Hava gri puslu. Bir bahar sabahı. İki, üç saate kalmadan güneşe kesecek. Şimdi bir bulut tarlası uzanıyor denizin üzerinde. Güneş damlaları henüz düşmesin diye hamak gibi gerili denizin üstünde. Deniz ısınmasın, çocuk uyanmasın. Şşşş çok yorgunlar. İçeride uyuyorlar. Mavi bir beşiğin içinde. Dalgalar, akıntılar beşiği sallıyor. Ve çocuk mışıl mışıl uyuyor, Göğsünde, koynunda anasının. Uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninni. Kolları güçsüz çocuğun, ciğerleri su dolu. Suyun altında nefes almayı henüz bilmiyor. Az sonra deniz kızları saracak etrafını. Nefesini üfleyecek biri ağzından içeri, diğeri anılarını silecek, ana karaya ait ne varsa yitip gidecek. Tüm o aşılan yollar, korkular, yükselen dalgalar, çığlıklar... Silmek zaman alıyor. O yüzden bulutlar sımsıkı el ele... Güneş ışınları suyun derinlerine inmesin. Çocuk ısınıp uyanmasın. Küçük balıklar neşeyle ve merakla sokulmasın. Önce solungaçları çıkmalı boynunun kenarından. Elleri, bacakları yüzgeçlere dönmeli, vücudu pullarla kaplanmalı. Daha vakit var. Biz, dışarıdakiler, üşüyelim biraz daha.
28 Şubat 2022 Pazartesi
Marteniçka, dilde kafiye ve diğer şeyler
Kim av, kim avcı...
Şubatın kısa çektiğini unuttum. Blogtaki eksik yayınları tamamlamak için önümde yaklaşık on dört saat var. Bu da her dört saatte bir buradan bir ileti yazıp paylaşmak demek... Blog yazılarını e-posta yoluyla alanların önüne sıkça düşeceğim anlaşılan. O zaman sabah kahvemi yudumlarken yazdığım bu ileti sizin de sabah kahvenize yetişsin.
Geçen haftayı pek çokları gibi Netflix'te yayımlanan "İnventing Anna" dizisiyle geçirdim. Gerçeğe dayalı bir kurmaca. Kendisini Alman bir ailenin zengin varisi gibi tanıtan Rus asıllı Anna Soraokin NewYork'a gider. Anna Dewey ismiyle sosyetede boy gösterir. Herkes onu miras fonunda 40 milyon avrosu olan genç bir kadın olarak tanır. Anna Devey Vakfı aracılığıyla eşi benzeri olmayan bir sanat kompleksi kurmak istemektedir. Bunun için fon ve kredi bulmaya çalışmaktadır. Pahalı zevkleri vardır. Sanata, modaya, yemeye, içmeye dair incelikli bir zevki olduğundan girdiği ortamlarda parıldar. Kendine has bir çekim gücü de vardır. Sahte çeklerden bozdurduğu 100lük banknotları bahşiş olarak dağıtır, etrafındakilerden borç alır, geri ödemez, pahalı otellerde kalır kredi kartları çalışmaz. Bu şaşaalı hayat birkaç otelin şikayetiyle çöker. Dava süreci başlar. Hakkındaki dolandırıcılık ve dolandırıcılığa teşebbüs iddialarından suçlu bulunur ve hapis cezası alınır. Mahkeme sürecinde itibarını yitiren bir gazeteci onun hikâyesiyle ilgilenir. Bir dedektif gibi hikâyenin eksik parçalarının izini sürer ve kapsamlı bir makale yazar. Makale ve Anna'nın mahkemelerde giydiği tasarım kıyafetler ilgi toplar. Anna Devey'in arzu ettiği ün bu mudur bilinmez ama hikâyesi ağızdan ağıza yayılır. Netflix dizisiyle popülerliğinin daha da arttığı muhakkak.
Dizi gerçek bir olaya dayanan kurmaca bir yapıt. Mahkemenin henüz başladığı sırada davanın gazeteci kadının radarına girmesiyle başlayıp olayın şahitlerine ulaşma, derinleşme çabasıyla sürüyor. Biz de bu şahitlikler aracılığıyla Anna'nın hikâyesini yavaş yavaş öğreniyoruz. Ortada gerçek bir fonun olduğunu gösteren elle tutulur bir belge olmamasına karşın saati binlerce dolar olan avukatla çalışması, yaşadığı şaşalı hayat, hayalleri, ona ulaşmaktaki ısrarı, tutkusu, inancı, gerçeği gizlemesi, her seferinde bir yolunu bulup sıyrılmaya çalışması... Tüm bunlar izleyiciye tatminkar, sürükleyici bir seyir deneyimi sunuyor. Merak, şaşkınlık, anlama ihtiyacı hepsi dimdik ayakta. Henüz tanışmamış olanlara tavsiye edeyim.
Anna Sorokin'in hikâyesi üzerine Tinder Avcısı'nı eşzamanlı olarak izledim. Tinder uygulamasında kendisini bir elmas şirketinin varisi olarak gösterip kadınlardan on binlerce dolar para toplayan adamın hikâyesi de hayli ilginç. Kadınları lüks restoranlara, yurt dışı tatillere götürüp onlara âşık olduğunu söylüyor. Kısa sürede birlikte yaşamayı vaat ediyor ve kadın ikisinin birlikte yaşayacağı evi seçerken kötü adamların peşinde olduğu, kredi kartını kullanamayacağını, nakit paraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek para sızdırıyor. Birinden aldığı parayı öbürüne harcayarak bir çeşit saadet zinciri yaratıyor. Hikâye iki, üç kadının şikayeti üzerine patlıyor ve uluslararası boyutu ortaya çıkıyor. Bu kadınlardan en çok foyası ortaya çıktıktan sonra esas oğlanın yakalanmasını sağlayan, adamdan tasarım kıyafetlerini toplayıp satacağını söyleyen kadını sevdim. Bu satışlardan elde ettiği para, kaptırdığından hayli düşük olsa da bir nevi eşitlenmeyi sağladığı için onu da kurban olmaktan çıkartmıştır diye düşünüyorum. Ne derler intikam soğuk yenen bir yemektir.
Kolay yoldan para elde etme, şatafatlı bir yaşantı sürme arzusu herkesin içinde var mıdır? Bir zafiyet midir? Bu konuda ahkam kesmek istemem ama birisi sizin gözünüzü harcadığı para, sağladığı şatafatla boyuyorsa, devamının gelmesi için ona çekinmeden istediğini veriyorsanız orada av ile avcı da biraz karışmış demektir. Ava giderken avlanmamak için aman dikkat! Beyaz atlı prenslere karnımız tok. Başkalarının masalının prensesi olmaktansa kendi hikâyenin kahramanı olmak yeğdir.
* Kimdi giden kimdi kalan sözlerinde devşirme başlığın şarkısıyla baş başa bırakayım sizi.
25 Şubat 2022 Cuma
Çocuk kitabı umut demek
Kaan Elbingil'in yeni çocuk romanı "Kardeş Mardeş Deme Bana!" Dil Dernği Beşir Göğüş 2022 Çocuk Romanı Ödülü'ne değer görüldü. Kaan Elbingil ile yazarlık serüveni ve ödüllü romanı hakkında konuştuk.
Biyografinize
baktığımızda Bilkent Üniversitesi Müzik Fakültesi Şan Bölümü mezunu olduğunuzu,
şimdilerde İstanbul Devlet ve Operası’nda görev yaptığınızı görüyoruz. Müzikal
geçmişinizin edebiyat anlayışınız ve yazım süreciniz üzerindeki izdüşümüne dair
neler söylemek istersiniz?
Yaklaşık yirmi sekiz yıllık profesyonel opera
sanatçısıyım. Bunun yazarlığıma bir etkisi var mıdır? Vardır tabii. Müzik ve
edebiyatın birbirine benzeyen esrarengiz kuralları var bir kere. Motifler, alçalmalar,
yükselmeler, minik tüyolar, tepe noktaları vs. İki dal da yeri gelir birbirlerinin
içine geçer. İyi bir metni okurken, bir müzik, bir ritim hissedebilirsiniz
mesela. Ya da sözsüz bir müzik dinlersiniz ama notalar konuşur, bir şeyler
anlatır. Böylesine bir içiçelik... Sahne sanatçısı olmanın bir avantajı da, yazarken
karakterleri seslendirip, sahneleri oynayabilmek.
Pozitif
köpek eğitmenisiniz ve çocuk kitaplarınızdan önce “Dedektif Köpek Cash” adlı
müzikal oyun seyirciyle buluştu. Bu iki farklı alanda seyirciyle ve okurla buluşmak
arasındaki farklılıklar ve benzerlikler nedir? Sanatçıya ne sağlar?
Tiyatroda canlı reaksiyon alabilmek yazar için büyük
avantaj. Seyirciyi eleştirel bir gözle takip ederseniz, değişikliğe ihtiyacı
olan yerler konusunda geri dönüşler almış olursunuz. Oysa kitap basıldığında, yazıldığı
haliyle donar kalır. Ancak yine de, hayallerinizin içinde dolanmış insanlarla
buluşmak apayrı bir şey. Siz, bir çılgın, uçurumun kenarından bir yerlere
bağırdınız. Okurla buluştuğunuzda, bu kez sesinizin yankısını duyarsınız.
Sözü
yavaş yavaş son romanınız “Kardeş Mardeş Deme Bana!”ya getirmek
istiyorum. “Berk
Mucit Oldu”, “Berk Operacı Oldu” ve “Berk ve Çıp Çıp Detektif Oldu”
birbirini takip eden bir üçleme idi. Bu üçlemenin ardından daha büyük yaş grubu
için özgün karakterler yaratmak, daha oylumlu bir eser ortaya koymak sizin için
nasıl bir yazma deneyimiydi?
Daha önce üç öykülük Berk dizisini yazmıştım. Yeni
kitabımsa bir roman. Dil ve kurgu açısından giderek derinleştiğimi, olgunlaştığımı
hissediyorum. Büyüyor insan. Birikimi, kalemi, sevdikleri değişiyor. Romanıma
da diğerleri gibi, büyük bir merak ve istekle başladım. Ancak tıkanıp karamsarlığa
kapıldığım anlar oldu. Yok dedim, kıvıramayacağım galiba. İnat ettim yine de.
Notlar aldım, antenlerimi açtım. Güvendiğim kişilerin fikirlerini dinledim.
Daha farklı düşünmeye çabaladım. Bazen de kontağı kapatıp başka şeylerle
uğraştım. Bir gün bir baktım, romanım ete kemiğe bürünmüş.
“Kardeş Mardeş
Deme Bana!”, “Kardeş” başlıklı bir kompozisyon ödeviyle başlıyor, aynı
ödevin yeniden yazılmasıyla bitiyor. Biz de okur olarak bu iki ödev arasında
romanın kahramanı Salih Emre’nin geçirdiği değişimi izliyoruz. Yazmaya
başlarken bu değişimin ne kadarı planlıydı? Yazarken sizi şaşırtan ayrıntılar
belirdi mi?
Yüzde yüz netleşmiş bir kurguyla yazmaya başlayan biri
değilim. Keşke olsaydım. Yazarken fikir değiştiririm, meraktan ya da çıkış yolu
bulamadığımdan yeni yollara saparım. O yüzden kitabımdaki bazı yerler planlıydı
ama bazı yerler bana da sürpriz oldu, diyebilirim. Çok emek vererek yazdığım
bazı bölümleri de çıkardım mesela. Hikâyede yeri olmadığını hissettiğimden.
Kurguyu aranmaktan çok keyif alan biriyim ben. Kendi kendime konuşurum,
karakterlerle açık oturumlar düzenler onları konuştururum. Yürümek önemli bir kaynak
benim için. Yürürken konuşur, düşünür notlar alırım.
Hikâye
boyunca iflas, haciz, kayıp, aile içi çatışmalar, tartışmalar,
aidiyet/aidiyetsizlik, yalnızlık, karşı cinsle yakınlaşma çabası gibi pek çok
zor konunun içinden geçiyoruz. Buna karşın Salih Emre’ye acımak aklımızın
ucundan geçmiyor. Bunu sağlayan en önemli unsur anlatının mizahla dengelenmesi
zannediyorum. Mizah, olmazsa olmazınız mıdır?
Bana sorsanız, “Kardeş Mardeş Deme Bana!”, daha ziyade hüzünlü
bir kitap derim. Ve doğru, Salih Emre’ye acımıyoruz pek. Hızla gelişen olaylar,
okura çok fazla içe kapanma fırsatı vermiyor olabilir. Salih Emre’nin o ya da
bu şekilde meseleleri çözebileceğine güveniyor da olabiliriz. Aslında komik bir
şeyler yazdığımın farkında değilim. Mizahi dil benden doğal olarak çıkıyor
galiba. Bilmiyorum. Henüz yolun çok başında görüyorum kendimi. Belki kalemim
gittikçe değişime uğrar, ileride koyu dramlar yazarım. Gerçekten
bilmiyorum.
Değişim
öğrencisi Hans hikâyede önemli bir kahraman. Onun, Salih Emre ve ailesi için
yaptıklarına tanık olmak bir nevi “Sevgi emektir,” sonucuna götürdü beni. Romana
başlarken ortaya çıkarmak istediğiniz belirgin bir niyetiniz var mıydı?
Hikâyemde bana bir olay lazımdı, sorunlara bulaşmalı,
kapana kısılmalıydım. Öyle bir noktaya gelmeliydi ki konu, her şey çıkmaza
girmeliydi. Öyle de oldu. Ancak, çocuk kitabı umut demek. Son sayfada umutla veda
etmeliydim okura. Yüz kırk dört sayfadaki en büyük derdim, hayat gibi yazmaktı
sanırım. Kimse tamamen iyi ya da kötü değil. Yeri geldi Salih Emre, Hans’ın
kafasına heykel fırlattı. Hans yalan söyledi, Sabit Usta alacaklısını yüzüstü
bıraktı. Oysa hepsi iyi insanlar özlerinde. İşte hayat da aynen böyle...
Yazarken eğlenmek, şaşırmak istedim sanırım. Bozuk yollara bile isteye kırdım
direksiyonu. Ama yine de sonunda umutla bitirdim.
Okuru
umutlu bir yerde bırakmak bilinçli bir tutum olsa gerek. Buradan yola çıkarak
çocuk ve gençlik edebiyatında zor konuları da ele almaktan çekinmeyen bir yazar
olarak başka hangi unsurları gözettiğinizi öğrenebilir miyim?
Gözettiğim unsurları, inanın bilmiyorum. Planlı bir,
şunu da içine koyayım, şuna da değineyim, bu konuyu da hatırlatayım durumu
olmuyor bende. Bazen kitaplarımla ilgili heyecan duyduğum açılımlar duyuyorum.
Oysa onların farkında bile olamamışım yazarken. Ama sonuçta öyle bir şey ortaya
çıkmış mı? Evet çıkmış. Benim önceliğim başka bir şey. Bir ya da birkaç olay ve
değer verdiğim karakterler lâzım bana. Sağduyumu elden bırakmadan, belli
belirsiz duyduğum sese doğru yaza yaza ilerliyorum. Hepsi bu.
Bir
kitapla vedalaşmak, okura emanet etmek ve sonrasına dair merak ettiklerim var.
Bir proje bittiğinde hemen yenisine koyulabiliyor musunuz? Orada hâkim dilden
uzaklaşmak için zamana gereksinim duyuyor musunuz? İki proje arasında en çok
hangi kaynaklardan besleniyorsunuz?
Bir kitap basıldığı anda, artık sizden tamamen çıkmış
oluyor. Kimi yazarlara göre ölüyor hatta. Kafasında sürüyle proje dolandıran
biriyim. Kimi kitap oldu kimi alıştırma olarak bir köşede kaldı. Kimi de hâlâ
kafamın içinde, hadisene diyor. Sağı solu çok belli bir yazma serüvenim olmadı
benim. O gün nasıl davranmaya ihtiyacım varsa öyle davranıyorum. Ancak ne
yaptığının bilincinde olmak gerek. Gerekirse silkelenmek, kendini bir
toparlamak. İnsan yazdığını ezberleme, ona aşık olma eğiliminde olabiliyor…
Yeni kitaba geçme aşamasında, okumak, izlemek, kendimi düşünmek, rutini, en
olmadı kafayı biraz değiştirmek iyi geliyor bana.
Sırada
ne var diye sorsam…
Yeni bir romana başladım.
* Bu söyleşi ilk kez 24 Şubat 2022 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır
Büyümek: Birlikte Kazanılacak Bir Mücadele
Her ihtiyacının hemen yerine
getirildiği ilk çocukluk döneminin ardından üç altı yaş aralığı çocuk dünyayı
keşfetmeye koyulur. Nispeten özgürleşir, sosyalleşir. Birey olma yolunda ilk
adımları atar. Kendi kararlarını almaya, uygulamaya başlar. Giderek sınırlarını
genişletmek ister. Neden sonuç ilişkilerini kurmaya, eylemlerinin sonuçlarını
öngörme becerileri edinmeye başlar. Deneyimler yoluyla gelen “yapabiliyorum,
başarabiliyorum” düşüncesiyle kendini daha etkin ve güçlü hissetmeye başlar.
Yetişkinlerin koyduğu kurallar, ne yapması gerektiğine dair işittikleri ile ve
kendi kararlarını hemen şimdi uygulamak isteği arasındaki çatışma hem çocuk,
hem ebeveynler için zorlayıcı olabilir. Önceden belirlenmemiş kararlar,
yaklaşımlar ebeveynlerde tutarsız davranışlar, çocuğun kafasını karıştırdığı
gibi, davranışlarında, kararlarında ısrarcılığa yol açarak çatışmayı daha da
güçlendirebilir. Bu çatışmadan güçlü ve işlevsel bir işbirliği yaratmak,
çocuğun büyüme mücadelesi verirken iç dünyasında olan biteni kavramak, ona
karşı değil, onunla beraber hareket etmek isteğimizi doğru şekilde iletmek…
Ebeveynlik niyetimiz bu olduğunda bile ne yapacağımızı tam olarak bilemediğimiz
zamanlarda uzmanlar tarafından yazılmış, eğitsel nitelik taşısa da çocuğa
iletmek istediği mesajı kafiyeli bir dille ileten, hikâyede ve görsellerde yer
alan gerçeküstü ögelerle hayal dünyasını zenginleştiren örnekler işimizi
kolaylaştırıyor.
“Ne Zormuş Büyümek” bu kategoriye
giren bir seri. Üç altı yaş aralığındaki çocuklar için yazılmış yedi kitaplık
bir seride “Küçük Kardeş İstemiyorum!”, “Her Şeyi İsterim, Kral Benim!”,
“Yemeyeceğim İşte!”, “Kendi Yatağımda Uyumayacağım!”, “Kurallardan Nefret
Ediyorum!”, “Okula Gitmek İstemiyorum!”, “Nereden Çıktı Bu Kardeş!” adlı
kitaplar yer alıyor. İtalya’nın ödüllü gelişim psikoloğu ve çok satan
kitapların yazarı Alberto Pellai ile çocuk psikoloğu ve pedagog Barbara
Tamborini’nin ortaklaşa yazdığı seriyi İtalyanca aslından Bahar Ulukan
çevirmiş. İlgilenenlere tavsiyemdir.
18 Şubat 2022 Cuma
Z raporu
Bu ara okumalar, kendim için not almalar, yeni öykü taslaklarıyla geçiyor zaman. Öyle olunca okumaya ve yazmaya epey mesai harcadığım halde bloğu boşlamış gibi görünüyorum. Bloğun ilk yıllarında olduğu gibi öykülerimi ilk kez buradan paylaşmaya varmıyor elim. İstiyorum ki, bir kitap bütünlüğünde okurla buluşsun öyküler. 2022 bu muradımın gerçekleştiği yıl olur mu henüz bilmiyorum ama arka planda buradaki boşluğun ve sessizliğin aksine çalıştığım biline...
Okumalar da bu niyetten payını alıyor, daha çok faydacılık tutumuyla, kendimi beslemeye yönelik, bazen bir öykü kitabından yalnızca birkaç öyküyle sınırlı, tekrar tekrar, yoğun okumalar hâline dönebiliyor. Dünya öykülerle dolu hepimiz biliyoruz. Oralarda bir yerlerden öykü fikri çekmek, kurmacayı kendine çağırmak telaşı gütmeden sessiz ve sakin bir okuma yapmak istedim dün. Elim Beyaz Kitap'a gitti. Kısa bir anlatı. Bir oturumda, odaklanarak, hiçbir amaç olmaksızın kendimi okumanın keyfine bırakmak hoşuma gitti. Sabah bir fotoğraf çekip koydum instagram hesabıma. Üzerimde pijamalar, koltukta oturup birkaç dakika içinde aklımda kalanları döktüm satırlara. Her zaman bir kitap hakkında dolu dolu sayfalar yazamıyor insan ama unutulup kalsın da istemiyor. Kitabın parçalı yapısına uygun okuma notları oldu doğrusu, kısa ve boşluklu... Orada kalıp unutulmasın diye buraya da almak istiyorum.
Han Kang Varşova'da kaldığı iki, üç aylık dönemde kentin yıkıntılar arasından yeniden doğmuş suretine bakarken aynı rahmi paylaştığı doğumdan sonra yalnızca iki, üç saat yaşayan ablasını, aile travmasını, doğumdan beri taşıdığı yükü anımsar. Beyaz Kitap Varşova sokaklarını örten kar beyazından ölü bebeğin beyaz suretine bir hat çeken, o aralıkta salınan, kronolojik ve bütünü göstermekten ziyade yazarın kendi yaşantısından kanırtan anları öne çıkartan parçalı bir anlatı. Ben ve O Kadın adlı iki bölümden oluşuyor. Bireysel yastan Varşova sokaklarında tutulan toplumsal yasa bakıyor, karşılaştırıyor, anlamlandırıyor, yaşama şansı bulamayanı onurlandırıp ikame çocuk olmanın yükünü yazı yoluyla sağlatıyor.
Beyaz Kitap
Han Kang
April Yayıncılık
Çeviri Göksel Türközü
14 Şubat 2022 Pazartesi
Engelleri aşan kadın: Marie Curie
Birleşmiş Milletler, 2015 yılında kadınların ve kızların STEM (fen, teknoloji, mühendislik ve matematik) alanında eğitim ve araştırma faaliyetlerine katılımını teşvik etmek amacıyla 11 Şubat gününü “Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Uluslararası Günü” olarak ilan etti.
Elbette kız
çocuklarının ve kadınların eğitim alma, bilimsel araştırma faaliyetlerine
katılmasının önü kendiliğinden açılmadı. Kız çocukları ve kadınlar bu uğurda
inançla, azimle, kararlılıkla çalıştı, çabaladı. Çoğu zaman başarıları istisna
olarak görüldü, yok sayıldı. Yine de yılmadılar, kendilerinden sonra gelenler
için yolu açmaya, ilerlemeye devam ettiler. Size karşısına çıkan engelleri
yılmadan aşan, öncü bilim kadınlarından Marie Curie’nin hikâyesini anlatan bir
çocuk kitabından bahsetmek istiyorum.
“Marie Curie ve
Atomların Sırrı” Luca Novelli’nin yazdığı, Süheyla Kaya’nın çevirdiği, Can
Çocuk’tan yayımlanmış bir biyografi kitabı. Kitapta kronolojik sırayla Marie’nin
çocukluğu, eğitimi, kocası Pierre Curie ile tanışması, fizik çalışmaları,
karşılaştığı engeller, ona ün kazandıran bilimsel başarıların yanı sıra ilk
Nobel ödülü alan kadın olması, hiçbir kadının alınmadığı kurumlarda çalışmayı
başarması gibi tarihe düştüğü ilkler anlatılıyor. Kitap Marie’nin hayatını on
dokuz bölüme ayırıyor. Her bir bölümün başında üçüncü tekil şahıs anlatıcı, o bölümde
okuyacağımız içeriğe dair genel bilgi sunuyor. Sonra Marie dile geliyor ve ben
anlatıcının olanaklarından faydalanarak bize ilk elden biyografisinin
ayrıntılarını sunuyor. Bu ayrıntılar neşeli siyah beyaz karikatürlerle
belirginleşiyor, daha da ilgi çekici hâle geliyor. Anlatının sonunda yer alan
radyoaktif sözlük bölümünde ise kitap boyunca karşılaşılan terimler ve bilim insanları
hakkında bilgiler yer alıyor.
Gelelim Marie Curie’nin
ilham veren hikâyesine:
Marie Curie, 7 Kasım
1867’de Polonya’nın başkenti Varşova’da Maria Sklodowska adıyla dünyaya geldi.
O tarihlerde günümüz Polonya toprakları Rusya, Prusya ve Avusturya-Macaristan’nınegemenliği
altında idi. Varşova, Çarlık Rusya’sı işgali altındaydı ve halkın ana dili olan
Lehçe’yi öğrenmesi yasaktı. Maria’nın babası Wladyslaw lisede matematik, annesi
Bronislawa ise bir kız okulunda müdürdü. Maria daha liseyi bitirmeden
ablalarından biri tifodan, annesi ise tüberkülozdan öldü. Babası yanlış bir
yatırım nedeniyle tüm parasını kaybedince aile zor günler geçirdi. Maria
başarılı bir öğrenciydi. Yasak olmasına karşın Lehçe okumayı ve yazmayı da
öğrendi. Liseyi birincilikle bitirdiği halde o günlerde kızların üniversiteye
gitmesi engellendiği için “Uçan Üniversite” denilen bir oluşumla öğretimine
devam edebildi. Bu oluşuma “Uçan Üniversite” deniyordu çünkü öğretmenler kızlara
gizlice evlerde ders veriyor, polis baskınına karşın da bu evler sürekli olarak
değişiyordu. Maria öğretmenleriyle Avrupa’da dolaşan yeni fikirler üzerine
konuşmaktan hoşlansa da yurt dışına giderek gerçek bir üniversite eğitimi
almaya kararlıydı. Bunun üzerine ablası Bronia ile bir anlaşma yaptılar. Ablası
Paris’te tıp okurken Maria mürebbiye olarak çalışacak ve ablasına para
gönderecekti. Ablası doktor olup para kazanmaya başladığında ise okuma sırası
Maria’ya gelecekti. Maria önce Varşova’da, sonra kırsalda mürebbiye olarak
çalıştı. Kırsalda çalıştığı evin oğluyla yakınlaşınca aile, oğullarının drahoma
getiremeyecek yoksul biriyle evlenmesini istemedi. Yeniden Varşova yolunu tutan
Maria, kuzenlerinden birinin gizlice kurduğu fizik ve kimya kursuna başladı.
Mendeleyev’in öğrencisi olan kuzeninden çok şey öğrendi.
Paris’e gitme sırası
geldiğinde seçimi belliydi. Maria, Sorbonne’da fizik bölümüne kaydolurken
ismini Marie olarak değiştirdi. Sorbonne’dan birincilikle mezun oldu. Burs
alarak Ulusal Endüstriyi Geliştirme Derneği adına belirli çelik çeşitlerinin
manyetik özelliklerini incelemeye başladı. Bu araştırma için Endüstriyel Fizik
ve Kimya Okulu laboratuvarı başkanı fizik doktoru Pierre Curie ile tanıştı.
Ortak ilgi alanlarının da etkisiyle yakınlaşan çift 26 Temmuz 1895’te evlendi.
Bu tarihten sonra Marie Curie adını aldı. Curie, doktora konusu olarak Bekerel
ışınımını seçti. Araştırmaları sonucunda bu ışınıma radyoaktivite adını verdi
ve polonyum ve radyumu keşfetti. Radyumun keşfi, tıp alanında kullanılabileceğinin
tespit edilmesi onlara büyük ün kazandırdı. Bu araştırmayla Marie Curie, eşi
Pierre ve doktora hocası AntoineHenriBecquerel ile Nobel Fizik Ödülü’nü aldı.
Tarihte Nobel ödülü alan ilk kadın oldu. Keşiflerinin tüm insanlığın yararına
kullanılması için patent almaksızın, ticari kaygı gütmeksizin araştırmalarına
devam ettiler. 1906 yılında Pierre kaza geçirip ölünce Marie Curie, Sorbonne’da
profesör olarak çalışan ilk kadın oldu. Pierre’in ölümünden sonra ismi haksız
skandallarla anılıp itibarsızlaştırılmaya çalışılsa da Marie Curie
çalışmalarını sürdürdü. 1911 yılında bu defa Nobel Kimya Ödülü’nü alarak
tarihte iki Nobel Ödülü’ne sahip ilk insan oldu. Çalışmaları bununla sınırlı
kalmadı. Birinci Dünya Savaşı sırasında yaralanan askerlerin vücudunda kalan
şarapnel parçalarını bulmak için röntgen ışınlarından faydalanma fikrini
düşündü. Kızı Irene ile cephelerde bulundu. Uzun yıllar radyoaktif maddelere
maruz kaldığı için 1934’te kan kanserinden öldü.
Marie Curie
radyoaktivitenin atom bombasının geliştirilmesinde kullanıldığını görmedi.
Ölümünden sonra radyoaktivite alanındaki gelişmeler, nükleer santrallerin
kurulması, nükleer tıp gibi uygulamalarla devam etti. Pierre ve Marie Curie
buluşlarının insanlığın iyiliğine kullanılmasını arzu ediyor, aksi bir durumdan
endişe ediyordu. Nitekim Pierre Curie 1905’te Nobel Fizik Ödülü aldıkları
törende görüşlerini şöyle dile getirmişti:
“Radyum canilerin
elinde çok tehlikeli olabilir… Kendimize şu soruları sormamız gerekiyor:
Doğanın sırlarını bilmek insanlığa gerçekten yarar sağlayacak mı? İnsan bu yeni
bilgilerden faydalanmak olgunluğuna erişti mi?” Pierre Curie iyimserdi.
Sözlerini şöyle sürdürdü: “Fakat ben de Nobel gibi, insanlığın, her şeye rağmen
yeni buluşlardan zarardan çok yarar sağlayabileceğini düşünüyorum.” Tarih bize
Pierre Curie’nin sözlerinin kehanet gibi gerçekleştiğini gösterdi. Dilerim
bundan böyle yeni buluşların zarardan çok yarar getirme konusunda daima haklı
çıkar.
*Bu yazı ilk kez 11 Şubat 2021 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır.