15 Mart 2016 Salı

YOL HARİTASI İÇERMEZ*

“Seçme Öyküleri”nin Vintage baskısının girişinde Alice Munro, ilk derlemesini yayımladığı 1968’den bugüne öykülerinin “uzadığından ve daha dağınık, talepkâr ve kişisel” hâle geldiklerinden söz eder. Bu öyküler bundan daha iyi betimlenemezlerdi: Öykülerin kendi içlerinde, çizgisel ve zamana bağlı bir ilerleme yerine, hatırlanan bir geçmişten şimdiki zamana ve tersi yönde gelip gidişini ifade etmek için “dağınık” (Munro’nun kendisi ve öykülerindeki kahramanlar için zamanlama neredeyse her daim yanlıştır), okuyucuyu hikâye anlatımındaki dizilimlerin bariz ya da öngörülebilir olmadığı konusunda uyarmasıyla “talepkâr” ve Munro’nun yarattığı şüphe götürmez ve belirgin bir biçimde kendisine ait olan kurgusal bir ses ve kurgusal bazı mekânlar nedeniyle “kişisel.”

Daha eski bir derlemede yer alan çok sevdiğim “Miller, Şehir, Montana” adlı öyküsünde, küçük çocuklarının havuz görevlisinin gözetiminde oynamakta olduğunu sandığımız bir kadın ve kocası havuzu göremedikleri bir yerde oturdukları sırada annenin içine bir anda kötü bir his doğar. Gerçekten de, kadının yüzme bilmeyen küçük kızı havuzun derin bölümüne doğru sürüklenmiştir. Kadın kocasını havuza bakmaya gönderir ve çocuğu sağ salim kurtaran adam karısına “annelerde bulunan o özel hislere” sahip olduğu için iltifat eder. Hikâye burada bitebilecekken, kadının kocasını “o annelik içgüdüsüne” fazla güvenmemesi için uyarmasıyla devam eder. Munro, öyküyü aile arabasının arka koltuğundaki “güven dolu” çocuklar ve ebeveynlerinin “hoppalık, keyfilik, umursamazlık ve duyarsızlıkları, yani tüm doğal ve kendilerine özgü hataları” için “affedileceklerine olan güvenleri” ile bitirir. Bu talepkâr formülasyon bu dokuz yeni öykünün insan manzarasını oluşturan “hatalar”a uygundur.

Derlemeye adını veren uzun açılış öyküsü, iki genç kızın, yazdıkları sahte bir mektupla, kızlardan birinin batı Kanada’da yaşayan evsiz barksız babasının kendisine âşık olduğuna inandırdıkları Johanna adında evde kalmış bir temizlikçi kadını anlatır. Johanna, ani bir kararla, işvereninin evinde biriktirdiği mobilyaları da alıp, (her şeyden habersiz) talibinin virane bir otel satın almış olduğu Sasketchewan’a taşınır. Vardığında adam havasız ve sigara izmaritleriyle dolu pis bir odada, bronşitten nefes alamaz halde yatmaktadır ve kendisini kurtarmak için çıkıp gelen bu adanmış kadınla tanıştığında çok şaşırır.

Bu öykü, “Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik”te zaman zaman dokunuşları hissedilen Flannery O'Connor tarafından yazılmış olsaydı, grotesgin komedisiyle, yani kız kurusunun kendi aptallığıyla yüzleştirilmesiyle biterdi. Fakat bu acımasız şaka bir evlilikle sonuçlanır ve Johanna’nın yavan hayatı “tatlı bir telaşla, telaşlı bir aşkla” dolup bir de çocuk meydana getirir. Munro, kuralcı bir hicivcinin sürekli karşı karşıya kaldığı, talihsiz kahramanını rezil etme ve mutluluktan mahrum bırakmanın cazibesine direnir: Johanna'nın öyküsü bir gurur kırılması hikâyesi değildir.

Bu yeni öykülerin en güçlü dört-beş tanesinde ki bunlar bence Munro’nun en iyi öyküleri arasındadır, her zaman değilse de genellikle kadın olan ana karakter, oyuna kötü bir el ile başlar: “Yüzen Köprü”de kanser, “Teselli”de kendisini elden ayaktan düşüren bir hastalığa yakalanan ve sonunda intihar eden bir koca, “Ayı, Dağı Aştı Geldi”de Alzheimer hastası olup bakım evine yatırılan evli bir kadın. Belki de Munro'nun ilerleyen yaşı (70), onun hayatta yanlış gidebilecek şeylere yönelik farkındalığını arttırmıştır. Ama öykülerin hiçbirinde durum daha da kötüye gitmez.

Bir yazar olarak Munro, “hayat”la ve hatta onun en karanlık durumlarıyla ilgili, ya da belki de bu durumlar sayesinde, ne söylenebileceği, onunla ne yapılabileceği sorusunu cevaplamaya çalışır. Ve öykülerin anlattığı çözümler, kendisini fazla avutucu, fazla unutulmaz bir formüle karşı cansiperane bir şekilde koruyan bir dille ortaya konmuştur. (“birbirimizi sevmeli ya da ölmeliyiz”; “O güzel geceye kolay teslim olma.”) “Yüzen Köprü”de pek iyileşme umudu olmaksızın kemoterapiyi tamamlamış olan kadın, onkoloğundan, öykü boyunca tereddütlü bir şekilde belirmiş olan ihtiyatlı bir iyi haber alır: “Ciddi bir küçülme… iyi bir işaret.” Dolayısıyla ölüm beklentisine eşlik eden “hafif özgürlük” bir anda ortadan kalkar. Bir dizi garip olay aracılığıyla genç bir adamla öpüşmüş olan kadın “tüm yara ve oyuklarını o an için unutturan, hassas bir neşe esintisi” hisseder. Munro’nun kadını “o an için… bir neşe esintisi”nden daha cesur bir şeye karşı aşılayan dilinde aktif bir mücadele vardır: Hem karakter hem de okuyucu bu anlık ve zevkli aldatmacanın farkındadır.

Kendi kurmacası hakkında (Vintage baskısında da yer alan) ilginç bir yorumunda Munro, öyküleri her zaman baştan sona doğru okumadığını, bazen herhangi bir yerinden başlayıp her iki yönde de devam edebildiğini iddia eder. “Öykü izlenecek bir yola benzemez… daha ziyade bir ev gibidir. İçeri girer ve orada biraz kalır, içinde dolaşır ve sevdiğiniz bir yere yerleşir, odanın ve koridorların birbiriyle nasıl ilişki kurduğunu ve dışarıdaki dünyanın bu pencerelerden bakıldığında nasıl değiştiğini keşfedersiniz.” Bu, bize Henry James’in pencerelerinden farklı gözlerin baktığı “kurmaca evi”ni hatırlatıyorsa da, ondan biraz daha başına buyruk, evin iç bölümlerinin birbiriyle ilişkisi konusunda biraz daha meraklıdır. “Teselli” adını verdiği güçlü öyküde, Nina bir tenis maçından eve döner ve kocasına “Kazandım. Kazandım. Merhaba?” diye seslenir. Bunun ardından bir çift satır aralığı gelir (öykünün bölümlerini ayıran böyle 15 tane aralık var) ve ardından: “Ama o dışarıdayken Lewis ölmektedir. Aslına bakarsanız kendini öldürmektedir.”

 

Öykü evinin bir odasından bir diğerine geçişler genellikle dolaylı ve şaşırtıcıdır. Ama ses ve zaman değişikliğini algıladıktan sonra makuldür de. O eski eleştirel terim “mekânsal form” kendini göstererek, çalışmanın ilerleyişini karmaşıklaştırır (“öykü izlenecek bir yola benzemez”) ve ileri gittiğimiz kadar geriye de dönüp bakmamızı talep eder. Bu yönden Munro’nun sanatı O’connor’ınkinden çok Eudora Welty'ninkine benzer.

Fakat, bu tür teknik meseleler önemli olsalar bile, bunları O’Connor’ın ya da Welty’ninkilerle aynı düzeyde nükteli bir sertlik taşıyan cümlelerin tınısının önüne çıkarmak doğru olmaz. “Ayı, Dağı Aştı Geldi”de bakım evinin çalışanlarından biri “saçı dışında her şeyi boş vermiş gibi görünen şişman bir genç kadın”dır ve ağlayan bir hasta gözyaşlarını “yüzüne doğru birkaç beceriksiz ama isabetli hamle ile” silmeyi başarır. Başka bir kadının azimliliği onu “sokakta gördüğü bir cesedin ayakkabılarını çıkarabilir” biri olarak görmekle ortaya konur. Kitaba adını veren öyküde “battaniyeyi bacaklarının arasına alarak uykuya dalan” bir kız, başka bir kızın kaderi hakkında “sürekli böyle şeyler yaptı ve bu sorunu gidermek için sonunda onu ameliyat ettiler” diye uyarılır.

Etkileyici olan, böylesine canlı ve dışsal algıların daha araştırmacı ve içe doğru şiirsel yazımlarla tamamlanması ve dengelenmesidir. Bu denge, özellikle birinci tekil şahısta yazılmış üç öyküde, “Aile Mobilyaları”, “Isırganotları” ve “Queenie”de açıkça görülmektedir. Bunların en iyisi olan “Aile Mobilyaları”, kısmen bir genç kadının yazarlığa olan ilgisini keşfedişini tasvir ettiği için böyledir. Öykü, Munro’nun tüm öyküleri gibi, son derece dokunaklı bir otobiyografik titreşime sahiptir.

Ontario eyaletindeki küçük bir kasabada, iyi niyetli ebeveynleri ve uzun akşam yemekleri ve sıkıcı sohbetler için evlerine gelen (“tümörü, boğaz iltihabı, bir sürü çıbanı olan”) akrabalarının hafif baskısı altında büyümekte olan genç bir kız, babasının kuzeni Alfrida’nın ziyaretleri sayesinde eğlenebilmekte ve hatta özgürleşmektedir. Bu eksantrik ve esprili kadın bir gün bir aile yemeğinden sonra kıza bir sigara ikram eder ve onun kendisini “masada bir misafir kadar özgür” hissetmesini sağlar. Fakat kız Alfrida’nın yaşadığı şehirde üniversiteye başladığında Alfrida’nın telefonlarına çıkmaz ve davetlerine icabet etmez. Ta ki final sınavları bitene ve kasabadan ayrılmak üzereyken kuzeninin apartman dairesinde bir pazar akşamı yemeğine katılana kadar. Yıllar sonra, babasının cenazesinde, Alfrida’nın bir bakım evinde yaşadığını öğrenir. Hikâye o pazar öğleden sonrası, şehirde dolaşırken, “Ben” in her şeyi olağanüstü bir netlik ve yoğunlukla hissetmeye başlamasının ardından yaşananlarla biter. Babasının kuzeni “hakkında yazacağı” hikâyeyi değil, “hikâye inşa etmekten ziyade havada bir şey yakalamaya benzer görünen, yapmak istediğim iş”i düşünmektedir. “Kalabalığın inlemeleri bana üzüntü dolu dev kalp atışları gibi geldi”ğinde, bir anda her şey birlikte akmaya başlar. “Uzak, neredeyse insanlıktan uzak onay ve feryatlarıyla, hoş ve resmiyet dolu dalgalar.'' Öykü tamamıyla haklı olan tek cümlelik bir paragrafla biter: “İstediğim şey buydu; dikkat etmem gerektiğini düşündüğüm şey buydu; hayatımın böyle olmasını istiyordum.”
Bu derlemeyi dolduran ve kesinlikle Munro’nun yazmış olduğu en iyi öyküler olan, bu güzel ve resmiyet dolu dalgalar, bilgelik dolu mutsuzluklarıyla böyle bir dikkatin ürünüdür.
 
Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik
Alice Munro
Çeviri Roza Hakmen
Can Yayınları
 


 *William H. Pritchard'ın Alice Munro'nun  Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik kitabı hakkında  kaleme aldığı The New York Times'da 25 Kasım 2001 tarihinde yayımlanan yazısını İlknur Urkun Kelso çevirdi. Bu çeviri hizmeti diş hekimliği hizmeti ile takas edilmiştir.

9 Mart 2016 Çarşamba

Yazmak ve beklemek üzerine

Anne-kız akşamlarından biri.
Kara Üzüm'deyiz, kedili otelde. Geçtiğimiz bahar gördüğümüz, oynadığımız yavru kediler büyümüş, sağa sola dağılmış. Etrafta hoplayan zıplayan kedi yavrularını göremeyince suratı düşüyor, kızımın. Üstelik aç ve de yorgun. Siparişini beklerken dayanacak gücü, söyleyecek sözü, atacak kahkahası yok. Masamızın hemen yanı başında duran kitaplık imdadıma yetişiyor. "Ölmeden Önce Yemeniz Gereken 1001 Gıda"
İsmini dahi bilmediğimiz çoğu tropikal meyvelere bakarken yemeklerimiz geliyor. Yemek, sohbet, ardından Deniz yanımda getirdiğim etkinlik kitabından bir eldiveni boyamaya ve süslemeye koyuluyor. Kitap ve dergilerle dolu raflara göz atıyorum. Eski bir Kitap-lık'ta karar kılıyorum. Nisan 2009 126 sayılı dergide yer alan Taner Baybars söyleşisi ilgimi çekiyor. Yazmak ve beklemek üzerine söyledikleri geçerliliğini yitirmeyecek gibi.
Son dönemde şiir ve düzyazıdan çok resimle ilgileniyorsunuz, sergiler açıyorsunuz. Resim olayı ne zaman ve nasıl başladı? Kaç sergi açtınız?
Çok uzun zaman hep renkleri kullanmak istedim, onları sözcüklerle yaptığım gibi karıştırmak, canlanmalarını sağlamak... Ne Londra'daki işim ne de koşullar buna izin vermedi.*
Charente'de yaşamaya başlayınca Hollandalı bir çiftle tanıştım. Tablolar üzerine yaptığım yorumlar nedeniyle resim yapmam için yüreklendirdiler beni. Renkler konusunda iyi bir göze sahip olduğumu sezdiler. Adam üç dört yıl boyunca haftada bir defa bedava ders verdi bana, ki bunlar yemek, sanat, edebiyat ve müzik tartışmak için sosyal bir vesile haline dönüştüler. Böylece bu başlangıç oldu. Yıl 1991'di. Charente bölgesi, sanatla ilgili etkinlikler için Akdeniz kıyısı kadar uygun bir yer değildi. Buraya taşınınca, kalbin çalışmasını hızlandıran artistik bir enerjiyle cesaretlendim. Kendimi resim yapmaya verdim yıllar içinde tarzımı ve tekniğimi değiştirdim. Bunu sevmek için iyi bir nedenim var: resim yapıyorsun, yeterli miktarda tuvalin oluyor, sonra da sergi açıyorsun. Bu üç ile altı ay arası bir zaman alıyor. Yarattığın her neyse, izleyicilerin sevmesi veya nefret etmesi için hemen ortaya çıkıyor.
Yazmak böyle değil. Bir roman yazmak için bütün yıl uğraşıyorsun veya bir şiir kitabı oluşturmak için birkaç yıl harcıyorsun. Ondan sonra dosyanı gönderip bekledikçe bekliyorsun... Sonra "Hayır" cevabı geliyor ve her şeye yeniden başlıyorsun. Bu genç yazarlara uygun bir macera, ben artık genç değilim. Sadece yaratıcı enerjim genç ama sabrım yok.

"Yazmak ve beklemek", ayrılmaz ikili. Üstelik kitabın yayımlanmasıyla da bitmiyor. Okuru beklemek, eleştirmeni beklemek, görülmeyi beklemek... Bu bitmeyen bekleme ve sabretme hâlinin, yaratıcı yazma enerjisini sömürmesine izin vermemeli kişi, görünür olmayı zerrece umursamadan yazmadan alınan hazza odaklanmalı ve acele etmeden okuduklarından, yaşadıklarından süzülenleri ağır, usul biriktirmeli. Ve gerektiğinde gözünü kırpmadan ürettiklerini silip çöpe atabilmeli. Yazılanlar kadar atılanlar da yazmaya dahil.
*Gramer hatası dergiye aittir.

8 Mart 2016 Salı

ÖVGÜ VE TAKDİRLER*

Galeano'dan her güne bir gerçek



Bugün Dünya Kadınlar Günü.
Tarih boyunca, ilahi ve insani -hepsi de erkek- birçok düşünür, değişik sebeplerle kadın konusuna kafa yordular:
. Kimisi anatomisiyle ilgilendi,
Aristoteles: Kadın eksik bir erkektir.
Akinolu Aziz Thomas: Kadın doğanın bir hatasıdır, düşük nitelikli bir spermden doğar.
Martin Luther: Erkeklerin geniş omuzları ve dar kalçaları vardır. Zekâyla donatılmışlardır. Kadınlarınsa, çocuk doğurup evde otursunlar diye, dar ve geniş kalçaları vardır.
. Kimisi doğasıyla,
Francisco de Quevedo: Tavuklar yumurta yumurtlar, kadınlar boynuz takar.
Şamlı Aziz John: Kadın dik kafalı bir eşektir.
Arthur Schopenhauer: Kadın uzun saçlı ve kıt akıllı bir hayvandır.
. Kimisi kaderiyle,
İncil'e göre, Yahve kadına şöyle dedi: Erkeğin sana hükmedecek.
Kuran'a göre, Allah Muhammed'e şöyle dedi: İyi kadınlar yumuşak başlı olanlardır.

* Ve Günler Yürümeye Başladı
   Eduardo Galeano
   Sel Yayıncılık
   Türkçesi Süleyman Doğru

4 Mart 2016 Cuma

ÖYKÜCÜLERE SORDUM: 3

Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?

Sandık lekeli dantel bir tepsi örtüsü, sigara izmaritindeki ruj izi, giyilmekten şeklini yitirmiş siyah ayakkabının sol teki. Bence her biri öyküde atmosfer oluşturabilecek güçtedir. Öykü özenle hazırlanmış bir yemekse, atmosfer yemeği konuklara sunduğumuz servis tabağıdır.
Aysun Kara

Atmosfer, Eros'tur. İnandırıcılık Parkı'nda içtenlikle buluşturduğu Fikir'le Biçem'i birbirine âşık eder. "Özgün öykü" dediğimiz de bu aşkın olgunlaşmış meyvesidir. Tadı damakta kalır.
Hakkı İnanç

Öyküde atmosfer, bir nefes alma biçimidir.
Mehmet Fırat Pürselim

Okurun bildiğimiz atmosferi bırakıp öykünün içinde nefes almasını sağlayacak birtakım edebi numaralardır. Her yazarın kendine has numaraları vardır (olmalıdır, olsa iyi olur). Çünkü öykü, betimlemeler zincirinden ziyade zincirin atmasına yakındır.
Onur Çalı

Atmosfer, yarattığı güzellikle öykünün etkisini sezdirir. Bu etki bir diyalog, bir ritim, farklı bir mekân, dil ve üslupla olabilir. Önemli olan metnin bütününe yayılmasıdır, atmosfer öykünün olmazsa olmazıdır.
Suzan Bilgen Özgün

Atmosferi yaratmak için anlatıyı betimlemeye boğmaya gerek yoktur. Bir iç konuşma bile kusursuz bir betimlemenin yerini tutabilir. Bugün Kafkaesk diye tabir edilen üslup aslında Kafka'nın atmosferidir. Kafka öykülerine baktığınızda göreceğiniz telgraf gibi kısa cümleler olacaktır. Tasvire gerek duymadan yazılmış öyküler. Zaten boş bir oda bile bir öykü için yeteri kadar ağır bir atmosfer değil midir?
Tunç Kurt

Atmosfer, öykünün gizli karakteri, takımın kaptanıdır. Yazarın avaz avaz bağırdığını okurun kulağına fısıldar. Atmosferi idmansız bırakılmış bir öykünün maç kazandığı görülmemiştir.
Türker Ayyıldız

Atmosfer, detayların oluşturduğu bir yapıdır. Uzun cümlelerle betimlemek yerine tek bir sözcükle im koyabilir, yön gösterebilirsiniz. Hemingway "Düzyazı mimaridir ama barok çağında değiliz," demişti; bense "Atmosfer bir mimaridir ve betimlemeler dolgu malzemesidir," diyorum.
Zeynep Sönmez

Meraklıları için bir küçük not. Benim de bir cevabım var!
Atmosfer, okuru metne mıhlayan çekim gücüdür.

1 Mart 2016 Salı

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (21)


YÜZBAŞININ KIZI İLE BULUŞTUĞUMUZ YERDEYİM HÂLÂ
 
 
 Bazen hayat sizi erken büyümeye zorlar. Ama ben büyümeye direndim galiba. Kirlenerek büyümeye direnmenin bir yolu oldu yazmak hep.
Babamın kendisine yoldaş olacak ilk çocuğu –o hiçbir zaman itiraf etmese de- ne yazık ki kız olmuş. Halam, doğum haberimi aldığında babamın yüzünün azıcık gölgelendiğini söyler, ardımdan, bir yıl sonra dünyaya gözlerini açan ikinci kızda ise bunu biraz daha belli ettiğini. Neyse ki üçüncü çocuk erkek olur. Bütün bunlar kurmaca mıdır gerçek mi, bilinmez. Ama bence de Kastamonu’dan çocuk yaşta İstanbul’a annesinin peşinden kaçıp gelen genç bir adam yanına yoldaş olacak bir erkek çocuğunu utangaçça istemiş olmalı. Babamın annesi, üstüne kuma getirilmesini kabul etmediği için köy yerinde önce ayrı bir ev açmış, rivayete göre bu ev yakılınca, çareyi tek başına İstanbul’a kaçmakta bulmuştur. Onun peşinden babam, diğer çocukları. Bizim İstanbul’a gelişimiz, isyankâr bir kadının ardından olmuştur. Onun isyanı, kişiliği bizim kaderimizi çizmiştir. Altı yaşımda kaybettiğim bu kadına ben de çok şey borçluyum. Kız kardeşimle eteğine tutunup bir mahalle, birkaç sokaktan ibaret olan o koca dünyayı keşfe çıktığımız yıllardan siyah beyaz kareler kalmış aklımda. Şimdi yerinde çirkin apartmanların olduğu ulu bir ceviz ağacıyla son bulan çayırda, babaannemle mantar topladığımız, ebegümeci, karahindiba, ısırgan otu derdiğimiz, onun yaşıtlarıyla ucu bilmem nereye uzanan mırıl mırıl eşik sohbetlerine oturduğumuz bir evde babaanne, amca, yenge, hala, anne, baba ve kardeşlerimle büyüdüğümüz, her şeyin 'çok' ve kalabalık olduğu yıllar. Kuşağından çıkardığı şekerler gibi tatlı, ağızda eriyen ama tadı damakta kalan anılar. Her şeyle dost olunabilineceğini öğreten babaannem, peygamber böceklerinin kırmızı siyah sırtları, uğur böceklerinin yüzlercesinin tutunduğu kokulu otlar, geceleri peşlerinden koştuğumuz ateş böcekleri… Ve devlet dersinde hapishaneyle imtihan edileceğimiz güne kadar sürmüş uzun bir çocukluk. On beş yaşında kız kardeşimin, sonra benim, yine benim ve sonra yine benim mahpushane yıllarımız. Çocukluğumuzun son demlerini, gençliğimizin ilk heyecanlarını yaşadığımız, içindeki canlar sayesinde sonraları ‘ana kucağı’ kadar bizim bildiğimiz koğuş, avlu, malta…
Gerçek anlamda okumaya Üsküdar Mihrimah Sultan camisinin avlusundaki kütüphanede başladım. Liseye başlamıştım, Haydarpaşa Anadolu Teknik Lisesi’ni kazanmıştım, çok kalabalık, büyük bir okuldu. Bahçeli, piknikli, ağaçlar üstünde geçen bir çocukluktan sonra bu kadar büyük, kalabalık bir okul gözümü korkutmuştu. Kimseyle konuşamıyor, insanlardan kaçıyor, utanıyordum. Bölümümüz elektronik olduğu için sınıfta sadece iki kız vardı ve sosyal olarak ilişki kurmakta çok zorlanıyordum. Bunca kalabalık, benim uzun sürmüş çocukluğumdan çok uzak ergenlerin gürültülü dünyası kendimi yabancı hissetmeme neden oluyordu. İlk yıl çok zor geçti, kendimi Üsküdar’da bir cami avlusunda keşfettiğim kütüphaneye resmen kapattım. İmam hatipli çocuklarla aylarca teşriki mesaimiz oldu. Fakat gariptir ki, o kütüphanede ilk okuduğum ve bende iz bırakan kitap Puşkin’in Yüzbaşının Kızı kitabıydı. Cami avlusunda da olsa, insan neyi arıyorsa onu buluyor. O avluyu, dalgaların uğultusuna karışan huşu dolu sessizliği her zaman güzel hatırladım. İnsanlardan kaçtıkça okumaya, okudukça daha fazla açlıkla okumaya başladım. Bu arada ülkenin bugünkünden çok da farklı olmayan politik durumu, liseli ve üniversiteli gençliği hareketlendirmeye başlamıştı. 80 darbesi sonrası oluşan baskı, korku, yılgınlık ortamı nihayet gençlerin, emekçilerin hareketlenmesiyle dağılmaya başlamıştı. 89’da bahar eylemleri ve 90 yılında Zonguldak maden işçilerinin büyük Ankara yürüyüşü, lise ve üniversite gençliğinin hızla ve kitlesel olarak örgütlenişi, korsan gösteriler... Dünyada ise başka rüzgârlar esiyordu. Sovyetler çözülmeye başlamıştı. Kuşağımızın içine doğmuş olduğu soğuk savaş yılları yumuşamaya başlamış, diplomatik araçlar devreye girmişti. Glasnost, Perestroyka sözcüklerini duymaya başlamıştık. Bir sabah kalktığımızda Berlin duvarı yıkılmıştı… Bu yıllar şiirle, şarkıyla sarmaş dolaş yıllardı. Nasıl olmasın? Yirmi yaşındasınız, kabuğunuzu kırıyorsunuz, ilk kez âşık oluyorsunuz, dünyayı değiştirmeye soyunuyorsunuz, tiyatro çalışıyorsunuz, ilk kez sinemaya gidiyorsunuz, şiirler ezberliyorsunuz, yasak kitaplar, kasetler elden ele dolaşıyor, yürüyorsunuz, koşuyorsunuz, sevmeyi, aşkı, acıyı, kaybetmeyi, kazanmayı öğreniyorsunuz. İlk kez baharın geldiğini gerçek anlamda iliklerinizde hissediyorsunuz.
Ben bu yıllarda yazmaya başladım. Siyasal geçmişim ya da duruşum belki de beni yazmaya yöneltti. Bir röportajda, “yazmaya nasıl başladınız?” sorusunu, “Bildiri yazarak…” diye cevaplamıştım biraz da espriyle. Ancak bizim kuşağın politikleşmiş insanları açısından bir gerçeği de ifade ediyordu. 1980 askeri darbesinden sonra yaşanan umutsuzluk, bir bakıma kara günler insanların ağır bedeller ödemesine neden olan mücadelelerle aşıldı. 90 kuşağı hep ölüme yakın durdu ve demokratik mücadelede kendi paylarına ağır bedeller ödediler. Çoğumuz öldük. Tesadüfen ölmemiş olanlarımızın ise henüz yazmaya, konuşmaya başladığını düşünmüyorum. Politikleşmek, duyarlı olanlarımız için âdeta zorunluluktu. Ya itiraz edecek ya da büyüklerimiz gibi korkuyla yaşayacak, baskıyı sindirecektik. Üzerimizde Yılmaz Güney kartpostalı bulundu diye ya da 1 Mayıs’a giderken defalarca gözaltına alındığımızı diğer kuşaklar gibi ben de hatırlıyorum. Kitapların toplatıldığını, ilk gözaltımı üzerimde yasak kitap bulundu diye yaşadığımı biliyorum. Yani her şey yasaktı bu ülkede. Bugün açısından –geçici de olsa- durumun daha da kötü olduğunu belirtmek gerekiyor.
Yazmaya gelince, yazmak yirmili yaşlarının tümünü hapiste geçirmiş bir insan için, nefes almak gibi bir şeydi. Çığlık atmak, direnmek, seslenmek, “Ey insanlar, nerdesiniz?” demenin bir biçimiydi. Benim öykülerim mutlu sonla bitmez pek. Çünkü hayatlarımız –muhalif kesimler için belirtiyorum- çoğu kez kan revan vadilerden yürümekle geçti bu ülkede. Etrafımızdaki hayatlar için de keza bu böyleydi. Bu noktada edebiyat belki de insanı en saf hâliyle hissetmenin bir aracı. İnsanın her hâli, her duygusu, insanla ilgili her şey edebiyatın konusu. Sonuçta bir taşı bile yazsanız, insani duygularla betimliyorsunuz. Taşın duygusu değil, insanın duygusu o taşı betimleyen, konuşturan, dertlendiren. Ben taş değildim, hissettiğim ne varsa benden taşan, bir yerden sonra yazmak şart oldu. Sonunda yaşamın yerine geçen değil ama, yaşamı anlamlı kılan baş uğraşlardan biri hâline geldi. Kötü mü oldu? Çok iyi oldu. Başka türlüsünü düşünemeyecek kadar iyi oldu.
Sibel Öz
 

28 Şubat 2016 Pazar

Masal Kervanı: Argın Kubin ile Söyleşi*


Türkiye’de masal anlatıcılığı eğitimleri artıyor. Masallar yavaş yavaş Halk Bilimcilerin arşivinden çıkıyor, özel masal gecelerinde dinleyicilerle buluşuyor. Bir masal anlatıcısı Argın Kubin ile masallar, masal anlatıcılığı ve masallarını gezdirdiği masal kervanı üzerine konuştuk.

 50 kelimeyle bize kim olduğunu anlatır mısın?

 
Hikâye anlatıcısı, hayal örücü, ayaklarıyla rüya gören, elleriyle göğe bakan, bazen kendini arkasında rengârenk iz bırakan bir salyangoz sanan, bazen de kılıktan kılığa bürünen bir etnik bukalemun… İç müziğinin sesini duyduğunda dönen, dönerken dönüşen, şifanın keşif yollarında yürüyen, durup düşünen düşleyen bir insan. İzmir’de Tıp Fakültesi eğitimine devam ediyor.

 

Zaman Zaman İçinde Somut Olmayan Kültürel Miras Masal Anlatıcılığı projesi nedir? Neden içinde yer almak istedin?

Türk Dünyası masalları farklı tez çalışmaları ve projeler ile derleniyor ve yazılı hâlleri mevcut ancak bu masallar eskisi kadar anlatılmıyor ve gençler git gide Türk Dünyası masallarına yabancılaşıyor. Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü tarafından hayata geçirilen ve masal anlatıcılığını canlandırmayı amaçlayan proje kapsamında, üniversitenin farklı bölümlerinden gençlerle birlikte Judith Liberman’dan anlatıcılık eğitimi aldık. Halk Bilimi’nden akademisyenlerin Türk Dünyası masallarına dair sunumlarına katıldık. Türk Dünyası’na ait seçilmiş masalları, kendi dünyamızda yeniden şekillendirdik. Ben bu proje öncesinde de anlatıcılığa dair farklı atölyelere katılmıştım. Anlatıcılık yolunda ilerlemek, aynı grupla uzun soluklu anlatıcılığa dair bir projede yer almak ve üniversitenin Halk Bilimi bölümü ile daha çok temas etmek istediğim için bu projede yer almak istedim.

 Saha çalışmaları nasıl gidiyor?

Masal anlatıcılığı eğitimi sürecinde her katılımcı en az iki kez bir ilkokulda çocuklara masal anlatımı yaptı. Benim saha çalışmalarım eğitimle sınırlı kalmadı. Oldukça yoğun geçiyor. Her ay İzmir’de masal geceleri düzenliyorum. Üniversitenin anaokulundaki 4-6 yaş çocuklara düzenli olarak masal anlatıyorum. Seyahat ettiğim her şehre masalları da götürüyorum.

Masal anlatıcılarının giderek azaldığını, sahada derlenen masalların, başı sonu atılmış, olay örgüsünden ibaret epizotlar olduğunu biliyoruz. Bu masalları nasıl tatlandırıyor, zenginleştiriyorsun?

Son dönemlerde hikâye anlatıcılığının bu topraklarda yeniden canlandığını görüyorum. Farklı illerde oluşumlar, buluşmalar bu alana dair farklı etkinlikler artmaya başladı. Gittiğim yerlerde insanların masallara ihtiyacını ve ilgisini gözlemleyebiliyorum.
 
Masal çevirileri iyi değil, yazı diline aktarımı eksik ancak masalın iskeletini, içinde saklı o lezzeti gördüysem doğru masalı bulduğumu anlıyorum. Okuduğum masalı imge hazinemle buluşturuyor, hayal dünyamdaki yerini bulmasına izin veriyorum. Çok farklı masallar okuyor, yaratıcılığımı ve hayal dünyamın sınırlarını genişletecek pratikler yapıyorum. Önce kendi hikâyemin farkına varıyorum. Böylece eksik kısımlar tamamlanıyor.

Geçtiğimiz yıl Çanakkale’de düzenlenen 1. Masalcılar Buluşması’na Zaman Zaman İçinde SOKÜM Masal Anlatıcılığı Eğitimi’nden bir grup arkadaşınla gelmiştin. Performanslarınızı izlediğimde, çocukların ilgisinin baştan sona ne kadar canlı olduğunu fark ettim.  Çocukların ilgisini masala çekmek ve orada bu denli canlı tutmak her zaman bu kadar kolay mı?

Hayır, her zaman bu kadar kolay değil. Şu an çalıştığım okulda 4-6 yaş grubunda sekiz sınıf var. Bu sınıfların yedisinde çocukların ilgisini çekmekte zorlanmazken birinde çocukların dikkatini toplamakta hayli zorlanıyorum. Çocukların o anki durumları, ihtiyaçları, isteklerine göre başka oyunlar oynuyoruz biz de.

Abraxas Hikâye Anlatıcılığı isimli bloğunda iç evrenindeki yansımaları, masallardan geriye kalanları anlatıyorsun. Ancak masalları paylaştığın asıl mecra bloğun değil, masal geceleri. Masal gecelerine ilgi nasıl?

Masal gecelerine ilgi git gide artıyor. Masalları farklı otantik mekânlarla buluşturmaya çalışıyorum. Hem benim için farklı bir deneyim oluyor hem de yeni insanlarla temas etmiş oluyorum. Sosyal medya ve farklı duyuru araçlarını etkin kullanmıyorum. Masal geceleri kulaktan kulağa, gönülden gönüle yayılıyor ve giderek katılımcı sayısı artıyor.
 
 
Baharla birlikte “homemade tales’’* masallarla ev buluşmalarına başlayacağım. Evlerde masal çemberlerine ön ayak olacağım. Bu niyetlerimi hayata geçirirken ustalarla çalışma, bu sanatın inceliklerini öğrenme, bir anlatıcı topluluğu ile yol arkadaşlığı yapma ihtiyacımı fark ettim. Bu ihtiyaçlarıma, bu yıl kurulan SEIBA Uluslararası Hikâye Anlatıcılığı Merkezinin açtığı  “Anlatıcının Yolu” eğitim programı karşılık geldi. 2 yıl sürecek bu program için her ay bir hafta sonu İstanbul’da anlatıcılığımızı besleyecek farklı alanlardan ustalarla buluşmaya başladık.

Eski bir geleneği dirilttin. Şehir şehir gezip masal anlatıyorsun. “Masal kervanı” fikri nasıl doğdu, gelişti?

İlk bireysel masal gecemi 8 Mayıs 2014 tarihinde Bornova Beirut Cafe’de yaptım. O gece bir başka niyetin de tohumlarını ektim hayal toprağıma. Geze geze farklı şehirlerde masal anlatmak, bir masal kervanı…

Zamanımın olmadığını, yeterince masal bilmediğimi öne sürerek bu tohumun filizlenmesi için uygun şartları gözetmedim. Şubat ayının başında, doğduğum topraklarda sosyal medyada bana ilham veren bir fotoğrafla karşılaştığımda betonu delip çıkan bir çiçek gibi niyetim de bir anda filizlendi. Moldovalı kadınlar, karlarla kaplı bir bölgede kuru bir ağacın etrafında el ele tutuşup çember kurmuş şarkı söyleyerek (şarkı söylemelerini ben hayal ettim) ağacı, baharın gelişi için cesaretlendiriyordu. Ben de içinde olduğum topluluğun, hayat hikâyemdeki kahramanların, biriktirdiğim masalların etrafımda bir çember oluşturup beni bu yolculuk için cesaretlendirdiğini hissettim. 

Baharın gelişini haberci Tanrı Abraxas ile duyurmak, insanları cesaretlendirmek için masal kervanı, 5 Şubat 2016’da hayata gözlerimi açtığım Silifke’den yola çıktı. Mersin, Adana, Denizli, Antalya, Isparta ile devam etti. Sonra Konya (25 Şubat-Cafe Dante), Ankara (28 Şubat-Haymatlos Cafe), Eskişehir (3 Mart-Kıraathane), Bursa (5 Mart-At Cafe), Çanakkale (8 Mart-Mahal), İstanbul (10 Mart Moda Naboo Cafe) ve İzmir’de kervan ilk turunu tamamlayacak. Bu yolculuğa dair etkinlik duyurularını ve paylaşımları Abraxas Hikâye Anlatıcısı Facebook ve blog adresinden paylaşıyor olacağım.
 

Masal kervanı ile yolculuğumda her bir durakta kervana yeni hikâyeler katıyorum. Anlattığım mekânlardan,  yolculukta tanıştığım insanların hikâyelerinden yeni şeyler öğreniyorum. Mesela Denizli’deki etkinlikte anlattığım sahnenin arkasında yazılı olan “sareban” kelimesi ile tanıştım. O mekânda canlı müzik yapan grubun adıymış. Sevdiğim bir Farsça şarkıda da geçiyordu. Anlamını bilmiyordum. Farsçada kervanın başını çeken kişiye deniyormuş. O anda masal kervanın doğru yerde olduğunu anladım. Ben bir hayal tohumuyla başlayan bu kervanı hayata geçirirken herkesin kendi hayat yolculuğunun “sareban”ı olmasını diliyorum.
*Adını anlatıcı arkadaşım Beyza Akyüz (Şifahen Masallar) koydu. Onun da kulağını sevgiyle çınlatmak isterim.

* Bu söyleşi 27 Şubat 2016 tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

25 Şubat 2016 Perşembe

Demini fazla almış metinler

 
Bazen bir hikâye okumaya başlıyorum. Bir his geliyor yakama yapışıyor, tanımlayamadığım, rahatsız edici bir his. Sıkıcı, kötü, yetersiz metinler değil bahsettiğim, anlatı akıp gidiyor. Yarım bırakma arzusu da taşımıyorum. Görünüşte her şey yerli yerinde, kusursuz, fazlalık yok ancak okuma bittiğinde doğal ve sıcak olmadığını hissediyorum, yapay bir tat kalıyor damağımda ama nereye kulp takacağımı da bulamıyorum. Yeniden okuduğumda sonuç değişmiyor.
Uzun süre bunun nedenini anlayamadım. Şimdi biliyorum. Okur olarak metnin içine burnumu sokmak, yazarın metne serpiştirdiği arketipleri bulmak istiyorum. Kişisel bir merakla hayatına dair ipuçlarını açığa çıkartmak ve bir portre çizmek değil amacım. Nerede durduğunu sezmek, günlük hayatta yanından geçip giderken çok da önemsemediğim detayların metnin içinde dillendirildiğini gördüğümde "Hah, işte bu!" diyebilmek, bir duygudaşlık hissetmek, yalnız olmadığımı görmek, kendimi sorgulamak, sorularıma cevap bulmak, ya da yeni sorular sormak, anlamak ve anlamlandırmak istediğim için yapıyorum bunu. Çoktandır aynada kendime bakmayı unuttuğum için metnin gözeneklerinden insanlık hâllerini görmeye çalışıyorum. Oysa buna hiç geçit vermeyen yazarlar var, yazdıkları öyle çalışılmış, rafine ve demli ki, içine girip şahsi bir şeyler sezmeme, düşünmeme olanak tanımıyor.
Zayıflıklarını göstermekten kaçınmayan, mükemmel olmayı zerrece önemsemeyen, bildiğini okuyan yazarları daha çok seviyorum, galiba. Arada birkaç fazla kelime, aksayan bir cümle bulduğumda Bay/Bayan Kusursuz olma takıntısını aşmış, oturma odasına girmeme izin veren bir yazarla karşılaştığımı hissediyorum. Bir fincan kahve ikram ediyor bana. Kulağıma fısıldıyor.
Vakitlerden bir ayna vakti
Vakitlerden yüz yüze gelme ve yüzleşme vakti
Ne güzel bir aynanın içinden çıkageldiniz
Kaç türlü girilir aynalardan içeri
Kaç türlü girilir anılardan içeri