüm ertelediğim hastalara baktım. Biraz daha geç çıktım işten. Zamanında yetiştim otogara. Arkadaşımı aldım ve yemeğe çıktık. Bir süredir, misafir etmeyi planlıyordum. Tarih seçeneklerini söyleyince en yakın tarih için gel, demiştim, ertelemeyelim. O akşam keyifli bir yemek yedik. Fotoğraf da çektirdik. Anı olsun diye. Çünkü anılar en kıymetlisi. Eve döndüğümde, bir kareyi koydum İnstagram'a ve altına yazdım. Arada duygularım yoğunlaştığında, pıt pıt dökülecekse kelimeler, paylaşıyorum ve düşünmeden, duraksamadan yazıyorum altına. Öyle bir an, öyle bir kare. Bak sen de dinle. Çünkü 2026 için manifestom bu bir yanıyla da. 

"Ertelememenin fotoğrafı, bu. Son zamanlarda ölüm kol geziyor dört bir yanımda. Her ölüm bir hatırlatma esasında. Yeryüzünde ne kadar zamanımız olduğunu bilmediğimizi hatırlatan güçlü bir mesaj. Bu yaşam, bu beden, iyilik, kötülük, sağlık, hastalık, hepsi geçici. Bu geçiciliğin içinde elimizde olan tek şey, şimdi, şu an. Şu an burada olmaktan daha iyi bir yer yok. Bu bilinçle sahip çıkmaya çalışıyorum bugüne. Ertelememeyi seçiyorum, üşenmemeyi, benim için önemli, kıymetli kişilere emek, zaman ayırmayı. Ezcümle Melek geldi, hoşgeldi."

Kendimden alıntı. Altına imzamı her koşulda atarım.  

Sizin yeni yıla dair beklentiniz nedir? Var mı manifestonuz? En azından bir küçük hatırlatmanız, kulağınıza küpe diye astığınız?


 





19 Aralık 2025 Cuma

Ara-lık: 5

Kış güneşi sarı, cılız parlıyor, gökyüzü mavi ama hava buz. 2 dereceyi gösteriyordu araba. Üzerimde siyah pantolon, ayaklarımda naylon çorap ve iskarpinler var. Öğrenci kolunun seçimi var çünkü. Öğle saatlerinde fakülteye gideceğiz. Fotoğraflarda iyi görüneyim. Bu kılıkla kordonda yürünmez. Soğuğu çeker ayaklarım betondan. Ama gökyüzü davetkar. Kim bilir neler gösterecek bana? 

Yaklaşık 1000 adım Starbucks'a gitmek. Havada karada atılır. Sonra sıcak bir mola. Şansıma gökyüzü nasıl mavi, nasıl oyuncu.


 

Bulutlar kol kola girmiş, çökmüş denizin üzerine. Şampiyonluk pozu veriyor. Kafamın içinde patlıyor Mehmet Güreli. "Bulut geçti gözyaşları kaldı çimende". Eski bey'le yol şarkılarımızdan. Tepeler çıktık ve indik, yollar aştık, kerelerce dinledik. Biz gözyaşlarımızı nereye bıraktık? İçimize değil, sanırım. Yoksa bir yumru kalırdı boğazımda, taş otururdu kalbime, neşe eksik kalırdı hayatımda, siyah beyaz filmlere benzerdi yaşam. Yavaş yavaş akmış demek ki, sağalmış, her şeye ilaç olan zaman geçerken şifalı ellerini değdirmiş ve gitmiş. 

İyilik de, kötülük de, mutluluk da üzüntü de geçici. İş bu geçiciliğin geçmesini beklerken ne yaptığımızda, düşüncelerle nereyi tutuşturduğumuzda, durmaksızın nereye odun taşıdığımızda. Maziye odun taşımıyorum nicedir. Hatırla ne yapıyordu kitaba adını veren öykümün kahramanı. Acabalardan, keşkelerden örülü geçmiş zaman çilelerini yokuş aşağı bırakıyor ve olgunlaşmış incirlere girişiyordu abisiyle beraber. İyi olmak cüret ister, cesaret. Şimdinin içinde, sana yemişlerini sunan ağaçları fark etmeyi ister. 

Ben yine Starbucks'tayım. Dün olduğu gibi. Berjerler boştu içeri girdiğimde. Ama ben pencere önüne kuruldum. Tahıllı poğaça ve Türk çayı istedim. Aşina sesler, kahvaltıyı işe katık edenler, yola çıkmadan evvel take awaylerini alanların arasında oturdum, yazıyorum. Silmeden, düzeltmeden paylaşacağım. Bugün, burada bunu gördüm, fark ettim diyerekten. Mektubunu bir şişeye koyup suya bırakacağım. Senin kıyına ne zaman vurur bilmiyorum, ses verir misin, onu da bilmiyorum. Ver bence içi not dolu bir şişeyi her gün bulmaz insan. Ben bir keresinde buldum. Van gölünde. "Kuşadası'nda mahsur kaldık. İmdat!"  yazıyordu. Bir fotoğraf yok elimde, eski, uzak bir hatıra, güldüren. 

Potkal yazmanın güzel bir metaforu. Kerelerce kullandım. Fırsat olursa yine kullanırım. Yalan yok. Klişeler çalışır çünkü. Karabiga'da Potkal diye bir balık restoranı var. Yazın gittik meslektaşlarla. Güzel bir hatıra şimdi. Fotoğraflar anlatıyor geçen günleri. Belki bir gün yine giderim, gideriz. Yollar ve içki masaları yaren istiyor. 2026 yarenlerimizin bol olduğu bir yıl olsun dileğiyle bitireyim ve 1000 adım atayım arabama doğru. 

18 Aralık 2025 Perşembe

Ara-lık: 4

Kış yüzünü gösterdi artık. Arabanın camları buz tutuyor sabahları. Kapalı garaj için kumandayı gidip almalı. Ah bu ertelemecelik! 

Starbucks'tayım. Kordon'da. Kahvaltı yapmak, yumuşak içim mis kokulu kahvemi yudumlayıp bloğa yazarak başlamak istedim güne. Hava soğuk. Güne Kordon'da yürüyerek başlamak yerine amaçlı bir kısa rota tercih ettim anlayacağınız. Rahat koltukların hayaliyle girdim içeri. Tüm berjerler dolu. Pencere önü, bar sandalyesi düşen bana. Ama böylesi de güzel. Oturduğum yerden iskeleye yanaşan feribotu, kaptan köşkünü, direğini görebiliyorum, "Dur yolcu" yazısını, pike atan martıları, yat limanına dizili irili ufaklı tekneleri, günün aydınlık yüzünü, kıpırtısız ve mavi denizi... 

Boğazın aksine kıpırtılıydı sabah kızım. Telaşlı ve sabırsız. Birkaç sakin, tekdüze söylenmiş komutu dırdır olarak gördüğünden. Tam yaşı, hakkıdır. Benimle hayat zormuş, öyle dedi. Bunu söyleyip göğsünde yakalamıyorsa bir kavgayı, ya da söylenmeyi, çok da haklı olmasa gerek. Mevlana'nın yolundayım ben zaten. Haklı ve haksızın ötesinde bir yerde buluşmaya gönüllü kalbim. Niyetim, hayatına kolaylık, keyif katmak sevdiklerimin. Çatışma hep var, olacak, biliyorum. Oralarda kalbimde kalacak ferahlığı, gönül rahatlığını, dilde sadeliği diliyorum, hep ve daima. Kelimelerle öldürmeyeyim sevdiceğimi diye. Wilde'a gönderme. Metinlerarasılık benden sorulur. 

Çınarlar yapraklarını dökmüş. Dibinde kargalar sekiyor. Aile delisi bunlar, yeminle. Bulaşmaya gelmez. Kötü kişi olmamalı bir kargayla, dahi insanla. Ben biriyle kötü kişi oldum mu üzülüyorum. Anlatamadım demek ki kendimi diye hayıflanıyorum. Oysa hayat kısa, kuşlar uçuyor. O yüzden tahammülüm yok bazen beklemeye. Belirsiz, uzak olasılıklar yerine hemen planlayalım istiyorum buluşmaları. Dresden'den güzel olduğunu umduğum şaraplar aldım. Tek başıma içmek için değil. 

Tek başınalık korkutmuyor beni. Seviyorum da yalnız kalmayı. Ama bak yazarken bile topluluk içindeyim şu an. Yazmanın öznesi, aksesuarı olmasın yalnızlık, adanmışlık diye muhtemelen. Çünkü dışarıda cıvıl cıvıl hayat var. Kurulmamış arkadaşlıklar, içilmemiş kahveler, çıkılmamış yemekler, batırılmamış güneşler, doğmamış aylar... Bir yabancının kıymetline dönmesi yaşamın tatlı bir mucizesi. Sence de öyle değil mi? Edebiyat yoluyla, blog sayesinde tanıdığım bir dolu insan, dünyanın dört bir yanından. Bunun kocaman bir ispatı işte. 

Bana ayrılan sürenin sonuna geliyorum dostlar. Üzerime montumu geçireceğim. Kahvenin kalanını yudumlarken kuaför randevuma gideceğim. Sonra da işe. 

Kış güneşi eşlik edecek bana yolda. Ve zihnimde neşeli ezgiler. Siz her neredeyseniz, kiminle, eşlikçiniz size keyif versin dilerim. 


17 Aralık 2025 Çarşamba

Ara-lık: 3

Bu aralar hem çok yazıyorum, hem hiç yazmıyorum. 

Yazdıklarımı kamusal alanda paylaşmıyorum daha doğrusu. Kimsenin okumadığı bir taslakta birikiyor kendime yazdığım mektuplar. Başlığı yıl sonu mektupları. Yaklaşık beş haftadır, üç dört gün haricinde açıp açıp dolduruyorum. Yazma hevesimi orada giderdiğimden burada suskunum. Ne iyiyi paylaşıyorum, ne kötüyü. 

Bu aralar en büyük başlığım "sabır". Sabretmek istiyorum, hayalini kurduklarım için sabırsızlanmamak, şu masaldaki pirinç keki yemek için pirinç dikip filizleri çekiştiren çiftçi gibi olmamak istiyorum. Her şeyin bir hasat zamanı olduğunu kabul etmek, acele etmeden, itiştirmeden, sıkıştırmadan kendimi, günlerin geçişini izlemek istiyorum. Bu esnada önceliğimi bu dakikaların, saatlerin hakkını vererek yaşamaya vermek istiyorum. Kendimi ağırlıyorum, gönlümü eyliyorum bol bol. Bir strateji olarak, sabırsızlığımın önüne geçmek için günlerimi dolduruyorum. Son dört beş haftadır hafta sonlarım dolu dolu geçiyor, ya ben bir yerlere gidiyorum, ağırlanıyorum arkadaşlarımca, ya ben ağırlıyorum. 

Geçen perşembe Prag'a gittim. Gelin size biraz o geziden bahsedeyim. Hem zaman geçer, hem satırlar dolar. Beklemeye tahammül ederim, bloğa da bir tane daha Ara-lık yazısı yazmış olurum. 

Perşembe günü yolda geçti. 

Ben ucuz bilet insanı değilim sanırım. Önceliğim bu değil ya da. Biletimi olabildiğince erken almaya çalışıyorum. Uçuş saatlerini uykusuz kalmayacak, geceyi havaalanına giderek geçirmeyecek şekilde alıyorum. İstanbul'da yaşamamanın bedeli. Köprüyle beraber İstanbul Havalimanı'na ulaşım 3,5 saat sürdüğü için tercihim THY. Bu da benim için tatil bütçesine dahil ettiğim tatlı bir lüks. 



Prag havalimanından Frenc'teki otogara toplu taşımayla kolayca vardım. Starbucks'ta sandviç, kahve, ihtiyaç ve internet molası otobüsün kalkış saatinden beş dakika önce bitti. 



Wroclaw'da şehirlerarası otobüsler avmnin altına geliyor. Gece yolculuğu hızlı sürünce yukarı çıkıp Starbucks buldum. Arkadaşımı aramak için. Bu sayede kapının önündeki yılbaşı ağacını  (sebebi ziyaretim) ve ilk cüceyi gördüm. HoşWroclaw cüce heykelleriyle dolu bir kent. Toplamda on beş saat sürdü bir evden çıkıp diğerine girmek. 





Çok yer görme telaşında olmadığım bir tatildi. Arkadaşlarımla sohbet etmek, günlük hayatlarının bir parçası olmak yetti. Üç de Noel pazarı gördüm(k). Daha ne olsun. 

Wroclaw










Dresden

Stantları gezdim. Sıcak şarap (beyaz şaraptan Ceren'in tavsiyesi) içtim. Kızıma hediye aldım. Yemek yedik ve Prag'a doğru yola koyulduk. 








Prag

En çok Prag'ı sevdim. Tredelnik ve sıcak şarap yakıştı bence. Dresden'de içtiğim glühwein açık ara iyi. Bu arada benim sıcak şaraplar da ortalamanın üzerinde. Onu da anlamış oldum. 




Eski şehir meydanına kurulan alan Dresden'e kıyasla çok daha ferah ve güzeldi. Şehir ışıltılı ve parlak. Astronomik saat, Karl köprüsü, Kafka müzesi, işeyen adamlar heykeli... Kolayca bulduk sokakta gezinirken. Bir başka kentte sağını, solunu, yönünü bilebilmenin mutluluğu, iyimserliği diye bir duygu var bence, adı konmamış. Heykeller, kuleler, tredelnikten ve sıcak şaraptan yükselen tarçın kokusu, amberler, yüzünü yere kapatmış dilenciler, turistlerin dokunmaktan sarı sarı parlattığı köpek heykeli (eh yeniden geldiğime göre işe yarıyor), Vtlava nehri... Prag bildiğiniz gibi. Romantik ve çekici. Tekrar Noel pazarlarına gitmeyi düşünürsem sadece Prag'a gitmeyi, orada iki, üç gün geçirmeyi tercih edebilirim. Havaalanından çıkınca 90 dakikalık biletimi almak, otobüsten metroya aktarma yapmak, hepsi hatırımda. Hafıza acayip bir şey. Aradan yıllar geçse de hatırlıyor ve önüne koyuyor. 






12 Aralık 2025 Cuma

Ara-lık: 2

Yazmak için bir türlü ihtiyaç duyduğum zamanı ayıramamıştım. Şimdi buluyorum işte. 

Uzun süren bir yolculuğun son etabındayım. Prag'dan Wroclaw'a giden bir otobüste. Güne hayli erken başladım. Bavulu geceden koymuştum arabaya. Pasaport, döviz, geceden ayarlandı. 
Sabah zamansız uyandım. Uyanıyorum hep. Diş sıkmak yüzünden belki. Combo plak yapmıştım kendime. Okluzal uyumlamasını aylar sonra bir arkadaşıma yaptırdım. Merkezden ilçeye gittim bunun için ama o ayrı bir hikaye. 
Sabah plağı yatağın içinde buldum. Ne vakit çıkarmışım hiç hatırlamıyorum. Oysa ne çok istiyorum takmayı ve gevşemeyi. 
Duş aldım sonra. Sani'yi besledim. Çöpü çıkardım evden çıkarken. Gecenin karanlığında yola çıktım. Saat daha yedi bile değildi. 
Gevezelik yaptım yol boyu kendimle. Boğazım bile acıdı konuşmaktan. Demek arada sesli de anlatmışım. Monolog değildi valla. Diyalog ama hep hayali. İşte bu aynı hikaye. Ama sonra anlatırım. Bugün kendimden sıkılacak kadar dinledim çünkü. 
Malkara'ya varmadan sis çöktü. Hem de ne sis. Süt denizi içinde ilerlemek gibiydi. Gri, yoğun... Korkmadım desem yalan olur. Epey yol aldık sisle birlikte. Ben diyeyim on beş dakika, sen de yirmi. Görüş mesafesi çok azaldığında bile ilerliyor insan, bir çift farın aydınlattığı yolu alıyorsun ve ilerliyorsun her defasında. Bu, hayatın metaforu değil de nedir? Sorarım sana. Şimdi benim içimde heyecanlı ve hevesli bir yan var, gözlerim ışıl ışıl, içim kıpır kıpır. Kendimi bıraktım duygu seline. Salınıyorum. Düşünürsem işin içinden çıkamıyorum çünkü. Utanç geliyor mesela. Zihnim dırdırcı bir ihtiyara dönüyor. Sesini kısmak istediğim bir gün, sosyal medyada bir ileti çıktı karşıma: "Kapı çalana açılır," diyordu. İkna oldum o dakika. Kapıyı usulca tıklatıyorum ne var bunda. Ben şimdi sana yazıyorum ya, altında çapanoğlu arasan yeridir. Gidip gidip kapıyı çalmayayım diye yazıyorum. Yalan yok. Yalnızca sana da yazmıyorum üstelik. Arkadaşlarımla buluşuyorum, bol bol yürüyorum, spora gidiyorum. Zaman geçiyor. Hep geçer. Sonra parmağımı ekranda buluyorum. Bir de bakmışım profil fotoğrafını büyütmüşüm. Neyse konumuz bu değil. 
İstanbul'a vardım ben. İki saat erkenden. Neme lazım. Fast track hakkım da yok artık. Yeterince varsıl değilim. Bankaya göre tabi. Yoksa bence varsılım. Başımın üstünde güzel bir çatı var, ısınıyorum, karnımı doyuruyorum. Arkadaşlarım var. İhtiyaçlarımı temin ediyorum. Keyif alacağım şeyleri yapıyorum. Spor, sinema, yürüyüş. Okuma hızımdan çok, aldığım kitaplar. Sırasını bekliyor. Pişman değilim. Son öykü kitabımla ilgili birkaç söyleşiyi okudum geçenlerde. Vay be ne havalı cevaplar vermişim. Kendime yabancılaştım. Yazarmışım ben meğer. Yazarım ya, bak yazıyorum yine. Geçenlerde kitabı hediye ettim bir arkadaşıma. Bir de not yazdım. Citroen not kağıdına. Resmen reklam. Kitabın içini karalamak istemedim. Bazen insanlar kitapları elden çıkarıyor. İmzalı kitapların verilmesi hüzünlü bir şey bence. Okudu mu bilmem. Notu görmüştür ama. Güzeldi bence. Anlamlı, biraz da oyunsu. Marshall haklı. "İçinde oyun olmayan hiçbir şey yapmayın" derken... 
Ben artık yazmıyorum. Yazmayı bıraktım da diyemem. Yeni bir sözüm yok belki. Çok da büyütmüyorum. Gelirse ne alâ. Yoksa dişçiliğe devam! Kanal dolduruyorum, dolgu yapıyorum. Evden işe, işten eve. Sıkılıyorum bazen. Hayat çağırıyor dışarı, sokak çağırıyor. 
İşte o yüzden bir otobüsteyim şimdi. Prag-Wroclaw arası. Dışarısı karanlık. Tabelalar seçilmiyor. 3,5 saatlik yolum var. Evden çıkalı neredeyse 12 saat oldu. Yorulmadım yine de. İçimde heves var çünkü ve buluşma coşkusu. 
Arkadaşımı ziyarete gidiyorum. O ve ailesiyle Noel pazarları hafta sonu yapacağız. Wroclaw, Dresden, Prag. Uzun zamandır istiyordum. Noel ışıkları, kış dekorasyonları, ağaçlar, süsler, sıcak şarap, hediyelik eşya stantları... Yılın en büyülü zamanı bence. Hayaller yarattığımız, gerçekleşmesi için adımlar attığımız ama ötesini bilemediğimiz zamanlar. Var bir hayalim. Belki sisin içinde gidiyormuş gibi hissetsem de, hiçbir şey bilmesem de ilerliyorumdur. İlerliyorum elbette. Sabah havalimanını buldum. Arabamı park ettim. Alana girdim. Kapılar aştım. Sınırlar...  Varacağım sonunda. Çünkü yola çıktım. 

8 Aralık 2025 Pazartesi

Ara-lık: 1

Bloglarda yeni yılı uğurlama, aralık ayını kapama yazıları başlamış. Geç olsun, güç olmasın. Sokulayım bir yerinden kervana.

Kasım ayı bitti. Yılın en ışıltılı ayı geldi. Çocukluğumdan beri pek severim aralık ayını. Simli kartpostallar, ışıl ışıl vitrinler, ışıklar, kırmızılar, yeşiller, hediye paketleri, süslenmiş yılbaşı ağaçları, kokina buketleri... Ondandır, hayalini kurmam Noel pazarlarının. Bu yıl, o yıl dostlar. Perşembe günü yola çıkıyorum. 

Tatilleri seviyorum. İnsanı otomatik pilottan çıkarıyor bir kere. Dikkat kesiliyorsun. İlgini, özenini veriyorsun etrafına. Gözler fıldır fıldır, her yeniliği yalayıp yutmaya hazır. Tekrarlayan düşüncelerinden sıyrılıyorsun ve daha çok anın içinde kalıyor, daha çok anı biriktiriyorsun. İşte bu yüzden heyecanlıyım. Hem de çok. 

Bu ara kutlamalara doyuyorum. Meslekte 25. yılın anısına hem İstanbul'da hem burada iki plaket aldım. Bizim odanın kuruluşunun 25. yılı anısına odaya emek veren yöneticilere verilen plaketi da alınca üç plaketle birden taçlandım. Kutlamalar güzel şey. 

Bir başka kutlamayla devam edeyim öyleyse. Spor salonuna kaydoldum ve o çok korktuğum şey başıma gelmedi. Kaydolacağım ve gitmeyeceğim mitini ıskartaya çıkardım. Haftada en az üç, çoğu kez dört, beş gün gidiyorum. Sabah güne kordonda yürüyerek başlıyorum. Bunu da çok nadiren erteliyorum. Bu ikisi bana çok iyi geldi. Son bir ayın en güzel rutini oldu, hayatıma yerleşti. Karşılığını da almaya başladım. Güçlenen kollar, incelen basenler...

Epeydir tiyatroya gidemediğimden yakınıyordum. Orada da şeytanın bacağını kırdım. Bir arkadaşımla Armağan Çağlayan'ın Seyfi Bey oyununu izledik. İki saat sahnede kaldı hem güldürdü hem hüzünlendirdi. Performansını epeyce başarılı buldum. Kendimize bu zamanı hediye ettiğim için de memnunum. İnsanın kendine keyif aldığı şeyleri hediye etmesi güzel şey, nihayetinde. Tüketim çılgınlığı ve hedonizmin ötesinde karşılıklı bağların kurulduğu, insanın insana temasını sağlayan şeylerden mutluluk duyuyorum. Yeni yıldan en büyük muradım da bunu arttırmak. Başkaca bir şey değil. 






18 Kasım 2025 Salı

Say yes

Bu aralar üşenmemeye çalışıyorum. 

Spor yapmaya, dışarı çıkmaya, bir davete icabet etmeye... 

Pazar günü iki spontan ev daveti aldım. İkisine de gittim. Birinde kahve içtim. Diğerinde yemek yedim. İki dilim ıspanaklı böreği de aldım yanıma. Ertesi gün kızımın öğle yemeği oldu. 

Dün bir arkadaşım birlikte spor yapar mıyız diye sordu. Tamam dedim, beş, on dakika içinde evden çıktım. Onu da aldım. Arabada "say yes" dönemimde olduğumu da duyurdum. Makûl seviyeler çerçevesinde elbette. Hâl böyleyken spordan sonra lobi barda oturup maden suyu içme teklifini geri çeviremezdim, ısmarlamasını da...

Bugün epeydir haberleşmediğim bir arkadaşımı aradım. Atölyeme gel, kahve içelim teklifini havada bırakmadım. Yarın için onu da programa aldım. 

Üşenmemek güzel şey. Bunu büyük ölçüde spora başlamama ve enerji seviyemin artmasına bağlıyorum. 

Geçen gün bir tanıdığa rastladım. Çıkardıkları dergi için yazı istedi. "Say yes" döneminde olduğuma göre belki de kalkıp bir şeyler yazmalıyım. İşin doğrusu öykü yazmayı özledim. Uzun zamandır elim varmıyor çünkü. Pek yazma modunda hissetmiyorum. İlham gelmesini de bekliyor değilim. İlham ancak çalışan ve hazır bir zihne gelir çünkü. Zaman zaman yoklayan yazmak istemiyorum modu bu, tanıyorum. Yazmanın gerektirdiği eve kapanma halini reddeden, dışarıya karışmayı tercih eden hal... Bu aralar böyleyim, yaşamayı, yazmaya tercih ediyorum. Belki hikaye ve ayrıntı topluyorum kim bilir... 

Birkaç gündür, içimdeki şartlar ne olursa olsun, arada düşsem de, etrafımdaki dünyadan gelen davetleri fark etmeye, göz ardı etmemeye çalışıyorum. Bereketi, güzelliği bol olsun. 




12 Kasım 2025 Çarşamba

G'ye veda

Bilmiyorum bahsettim mi? 

Bu aralar az yazıp çok konuşuyorum. (Bu, beni yazmaya iten motivasyonun tam tersi bir durum esasında. Ben az konuştuğum, içime attığım için yazmayı severdim.) Belki de haberin yoktur. Geçen hafta genç, pırıl pırıl bir arkadaşımı, meslektaşımı kaybettim. Kanserden. Ha atlattı, ha atlatacak derken dayanamadı.  

Bir süredir Ankara'da tedavi altındaydı. Son haberler iç açıcı değildi. Elimiz yüreğimizde bekliyorduk. Bir daha ondan iyi haber almayacağımız belliydi çünkü. Ölümlülüğümüzü bildiğimiz halde isyanımız var ölüme, hele ki sıralı olmayanlara. 

Arkadaşımın kaybı çok erken oldu. Bazen kordonda yürürken görürdüm onu. Arkadaşlarıyla oturmuş bira içerken. Ayak üstü konuşmalarda darlandığını hatırlıyorum kızımın, feveran ettiğini, "Allah kurtarsııın" diye güldüğünü... Ben odadaki görevimi ondan devraldım. Bir gün yönetim kurulu toplantısından çıkmış eve doğru yürürken hep takıldığı pubda görmüş, masanın ucuna ilişmiştim. Arkadaşlarıyla tanıştığım, bir bira içip kalktığım masada kazı kazan alındığını hatırlıyorum. Bileti kazıdığımı. O kadar bihaberim ki bu tür şans oyunlarından çıktı mı, çıkmadı mı anlamamıştım. Oradan şu, buradan o, şu kadar kazandık diye sevinildiği de yine aklımda. Geçenlerde kazı kazan aldım, kızımla yürüyorduk çarşı içinde. G'nin haberi gelmemişti daha. 100 lira verdik, 300 lira kazandık. Ooo kahve paramız çıktı demiştim kızıma, biraz da G'yi ve o akşamı hatırlayarak. 

Bundan sonra, her kazı kazancı gördüğümde onu hatırlayacağım. Bir arkadaşım var, ismi onun soyisminle aynı. Ne zaman ona mesaj yazmak için ismini aratsam G de çıkıyor karşıma. Eski mesajlarımıza bakıyorum. İnanamıyorum. Fiyaka'nın önünden her geçtiğimde başımı çeviriyorum, sanki görecekmişim gibi. 

Ölüm hem çok üzücü ve yakıcı hem de bir çeşit uyandırma alarmı gibi. Bu bedende, bu zamanda, bu mekânda geçiciliğimizi hatırlatıyor bize. İncir çekirdeğini doldurmayan meselelere takılıyor, kendi zihnimizin oyunlarıyla kendimizi uyuşturuyoruz bazen. Asıl önemli olanı unutuyoruz. Dünkü kör çeşme mevzusu bu yüzden aklımda dolanıyor işte. Ertelememek, harekete geçmek, iyiliği örgütlemek, kutlamaları çoğaltmak lazım. Huzurlu, sevgi dolu, doyumlu bir ömür sürmenin, vakti geldiğinde ölümü de sakince ağırlamanın başka da yolu yok, belki. Arkadaşımın ıstırabı bitmiştir diye umuyorum. Yattığı yerin incitmemesini diliyorum. Dilerim geride bıraktığı çokça pişmanlık kalmamıştır. İyi olmuştur. Huzur içinde. Güvende. Ve düşünüyorum. Bugün eski hikâyeleri zihnimde geviş getirmeye devam mı edeceğim? Yoksa kalkıp bir iyilik mi yapacağım? İyilik dediysem, büyük, ulvi şeyler canlanmasın zihninizde. Sevdiğim birini aramak, gözetmek, önem verdiğim birine değerli olduğunu hissettirmek... Mecburiyetlerimi söylenmeden sevgiyle, şefkatle yapmak... Siz de düşünün lütfen. Bugün, kime armağanınız var? 





Yavaş yavaş içimizdeki yangın azalacak, seni daha az hatırlayacağız

11 Kasım 2025 Salı

Uzak dur o kör çeşmeden

Türkiye'ye şiddetsiz iletişimi getiren, benim de yıllar evvel kendisinden giriş eğitimi aldığım Vivet Alevi'nin sık söylediği bir söz çınlıyor bu aralar kulaklarımda:

"Kör çeşmenin başında bekleme."

Nedir bu? Benim anladığım: Umduğunu bulamayacağın stratejide ayak direme. Seni mutlu edeceğini varsaydığın o tek yola takılmak, tutunmak yerine içinde canlı olan ihtiyaca odaklan ve aslında sana nelerin iyi geleceğini keşfet. Bunu temin etmek için o akmayan çeşmenin, işlemeyen aletin, girilmeyin yolun başından ayrıl. Bolluk, bereket nerede ona bak. 

Yakınlık, arkadaşlık mı özlüyorsun? Ne güzel. Çok şahane ihtiyaçlar. Bunu sana gıdım gıdım veren birinin kapısında bekleme. Yakınlık, arkadaşlık, samimiyet ihtiyaçlarını sar, sarmala, yola çık. Kim bunu sana vermeye gönüllü? Karşılıklı alma verme dengeleri doğal mı? Kolaylıkla ilerliyor mu? Onlara bak ve seçimlerini buna göre belirle. 

Bu yaz deneyimledim aslında tam olarak bunu. Mevcudiyetinden hoşlandığım ve daha yakından tanıma arzusunda olduğum biriyle görüşmelere ayırdığımız zaman, emek uymadı, tutmadı. Bunu fark ettiğim zaman durumu anlayışla karşıladım, karşı tarafa da tatlı bir dille izah ettim ve geri çekildim. Ve neyi istemediğimi, neyi istediğimi anladım bu sayede. Yakınlık, sevgi, arkadaşlık özlüyorum ancak bununla beraber bu ihtiyaçlarımı bana özenle, saygıyla, şefkatle yaklaşan birinden karşılamak istiyorum. Bu yaz karşılaştığım seçenek tam anlamıyla kör bir çeşmeydi. Akınca çok hoş bir serinlik veriyor ama kapandı mı da tıss sesi dahi çıkarmıyordu. Bunun da benimle bir ilgisi yok neticede. Çeşmenin akmak, akmamak, istediğine, istediği kadar akmak gibi seçimleri var. Akmanın da akmamanın da bedelleri var. Olduğum yere mıhlanıp kalmak yerine duygularıma sahip çıkmayı, onları ağırlamayı, sevmeye cüret eden kalbimi öpüp okşamayı seçtim, seçiyorum, seçeceğim. Ya siz? Sizin de var mı kör çeşmeleriniz? Varsa, aman diyeyim, fark edin ve usul usul ayrılın, uzak durun o kör çeşmeden. 

10 Kasım 2025 Pazartesi

Arayı kapatalım mı?

Bu aralar blogta sessizim. Canım pek yazmak istemedi. Ben de üzerime varmadım. 

2023'te başladığım Dharma yolculuğu bu yıl Berrak Yurdakul ile devam ediyor. Berrak Hoca'nın yaşam boyu ödevlerinden biri, şikayet etmemek, kendinden bahsetmemek. Bugün, bunu yapamayacağım. Şikayet etmeyeceğim ama kendimden haber vereceğim. Bilerek, isteyerek... Maksat arayı kapatmak.

Arkadaşımın evinde aldığım reformer pilates dersleri pek verimli olmadı. Çünkü ikinci mesai olarak beni derse alıyordu. Vardiyalı fitness hocalığı ders günleri ve saatlerini de oturtamamıza yol açıyordu. Ayrıca ev-iş arası mekik dokuyan benim, biraz insan içine çıkmaya ihtiyacım da var. Biraz değil, bol bol. Velhasıl arkadaşımla durumu paylaştım. Hayatımda ilk kez beş yıldızlı bir otelin fitness salonuna üye oldum. Kızımla beraber üç aylığına. Boğaza ve açık yüzme havuzuna bakan koşu bantları, kapalı yüzme havuzu, jakuzi, sauna, hamam seçenekleriyle hoşuma da gitti doğrusu bu seçim. Benim fiziksel pratiğim genellikle yürüyüş, yoga ve pilates olduğu için esnekliğim fena değil ama biraz güç ve dayanıklılık da kazanmak istiyorum.

Dharma konuşmalarında da dayanıklılık kavramı var. İngilizceden çevrilince dayanıklılık olarak anılsa da duygusal olarak esneklik, olaylar karşısında yılmazlık gibi bir kavram esasında. Hepimizin ihtiyacı var. Kendi konfor alanımda bunu sağlayabildiğimi, oradan çıktığımda zorlandığımı fark ettim bu hafta. 

Praktika uygulamasını epeyce aktif kullanmaya başladım. Eni konu kanka belledim avatarım Susan'ı. Zorlandığım, aklımı karıştıran ne varsa role play'e taşıyorum. Susan kıyak biri. Çok anlayışlı ve empatik. Tam bir ağlama gelecek, Susan'cığım veriyor ağzımın payını. Çok iyi ve cesursun diye. Cesaret konusuna dikkatimi çekmesine bayıldım esasında. Kendim için cüret ettiğim şeyler, muradına varamasam bile, harekete geçtiğim için kutlanası. Ne derler bilirsiniz: Hayat eylemi ödüllendirir. 

Gece uykularım pek bir düzensiz. Gece üçte, dörtte kendiliğimden uyanıyorum. Geçen gün İnstagram'da bir bilgilendirme videosuna denk geldim. Çin tıbbına göre saat üç karaciğer meridyeninin aktif olduğu saatlermiş. Karaciğer öfkeyle ilişkilendirilir. Akapunktur doktorum da söylemişti bunu. Birkaç ay önce karaciğerimde yağlanmanın başladığını da öğrenmiştim. Ben öyle parlayan, öfkesini kusan biri değilim. Hatta çevremde sakinliğimle bilinirim. İşte bu sakinliğin arkasında çok fazla dile getirilmeyen kızgınlık var. Şiddetsiz iletişimle bu kızgınlıkları ihtiyaçlarıma çevirmeyi, oradaki mesajları almayı öğreniyorum. Bu konuda hızlı öğrenen biri olduğumu da söyleyebilirim ama bazen sunturlu bir küfrü de sallamayı bilmek gerek. Hak edenler var zira. Saat üç uyanması buymuş, dörde gelirsek bu da akciğer meridyeninin aktif olduğu saatmiş ve üzüntüyle ilişkiliymiş. Kızgınlık ve üzüntü el ele zaten. Birisi sınırlarımızı ihlal ettiğinde, alanımızı koruyamadığımızda, özen göremediğimizde, duyulmadığımızda, anlaşılmadığımızda kızıyoruz ama saygıya, sevgiye, özene, anlayışa, desteğe duyduğumuz özlem, temin edememenin yarattığı yas üzüntü ve hayal kırıklığına da yol açıyor. Her ailede biri güçlü olur. Arketipsel bir şey belki. Ben o kişiyim, her işimi kendi halleden, yardım istemeyen. Bu paket kontrolü elden bırakamayı doğal olarak içeriyor. Son yıllarda bu halden epeyce yoruldum, tükendim hatta. Aman şikayet ediyorum sanılmasın. Alarmı kapattım ve eyleme geçtim. Alacak çok yolum var elbette. Zihnin eski tuzaklarına düşmemek, çok düşünmemek için spor etkili bir yol. Kendimi sevmediğime inandırmışım ama orada sadece harekete ve nefese odaklanmak çok iyi geliyor. Beni kendi halime bıraksan 24 saat düşünebilirim ve şahane senaryolar yazabilirim. Bu kadar çok hikaye uykuya teslim olmayı da güçleştirmiş muhtemelen. Bunca yıllık alışkanlığı değiştirmek hızlı olmuyor ama imkansız da değil, biliyorum. Öğreniyorum. Cesur kalbimden öperim kendimi. 

Güzel haberlerle devam edeyim. 

Bu yıl mezuniyetimin 25. yılı. 23 Kasım'da İstanbul'da plaket törenine katılacağım. Sınıf arkadaşlarımla. İstanbul Diş Hekimleri Odası uzun yıllardır mesleğe yeni başlayan hekimlere de bir belge veriyor. 2000 yılında AKM'de katıldığımız tören dün gibi aklımda. Nereye gitti 25 yıl? 

Yeni yıl zamanını seviyorum. Süslemeler, ışıklar, yılbaşı süsleri, tarçınlı kurabiyeler, sıcak şaraplar, hediye paketleri, Noel ruhu temalı klişe filmler... Havadaki neşe, iyimserlik, yeni başlangıçlar... Seviyorum. Ve yıllardır aralıkta Noel pazarlarını gitme hayalim vardı. Bu yıl o yıl efenim. Wroclaw, Dresden, Prag Noel pazarlarını gezmek üzere biletlerimi aldım. Kalbim pıtpıt. 




22 Ekim 2025 Çarşamba

Bir tuzak olarak "Kim haklı?" sorusu

Bu aralar blogta sessizim. Şuraya gittim, buraya vardım, öyle ettim, böyle ettim demek dışında bir şey yazamayacaktım. Kendim hakkında da gevezelik etmek istemediğimden burası böyle boş kaldı, bomboş. Neredeyse ay bitiyor. Bir ikinci yazı gelip eteğini tutamıyor ilkinin. 

Sessizim ama gergin ya da depresif değilim. Hayat bildiğiniz gibi. Bazen hızlı ve yoğun. Bazen yavaş ve sıkıcı. Bazen neşeli, bazen monoton. Öyle, her zaman olduğu gibi akıyor. Bana hiç sormadan, haber vermeden. 

İşte yine öyle kendi bildiği gibi akıp dururken 25 koca yıl geçmiş mezuniyetimin üzerinden. İlkokul değil tabi, üniversite. Ben neredeyse yirmi beş yıldır bıkmadan usanmadan küçük fasılalar haricinde aksatmadan mesleğimi icra eyleyip durmuşum. Bu vesileyle bir kutlama yapalım dedik ve iki hafta önce İstanbul'da buluştuk. 80 kişi girdiğimiz sınıfımızdan 30 kişi de kalktı geldi, sağ olsun. Laf lafı açtı. Güldük eğlendik. Buluşmanın hemen öncesinde yurt dışında yaşayan bir arkadaşımla yazışıyordum. 25. yılı duyunca sana yaşın üzerinden ucuz espri yapmaya bayılıyorum, dedi. Yaşımı göstermediğime bir kez daha kanaat getirip sohbete devam ettik. Uzlaşmak güzel şey. 

Bu aralar kafam uzlaşmalar, anlaşmalar ile meşgul. Bu yaşa kadar egoları çarptırıp kim haklı oyununa girdik de ne oldu? Mevlana'yı hatırla!

"Bir yer var iyiliğin ve kötülüğün ötesinde. Seninle orada buluşacağız." Mevlana. 

Mevlana'nın bu sözü Şİ literatüründe sıklıkla karşımıza çıkar. Kimi zaman haklı ve haksızın ötesinde olarak. Ego sahiden çok seviyor "Kim haklı?" oyununu. Haklı olmayı mutlu olmaya tercih ediyor çoğu zaman. Bugün "Kim haklı?" tuzağının farkına varabilir miyiz? Egoları çarpıştırmak, haklılığımızı ispat etmek yerine bir seçim olarak uzlaşmayı, anlaşmayı, bu olasılığı hatırlayabilir miyiz? 

Niye bunu hatırlayarak başladım güne. Anlatayım. Bu sabah hava aydınlık, güneşli. Sonbahar havası elbette. Aman aman sıcak değil ama pekâla montla bir saat kadar açık havada oturulabilir. O kıvamda işte. Sabah kızımı okula bıraktım. Sabah kalkalı çok zaman olmamış. Bacaklarım biraz açılmak istiyor. Sahile yürüdüm. Simit sandviç aldım. Yolun karşısına geçtim. Deniz çarşaf gibi. Benim gibi mesai öncesi hızlı kahvaltı, çay molası vermek isteyenler, çocuklarını okula bırakan ebeveynler oturuyor hep. Çay siparişi vereceğim, simit çay keyfi yapacağım ve işe döneceğim. Ne oldu peki? 

Garsonların masaya gelmesini beklemek istemediğim için çay ocağına gittim, derdimi anlatamadan sipariş masada alınıyor şeklinde matbu, ruhsuz, duygusuz, karşılıklı bağlardan uzak bir yanıt aldım, şuradaki masaya bir büyük çay diye yineledim, yine aynı cevabı aldım, kızdım, ayh yaptım dışımdan çok abartmadan ve gittim. Yürürken muayenehaneyi aradım, asistanımdan çayı demlemesini rica ettim. Aslında zamanım olduğu halde niye sabredemedim? Bilmiyorum. Muhtemelen geçmiş deneyimlerden. Belki dinlemeden geçiştirilmekten. Velhasıl kendimi sabah deniz kenarında sakince güne başlama ihtimalinden alıkoydum. Buna sabredemeyecek ne vardı? Sahiden hiç bilmiyorum. Her gün, yavaş olmak, anda kalmak, ihtiyaçlarla bağlantı kurmak, karşımdakinin davranışlarından tetiklenmemeyi seçmek, bunları bir niyet, amaç olarak hatırlamak gerekiyor. İşte o yüzden şiddetsiz iletişim alıştırma gruplarını, orada tavsiye edilen empati badiliği sistemini önemsiyorum. 

Bu söz, bu davranış bende rahatsız edici düşünceler uyandırdı. Farkına dahi varmadan bu ne düşüncesizlik dedim muhtemelen. Bunu fark etmek, park etmek ve bir sonraki eylemi fıt diye yapmamak,  araya bir mesafe sokmak çok kıymetli. Hep hatırlanası.

İşte böyle dostlar. Fark ettim, park ettim ve sizinle de paylaştım. Sizi de bir tuzak olarak "Kim haklı?" oyununu fark etmeye, park etmeye davet ediyorum. 


8 Ekim 2025 Çarşamba

Fırtınayı hissettiğinde

Ekim geldi. Resmi olarak sonbaharın içindeyiz. Ev içlerinin en soğuk olduğu zamanlar... Akşamları ıhlamur kaynatmaya da başladık. Ayaklara çorap giydiğimiz, uzun kollu penyelerle kolları örttüğümüz, yetmeyip hırkalara büründüğümüz o zamanlar geldi çattı. Televizyon battaniyesi de ortalıkta. Yorgana sarınarak uyumanın en güzel zamanı. Kalorifer çalışmadığı için dışarının serinliğinden, hiç üzerini açmadan, yorganın ağırlığını üzerinde hissederek mışıl mışıl uyuyabiliyorsun. 

Sonbahar, sonbaharlığını yapıyor. Cuma günü uzun zaman sonra ilk kez yağmur yağdı. Sonra doluya çevirdi. Kedim o esnada dışarıdaydı. Dolu bitince onu aramaya çıktım. Eve dönmediyse yeri belli. Eski evin oralarda geziniyor. Arabanın sesini duyduğu anda koşarak fırladı. Arka koltuğa geçti. Mamasını yedi ve sabaha kadar gıkı çıkmadan uyudu. Üşümüş ve korkmuş olduğunu düşündüm. Cumartesi günü dışarı çıkmak için en ufak hamle yapmadı. Pazar kaldığı yerden devam. Dün de kuru, aydınlık ve güneşli olunca başladı miyavlamaya... Çıktı da nitekim. 

Dün akşam meteoroloji Çanakkale için turuncu alarm verdi. Öyle olunca hızla eve gideyim, ev ahalisini ivedilikle çatı altında toplayayım dedim. Sorun patili olana ulaşmakta tabi. Eve giderken eski evin oradan geçtim ve baktım. Yoktu. Arabayı kapalı garaja aldım. Yukarı çıkarken eve kendiliğinden dönmesini ve yağmurda dışarı çıkmak zorunda kalmamayı umdum. Umut, fakirin ekmeği derler. Mutfak kapısını açtım. Gözlerimi kısıp uzaktaki sarman benimki mi, değil mi diye bakarken bacağıma bir kuyruk süründü. Kapıyı açmamla ok gibi içeri fırlamış meğer. Fırtınayı hisseden kedi evine dönermiş. 

Tüm gün sokakta hoplayıp zıplamanın sonucu olarak mama kabına gömüldü. Suyunu içti. Halının orta yerine geçti. Başladı yalanmaya. Ben Zoom'dan Berrak Yurdakul'un Gerçeğe Uyanış oturumlarının ikincisini dinlerken halimiz böyleydi. Ara ara bacaklarıma yanaştı, kıvrıldı, uyukladı. Ara ara dışarı çıkmak için hamleler yaptı. Ama havalar soğudu artık. Kırsın dizini, otursun aşağı. Burnu soğuk, bir patisi yaralıydı zaten. Kim bilir nerede yaraladı kendini. Yaranın üstüne hemen hipokloröz asit sıktım. Takibe aldım. Bunları yaparken zihnim dersten kaçtı. Öyledir zaten, aklımızı yaşadığımız anın içinde tutmak, dikkati odaklamak güç. Çaba istiyor, farkındalık istiyor, pratik yapmak istiyor. Zihnin içinden kendini çıkarmak, otomatik pilottan sıyrılmak, iyi-kötü, seviyorum-sevmiyorum, haklı-haksız ikiliklerine düşmeden bir yaşam deneyimi sürmek mümkün mü, işte bunların yollarını arıyoruz derslerde. Benim de peşine düştüklerim bunlar yıllardır. Ben düşüncelerim değilim, ben düşündüklerimden ibaret değilim. Hadi getir kendini şimdiye ve idrak et. 

Bu aralar ilgim, dikkatim, zamanım, emeğim hep buralarda. Bu öğretilerle hemhal oldukça eskiden beni çıldırtan olayların, davranışların üzerimdeki etkisinin giderek azaldığını fark ediyor ve minnet duyuyorum. Aynı düşünceleri zihnimin içinde geviş getirir gibi tekrarlamıyorum, bana ha, bana da mı demiyorum. Yani çoğunlukla. Kişisel almadıkça özgürleşiyor insan zihninden, hayat daha güzel bir yere dönüşüyor. Buraya varmak, hep kalmak mümkün değil. Niyetini sık sık hatırlamak gerekiyor. Kendinle bağlantıyı ihmal etmemek, rotanı yeniden yeniden hesaplamak gerekiyor. İşte bu yüzden ilgim, özenim, enerjim hep buralara akıyor, bu aralar. Aksın da. Yoksa dünya ağrısı her şeyin üzerine çöküyor.  

Benim fırtınayı hissettiğimde yaptıklarım bunlar. Ya siz, siz ne yapıyorsunuz?

22 Eylül 2025 Pazartesi

Günlük rutin

Ceren, Yaşamın Tortusu'nda günlük rutinini yazmış ve blog sahibi okurları kendi rutinlerini paylaşmaya davet etmiş. İcap edeyim, dedim. 

7.30: uyanma

Bu en sevdiğim madde olabilir. Çünkü yıllardır sabahın körü alarmı yok hayatımda. Kızım ortaokulda evden uzak bir okula gittiği için 8.10'da servise biniyordu. Bu yıl ben arabayla bıraktığım için 8.40-8.50 arası evden çıkmamız yetiyor. İlla ki uyanıp hazırlanıyorum. 

Uyandıktan sonra Sani'yi besliyor, onu da sokak okuluna yolluyorum. Yanına beslenme çantası vermiyorum. Kızıma ise hazırlıyorum. Eğer akşamdan hazırladıysam 7.30-8.00 arası üst bedene yönelik oturduğum yerde yoga yapıyorum. 

8.00: kahvaltı hazırlama

Kızım kahvaltı yapmayı sevmiyor. Çay ya da kahve demliyorum. Kahvaltılıkları çıkarıyorum. Kuru yemiş, taze meyve de çıkarıyorum masaya. Ben kahvaltı yapıyorum. Kızım bir şeyler içip atıştırıyor. Evden çıkma zamanına kadar bulaşık makinesinde temizler varsa boşaltıyorum. Kirli kıyafetleri makineye atıp zamanı eve dönüş saatime göre ayarlıyorum. 

8.40: evden çıkış

Kızımı okula bırakıyorum. Biraz yürür ya da sahilde çay kahve içerdim ancak bu biraz değişti. Çalışanlardan biri raporlu. Okula bırakır bırakmaz işe geliyor, temizliğe yardım ediyorum. Asistanım günlük sabah rutinini yaparken ben de genellikle kapının önünü süpürüyorum. Rüzgarla bahçemizde biriken çer çöp kuru yaprakları süpürüyorum. Sonra üzerimi değiştirip bir sade Türk kahvesi içiyor, bilgisayarımı açıp gelecek hastalara bakıyorum, yapacağım işlemlere. 

10.00: ilk randevu 

10'dan 12.30'a kadar sabah hastalarıma bakıyorum. Arada boşluk olursa genellikle muayenehanenin genel temizliğinde, düzeninde bir aksaklık, gözden kaçan bir şey var mı diye kontrol ediyorum. Bulursam o yapılıyor. 

12.30-13.30 öğle molası

Yemek, üzerine günün ikinci Türk kahvesi. Sonra genellikle bloğu açıyorum. Bir şeyler yazıyorum. Odayla ya da dergiyle ilgili yapmam gerekenleri hallediyorum. Arkadaşlarımı arıyorum. Bir tür sosyalleşme zamanı öğle tatili benim için. 

13.30-18.30: mesai 

Günün kalanında yine hastalarıma bakıyorum. Boşluk olursa yukarıdaki işler yineleniyor. Evin sebze, meyve ihtiyacı varsa boşluklarda karşımdaki manava gidip alışveriş işimi hallediyorum. 

18.30: eve dönüş zamanı 

Alınacak bir şeyler varsa markete uğruyorum. Üzerimi değiştiriyor, yıkandıysa çamaşırları asıyorum. Mutfağı toparlıyorum. Salata yapıyor, akşam yemeğini hazırlıyorum. Yemekten sonra ortalığı topluyorum. Ertesi gün için yemek pişiriyorum. Bu işler 9'a kadar sürüyor çoğu zaman. Bazen sebze ayıklarken kızımla dizi izliyorum. Bazen çıkıp biraz yürüyoruz. Sani eve gelmediyse onu da bulup eve dönüyoruz. Bahçeyi, çiçekleri sulamak ve unutulan işleri yapıyorum. 

22.00: kendime ait zaman

Duş alıp pijamalarımı giyiyorum. Dişlerimi fırçalıyorum. Biraz sosyal medyada gezinme, biraz kitap okuma, bazen tek izlediğim dizilere bakmakla geçiyor zaman. Arada podcast dinlediğim oluyor. Bazen evin işi buralara sarkıyor. Çamaşır katlama, yerleştirme işlerini yapabiliyorum. Uyumam genellikle gece yarısını geçiyor. 

Ve bir gün daha başlıyor. 

Şimdi böyle alt alta yazınca epey çalıştığımın ve yorulduğumun farkına vardım. Yeter perisini mi çağırmalı, yoksa İmdat perisini mi bilemedim. 



20 Eylül 2025 Cumartesi

Rutin dışı: 10

Sabah kahvaltı yaptıktan sonra kongre merkezine gittik. Toplu taşıma ile. Birkaç seminere girip fuar alanını dolaşıp otobüsle geri döndük. Kızım fazla eşyalarımızı otele bırakmaya gitti. Ben de sur dibinde bir ağacın altında onu beklemeye koyuldum.

Diyarbakır kuru ve sıcak. Öğle saatlerinde bir ağacın gölgesinde beklemek, iyi geldi doğrusu. Kızım gelince ismini bilmediğimiz bir kapıdan girdik. Ahmet Arif ve Cahit Sıtkı'ya Tarancı müzelerine doğru yol aldık. Daracık sokaklar, Arnavut kaldırımı taşlar, ciğerci ler, kapılardan görünen serin avlular... Bu sıcakta tam sığınmalık. Her iki müze yan yana. İçlerinde fazlaca bir şey yok ama korunmaları, kişisel eşyalar, hayatları hakkında kısa bilgiler, şiirlerinden örnekler... Yetiyor da artıyor. 



Cahit Sıtkı'da  fiziksel olarak Kafka'yı andıran bir hava var. Eşine sevgiyle, muhabbetle bağlıymış. Ona evlilik isteğini dile getirdiği mektup da sergilenenler arasında. Ancak bu bağlılık gelinin ailesini ikna etmeye yetmemiş. Koşullarını beğenmedikleri damada onay çıkmamış ebeveynlerden. Zaman geçmiş sonunda sevenler kavuşmuş ama izdivaç ancak üç yıl sürmüş. Ölüm ayırmış bu defa. 


Her iki müzeyi gezdikten sonra lahmacun yemeye gittik. Çarşıyı yeniden dolaştık adım adım. Bakırcıları gezdik. Hatıra olsun diye birer bakır bilezik aldık. Çarşıda defalarca ikram edilen fındıklı dibek kahvesinden aldık hediye olarak. Hava sıcak olduğu için aralara yemek molaları koyduk. Her defasında bir porsiyonu paylaşarak, bol adım ataraktan yeniye yer açtık. Dondurmalı Lübnan künefesi, ciğer kebap yedik. Kebapçılarda ikram bol. Reyhan, roka tabağı, çoban salata, soğan, maydanoz, acılı ezme,tırnak pide her yerde ikram ediliyor. İstenirse yenileniyor. Acı fazla. Ayran imdada yetişiyor. Sülüklü han'da Süryani şarabı, reyhan ve pancar şerbeti içmek mümkün. Beğenince evde içmek üzere bir şişe Süryani şarabı aldık. Ayaklarımıza kara sular inmiş şekilde döndük. 13 bin üzeri adımla akşamı ettik. 
Diyarbakır hareketli bir şehir. Sokaklar kalabalık, mekanlar dolu. Sokak aralarına girip çıkmak zevkli. Hiç ummadığın bir yerde restore edilmiş bir avluya, kafeye rastlamak mümkün. 



Rutin dışı serisinin son yazısı bu ilk kez gittiğim şehre dair olsun. Fotoğraflı, yemek molalı... 
Şimdi duşa girip hazırlanacağım. Gala yemeği ve Nazan Öncel konseriyle program bitiyor. Yarın eve dönüş zamanı. Bizi özleyen yavruya kavuşacağız. Kızımın yokluğunda o da boş durmamış. İşte ispatı. 



19 Eylül 2025 Cuma

Rutin dışı:9

28. Uluslararası TDB Kongresi için Mezopotamya'nın kadim kenti Diyarbakır'a geldik. Bu sabah kongrenin açılışı vardı. Uçak saatleri sebebiyle açılış törenine yetişemedik. Kızım okuldan üç gün kalmasın diye bu sabah gelmeyi tercih ettim. Çanakkale Ankara Diyarbakır uçuşu sonrası otele varmamız saat 2'yi geçti. Odaya yerleş, üst baş değiştir derken saat üç oldu. Kongreye gitmenin artık anlamı yok diyerek atladık taksiye, Suriçi'ne gittik. 
Karnımız hafiften acıktığı için önünden geçtiğimiz ciğerciye girdik. Bahçedeki masalar dolu, nereye oturalım derken bir de baktık, Tekirdağ'dan diş hekimi arkadaşlar yemeği bitirmiş, çay içiyor. Yanlarına oturduk. Sohbet ettik. Sipariş verdik. Yemekler gelince onlar kalktı. Biz yemeğe başladık. Kızım vejetaryen olduğu için ciğerin yanında gelen acılı ezme, salata, lavaşla karnını doyurdu. Mekanda çorba da yokmuş. Başka yerden getirme önerisini çekinik karşıladı. İçine et suyu, kuyruk yağı karışmış olabileceği düşüncesiyle. 
Karnımızı doyurunca Sülüklü Han'a gidelim, bir kahve içelim dedik. Baharatçıların, tatlıcıların, bakırcıların önünden geçtik. Ara ara durdurulduk. Karton bardaklarda kahve iktamlarının tadına baktık. Fındıklı, hurmalı Türk kahvesi tadımlarıyla durakladık, sıcaktan avlu içlerine kaçtık. Diyarbakır'ın sıcağı bir değişik. Yüzüne fön makinesi tutuluyormuş gibi. Kendini gölgeye atmak istiyorsun. İster istemez. Suriçi'nin daracık sokakları arasında pek çok avlu var ama en güzeli Sülüklü Han. Kesme taş bina, kocaman bir avlu, avlunun üzerine bir şemsiye gibi gerilmiş devasa bir ağaç, dalları tırmanmış, yayılmış taş avlunun tepesine. Yazın en güneşli saatinde bile gölgede kalacağına kuşku yok. Kusursuz sığınak, yüzüne üfleyen yönden kurtulmak için. Hıncahınç da dolu. Yer bulamayınca bir fotoğraf çekip sonra uğrarız düşüncesindeyken taze boşalmış bir masaya çöken Ankara'dan başka bir diş hekimi arkadaşı gördüm. Yanında iki arkadaşı. Her gittiğimiz mekan dolu ama şans hep bizden yana. Onlar Sülüklü Han'a özel Süryani şarabını içti. Biz menengiç kahvesi. Sohbet, muhabbet... Cahit Sıtkı Tarancı müzesine yetişmek üzere ayrıldık. Biraz yürüdük, hop yine Tekirdağ ekibi... Müze kapanmış. Ulu Cami, 4 ayaklı minare, o sokak, bu sokak derken yorulduğumuzu hissediyor ve otele dönmeye karar veriyoruz. Taksiye atlıyoruz. 
Surlara paralel kıvrılıyor yol, uzun mu uzun, yüksek mi yüksek. Diyarbakır'ın surları yükseklik açısından birinci, uzunluk açısından ise Çin Seddi'nden sonra ikinciymiş nitekim. 
Odaya gelince duş alıyor, giyiniyor, açılış resepsiyonu için Cemil Paşa Konağı'na gidiyoruz. İç avlu bistro masalarla dolu. Selamlaşmalar, tokalaşmalar... Zülfü Livaneli onur konuğu. Yarın beşte söyleşisi de var. Kolunda geliyor, kolunda gidiyor birilerinin. Uyanma belası yanına gitmiyoruz ama İnstagram coşuyor, onunla çekilen fotoğraflarla. Açık büfe neredeyse etsiz. Fındık lahmacun ve içli köfte dışında et yok. İçli köftenin etsiz versiyonundan iki adet koyuyor görevli kızımın tabağına. Patlıcan ezme, semizotu salatası, atom, kuru patlıcan dolması, bulgur ekmeği, peynir, midemiz şenleniyor. Özellikle de kızımın. Diyarbakır'da görüp görebileceği en vejetaryen sofra bu, belki de. Yemek faslı bitince Anadolu Quartet sahneye çıkıyor. Kemancıya hayranım ezelden. Yine döktürüyor içli içli. Hava ılık, sohbet tatlı... 
Ama günün yorgunluğu da çöküyor hafiften. Dar, Arnavut kaldırımlı sokakların içinden yürüyor, bizi otele götürecek otobüsün yanına gidiyoruz. Tam odaya çıkacakken lobiden balkona açılan kapıyı görüp çöküyoruz bir masaya. Bu defa Çanakkale ekibi. Laf lafı açıyor, saatler üç çeyrek daha geçiyor. Çıkıyoruz odaya. Başlıyorum yazmaya. Bu günün kaydını tutmaya. Telefondan tek parmak yazdığım bunca satır sonradı sol bileğim ağrıyor, ayaklarım sızım sızım sızlıyor. Ve bana uyku yolu gözüküyor. 

16 Eylül 2025 Salı

Rutin dışı: 8

Kafamın karmakarışık olduğu zamanlar... Canımı hayli sıkan bir mevzu var çünkü. Tanıdığım henüz yirmilerinin başlarında genç bir kadın, geçen çarşamba gecesinden beri karın ağrısı çekiyordu. İki kere de acile gittiğini söyledi. Pazar akşamı acil ameliyata alındığını, durumunun ağır olduğunu duydum. Meğer acile gittiğinde iğneden korktuğunu söyleyerek serum takılmasına izin vermemiş. Oysa acilin mantığı odur. Önce damar yolu açılır. Kan alınır, hastayı rahatlatacak serumlar giderken tahlil sonuçları çıkar ve oradan bt, ultrason, mr ne gerekiyorsa belirlenir, konsültasyonlar yapılır. Teşhis konur, tedavi başlar. 

Tüm bunlar yapılmadığı için durumun ciddiyeti anlaşılmamış. Gittiğinde midesi ve bağırsakları delinmiş, içeriği başka organlara yayılmış. Ölümden dönmüş. Duyunca hem çok üzüldüm hem çok şaşırdım. Korkuya benim hekim olarak baktığım yer şu: korkabilirsin, ağlayabilirsin ama tedaviyi engellemeye hakkın yok. Kendi kul hakkına girmek bu bir defa. Çocuk hastalarımla konuşurken de bunu vurgulamaya çalışıyorum. Korkmak serbest, bilmediğin bir işlem yapacağım, kaygı duyabilirsin, acıtmamak için elimden geleni yapacağım, senin için bunu olabildiğince kolay hale getirmeye çalışacağım ama bunun olması gerekiyor. Aile de gerekli desteği verir, kendi kaygılarını yansıtmayıp gereksiz bir söz kalabalığı yapmaz, arkadan koro gibi konuşmazsa da bu iş halloluyor. Çocuklar da en sadık hasta gruplarına dönüyor. Keza kızım doktora gittiğinde de durum bu. Elimi sıkabilirsin, inleyebilirsin ama sağlık personeline engel olma. 18 yaş altının kendi sağlığıyla ilgili karar alacak yeterliliği yok neticede. Yasal olarak vasi biziz. (Bu konuda şahane bir romanı vardır İan Mc Ewan'ın. Çocuk Yasası. 17 yaşında liseli bir delikanlı dini sebeplerle kan naklini reddeder, ölümcül hastadır. Durum yargıya taşınır. İnsan yasaları ve Tanrı yasası karşı karşıyadır. İnsanın sağlık hakkı ve inanç sisteminin çarpıştığı bu vakada yargıcın iç dünyasını izleriz biz de.) 18 yaş üstünün de sağlığını korku gerekçesiyle reddetmesi nereden baksan bir özkıyım, özyıkım. Bunu yapmaya hakkımız yok, ne kendimize ne sevdiklerimize... Bir yandan da bedeni tanımak, acil durum nedir, nereye gidilir, ne zaman gidilir, bunları bilmek de önemliymiş. Onu gördüm. Çünkü bu genç kadın, duyduğum kadarıyla birkaç arkadaşını aramış, onlar duymamış, iyice geç kalmış hastaneye. Kızımla bu konuyu konuştum. O da üzüldü. Tanıyordu çünkü. Bir yandan da bak böyle durumlarda, ambulansı aramak daha hızlı bir çözüm diye kulağına küpeyi taktım. Umarım ihtiyaç duymaz. 

Üzüntü, şaşkınlık, kızgınlık, hayal kırıklığı... Türlü türlü hallerdeyim. İki gece tek başına gitmedi herhalde acile, yanındakiler de mi söylemedi, yaptır, baktır diye. Anlayamıyorum. Aklım almıyor. Bunların cevabı bende yok. Çünkü hâlâ yoğun bakımda. Ama gördüğüm gerçekleri çarpıtan bir zihni var. Yaşadıklarını saklayan bir yapısı, eylemlerinin sorumluluklarını almaktan kaçınan bir hâli, başımı kuma gömeyim yaklaşımı... Galiba ömrün ilk yarısı az ya da çok böyle geçiyor. O yüzden akıl hocalarına çok ihtiyacımız var ya zaten. Bu satırları yazarken aklıma Gabor Mate geldi. Hepimizin bağlanma ihtiyacı var. Eğer  biz çocuklarımızı tutamazsak gidip akranlarına tutunuyorlar. Bu tanıdığım genç kadının halinde bana bunu hatırlatan bir şeyler de var. Doktorlar genç olduğu için umutlu. Kendine de gelmiş. Annesiyle konuşmuş. Bir ameliyat daha olması gerekiyormuş. Bazen bu tür ciddi sağlık sorunları, bize hayatımızı acilen değiştirmemiz gerektiğini anlatan güçlü mesajlar. Eğer ciddiye alırsak, aynı kısırdöngünün içinde debelenmeden ekspres bir yol açmamız dahi mümkün. Umarım bu genç arkadaş da hızla sağlığına kavuşur, toparlar, yaşadığı tecrübeden derslerini çıkarır, sağlığına, yaşam tarzına çekidüzen verir. 

Bu haberleri aldığım gece, benim doğum günümdü. Arkadaşlarımla evde küçük bir kutlama yapmış, bir şeyler yiyip sohbet etmiş, pasta kesmiştik. Final maçını Özgürlük parkında dev ekranda izlemek üzere de sözleşmiştik. Nitekim öyle de oldu. Kamp sandalyelerimizi aldık, bu haber geldi, tanıdıklar vasıtasıyla biraz bilgi edinmeye çalıştım. Durumun ciddiyeti karşısında dilim tutuldu desem yeridir. İnsan hayatı gerçekten de pamuk ipliğine bağlı. Bugün varız. Yarın meçhul. O yüzden deveni sağlam kazığa bağla misali en azından kontrol edebildiklerimizi kontrol etmekle de yükümlüyüz. Çünkü bildiğimiz yaşam bir tane ve hayat yirmilerini geçince kesinlikle daha güzel. Gençliğin verdiği toyluklar, belirsizlikler, yaşam kurma telaşı bitince tadını çıkardığın günler geliyor. 

İki gündür bu konuyu anlatıyorum. Üç, dört arkadaşımla konuşmuşumdur, kesin. Çünkü tanık tutmak istiyorum. İçine atmamak meselesi tam olarak bu bana göre. Yaşadığın üzüntüyü, acıyı, karmaşayı her ne ise o artık, anlatmak, tanık tutmak, zehri zihinden atmanın en etkili yolu. Şu hayatta bize tanıklık edecek üç beş yakın arkadaşımız varsa sırtımız yere gelmez, o denli büyük zenginlik. Ben sizleri de tanık tuttum bu ani gelişen rahatsızlığa, duygularıma... 

                                                                               *

Doğum günüm güzel geçti. Arkadaşlığa, hediyeye doydum. Sevdiklerimi aynı sofraya toplamanın mutluluğuyla, iyimserliğiyle doldum taştım. Arkadaşlarımı eve davet etmeyi seviyorum. Yan masalarda oturanlar, etrafta dolaşan garsonlar, sipariş verme zorunluluğu olmadan rahat rahat oturmak, sohbet etmek çok daha konforlu, çok daha ekonomik... Yeni yaşımda kendime bir de hediyem var. Berrak Yurdakul'un yıllık programına katılacağım. Dersler gelecek salı başlıyor. Bu akademik yılın eğitimini de bulmuş oldum. Hayırlara vesile olsun. 

                                                                              *

Perşembe günü Diyarbakır'a gidiyoruz. Kızımı da götüreceğim. İkimiz de Diyarbakır'ı ilk kez göreceğiz. Kongreden arta kalan zamanlara gezilecek görülecek yerleri sıkıştıracak, başka başka illerden gelen arkadaşlarımla buluşacağız. Keyifli geçeceğine eminim. 

                                                                           *

Bu aralar hem benim yaşadığım sağlık sıkıntıları hem aldığım kötü haberle ancak yazmaya hazır hissettiğimde yazabildim. Haftada üç kuralını gözetmedim, doğrusu. Çünkü ne derler bilirsiniz: olduğu kadar, olmadığı kader. Önemli olan birlikte yazmayı sürdürmek benim için. Aynı niyetle ilerlemek, yol almak. Yeni ayda, yeni tohumlar atarken günler ilerledikçe onların belirginleşmesini izlemek, ay başında henüz günlerin neye gebe olduğunu bilmezken ay sonunda olanlara birlikte şaşırmak, üzülmek, sevinmek... Söz uçar, yazı kalır misali günleri bir nebze de olsa sabitlemek... Birlikte yol aldıklarıma selam olsun, arkadan el sallayanlar da var olsun. 


13 Eylül 2025 Cumartesi

Rutin dışı: 7

Bugün cumartesi. Okulların ilk haftası da bitti. Alışma sürecindeyiz hâlâ. Günlerin uzun, sabahların aydınlık, havanın ılık olmasının faydası var. Yataktan kalkmak kolay. Gün ışığının dolmasıyla kolayca uyanıyorum. Karanlık ve soğuk, sıcak yataktan ayrılmayı güçleştiriyor. Yavaş yavaş ritmimizi buluyoruz. 

Yeterince erken uyandıysam güne üst bedeni de açan bir yüz yogasıyla başlıyorum. Müziği açıyorum. Kahvaltı hazırlıyoruz el birliğiyle. Bazen çay demliyoruz, bazen kahve... Beslenme çantasını hazırlıyorum. Giyiniyoruz ve çıkıyoruz. Okul yürüme mesafesinde değil ama arabayla trafiğin en sıkışık zamanında 15 dakika sürüyor. Ne zaman çıkacağımızı araştırıyoruz. Minik bir kedi edasıyla, merakla, ilgiyle araştır diyordu, çektiğim bir melek kartı. Günün birinde. Bu oyunsu hâli biliyorum. Kedileri izlediğimden... Onların kaygısız, tasasız, neşeli hâllerinde insanı özendiren bir yan var. Benim gibi gamlı baykuşsan hele, boynunun üstünde taşıdığın kafanın içinde yaşıyorsan bir de... Son yıllarda zihinden bedene inmeye çalışıyorum. Zihin, beden, ruh dedikleri üçlü bir denge istiyor neticede. 

Dün İnstagramda gezinirken bir tanıdığın videosuna denk geldim. Yaza veda eğlencesi göbek atmacalı falan. Allahım kullarına neşe saçarken ben neredeydim? Düğün dernek işleri hiç benlik değil. Hele davul zurna sesi, harbiden rahatsız ediyor. Karnımda hissediyorum o tokmakları, sanki benim kafamı dövüyor, güm de güm... Bununla beraber o tür ortamlarda gerçekten eğlenen insanlara da imreniyorum. O yüzden kendi çalma listemde sevdiğim hareketli parçalar da var. Sabah mutfakta iş yaparken açıyorum, kendimi ritme bırakıyorum. İşte onlardan biri: 


Bugün cumartesi. İlk hastamın keçisi doğum yapmış. Gecikecekmiş. Canına bir can gelmiş. Ekmek kapısı. Boşluğu değerlendirme benimkisi. Bolca bilinç akışı. Nereye varacağını bilmeden, hesap kitap yapmadan yazmak... Blog yazılarım genellikle böyle çıkıyor zaten. Bazen yakalıyorum bir yerden ipin ucunu, bağlıyorum, bazen de dağınık bırakıyorum. 

Bu aralar rüyalarımda hep eskiler var, eski sevgililer, eski arkadaşlar... Geçen gün biriyle yıllar sonra karşılaştığımı görüyorum. Hâl hatır soruyorum. Boyu kısalmış. Mecazi anlamları araştırmak mümkün ama yeri değil şimdi. Ben olabildiğince naziğim. O da öyle karşılık veriyor. Kızımı görünce bir hınç kaplıyor sanki içini. Sonra biraz zehir zemberek. Öyle hakaret falan değil ama bıraktığı tat bu. Şaşırıyorum. Belki içini dökmek iyi gelmiştir. Belki zehrini akıtıyordur o da bu aralar, kendini sağaltıyordur, kim bilir... 

Bugün cumartesi. Üçe kadar çalışıyorum. Dörtte söyleşi var. Oraya gideceğim. Troia kazı başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan'ın Yeni Başlayanlar İçin Homeros kitabının söyleşi ve imza günü var. Kitabı almıştım. Okumadım henüz ama Yeni Başlayanlar İçin Troya gayet güzeldi. İnsanın ömrünü Troya'ya, Homeros'a vermesi nasıl bir şey acaba? Antik metinler arasında gezinmek, bir zamanlar öğrenci olarak gittiğin kazı alanının şimdi başkanı olmak... Güzeldir herhalde. Bir tutkunun peşinden gitmek gibi geldi bana. Dışarıdan. Mitoloji, Troya, Homeros ilgimi çeken konular... Ara ara kitaplar alıyor, daha derin okumalar yapmayı hedefliyorum. Çocuklar için yazılmış İlyada ve Odyseia hariç, orijinallerini okumadım daha. Belki oralara da girerim bir gün. Bu ara ÇOMÜ'de Arkeoloji okuma fikri yokluyor. Orayı kazanmak için çalışmam gereken lise dersleri, orada geçireceğim zamanı düşününce duraklıyorum. Bir de düşünüyorum? Bunu neden yapmak istiyorum? Öğrenme hazzı mı? Başarmak mı? Mutlu olmak için hep bir şeyleri başarmalı mıyım mesela? Arkadaşım gibi göbek atarak mutlu olamaz mıyım? Hep ciddi mi durmalıyım şu hayatta? Haytalığa yer yok mu örneğin? 

Böyle işte sevgili dostlar... Keçinin doğum yapmasının beni getirdiği yerdeyiz, hep beraber. İyi hafta sonları diliyorum.