Hem içimden yazmak geliyor, sayfaları doldurmak hem de iyi de anlatacak bir hikâyem yok ki diyorum. Şu an klavyenin başına geçtiğimde zihnim bana anlatmaya değer bir konum olmadığını, öylesine kelimeleri ardı sıra dizeceğimi fısıldıyor. Bunu yaptığım kimi zamanlarda kimi şaşırdığım kimi beğendiğim metinlere vardığım, o gün, o an oturup yazmasam belki de zihnimin gerilerinden çağırsam getiremeyeceğim, aramakla bulamayacağım metaforlara vardığımdan içimdeki iyimser yanı oturttum omzuma yazıyorum. Bazı yazıların ilk paragraflarının sonradan silineceğini, adımlama taşları gibi o yere, o sona varmak için yazıldığını biliyorum artık. Yazılma anıyla, paylaşma anı arasındaki zaman dilimini... Bu tür iç dökme metinlerinde çoğunlukla geri dönüp içeriğimi yalnızca imla konusunda düzeltiyor ve paylaşıyorum. Eğer otosansür devreye girmiyorsa... Otosansür de çok devreye girmiyor çünkü olaylar ve kişiler değil bahsettiğim; bende bıraktıkları izler, olayların bende uyandırdığı düşünceler, duygular... Yazıyorum çünkü tepkisel davranmak ve zarar görmek yerine bir salma mekanizmasına ihtiyacım var. Düdüklü tencere misali içeride basınç arttığında ben yazarak, kendimi gözetmeye, o içeride biriken basıncı yavaş yavaş dışarıya salmaya çalışıyorum. Yıllar içinde edindiğim en güzel alışkanlığım. Yazmaya rahatlamak için başladım diyebilirim pekala.
Benim ketum, kendimi bırakmayan bir yanım var. Orası çok kemikleşmiş. Evin içinde öğrenilmiş, taklit edilmiş. Yıllar içinde ne kadar konuşmaya ve paylaşmaya başlasam da, ağlamak örneğin çok az yaptığım bir eylem. Çok zor ağlıyorum. Ağlamam ayıplandığı için ya da utandırıldığım için değil. Eskiden ağlardım çünkü. Sonra geldi bu dayanıklılık. Ağlamak durmayı gerektirdiği için ağlayamıyorum galiba. O durma zamanını psikologla görüşürken bile yaşayamıyorum. Tam duygulanıyorum, sesim titriyor, ne zormuş lan ben olmak diyorum o ânın, o deneyimin içinde, hop içimdeki hacıyatmaz devreye giriyor. Anne olduktan sonra gelişti galiba bu yanım. Çok da emin değilim. Bir şeyleri yalnız yapmaya alışmaktan kaynaklanıyor gibi geliyor o yüzden. Ama dediğim gibi çok da emin değilim. Dur şunu halledelim, sonra ağlarım gibi bir hâl. Kullanılmaya kullanılmaya köreldi gözyaşı pınarlarım. Sabah asistanımı gözyaşları içinde buldum. Sevdiği bir yakınının ölüm yıl dönümüymüş. Sahiden çok trajik bir son. Aniden, can yakan, kalp buran. Hiçbir ölümün telafisi yok ama kimisinin tesellisi var.
Babama bakan biri vardı yıllar evvel. Eşinin ölümünü su testisi su yolunda kırılır diye anlatmış anneme. Annem bu kayıtsızlık ya da mesafeli donukluk üzerine şaşırmıştı. Ben şimdi biraz anlıyorum galiba o kadını. Bazen birine bakıyorum, kof seçimlerine. Öykücü beyin devreye giriyor. Kendi sonunu hazırlayan biri canlanıyor kafamda. Kendi özyıkım hikâyesini ince ince işleyen bir roman kahramanı beliriyor gözlerimin önünde. Böyle olacağı belliydi dedirten. Galiba benim de bunu demek istediğim birileri var. Giriş, gelişme bölümlerini yazıp oynadılar, final sezonuna geçirmiştir herhalde hayat bizi. İnsan günün uçuculuğunda her şeyi başlatan o ilk minik tohumu, yanlış adımlamaları, kendi başına ördüğü çorapları göremiyor ya, o yüzden nereye varacak, nasıl patlayacak fırtına bilmiyorum ama hava açmaz bundan gayri ondan da eminim. Hasat zamanını beklemek gibi bir şey. Gidip başında izlemiyorum ama zaman geçecek, bazı şeyler olgunlaşırken bazı şeyler çürüyecek. Ben de hemen herkes gibi kendi seçimlerimden memnunum (belki de en büyük yanılgımız, kendimizi haklı sanma sebebimiz bu memnuniyet), içime siniyor, dolayısıyla hasadımda çürük beklemiyorum, sepetler dolusu tatlanmış ürünler bekliyorum. Dünyanın adil bir yer olduğuna, iyilerin kazandığına, kötülerin kaybettiğine inanmak istediğimden. Gökten üç elma düşmesini, muradıma ermeyi beklediğimden...
Kimsenin başına kötü bir şey gelmesini istemiyorum. Bununla beraber benim yetişkinlik kavramım ve tanımım eylemlerinin, yaptıklarının ve yapmadıklarının sorumluluğunu almakla ilişkili. Rüzgâr eken fırtına biçer diyen de aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemek budalalıktır diyen de haklı. Hepsi geçmişin izinin bugüne düşmesiyle ilgili. Hah bu yazı da buldu, buluşturdu, geçmişin izinin bugüne düşmesiyle olan bağı kurdu. Şimdi çekilebilir, bu yağmurlu günde kahve içmenin tadını çıkarabilirim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder