Ermenice taşra
edebiyatının Hagop Mıntzuri’den sonra Türkiye’deki son temsilcisi olarak
görülen Mıgırdıç Margosyan üretken bir yazar. 23 Aralık 1938’te Diyarbakır’ın
Gavur Mahallesi olarak anılan Hançepek Mahallesi’nde doğan Margosyan, Süleyman
Nazif İlkokulu’nu bitirdikten sonra, anadilde öğrenim görebilmesi için ailesi
tarafından İstanbul’a gönderildi. Öğrenim hayatına İstanbul’da Bezciyan
Ortaokulu ve Getronagan Lisesi’nde devam eden Margosyan, İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Genç yaşlarda edebiyata ilgi
duymaya başladı. 1959 yılında henüz 21 yaşındayken Karagözyan Yetimhanesi’nde
belletmenlik yaptığı yıllarda şair arkadaşı Vartares Karagözyan ile Ermenice
“To” dergisini çıkardı.
1966-1972 yılları
arasında çalıştığı Üsküdar Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde
lisans eğitimini aldığı felsefe grubu derslerinin yanı sıra Ermeni Dili ve
Edebiyatı dersleri de verdi. İlerleyen yıllarda öğretmenliği bıraksa da, Ermeni
dili ve edebiyat çalışmalarını aralıksız sürdürdü. “Marmara” gazetesinde yayımlanan
Ermenice öykülerinin bir bölümü 1984 yılında “Mer Ayt Goğmerı” (Bizim Oralar)
adıyla kitap haline getirildi. 1988 yılında Ermenice yazan yazarlara verilen
Eliz Kavukçuyan Edebiyt Ödülü’nü (Paris- Fransa) aldı. 1992 yılında “Gavur
Mahallesi” adlı kitabı Bebekus Kitaplığı’ndan basıldı. Bu, en çok ilgi gören
kitabı, ilerleyen yıllarda Kürtçe ve İngilizce’ye de çevrildi. 1993 yılında
yakın arkadaşları Yetvart ve Payline Tomasyan, Hrant Dink ve kardeşi Ardaşes
Margosyan ile Aras Yayıncılık’ı kurdu. Eski kitaplarının yeniden basımları ve
yeni kitapları Aras Yayıncılık’tan çıktı. 2006 yılında Türkçe olarak kaleme
aldığı anı romanı “Tespih Taneleri” ilgiyle karşılandı. 2016 yılında son edebi
eseri “Tanrının Seyir Defteri” yayımlandı. 2018 yılında 80. yaş günü
vesilesiyle eserleri özel bir ciltle ve numaralı olarak “Fıllaname” adıyla
okurla buluştu. Aynı yıl, Yusuf Kenan Beysulen, Margosyan’ın hayatını anlattığı
“Gavur Mahallesi” belgeselini çekti.
Roman, öykü ve deneme türünde eserler veren
Margosyan’ın, “Biletimiz İstanbul’a Kesildi” adlı öykü kitabı ilk kez 1998
yılında basıldı. Kitabın kapağında çocuk Margos ve kız kardeşi Anjel bulunuyor.
Margosyan ailesinin o zaman kiracı olarak oturduğu Ağacan Dayı’nın evinin
avlusunda çekilen fotoğraf 1943 yılına ait. Kitapta toplam yedi öykü buluyor. Kitabın
ilk dört öyküsü, yazarın “Mer Ayt Goğmeri” adlı Ermenice kitabında yer
almaktaydı. Diğer üç öykü ilk kez Türkçe olarak kitaplaştı. Margosyan, Türkçe
basım için daha önce Ermenice yazdığı öyküleri orijinallerine sadık kalarak
yeniden yazdı ve yer yer genişleterek değiştirdi.
“Anadili Serüvenim” adlı
ilk öykü Erzincanlı ünlü Ermeni yazar Hagop Mıntzuri’ye ithafen yazılmıştır.
Ermeni taşra edebiyatının ünlü temsilcisi Mıntzuri, Margosyan’ın Diyarbakır
yöresini anlattığı erken dönem öykülerinden “Halil İbrahim”i okuduktan sonra
Marmara’nın 18 Mart 1976 tarihli sayısında Margosyan’a açık bir mektup yazar.
Övgülerle dolu mektupta, “edebiyatı unutma, sabahından çal, gündüzünden çal,
gecenden çal, eserler ver bize” diyerek Margosyan’ı üretmeye teşvik eder.
Margosyan da bu açık mektuba “Anadili Serüvenim” adlı uzun öyküyle cevap verir.
Öykü, açık mektubu
okuduğu zaman hissettikleriyle açılır, anadilde aldığı övgüye anadilinde yanıt
vermek isteyen Margosyan, henüz Ermeniceyi okuyup yazamadığı Diyarbakır
yıllarından başlayarak çocukluğunu, İstanbul’a gidişinin, anadilde eğitim
almaya başlayışının, Diyarbakır’da gavur iken İstanbul’da Kürt oluşunun
hikâyesini duyarlı ve incelikli diliyle kaleme alır.
Kitapta yer alan en
ayrıksı metin, insanın yaradılışı ve cennetten kovulmasının hikâyesini anlatan
öykü olan “Elmalı Balayı”. Tüm kutsal metinlerde, kültürlerde yer alan Adem ve
Havva’nın hikâyesinin Margosyan yorumu, bilmeyen okurlar için Amed isminin
nereden geldiğinin de yanıtı.
Kitapta yer alan öyküler,
ekseriyetle Diyarbakır’da geçiyor. Diyarbakır Ermenilerinin günlük yaşamı, Kürt
ve Türk komşular, Yahudi cemaati, her birinin adetleri, deyişleri, maniler,
camiler, kiliseler, bayramlar ile kültürel dokuyu kayıt altına alıyor. Gavur
mahallesini mesken tutuyor, evlerin, avluların içinde dolaşıyor, kadınların,
çocukların sesi oluyor, yerinde duramayıp sokağa taşıyor, fırın önlerinde ekmek
sırası bekliyor, çeşmelerden su içiyor, Mardin kapısından geçiyor, çarşıdaki
zanaatkarların dükkânlarından yükselen sesleri taşıyor, Dicle nehrinde balık
avlıyor, çimiyor. Tüm köklerini geride bırakanlar gibi Diyarbakır ve İstanbul arasında
kimliğini, anılarını arıyor, bizi de bu yolculuğa dahil ediyor. Tam da bu
sebeple Ermeni taşra edebiyatının son temsilcisi sayılıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder