24 Şubat 2016 Çarşamba

BUNLARI UNUTMAYIN


Stephen May'den Öykü Üzerine Tavsiyeler
1- Kısa öykü, sırf daha kısa olduğu için romandan daha kolay değildir.
2- Okulda öğrendiğiniz kısa öykünün giriş, gelişme, sonuç bölümü olmalıdır bilgisi, hâlâ geçerli.
3- Öykünüzü sonuna en yakın yerden başlayın.
4- Kısa öykü, duygulara yapılan yolculuğu anlatır. Bu yolculuk, öykünün karakterlerinde değişime yol açmalıdır.
5- Girişle ilgili karar veremiyorsanız diyalogla başlayın: aracısız ve tempolu bir başlangıç olur.
6- Öykünüze beklenmedik bir son yazmaya hiç gerek yok. Okuru buruk bir gülümseme ya da içinde bir sızıyla bırakmak, onu zekânızla büyülemeye çalışmaktan daha iyidir.
7- Kısa öykü yarışmalarına, çeşitli açılardan araştırma yaptıktan sonra başvurun.
8- Öykünüzü postalayacağınız ilk adres çekmeceniz olmalı. Bir süre demlenmeye bırakın.
9- Karakterlerin geçmişine ilişkin lüzumundan fazla bilgi vermekten sakının. Siz onlarla ilgili her şeyi bilmek isteyebilirsiniz, ama okurun böyle bir talebi olmaz.
10- Eski ustalardan olduğu kadar çağdaş yazarlardan da öğrenin. Kate Atkinson, Ian McEwan, A.L. Kennedy, Nicholas Royle, Alison Macleod ve Tessa Hadley ile başlayabilirsiniz.  
 
Kaynak: Yaratıcı Yazarlık Stephen May
               Optimist Kitap
               Çeviren Figen Yanık
 

20 Şubat 2016 Cumartesi

DERİNLİKLİ KARAKTERLER YARAT


Gail Godwin'den karakter yaratma becerilerini geliştirmek için yazı egzersizleri
*Tutkuyla hissettiğiniz bir şey düşünün. Tutkuyla taraf ya da karşı olduğunuz. Aynı şekilde hisseden bir karakter yaratın ve bu insanın bakış açısından sabah yataktan kalkmasını anlatan 300 sözcük yazın.
*Tam tersini düşünen bir karakter hayal edin. Aynı derece tutkuyla. Bu insanın bakış açısından, gece uyumaya giderkenki haliyle 300 sözcük yazın.
*Mektup yazarının sizinle tanışmasını anlatacağı bir mektup yazın. Mektup yazarı sizden hoşlanmıyor. Sonra da mektup yazarının sizden hoşlandığı bir mektup yazın.
Bu alıştırma, size, dışarıdan görünüyor olabileceğiniz farklı açılardan bakmanızı sağlayacaktır. Ayrıca bu, birkaç insan yaratmanızı da gerektirir: mektup yazarı ya da yazarları, kendiniz ya da alıcıları. (Henry James'in "Bir Yığın Mektup" adlı öyküsünde bir Fransız pansiyonunda kalan birçok pansiyoner eve mektup yazıyordu, mektuplarda orada kalan öteki insanlardan söz ediyorlardı. Betimleme çalışanlara, bu öyküyü kesinlikle tavsiye ederim.)
*Bir karakter hakkında kısa ve açıklayıcı bir sahne yazın ve hiç sıfat kullanmayın. Böyle başka bir sahne yazın ve hiç zarf kullanmayın.
Bu alıştırma sizi, konunuzu daha yakından incelemeye zorlar. Çok fazla sıfat, genellikle tembel yazarın, karakterin ruhuna bir göz atmaktan kaçınmasının yoludur. Çok fazla zarf, genellikle tembel yazarın, kararlı eylemden kaçınmasının yoludur.

18 Şubat 2016 Perşembe

HİKÂYE ANLATICISI

 
Hava güneşli. Arabanın içinde üç çocukla yola koyuluyoruz. Sinemaya gideceğiz, İyi Bir Dinozor filmine. Bir arkadaşım tavsiye etmiş. Laf lafı açıyor, bellek daldan dala atlıyor.
Nereden geldiyse Rengini Arayan Pudra geliyor aklıma. Anlatmaya başlıyorum. Deniz araya giriyor.
"Ben anlatacağım anne."
Kaldığım yerden devam ediyor. Kendi komik bulduğu yerlere vurgu yaparak anlatmayı sürdürüyor. İçindeki hikâye anlatıcısı canlı henüz. Anlatması bitince arkasına yaslanıyor. Sessizce gelecek tepkileri bekliyor. Kitabı özetledin, diyor biri. Diğeri destekliyor "Evet, evet yaptığın bu, özetledin!"
Deniz kızgın. Kaşlarını çatıyor. Benden medet umuyor.
"Özetlemedim değil mi, anne? Hikâye anlattım."

9 Şubat 2016 Salı

DEKALOG

1
Kendine Tanrı gibi bir usta bul: Poe, Maupassant, Kipling, Çehov.
2
Kendi sanatının zirvesine asla erişemeyeceğini iyice belle. Sanatının ehli olma hayalleri kurma. Zaten bir gün mümkün olursa, sen farkında olmadan olacak.
3
Taklitten olabildiğince sakın; etkileme ancak çok güçlüyse taklit et. Her şeyden önemlisi, kişiliğin gelişimi uzun bir sabır gerektirir.
4
Başarılı olma yeteneğine körü körüne inanma. Bunun yerine, arzularını harekete geçiren şevkine sıkı sıkı sarıl. Sanatını bütün kalbinle kız arkadaşın gibi sev.
5
İlk sözcüğün gideceği yeri bilmeden yazmaya koyulma. İyi işlenmiş bir öyküde, ilk üç satır en az son üç satır kadar önemlidir.
6
Tam tamına şu durumu ifade etmek istiyorsan, "Nehirden serin bir yel esiyordu", dilde sadece o durumu ifade edebilecek sözler kullan. Kendi sözünü bulduğunda, ünlü ya da ünsüz yinelemelerini dert etme.
7
İlla gerekmiyorsa sıfat kullanma. Zayıf bir isme istediğin kadar renkli kuyruk tak nafile. İlla da sıfat kullanman gerekiyorsa, eşi benzeri olmayan tek bir sıfat kullan. Ama bunu bulmak için de uğraşmak gerekir.
8
Karakterlerinin elinden tut ve öykünün sonuna kadar bırakma; onları yalnızca kurguladığın biçimde gör. Yapamayacakları ya da kâle almadıkları şeylere takılıp dikkatini dağıtma. Okuru taciz etme. Öykü işlenmiş mıcır taşlarından oluşan bir romandır. Bu mutlak gerçeği aklından çıkarma- her ne kadar mutlak gerçeği aklından çıkarma- her ne kadar mutlak olmasa da.
9
Duyguların etkisi altında yazma. Bırak o anda ölsünler, sonra geri çağırırsın. Daha sonra eskiden oldukları gibi diriltebilirsen, sanatta yolun yarısını kat etmişsindir demektir.
10
Yazarken arkadaşlarını düşünme, öykü basıldıktan sonra da düşünme. Sanki öykün, senin de aralarında olabileceğin küçük bir odayı dolduran karakterlerinden başka kimsenin ilgisini çekmeyecekmiş gibi anlat. Hayattan bir öykü çıkarmanın yolu yok.

Horacio Quiroga

Horacio Quiroga (1878-1937) Uraguay doğumlu roman, ısa öykü ve şiir yazarı. Hayatının büyük bölümünü Arjantin Buenos Aires'te geçirdi. Gazetecilik ve kısa süreler öğretmenlikle sulh hâkimliği yaptı. Edgar Allan Poe ve Guy de Maupassant'ın yapıtlarından etkilendi. Yazdıklarında doğayla ilişkili korku, hastalık, acı gibi temaları işledi. Kansere yakalandı, yatırıldığı hastanede siyanür içerek intihar etti. Türkçedekiyapıtları: Koca Orman Masalları (Varlık, 1963), Sevimli Geyik (Oda, 1993), Vızvız Arı (Oda 1991)

Kaynak: Notos Öykü sayı 51
İspanyolcadan çeviren Işık Canipek

3 Şubat 2016 Çarşamba

ÖYKÜCÜLERE SORDUM:2

Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?

Aysun Kara'nın seçtiğidir:
Şiir bizim eski suç ortağımız
biz ne işlediysek onunla işledik.
Gülten Akın/ Şiir

Esra Özdemir'in seçtiğidir:
Sevdadan yana kim olursa olsun
Yaşça başça ileri
Geçemezlerdi bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne deniz dibi cinleri
Edgar Allan Poe/ Annabel Lee

Hakkı İnanç'ın seçtiğidir:
Şarkı söyler öğlen ey üzünç!.. ve bu çığlıkla muştulanır tansık:
ey tansık! Ve yeterli değildir gözyaşları içinde gülmek...
Peki öyleyse nedir, ya nedir bu her şeydeki ansız eksiklik?..
St. John Perse/ Sözcükler Denizi

Mehmet Fırat Pürselim'in seçtiğidir:
yok başka bir cehennem
yaşıyorsun işte
Behçet Aysan/ Sesler ve Küller

Onur Çalı'nın seçtiğidir:
O zamanlar öyle yaralıydım ki
bunu yalnızca bir hayvan anlayabilirdi.
Haydar Ergülen/ Keder Gibi Ödünç

Özgür Çakır'ın seçtiğidir:
Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu
Her şey naylondandı o kadar
Turgut Uyar/ Geyikli Gece

Suzan Bilgen Özgün'ün seçtiğidir:
Bakma belirsiz bir şeyler
özlediğime
Bildiğimden değil
Senin gerçeğin hem eski
hem güzel
Turgut Uyar/ Eski Akşamlara Dönüş

Tunç Kurt'un seçtiğidir:
hepimiz tanrı kaldık
kimse mutluyum demesin
Edip Cansever/ Tragedyalar

Türker Ayyıldız'ın seçtiğidir:
Ama ayrıca aldığın şu hayat
Fena değildir
Üstü kalsın
Cemal Süreya/ Üstü Kalsın

Zeynep Sönmez'in seçtiğidir:
Ben yeni bir çocuk oldum elmalar asılı her yerimde
Uzun yaz dallarda kendine bir şeyler ekler
Ergin Günce/ Geri Dönen Uzun Yaz

Meraklıları için bir küçük not. Benim de bir cevabım var!
Ruhi Bey de benden çiçek alırdı
nedense benden alırdı
çünkü ben çiçekleri çok biçimli tutarım.
Edip Cansever/ Bir Çiçek Sergicisi Der ki

1 Şubat 2016 Pazartesi

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (20)


 
                                          GECİKMİŞ BİR TEŞEKKÜR
 
Çocukken ablamla altlı üstlü ranzada yatardık ve annemden dinlediğimiz masalları birbirimize anlatarak uykuya dalardık. Bir süre sonra masallar birbirini tekrar etmeye başlayınca ben de kafamdan uydurduklarımı anlatır oldum. Masalı çok uzatınca ya da prens tarafından kurtarılması gereken prenses kurda yem olunca; birinci sınıfa giden ablam, anlattıklarımdan şüphelenmeye başladı. Anlattıklarımı uydurup uydurmadığımı sorar oldu. Her seferinde, “Sen okuldayken annemden dinledim,” diyerek ikna ettim onu.

 

Görünmez arkadaşlara ve yatağın altında gizlenip ayağımı kapmaya çalışan kurtlara inanıyordum. Fatih Ormanı’nın kenarına kurulmuş Orman İşletmesi’nde yaşıyorduk ve kurt olmasa da aç kalan çakal ve gelincikler zaman zaman evlerimize kadar sokuluyordu. Onlar içeri girmiyordu ama içime giren kurt bana masallar anlatıyordu.
 
Annem ablamı ders çalıştırırken, tepelerinde dura dura okumayı ve yazmayı öğrendim. Evde canım çok sıkıldığından okula gitmek istedim. Parmak çocuk kadardım. Müdür, “Bir iki gelsin sıkılır bırakır,” deyince, kayıtsız kuyutsuz takılmaya başladım. ‘Ali topu at’ ‘Oya topu tut’ ‘Ayşe ekmek al’ ‘Hasan bayrak as’ gibi emirlerin hiçbirini defterime yazmadım. “Ben, Ali, Oya, Ayşe, Hasan falan değilim, onlar yazsın,” dedim, arkadaşlarımı da örgütledim. Öğretmen komşumuzdu kucağında uyuduğum bile olmuştu; sınıfta çıkarttığım isyanı, “Bundan sonra herkes kendi adıyla yazacak fişleri,” diyerek çabuk bastırdı. Okuldan da sıkıldım, baktım hep aynı terane, “Ben gitmekten vazgeçtim,” dedim. Ama geç kalmıştım göğsüme kirazı iliştirmişlerdi bile. Teneffüslerde Uzay Yolu oynamak, derste pencereden yangın söndürme gemilerinin su fışkırtmasını izlemek, çıkışlarda leblebi tozuyla boğulayazmak olmasa; çekilir dert değildi.
 
Orta bir falan olmalı, öğretmen çocuğu bir arkadaşımız ödül mü almış, şiiri mi beğenilmiş ne; hoca tahtaya çıkarttı, şiirini okutup bize de alkışlattı. O zaman dedim ki, “Valla kıyak iş alkış falan, ben de yazayım iki satır, kızların ilgisini çekeyim.” Koyunlu moyunlu bir şey yazdım ilkin, kızlar ilgilenmedi tabii. Ama benim hoşuma gitti. Çocuk parkında geçen yaşanmış bir hikâyeydi ikincisi, salıncaklar falan çarpışıyordu. Natüralist ve Realist takılıyordum yani ilk zamanlar. Sonra sonra Romantik dönemim başlar. Çok âşık oluyordum ve çok yazıyordum. Zaman zaman işe de yarıyordu. Okulda şair diye biliniyordum.    
 
Uzun edebiyat sohbetleri yapıp, Nazım’ın kitaplarını veren çok şey öğrendiğim edebiyat hocalarım da oldu, kompozisyonlarıma sürekli 5 – 6 verip beni çileden çıkartan, en sonunda “Siz edebiyattan anlamıyorsunuz!” diye isyan ettiklerim de. Bu arada şiir dışında kısa hikâyeler, denemeler de yazmaya başladım. Okul dergisinin editörlüğüne getirilince, bir iki gazetede dergide yazılarım da çıkmaya başlayınca, ‘Tamam yazar oluyorum,’ diye düşündüm ama olabilmem için bir yaşadığım kadar daha yaşamam gerekti.
 
Hukuk fakültesinde, bitmeyen uzun dersler sırasında kalın kitapların arasında gizli saklı çok kitap bitirdim. Bu arada öğrendim okuma oburluğundan kurtulup gurme okur olmayı. Daktiloyla yazıp, fotokopiyle çoğaltıp, Artvin’e Adana’ya bile gönderdiğimiz bir de dergi çıkarttık. (Kime Ne’nin sadece dört beş sayı çıkabildiğinden aslında kime ne?) Kafamda öykü dolaştırmaya başlamam da bu döneme rastlar. Senelerce öyküleri etrafımdakilere anlattım ama yazamadım, ufak ufak notlar aldım, bir iki denedim ama olmadı. Kim bilir, belki de o zamandan kalmadır, öyküleri senelerce kafamda tutmadan, kâğıda dökememem.
 

Askerliğim bir uzun mektup gibi geçti… Sadece bana ait olan yazıcı bürosunda, radyo dinleyip, kütüphanede bulduğum Yaşar Kemalleri Ataol Behramoğlularını okudum. İnsanları tanımayı, daktilo tamir etmeyi bir de sayfalar dolusu mektup yazmayı öğrendim.   

 

Döndükten sonra… gündüzleri hukuk dilekçeleri yazdım, akşamları öykü; gündüzleri boşanma dilekçeleri yazdım, akşamları sonu mutsuz biten aşk hikâyeleri, gündüzleri cinayet davalarına tahliye dilekçeleri yazdım, akşamları ON HİKÂYE ON ÖLÜM’ü. Bir – bir buçuk yılda on öykülük ilk dosyamı tamamladım. Hem şiir dosyamı hem de öykü dosyamı iki ayrı yarışmaya gönderdim. Tesadüfen ikisinin de ödül töreni aynı güne denk geldi, ben ikisini de kazanacağımdan emindim, hangisine gideceğime karar veremiyordum. Tepebaşı Tüyap’daki öykününkine gittim. İkisini de kazanamadım. Fuarda şiirin jüri üyelerinden birini gördüm, dosyamda neyin eksik olduğunu sordum, dosyamın eline geçmediğini söyledi. Şairliği kıvıramadığıma karar verip bıraktım, sonra da arkama dönüp ilk göz ağrıma bakmadım.
 
 

 

Öykü dosyamı yayınevlerine göndermeye karar verdim. Aynı anda iki üç büyük yayınevine birden gönderdim. İlk gelen cevap mektuptu, beni yerin dibine sokup çıkarttıktan sonra, sen bu işleri bırak, diyordu. O gün yazmayı bırakmaya karar verdim. İkincisi telefondu, yayınevine çağırıyordu. Görüşmeye gittiğimde, öykü dosyasını basamayacaklarını ama en uzun öyküyü romana çevirebilirsem yayınlayacaklarını söylediler. Ben romanlaştıramadım zaten bir süre sonra da yayınevi kapandı. (Bu öykü Emanetimdeki Hayatlar romanımda olayları başlatan Hüzün Yüklü Gözler’di.) Son gelen telefon, dosyayı basacaklarını, üzerinde birlikte çalışacağımızı ama sekiz ay bekleyip bekleyemeyeceğimi soruyordu. “Sorun değil, bir yıl bile beklerim,” dedim. O gün, ne olursa olsun yazıda direnmeye karar verdim. Ekonomik kriz patladığından dosyam basılmadı zaten kriz o yayınevini de patlattı. Ben ilk kitabımı görmek için on yıl bekledim. Bana telefon açan kişiyse Metin Kaçan’dı. O telefon olmasaydı, yazıya küslüğümün devam edeceğini ve belki de bir daha hiç yazmayacağımı bilemedi.

 

Yukarılarda bir yerlerde, gökyüzünün afili filintalarıyla racon kesip, zar atarken arada aşağılara da bakıyorsa, umarım teşekkür ettiğimi de duyuyordur, çünkü ona teşekkür etmeye hiç fırsatım olmadı. 

 
MEHMET FIRAT PÜRSELİM

25 Ocak 2016 Pazartesi

PEMBE KIZIL

NotaBene Yayınları genç, yeni öykücüleri çatısı altında bir araya getirmeye devam ediyor. M. Belkıs Aydın ile ilk öykü kitabı Pembe Kızıl ve edebiyat yolculuğu hakkında konuştuk.

İlk kitabın Pembe Kızıl geçtiğimiz aylarda yayımlandı, Belkıs. Tebrik ederim. Seni tanımayan okurlar için 50 kelimeyle otobiyografini öğrenebilir miyim?

Eskişehir ile İstanbul arasında iki kentli bir yaşamım var. Bol akrabalı geniş bir ailede büyüdüm. Yalnız olmayı istemenin, bireyselliğin onaylanmadığı kalabalık sofralarda geçti çocukluğum, hâlâ da öyledir. Kalabalık ailelerde büyüyünce insan kendisine ait, gizemli bir alanın varlığına galiba daha çok gereksinim duyuyor. O yüzden metin benim kendime ait odamdır aslında.

Yazmaya başladığın andan bugüne uzanan yazı yolculuğunda yazı öğretmenlerin (sana ilham veren metinler, yazarlar, yazı konusunda iyi tavsiyelerde bulunan dostlar) kimler oldu?

İnsan illa ki sözüne güvendiği ya da ne yazsa doğru yazmıştır diyerek okuduğu birtakım rehberler ediniyor. Kerteriz olarak aldığı belli isimler olmalı ki kafasında onlarla tartışmalı, onları izlemeli, kendince kavga etmeli, kimi zaman onları aşmak istemeli, kimi zaman da onaylamalı. Ben bir tane isim vereceğim, o da feminist eleştirmen Hande Öğüt. Edebiyat dergilerini ilk okumaya başladığım zamanlardan beri, neleri nasıl okumak gerektiği konusunda onun metinleri iyi bir yol göstericidir. Üstelik hiç tahmin etmeyeceğiniz ve değerli görmediğiniz bir bestseller üzerine zihin açıcı bir analizini okuyabilirsiniz. Bunun dışında günümüz Türk edebiyatını tüm gücümle izlemeye çalışıyorum. Tek tek isimleri saymak uzun sürer.

Ürünlerinin 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, İstanbulplus, Varlık, Virgül, Cumhuriyet Kitap gibi pek çok dergide yayımlanması ve Pembe Kızıl adlı dosyanın 2014 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “Dikkate Değer” görülmesi kitaplaşma sürecini kolaylaştırdı mı?

Bunlar yayınlatma sürecinde bir kolaylık sağlama olarak değil de yolun başındaki bir yazarın kendisini rahatlatması ve onaylatması olarak işe yaramıştır. Sözgelimi Dünyanın Öyküsü dergisinde öyküm ilk yayınlandığında havalara uçmuş, hemen arkadaşımı aramıştım. Sanki piyango bileti vurmuş gibi mutlu olmuştum. Pembe Kızıl’ın, Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nde “Dikkate Değer” bulunması da bu anlamda rahatlattı beni. Hayranı olduğum yazarların oluşturduğu bir jüri tarafından onaylandığımı düşünmek, yoluma doğru yerden devam ettiğime inandırdı. Aldığım kabul kadar reddedilişim de oldu elbette. Bu yüzden kitaplaştırma aşamasında dosyanızı değerlendiren editör çok önemli. Ben bu anlamda NotaBene’de bizim şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Sibel Öz hem iyi bir yazar hem de iyi bir editör. Hem dilimizden anlıyor, hem de aşırı kontrolcü ve müdahaleci değil. Yani içerisi hem güvenli hem püfür püfür esiyor. Yolun başındaki bir yazar için yerleşilen yer çok önemli.

Kitapta ilk dikkatimi çeken dili kullanımın oldu. Dil işçiliğine önem veriyorsun. Her bir kahramanını mesleğine, sosyo-ekonomik konumuna uygun apayrı dille, benzetmelerle konuşturuyorsun. Bu konuda neler söylemek istersin?

Bu saptaman beni çok mutlu etti. Benim dille bir derdim var. Bir metnin en önemli yanı benim için dilidir. Dilinden keyif alamadığım bir metin sanki tuzu fazla kaçmış bir yemek gibi, işkence gibi geliyor bana. Yiyemem, yüzüm buruşur. Dilin olanaklarına kapıyı baştan kapatmak, dilden korkmaktır biraz. Aslında dile özen gösterirmiş gibi durursunuz, oysa hakikatte bu dilden korktuğunuzun apaçık kanıtıdır. Ondan uzak durmak istediğinizi gösterir.

Değişen mesleklere göre dilin değişmesi de bir zorunluluk. Durduğumuz yere göre dünyamız ve bu dünyayı anlamlandırma biçimimiz de değişir. Çamaşırhanede çalışan biriyle kütüphanede çalışan birinin dili aynı olmayacaktır. Ben dile duyarlığın dilden korkmamak, onu sevmek anlamına geldiğini düşünüyorum. Dilin tekinsizliğinden ürküp onu budamaya çalışmaktansa onun sonsuzluğuna hayran olmak gerek. Bu yüzden sözgelimi dilde tasarruf denince kaşıntı tutuyor beni. Doğaya, dünyaya haddini bildiren o eril zihnin, dili de terbiye etmek için parmak salladığını görür gibi oluyorum ve irkiliyorum. Dil ile barış halinde olmalıyız, savaşmaktan, onu kırpıp kısıtlamaktan, onu budamaya çalışma sevdasından vazgeçmeliyiz. Dil bitmez, sonsuz olanaklarıyla bir mucizedir. Bunun yerine onu tükenecek bir maden gibi görürsek, onu coşkuyla sevip onda esrimek yerine onun tükenmesinden korkarsak banka hesabında biriktirme peşinde koşarız. Dil pintisi olmamak gerek. Bizim evimiz o.

Öykülerinde yalnızlık, sıkışmışlık, yanlış ilişkiler, intihar temalarını ele alıyorsun. Bir kahramanın “İntihar en büyük yolculuk fikridir, hep hazırda can simitleri gibi bekletmek gerekir,” diyor. Sen ne düşünüyorsun, yaşamı, ölmeye kalkışacak denli ciddiye mi almalı insan?

Yok yaşamın kendisi bir travma zaten, sanki o hiç yokmuş gibi davranmak gerek. Sanki hiç farkında değilmişiz gibi yaşamalıyız. Yaşama zaten kendimize karşın maruz kaldığımız için bunu kendimize sürekli anımsatmanın alemi pek yok, iyi madem deyip çaktırmadan sürdürmek gerek. Bunun en güzel yöntemi de kendimizle bolca dalga geçebilmek. Ben biraz sessiz ve izlemeyi seven bir tipim. Dışa dönük olamadığım için ve belki kendimi yaşamın içinde eritemediğim için kendimle dalga geçmeden kendime tahammül edemem. Yani bizi ironi kurtaracak J

Peki bundan sonra? Temalarına, karakterlerine, öyküye sadık kalacak mısın? Teşekkür ederim J

Bu sorunun yanıtı biraz da ödediğiniz bedellerle ilgili. Yaşam kaybettikçe sanat kazanır denir, uğruna bir şeyler yitirdiğiniz her neyse ona sadık kalmak zorundasınız. Ben gündeliğin olağanlığını ya da sıradanın basitliğini değil tam da gündeliğin büyüsünü seviyorum. Bir çay demlemek, akşam yemeği için sofra kurmaya kalkmak, reçel kaynatmak, börek pişirmek bunlar minicik ve gereksiz ayrıntılar gibi görünür ama kendine büyülü ayrıntılardır. Ayrıntıdaki o büyüyü seviyorum ben. Köşeye bucağa girmiş kimsenin göremediği küçücük şeylerdeki coşkuyu ve tutkuyu görmek önemli. Anlayamadığım biçimde ayrıntıların naifliğinden, küçük hayatların sadeliğinden filan dem vuruluyor sözgelimi. Ben tam aksini düşünüyorum. Küçükteki, ayrıntıdaki coşku ve tutkudan hoşlanıyorum. Bunu anlatmayı da sürdüreceğim sanırım. Ben teşekkür ederim sevgili Tuğba J