5 Aralık 2016 Pazartesi

Belirginleştirme alıştırması

Alıştırma Füsun Çetinel'den, yazması benden. Belki siz de denemek istersiniz.

Adam “televizyon” seyrediyordu.

Kadın “kitap” okuyordu.

Genç kız “tabakları” yıkıyordu”.

Kadın “giyindi.”

Çocuklar “oyun” oynuyorlardı.

"Önümden geçip durma! Bir tepsi al eline, tek seferde taşı. Gooool! Hay senin ... Pozisyonu da kaçırdım senin yüzünden."
"Hafta boyu izlersin merak etme. Keyfimden toplamıyorum herhalde!"
"Oğlum bir bira kap getir buzdolabından."
"Kaç kere dedim şu çocuktan içki, sigara isteme. Kötü örnek oluyorsun," diye tısladı kadın. Bir vantrolog gibi, ağzını açmadan, dişleri neredeyse tamamen kapalı konuşuyordu. Harfler, dişlerinin kesici kenarlarına, sivri köşelerine çarparak, yırtılarak çıkıyordu dudaklarının arasından.  Söylediği her kelime paralanıyor, lime lime oluyor, eksiliyordu boşluğa ulaştığında. Bir küfür geldi, yapıştı boğazına. Sustu. Çocuklar üzülmesin, rahatları kaçmasın diye sineye çekiyordu. Boş eliyle, halının üzerinde rengârenk, küçük spor arabalarını yarıştıran Ali'nin kafasını okşadı. Oğlan, annesinin çamaşır suyu kokan, ıslak ellerinden rahatsız oldu. Kafasını sağa eğdi, hafifçe uzaklaştırdı bedenini.  
Hızla mutfağa seğirtti kadın. Elindeki kirlileri tezgâhın üzerine bıraktı
"Bırak kızım bulaşıkları. Nigar teyzen çaya çağırmıştı. Ali'yle siz gidin önden. On dakikaya gelirim ben de."
Bulaşık eldivenlerini taktı. Kirli çatal, kaşık ve bıçakların tamamını köpük dolu leğenin içine attı. Bir damla köpük geldi, burnunun ucuna kondu. Sağ kolunun içiyle sildi burnunu. 
"Elif, kazağımın kollarını sıyırsana, evladım. Halana da sor bakalım, lütfedip bizimle gelir mi?" 
Salona girdiğinde kardeşini, halının geometrik desenleri üzerinde araba sürerken buldu. Uzun pisti tamamlayan arabalar, rampa olarak kullanılan kesme tahtasını oflaya poflaya çıkıyor, halanın okuyup Elif'e bıraktığı  tuğla kalınlığında üst üste konulmuş kitaplardan oluşmuş otoparkta dinleniyordu. Elif bir süre kapıya dayandı ve Ali'nin oyununu izledi. Oğlanın elleriyle yaptığı katlı otoparkla gurur duyduğu her hâlinden belliydi. Şaheserini göstermek, mutluluğunu paylaşmak istercesine kafasını kaldırdı. Sessizce, maç izleyen babasına, kendisini okuduğu kitaba kaptırmış halasına baktı. Gülümseyerek yanına yaklaşan ablasını fark edince, bir tebessüm geldi, gonca oldu yapıştı dudağının kenarına. Gözleri iyice küçüldü, incecik bir çizgi hâline geldi.

"Abla bak, katlı otopark yaptım. Büyüyünce otoparkçı olucam ben. Her arabadan tam beş lira alıcam," dedi. 
Halası içine gömüldüğü kitaptan kafasını kaldırmadan, "Benim oğlum, otoparkçı değil inşaat mühendisi olacak. Dünyanın en güzel katlı otoparkını yapacak," dedi.
Radar gibi bu halam da, yok yok gizli kamera diye düşündü Elif.
"Hala kaç gözün, kulağın var senin Allah aşkına? Ayak parmaklarınla görüp topuğunla bizi mi dinliyorsun?" 
Kadın oturduğu yerde sarsıla sarsıla güldü. 
"Tabi ya. Ne sandınız siz!" dedi. Her iki elinin parmaklarının arasını iyice açtı, havada dolaştırdı, başının etrafında. Koltuğun her iki yanından kollarını sarkıttı, ahenkle salladı. Tavanı gösterdi parmak uçları, pencereyi ve ardını... 
"İşte buraları ve daha fazlasını izliyorum gözlerimle bakın," dedi. 
Ali, halasının oturduğu berjerin kenarına tırmandı ve saklanmış göz var mı diye kestane rengi boyalı saçlarını karıştırdı. 
"Dur deli oğlan. Dağıttın saçımı, başımı."
Elleriyle saçlarını geriye atınca, alnındaki derin çizgiler ve dipten ağarmış saçları iyice belirdi. 
"Hala, ödevlerim bitti. Saçlarını boyayalım mı?"
"Ohoo siz hâlâ burada mısınız? Nigarlara geçicektiniz hani?"
"Lafa daldık anne," dedi Elif. "Halamın saçlarını boyayacağız, biz. Ali gelsin seninle." 
"Nigar teyzeye mi gidiyoruz? Yaşasın! Elmalı kek de yapmıştır, kesin. Hem Murat'la oynarım, hem de kekleri götürürüm!"
"Öyle olsun bakalım," dedi Nuran. Ayaklarını sürüye sürüye kapıya gitti. Annesinin ördüğü mavili, kırmızılı yün şalı aldı omuzlarına. İplerinin ve tığının bulunduğu bez torbayı taktı koluna. Ayakkabılarını giyerken basamaklarda kurumuş çamurları fark etti.  'Anca yolları kazsınlar. İki ay oldu, bir asfalt dökemediler şu sokağa. Görüyor musun merdivenleri, baştan aşağı çamur,' diye söylendi kendi kendine. 
Ali iki kat merdiveni çoktan inmiş, zile basmıştı.
Nigar, çiçekli yemenisini düzeltirken "Ne söyleniyosun gene kız," dedi. 

İçeriden gelen tarçın ve elma kokusu burun deliklerinden içeri hücum edince ne kızgınlık kaldı, ne dargınlık. Sobanın üzerindeki çaydanlık fokur fokur kaynıyordu. Büyükçe bir tepside kekler ve boş çay bardakları duruyordu. 
"Çay dökeyim mi?" 
"Dök ya, azıcık keyif yapayım. Sen de olmasan hiç hizmet edenim olmayacak. Allah razı olsun komşum." 
Oğlanlar televizyonun karşısına geçmiş hem Survivor yarışmasını izliyor hem de keklerini yiyorlardı. Kekler bittiği anda, divanın üzerindeki minderleri üst üste yığacak, kendi parkurlarını inşa edeceklerdi. Nigar, gördüklerini anlatmak için çocukların oyuna tamamen dalmalarını beklerken, kekten bir lokma aldı. Tabağı Nuran'ın önüne itti.
"Güzel olmuş, yesene."





3 Aralık 2016 Cumartesi

ÖYKÜDE BELİRGİNLEŞTİRMEK


Belirginleştirmek
Harika bir kelime!  Hele konu öykü yazmaksa bu kelimeye feci ihtiyacımız olacak.
Hepimizin başına gelebilir. Bazen tembellik ederiz ve genel geçer kelimeler kullanarak yazdığımız her ne ise onu tatsız tuzsuz ve yaratıcılıktan yoksun yapıtlar haline getiririz.
Göle konan bir “kuştur”, “kızıl gerdan” değil.  Sürmeyi öğrendiğimiz “araba”dır, babamızın “zümrüt yeşili tepesi beyaz vinleks kaplamalı Pontiac Le Mans”ı değildir.  Anneannemizin bayram yemeğinin tatlısı hep “tatlı”dır.  “Üstü çekilmiş ceviz kaplanmış meyveli muhallebi” değildir. Son verdiğim örnek iştahınızı açtı mı? Harika! İşte tam da bunun için belirginleştirmeye ihtiyacımız var.
Belirginleştirme yukarıdaki örneklerde ne işe yaradı bir bakalım. “Kızıl gerdan” kelimesi coğrafyayı, mevsimi verir. Öyküde bunları yazmak için fazladan çaba sarf etmenize gerek kalmaz. “Zümrüt yeşili tepesi beyaz vinleks kaplamalı Pontiac Le Mans” yine aynı şekilde hemen gözümüzün önüne Amerika’yı ve dönemi getirir. “Üstü çekilmiş ceviz kaplanmış meyveli muhallebi”, anneannenin nasıl bir damak zevki olduğunu, hatta ekonomik durumunu bile verebilir…
Öyküde amaç az kelimeyle çok şey anlatmaksa eğer belirginleştirmek işimizi epey kolaylaştıracak demektir.
Herhangi bir öykünüzün üstünden gidin ve tüm nesneleri yuvarlak içine alın. Sonra kendi kendinize sorun bakalım; nesneyi iyice belirginleştirmiş misiniz? Bu nesne belirginleştirmeyi hak ediyor mu, önemli mi?

Burada size birkaç alıştırma veriyorum, bakalım nelere dönüşecek?
Adam “televizyon” seyrediyordu.
Kadın “kitap” okuyordu.
Genç kız “tabakları” yıkıyordu”.
Kadın “giyindi.”
Çocuklar “oyun” oynuyorlardı.




2 Aralık 2016 Cuma

ÖYKÜCÜLERE SORDUM: FUAT SEVİMAY

Öykücülere Sordum onuncu ayı geride bıraktı. Bu süre zarfında 12 farklı öykücüye yönelttim sorularımı. Her ay öyküye dair bir unsurun farklı isimler tarafından irdelenmesine ve bir arada sunulmasına aracılık etmekten büyük keyif aldım.  Onuncu soru bittiğinde, yeni sorular aramak yerine bu on soruyu her defasında yeni bir öykücüye sormak ve aynı konularda cevapları arttırmak, çeşitlendirmek istediğimi fark ettim.
Öykücülere Sordum Fuat Sevimay ile devam ediyor.



Öykü ne değildir?

Öykü “put” değildir. Tapınmamıza gerek yok. Tadını çıkaralım, derdimize olabildiğince derman ve söz olsun yeter.


Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?

“İstanbul’da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp, ben sana âşığım.” Bunlar bir şiirin sözleri değil, Sait Faik öykülerinden birinin giriş cümlesi. Bana en şiirden daha şiir gelir bu sözler. O nedenle hakkımı Sait Faik’ten yana kullanayım. Türler belki de bizim yarattığımız bir yalandan ibarettir!


Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?

Atmosferden benim anladığım, okurun öyküye dâhil olmasıdır. Bunu da elbette betimleme üzerinden ve birkaç öğeyle daha yapar yazar. Okurun, öykünün atmosferini hissedebilmesi için beş duyusunun hayalinde harekete geçmesi gerekir. O nedenle renklerden, kokulardan, küçük detaylardan oluşan betimler atmosferin ta kendisidir. Betimlemeden arındırılmış yeni dönem öyküleri suyu yazın çekilmiş dereler gibi. Hiç serinlik vermiyor insana.


Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?

Olmayacaksa öykü yazmasın bence ya da kendi kendine yazsın. Çağa tanıklık ille de toplumsal olayların birebir izini sürmek değildir ama yazılan öykü çağa katkı sunmuyor, bireysellikten arınamıyorsa, ben o öyküyü okumak istemem pek.


Ernest Hemingway, "... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: 'Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,' diye düşünürüm," diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?

Küçük bir balkonum var. Paris’in çatılarına değilse de Bülbülderesi mezarlığının servilerine bakıyor. Ki bu da iyidir, hiç şikâyetçi değilim. Elime sevdiğim bir yazarın/şairin kitabını alıp o balkona çıkıyorum. Biraz okuyup biraz da ağaçların yeşiline baktığımda ki yaz mevsimiyse kırlangıç ya da papağanların geçtiği de oluyor, o kuşlardan mı bulutlardan mı nedir bilmiyorum, cümleler akıyor zihnime o vakit.


Dil amaç mıdır, araç mı?

Dil temeldir. Üstünü muhtelif malzemeyle donatabilirsiniz ama temel sağlam değilse ne amaca hizmet eder ne de aracılık eder.


Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?

Öykücü neden böyle bir lükse sahip olmasın ki? Metin uzuyor da öykü formundan mı çıkıyor? Varsın çıksın. Kim belirlemiş ki o formu? Dergilerde yar alması mı zorlaşır? Kitapta yer alır, ne olmuş. İşte bunlar hep kalıp, torna, tezgah. Metin (adı öykü olur, kısa roman olur, küçürek öykü olur, Tuğba olur, Fuat olur, hiç önemli değil), gerektiği kadar uzar, gerektiği kadar kısalır. Nerede duracağını kahraman bilir zaten, biz elçiyiz alt tarafı.


İlhan Berk "Anlam ve Anlamı Aşmak" başlıklı yazısında, "Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar," diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?

Bu çok bıçaksırtı bir konu. Şiir tarafından ele alındığında cuk oturan bir tespit belki, kabul. Ama öykü ya da genelleyerek romanı, anıyı, gezi edebiyatını falan da katacak olursak, düzyazı için bu tespitin uyacağı ve uymayacağı yönler olabilir. Öykü özelinde bu yaklaşımdan hareketle suyuna tirit metinler okuyoruz bazen. Ne yaptın arkadaşım? Anlamı aştım, sen anlamıyorsan senin sorunun, zaten ben okur için de yazmıyorum. Hadi ya. Hiçbir halt aştığın falan yok, zırvalıyorsun sadece. Ama şu da var; yine öykü özelinde konuşacak olursak, kalıpları yıkan, düz anlatıyı öteleyen ve bu yönde çığır açan metinler de var. Sait Faik’in geçiş dönemi, sonra Leyla Erbil’in Sevim Burak’ın öyküleri ve daha niceleri. Burada ayırt edici nokta şu bence; tüm bu iyi örneklerde anlam kırılırken/anlam aşılırken amacın oturduğu bir dayanak var. Ben artık öykümü “şöyle” yazıyorum “çünkü…”. İşte bu çünkü çok önemli. İsim vermek gerekirse, bana ilham vermelerinden ziyade edebiyatın ufkunu açmaları açısından, yine öncelikle Sait Faik çünkü kahramanla yazarı özdeşleştirerek klasik, didaktik anlatının çok ötesine taşımıştır metni. Sonra Onat Kutlar çünkü postmodernizmi öyküye en başarılı şekilde yediren öykücüdür ve bu anlamda aşılamamıştır. Ben romancı kimliğiyle tanınsa da Necati Tosuner’i de anmak isterim çünkü “metinde anlamı aşmak” dediğimizde, onun bir başlığın altına sığmayan dilini, metni önce sıfırlayıp sonra en damıtılmış anlamı sunmasını iyi incelemek gerekir diye düşünüyorum. Bu eksiltme değil işte, başka bir şey!


Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir? Öykücü metnin neresindedir?

İnsanlık konuşuyor aslında. Dilbilgisi kuralları açısından birinci tekil yedinci çoğul, öykü tekniği açısından yok Tanrı anlatıcıydı, bilmem ne idi, işte bazı metinlerde yazarın da sesini duyduk falan. Hepsi bir noktadan sonra detay. Elbette önemli detaylar ama edebiyatta aslolan bütün bir insanlık tarihinin anlatımı değil midir? Refik Halit’in eskicisi hem kendisi, hem öyküdeki kahramanı hem de bütün insanlık tarihinin yurdundan sökülenleri değil mi? Ve hem de siz ve biz. Ağzındaki çiviler hepimize batmıyor mu? O nedenle iyi öyküdeki “ben” tüm insanlığın arketipidir kanımca.


"Eserin ilk hâli bok gibidir" demiş Ernest Hemingway.

İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek.... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Ben edebiyat duayenlerinin bu konulardaki öğütlerini okuyor (yayınlanmış şey değişmez derler genelde) sonra o öğütleri kulak arkası yapıp dergide yayınlanacaksa da ikinci baskı olacaksa da değiştirebiliyorum. Bu sonsuz bir süreç değil elbette ama rahatsız eden detaylar varsa neden değişmesin ki öykü. Put mu ki kırmayalımJ Ben bir de şu tematik bütünlük öğüdünü/hikayesini çok sevimsiz buluyorum mesela. Bir yanı sahte gibi geliyor bu yaklaşımın. Yani Pessoa yapınca baş tacı, Maraşlı Ayşe ya da Düzceli Sinan yapınca olmaz. Tuhaf! Neyse, konumuz bu değildi galiba.    

1 Aralık 2016 Perşembe

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (30)

                            YAZMA SERÜVENİM

Nasıl yazar oldum diye sordum kendime. Yazar oldum mu gerçekten emin değilim ama bu soru iyi hissetmemi sağladı. Havalı bir soru ne de olsa.
Her şey çok yıllar önce okuma yazmayı yeni öğrendiğim zamanlara denk düşüyor. İlkokulda okul defterlerimin arkasına, boş bulduğum yerlere şiir olduğunu düşündüğüm şeyler yazardım. Ağaç, çiçek, kelebek, sevdiğim şeylere güzellemeler yağdırır, sevmediğim şeylere örneğin İstanbul'un kalabalığına kötü kötü laflar ederdim. Ada çocuğu olarak İstanbul hep kalabalıktı oysa.

Bir gün babam bir defter getirdi ve şiir defterin olsun dedi. Şiirlerimi o deftere yazdım ama kimselere okumadım. Kendim için yazıyordum, yazınca mutlu oluyordum. Ortaokulda Türkçe öğretmenimizin verdiği şiir yazma ödevini tahtada okuyunca nasıl heyecanlandığımı, yüzümün alev alev yandığını hatırlıyorum. Öğretmen zorlamasa okumazdım, neyse ki beğenmişti. İlk günlüklerimi de ortaokulda tutmaya başladım. Yaşıtlarım beni anlamıyor gibi geliyor ben de hissettiklerimi günlüklerime yazıyordum. Bu arada hep çok okuyan bir çocuktum, Enid Blyton, Jules Verne en sevdiklerimdi. Macera kitapları ilgimi çekiyor, afacan beşlerin serüvenlerini hayalimde canlandırıyor, onlara özeniyordum. Oturduğumuz lojmanlar çocukların geç saatlere değin sokakta oynaması için uygundu ve yaz gecelerinde çimenlerin üzerine uzanıp gökyüzünü izlerdim. Orada, milyonlarca yıldızın arasında bir uzay gemisi vardı ve onlar da bizi izliyordu. Bir gün beni alıp kendi gezegenlerine götüreceklerdi. Kurduğum hayaller beni ilk romanımı yazmaya sevk etti. Konusu insan kılığına giren bir uzaylının dünyadaki maceralarıydı ama çabuk sıkıldım romandan. O zamanlarda sabırsızdım demek ki. Okumalarım, kitaplardaki kahramanlara sığınmalarım ise tam gaz devam etti. Anne babalar çocuklarının kitap okumamasından yakınır ya ortaokulun ilk yılında gözlük takmaya başlayınca annem "biraz az oku" demeye başladı.

Lisede edebiyat öğretmenim yazdığım kompozisyonları beğeniyor, defterime yazıp devam ettirmemi istediği cümlelerle  beni sınıftakilerden ayırıyordu. Edebiyat öğretmenim Orhan Culfa'nın emeğini yadsıyamam. Beni en çok cesaretlendiren kişidir. İlk öykümü lise yıllarında yazdım. Oto tamircisine âşık bir genç kızın komik hikâyesi. Tabi ki oto tamircisine âşık olan bendim.

Klasikler, J. London, j. Steinbeck, Hemingway'den sonra babamın kitaplığı sayesinde tanıştığım Fakir Baykurt, Aziz Nesin derken ilçe kütüphanesinde bulduğum farklı türlerde romanlar derslerimin önüne geçiyor, her kitap beni kendi dünyasında yolculuğa çıkarıyordu. Gazap Üzümleri'ndeki portakal işçilerinin yaşadığı açlıkla derinden sarsılıyor, Güney Afrika Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı için savaşan Moses Gama maceraya çağırıyor, yazarlara olan hayranlığım kat be kat artıyordu.

Üniversite yıllarım biraz karışık, okumalar farklılaşmıştı haliyle. Okuldan hemen sonra öğretmenlik ve evlilik. İlk evliliğim boyunca günlükler ve mektuplarla idare etmek zorunda kaldım. Hatırlamak istemediğim o süreçten sonra ikinci evliliğimi yapıp Diyarbakır'a gitmemle tekrar yazmaya başladım. Hem öykücü arkadaşlarla tanıştım, hem Diyarbakır Sanat Derneği aracılığı ile çeşitli atölyelere katıldım. Cesaretimi toplayıp edebiyat dergilerine öykülerimi göndermeye başladım. Dergide yayımlanan ilk öykümü gördüğüm an, en mutlu olduğum anlardan biridir.  Kül öykü, Notos, Özgür Edebiyat, İzafi, Sarnıç, Lacivert, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Galapera Öykü Fanzin'de öykülerim yayımlandı. Öykülerimi dosya bütünlüğüne getirip yayınevlerine yollamak ayrı bir heyecan, beklediğim yanıt gelmeyince yaşadığım hüsran ise cesaret kırıcıydı. Yılmadım. İlk kitap, Kül Sanat Yayınları'ndan çıkan Denizini Arayan Kadınlar, ardından NotaBene Yayınları'ndan Belleğin Bahar Temizliği.

Yazmasam günlük hayatın sıkıntılarına, dışımızdaki dünyanın korkunçluğuna dayanabilir miyim bilmiyorum. Sanırım okuyabildiğim sürece yazmaya da devam edeceğim.






25 Kasım 2016 Cuma

24 Kasım 2016 Perşembe

ÖYKÜCÜLERE SORDUM:10

"Eserin ilk hâli bok gibidir" demiş Ernest Hemingway.
İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek.... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?


Yazdıklarımda değişiklik yapma isteği benim için belalı bir takıntıdır. İster artık tamamlandığını düşünüp bir dosyaya attığım öyküler olsun, ister yayımlansın her okuyuşumda bir aksaklık, hoşuma gitmeyen bir yan bulurum yazdıklarımda. Daha iyisini yapabilirdim duygusu kemirir içimi.  Bu yüzden öykülerimi yayımlandıktan, kitaba girdikten sonra okumaya korkarım. Korka korka okurum yine de.
Aysun Kara


Bir öyküyü bitirdiğim ilk an, müthiş bir eser ortaya koymuşum gibi hissederim kendimi. Rahatlama, mutluluk, başarmanın gururu gibi duygular içimden gelip geçer. Birkaç gün sonra geri dönüp baktığımda aynı Hemingway’in güzel tanımı gibi düşünürüm. “Bu ne lan? Sen ne yazdığını sanıyorsun? Buna öykü mü diyorsun?” gibi sözlerle kendimi sigaya çekerim. Dönüp dönüp düzeltirim en sonunda ne ilk ne de ikinci ruh halini hissederim, sadece öykünün tamamlandığını hissederim.

Dönüp dönüp bakmalar, kendini kaptırırsan hiç bitmez çünkü mükemmel metin yoktur. İçime sindiği zaman biter diyeyim. Bu bazen oldukça kısa sürede olur bazen de yıllar sürer. Dergilerde yayınlanan öykünün günahı olmaz diye düşünürüm, yani günahı olsa da Allah affeder. (Okur affetmez o ayrı… J) Bir öyküyü kitaba alırken ya da kitabın sonraki baskılarında öze ilişkin radikal değişiklik yapmayı, kendi adıma uygun bulmuyorum. Ama imla ve anlatımda ufak tefek değişikliklerle mükemmel olmasa da en iyisine ulaşmaya çabalarım.  
Mehmet Fırat Pürselim

Aslında önemli olan eserin son halinin bok gibi olmaması.

“Daktilonun (bilgisayarın/kağıt-kalemin) çağrısına hayır demeyi bilmedikleri için kendini dahi zanneden insan sayısı çok,” diyor aynı zamanda Hemingway.

Günümüzde bakıyoruz hâlâ ilk hâl gibi duran öyküler, kitaplar var. Yazarın vazgeçemediği sözcükler, cümleler var. En kötüsü vazgeçemediklerini bizim de biliyor olmamız. Öykünün fazladan bir sözcüğe tahammülü olmadığı biliniyor mu, çok emin değilim.

Ben silmem. Silgi kullanmam. Kusursuzluğumdan değil. Tükenmez kalemle yazdığımdan (Ah! emojiler neredesiniz?). Yanlış kullandığım sözcüklerin veya eksiltileceklerin üstünü çizip yanına, altına, boş bulduğum bir alana, düzelttiğim sözcüğü yazıyorum. Böylelikle metindeki çapaklı ve yanlış sözcüklerime de sahip çıkmış oluyorum. Metin bir kez daha okunduğunda o cümlenin/sözcüğün yenisini eskisiyle birlikte görmek, insanın metninde nasıl bir yol izlediğini de göstermesi açısından önemli diye düşünüyorum.

Metni bozup yeniden yazma hâli bitecek bir hâl değil. Bunun bende abartılı bir hâl aldığını kabul ediyorum. Ama kendimi bunu yapmaktan da alıkoyamıyorum. Dergiden ziyade kitap baskısına kadar bu tekrar okumalar, düzeltmeler bitmiyor. Sonra da diyorum ki; “Öykü de biraz kusurlu olmalı, tıpkı hayat gibi”, çok kurcalama Murat…
Murat Darılmaz


Ben okur tarafından başkasına anlatılarak tüketilebilecek türden öyküler yazmayı sevmiyorum. Başka bir ifadeyle, salt ilginç olduğu için kaleme aldığım olaylara, ‘gelecekte beni farklı bir şekilde esinleyebilecek not’tan başka paye vermiyorum. Yazarken kaçak oynamadığımdan emin olmak istiyorum. Yazdığım metni okuyanın kalemin bana ait olduğunu tahmin edebilmesini hedefliyorum. Hepsi bir araya geldiğindeyse tuhaf bir haz duyuyor ve öykünün bittiğini seziyorum. Buna rağmen kitaplaşacak öykülere ilave işçilik gerekebiliyor. Bir dergide ya da kitapta önceden yayımlanmış olsa dahi, tekrarlar, kakafoni, gereksiz açıklamalar ve benzeri, ne varsa, ki olabiliyor, onlara müdahale etmekten hiç kaçınmıyorum.
Reyhan Yıldırım


Yazdığım öyküler kitapta yayımlandıktan sonra, onlarla ilgili yazma sürecim de zihnimde tamamlanmıştır ama yine de kitaba göz attığımda, kendimi bazen şu cümle şöyle daha iyi olmaz mıydı diye düşünürken bulurum. Ben yapı olarak da zor yazabilen biriyim, taslak tamamlandıktan sonra üzerinde oynamayı, eksiltmeler yapmayı ve sesli okumalarla özellikle diyalogların doğal bir akış içinde olup olmadığını kontrol etmeyi severim. Dergilerde yayımlanan öykülerimi kitaba alırken az ya da çok mutlaka değişiklikler olur, kitaplarımın yeni baskılarında da minik dokunuşlar yapma gereğini hissetmiştim. Metnin dili, ritmi ve atmosferi benim için önemli olduğundan, üzerinde titizlikle çalışılması ve hak ettiği zamanın verilmesi gerektiğini düşünürüm.
Suzan Bilgen Özgün


23 Kasım 2016 Çarşamba

USTA ÖYKÜ ANLATICI ÜZERİNE



Herhangi bir şeyin ustası olmak birkaç yıl, hatta bir on yıl değil, bir ömür ister. Tamamen sanata dalmak ister. Sadece yirmi ya da en çok otuz yıldan sonra “ustalık” iddiasında  bulunmak, bireysel anlatıcılar olarak bizim ya da bir bütün olarak bu alanın kendini beğenmişliğidir.
Usta bir öykü anlatıcı kendini gösterdiğinde, bu konuda hiçbir kuşku olmaz. Hemen tanınabilen, muhtemelen anlatması zor bir  niteliği olur. Yıllarca ya da bir ömür boyu belli bir öyküyü  yaşadıktan sonra o öykü anlatıcının psişesinin bir parçası  haline gelir ve anlatıcı öyküyü içeriden anlatır. Bu nitelik pek sık görülmez.
Beceriklilik yeterli değildir. Ustalık rahat konuşmakta, hünerde, izleyicinin katılımını sağlama numaralarında değildir. Öykü sevilmek için, para ya da şöhret için anlatılmaz. Ustalık başka insanların öykülerini anlatmak değildir. Öykücü  izleyiciler arasında belli birini  ya da belli birilerini memnun etmeye çalışmaz; kimseyi memnun etmeye çalışmaz.  Öykü anlatmak, kendi iç sesinize kulak vermek, sonra da sadece bir anekdot ya da şaka bile olsa, her öyküye yüreğinizi ve ruhunuzu koymaktır.
Usta bir anlatıcı  performans sanatlarında; harekette, zarafette, seste ve diksiyonda yetenekliolmalıdır. Şiirael açıdan usta, "dili germeye" çalışır. Büyüsel açıdan usta, ilk sözcükten son bıktırıcı imgeye kadar bir büyü kurmalıdır. Dünyadaki çalışmaları ve hayatı en  eksiksiz şekilde yaşayarak kazandığı anlayış  sayesinde anlatıcı izleyicinin kim olduğuna ve  ihtiyaçlarının ne olduğuna dair esrarengiz bir duyuma sahip olur. Gerçek bir usta , izleyici için o anda tam olarak doğru olan öyküler seçer.  Bu seçimleri yapabilmek  çok geniş ve önmeli  bir repertuvar gerektirir. Usta bir anlatıcıyı  diğerlerinden  en çok ayıran şey, repertuarın yelpazesi ve niteliğidir.
Büyük bir repertuvar yavaş yavaş kurulur. Mükemmel anlatıcı öykünün içini dışını bilmekle kalmaz, öykü hakkındaki her şeyi de bilir. Öyküler bir boşluk içinde var olmaz. 
Steve Sanfield 
Şair ve öykü anlatıcısı 

Kaynak 
Kurtlarla Koşan Kadınlar 
Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler 
Yazan Clarissa P. Estes 
Çeviren Hakan Atalay 
Ayrıntı Yayınları