15 Haziran 2017 Perşembe
14 Haziran 2017 Çarşamba
MUTLU AŞK YOKTUR*
Şebnem İşigüzel'in Duygu Asena Kadının Hâlâ Adı Yok roman ödüllü kitabı GÖZYAŞI KONAĞI Ada
1876 'hüzünlü ama derin karanlığı olmayan' bir aşk hikâyesi.
Osmanlı’da özgürleşme
adımlarının atıldığı 1. Meşrutiyet’in ilanının hemen öncesinde geçen roman,
saray artığı, yalı çıkması bir anne, üç kızı, hala ve evin emektar kalfası
üzerinden kapalı ve muhafazakar bir toplumda kadın olma hâlini anlatıyor. Özel
olan anlatılırken arka planda dönemin siyasi ve toplumsal çalkantıları da
başarıyla yansıtılıyor ve aradan geçen 141 yıla rağmen erkek egemen toplum,
çevre baskısı, otorite, özgürlük gibi pek çok meselede kayda değer bir değişim
olmadığı gözler önüne seriliyor.
Roman, anlatıcı ve olayların ana kahramanı Vuslat Emine’nin ağzından şu
cümlelerle başlıyor:
“1876 yılı baharında gayrimeşru
bebeğimi doğurmak üzere evin erkeklerinden habersiz Büyükada’ya gönderildim.
Yanıma Bedriye Kalfa’yı verdiler. Evin kadınları baba ve ağabeyime küçük bir
hikâye takdim ettiler.”
Vuslat Emine, varlıklı, saraya borç para veren bir
tüccarın üç kızından birisi. Evin kadınları tarafından hamile olduğu anlaşılıp
apar topar Büyükada’ya gönderilmeden önce hayatının en parlak günlerini yaşıyor.
İyi bir eş bulabilmesi için evde eğitim almasına müsaade ediliyor, piyano
çalıyor, Fransızca konuşabiliyor, annesi ve kız kardeşleriyle sık sık dışarı
çıkıyor, evlerinin duvarlarını yağlı boya tablolar süslüyor, fotoğraf
çektiriyor, İtalyan sefiresiyle komşuluk yapıyor, yaz günleri Büyükada’da gizli
koylarda ecnebiler gibi yüzüyor, devrin kadınlarına göre daha özgür, daha rahat
bir hayat sürüyor. Bir gece merak duygusuyla erkeklerden sakınılmayan
cinselliği tadıyor ve hamile kalınca zorunlu sürgün hayatı başlıyor. Bebeğin
doğumunun ardından başına neler geleceğinden habersiz, endişe içinde adaya
giden, hayata tutunmanın, yeniden başlamanın yollarını arayan genç kadının
yaşadıklarını, başına gelenleri, aile yaşantısını, evin bireylerinin özellikle
de kadınlarının birbirinden ilgi çeken ve merak uyandıran hikâyelerini genç
kadının tuttuğu günce üzerinden okuyoruz. Hamileliğin ortaya çıkmasıyla dayak
yiyen, tehdit edilen nihâyet evden uzaklaştırılan genç kadını adada da zor günler
bekliyor. Tecrit olanca hükmüyle sürüyor, zaman zaman kilit altında tutuluyor,
ölüm korkusu ve tehditi altında yaşamaya devam ediyor. Emine Vuslat, tüm bu
olumsuz şartlara rağmen, umut etme ve
hayata bağlanma dürtüleri güçlü, birey olma konusunda ayak direten, kendisine
reva görülenlere dayanan genç bir kadın olarak karşımıza çıkıyor ve hiç
ummadığı bir anda aşkı tadıyor. Siyasi nedenlerle kaçak olarak adada saklanan Mehmet
içtenlikle Emine Vuslat ve yeni doğan bebekle bir aile kurmak istese de kahramanın geri dönebileceği bir evi
ve ailesi olamayacağı, yerine yenisinin kurulamayacağını seziyoruz.
İşlerin yolunda gitmeyeceğinin ilk habercisi köşkün
saçaklarını mesken tutan kırlangıçların yuvalarının sökülüp atılması oluyor.
Kırlangıçlar çaresizce yuvasını ararken Vuslat Emine ile Bedriye Kalfa arasında
geçen şu diyalog, içimize şüphe tohumlarını ekiyor.
“Onların
yuvalarını sen bozdun!”
“Olmayacak iş yapmışlardı çünkü
sizin gibi.” s.35
Vuslat Emine'nin akıbetinin kırlangıçlardan farklı olmayacağının, aniden karşısına
çıkan Mehmet'in kilit rol üstlenerek hikâyeyi mutlu sona çeviremeyeceğinin
ipuçlarını görmek mümkün.
“Ben kimseye saadet getirmedim Mehmet. ... Senin
denizin ortasında, o güzelim dalyan kulübesinde kurduğun gizli saklı hayatı
yıkmaktan korkuyorum. Kaçak olduğunu öğrendikten sonra o kulübe gözüme
İstanbul’un bağrında yükselen Kız Kulesi gibi göründü.” s. 104
“Belki de bir sepette üzümlerin arasına saklanmış
gelen yılanın, felaketin benim? Kim bilir?” s.105
GÖZYAŞI KONAĞI Ada 1876 bize ilk satırlarından itibaren mutlu bir hikâye anlatmayacağını ima ediyor ancak içinde yakıcı bir karanlık da barındırmıyor. Zira Vuslat Emine devrin kadınlarının hayli ötesinde bilinçli, sorgulayan, özgürlüğünü arayan, en müşkül durumunda dahi birey olma, kendi olma çabasını elden bırakmayan, yaşama sevinci coşkun, yılmayan bir karakter. Yaşadıklarını, başından geçenleri irdeleme, toplumun kadınlar üzerinde oluşturduğu baskıyı, kadının kadına yaptığını doğru okuyabilen ve eleştirebilen bir karakter.
“Şu hayatta zamanla erkeklere
benzeyen kadınlar kadar felaket şey yoktur. Bir erkek gibi düşünür ve düşkün
bir kadın karşısında gerçek bir erkek gibi hareket ederler. Bunlar öyleydi
işte. Erkeklerin en büyük kötülüğü kadınları kendilerine benzetmeleridir. Oysa
kadın kendi cinsi içinde, kadın gibi kadın olarak hür ve serbest olmalı. Kafam
yumurta gibi kırılmamıştı anlaşılan. Yoksa bütün bunları düşünemezdim.” s. 125
Yazar, kahramanının genç yaşına ve içinde yaşadığı
kapalı topluma rağmen bunları yapabilme imkânını görece eğitimli olması, aldığı
Fransızca, piyano, kompozisyon derslerinin yanı sıra annelerinden iyi birer
zevce olmak için aldığı nasihatlere bağlayarak kahramanını inandırıcı kılmaya
çalışıyor.
“İçimde okumaya, öğrenmeye karşı hep
bir merak olmuştur. Hatta anlatmaya, yazmaya! Hoyrat ellerin yazdıklarımı
bulup, yakıp yırtıp yok etmeyeceğini bilsem yazardım. Çünkü tek bir insanın
bile şu âlemde yaşadıkları unutulmamalı. Yaşadıklarımız ne olursa olsun hatırlanmalı.
Yaşadıklarımız bilinmeli. Bizim göremeyeceğimiz zamanlarda bile bu dünyadaki
fani maceramız dile gelmeli. Bizden sonrakiler ne yaşadığımızı bilmeli.” s. 134
“Annem güzel sohbet etmemizi
isterdi. Bunu iyi bile kadınlardan bize ders aldırmıştı. Buna rağmen sohbet
etmeyi bilmezdik. Şimdi bir su gibi çağlayıp anlatırken fark ediyorum bunu.
Meğer ahenkli sohbet için karşındakini sevmek, beğenmek, değer vermek, ilgi
duymak, merak etmek gerekirmiş.” s.189
“… annem ‘Daldan dala konar gibi
anlatmayın, ipek dokur gibi anlattıklarınızı birbirine bağlayın,’ derdi.” s. 198
Finale doğru giderken, sırrın açığa çıktığı,
Emine Vuslat'ın hikâyesinin dilden dile dolaştığı, zamanında mevki ve
para sayesinde açılan kapıların bir bir yüzüne kapandığını görüyoruz.
Toplumun iki yüzlülüğünün, kadının üzerindeki baskının, bu baskıya ortak
olan erkekleşen kadınların anlatıldığı bu bölümlerde yazar, anlatıcının içinde bulunduğu topluma göre daha eğitimli bir birey olduğu, sezgilerinin yüksek olduğu ima etse de anlatıcıdan şüphe duymamıza, zihnimizde “Kim konuşuyor burada?” sorusunun uyanmasına engel olamıyor. Anlatıcının sesine yazarın sesinin karıştığı bu bölümlerde dahi, anlatıdan alınan keyif azalmıyor. Merak duygusu, giderek çözülen düğümler, 1. tekil
şahsın içten ve güçlü anlatımı, bizi sıkı sıkı avcunun içine alıyor, erkeklerin gölgesine ve erkekleşmek zorunda kalan kadınlara direnen genç bir kadının özgürleşme ve hayatını yeniden inşa etme çabasını hayranlıkla izliyor, Emine Vuslat'ı güçlü kadın kahramanlar arasına yerleştiriyoruz.
* Bu yazı 8/6/2017 tarihinde Ekmek ve Gül web sitesinde yayımlanmıştır.
* Bu yazı 8/6/2017 tarihinde Ekmek ve Gül web sitesinde yayımlanmıştır.
8 Haziran 2017 Perşembe
MASKE
Bembeyaz ince elde
Sımsıkı tutulan bir maske
Yüzünde her zaman bir maskesi vardı
Maskeyi hafifçe tutan bileği
Sanki bu iş için yaratılmıştı.
Ama bazen
Hafifçe sarsılıyordu,
Titriyordu maskeyi tutan parmakları
Yıllar geçti ve ben hep merak ettim
Ama çekindim sormaya
Sonra bir gün
Dayanamadım
Bakıverdim maskenin arkasına
Hiçbir şey yoktu
Hiç...
Yüzü yoktu yani...
O artık
Yalnızca bir eldi...
Bir maske tutan
Zarafetle
Yazarı bilinmiyor
Bu şiir Marshalll B. Rosenberg'in Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili kitabından alınmıştır.
Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili
Remzi Kitabevi
Çeviren Lalegül Hümaşah Ergun
1 Haziran 2017 Perşembe
NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM?(36)
Okuduğum o öyküyü uzun yıllar
unutamadım. Daha ilk satırında vurulduğum, sarsıldığım, bende yazma isteği
yaratan o öyküyü. Eski, yırtık iki kapak arasında, karalanmış, sararmış
sayfaların birinde. Yazarının adını aklıma mıh gibi çaktığım. Anton Çehov. Daha
on dört yaşındayım. Ortaokul bunalımlarıyla geçen bir yıl. Evde, eskilerin
arasında elime geçen, okunmak için yaz tatilini bekleyen bir kitap. Çehov
öyküleri seçkisi. İçinde, Köpeğiyle Dolaşan Kadın adlı bir öykü. Okumaya
doyamadığım.
Aslında, düşününce,
unutamadığımın o öykü olmadığını anlıyorum. Onun konusu, kahramanları, nasıl
yazıldığı falan değildi unutulmayan. Bende başlattığı okuma, yazma, yaratma
hazzıydı. İşte ben o hazzın, giderek tutkuya dönüşen o sevdanın peşinden koştum
yıllar boyunca.
Ne oldu o öyküyü okuyunca?
Daha ilk okumada, neydi onda beni bunca etkileyen? Neden ben o öyküden sonra
yazmaya, dahası öykü yazmaya sevdalandım? Bu soruların bir yanıtı yok. Bunlar
açıklanabilecek şeyler değil. Tek bildiğim, onunla başlayan yangının başka
öykülere sıçrayarak bugün bile devam ettiğidir.
Arkasından Sait Faik geldi. İpekli Mendil. Sırılsıklam
aşk dedikleri belki de bununla başladı. Türkçe öğretmenimizin ispirto kokulu
teksir kağıdına bastığı, mor mürekkeple yazılı o öyküyü satır satır ezberleyene
dek okuduğum zaman. Sonra Yaşar Kemal’in
Pis Hikaye’si. Refik Halit Karay’ın Yatık Emine’si. Sabahattin Ali’den Hanende
Melek… Yarım kalan ders defterlerinin sayfalarına okuduklarıma benzetmeye
çalıştığım öyküler yazmamla başladı belki de öyküyle olan fırtınalı aşk hikâyem.
Yazmak… Hem kendinin dışında
bir yapıyı inşa etmek sözcük sözcük hem içine kendini ve dünyaya dair bildiğini
sandığın her şeyi katmak. Hem içinde var olmak hem dışında var etmek o muazzam
yapıyı.
Yazmak…Sesin yetmediği her
anda yazıya dönüşmek. Parmak uçlarından başlayıp tüm bedenini sözcüklere
bulamak. Küçücük boyunla ve yetişmeyen ifadenle devleştiğini sanmak büyülü bir
aynada.
Yazmak… Boğulur gibi olduğunda
dünyanın kör katı gerçekliğinde, düşten, rüyadan, sanrıdan yepyeni bir dünya
yaratmak ve en az yaşadığın dünya kadar gerçek olduğunu görmek hayretler
içinde.
Belki de tutulduğum buydu. Bu
coşkun sele kaptırdım kendimi ve uzun yıllar sadece yazdım. Sonra nasıl oldu
da, dosya içlerinde, defter sayfalarında kabaran öyküler basılıp çoğaltılarak gözler önüne
serildi? Belki biraz da bundan söz edebilirim.
İlk öykülere duyulan sınırsız
güven ve ilk gençliğin gözü karalığı olmasa bu serüven de başlamazdı herhalde.
Yazdıklarımın eksiğini gediğini bilmeden, ne olduğuna dair hiçbir fikrim
olmadan, öykü gönderdiğim dergilerden gelen yanıtlarla kendime bir yol açmaya
çalıştığımı hatırlıyorum. Sayfalarda adımı görememenin yarattığı hayal
kırıklığını da. Bir yerlerde bir şeyler
aksıyordu ama neydi?
Bunu bulmanın yolu yazmaya
devam etmekten geçiyordu. Birkaç kez daha bir yerlere çarpıp geri dönmekten.
Aslında her defasında bir adım daha atmış oluyordum ileriye doğru. Sözcüklerim,
üzerlerindeki acemilik zarını yırtmaya, olgunlaşıp gövermeye başlamıştı
sanırım. Öyküler olması gereken kıvama neredeyse kendiliğinden geliyor,
anlatmak istediğimi söylemenin farklı yollarını bulmakta daha keskin bir zihne
sahip olmaya başladığımı fark ediyordum. Ustalaşmaya doğru giden yol diyorlardı
buna. Yazdıklarımı, usta işi, diyerek sanırım övüyorlardı. Ben bu söylenene çok
da kulak asmıyorum.
Bir işte ustalaşmak mümkündür
elbette. Ama bu iş yazmak olunca bunun çok daha zor olması gerektiğini
düşünürüm hep. Aklımda durmadan biçim değiştiren, ele gelmez, tanımlanamaz,
civa gibi kaygan yapısıyla bir öykü duruyorken, ben her defasında onu kağıda
sözcük sözcük işlemenin zorluğu karşısında acemi duyuyorum kendimi. Yazdığım öykülerin dergilerde görünür olmaya
başlamasından bu yana geçen yirmi küsur yıla, yayımlanmış dört öykü kitabına
rağmen nasıl yazar oldum başlığındaki yazar sözcüğü beni tedirgin ediyor. Hele
oldum sözcüğü başlı başına sıkıntılı bir durumu ifade ediyor benim için. Çünkü ben, yazar olmayı istediğim, bu hayalle
yatıp kalktığım zamanlardaki heyecanımı, bu hedef için canla başla çabalama
enerjimi kaybetmedim. Biliyorum ki
yaptığım ve yapmaya devam edeceğim o hal her ne ise, ancak bu itkiyle
devam edebilecek. Yazar oldum, dediğim anda biten bir düşü ve gerçekleşen her
düşün payına düşen hayal kırıklığını katmak istemiyorum bu yolculuğa.
Yazar olmak varılacak bir
menzil değilmiş zaten, yıllar sonra bunu anladım. Hiç bitmeyen bir hayalin
sürdürdüğü bir yol haliymiş. Üstelik yürümeye çalıştığınız düz bir yol da
değil. İnişlerinin, çıkışlarının, engellerinin ve sapaklarının olduğu zorlu bir
yol. Böyle olduğu için de o yolda olma hali her geçen gün büyük bir tutkuya
dönüşüyor. Aşmak ve varmak için de çok daha fazla uğraşa gereksinim duyuluyor.
Ben bu hayali ve bu uğraşı seviyorum.
Bir şeyler olduysa,
olabiliyorsa, adım ne olursa olsun öykü denen o eşsiz yapı beni de içine
alabildiyse bu elbette okuduğum kitaplar, yazılmış başka öyküler sayesinde
oldu.
BERNA DURMAZ
BERNA DURMAZ
31 Mayıs 2017 Çarşamba
30 Mayıs 2017 Salı
24 Mayıs 2017 Çarşamba
İLK KİTAP DOSYASI
Kitap yayımlandıktan sonra geçen zamanı iyi değerlendirdiğimi düşünmüyorum. Ne dilediğim kadar yazabildim, ne de okuyabildim. Geçen zamana hayıflanmak istemiyorum gene de. Bir Çin atasözünün dediği gibi: Bir ağaç dikmek için en iyi zaman yirmi sene öncesiydi. İkinci en iyi zaman ise şimdi.
Şimdiyi elimden kaçırmadan başlamak istiyorum. Kendi köşemde oturup okumak, yazmak, biriktirmek, bir bütünlüğe ulaşmasını beklemek... Artık yazı köşem de var malûm, küçük bir oda. Kitaplar, yazı masam, kitap okumak ve misafir geldiğinde ağırlamak için yatak da olabilen bir çekyat. Çoğu zaman kucağımda bilgisayar salonda takılsam da, dağınıklığımı çalışma odamda bırakmaya uğraşıyorum. Ne kadar gayret edersem edeyim düzenli tutamıyorum. Masanın, koltuğun üzerinde kitaplar, defterler...
Dün akşam çalışma odamda, kanapenin üzerinde oturuyordum. Kucağımda bir şiir kitabı vardı. Günde on beş dakikamı şiir okumaya ayıracaktım. Öyle karar almıştım, haftada bir gün annemle kahve içmeye çıkacak, bir gün Deniz ile dolaşacak, bir gün de kendimi gezdirecektim. Beden farkındalığı atölyesine gidiyordum her salı ama bu sayılmaz diye düşünüyordum. Ve kendime fazladan vereceğim iki üç saatin hesabını yapıyordum. Kızım yanıma geldi. Koltuğun üzerinde çizdiği resmi buldu. Heyecanı, yüzüne, gözlerine yansıyordu.
Şimdiyi elimden kaçırmadan başlamak istiyorum. Kendi köşemde oturup okumak, yazmak, biriktirmek, bir bütünlüğe ulaşmasını beklemek... Artık yazı köşem de var malûm, küçük bir oda. Kitaplar, yazı masam, kitap okumak ve misafir geldiğinde ağırlamak için yatak da olabilen bir çekyat. Çoğu zaman kucağımda bilgisayar salonda takılsam da, dağınıklığımı çalışma odamda bırakmaya uğraşıyorum. Ne kadar gayret edersem edeyim düzenli tutamıyorum. Masanın, koltuğun üzerinde kitaplar, defterler...
Dün akşam çalışma odamda, kanapenin üzerinde oturuyordum. Kucağımda bir şiir kitabı vardı. Günde on beş dakikamı şiir okumaya ayıracaktım. Öyle karar almıştım, haftada bir gün annemle kahve içmeye çıkacak, bir gün Deniz ile dolaşacak, bir gün de kendimi gezdirecektim. Beden farkındalığı atölyesine gidiyordum her salı ama bu sayılmaz diye düşünüyordum. Ve kendime fazladan vereceğim iki üç saatin hesabını yapıyordum. Kızım yanıma geldi. Koltuğun üzerinde çizdiği resmi buldu. Heyecanı, yüzüne, gözlerine yansıyordu.
"Al, bu senin olsun. İçine saklamak istediğin resimleri koyarsın."
Gittiğim
eğitimlerden birinde aldığım üzerinde otel amblemi ve ismi olan basit,
karton dosyalardan biriydi. Etkilendiğini görebiliyordum.
"Anne içinde bir sürü kâğıt varmış," dedi çıkardıklarıma bakarak.
Son vurucu darbeyi yapmak ister gibi "Önemli değil, onlara bir başka yer bulurum sonra," dedim.
Odasına
koştu. Şiir kitabı kucağımdaydı hâlâ. Ayaklarımı uzattım. Rastgele bir sayfa açtım. Dizelerin içine giremedim bir türlü. Ulana ulana
bir çocuk romanına dönmesini umduğum metni düşündüm. Yazmaya başlayabilmenin heyecanı ve mutluluğuna korku karıştı kısa sürede. Gözlerimi kapatıp düşünmeye koyuldum. Bu şekilde ne kadar zaman geçti
bilmiyorum. Deniz geldi. Elinde dosyayı tutuyordu. Kapağını açtı. Her
iki kapağın içine daha önceden çizip sakladığı resimleri yapıştırmıştı,
yan yana, alt alta, rengârenk, ışıl ışıl parlıyordu. Bir noktasından
kartona tutturulmuş kâğıtlar, dosya hareket ettiğinde kanatlarını çırpan
kelebekler gibiydi. Koştu, bir A4 kâğıt getirdi. Sayfanın solu,
yukarıdan aşağı kelimelerle doluydu. Al, at, ak, an, ad, ata, ala, ama...
Sayfanın en üstünde kocaman harflerle kendi adı yazıyordu: Deniz G.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


