4 Kasım 2026 Çarşamba

Derin İzler: 3

29 Ekim

Yine aklımda hiçbir fikir olmaksızın geçtim yazı masasına. Bugün 29 Ekim. Ne çalışıyor ne çalışmıyor gibi, ortada bir hâller. Sabahı boş bırakmıştım. Camlar silinecekti. Çünkü üç yıl önce iş yerimin pencere camlarına yaptırdığım buz folyolar inanılmaz yıprandı. Çizilmesi bir yana, bir pencere ağustos sıcağında unutulmuş gibi kahverengiye çaldı ve her gün gözüme batmaya başladı. Yaz aylarının başında fark ettim neredeyse yanık, kahve görüntüyü. Telefonda yapan reklamcıyla konuştuk. Kerelerce. Üç yıl içinde bu kadar yıpranması sebebiyle farklı uygulama önerisi sordum. Oydu, buydu derken geçenlerde ofise gittim. Fotoğrafları gösterdim. Yüzeydeki kahverengi lekelenmeler, derin izler, yol yol soyulmalar karşısında o da şaşırdı. Maliyetine yenilemeyi önerdi. 

Bu sabah hasta yazmadım o yüzden. Hem dedim, camlar silinsin, bu işlem için hazırlansın, hem de kızımla geniş geniş kahvaltı yapayım okullar da hazır kapalıyken. Sabah temizlikçi de gelmemiş. Hastaymış. Yağış beklentisi de gözünü korkutmuş olabilir. Evde kalayım, soğuğa maruz kalmayayım, dinleneyim diye düşünmüştür. Ben geldikten sonra da birkaç hasta iptal etti mi? Bir dikiş aldım, bir mum dikey boyut... İki hastanın arasında da boşluk olunca. Cem Akaş söyleşisi dinledim Youtube'ta. Birinde Müge İplikçi'nin konuğuydu, diğerinde Yekta Kopan'ın. Edebiyata hâkimiyeti, bütüncül bakışı, kendi metinlerine oyunsu yaklaşımına bir kez daha hayran kaldım. Tuttum Y romanını indirdim bilgisayarıma. Bugün, yarın okursam belki TDB Dergi'nin yeni sayısına yazar, yetiştiririm. Çok üzücü ve erken bir kayıp. Yokluğu sahiden derin iz bırakacak. 

                                                                       *

2 Kasım 

Perşembe günü biraz yazmaya başlamış ancak gerisini getirememiştim. Hâl böyleyken her gün bir paragraf yazar, ilerletirim diye düşünmüştüm. Ancak hayat izin vermedi. 

4 Kasım

Hafta sonu Cem Akaş'ın Ofelya romanını okudum. Hakkında da bir yazı hazırladım. Cem Akaş, başka yazarların metinlerinden kendi özgün yapıtlarını üreten bir yazardı. Hamlet oyununda Ophelia'ya biçilen aşkından deliren genç kadın tiplemesine itiraz edip yeniden yazdığı bu romanı da severek okudum. Anlatı, genç Hamlet'in Wittenberg'e okumaya gitmesiyle başlıyor. Ophelia erkek kılığında orada öğrenim görmeye başlıyor ve kendi yolunu buluyor. Bir yerden sonra yazgısı Shakespere'in yazdıklarıyla örtüşüyor. İster istemez. Ama sahne arkasında kalan bu yeniden yazım sahiden keyifli bir okuma deneyimi sunuyor. Yazım TDB Dergi'de yayımlanınca buraya da alacağım. Şimdilik bu kısacık notla geçeyim. 

Bu parçalı yazıları temaya bağlamam gerekirse;

Efendim sıradan görünen gündelik eylemler bizi biz yapan, yolumuzu açan, kimi zaman da kapayan (insan sırası gelir kendini de sabote eden bir varlık neticede) adımlar, hayatım dediğimiz yolu oluşturan da bu adımlar, onların bıraktığı izler... Her hayat derin bir iz bırakır. İlerlerken olmasa bile yolun sonunda geri dönüp baktığımızda o bıraktığımız izlerin neyi, nasıl etkilediğini görürüz. Ben de dün gönüllülük esasıyla çalıştığım bir topluluk içinde haksızlığa uğradığımı, çabamın, sözümün görmezden gelindiğini düşündüğüm için bir çeşit manifesto yazdım ve istifa dilekçemi verdim. Çalışma arkadaşlarım hemen arayıp konuştu, üzüntülerini dile getirdiler, dinlediler. Şimdilik istifayı askıya aldım ama bir yandan da düşünüyorum. Haklı mıyım? Haksız mı? Onlara da dediğim gibi, "küstüm, oynamıyorum" demiyorum ama bazı kararların biraz daha derinlemesine tartışılması, daha gerekçeleriyle açıklanması gerekiyordu. Bu olmadığı için kendimi engellenmiş ve önüm kesilmiş gibi hissettim. Bu dilekçeyi yazarken tepkimin büyük olduğunun da farkındaydım. Dolayısıyla oraya bir derin iz bıraktım. Söylenmemiş gibi olmayacak bunu da biliyorum. Belki artık yavaş yavaş geri çekilmem, mevcudiyetimi bir dönem daha sürdürmemem gereken bir yer, emin değilim. Ama seçimle geldiğim ve görev sürem bitmediği için sanırım bir süre daha devam edeceğim. Ve yeniden bakacağım ileride. Dün beni istifaya getiren kararı algılama şeklimde haklı mıyım? Bunu önümüzdeki hafta içinde anlayacağım somut bir olay olacak. Şu an bilmediğim, hepimiz için belirsiz olan, birlikte oy kullanacağımız bir seçimle ilgiliydi bu karar. İkiye bölündük. Çoğunluk kararıyla alınan karar benim seçeneğim değildi. Ben de istifa ettim. Böyle bakınca çocukça görünüyor olabilir. Hangi kararın bizim oluşumun lehine olduğunu zaman gösterecek. Burada benim kafamı kurcalayan şey, ilkeli mi davranıyorum, yoksa kendi doğrum yok sayıldığı için, yeterince konuşup onları ikna edemediğim, öngörümün gerçekleşeceğine inandığım ve lehimize sonuçlanacak bir şeyden mahrum kalacağımız için ayak mı diretiyorum? Kendi stratejime tutunduğumu fark ettim dün. O noktada da içim çözüldü aslında. Sonra bu yaz beni çok rahatsız eden, bayağı gündemime bomba gibi düşen, her şeyi tarumar eden durumu düşündüm. Aslında her şey gördüğüm gibi mi? Doğru olduğunu sandığım şey sahiden de doğru mu? Karşımda bunun doğru olmadığını söyleyen kişi, güvenilir görünmese de, gerçeği mi dile getiriyor? Ve ben doğru olduğunu sandığım için mi köpürttüm? İşin içine duygularımı ve düşüncelerimi fazla mı karıştırdım? Sorular, sorular... Kendimize verdiğimiz her yanıt, içimizdeki her güçlü inanç, önümüzdeki tahtaya bir çivi çakmak gibi. Yanlışlıkla çakıldıysa ve çıkartsak bile izi kalıyor. Ben şimdi kendi gerçek bildiğim yargılarımı aldım karşıma. Soruyorum. Gerçek neydi?



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder