29 Ekim 2026 Perşembe

Derin İzler: 2

Raymond Carver'ın "Tüyler" öyküsünü bilir misiniz? Yolunuz Beliz Güçbilmez eğitimlerinden geçtiyse "Katedral" kitabında yer alan bu öyküyü, onun kafası dağınık, dili sası, bir kadını ancak güzelse ve saçları uzunsa sevilesi gören Jack'i bilirsiniz. Carver'ın onların karşısına çıkardığı çift, güzellik normlarına uymaz ama uyumludurlar. Birbirlerine emek veren, geleceğe dair kurulan hayallerini bir bir gerçekleştirerek Jack ve karısının evliliğinin karşısında bir zıtlık dünyası yaratır ve oradan bir anlam doğar bizim için. 

Dün bir arkadaşımla buluşmuş, oturuyor ve dertleşiyor, görüşmediğimiz zamanlarda olanı biteni birbirimize aktarıyorduk. Arayı kapatıyorduk anlayacağınız. Sohbetimize özne olan bir er kişisinin bildiğin Jack olduğunu fark ettim birden. Beliz Hoca'nın Jack kötü bir anlatıcı sözleri çınladı kulaklarımda. Onu Raymond Carver ile karıştırmayın nasihati. O anlamıyor, biz anlıyoruz açıklamaları... Anladım sahiden Jack var karşımda. Anlatsam anlamayacak. Üstelik ben onu anlattıkça, içim kararıyor, ışığımı kaybediyorum, içimdeki güzellikler, iyilikler siliniyor o anlığına, kalın, kapkara bir gölge çöküyor, derin izler bırakıyor. Let it go, girl! dedim kendi kendime. Arkadaşım buna benzer bir şey dedikten hemen sonra. 

                                                                        *

Ortak karar almak üzere bir araya geldiğimiz çevrimiçi bir görüşmeye kulak misafiri oldu kızım. Benim siyaset yapmak için fazla iyi olduğuma karar verdi. Araya giremediğimi, söylemem gerekenleri teke tek konuşmalarda daha iyi aktardığımı söyledi. Ve taktik verdi. Yarın tek tek ara onları ve konuş. Kızımın verdiği ödevi yapar mıyım bilmiyorum ama sabah tam da benim söylediğim durumun doğruluğu açığa çıktı. Karar aşamasında mevcut durumu değerlendirmek için sözlere bakıyoruz. Ve bazen aynı durum için her kafadan bir ses çıkıyor. Kim dürüst, kim manipülatör anlamak zorlaşıyor. Sezgilerime güvenmeye, dürüstlüğüne, sözüne inandığım kişileri seçmeye çalışıyorum. Doğru kişileri seçebilmenin ferahlığıyla başladım güne. Çünkü aksi, derin iz bırakıyor. Yanlışı gözlerinin içine baka baka doğruymuş gibi lanse edenler, ancak sen buna inandığında kendi konumunu sağlamlaştıranlar, itibar kazananlar stratejisini yanlışın yayılmasına güç ve emek harcayarak yapıyorlar. İhtiyaç duyduğum şey, şeffaflık, sahici dürüstlük. Bununla çok sınandım son yıllarda, sert sınavlardan geçtim,  izleri kaldı. 

                                                                      *

İz deyince ilk aklıma gelen, yara olmuş onu fark ediyorum yazarken. Bir önceki yazının teması da yaralardı. İz sadece olumsuz, acı veren bir deneyimle anılmamalı. İmplant yaparken önce bir iz bırakıyorum kemiğe örneğin. O küçük izi takip ederek yuvayı hazırlıyorum. Kemiği inceliyorum, komşu ve karşıt dişleri, anatomik boşlukları, bir plan yapıyor ve bir iz koyuyorum. Sonra onu takip ediyorum. Bu, bir patika açmaktan farklı değil. Sık ormanın içinde gidip gelmek için iz bırakıyor hayvanlar, insanlar. Bir güvenli geçiş alanı bırakmak için doğaya bırakılan bu iz, güvenliğimizi sağlıyor. Bir yara değil, tam tersine yara bandı, güvenlik hattı. Sizin güvenliğiniz, esenliğiniz için inşa ettiğiniz patikalar hangisi? Hangi izleri bırakıyorsunuz, mutluluğunuz, huzurunuz için? Birlikte düşünelim mi?

Yazmak örneğin, bloğun içine yazdığımız her kelime, her cümle bizden, durduğumuz yerden haber veriyor. Virgül, ünlem, nokta gibi noktalama işaretleri metnin ritmini belirliyor, onlar bile bir iz, bir işaret. Harflerden ibaret bir kalabalığı hangi hızla okuyacağını bilmek, yazarın duygu durumumuza eşlik etmek için bıraktığı izleri dikkate almak, bir pusula olabilir pekala. Kendi okurluk deneyimini korumakla beraber ritmi belirlemeyi kolaylaştıran bu işaretler, anlam bütünlüğü sağlayabilir. Okurluk kısmı böyle. Yazarlık kısmı çok daha keyifli. Yazar olarak gününden, gündeminden, zihninde toplananlardan parçalar çıkarmak, benim için hayatın içinde güvenli patikalar açmak ve o patikaları korumak gibi bir şey. Yazmazsam eğer, kendi düşüncelerimin içinde boğulabilirim. Sarmaşık gibi boynuma dolanabilir, beni nefessiz bırakabilir, gözlerimin gördüğü tek şey yapraklar, koyu yeşil, dolanık yapraklar olabilir. Yaprak görmekten, bütünü kaçırabilirim. 

Yazmazsam eğer, kendimi düşüncelerimden ibaret sanabilirim. Gördüklerimin yarattığı izler olan  düşüncelerimle ışık hızıyla şekillenen tahminlerimi, varsayımlarımı gerçeğin ta kendisi sayabilir, ilerlemek yerine yerimde sayabilirim. Kendimi bir kar küresinin içine hapsedebilir, bitmeyen bir salınımın içinde üzerime yağan yoğun, sütsü karışımın içinde gözlerim netliğe bakmak yerine bir ihtiyarın kataraktlı görüşüne dönebilir. Yazmak benim için bu yüzden önemli. Artık tek bir basılı kitabım olmayacağını bilsem bile buraya yazmayı sürdürmek, elimi yüzümü yıkamak gibi basit bir fiziksel aktivite gibi. Oradaki gibi gözlerimin açılmasını istiyorum, netliği. Yazmak, kalbimi sıkıştıran, aklımı bulandıran karışıklıkları bir bir sistemden atıyor, tıkanıklık riskini azaltıyor. Yazmak, benim için kolesterol hapı gibi, aspirin gibi bir şey anlayacağınız. Düzenli kullanılması gerekiyor.

Yürümek de benzer bir eylem. Ayağa kalkmak ve yürümek, bazen bir yerden bir diğerine varmak için maksatlı. Bazen sadece gezinmek için. Bazen hayatta kalmak için. Bazen tarafını seçmek için. Ayağa kalkmak, karar vermek ve yer değiştirmek. En sevdiğim mottolardan biri: İki ayağın var. Kalk ve yürü. 

Yürümekten sahiden keyif alıyorum. Doğa içinde yürüyüşlerim sınırlı, kısıtlı. Güzel elbette ancak hayatın yoğun temposu içinde çok alan açmıyorum buraya. Benimki daha çok şehir yürüyüşleri, kordonda. Martıları, gemileri, bulutları, eğer geceyse şehrin ışıklarını, tarihi yapıların ışıklarını izleyerek yürümek... Çoğu tek başıma, bazen bir arkadaşımla, kimi kulaklarım çıplak, kimi kulaklığın içinden sevdiğim ezgiler yükselirken. Her adımda bacaklarımın açıldığını hissetmek, esnemek, ilerlemek, dünyaya izlerimi bırakmak, ben varım, buradayım demek gibi bir şey. Hem bedenimi rahatlatıyor hem zihnimi. Yazmak gibi, havalandırıyor içerisini, zihnimin çekmecelerini düzenliyor. O yüzden yürüyerek bıraktığım izleri seviyorum. Koşmak, farklı bir deneyim, orada düşüncelere pek yer yok. Nefesimi düzenlemek, nabzımı kontrol etmek, bedenimi sakatlamamaya çalışmak her adımı fark etmek, kendimi kollamak, beni orada o anın içinde tutuyor. Yürürken düşüncelere kolaylıkla kapılırken, çağrışımlar zinciri içinde yuvarlanırken koşarken sadece koşma eylemiyle ilgilenebiliyorum. Nefesimi takip ediyorum. Etrafı izliyorum. Bazen ne bok yemeye geldim, çok yoruldum diyorum ama genellikle orada oluyorum. Zihnim şimdide kalıyor, geçmişe dönmüyor, geleceğe savrulmuyor. Bir zaman sonra hormonların da etkisiyle şahane bir haz geliyor. 

                                      *

Bu satırları günün erken saatlerinde bir boşluğumda yazdım. Sonra birkaç hasta baktım. Çelenk koyma törenine gittim. Cem Akaş'ın vefat haberini gördüm. Oğlunun ani ve apansız kaybının ardından elektronik sigaranın zararına çektiği dikkat, beş yıldır kanserle mücadele ediyorum, ne kadar zamanım kaldı bilmiyorum ama eşimle beraber buna dikkat çekeceğiz demesi, o gencecik, pırıl pırıl çocuğun yüzü içimi sızlatmışken bugün onun vefat haberini almak hayli üzücü. Eminim herkesin aklından aynı şey geçti. Oğlunun kaybına yüreği dayanmadı. Eşine sabır ve dayanma gücü diliyorum. Çok büyük bir acı. Durup durup aklıma geliyor. Baba oğul yapacakları, dünyayla paylaşacakları ne çok güzellik vardı kim bilir. Hepsi yarım kaldı. 

                                         *

Bugün astrolojiden anlayan bir arkadaşım yay yılımda olduğumu söyledi. Temmuza kadar beni bekleyen güzel olasılıkların varlığından dem vurdu. Dilerim haklıdır. Çünkü artık güzelliklerin, neşenin damgasını vurduğu, izini düşürdüğü günlerden, aylardan geçmek istiyorum. Bu yazı da böyle bitsin. Geceye izi düşsün. 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder