31 Ağustos 2018 Cuma
27 Ağustos 2018 Pazartesi
Eyüp Tosun ile söyleşi
“Beni
heyecanlandırmayan metin kimseyi heyecanlandırmaz”
Öykülem dergisinin emektarlarından Eyüp
Tosun’un ilk öykü kitabı Kör Islık
yayımlandı. Tosun ile yazın yolculuğu, öykü anlayışı ve ilk göz ağrısı üzerine
konuştuk.
Seni ilk kez Algadon Edebiyat’ta
yayımlanan “Kitapsız Öykücü Söyleşileri” ile tanıdım. Kör Islık’ta da yer alan “Annemin Kaderi” adlı öykünün Notos Öykü’de yayımlanmasının ardından
gerçekleştirilen söyleşide öykün yayımlandıktan sonra mevcut öykü dosyanı
sildiğini söylüyordun. Sancılı bir yazın sürecin olduğunu söyleyebilir miyiz?
Yazmaktan çok silmek, paylaşmaktan çok bekle(t)mek ile daha ilgili gibisin. Bu
konuda neler söylemek istersin?
O
zamanlar henüz bir dosyam yoktu ama dört tane öykümü sildim. Nedenini bilemediğim
bir korku ve heyecana kapılmıştım. Kesinlikle belirttiğin gibi. Yazdığım bir
şeyi çok uzun süre bekletiyorum. Tekrar okuduğumda beni heyecanlandırırsa
çalışmaya başlıyorum ama bir şey hissetmezsem direkt siliyorum. Çünkü beni
heyecanlandırmayan metin kimseyi heyecanlandırmaz.
Kör
Islık’ta farklı öykü konuları, kişileri,
mekânlar var değişmeyen şey ise anlatanın kalıbına uymaya gösterdiğin özen. Bu
konu üzerinde düşündüğün, çalıştığın belli. Öykü yazarken en çok nelere dikkat
edersin?
Bir
kere sırf yazmak için oturmam hiçbir zaman. Yani belirli bir saatim yoktur.
Buna inanmam da. Kafamda gezinen hikâyeler vardır. Sürekli onları düşünürüm. Öncelikle
kafamda bitiririm. Ne anlatacağımdan ziyade onu nasıl anlatacağıma kafa
yorarım. Hesap kitap yapmam ama bir matematiği sürekli gözetirim. Öykü yazarken
dikkat ettiğim çok şey var ama sanırım en zevk aldığım kısım sonlar. Çoğu zaman
sonucu kafamda kurarım ve beni ona götüren heyecan zinde tutar.
Öykülerinde toplumsal
haksızlıklar, sosyal adaletsizliklere yer veriyorsun. Bir öykünde anlatıcına
şöyle dedirtiyorsun nitekim: “Sessizce kabul edilmek zorunda bırakılan her şey
insan için zulümdü. Paşa her fotoğraf çekişinde bir sene yaşlandı. İnsan, zulmü
görünce birçok şey yapmak geçer içinden. Çoğunu yapamaz. Bu, böyledir.” Öykünü
“Yermi, insanlığın vicdanıydı. Ne ölüyor ne de yaşadığını belli ediyordu”
sözleriyle ilerletiyorsun. Sessizce kabul edilmek zorunda bırakılan her şey
kalemini dürter mi?
Çok
fazla içselleştirdiklerim dürter diyeyim. Çoğuna aldırmadan yaşamayı
öğreniyorsun ama bazıları gölge gibi, nefes gibi hep hatırlatıyor kendini.
Son yıllarda güncel ve
yakıcı olayların hemen akabinde yayımlanan derlemelere rastlıyoruz. Hiç
ısmarlama öykü yazdın mı? Bu konudaki görüşün nedir?
Yazmadım.
Ben normal olarak da çok az ve geç yazan biriyim. Bu tarz derleme öykülerden
çok az beğendiğim oluyor. Zaman ve konu olarak kısıtlanmak yaratıcılığı ve
metnin özgünlüğünü etkiler diye düşünüyorum.
Kör
Islık ne hakkında, kitaptan iki alıntıyla
anlat deseler şu cümlelerini ödünç alırdım.
“İnsanlar yükseklere
çıktıkça kirleniyordu her şey, haliyle de alçaktakilere kir kırıntıları
saçılıyordu.” (“Kırşehir Amour” adlı öyküden)
“İnsanın çabası, kahrına
avuntu olmuyordu.” (“Çörek Otu” adlı öyküden)
Seni
yakalayan cümle/ler olması mutlu etti beni.
Aynı zamanda Öykülem’in
yayın kurulundasın. 11 sayı hazırladıktan sonra, dergiye gönderilen öykülerin
niceliği ve niteliği üzerinden bir değerlendirme yapacak olursan sana göre
günümüz öyküsünün en büyük problemi ve en umut vaat eden yanı nedir?
En
büyük problem okumamak. İyi bir okur olmadan asla iyi bir yazar olunmaz. İlk
öyküden başlayarak her dönemin en azından öne çıkan isimleri, kitapları
okunmalı. Böylelikle her öykü yazan, kendine yakın ismi bulacak. Ve ona bakarak
eksikliklerini görecek. Bir diğer problem acelecilik. Yazdıkları hemen
beğenilsin ve yayınlansın istiyor çoğu. Kendilerince haklılar, ama aceleci
davranmanın, bunu bir hırs hâline getirmenin faydası değil zararı vardır. Daha
çok problem var tabii ama uzatmayayım. Umut vaat eden şeylere gelince, çok genç
yaşta güzel öyküler yazanlar var. Bu çok sevindiriyor bizi.
Kör
Islık’ı en çok kim okusun isterdin?
Bilmem.
Düşündüm şimdi, gelmedi aklıma kimse.
Kitap yayımlanalı henüz
çok kısa bir zaman geçti ama âdettendir soralım. Masada neler var?
İnanır
mısın hiçbir şey yok! Tek cümle dâhi yok.
* Bu söyleşi 21 Nisan 2018 tarihinde Mevzu Edebiyat'ta yayımlandı.
Mevzumuz Öykü: Tekgül Arı ile söyleşi*
“Öykünün tutumluluğu sadece sözcükler
içindir”
Öykü ne değildir?
Öykü geveze değildir, teknik
mi, hiç duymasın bu sözü, sonra kırılır, bırakıp gider sizi. Öykü, oldukça
hassastır, az sözcük ve kısıtlı sayıda karakterle çok şey anlatır. Ânı yaşar,
ancak zamanı anların içerisinde geriye, ileriye giderek cömertçe genişletir. Öykünün
tutumluluğu sadece sözcükler içindir. Anlaşılmak gibi bir kaygısı yoktur. Çünkü
bıraktığı boşlukların içerisinde gerekli ipuçlarını vermesini bildiği gibi okuyanı
da içine çekme, hatta yeni bir karakter olarak öyküye katma becerisine
sahiptir.
Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir
şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?
ah!
bir perdenin
asılışının benden aldığı gökyüzüdür
bana
düşen terk edilmiş bir merdivenden inmek
(Yeniden Doğuş / Furuğ)
Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse,
nedir?
Betimleme mi atmosferi
kapsar yoksa atmosfer mi betimlemeyi? Bu sorunun cevabını veren bir yazar var
mıdır? Atmosfer bana göre dildir. Dilin kuruluşu, sesi ve ritminin ayarıyla yükselir,
düşer, yükselir…Betimleme de tadıtuzu olur.
Öykücü,
çağının tanığı olmalı mıdır?
Böyle bir kural yok
elbette. Yazar özgür olmalı her zaman. Fakat etrafında bombalar patlarken,
parçalanmış cesetler oraya buraya saçılırken, ırklar üzerine oyunlar
oynanırken, savaşlar sürerken bir yazar bütün bunlara sırtını nasıl dönebilir
ki? Mutlaka öyküsünün bir yerine sızacaktır diye düşünürüm.Ancak ülkemizde yazarın
çağına tanıklığıyla ilgili öyküler mimetik sanatlar kategorisindeymiş gibi
değerlendirilerek edebiyattın içinden bir dönem uzaklaştırılmaya çalışıldı. Elbette bunun gizil bir yanıvardı. Baskıcı İktidarların
hedefi olan içine kapanmış, birbirinden kopuk bireyler sayesinde toplumsal kontrolü
sağlarken, bu zihniyete göre hareket eden edebiyat kanonu da toplumdan kopuk
öykülerin yazımını önceleyerek yazarın yazma özgürlüğüne bir şekilde ket vurmuş
oldu. Oysa varoluşçuluk tam anlaşılsaydı,çağın tanıklığını ayrı bir yerde
tutmayıp dengeyi kurmuş olacaktık ve yazarın tanıklığıyla bugünkü durumları daha
iyi değerlendirebilecektik. Simone de Beauvoir, Albert Camus, Paul Sartre,
Franz Kafka gibi yazarlar varoluşçuluk içinde eserler verirken toplumsal
sorunlara oldukça duyarlı yaklaşmışlardı.
Ernest Hemingway, “... bazen bir öyküye
başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını
ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa
kalkar, Paris'in çatıları üzerinden bakarak: ‘Endişelenme. Nasıl her zaman
yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak.Bildiğin
en doğru cümleyi yaz,’ diye düşünürüm,” diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde
bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?
Öykü yazarken tıkanırsam hemen
bırakırım o öyküyü. Fikir istediği kadar çarpıcı ve güzel olsa da zorlamam kendimi.
Zorlasam bile o öykü kendini yazdırmamak için diretecektir. Benim hiperaktifbir
düş dünyam var. Yenisi muhakkak gökyüzüne bakarken, bir müzik eserini dinlerken,
yemek pişirirken, çayımı yudumlarken zihnime kuruluverir. Açıkçası ben öyküyü
değil öykü beni buluyor.
Dil amaç mıdır, araç mı?
Dil her şeydir. Sesiyle,
müziğiyle, mimikleriyle, sembolleriyle çokluğun
içinde “bir” olan şeydir.
Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu
pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite
sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun
anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu
mu?
Ah! Olmaz olur mu?
Gevezelik yapmak isteyen karakterlerimin öyküleri romana evriliyor sonunda.
Yazdığım iki öykü bu nedenle roman oldu. Öykülerim üstünde baskı kurmak istemem.
Düşünün bir karakterin peşi sıra gitmek, ya yarı yolda kalmak ya da yolu
tamamlamadan boş dönmek. Öykü yazmak müthiş bir macera bana göre.Bu yüzden
kalemi de seçimi de öyküye bırakıyorum. Lüksüne düşkünse yapacak bir şey yok.
İlhan Berk “Anlam ve Anlamı
Aşmak” başlıklı yazısında, “Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl
sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar,” diyor. Buradan
yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı
sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi
özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?
Son yıllarda öyküde dili
ve biçimi aşma çabaları yanında özellikle avangarthareket tarzına bir yönelim
var. Geleneksel olanın karşısında duran birçok öykücü klasik anlatım
biçimlerinden uzaklaşarak daha özgürlükçü yazıyorlar. İlhan Berk’in şiir için “disiplinler
zincirini kırmakla başlar” sözünü öykü klasik yapıyı kırarak yapmaya çalışıyor
zaten. Ancak şiir gibi anlamı aşmak ister mi? Öykü şiire göz kırpar ama şiir
ona pek yüz vermez.Bazı şairler anlamı aşma çabasındalar farkındayım. Ancak sözcükleri
yan yana dizmekle olmuyor. Hadi oldu diyelim bu kez de duygu eksik kalıyor. Ben
içime işleyecek şiirin duygusunu da yakalamak isterim.
Bana cesaret ve ilham
veren birçok şair ve yazarım var. Birini yazsam diğerini yazmasam önce benim gönlüm
kırılır. Ama iç sesim Sevim Burak, Leyla Erbilve DidemMadak diyor ille de. Ah! Unutmadan Eduardo Cadava “Işık Sözcükleri”, Walter Benjamin üzerine yazılmış. Beni etkileyen bu kitabı epeydir başucumda
tutuyorum.
Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben"
kimdir? Öykücü metnin neresindedir?
Öyküde “ben” bir karakterdir. Öykücü olsa olsa
karakterlerin yerine geçen bir oyuncu ya da bir izleyicidir sadece. Ama okuduğum
bazı kitaplarda. “Ben” anlatıcı öyküler boyunca karakterler değişiyor, yer,
zaman, mekân değişiyor ama her öykü tek bir sesle ilerliyor. Üstelik kasaba,
köy ve şehirleri dolaşıyor başkarakter. Herkes başkarakterin sesiyle bilge
bilgekonuşuyor: O zaman da şunu düşünüyorum öykücü bir ses yakalıyor, her yeni
öykü için ses oluşturmak için zahmete girmiyor. Çok sıkılıyorum öyle kitapları
okurken. Çok afili sözler ya da değişik bir kurgusu varsa ya da çok övülmüşse
kitap, o zaman ara vere vere okuyorum. Üzerine notumu da düşüyorum.
“Eserin ilk hâli bok gibidir” demiş Ernest
Hemingway.
İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını
bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan
anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden
dönmek... Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin
için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da
kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu
konuda neler düşünüyorsunuz?
Ben
trans halinde yazıyorum ve öykü bittikten sonra akılla dönüp baktığımda metin sorunluysa,
özellikle sesini bulamamışsa onu bir kenara atıyorum. Bazen senelerce
bakmadığım oluyor o metne. Yeniden yazamıyorum aynı öyküyü. İstesem de yazamam,
çünkü yeni bir öykü zihnimi sarmış oluyor. Ancak yazdığım öykü bir kıvama
gelmişse, demlenme sonrası hâlâ beni etkiliyorsa uzun bir ince işçilik dönemim
oluyor. Bazen de ince işçilik döneminden sonra bile içinde beni rahatsız eden
ama bulamadığım bir şeylerin hissine kapılıyorsam,onu yıllarca beklettiğim de
oluyor. Bir öyküyü altı yıl beklettim, hislerimde yanılmadığımı da gördüm.
Dergilerde
yayımlanmış öyküleri kitaba alacaksam, üzerinde yeniden derin bir çalışma
yaparım. Değişiklik yapmam gerekiyorsa sevinçle yaparım. Aynı şey kitaplarım
için de geçerli. Elbette öykünün özünü bozarak yapmam bunu. Özü bozuluyorsa
zaten başka bir öykü olmuştur.
* Bu söyleşi 17 Mayıs 2018 tarihinde Mevzu Edebiyat'ta yayımlanmıştır.
17 Ağustos 2018 Cuma
MERAKLI BAHÇE*
Peter Brown’un yazıp
resimlendirdiği, Sevin Okyay’ın İngilizce aslından çevirdiği, Hep Kitap
etiketli “Meraklı Bahçe” ekoloji temalı
bir çocuk kitabı.
Kitabın ortaya çıkış
hikâyesini Peter Brown şöyle anlatıyor:
“Manhattan’ın batı yakasında
eski, yükseltilmiş bir demiryolu vardır, adı da Highline’dır (Yüksek Hat).
Trenleri onlarca yıl boyunca şehir sokaklarının çok yukarısından gümbürdeyerek
geçti ama 1980’de Highline kapatıldı ve unutuldu. İnsanlarla trenler işe
karışmayınca doğa da yeniden süsleme özgürlüğüne kavuştu. Yıllarla birlikte,
paslı raylar ve çakıllar yavaş yavaş yerlerini yabani çiçeklerle ağaçlara
bıraktı. Eğer bugün demiryoluna bakacak olursanız sokakların tepesinden ve
binaların arasından kavisler çizen yemyeşil bir bahçe görürsünüz.
Bir kaldırımdaki çatlaklardan
fışkıran otlardan ya da tuğla bir duvara tutunmuş bir altınbaşak otu
püskülünden tutun da terk edilmiş bir demiryolu boyunca dolanan bir çayıra
kadar, doğa en akla gelmeyecek yerlerde gelişip serpilebilir.
Bütün bunlar beni
meraklandırdı: Ya tüm şehir doğayla gerçekten işbirliği yapmaya karar verse
neler olurdu? O şehir nasıl değişirdi? Her şey nasıl başlardı?”
“Meraklı Bahçe” işte bu
sorunun cevabını arıyor.
Her şey beton, tuğla ve
çelikle örülü, herhangi bir bahçesi ya da yeşilliği olmayan, insanların evlerin
içine kapandığı gri ve kasvetli bir şehirde başlıyor. Liam kentin sıra dışı
sakinlerinden biri. Bu küçük oğlan, diğerlerinin aksine dışarıda zaman
geçirmeyi, yürümeyi seviyor. Bir gün terk edilmiş tren yolunun oralarda raylara
çıkan bir merdiven keşfediyor. Ne zamandır rayları yakından incelemek isteyen
Liam, karanlık merdivenleri çıkıyor. Göz alabildiğince uzanan raylar dışında
küçük bir alanda yabani bitkiler fark ediyor. Bitkilere yakından baktığında
ölmek üzere olduklarını görüyor ve yardım elini uzatıyor. Liam iyi bir bahçıvan
değil ama denemeye ve öğrenmeye devam ediyor. Bitkiler de bu ilgiden memnun.
Canlanıyorlar ve daha ötesini merak ediyorlar. İlk keşfe çıkan küçük yabani
otlar ve yosunlar oluyor. Diğer bitkiler de ardından…
Havalar soğuduğunda Liam
bahçesini ziyaret edemez hâle geliyor ama içindeki bahçıvanlık ateşi de
sönmüyor. Bu dönemi bahçıvanlık bilgilerini arttırarak, yeni aletler geçiriyor. Kış
bittiğinde bahçe bakımsız, bitkiler perişan… Ama güneşin ve Liam’ın yakın
ilgisi sayesinde bahçe kısa sürede canlanıyor ve şehrin geri kalanını keşfe
çıkıp yayılıyor. Bitkilerin istilası, şehrin güzelleşmesini, insanların
dışarıda daha çok zaman geçirmesini ve yeni bahçıvanların ortaya çıkmasını
sağlıyor.
“Meraklı Bahçe” bize kent
içinde, sınırlı toprağa sahip olduğumuzda bile bahçecilik yapabileceğimizi
gösteren, çocukları bahçıvanlık yapmaya teşvik eden özel bir kitap. Çocukların
bu konuya ilgisini çekebilmek şart çünkü insan nüfusunun büyük çoğunluğu
kentlerde, beton, tuğla ve çelikle örülü evlerin içinde yaşıyor. Gıda ile
ilişkileri tüketmekten ibaret. Çocuklar gıdanın sofralara gelene kadar geçirdiği
yolculuktan bihaber yetişiyor. Manavlarda, marketlerde her mevsim, her ürünün
bulunması hem mevsimsel döngüyü takip edememelerine hem de hasat edilene kadar
verilen emeğin göz ardı edilmesine yol açıyor. Bu da bilinçsiz tüketim
alışkanlıklarına, gıda israfına yol açıyor. Çocukların bu konudaki
farkındalıklarını arttırmak için şehirlerin ve şehirlilerin tüketici konumundan
çıkıp sınırlı da olsa üretici konumuna geçmesinin gerekliliğine inanıyorum.
Sayısı giderek artan hobi bahçeleri,
balkon bahçeciliği örnekleri, dikey saksılarla dar alanlarda dahi ürün
yetiştirmenin mümkün olması bize şehirde de yapabileceğimiz şeyler olduğunu
gösteriyor. Siz de bir yerden başlayın. Çocuklarınızın ilgisini hazır
bahçıvanlığa çekmişken doymak için olmasa bile bir yerli tohumu çoğaltmak, onun
hamiliğini yapmak için üretin.
Meraklı Bahçe
Yazan ve resimleyen Peter
Brown
Çeviren Sevin Okyay
Hep Kitap
Çocuk Kitapları
* Bu yazı 7/2018 tarihinde Yeşil Gazete'de Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar köşesinde yayımlanmıştır.
16 Ağustos 2018 Perşembe
Dikkat, işinize yarayabilir!*
Bilinçli farkındalık (mindfulness), yargılamadan, olup biteni reddetmeden, kendini gündelik hayatın hızına kaptırmadan burada, bu ânın içinde olmaktır. Bilinçli farkındalık, şimdi olanlar üzerine düşünmek değildir, şimdide ve burada olmaktır.
Şimdinin yoğunluğunu yaşama kapasitemizin en yüksek olduğu zamanlar, çocukluğumuzdur. Çocukken doğal olarak sahip olduğumuz şimdide yaşama becerisi sayesinde geçmiş ya da gelecek için tasalanmadan kendimizi hafif ve mutlu hissederiz. Sonra büyürüz. Geleceği hayal etmeyi ve geçmişe bakmayı öğreniriz. Beynimiz gelişir, zihinsel güçlerimiz artar. Yavaş yavaş, içten gelen, şimdide yaşama kapasitemizi kaybederiz.
Yetişkinlikte bu yeteneğimizi yeniden kazanmamız, geliştirmemiz elbette mümkündür ama bu kıymetli armağanı hiç kaybetmeden korumak, çocuklarımıza korumanın yollarını öğretmek çok daha kolay ve mantıklı değil mi? Cevabınız evetse, size bir kitap önerim var. Bir Kurbağa Gibi Sakin Ve Dikkatli
Duygu Dalgakıran’ın Fransızca edisyonundan çevirdiği, Pegasus Yayınları’ndan yayımlanan kitabın ortaya çıkış hikâyesi ilgi çekici. Hollandalı, farkındalık temelli stres azaltma öğretmeni Eline Snel, 2008-2010 yılları arasında okullarda çocuklara yönelik bir bilinçli farkındalık formasyonu geliştirdi. Temeli yetişkinler için hazırlanmış sekiz haftalık bir programa dayanan formasyonun adı “Dikkat, işime yarar!” idi. Üç yüz çocuk bu programa katıldı. On iki öğretmen ve beş okul sekiz hafta boyunca yarım saatlik formasyonu ve günde on dakikalık alıştırmaları yaptı. Alıştırmalar tüm okul yılı boyunca uygulandı. Bir yılın sonunda sınıf ortamlarının çok daha huzurlu, çocukların konsantrasyonunun daha fazla ve zihinlerinin daha açık olduğu gözlemlendi. Çocukların yargılama eğilimlerinin azaldığı, kendilerine ve başkalarına daha iyi davranmaya başladıkları açıkça fark ediliyordu. Bu olumlu kazanımların ardından giderek daha çok sayıda ebeveyn, Snel’e bu formasyonu evde devam ettirmek istediklerini iletiyor ve bir rehbere ihtiyaç duyduklarını belirtiyordu. Bir Kurbağa Gibi Sakin Ve Dikkatli bu ihtiyaçtan doğdu, pek çok dile çevrildi, 100 binden fazla sattı.
Bir Kurbağa Gibi Sakin Ve Dikkatli, ebeveynler için hazırlanmış rehber niteliğinde bir kitap. On bölümden oluşuyor. Bölüm isimleri ise şöyle: Giriş, Bilinçli Anne Baba, Dikkat Nefesle Başlar, Dikkat Çalışmaları, Kafayı Bırakıp Bedeni Hissetmek, Fırtına Patlamak Üzereyse, Hoş Olmayan Duyguları İdare Etmek, Kafamızda Döndürüp Durduğumuz Düşünceler, Nazik Olmak Güzeldir, Sabır Güven Ve Kendi Hâline Bırakma.
Snel, denizi kontrol edemeyeceğimizi, dalgaları durduramayacağımızı ama dalgalarla sörf yapmayı öğrenebileceğimizi söyleyerek konuya giriş yapıyor. Sorunların ve stresin altında ezilmektense bir an için durmaya, duruma bakmaya, sorunun durumun kendisinden değil ona tepki verme biçimimizden ortaya çıktığına dikkat çekiyor. Bilinçli farkındalık araçlarını kullanarak engellerle başa çıkmayı, sınırlarımızı aşmadan sakin ve dengeli olmayı öğrenmemizin ve öğretmemizin mümkün olduğunu izah ediyor. İlerleyen bölümlerde her çocuğun yaşayabileceği, her ailenin karşılaşabileceği durumlar üzerinden basit, anlaşılır ve işlevsel meditasyon önerilerini okurla paylaşıyor. Kitabın içinde yer alan ses CDsi 4 ile 10 dakika arasında değişen 11 farklı meditasyonu talimatlar eşliğinde yapabilmeyi olanaklı kılıyor.
Bir Kurbağa Gibi Sakin Ve Dikkatli 5-12 yaş arasındaki çocuklara ve onların anne babalarına rahatlama, konsantre olma, sorunlarla başa çıkma konusunda eşsiz araçlar sunuyor. Dikkat, işinize yarayabilir!
Son söz niyetine:
Stresin büyük küçük hepimiz için zararlı olduğunu, stres altında, beyin fonksiyonlarının hızla gerilediğini, kişinin akılcı kararlar vermesinin güçleştiğini, duygusal zeka, özgüven ve başkalarıyla bağ kurma becerilerinin zedelendiğini biliyoruz. Gelişmekte olan beyin ve sinir sistemi sebebiyle çocuklar stresin olumsuz etkilerine karşı çok daha hassas bir konumdalar. Yapılan araştırmalar, bilinçli farkındalık eğitimiyle dürtüleri kontrol etme, karar alma, farklı bakış açıları kullanma, öğrenme, hatırlama, duygularını idare edebilme, bedenle bağ kurma gibi pek çok fonksiyonda olumlu sonuçlar elde edildiğini gösteriyor.
Bilinçli farkındalık, çocuklara bir bütün olduğumuzu, kalp, zihin ve bedenden oluştuğumuzu söyler. Dikkatli bir şekilde üçüne de kulak vermeyi, dikkatini toplamayı, odaklanmayı, ihtiyaçlarını ve duygularını tespit etmeyi, dinlemeyi, kendi duygularına ve düşüncelerine (yargılamadan) yakından bakmayı, öğretir. Bilinçli farkındalık, rahatlamayı ve öğrenmeyi desteklemekle kalmaz, duygusal dengeyi sağlar, çocukların beyin gelişimini olumsuz etkilerden korur.
Bir Kurbağa Gibi Dikkatli Ve Sakin
Eline Snel
Fransızcasından çeviren Duygu Dalgakıran
15 Ağustos 2018 Çarşamba
Yazar Adaylarına Tavsiyeler
Bütün o ünlemleri kaldırın. Ünlem kendi esprine gülmek gibidir.
F. Scott Fitzgerald
İyi bir kitap içindekilerden değil, dışında bırakılanlardan oluşur.
Mark Twain
Unutulmaması gerekeni yazın.
İsabel Allende
Diyalog yazarken yüksek sesle okuyun. Konuşmalar ancak o zaman dile gelir.
John Steinbeck
Diyalog içerisinde yer almadığı ve kaçınılmaz olmadığı sürece kesinlikle argo kullanmayın. Çünkü tüm argo kelimeler kısa sürede tazeliğini yitirir.
Ernest Hemingway
Yaratmanın ilk koşulu, işlekliğini yitirmiş, dongun ya da ölü diyebileceğimiz birtakım biçimlerden kaçınmaktır.
Edip Cansever
Yazmaya, sona mümkün olabilecek en yakın yerden başlayın.
Kurt Vonnegut
Kötü kahramanlarınızı her yönüyle kötü, başkahramanlarınızı her yönüyle kusursuz yapmayın.
Jane Austen
Dilin sesi, her şeyin başladığı yerdir. Bir cümleyi sınamanın yolu, kulağa düzgün geliyor mu diye sormaktır.
Ursula K. Le Guin
Yazın. Risk alın. Kötü olabilir ama gerçekten iyi bir şey yapabilmenizin tek yolu bu.
William Faulkner
14 Ağustos 2018 Salı
Mevzumuz Öykü: Şenay Eroğlu Aksoy ile söyleşi*
Öykü 'geniş bir biçimde anlatılan olay' değildir
Öykü ne değildir?
Hikâye değildir. Geniş bir
biçimde anlatılan olay değildir. Genellikle “beş on sayfadan” oluşan düz yazı
türü değildir.
Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz
şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?
“Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun”
Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?
Kurmacayı gerçeğe
bağlayan ayrıntılar bütünüdür. Birazdan sana bir şey anlatacağım, derken okuru metnin
parçası kılmanın matematiğidir.Sahne kurmaktır. Camı çerçeveyi, odaya düşen
ışığı olduğu kadar jest ve mimikleri, sembolleri yerli yerinde bir araya getirmektir.Anlatılmak
istenen hikâyenin can evidir ki hikâye onun içinde büyülü bir fısıltıya dönüşüp
sımsıkı kavrar okuru.
Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?
Salt bu kaygıyla yola
düşülmez elbette ama öylesi tarihsel dönemler vardır ki edebiyatı kaçınılmaz
olarak etkiler. Adına çağa tanıklık denir mi bilmem. Çünkü edebiyat sel
gittikten sonra kalan kuma,onun da ötesinde minik bir kum tanesine odaklanır
çoğunlukla.Edebiyatın ana malzemesi insan ve yaşam olduğuna göre elbette yazar
yaşadığı çağın bir parçası, kendini şekillendiren toplumun yansımasıdır.Tanıklık; gerçeği bire
bir yansıtma, olduğu gibi aktarma zorunluluğu yükler insana ki bu sanatın
kurmacada yeni bir gerçeklik kurma arzusuna ters düşer. Sanatçı yaşamdan
topladığı parçaları, anlatmak istediği meseleyi öne çıkararak kurmaca bir
dünyada bir araya getirir. Bu dünyayı gerçekçi kılmak için onlarca yol yaratır.
Gerçeküstü gerçeğe dokunmak için vardır örneğin. Tanıklık ve gerçeküstü
sözcüklerini yan yana düşünebilir misiniz? Biri sınırları tam olarak
çizilemeyen, yerden yüksekte gezinen düş gücünü, diğeri sert, bozulamaz, ayakları
yerde bir aynılığı sezdirir.Bu yüzden sanat eserinin tanıklık etmektense sarsıcı olması
her şeyden daha etkileyici gelmiştir bana.
Ernest Hemingway, “... bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda
ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp
yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris'in çatıları
üzerinden bakarak: ‘Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın.
Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,’ diye
düşünürüm,” diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru
cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?
Yazarı yeniden metne
çağıran o tek cümle benim de yakıcı gerçeğimdir çoğu zaman. Her kopuşta
kolaylıkla yakalanmaz/yakalanamaz da üstelik. İnsan zamanla öğreniyor onu
aramayı, beklemeyi, gelmiyorsa yeniden başlamayı.Onu bulmak için çoğunlukla
sanata sığınırım. Şairlerim, yazarlarım, ozanlarım, fotoğraf sanatçılarım,
yönetmenlerim,r essamlarım vardır. Onların sesleri, sözleri iyi gelir. Oralarda
eylenirken beni yazıya yeniden bağlayacak düş/ düşünce/ duygu bazen fısıltıyla,
bazen de gümbür gümbürgeliverir.
Dil amaç mıdır, araç mı?
Anlatırken araç, yeni
bir söyleyiş ararken amaç; amaca dönüşmüş araç, bazen de tam tersi. Ona doğru
eğildiğinizde yansınızı gösteren bir nehir ayna belki…Ama dikkatli olunmalı
küçük bir taş parçası bile dağıtıp parçalayabilir yüzeyde salınan,hayranlıkla
seyrettiğiniz yansınızı. Derindir ve akmaktadır. Ona karşı her zaman temkinli
olunmalı, kesin tanımlardan kaçınılmalı bence. Ne zaman böylesi yollara girilse
biri çıkıp irkiltici bir kurmaca metin koyuverir ortaya ve eldeki tüm tanımlar yerle
bir olur.
Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok
özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite
sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun
anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu
mu?
Olmadı. Siz sorunca
neden olmadı acaba, diye düşündüm. Ya da öbür öykücülerin olmuş mudur?
Kahramandan çok mesele ettiğim şeyler bir takıntı gibi gelip bulur beni.Aynı
meseleleri deşer dururum. Sesi boğulmuş olanın, geride bırakılanın, karanlığa
sürülenlerin dili olmak isterim. Hayatın içinde de görmezden gelineni öne
çıkarmayı tercih ederim. Bu çok insani bir refleks sanırım. Ama yazmak tüm
bunları da içine alan geniş bir vaha. İyi edebiyatçı küçücük bir ayrıntıyı bile
ustalıkla anlatmayı başarır. Bir keresinde “Hep siyasi şeyler yazmak zorunda
mısınız?” demişti bir okurum. Aslına bakarsanız bir öykücüyü böyle ele almak,onu
dar bir alana sıkıştırmak demektir fakat bunlardan kaçış yok.Oysa dil ve
anlatımdır bir edebiyatçıyı var eden.
İlhan Berk “Anlam ve Anlamı Aşmak” başlıklı yazısında,
“Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler
zincirini kırmakla başlar,” diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak
iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda
size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz
hangileridir?
Ne güzel bir tanımlama. Elbette
benim için de önemli, öykü bileşenlerini farklı kullanarak anlamı aşabilmek.
Başlarda Tezer Özlü, Ferit Edgü, Onat Kutlar vardı. Hakkâri’de Bir Mevsim'i okurdum
sık sık, cümleleri nasıl kurduğuna, anlatıyı nasıl eksilterek var ettiğine
bakardım. İshak’sa atmosferin ana öykü bileşeni, yapı taşı haline getirilmesi
konusunda derinden sarsmıştı beni.Bir ara Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’unu dönüp
dönüp okudum. Sanki sözcüklerle garip bir buğu yaratmıştı Hidâyet. Okuru o
buğunun içinde tutarak anlatıyordu hikâyeyi. Bunu nasıl yapabildiğine şaşmıştım,
olağanüstü gelmişti. Ne zaman tıkansam onlara sığınıyorum hâlâ.
Kim konuşuyor burada? Öyküde "ben" kimdir? Öykücü metnin
neresindedir?
Öykücü en çok dilde
olmalıdır bana kalırsa. O dil kullanımı ki bizi çağdaşlarımızdan ve bizden
öncekilerden ayıracak en çarpıcı imzadır. Yazarın kişisel hayatından izlerse
soruda kastedilen, bu magazinsel bir arayış olur ki meraklısı kurmaca metne
bakarak ip uçları bulduğunu düşünse de hemen kaybediverir o ip ucunu yazarın bir
tek açıklamasıyla.
“Eserin ilk hâli bok gibidir” demiş Ernest Hemingway.
İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor
görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış,
gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek.... Hiç
bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne
zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların
sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler
düşünüyorsunuz?
Söz ettiğiniz yeniden
yazma süreci bende biraz farklı işliyor sanırım. Beni yazıya çağıracak ilk
cümleyi bulmak asıl takıntılı olduğum şey.O bitince de ilk paragraf sancısı
başlar. Paragrafı da buldum mu rahat rahat yazarım. Bitirdikten sonra inanılmaz
bir haz, vardır geriye kalan. Ama bu sahici gelmez bana-daha doğrusu zamanla
öğrendim o hazzın ipiyle kuyuya inilmeyeceğini- bekletmek yazdığınız metinle
aranıza mesafe koymak önemli. Haftalar sonra döndüğüm öykülerin kimisinde bu
muymuş beni etkileyen, dediğim olur. Onları bir kuyuya fırlatır biraz da o
kuyuya inip çıkarken güçlenirim. Attıklarınız da büyütür sizi. Onlar sayesinde
kalemimi daha iyi tanırım. Sözcük seçimi konusunda artık sorun yaşamıyorum ama “sahici”
öyküler yazmak o bitmez bir uğraş gerektiriyor inanın. İlk kitabım Evlerin
Yüreği ikinci baskıyı yaptı. Öykülere de dile de hiç dokunmadım. Aklıma da
gelmedi dokunmak. Demek içime sinmiş hepsi. Eksik olduğunu düşündüğüm şeyleri
tabii ki düzeltirdim. Örneğin; geçenlerde dergilerden birinde yayımladığım
öyküde sözcüklerden birini anlamı ıskalayan bir şekilde kullandığımı Behçet Çelik’in
uyarısıyla farkettim. İyi ki arkadaşlarım var. Kitaplarım
konusunda da şanslıyım hem iyi bir editörlük/redaktörlük sürecinden geçtikleri,
hem kendim ince eleyip sık dokuduğum için. Hem Evlerin Yüreği hem Gece Çığırtkanları
içime sinen kitaplar oldu.
*Bu söyleşi 30 Mayıs 2018 tarihinde Mevzu Edebiyat'ta yayımlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




