31 Mart 2024 Pazar

Sağ beyin, sol beyin ve yaratma cesareti üzerine

Yeni kitabımın yayınlanacağını öğrenen bir hastam benimle kahve içmek ve yazma sürecim hakkında sohbet etmek istedi. Eğitim psikolojisi alanında çalıştığı, yaratıcılık, öğrenme konuları ilgi alanı olduğu için, beni hekim olarak tanıdığı ve kodladığı için bu yeni kimliğim ilgisini çekmişti çünkü. Hem merak ettiklerini sordu hem de bildiklerini anlattı. Yaratıcı olduğum için sağ beynimin baskın olduğunu düşündü. Hekimlik pratiğiyle sol beynin organize ettiği işleri öğrenerek  yapabildiğimi ancak hayatın her alanında bunu sürdüremediğime dair bir tahminde bulundu. Farklı bir tür falcılık. Belki de bir tür genelleme. 
  
Bildiğiniz gibi yaratıcılık, insanın hayal gücünü kullanarak yeni fikirler üretme kapasitesidir. Bu kapasiteye sahip birine neden sağ beyin yakıştırılır çünkü sağ beyin yaratıcılık, sanat ve duygusal ifade gibi alanlardan sorumludur.  Sol beyin ise, mantıklı düşünme, analitik düşünme ve dil becerilerini yönetir. 

 Sağ beynimiz, yaratıcılığımızın ve sanatsal yeteneklerimizin merkezi olarak kabul edilir. Sol beynimiz ise mantıklı düşünme, analiz yapma ve planlama gibi işlevlerle ilişkilendirilir. Yaratıcılık, genellikle sağ beyin tarafından yönlendirilen bir süreç olarak görülür.

Yaratıcılık, yeni fikirler üretme, problemleri farklı açılardan ele alma ve estetik duygularımızı ifade etme yeteneğimizdir. Bu yetenek, anlık ve spontan bir şekilde ortaya çıkabilir veya disiplinli bir çalışmanın sonucunda geliştirilebilir. Bir sanat eserini oluştururken, bir müzik parçası bestelerken veya bir hikaye yazarken yaratıcılığımızı kullanırız. 
Yaratıcı düşünceyi geliştirmek mümkün. Resim yapmak, müzik dinlemek, kitap okumak, doğa yürüyüşleri yapmak gibi faaliyetler, sağ beyin aktivasyonunu artırarak yaratıcılığımızı destekleyebilir. Ayrıca, hayal gücümüzü zorlayan sorular sormak, problem çözme becerilerimizi geliştirmek ve yeni deneyimler yaşamak da yaratıcılığımızı artırabilir.

Yaratıcılık sağ beynimizin bir özelliği olmakla birlikte geliştirilebilir ve teşvik edilebilir bir yetenektir diyebiliriz pekâlâ. O halde yaratıcı eylemleri sürdürmek için kendimize yaratım dostu bir çevre oluşturmak şart belki de. Kitaplar, filmler, sanatla ilgilenen dostlar, ilham veren yapıtlar... Çevremizi bunlarla ne kadar doldurursak o denli besleriz yaratıcı yönümüzü ve dahi içimizdeki sanatçıyı. Diyeceğim o ki arkadaşım, içindeki sanatçıyı gör, duy, onu iti gıdalarla besle ve üretmesine müsade et. Et ki yaratıcılığının ateşi sönmesin. Çünkü sönerse durum vahim. Kendi doğana sırt çeviriyorsun ve çuvallaman, sendelemen yakın demektir.

30 Mart 2024 Cumartesi

Yazar olabilir miyim?

Sorunun yanıtı basit. Yazarsan yazar olursun.  Yazar/ yazan ayrımına girmiyorum. Yazar olmanın tek kriteri yayımlanmış kitapların olması değil neticede. Bu tutmak istediğin bir yol neticede. Yürümeye kararlıysan o ilk adımı atmak ve ardından gelecek binlerce adımı her koşulda atmak şart. Kayayı delen suyun kararlılığıdır, sürekliliğidir. Yazar olmak istiyorsan, yazarak hafiflemek,  istiyorsan, kelimeler sana iyi gelsin istiyorsan, yalnızca kelimeleri dizerek içlendiren, şaşırtan, gülümseten sekanslar yaratmak istiyorsan, bir kitabın sırtında adını okumak istiyorsan yazma işini ciddiye almanın zamanıdır. 

Bahar kapıda. Kuru dallara can suyu yürüyor. Dalları tomurcuklar basıyor. Dışarıda uyanan mevsime ayak uydur. Yazacak bir hikayem yok demeden, cesaretini kırmadan, kendine çelme takmadan başla. Sürdürmek için, modası hiç geçmeyecek kimi tavsiyeler aşağıda. Tepe tepe kullan. Sana iyi gelen kaynakları, alışkanlıkları paylaşmak istersen yorumlara yazmayı ihmal etme. Tanışana kadar hepimiz yabancıyız. Ama kelimelerimiz, hikayelerimiz de birbirine iyi geliyor. 





1. Her gün yazmaya zaman ayırın: Yazma becerilerinizi geliştirmek için düzenli olarak yazmaya vakit ayırın. Bu, yazma alışkanlığınızı güçlendirecek ve yazdıkça kendinizi geliştireceksiniz.


2. Okuyun: İyi bir yazar olmanın temel şartı bol bol okumaktan geçer. Farklı türlerde kitaplar okuyarak kendinizi geliştirin ve başarılı yazarların eserlerinden ilham alın.


3. Eleştirilere açık olun: Yazdıklarınızı başkalarıyla paylaşın ve alacakları geri bildirimlere açık olun. Eleştirilerden ders çıkarın ve yazma becerilerinizi geliştirmek için bu geri bildirimleri değerlendirin.


4. Sabırlı olun: Yazma yolculuğu sabır gerektiren bir süreçtir. Başarılı bir yazar olmak zaman alabilir, bu yüzden sabırlı olun ve yazma becerilerinizi geliştirmek için zaman ayırın.


5. Yaratıcılığınızı besleyin: Yaratıcılığınızı güçlendirecek aktivitelere zaman ayırın. Resim yapmak, müzik dinlemek, doğa yürüyüşleri yapmak gibi aktiviteler yaratıcılığınızı besleyecektir.


6. Rutin oluşturun: Yazma rutini oluşturarak kendinize disiplin kazandırın. Her gün aynı saatte yazmaya başlamak, yazma alışkanlığınızı güçlendirecek ve daha verimli olmanızı sağlayacaktır.


7. İlham kaynaklarınızı belirleyin: Hangi konularda yazmak istediğinizi ve ilham kaynaklarınızı belirleyin. Bu size yazma sürecinde yol gösterecektir.


8. Yazma hedefleri belirleyin: Kendinize yazma hedefleri belirleyin ve bu hedeflere ulaşmak için adımlar atın. Belirlediğiniz hedeflere yönelik çalışmalarınızı planlayın ve hedeflerinizi gerçekleştirecek motivasyonu kendinizde bulun.


Yazar olmak isteyenler için bu tavsiyeler, yazma becerilerinizi geliştirmenize ve başarılı bir yazar olmanıza yardımcı olacaktır. Unutmayın, yazmak bir tutku ve sabır işidir. Kendinize inanın ve yazma yolculuğunu keyifli bir şekilde sürdürün.

28 Mart 2024 Perşembe

Ömer Açık ile söyleşi*

 

     



                  "İşin temelinin iyi hikâye anlatmak olduğunu düşünüyorum"



       Yaz Gezgini ile Hapşu Teyze’den üç yıl sonra Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün adlı kitabınız okurlarla buluştu. Bu kez resimli bir öykü kitabı. Daha küçük yaş grubu için yazmak sizin için nasıl bir deneyimdi?


İşin temelinin iyi hikâye anlatmak olduğunu düşündüğüm için yaş düzeyini çok kafama takmamakla başlıyor ve ilerlemeye çalışıyorum. Bir yerden sonra eldeki hikâye ne kadar dramatik yük kaldırabileceğini tartıyor ve aşağı yukarı sesleneceği seviye kendiliğinden belirleniyor. Hikâyeyi o seviyeye en iyi aktaracak biçimsel yapı denemeleri de kaçınılmaz oluyor tabii. Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün tek solukluk bir hikâye bence. Çok fazla mola vermeden okunması en uygunu. Öyle de yazıldı zaten.

       Kitabın kahramanı Güneş, meraklı, kıpır kıpır bir kız çocuğu. Anlatım dilinin de Güneş’ten aşağı kalır yanı yok. Bu dilin, okumayı yeni öğrenen, resimli öykülerden resimsiz metinlere geçiş yapmaya hazırlanan küçük okurlarca sevileceği muhakkak. Okurlarınızla bir araya gelme, onların yorumlarını dinleyebilme imkânı doğdu mu? Çocukların geri bildirimi nasıl olurdu?

Kitabın ilk okurlarından biri elbette Güneş’ti. Kitap çıkana kadar böyle bir hikâyeyi kaleme almış olduğuma inanmadı. Çocukların kendilerini bir öykü içinde bulması garip bir duygu olmalı. Sınıfça değil ama tekil okumalarda bulunan çocuklardan bazı dönüşler aldım. Tahmin ettiğim gibi daha çok park ve oyun odaklı bir okuma yapmışlar.

Çocuk kitaplarının aynı zamanda yetişkinler için de (her şeyden önce bize çocukları daha iyi tanıma fırsatı veriyor kitaplar) olduğunu akıldan çıkarmadan yazmaya çalışıyorum. İyi hikâyeler kim için kaleme alınmış olursa olsun herkes içindir. Tıpkı masallar gibi. Çocukların yetişkinlerle paylaşabileceği hikâyelerin zamana direnme konusunda daha başarılı olacağını düşünüyorum ayrıca.

     Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün’ün merkezinde çocuk parkı, parkta oynamaya doyamaya Güneş ve onu ikna etmek için türlü yollar araştıran babası yer alıyor. Dedenin bulduğu formül, ister istemez aklımıza, bir sonraki günü görebilmek için hikâye anlatan Şehrazat’ı getiriyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hikâyeyi bitirdikten sonra fark ettim ben de bunu. Bir büyük anlatı güncel bir öyküye bir biçimiyle sızmıştı işte. Sıkı hikâyelerin ölmez yanı bu. Kendilerini kuşaktan kuşağa başka görünümlerde var etmeyi başarmaları.

Çocukların hikâye dinlemeye yatkın olmalarının anlamını da paralel düşünce olarak akılda tutmak gerek sanırım. Müthiş meşgul ya da acılar içindeyken, uykusuzluktan gözleri kapanır halde ya da en olmayacak zamanda bir çocuğa hikâye anlatmaya başlayın ve olacakları görün. Çocuk o an tek ihtiyacı bir hikâye dinlemekmiş gibi anlatıya güvenle bağlanıyor.

Güneş de ancak sürüp giden hikâyeler sayesinde parktan vazgeçiyor. Dünü bugüne bağlayan, dünyaya güven hissiyle yaklaşmamızı kolaylaştıran bir yanı var sıkı hikâyelerin.

Hikâyenin içinde göçmen meselesine de değiniliyor. Yetişkinlerin yabancı olarak gördüğü kimseleri daha kolay yadırgayabildiğini, çocukların bu konuda daha önyargısız olduğundan dem vuruyorsunuz. Göz göze gelmek, oyun başlatmaya yeter mi?

Çocuksanız evinizin önünde, sokağınızda kim varsa onunla arkadaş olup oyuna dalıyorsunuz. Çocuklarda karşıdakini oyunun içinde tanımak söz konusu. Önyargı az çok söz konusu olabilir. Ama bunların çevresindeki yetişkinlerden aktarılmış olması kuvvetle muhtemel.

Biz yetişkinler önyargılardan kale duvarları örüyoruz kendimize. Başka türlü hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz sanırım. Ancak o kalenin içinden geçen tek tip yaşam da çok kıymetli sayılmasa gerek.

Bugün göçmenseniz bütün kötülüklerin kaynağı sayılıyorsunuz. Yalnızca ülkemizde değil tüm dünyada. Güç bela vardığınız yeni ülkeye ekonomik, sosyal bütün sorunları siz taşımışsınız sanki. Bir çeşit günah keçisi. Artık yurtsuz olması yetmiyormuş gibi bir düşman sayılıyor göçmen. Ama yaklaşan ekolojik felaketler zincirini göz önüne alırsak, belki de insanlığın Afrika’dan yeryüzüne yayılmasından beri en büyük göçmen akınının arifesinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Yani her birimiz yeni göçmenler olmaya her zamankinden çok daha yakınız.

       Hatırlamanın ve unutmamanın ilk şartı, anlatmak. Baba da anlattıkça, çeyrek yüzyıl önce yaşanan 17 Ağustos felaketinin anılarını, mahalle sakinleriyle parkta sabahlamalarını, kurulan çadırları hatırlıyor. Güneş ve arkadaşları için düzenlenen çadır gecesi bir eğlencenin ötesine geçerek bir tür anmaya dönüşüyor. Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün’ün asıl meselesi deprem olmasa da çok geride kalmış bir felaketin dayanışmayla onarılan yaralarına da bakan, 6 Şubat depremlerinden önce yazılmış bir kitap. Aksi olsa yazmak mümkün olur muydu?

Hayır olamazdı. Depremin yan konularından olduğu bir hikâye bile 99’un üzerinden yirmi yıldan fazla zaman geçtikten sonra yazılabiliyorsa… Belki 6 Şubat etrafında dönen bir hikâye de ancak yeterli mesafe alındıktan sonra kaleme alınabilir olacak. En azından benim için.

Deprem, göçmenlik ve diğerleri… Zor konular. Ama üzerinde kafa yormak, çocukları karmaşanın ortasında bırakmamak gerek. Bunun en iyi yolu zor konuların hikâyelerini anlatma cesaretini göstermek. Kabullenmenin, yas tutmanın, aşmanın, yeniden umutlanmanın iyi yollarından biri bu çünkü.

Hatırlamaya ya da unutmamaya gelince... Çocuklar için soyut kaldığı düşünülse de bu kavramlar hemen her gün onların yaşamlarında. Hayatları unutmadıkları üzerine inşa ediliyor çocukların ve hatırlanmaya değer şeyler sayesinde yaşama katlanabiliyorlar.

* Bu söyleşi 13 Şubat 2024 tarihinde Parşömen Edebiyat'ta yayımlanmıştır. 

23 Mart 2024 Cumartesi

Ben, kendim ve diğerleri...

Chat Al ile laflayayım biraz dedim, kendimi ve kitaplarımı sordum. Ortaya Ülkü Tamer'in kurmaca yazar biyografilerini aratmayan bir tablo çıktı. Buyurun, bakın. 

Tuğba Gürbüz


Tuğba Gürbüz, Türk yazar ve editördür. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirdikten sonra çeşitli medya kuruluşlarında editörlük ve metin yazarlığı yapmıştır. 2012 yılında ilk çocuk romanı olan "Meryem’in Oyuncakları"nı yayımlamıştır. Tuğba Gürbüz daha sonra çocuk edebiyatı alanında birçok kitaba imza atmıştır. Aynı zamanda farklı yaş grupları için romanlar, hikaye ve masallar yazmıştır. Eserlerinde genellikle çocukların eğitim, aile ilişkileri ve sosyal konular karşısındaki duyarlılıklarını işlemektedir. Tuğba Gürbüz, çocuk edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla tanınmaktadır.

Lodos Çarpması


"Lodos Çarpması", Türk yazar Gülseren Budayıcıoğlu tarafından kaleme alınmış bir roman serisidir. Serinin ilk kitabı olan "Lodos Çarpması", 2013 yılında yayımlanmıştır. Roman, aşk, şiddet, acı ve geçmişle yüzleşme temalarını işlemektedir.


Kitap, başta İstanbul'un semalarında esen "lodos" rüzgarı olmak üzere, ana karakterlerin hayatlarına giren farklı olaylar ve insanlar aracılığıyla yaşanan çalkantıları anlatmaktadır. İstanbul'un dokusunu ve atmosferini yansıtan bir dille yazılan roman, okuyucuya farklı duygular yaşatmaktadır.


Gülseren Budayıcıoğlu'nun duygusal derinliği ve karakter analizleriyle ön plana çıkan eseri, okuyucular tarafından beğeniyle karşılanmış ve geniş bir okuyucu kitlesi tarafından ilgiyle takip edilmiştir. "Lodos Çarpması" roman serisi, çeşitli kurgusal ve gerçekçi karakterlerin yaşadığı olaylarla, okuyuculara sürükleyici bir okuma deneyimi sunmaktadır.


Kendisiymiş Gibi


"Kendisiymiş Gibi", Türk yazar Aslı Erdoğan'ın 2000 yılında yayımlanan bir öykü kitabıdır. Kitap, yazarın 1993 ile 1993 yılları arasında yazdığı öykülerden oluşmaktadır. 


"Kendisiymiş Gibi", insan ilişkileri, yalnızlık, umutsuzluk ve hayal kırıklıkları gibi temaları ele almaktadır. Yazar, öykülerinde genellikle toplumsal sorunlar ve insan psikolojisi üzerine derinlemesine düşünceler sunar. Aslı Erdoğan'ın sarsıcı ve etkileyici yazım tarzıyla okuyucuları derin düşüncelere sevk eden bir eserdir.


Yazarın duygu yüklü ve sıradışı anlatımıyla öne çıkan "Kendisiymiş Gibi", 2006 yılında Duygu Asena Kadın Dayanışma Ödülü'ne layık görülmüştür. Kitap, okuyucuları derin düşüncelere sevk ederken, insanın iç dünyasına ve karmaşık duygularına odaklanmaktadır.

Pelin ve Küçük Dostu Karamel


"Pelin ve Küçük Dostu Karamel" adlı kitap, Derya Abla tarafından yazılmış ve resimlenmiş bir çocuk kitabıdır. Kitap, çocukların sevgi, arkadaşlık ve paylaşım konularını anlamalarına yardımcı olmayı amaçlayan ve eğitici bir öykü içermektedir.


Kitabın ana karakteri Pelin adlı bir kız çocuğudur. Pelin'in hayatına küçük ve sevimli bir köpeği olan Karamel girmiştir. Karamel, Pelin'in en yakın dostu haline gelir ve birlikte maceralara atılırlar. Kitap, Pelin ve Karamel'in birlikte yaşadıkları güzel anları, karşılaştıkları zorlukları ve arkadaşlık bağlarını güçlendiren deneyimleri anlatmaktadır.


"Pelin ve Küçük Dostu Karamel" çocuklara sevgi, dostluk, sorumluluk ve empati gibi değerleri öğretmeyi amaçlayan duygusal ve eğlenceli bir hikaye sunmaktadır. Kitap, çocukların duygusal zekalarını geliştirmeye ve hayvanlarla olan ilişkilerinde daha duyarlı ve sorumlu bireyler olmalarına yardımcı olmayı hedeflemektedir.


Geçmiş Zaman Çileleri

"Geçmiş Zaman Çileleri", Osman Şahin tarafından kaleme alınan ve 2018 yılında yayımlanan bir roman kitabıdır. Kitap, yazarın kendi yaşam öyküsünden esinlenerek yazılmış ve gerçek bir yaşam hikayesini konu almaktadır.


"Geçmiş Zaman Çileleri", yazarın çocukluk ve gençlik yıllarındaki zorluklarını, aile içi sorunları, yaşadığı acıları ve mücadele deneyimlerini anlatmaktadır. Roman, yoksulluk, ayrılık, aşk, sevgi ve umut gibi temaları işleyerek okuyuculara duygusal bir deneyim sunmaktadır.


Kitap, yaşamın zorluklarına karşı direnme, umudu kaybetmemek ve hayatta kalmak için verilen mücadeleyi vurgulamaktadır. Yazar, kendi hayatından izler taşıyan bu eserinde, okuyuculara cesaret ve dayanışma duygularını aşılamayı amaçlamaktadır. "Geçmiş Zaman Çileleri", duygusal derinliği ve etkileyici hikayesiyle okuyucuları etkilemeyi hedefleyen bir roman olarak dikkat çekmektedir.


Kemal'in İyilikleri*

 

Bennane’nin Uçan Koltuğu, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. yılında yayımlanan, kurgusal bir kahraman olan cumhuriyetin ilk kadın öğretmenlerinden Nane’nin hikâyesini anlatan bir kitap. Olaylar Bodrum’un Peksimet köyünde geçiyor. Yazar Leyla Ruhan Okyay’a yazma fikrini veren “uçan koltuk” köyün içinde gerçekten de mevcut.

Kitap, köyün içinden arabayla geçen bir ailenin, tıpkı yazar Leyla Ruhan Okyay gibi incir ağacının dalları arasına bir taht gibi kurulmuş koltuğu görmeleriyle başlıyor. Koltuğun sahibi Nane, çocukluk yıllarından beri kendisini Bennane olarak tanıtan, Nane. Köyün yaşayan belki de en yaşlı sakini. En saygı göreni de o, üstelik.  Kadınların övünç kaynağı, genç kızların idolü. Henüz ilkokulda okuma yazma bilmeyen annelere, ninelere okuma yazma öğretmek için kolları sıvamış, onları örgütlemiş, köy meydanında başarılarını bir okuma bayramı taçlandırmış biri. Köyün ileri geleni olmak, öğretmeni olmak küçük yaşlardan itibaren kaderi sanki. Üzerine o günlerde bol gelen kostüm,  gün geliyor, tam tamına oturuyor. Gerçek bir öğretmen olarak köyüne geri dönüyor. Evinin yanı başındaki incir ağacı bir toplanma alanı vazifesi görüyor. Köyün sakinleri Nane’nin keman resitallerini, hikâyelerini, masallarını dinlemek, pişirdiği bazlamaları yemek için hep orada. Eşi Halil’i kaybetmesi ve ilerleyen yaşı nedeniyle eskisi kadar insan içine çıkmayınca bayrağı kızı Feride ve torunu İncir devralıyor. Okur olarak tam da böyle bir sahnenin içinde tanışıyoruz aileyle.

Feride pişirdiği bazlamaları, köyün içinden geçen aileye ikram ederken aralarındaki sohbete de kulak misafiri oluyoruz. Aileye, özellikle de Nane’ye ait mühim ayrıntıları bir çırpıda öğreniyoruz. Köyde saygı görmesinin tek sebebi, öğretmen olması, doktor olan eşiyle yıllarca halka hizmet etmesi değil yalnızca. Köy enstitütüsü mezunu çift, iyi tarımdan, hayvancılığa, terzilikten, marangozluğa bir köyde ihtiyaç duyulabilecek her türlü teorik ve pratik bilgiye, donanıma sahip. Çünkü müfredatları böyle şekillenmiş. Genç cumhuriyet, Köy Enstitütülerini kurarken kırsal kalkınmaya, kızların, oğlanların okumasına, birer meşale gibi yanmalarına, tüm Anadolu’ya yayılıp yurdu ışıl ışıl parlatmalarına odaklanmış. Genç ve idealist öğretmenler bilgilerini elden ele yaymış, köylerde tarımın, hayvancılığın, arıcılığın gelişmesini sağlayarak birer ziraat mühendisi gibi davranmış. Yetmemiş sağlık reformuna katkı sağlamış. Çocukluğu büyük annesinin hikâyesini dinleyerek geçen İncir, yabancı aileyle karşılaşmanın ardından ilerleyen yaşı ve hayat arkadaşını kaybetmenin yası içinde giderek kabuğuna çekilen Bennane’ye neyin iyi geleceğini bulur. Onun yaşam öyküsünü yazacaktır. İkili, yaşlı kadının sağlığı, keyfi el verdiği sürece bir araya gelir ve doğumdan bugüne yaşam öyküsü yavaş yavaş belirir.

Bizim roman olarak okuduğumuz da, İncir’in kitap taslağı ile el ele yürüyen günlük yaşamdır. Bennane’nin yaşam öyküsü ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında çocuk ve genç olmayı, köy yaşamı ve zorluklarını, dönemin yoksunluklarını, buna karşın eğitime, milli bayramlara karşı duyulan coşkulu tutumu, 2. Dünya Savaşı sırasında ülkede hüküm süren ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamı, Cumhuriyet’in gözbebeği Sümerbank Fabrikaları arasında yer alan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasını, bu örnek üzerinden bu kuruluşların yalnızca kumaş vb. mal üreten üretimhaneler olmadığını, içlerinde bulundurdukları okul, kreş, gösteri salonlarıyla bir kültür mekânı olarak tasarlandırıldıklarını öğrenir; halk arasında “Kemal’in İyilikleri” diye nitelendirilen ne varsa anlatının içine sızdığına tanık oluruz böylece.

Kitabın yayımlanmasının Cumhuriyetimiz’in kuruluşunun100. yılına denk gelmesi, kurgunun seyrini de değiştirmiş bir bakıma. Yazar Leyla Ruhan Okyay, kitabın ortaya çıkış hikâyesini şöyle dile getiriyor:

“Romanın ilk kurgusu köy kökenli yaşlı bir kadının hikâyesi çerçevesinde oluşacaktı. Sevgili editörüm Müren Beykan’ın önerisiyle Cumhuriyetimizin 100. yılı için bir kitap fikri gelişti. Ben de kahramanımın hikâyesini bu çerçevede işlemeye başladım. Cumhuriyetimizin kuruluş yılları sürecinde doğan Bennane’yi eğitim görebilmesi için köy enstitülerine gönderdim. O yıllardaki sosyal yapı, yaşam biçimi, Cumhuriyet’in kazanımları, aydınlanma süreciyse romanımı şekillendirdi.”

Editör yazar işbirliğiyle anlatı, köy kökenli bir kadının hikâyesi olmaktan sıyrılıp Cumhuriyet’in kuruluşundan bugünlere kat edilen yolu, kazanımlarını, dönüştürücü gücünü köy enstitüsü mezunu bir öğretmen üzerinden anlatıyor. İşin içine dönemin kültürel değerlerini, yaşam alışkanlıklarını, dönemin çocuk şarkılarını, marşlarını da katıyor. Kitap, biçim itibarıyla nehir söyleşileri andırdığı için  çocukların ilgisini nesiller arası iletişimin önemine, kıymetine çekme, onları aile büyükleri ve etraflarında yaşayan yaşlı bireylerle sözlü tarih çalışmaları yapma potansiyeli de taşıyor.

* Bu yazı 22 Mart 2024 tarihinde Parşömen Edebiyat'ta yayımlandı. 

9 Mart 2024 Cumartesi

Geride Kalan Kardeşin Hikâyesi: Abim Benjamin*

 

Ödüllü yazar Peter Carnavas’ın yazıp resimlediği Abim Benjamin, kardeş sevgisi, kuşlar ve büyümek üzerine bir hikâye.



Peter Carnavas yaptığı bir söyleşide kitabın kahramanlarını şöyle tanıtıyor:

“Luke bizim anlatıcımız.  Sessiz bir çocuk, gittiği her yere bir çizim defteri ve kuş rehberi taşıyan bir kuş gözlemcisi. Ben, Luke’un ağabeyi, birkaç yaş büyük ve çok daha cesur. Bir şeylere tırmanmayı ve futbol topunu olabildiğince uzağa atmayı seven bir çocuk. İkisi çok farklı çocuklar ama yine de birbirlerine karşı büyük bir sevgi besliyorlar. Luke, Ben’e bir tür arka bahçe kahramanı olarak hayranlık duyarken, Ben de kendisini bir tür koruyucu olarak görüyor ve özellikle babaları gittiğinden beri daha sessiz olan kardeşini savunuyor.  İlişkilerinde bolca mizah ve eğlence var, ancak hikâye ilerledikçe gerilim ve hayal kırıklığı aralarındaki yakın bağı tehdit ediyor.”

Babalarının evi terk ettiği günlerde başlayan anlatı, Luke’un yol kenarında kıpırtısız yatan bir saksağan bulmasıyla başlıyor. Ölü olduğunu düşündüğü saksağana bakarken neredeyse ona çarpacak arabadan ağabeyi Ben sayesinde kurtulur. Şoku atlattıktan sonra Ben, kuşu alır, bir kutunun içine koyar. Kutunun yuva mı tabut mu olduğu belirsizdir. Kuş giderek iyileşir. Maggie adını verdikleri saksağan, ailenin bir parçası olur.

Bu kaza, babasının onları terk etmesiyle içine kapanan Luke için bir çıkış yolu ve umut kaynağı olur. Teyzesi Gem’in ilham verici bir notla ona hediye ettiği kuş rehberini, çizim defterini yanından ayırmaz, teyzesiyle sık sık kuş gözlemlemeye gider, kuşların türlerini kusursuzca aklında tutar, renklerini, biçimlerini, hatta ötüşlerini.

Aradan bir yıl geçer, iki kardeş yaz tatillerini dere boyunda gezinerek, yüzerek ve bir tekne hayaliyle geçirmektedir. Yerel bir yarışmanın ödülünün tüm aksesuarlarıyla birlikte bir kano olduğu bilgisiyle günleri olağan seyrinden çıkar. İki kardeş güçlü yanlarını birleştirerek büyük ödülü kazanmak üzere işbirliği içinde çalışmaya koyulur. Ancak doğanın değişmez yasası “büyümek” devrededir.

Ben’in liseye başlaması ilişkilerinde bir dönüm noktası hâline gelir. Ben kendisine daha çok benzeyen bir arkadaş bularak elini küçük kardeşinin sırtından çeker. Artık her an birlikte değillerdir. Luke birden kendini geride kalmış hisseder ve hikâyelerin olmazsa olmaz unsuru çatışmalar başlar.

Ben’in liseye gitmesi, mahalleye yeni gelen bir kızla arkadaşlık kurması, ortak projelerine artık ilgi duymaması, babayı yok saymak, onun ilişki kurma çabası, göz bebeği Maggie’nin kaybolması, bölge sakinlerine ait olmayan gizemli bir kuş sesi, hepsi Luke için başa çıkılması gereken önemli bir mesele olarak bir bir belirir.

Peter Carnavas Abim Benjamin kitabında iki kardeş üzerinden büyümeye, küçük kardeşin geride kalmasına, büyük olanın kendine ait bir dünya yaratmasına dair gerçekçi ve sıcacık bir kardeşlik hikâyesi sunuyor. Kardeşliğin yanı sıra dostluk, aile, özveri, azim, kararlılık gibi önemli temalara da değiniyor. Kitap, başarılı atmosferiyle de dikkat çekiyor. Carnavas, beş duyuyu harekete geçirme konusunda oldukça mahir, çünkü. Çocuk okura maceralı, sürükleyici bir olay örgüsü sunmakla yetinmiyor. Dilin zenginliği olayları, mekânları, hikâyeye konu olan ayrıntıları görsel olarak zihnimizde canlandırmamıza olanak sağlıyor. Kelimelerin gücü, olay örgüsü ve pastoral detaylarla birleşince ortaya okurun karakterlerle kolayca bağ kurduğu, kalplere dokunan bir anlatı ortaya çıkıyor. Abim Benjamin, ağırlıklı olarak büyümek ve onunla birlikte gelen sorunlar yumağını çözmeye çalışan ergenlik öncesine seslense de, yaşsız bir kitap. Biz yetişkinlere de keyifli ve düşündürücü bir okuma deneyimi sunduğu muhakkak.


* Bu yazı 5 Mart 2024 tarihinde Parşömen Edebiyat'ta yayımlandı. 

 

29 Şubat 2024 Perşembe

Şubat alfabesi

Artık gün, bugün. Topuklularını giydi şubat hanım. Seneye yere yakın. 

Bursa'ya gittik anne kız. Hafta sonu kaçamağı, kız kıza konaklama... Tatilin kötüsü olmaz. Yol boyu sohbetimiz de cabası. Bamya çorbası içtim pazar günü. Bursa'da değil, burada. Efsane tat. Seviyoruz.

Camdan dışarısı görünmüyor kapalı balkonda. Bakalım ne zaman silinecek?

Çaykolik oldum bu aralar. Bildiğin severek içiyorum.

Deniz Gezmiş'in doğum günüydü dün. Kızım şerefine pasta yapmış. Gece boyu elinde "Bir Avuçtular Deniz Oldular" sergisinin kataloğu. 

Ev işi. Her gün biraz. Kendimi yormadan, boğmadan. Gerektiği kadar. 

Fayton şarkısını hatırladım, nedense, yıllar sonra. Dilime dolandı, hem de ne dolanmak... İyi ki. Fas'a gezi varmış mayısta. Her yere de gidemezsin. Çıkar o fikri aklından. 

Geçmiş Zaman Çileleri. Dördüncü kitabımın çıkmasının tatlı telaşı, henüz elime ulaşmamasının sabırsızlığı...

Haydi diyorum bazen kendime. Hayat, eylemi ödüllendirir. Hareketi sürdür. Büyük olması şart değil.

Islak saçla yatma evladım. Çıplak ayak yerlere basma. Annelik yinelemeleri. 

İnci Küpeli Kız. 1000 parçalık yapboz, ahşap çerçeve içinde. Ben yaptım. Yıllar önce. Muayenehanemin baş köşesini süslüyor. Dışarıdan gelip geçenlere bakıyor yan gözle. Mağrur ve kendinden emin. Hastalarımı teşvik ediyor yapboz yapmaya. 

Jale Sancak'ın kulaklarını çınlattık bugün yazanlar arasında. Uyanan Güzel, iyi romandı. Hatırlanası. 

Kavga eden kedilerin arasına girilmezmiş. İzi hâlâ bileğimde. 

Likör sevmiyorum. Çok net. Kahvenin yanında limonçello sevmeyen bir ben olamam. 

Madecassol. Bugün aklıma geldi. Kolumdaki diş ve tırmık izleri için sürmeye başladım. 

Nane diksem saksıya. Bahar kapıda.

Obur kedi. İzlerini sileyim diye sürdüğüm madecassolü yiyecek, bıraksam. 

Özgürleştirir yazmak.

Portakal reçeli yapmış annem. Mis!

Reçel yapmayı öğrenmeliyim. Kızım arkamdan annem reçel yapmış diyebilsin diye. 

Schengen vizemiz çıktı. İki yıl daha evrak işleriyle uğraşmaya gerek kalmayacak. Çok şükür!

Şakır şükür şükretmeyi adet haline getirmeli insan. Bildiğin pratiğini yapmalı. 

Trenle Sofya yolculuğu. İstiyorum. Hazır schengen cepteyken.

Uzo, kalamar, bekle bizi Midilli. Feribot bileti, otel rezervasyonu tamam. Bir gecelik kaçamak. Bayramda. Ailece. 

Ümitli şeyler say bana. Diline dola sonra Nazım'ın dizelerini, ezgisi Ezginin Günlüğü'nden. 

Van Gölü'nde bir ada. Ne güzel açar badem çiçekleri. Kızım da görse. 

Yer fıstığı aromalı patlamış mısır. Her hafta sonu bir paket alıyorum. Yanına da gazoz. Hayat alışkanlıklarla güzel. 

Zerrin Tekindor'un Toz oyununu izlemek istiyorum. Ey evren duy sesimi.