22 Aralık 2015 Salı

İLK GÖZ AĞRIM: LODOS ÇARPMASI




İlk göz ağrım Lodos Çarpması hakkında yazılanlar, çizilenler:

Öykü ile atölye döneminde tanıştım desem yeridir. Öykü, bu tür atölyeler için mükemmel bir araç. Kısa sürede yazabiliyor, okuyor, üzerine tartışabiliyorsunuz. Burada türün iyi örnekleriyle tanıştım ve içime öyküden zevk alma tohumları ekildi.

Onur Çalı'ya ilk göz ağrımı anlattım.

İmkân buldukça Kent Sohbetleri'ne katılıyorum, sergileri geziyorum. Bahsettiğin söylenceler, kentin tarihi içinde unutulup gidilmiş insan hikâyeleri ve masallar buralarda yolumu kesiyor. Bu umulmadık kesişmeler beni çok heyecanlandırıyor, beni de okuru da daha tatmin eden, daha geniş bir öykü evreni ortaya çıkıyor.
Ebru Askan'ın Meraklı Okur Söyleşilerinin ilk konuğu oldum.

Tuğba Gürbüz'ün ilk öykü kitabı "Lodos Çarpması" Notabene Yayınları etiketiyle yayımlandı.
Tanıtım bülteninden:
Sıcaklığı, harareti yükselten, serinleteceğine bunaltan, nefes darlığına, halsizliğe yol açan bir lodos rüzgârı estiriyor Tuğba Gürbüz öykülerinde.

Edebiyathaber Lodos Çarpması'nın tanıtım bültenine yer verdi.

30/12/2015 tarihinde ÇOMÜ Kampüs FM'de Kentte Sanat Kampüste Sanat programında Muteber Yüğnük'ün konuğu oldum.


Yayını buradan dinleyebilirsiniz.

Lodos Çarpması'nı okumaya başladığınızda, tarihin acımasız kanlı gerçekleri içinde yaşam mücadelesi veren, her anlamda savaşmak zorunda kalan sıradan insanların hayatta kalma mücadelelerini ve kalp çarpıntılarını duyacaksınız.

Ayşegül Kocabıçak'ın Lodos Çarpması hakkındaki değerlendirme yazısı Birgün gazetesinde yer aldı.

Lodos Çarpması'nda keşkeler... Yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide bir adım öncesi ve sonrası... Lodos Çarpması'nda umut daima var, hayal kurmaksa serbest!

S. Duygu Ceritoğlu'nun Lodos Çarpması hakkındaki değerlendirme yazısı  Okuryatar'da yer aldı.

Dostlarla Lodos Çarpması üzerine sohbet ettik.



Anlatmaya dayanan, anlatma ihtiyacından doğan öyküler yazdığım için bu dosyada asıl meselem "nasıl daha iyi anlatabilirim" idi.

Reyhan Yıldırım ile Lodos Çarpması hakkında yaptığımız söyleşi Edebiyathaber'de yer aldı.

İşte böyle ilk başından çarpıyor öyküler. Güçlü sözcükler yan yana dizildikçe sayfalar bitiveriyor. Geriye okurken sizde bıraktığı izler kalıyor.
Gaye Dinçel'in Lodos Çarpması hakkındaki değerlendirme yazısı Checkin dergisinde yer aldı.

En sevdiğim iki öykü Kremalı Patates ve Yaprak. İkisinde mekân anlatımı çok iyi. Görsel olarak canlandırabildim onları kafamda. İki öykü de incecik, kırılgan. Cam bir şişeye koyup denize bırakalım, sonsuza dek o saflıkta kalsınlar.
Konserve Ruhlar, bloğunda Lodos Çarpması'na yer verdi.

Esenler Sosyal Yaşam Evi Edebiyat Kulübü katılımcılarıyla Lodos Çarpması ve yazma cesareti üzerine sohbet ettik.



Geniş bir zaman ve mekân çeşitliliği var öykülerde. Tarihsel arka plan günümüz öyküsünde çok az kullanılıyor, belki bu konuya ilgi duyduğum için daha bir değişik gözle okudum tarihle öykünün buluşmasını. Tarihsel olanı, gerek diliyle, gerek anlatımıyla, öykü kişilerinin dünyalarındaki yansımalarıyla çok iyi kullandığını düşündüm Tuğba Gürbüz'ün.

Kadir Yüksel, kitapeki'ndeki Bir Raftan Bir Sahaftan köşesi için kaleme aldığı NotaBene Yayınları Öykü Dizisi yazısında Lodos Çarpması'na da yer verdi.



Öyküyü romandan daha kolay bir tür ya da romana geçiş basamağı olarak görmüyorum ancak şu da bir gerçek: Roman yazmak, daha uzun zaman, sabır, yoğun ilgi ve süreklilik gerektiriyor ve benim hayat tarzıma da kişiliğime de uymuyor.
Meslektaşım Füsun Şeker ile Lodos Çarpması üzerine yaptığımız söyleşi TDB Dergi'de yer aldı. 

Tuğba Gürbüz, ilk öykü kitabı Lodos Çarpması'nda "Kadın, aile ve Çanakkale" temalarıyla özgün bir dil yakalamayı başarmış.
Tunç Kurt'un Lodos Çarpması hakkındaki değerlendirme yazısı Edebiyathaber'de yer aldı. 
Tuğba Gürbüz, bir ilk kitapla çıkıyor karşımıza: Lodos Çarpması (Notabene 2015). Kimi sözcük seçimi tökezlemelerine karşın bir ilk öykü kitabı için yüksek düzeyli bir çıkış denebilir yazar adına. Bir öyküsünde anlatıcısına şöyle dedirtiyor nitekim: "Hikâyenin kısa zamanda okuru içine çekmesini, kelimeleri tasarruflu kullanmasını, aritmetiğini, hiçbir fazlalığa, hantallığa izin vermeyen yapısını yeni yeni seviyorum" (31). Öyküde kalıcı adlardan olmaya aday gördüğüm Tuğba Gürbüz'ün, bu doğrultuda onun peşini bırakmaması zorunlu ama. Yazar salmazsa kendisini öykü de onu bırakacaktır kesinlikle. 
Sadık Aslankara 2 Şubat 2017 tarihinde Cumhuriyet Kitap'ta Kitaplar Adası köşesinde Lodos Çarpması kitabına da değindi. 

Lodos Çarpması içinden geçtiğimiz hikâyelerde kah bir anı toplayıcısını, kah kalabalıklar içinde yaşanan yalnızlığı odak noktası hâline getiriyor. 
Bahar Uysal 8 Ağustos 2019 tarihinde Maviye İzsüren adlı bloğunda Lodos Çarpması'na değindi.

Maviye İ





21 Aralık 2015 Pazartesi

Masaldır bunun adı dinlemekle çıkar tadı



Masallar, şimdi kitapçıların çocuk raflarında satılıyor ancak tarihsel süreçte masalların çocukları eğlendirmekten ziyade onları yetişkinlerin dünyasına hazırlamak amacı taşıdığını, kullandığı sembolller ve metaforlar vasıtasıyla kadının ve erkeğin bilinçaltına kalıplar yerleştirdiğini, içinde yaşadığı toplumun kurallarını, kodlarını, kültürel değerlerini, baskın düşüncelerini gelecek nesillere miras olarak bıraktığını biliyoruz. Çocukları eğlendirmek, tesellemek amacıyla anlatılan “masum” masalların bunu nasıl başardığını herkesçe bilinen bir örnek üzerinden anlatabilir misin?

 

Masalların;  halkı –özellikle okuma yazması olmayan toplumlarda–  eğitmek, toplumlarda otoriteye karşı çıkarak psikolojik rahatlama duygusu sağlama gibi onlarca işlevi vardır. Çocukların eğitiminde kullanılması da bunlardan biridir. Çocukları disipline etmek, anne babanın sözünden çıkmamaları konusunda uyarmak, kız ve erkek çocuklarına ayrı ayrı ‘toplumsal rollerine uygun’ olarak görevlerini öğretmek masallar vasıtasıyla nesilden nesile aktarılmıştır.

Bunu mesela Külkedisi masalı üzerinden örneklendirebiliriz. Kız çocuklarına kurallara uygun davranırsanız, büyüklere itaat ederseniz, bir gün ‘prensle / kısmetinizle’ evlenebilirsiniz denilmektedir:

a) Külkedisi aslında ev kızıdır ve evin bütün işlerini yapmaktadır. Burada kızlara evi temizlemeleri, yemek yapmaları gibi toplumsal rolleri öğretilmektedir.

b) Kötü kalpli üvey anneye bile karşı gelmemektedir. Büyüklerinize hele de anne babaya, size kötü davransa da baskı yapsa da karşı gelmeyin, dediklerini yapın. Aksi takdirde cezalandırılırsınız, uygun davranırsanız, eziyet çekseniz bile günün birinde mükâfatlandırılırsınız fikri aşılanmaktadır. Tıpkı ustasından senelerce eziyet çeken bir çırağın, yıllar sonra ustasını ‘bana meslek kazandırdı’ diyerek sitayişle anılması gibi.

c) Külkedisi baloya gitse bile on ikiden önce evde olması gerekmektedir. Kızların geç saatlere kadar dışarıda kalmaması gerektiği, belli bir saatten önce eve dönmesi gerektiği yoksa her şeylerini, tüm güzelliklerini kaybedeceği anlatılmaktadır. Burada geceyi dışarıda geçirmemeleri özellikle vurgulanarak; arabanın balkabağına, seyisin sıçana, parlak kıyafetlerin çaputlara dönüşmesi metaforunun altında kızlığın kaybedilmesi halinde her şeylerini kaybedecekleri anlatılır.

d) Külkedisinin prensle dans edip, yakınlaşmasına rağmen, daha ileri gitmemesi, kendini gizlemesi, prensi peşinden sürüklemesi. Annelerin kızlara erkeklere nasıl davranmaları gerektiği konusunda yazılmış bir manifesto gibidir. Erkekle belli oranda yakınlaşsan bile fazla ileri gitme, kendini hemen açık etme, bırak sırlarını merak etsin, mutlaka kaç, çünkü kaçan kovalanır.

e) Masallarda toplulukların odağındaki dinsel güdülerin güçlü biçimde kullanıldığı da unutulmamalıdır. Üvey annesi Külkedisini prensin adamlarından sakladığı halde, ilahi güç sayesinde gerçek açığa çıkar ve genç kız prensle evlenir. Siz üzerinize düşen yükümlülükleri yerine getirirseniz, çektiğiniz sıkıntıları bir sınav olarak görürseniz, yaratıcı da sizi görür ve günün birinde mutluluğa eriştirir, denilmektedir.     

 

Sen ne düşünürsün bilmiyorum ama ben Rapunzel masalını klasik masallardan ayrı bir yere koyuyorum. Orman, masallarda sıkça kullanılan bir sembol. Ormana girmek ve ormandan çıkmak korkularla yüzleşmenin ve büyümenin hikâyesi. Bu bağlamda baktığımızda ormandan kendi imkânlarıyla çıkamayan, prenses ve ailesi tarafından kurtarılmayı bekleyen olgunlaşmamış, büyümemiş bir prens var. Rapunzel masalı bize ne söylüyor Fırat? Bu konuda neler söylemek istersin?

 

Masalı prens açısından pek düşünmemiştim aslında. Ama hem prens hem de Rapunzel açısından olgunlaşmanın gerçekleşmesi durumunu yaşıyoruz şöyle ki:

Masalı çocuk psikolojisi açısından inceleyen kimi pedagoglara göre; Rapunzel annesinin aşırı korumacı sevgisinden bunalan ve özgürleşmek isteyen bir kızın hikâyesidir. Kule ‘yuva’ ‘baba evi’ olarak, gerçek dünyanın tüm kötülüklerinden uzakta, korumacı ve steril bir ortamdır. Rapunzel çocukken bu durumu kabullenirken, büyüdükçe annesinin dizinin dibinde oturmaktan sıkılır, dışarıdaki hayatı ve dış dünyayı merak etmeye başlar. Özgürleşmek, erişkinliğe adım atmak için de kendi bedeninden –masalımızda saçından– yardım alır.  

Rapunzel’in saçlarına önce annesi (cadı) tırmanırken, daha sonra aynı saçlar prensin kuleye çıkmasına yardımcı olmaktadır. Bu da çocuğun bilinçaltına aileyle olan ilişkisinin yerini belli cinsel olgunluğa eriştikten sonra karşı cinsle ilişkinin alacağı mesajını göndermektedir. “Rapunzel odasına bir adamın girdiğini görünce önce çok korktu, o zamana kadar hiç erkek görmemişti. Prens onunla dostça konuşmaya başlayarak onun şarkısını duyduğunu ve yüreğinin bundan çok etkilendiğini, bu yüzden onu görmeden edemeyeceğini anlattı. Rapunzel'in korkusu geçiverdi.” Burada erkeklere kızlara nasıl yaklaşması gerektiği mesajı verildiği gibi, kızlar için erkekler belli bir olgunluğa erişmeden sakınılacak nesneler olarak sunulmaktadır.

“Genç oğlan ona kendisini koca olarak kabul edip etmeyeceğini sordu. Onun ne kadar genç ve yakışıklı olduğunu görünce, ‘O bana yaşlı cadı Gotel’den daha iyi bakacaktır’ diye aklından geçirdi ve olumlu cevap verdi. Elini onun elinin üzerine koyarak: “Seninle gelmeye razıyım. Ama buradan nasıl çıkacağımı bilmiyorum. Bundan sonra her gelişinde bir yumak ipek iplik getir; ben onu örerek bir merdiven yaparım. Tamamlandığı zaman onunla aşağı inerim, sen de beni atına alıp götürürsün,” dedi”. Burada kızların kendilerine iyi bakacak birini bulduklarında baba evlerinden ayrılarak kendi evlerini kurmaları mesajı verilmektedir. Kaldı ki, bunun hemen bir anda olmaması, emek gerektirmesi, yeni kurulacak yuva için gösterilmesi gereken sabır ve çalışmayı anlatmaktadır. “Ve şöyle kararlaştırdılar. Prens hep akşamları gelecekti, çünkü büyücü kadın hep gündüzleri çıkageliyordu.” Erkek ve kadının geceleri görüşmelerinin altındaki cinsel çağrışım açıkça ortadadır. (Kaldı ki masalın ilk hallerinde Rapunzel prensle birlikte olmakta ve hamile kalmaktadır.)

Masalın sonunda annesinin (cadının) sözünü dinlemeyen Rapunzel evden kovulur, çöllere düşer. Bu kısımda anne babanın sözünün dinlenilmesi gerektiği, yoksa insanın başına kötü şeylerin geleceği vurgusu yapılır.

Öte yandan Rapunzel senelerce aç biilaç çöllerde süründükten sonra, kuleden düştükten sonra kör kalıp sefalet çeken prensle karşılaşır ve gözyaşlarıyla prensin gözü açılır ve evlenerek prensin ülkesinde ölene kadar mutlu bir hayat sürerler. Burada da büyümeye giden yolda çeşitli acıların ve sıkıntıların olduğu anlatılmaktadır. Ayrıca prens ve Rapunzel olgunluğa erişmeden birlikte olamayacakları mesajı verilmektedir.

Özetle bu masalın alt metninde, kız ve erkek çocuklarına olgunlaşma serüvenleri sırasında karşılarına çıkabilecek durumlar anlatılmaktadır. Son olarak bunu, cinsler arasında eşiklikçi bir masal olarak kabul edebiliriz. Önce kadın kahramanı erkek kuleden kurtarmakta –aslında tam da kurtaramamakta, kurtarmaya çalışmakta dememiz daha doğru olacak– sonrasında ise gözyaşlarıyla kızımız Rapunzel derbeder biçimde çöllerde gezen prensin gözlerini açmakta ve bunun neticesinde birlikte mutluluğa ulaşmaktadırlar.  

 

Sarah Gibb’in klasik masaldan uyarladığı farklı bir varyantta, cadı prensle Rapunzel’i yakalıyor; prensi büyüyle bir ormana yolluyor, Rapunzel’inse saçını kesiyor, cadı gölgeler alemine gidiyor ve büyüyle yaptığı her şey kayboluyor. Etraf sık ağaçlı bir ormana dönüyor. Rapunzel hayvanlarla konuşabildiği için, onların yardımıyla eski ailesinin yanına dönüyor. Sonra kuşlar tekrar ormana gidip prensin yerini buluyorlar ama prensle konuşamadıklarından geri dönüp Rapunzel’e haber veriyorlar. Rapunzel ve ailesi prensi ormanda bulup kurtarıyor. Bir de böyle bir versiyonu var, onun için ne dersin?

 

Klasik masallar zaman içinde ve dilden dile dolaştığı farklı topluluklar içinde toplumsal yapıdaki değişiklikle birlikte evrimleşmiştir. Öyle ki masalları derleyen Grimm Kardeşler bile her yeni basımla birlikte masal sayısını arttırırken, gelen tepkilere göre değişiklikler yapmışlar. Masalın orijinalinde, Rapunzel prensle baş başa kaldığında sadece sohbet etmekle kalmayıp, birlikte de olmaktadır. Dünyadan bihaber büyüyen Rapunzel, karnının büyümesini anlamlandıramaz, “Neden kıyafetlerim bana bu kadar dar geliyor? Artık hiç biri olmuyor?” diye kendini sorgulamaya bile girişir.

Bu sebeple günümüzde yazılan bir uyarlamada, kızların ‘kurtarıcı beyaz atlı prens’ masalını yerle bir ederek, kendilerinin zor durumdaki prensi kurtarmaları masalın canlılığının kanıtı bence. Ama az öncede söylediğim gibi, klasik masalda bile, Rapunzel en az prens kadar hatta belki daha fazla kurtarıcı konumunda. Cadıdan kurtulmak için sadece prense yaslanmıyor, birlikte hareket ederek, prensin getirdiği ipliklerden merdiven örerek kurtulmayı planlıyor. Ayrıca cadıya rağmen, prensle görüşüyor, yani kendi kararlarını verip, uygulayan bir genç kızla karşılaşıyoruz.  

Orman dışarısını temsil ediyor, Rapunzel kendi bilgi ve becerisiyle ormandan kurtularak erginleşiyor, oysa prens erginleşmeyi tamamlayamıyor ve dışarıdan bir kurtarıcı sayesinde güvenli olan eve ulaşabiliyor.

Klasik versiyonda cadının sonu belirsiz kalırken, adeta yaptığı kötülükler yanına kâr kalırken; modern versiyonda cadının gölgeler âlemine giderek, yaptıklarının cezasını çekmesi, çocuklara kötülüklerin cezasız kalmayacağı düşüncesini aşılıyor.   
 
 

 

Masalla ilişiği ilkokul yıllarında kesilmiş, klasik bir kurmaca eserler okuruyken, üç yıl önce tesadüfen bir masal söyleşisine gittim ve müdavimi oldum, çıktım. Masalın böyle bir etkisi var. İnsanı yavaş yavaş içine çeken büyülü bir orman. Ancak serde kurmaca okurluğu olduğundan, anlatının akışı içinde hiç bahsi geçmemiş, ima dahi edilmemiş bir çatışmanın içinden “meğerse” diyerek çıkılması beni rahatsız ediyor, dev analarına, ağzından ateş püskürten ejderhalara inanıyorum da bu “meğerse” ile çözülen sorunlara inanmakta güçlük çekiyorum. Bir kurmaca metin yazarı olarak ne diyorsun Fırat, bir meğer yeter mi bütün düğümleri çözmeye?

 Aslında benim masal serüvenim de senden çok farklı değil. Çocukken okuduğum masalları kızıma da okuyup ne güzel, yaşayıp gidiyordum. Sonra daha önce çeşitli programlar yaptığım Uzman Tv masallarla ilgili de program yapmamı istedi. Masal işte, hepimizin bildiği şeyler, farklı ne anlatabilirim ki, diye düşünerek başlarda biraz soğuk durdum. Sonrasında programı hazırlarken birkaç kelime de farklı şeyler katmak adına araştırma yaparken, kendimi bir anda masalların renkli dünyasında buluverdim. Meğerse… masallarla ilgili hiçbir şey bilmiyormuşum.

Buluş o buluş… bir buçuk iki yıldır, epeyce okudum yazdım, etkinlikler düzenledik konuştum falan. Masalların alt metnine, gizemine, sırlarına vakıf olmaya çalıştım. Meğerse meselesine gelince, kimsenin çocuklarına; bunun alt metnindekiler, onun için öğretici olacak diye düşünerek masal okuduğunu sanmıyorum. Ama ortada toplum içinde sürekli tekrarlanan durumların bir süre sonra farkında olmadan kafanıza yerleşmesi gibi bir durum var: Geceleri tırnak kesilmez, şeytan tırnaklarını toplar, düşüncesinin altında eskiden yetersiz ışıkta ilkel makaslarla bir yerlerin kesilmemesi için önlem alma düşüncesi yatar. Makas / bıçak elden ele verilmez kavga çıkar, aslında yaralanmayı önlemek için geliştirilen bir toplum pratiğidir vs vs. Benzer biçimde de masallar vasıtasıyla, kız çocuklarına sürekli olarak ev işleri yapmaları, anne babaya itaatkâr olmaları, kısmetlerini beklemeleri; erkek çocuklarına büyüdükleri zaman evden ayrılarak rızıklarını aramaları, temiz süt emmiş bir kızla evlenmeleri bilinçaltlarına sürekli olarak üflenir. Kendisini kız ya da erkek kahramanla özdeşleştiren çocuk da ister istemez toplumun yönlendirmesine uygun hareket eder. Mesela Almanya’nın birliğinin oluşturmasında kültürel anlamda görev alan Grimm Kardeşlerin kimi masallarında ciddi Yahudi düşmanlığı vardır, bu masalları okuyarak büyüyen Hitler’in de yaptıkları ortadadır.  Alt metin ve ana fikrin yanı sıra masalın; cinsel, dinsel, ruhsal, tarihi vs. meğerseleri de var ki, keyifli ve bilinç açıcı okumalara yol açıyor ama ilk anlatanların masalları uydururken bunca şey düşündüğünden emin değilim. Keyifli detaylar üzerinde çalışmak, okumak, dinlemek, insanın merakını kaşıyor, hoşuna gidiyor. Ben zorlama anlamlar yüklemeden, bundan keyif almanın ve ufak tefek ilginç bilgiler derlemenin peşindeyim. Yoksa bir meğerseyle bütün düğümleri çözmek bir yana yeni düğümler bile atılmaktadır. Ben bu meğerselerin güzel yanının, okuyan ve araştıranlar için o yeni düğümlerde gizli olduğunu düşünüyorum. 

Masal, bir öykücüyü nasıl besler?

Tüm okuduklarımız gibi masallar da yazarı besler. Masal dili, bilinçli olarak hadım edilmiş bir dil olduğundan öykü ve roman için çok elverişli değildir ama atmosferi en yetkin eserler üretebilecek kadar büyülüdür. Latin Amerika’nın büyülü gerçekçi edebiyatı bir yönüyle masala dayanmaktadır ve bence nefistir. Edebiyatta fantastik kurguya, büyülü gerçekçiliğe, tarihsel anlatıya meyyalsek masalları bilmeden bunları yazabilmek bence mümkün değil. Yazılır elbet ama masalları bilen biri kadar güzel yazılamaz. Zaten, dinler tarihini, efsane ve mitleri, başat masalları bilmek hem yazana hem de okuyana çok şey katar. Masalların atmosferini yazdıklarına muhteşem biçimde yediren Gabriel Garcia Marquez, Ursula K. Le Guin, Murathan Mungan, Burhan Sönmez… muhteşem eserler vermişlerdir. Bence eselerinin muhteşem olmasının altında iyi edebiyatçı olmaları kadar masalları özümsemiş olmaları da yatar. Ben de, günün birinde masalsı bir atmosferi olan, bir nehir roman anlatabilmeyi çok isterim. Belki bir gün…       

Bu keyifli sohbet için teşekkür ederim J

Masallar üzerine konuştuğumuz için asıl ben teşekkür ederim Tuğba. Yolu Kaf Dağı’nın ardına düşen herkese de selamlar sevgiler…  

9 Aralık 2015 Çarşamba

MARİO VARGAS LLOSA'DAN ÖĞÜTLER


Her zaman sabah saatlerinde çalışırım çünkü günün erken saatlerinde daha verimli olduğumu hissediyorum. Bana göre işin en zor yanı bir yapıtı yazmaya başlamaktır. Ben her gün öğleden sonra ikiye kadar büromda kalarak çalışıyorum.
Her şeyden önce kafamda, bir kişi ya da olayla ilgili bazı düşler oluşur. Daha sonra not alırım. Kişiler sahneye girer çıkar ve yavaş yavaş küçük film kareleri belirir. Böylece kitap üzerine çalışmaya başlarım. İlk önce öykünün genel bir şemasını oluştururum. Bu şema daha sonraları defalarca değişmesine rağmen yazma eylemini başlatan bir tür kıvılcımdır. Daha sonra ara vermeden, üstelik üsluba, tekrarlamalara, hatta bazen birbiriyle çelişen cümlelere dikkat etmeden yazarım. Bu ilk metin bir tür hammadde niteliğindedir. Bu hammaddeyi düzgün bir müsvedde hâline getirdikten sonra -ki bu bence işin en zor yönüdür- her şey yerli yerine oturur. Artık anlatacağım hikâyeyi yakaladığımdan emin olurum.
 
Kaynak: Notos Öykü Haziran-Temmuz 2007 Sayı 4

7 Aralık 2015 Pazartesi

BAY PRADA NASIL ÖLDÜRÜLDÜ?


Araya giren çocuk kitabın Annemin Kuşları‘nı saymazsak beş yıllık bir aradan sonra kasım ayında ikinci öykü kitabın Bay Prada Nasıl Öldürüldü? yayımlandı. 34. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’na katıldın. İlk tepkiler nasıl?

İlk kitabım Herkesin İçinde Hiç Olmak amatör ama büyük bir coşkuyla yazılmış öykülerden oluşuyordu. Samimi olmak gerekirse öyküye dair çok fazla fikrim de yoktu yazarken. Bay Prada’ya kadar geçen beş sene içerisinde okumalarımda ve öykü anlayışımda değişiklikler oldu. Bu süreç aynı zamanda kendimi daha yakından tanımamı sağladı. İlk öykülerimi 20’li yaşlarda yazmıştım, şimdiki meselelerim daha farklı. Bu yüzden Bay Prada’da pek çok şeyi deneme fırsatım oldu, daha sakin, daha bilinçli yazdım öyküleri. Coşkunun değil, çalışmanın ürünleri oldular. Önemli olan öykülerin beni tatmin etmesiydi, öyle de oldu. Tepkilere gelince çoğunlukla arkadaşlarımdan dönüş oldu ama bunlar da çok güvenilir dönüşler değildi. Çoğunlukla “Eline sağlık, güzel olmuş” ya da “Tebrikler” şeklinde dönüşler bunlar. Fakat okuma rutinlerini iyi bildiğim insanlardan olumlu-olumsuz eleştiriler de aldım. Genel olarak aynı şeyleri düşündüğümüzü görmek beni rahatlattı, özellikle olumsuz eleştiriler almak da o eleştirilere hak vermek de benim için daha anlamlıydı.

Yazmak, bir yandan da kendini tanıma, merakını harlayan, hayal gücünü besleyen, yazdığın ve yazacağın metinleri şekillendirecek temel meselelerini bulmak demek. O yüzden yazarın asıl yolculuğunun ikinci kitapta başladığını, bu yolun biraz daha zorlu olduğunu söyleyebiliriz.  Yeni öykü dosyası üzerinde çalışırken ilk kitapta aklını meşgul eden soruların hangileri peşini bıraktı, hangileri elendi, neler seni şaşırttı?

Temel izleğim yalnızlıktı. Hâlâ da öyle. Bu duygudan ve konudan kurtuluşum yok gibi görünüyor fakat artık aynı şeyleri yazmaktan da sıkıldım. Bu yüzden daha deneysel öyküler yazmaya başladım. Deneysellik benim için kendini şaşırtmanın en iyi yolu. Konudan ziyade kurguya odaklandım. Ama başta da söylediğim gibi yalnızlık peşimi bırakmadı, yazdığım hemen her öykü yalnızlığa bir şekilde çıkıyor. Ben cebinde kalem ve not defteriyle gezen biri değilim. Toplumsal bir olay bende anlık bir etki yaratıyorsa sırf yazmış olmak için yazmam. Önemli olan eve geldiğimde korunaklı hayatımdan utanmama neden oluyorsa yani artık benim meseleme dönüşüyorsa yazıyorum. Bunu rahatça söylememin sebebi şu: Burası Türkiye ve her gün acı bir olayla güne başlıyoruz. Birisine hakkıyla üzülemeden bir yenisi ile karşı karşıya kalıyoruz. Daha kötü olan ise acıları kanıksıyoruz. Dumankuş öyküsü bu şekilde yazıldı. Pek çok insan öldü fakat Berkin’in el kadar hali beni günlerce etkiledi. Yazmasaydım delirmezdim ama yediğim lokma boğazımda düğümlenirdi.

İlk öykü kitabın Herkes İçinde Hiç Olmak’ta yer alan Çivi öyküsünün şair kahramanı arkasında bir iz bırakmak, dünyaya ölümünden sonra dahi bir çivi çakmak, unutulmamak için yazıyor. Sen neden yazıyorsun?

Yazmaya 20’li yaşlarımda başladım. Hatta çoğu zaman kızdım kendime yazdığım için. Hayatı yaşamak varken eve kapanıp yazmak ne kadar anlamsız. Hayatı hep geriden takip ettiğini bilmek, beni hep rahatsız etti. Genç yaşlarımı boşa harcamışım hissinden kurtulamadım. Pek çok tesadüf beni yazmaya itti. Ama asıl sebebi araştırırken şunu fark ettim: Öykülerimde çok fazla soru işareti var. Neden bu kadar soru soruyorum diye düşündüm. Tuhaf olan, bu sorular okura değil kendime sorduğum sorular. Şimdi ise biliyorum. Ben; anlatmak için değil, anlamak için yazıyorum. Kendimi, insanları, olguları, özetle hayatı anlamak için yazıyorum.

Öykülerinde köy-taşra-şehir üçlüsü var. Bu üç kültürü de biliyor görünüyorsun. Bu konuda neler söylemek istersin?

Evet, çünkü her kültürün içinde bulundum. Köy çocukluğumun, taşra ilk gençliğimin geçtiği yerler. Şehirlerde yaşıyorum. Haliyle hepsini iyi biliyorum. Yazdıklarıma da yansıyor hepsi. Bu benim için bulunmaz bir nimet çünkü atmosfer yaratmak çok zor gelmiyor bana. Köyde zeytin toplamasaydım, tütün dizmeseydim; taşrada kahvehanelerde çalışmasaydım, şehirlerin hengâmesinde boğulmasaydım muhtemelen yazamazdım. Bu anlamda şanslı hissediyorum kendimi.

Tunç Kurt öyküsünün oluşmasında etkili olan yazarlar var mı?

Ben okuduğum her yazardan etkilenirim. Bana iyi ya da kötü anlamda illa ki bir şeyler katarlar. Bazen nasıl yazmam gerektiğine dair ipuçları verirler, bazen de nasıl yazmamam gerektiğini gösterirler. Sadece yazarlar değil, tanıştığım her insan bana bir şey katar. Dinlediğim bir şarkı, baktığım bir resim de aynı etkiyi yapar. Hatta bir sokak kedisi bile etkiler beni. Ama belli bir yazar ismi veremem, çünkü o kadar çoklar ki… İyi ki de varlar ya da var olmuşlar.

Bay Prada Nasıl Öldürüldü?, dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde toplumsal konulara, ikinci bölümde kurgusal-deneysel öykülere, üçüncü bölümde bireysel konulara değinmişsin. Son bölümde ise bir öykü var. Kötücül Mantarlar, adlı bu öykü sanki öykülerin nasıl yazıldığını anlatıyor, bu son bölümü oluşturmanın sebebi ne?

Senin de söylediğin gibi son öykü Kötücül Mantarlar, öykülerin başlamadan önceki sessizliği, izlediğim yol haritasını hatta matematiği, yöntemleri ve yaratım sürecinin sıkıntılarını anlatıyor. Bu öykü aslında benim son sözüm niteliğinde. Yani önsöz yazıp okuyanları sıkmamak için son söz yazma gereği duydum. Ona öykü demek doğru olmaz.

Annemin Kuşları kısa sürede yedi baskı yaptı. Kaleminin çocuk edebiyatına yakıştığını düşünüyorum. Türkçe öğretmeni olman ve çocukları yakından tanıyor olman sebebiyle didaktiklikten uzak, macera dolu metinler ortaya çıkmış. Ufukta yeni bir çocuk kitabı var mı?

Çocuklar biz yetişkinler gibi değil. Onların beğeni ve algıları daha yüksek. Okudukları metinlerdeki büyüklerin çokbilmiş, dikte eden, parmak sallayan üsluplarını yakalarlar ve o kitabın yüzüne bakmazlar. Çünkü onlar için okumak bir eğlencedir. Bence de öyle olmalı. Yetişkinler bugün çocukların okuduklarına karar veren kişiler. Onu okuma, bunu oku, diyen kişiler maalesef. Annemin Kuşları’nı yazarken sadece bunu düşündüm. Eğlenceli bir okuma tecrübesi sunmak istedim. Elbette mesajım vardı ama öykülerin akıcılığına çelme atmasına izin vermedim. Yaptığım tek şey bu. Yeni bir çocuk kitabı çok istiyorum fakat acele de etmek istemiyorum. İyi bir hikâye bulursam ilk işim çocuk kitabı yazmak olacak.

Peki, yeni bir kitap?

Öykü yazmaya devam ediyorum, ne olur bilmiyorum. Çıkar mı bir şeyler? Fikrim yok. Uzun zamandır zihnimde çevirdiğim bir roman var ama tek satır yazmışlığım yok. Belki de ona başlarım. Zamanın akışına bıraktım her şeyi. 

 

 

 

3 Aralık 2015 Perşembe

AKIL DİŞİ


İkinci gidişimde dişçi: -Alalım bu dişi, dedi, zaten sallanıyor; iş açar başınıza sonra... Çoktan beri diş çektirmedim, aklıma kerpeten, daha da kötüsü o damağa batan iğne geldi, ağzımın en dibinde iki tane kronun yanında sessiz sedasız oturan, ara sıra "ben de varım" gibilerden hafifçe sızlayan bu dişin pek ziyanı da yoktu zaten; peki nasıl isterseniz dedim, fakat başka sefere olsa daha iyi olmaz mı? Üçüncü gidişimde dolguları yaptıktan sonra gene dokundu, alalım bu dişi, dedi; zaten sallanıyor. Rahatsız ediyor belli, işini seven her iyi insan gibi bu diş de onu rahatsız ediyor:
-Hay hay dedim, nasıl isterseniz.
Cihat Burak
Yakutiler

1 Aralık 2015 Salı

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (18)


 
Mektuplarla Başlayan Yazarlık
Lise yıllarımda arkadaş arayışlarının yoğun hissedildiği o dönemde ben de kendime dışarıdan arkadaş bulmak için bir çaba içine girdim. "Dışarıdan" dememin nedeni uzakta olmalıydı ki kısmen "flört" sayılabilecek bir arkadaşlık yüzünden kimse bana hesap sormamalıydı, pastaneye, sinemaya falan gitmek zorunda kalmamalıydım. O dönemde internet olmadığı için dışarıdan arkadaş bulmanın yolu dergi ya da gazetelerde yer alan ilanlardan geçerdi. Gidip "Hey" dergisi aldım, dönemin popüler gençlik dergilerinden biri. Mektup arkadaşı köşesindeki ilanları okumaya başladım. Kendime yakın bulduğum, sıcak ifadeleri olan birkaç ilan seçip onlara mektup yazdım! Yazdığım insanlar yanıt vermeye başladı ve yazışmalar ilerledi. İşte o mektupları yazarken fark ettim yazmayı sevdiğimi, gerçeği değiştirdiğimi, karşıdakinin hoşuna gitsin diye gerçeklikten çıkıp kurmaca katkılarla mektupları genişlettiğimi. Bu fark ediş yazarlığı getirmese de kalemimi güçlendirdi ve mektup yazmaya devam ettim. En azından sağlam birkaç okurum garantiydi!
Üniversite çağları gelince derslerle boğuşmaya Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü seçtiğim için kendime kahretmeye başladım. Çünkü ben yaşayan edebiyatı seviyordum, özgür edebiyatı, sıradışı ve hayal gücüne dayalı olanı. Bize verilense yalnızca kalıplardı. Bu dönem benim için edebiyattan soğuma bile sayılabilir. Yine de içimdeki özü şairlerle diri tutmuşum. Şiir okumak soluk almama hep yardım etti, sözcükleri şiirle sevdim; sesleri, sesin dengesini, çağrışımını, kalıpları kırışını başka bir kaba dolup farklı biçimler alışını böyle böyle sevdim.
Nedense yazarlık yoluna sapmak hiç olmazsa birkaç girişimde bulunmak tıpkı çocukluğumda olduğu gibi yine aklıma gelmiyordu. Öğretmenlik yapmaya başladım, okumaya devam ettim, sevgililerime mektuplar yazmayı sürdürdüm! Antalya'ya tayinim çıktığında 30 yaşlarındaydım. Orada tanıştığım bir yayıncıya yardım etmeye başladım. Yazıları bilgisayara aktarma ve düzelti gibi işlerdi bunlar. İşte bu dönemde parmaklarım ısındı. Kendi denemelerimi ve öykülerimi de yazmaya başladım. Yazdıklarımı farklı dergilere gönderdim. Bazıları yayımlandı bazıları yayımlanmadı. İnsanın bir yazısının okurla buluşmasının verdiği hazzı o dönemde tattım.
Dergilerde öykü ve denemelerim yayımlanmaya başlasa da yine "kitap" oluşturmak aklıma gelmiyordu. Sanırım arayış yıllarıydı ve ne yazacağımı tam bilmiyordum. Orada burada yarışma ilanları görmeye başlamıştım. Hadi dedim birine katıl, başka türlü oturup yazacağın yok. Çocuk öyküleri dalında Ankara'da düzenlenen Damar edebiyat dergisi ve Çankaya Belediyesi'nin ortak bir yarışmasına dosyamı yolladım. Onlar da bana birincilik verdi. Kısa süre sonra da belediye kitabımı bastı. Mutluydum, kitabım yayımlanmıştı, içindeki öyküleri yazarken çocukluğuma gidip gelmiştim, zamanda yolculuğun mümkün olduğunu edebiyat yoluyla iliklerime kadar hissetmiştim.
Hâlâ bu haz için yazıyorum. Beni yolculuklara çıkartan, geçmişe ve geleceğe götüren, beni evden çıkartabilen tek şeyin edebiyat olduğunu düşünüyorum. Kurmacanın adımları sokaktaki gerçek adımlarımdan her zaman daha gerçek, böyle hissediyorum, işte bunun için yazının başında oturmaya devam ediyorum.
Miyase Sertbarut
 

24 Kasım 2015 Salı

Hakan Gönül ile söyleşi

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali bitti ancak etkisi içimizde çoğalarak devam ediyor. Kaplumbağa ve Turist filminin ardından bizimle kişisel deneyimlerini paylaşan Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği gönüllüsü Hakan Gönül ile festivalin ardından sıcağı sıcağına sürdürülebilir yaşam, Doğa Dostu Kent Bahçeleri-Tohumlar Kampüse Projesi, dijital ortamda bıraktığımız ayak izlerimiz ve şehirde yapabileceklerimiz hakkında konuştuk.

 
 
50 kelimeyle otobiyografini öğrenebilir miyiz?

İstanbul'da doğdum, büyüdüm, okudum, çalıştım ve onu terk ettim. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği aktif gönüllüsüyüm. Derneğin, Doğa Dostu Kent Bahçeleri - Tohumlar Kampüse Projesi'nin koordinasyon ve yürütücülüğünü yapıyorum. Çanakkale Küçükkuyu'da Adatepe köyüne yakın bir yerde doğayla barışık ve bütüncül yaşamaya çalışıyorum.

 
1 Mart 2015 tarihinde Antalya Maratonu Runanatolia’da Doğa Dostu Kent Bahçeleri projesinin ilk ayağı olan Tohumlar Kampüse kampanyası için koştun. Bu projenin önemini ve neden koştuğunu anlatan mektubunda, “Herhangi bir bitkinin tohumdan bir sonraki tohumuna olan döngüsüne şahit olabilen insan, o tohumla birlikte doğanın ritmini, güneşi, rüzgârı, böceği, toprağı, suyu atalarından kalan içsel bilgiyi, sevgiyi, aidiyeti tekrar hatırlayan şanslı insandır,” diyorsun. Senin hatırlama, doğayla bütüncül yaşama sürecin nasıl gelişti Hakan?

Çocukluk yıllarımdan beri doğada olmayı, onunla beraberken dinlemeye, etrafımda olup biten şeylerden bir şeyler öğrenmeye çalışırdım. Sonrasında şehrin ve iş hayatının benden alıp götürdüğü güzel günler oldu o günler. 2009 yılında İstanbul Acıbadem'de bahçe içinde bir ev kiralama şansı bulduk. İlk yıl bahçedeki ne olduğunu bilmediğim bir ağaç ile süreç hızlandı diyebilirim. Kuru olan o ağaç baharın gelmesiyle yapraklandı, sonra beyaz çiçekler açtı ve o çiçekler yeşil eriğe dönüştü. O tek bir erik ağacının bereketi inanılmazdı. Tüm mahalle çocukları, komşular, gelip geçen kim varsa o eriklerden yedi. Biz erik ile ne yapılacaksa, sirkesinden şarabına her türlü şeyi denedik ama o ağaçtaki erikleri bitiremedik. O ağaç ve bahçe, derinlerde unuttuğum o aidiyet duygusunu tekrar ortaya çıkardı. Sonrasında, yükseltilmiş yataklar yaparak şehir bahçeciliği yapmaya, tohum yetiştirmeye ve döndürmeye başladık. Kentli insanın kırsala göç hikâyesinde dönüşümün kentten başlaması gerektiğine olan inancım bu deneyimle de daha da güçlendi. Kırsala göçtüğünüzde balkabağına dönüşmüyorsun, tüketim alışkanlıklarından, temiz gıdaya ulaşıma kadar tüm her şey kentte iken de hatta mutlaka kentte iken dönüşmeye başlamalı.

 
Buğday Ekolojik Yaşam Derneği’nin “Doğa Dostu Kent Bahçeleri-Tohumlar Kampüse” projesi ikinci sezonunda. Biraz saha çalışmalarından bahsedebilir misin? Proje nasıl gidiyor? Bugüne kadar neler yaptınız? Bu yıl neler yapacaksınız?

Geçen bahar 4 kampüs ile başladık. Mersin Üniversitesi, Adana Çukurova Üniversitesi, O.D.T.Ü., İ.T.Ü Taşkışla.

4 kampüs de yaz bahçesi olması dolayısıyla okullarda göreceli az insan kalmasına karşın ürünlerini aldı, 4 kampüs de kışlık ekimlerini gerçekleştiriyor şu anda. Eylül ayında kampanyaya başvuran tüm okullara bir çağrı yaparak Çamtepe Ekolojik Yasam Merkezi (camtepe.org) 'nde bir araya getirdik. Hem kampüs hikâyelerini dinledik, hem gelecek yılın planlamalarını yaptık. Sürdürülabilirlikten, görünür bilinir olmaya kadar bir çok konuda 4 gün boyunca sunumlar, konuşmalar yaptık. Son gün bostanlar kendi hasat ettikleri ürünlerden aldıkları tohumları takas ettiler. Çok eğlenceli ve bir o kadar eğitici günlerdi. Gelecek sene de yapmayı planlıyoruz.

Kampanya'nın hedefi 20 Kampüs. Dolayısı ile 16 Kampüs daha bizi bekliyor. Kişisel bağışlarla yürüyen bir proje bu. Adım Adım koşucuları projenin ana destekçileri, geçen mart ayında Antalya Maratonu Runatolia'da, geçen haftalarda da İstanbul Maratonu'nda yine kampanya için koştular. Ben de her iki koşuda vardım. Kampanyaya bağışlar halen devam ediyor. Çorbada benim de tuzum olsun diyenler bugday.org adresine girip destek verebilirler.

İnsan nüfusunun büyük çoğunluğu kentlerde yaşıyor. Kırsal alan ve kırsal alanın üretme gücü azalıyor. Şehirlerin ve şehirlilerin tüketici konumundan üretici konumuna geçmesi acil, ötelenemez bir ihtiyaç aslında. Hepimiz konvansiyonel tarımın gıdalarımızı zehirlediğinin farkındayız ancak bir toprak parçasına sahip değilsek gıdamızı üretebileceğimize dair tahayyülümüz yok. Kent Bahçeleri, Hobi Bahçeleri bize bu konuda ne derece yardımcı olur? Yaygınlaştırmak için neler yapabiliriz?

Kent bahçeciliği dünyada çok yaygınlaşmaya başladı. Yeni paradigmada daha önce başkalarına havale ettiğimiz, "Gıda, Sağlık, Eğitim" gibi hayati önem taşıyan konuları tekrar kendi elimize almak var. Dolayısıyla gıdanın da üreten toplulukların elinde olması gerekiyor. Gelecek için başka bir şansımız da yok. Gıda toplulukları, Topluluk destekli tarım (gidatopluluklari.org ) meselesi çok önemli. Topluluk bahçeleri, mahalle bostanları çok önemli. Sökülüp yerine manasız yerel olmayan türlerin dikildiği meyve ağaçları çok ama çok önemli.

Sağlıklı gıda üretimi, sadece bizim için değil, o gıdayı üretirken tüketilen, toprak, su, ekosistem için de çok önemli. Artık sürdürülebilirlik yerini onarıcılığa bırakmak zorunda. Yani insanlık sadece sürdürülebilir değil onarıcı tarım yapmak durumunda artık.

Atalık/yerel tohumun değeri de iklim değişikliği ile birlikte çok daha önem kazanmaya başladı.

Basit bir örnek ile, doymak için değil sadece o tohumu korumak için balkon ya da terasında bir tohumun hamisi olarak yetiştiricilik de yapabilirsin mesela.

 İş yerlerimizde ve evlerimizde alabileceğimiz basit önlemleri artık pek çok kimse biliyor ve dikkat ediyor. Tasarruflu ampul kullanmak, çöpleri ayrıştırmak, kompost yapmak gibi ancak dijital dünyada  ayak izi bıraktığımızın çok da farkında değiliz. Bu konuda neler söylemek istersin?

Çok önemli bir konu gerçekten.

2010 yılı verilerine göre internet her sene 300 milyon ton CO2 açığa çıkarıyor. Bu rakam Türkiye veya Polonya'da bir yılda tüketilen kömür, benzin ve gazın toplam karbon salınımı ile eşit. Veya başka bir deyişle bu rakam İngiltere'deki herkesin Amerika'ya uçakla iki kere gidip gelmesinde ortaya çıkardığı karbon miktarına eşit. Toplam 30 milyar watta denk gelen bu tüketim 30 nükleer santralin gücüne eşit.

GSM endüstrisi de 5 milyar abonesiyle her sene 183 milyon ton CO2 açığa çıkarıyor.  Bu da dünya üzerindeki toplam emisyonu %0.7'sine denk geliyor.

İnternetteki tüm verileri toplayan ve sunan sunucuların yoğun şekilde barındırıldığı data center (veri merkezleri), dünya üzerindeki karbon salınımının %23'ünü gerçekleştiriyor. (2007-Gartner). Veri merkezlerinde çok sayıda ve enerji ihtiyacı yüksek hızlı sunucu bilgisayar ve bunları birbirine ve diğer internet ağlarına bağlayan modem/router cihazlar bir arada ve yoğun şekilde çalışıyor. Bu düzenden ötürü ortaya ayrıca yüksek bir ısı çıkıyor ve düzeni sağlamak için çok büyük kapasiteli klimalar 365 gün boyunca 7/24 çalışıyor. Tüm bu yapı da yüksek bir elektrik sarfiyatı ve karbon salınımına neden oluyor. Ayrıca bu merkezlerde kullanılan aşırı miktarlarda pestisiti de hesaba katmak gerekiyor.

Google'ın elektrik harcaması sürekli olarak 260milyon watt. Bu da bir nükleer santralin kapasitesinin dörtte biri. Veya başka bir deyişle 260bin evin enerji tüketimine eşit. Google arama, youtube veya maili her kullandığınızda bu tüketime ortak oluyorsunuz. Bu rakamın 12.5 milyon wattı sadece google arama için kullanılıyor. Gmailin 2012 sonu itibariyle 425 milyon aktif kullanıcısı var.

Facebook'un veri tüketimi de 60milyon watt. 2012 itibariyle bunun %19'u yeşil enerji ancak 2015'de %25e çıkacak. Facebook'un 1.1 milyar toplam, 650milyon aktif kullanıcısı var. Twitter'ın 2013 sonu itibariyle aktif kullanıcı sayısı 241 milyon. Bunun 184 milyonu mobil.

Çocuklar için sürdürülebilir yaşam, bilinçli olarak aşırı tüketimden uzak durmak, gönüllü sadelik gibi konular fazla soyut, algılaması zor konular ancak onlara belli bir bilinç ve perspektif kazandırmak da çok önemli. Çocuklar söz konusu olduğunda nasıl davranmalı, nereden başlamalıyız? Teşekkür ederim.

Çocuklarla doğa gözlemini (camtepe.org), Analı kuzulu ( analikuzulu.com) gibi kampları çok önemsiyorum.

Evde gıda ile ilgili herhangi bir yetiştiriciliğinde çok faydalı olduğunu biliyorum. Eskiden yaptığımız fasulye, mercimek çimlendirme deneyleri çok keyifli idi. Küçük saksıda özellikle tohumdan yetiştirilen bir maydanoz, bir tere çocuğun gıda ile olan ilişkisini, ona emek verirken yaşadığı döngüyle gıdanın değerini anlayıp, tabakta bıraktığı artıkların azaldığına tanıklık ettiğim çocuklar var mesela.

Oyun ile (doğa arkadaşımın kutusu gibi) tür gözlemleri yapılabilir. Tatuta çiftliklerinde ekolojik tatillere gidilebilir. ( tatuta.org )