25 Ekim 2026 Pazar

Derin İzler: 1

Beklenen gün geldi. Hep gelir. 

Neslihan Derin İzler başlıklı yazı dizisinin ilk yazısını paylaştı. Gökyüzünün dönemsel durumunu, bireyler üzerindeki etkisini anlattı. Nerelere dokunacağımızı gösterdi. Onun kendi iç yolculuğunun ilk adımını okumak, davet ettiği yeri görmek beni bir duraksattı. Derine doğru ilerlemek her zaman huzurlu, sağaltıcı bir eylem değil çünkü. Birinin seni omuzlarından bastırması gibi, bu esnada nefes alma içgüdüsüyle suyun üstüne çıkmak istemek gibi, engellendiğinde çırpınmak gibi, kontrolü geri kazanmak istemek gibi, karanlığa çekilmek gibi. Öyle tatlı bir aşağı süzülme hali değil her zaman. Zor, zorlu.

Nereden başlayacağımı, ne yazacağımı sahiden bilmiyorum. Bedenime, zihnime derin izler bırakan olayları, travmaları düşünebilirim. Bir diş kaybetmek bile derin bir iz sayılmaz mı. Dayanağını, desteğini kaybeden dokuların yavaş yavaş yer değiştirdiğini, eğildiğini, büküldüğünü, fonksiyonunu kaybettiğini görmüyor muyum yıllar boyu? O tahribatı telafi etmek için bakmıyor muyum? Çalışmıyor muyum? Bazen bir hastanın ağzına bakıyorum, filmine. Susuyorum. Fark ediyorum, yılların yarattığı tahribatı. Telafisi olmayan eksikliklerle kariulaşıyorum kimi zaman. Doğru kelimeleri arıyorum, doğru yöntemleri... Beden kayıt düşer diye bir kitap aldım yıllar evvel. Okumadım henüz. Yazarıyla bir çevrimiçi seminer olacakmış önümüzdeki aylarda. Katılır mıyım bilmiyorum. Kendimi, insan ruhunu anlama, yolculuğuma eşlik etsin, kavrayışım derinleşsin diye aldığım yığınla kitap var. Hevesle alıyorum. Kapağını açmıyorum bazen. Sayfaları çeviremiyorum. Kurgu dışı okuyamıyorum diye genelleyip sıyrılıyorum işin içinden. Hâlâ ve en çok insan hikayelerini seviyorum. Olay örgüsüne kapılıp gideyim, hayatın belirsizliğinin aksine başı sonu belli olan bir kurmacanın içine yerleşeyim istiyorum. Gerçek dünyanın vermediği tesellemeyi oradan alayım istiyorum. Seviyorum bu yolu yürümeyi, sayfalar arasında kaybolmak, kendi derin izlerine bakmaktan daha kolay. 

Bedenimde ameliyat izleri var. Evladımı almak için doktorun attığı o uzun kesi örneğin. Kırmızı, hissiz, eğri büğrü bir skar dokusundan yeniden hissedebilen tene dönüşmesini izledim yıllar boyu. Dokunuyorum ama his gelmiyor hali tam ne zaman geçti bilmiyorum. Şimdi ince, cılız, soluk bir çizgi. Vücudumdaki herhangi bir çizgi gibi. Oysa doktor oradan daldırdı ellerini, çıkardı bebeğimi rahmimden, verdi en tatlı hediyemizi. O derinliğe inmeden alamayacaklarımız var. Derinden, gizli olandan, saklı olandan çıkan hediyeleri düşünün. O derinliğe inmeden kazanamayacaklarınızı. Bir inciyi bırakabilirsiniz derinde, bir istiridyenin kabuklarının içinde. Ya bir bebeği, bırakabilir misiniz onu içeride? Onu gün ışığıyla kavuşturmak sancılı, ağrılı, içeride bırakmak ise imkansız, ölümcül hatta. Diyeceğim o ki, içeride keşfedilmemiş cevherler olarak bıraktığımız inci taneleri var. Bırakmak bir seçim. Seçim olmayan zorunlu doğumlar, ört bas edilemeyenler, kusar gibi gün ışığına çıkanlar... 

Dün bir sofradaydım. Arkadaşım kulağıma fısıldadı. Rahatsız olduysan yer değiştirelim diye. Sonra da güldü. Nedir senin bu sarhoşlardan çektiğin diye. Karşılarında bir hikaye anlatıcısı olduğu bilgisi ve sezgisi mi, kibarlığım mı bilmiyorum ama sahiden maruz kalıyorum bazen bu öykülere. İpi kopup dağılan boncuk taneleri gibi sökülüyor insanlar karşımda. Belki iyi dinlediğimden, sessizce ve yargısız. Dinlemenin yolu kayıtlı bende. Güven hissi baki. Kendime eşliğim daha sert oysa, öyleydi en azından, eskiden, daha eskiden. Kocaman kocaman yargı etiketleri, yük ettiklerim, utançlarım, dile getiremeyişlerim, bir taş olup bağrıma oturmalar... Her travma iz bırakır, her suskunluk, her haksızlık, engellenme iç huzursızluk, çatışma yaratır. Vücudu tamir eden, büyümeyi sağlayan o eşsiz mekanizma, sarsılır, aldanır, bölünür bir hücre, bir hücre daha, çöker, toplanır, toplaşır, çığ gibi büyür, büyür, bir nohut tanesi olur, yerleşir sinene. Aman kimse üzülmesin, dur şurayı da şöyle edeyim, böyle bükeyimcilerin hastalığı belki. Belki ekspres hat, hayatını yeniden yazmak için. Ben o durağa gittim. O trene bindim. İzi sağ mememde. Öğrenmek ve değişmek uzun bir yol. Bu kitlenin bana öğreteceği şey, stressiz bir hayat diyerek çıktığım kapının, attığım eşiğin beni fırlattığı yer ise hayli ironik. Hayat iyi bir öğretmen. Ama zihnindeki kalıplaşmış yargılardan kurtulursan yoldaki sembolleri okuyabiliyorsun ancak. Bindiğim ekspres trenin içinde on yıllar geçirmem işte bundan. O sembolleri okuyabilecek zihin açıklığına gelmem zaman aldı. Doğru gözlükleri taktım ve gözlerimin önündeki pus dağıldı. Yol berraklaştı ya da bana öyle geliyor. Çünkü doğru gözlüğü takana kadar insan göremediğinin de farkına varamıyor. İşte size ilk derin izimin hikayesi. Bir pazar sabahı, yataktan çıkmadan, giyinmeden, üzerinde hiç de düşünmeden, destursuz ve sansürsüz yola çıktım. Harfleri, kelimeleri avcumun içine sığan küçücük ekrana aktardım. Vira bismillah diyelim o zaman. Çünkü derin izler, denize ağ atmak gibi. Bu çıkanlar ilk parti. Yeniden sarkıtacağım suyun derinliklerine. Bereketiyle gelsin diye. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder