22 Eylül 2022 Perşembe

Dünden sonra yarından önce

"Nereden başlasam, nasıl anlatsam?" diyor MFÖ o meşhur şarkısında. Boş sayfanın karşısına her geçtiğimde, benzer bir belirsizlik oluyor bende de. Ne anlatmalıyım, nereden başlamalıyım? Zihnimin içinde afacan maymunlar gibi daldan dala atlayan düşüncelerin hangisinin elinden tutmalı, hangisinin daha yükseğe tırmanmasına izin vermeliyim?

Çokça duygular yokluyor şu sıra beni. Ya da ben daha fazla kulak veriyorum onlara diyelim. Bu ara en baskın olan hayal kırıklığı sanırım. Belki yaş dönümü yüzünden. Yaş otuz beşin yolun yarısı olmadığında hemfikir olalı beri, biz kırklıklar kendimizi o kadar da kötü hissetmiyoruz. Ne de olsa kırklar büyüdüğün, iş hayatında yol aldığın, kimi isteklerine, hayallerin kavuştuğun, hala kendini genç, sağlıklı ve aktif hissettiğin yaşlar... Ve fakat kırkların yarısına yaklaşmak, orayı biraz geçmek birden yolun kalanı hakkında düşünmene sebep oluyor. Belki bir bu kadar daha olacaktır kalan yol ama bu kadar aktif değil, bu kadar sıhhatli değil, kayıplarla geçecek yolun kalan kısmı. Sevdiklerini kaybedeceksin, aile büyüklerini, arkadaşlarını, kronik hastalıklar edineceksin, ameliyatlar olacaksın, kalbin tekleyecek belki, dizlerin yarı yolda bırakacak, eskisi gibi yetişemeyeceksin her şeye, her yere, daha yorgun, daha zamansız, daha yalnız... Bu gelecek hayali ister istemez bir iç muhasebeyi getiriyor. Pişmanlıklar, keşkeler el ele veriyor. Yolun buraya kadar olan kısmı hızlıydı, ne olduğunu anlamayacak kadar hızlı. Derler ya, göz açıp kapayıncaya kadar geçti, işte öyle. Yolun kalanı da öyle geçecek biliyorum. Hüzün geçen zamanı sayamamaktan mı? Hayır, o değil. Başkalarına özenmekten mi? Hayır, o da değil. Daha iyi diye bir şey yok. Daha kötünün örneği ise çok, hem de pek çok. Hele kadınlar için bu denli adaletsiz bir dünyada yaşarken... Basit haklardan yoksun, basit özgürlükler için itilen, kakılan, dövülen, can veren kadınlar varken bu yakınmalar yersiz, çok yersiz ama bir o kadar da içten, daha samimi olana, daha kendin olabilme ihtimaline duyulan özlem. Başka neleri özler insan? Kavuşamadığını mı, yitirdiğini mi? Başkalarında imrendiği nedir? Kendinde bulamadığı, kaçırdığı mı? Hayat cevaplardan çok sorularla dolu. En çok çabasız, kendiliğinden olma hâline özlem duyuyorum galiba. Anahtar kilit modeli diye bir şey arardım gençken. Sonra yok böyle bir şey olamaz, dedim. Anahtar da, kilit de sensin, o, dedim. Buna inanmak istedim. Ama şimdi kendiliğinden, çabasız uyum diye bir şeyin varlığına inanıyorum yeniden. Kutsal annemiz Clarissa kendi ruhsal aileni yaratmaktan, onların yanına varmaktan bahsediyor. Keşke öyle kolay olsa. Kendini ait hissetmediğin, sana yük gelen, zor gelen tüm bağlardan öylece çekip gidebilsen, çabasız yan yana yürüyebileceğin kişilerle dolu bir yere varabilsen o zaman bu kalp ağrılarımız biter miydi? Ya da diş sıkmalarımız geçer miydi? Cevap verebilecek bilgelikte değilim ne yazık ki. Dünden sonra yarından önce bir yerlerdeyim yalnızca, hepsi bu. Ve bu an, öyle gerçekten her anına minnetle, kutsiyetle yaklaşılabilir, yanına varılabilir, öğrenilebilir bir şey mi hiç bilmiyorum. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder