31 Mart 2024 Pazar
Sağ beyin, sol beyin ve yaratma cesareti üzerine
30 Mart 2024 Cumartesi
Yazar olabilir miyim?
Sorunun yanıtı basit. Yazarsan yazar olursun. Yazar/ yazan ayrımına girmiyorum. Yazar olmanın tek kriteri yayımlanmış kitapların olması değil neticede. Bu tutmak istediğin bir yol neticede. Yürümeye kararlıysan o ilk adımı atmak ve ardından gelecek binlerce adımı her koşulda atmak şart. Kayayı delen suyun kararlılığıdır, sürekliliğidir. Yazar olmak istiyorsan, yazarak hafiflemek, istiyorsan, kelimeler sana iyi gelsin istiyorsan, yalnızca kelimeleri dizerek içlendiren, şaşırtan, gülümseten sekanslar yaratmak istiyorsan, bir kitabın sırtında adını okumak istiyorsan yazma işini ciddiye almanın zamanıdır.
Bahar kapıda. Kuru dallara can suyu yürüyor. Dalları tomurcuklar basıyor. Dışarıda uyanan mevsime ayak uydur. Yazacak bir hikayem yok demeden, cesaretini kırmadan, kendine çelme takmadan başla. Sürdürmek için, modası hiç geçmeyecek kimi tavsiyeler aşağıda. Tepe tepe kullan. Sana iyi gelen kaynakları, alışkanlıkları paylaşmak istersen yorumlara yazmayı ihmal etme. Tanışana kadar hepimiz yabancıyız. Ama kelimelerimiz, hikayelerimiz de birbirine iyi geliyor.
1. Her gün yazmaya zaman ayırın: Yazma becerilerinizi geliştirmek için düzenli olarak yazmaya vakit ayırın. Bu, yazma alışkanlığınızı güçlendirecek ve yazdıkça kendinizi geliştireceksiniz.
2. Okuyun: İyi bir yazar olmanın temel şartı bol bol okumaktan geçer. Farklı türlerde kitaplar okuyarak kendinizi geliştirin ve başarılı yazarların eserlerinden ilham alın.
3. Eleştirilere açık olun: Yazdıklarınızı başkalarıyla paylaşın ve alacakları geri bildirimlere açık olun. Eleştirilerden ders çıkarın ve yazma becerilerinizi geliştirmek için bu geri bildirimleri değerlendirin.
4. Sabırlı olun: Yazma yolculuğu sabır gerektiren bir süreçtir. Başarılı bir yazar olmak zaman alabilir, bu yüzden sabırlı olun ve yazma becerilerinizi geliştirmek için zaman ayırın.
5. Yaratıcılığınızı besleyin: Yaratıcılığınızı güçlendirecek aktivitelere zaman ayırın. Resim yapmak, müzik dinlemek, doğa yürüyüşleri yapmak gibi aktiviteler yaratıcılığınızı besleyecektir.
6. Rutin oluşturun: Yazma rutini oluşturarak kendinize disiplin kazandırın. Her gün aynı saatte yazmaya başlamak, yazma alışkanlığınızı güçlendirecek ve daha verimli olmanızı sağlayacaktır.
7. İlham kaynaklarınızı belirleyin: Hangi konularda yazmak istediğinizi ve ilham kaynaklarınızı belirleyin. Bu size yazma sürecinde yol gösterecektir.
8. Yazma hedefleri belirleyin: Kendinize yazma hedefleri belirleyin ve bu hedeflere ulaşmak için adımlar atın. Belirlediğiniz hedeflere yönelik çalışmalarınızı planlayın ve hedeflerinizi gerçekleştirecek motivasyonu kendinizde bulun.
Yazar olmak isteyenler için bu tavsiyeler, yazma becerilerinizi geliştirmenize ve başarılı bir yazar olmanıza yardımcı olacaktır. Unutmayın, yazmak bir tutku ve sabır işidir. Kendinize inanın ve yazma yolculuğunu keyifli bir şekilde sürdürün.
28 Mart 2024 Perşembe
Ömer Açık ile söyleşi*
"İşin temelinin iyi hikâye anlatmak olduğunu düşünüyorum"
Yaz Gezgini ile Hapşu Teyze’den üç yıl sonra Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün adlı kitabınız okurlarla buluştu. Bu kez resimli bir öykü kitabı. Daha küçük yaş grubu için yazmak sizin için nasıl bir deneyimdi?
İşin temelinin iyi hikâye anlatmak
olduğunu düşündüğüm için yaş düzeyini çok kafama takmamakla başlıyor ve ilerlemeye
çalışıyorum. Bir yerden sonra eldeki hikâye ne kadar dramatik yük
kaldırabileceğini tartıyor ve aşağı yukarı sesleneceği seviye kendiliğinden
belirleniyor. Hikâyeyi o seviyeye en iyi aktaracak biçimsel yapı denemeleri de kaçınılmaz
oluyor tabii. Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün
tek solukluk bir hikâye bence. Çok fazla mola vermeden okunması en uygunu. Öyle
de yazıldı zaten.
Kitabın kahramanı Güneş, meraklı, kıpır
kıpır bir kız çocuğu. Anlatım dilinin de Güneş’ten aşağı kalır yanı yok. Bu
dilin, okumayı yeni öğrenen, resimli öykülerden resimsiz metinlere geçiş
yapmaya hazırlanan küçük okurlarca sevileceği muhakkak. Okurlarınızla bir araya
gelme, onların yorumlarını dinleyebilme imkânı doğdu mu? Çocukların geri
bildirimi nasıl olurdu?
Kitabın ilk okurlarından biri elbette
Güneş’ti. Kitap çıkana kadar böyle bir hikâyeyi kaleme almış olduğuma inanmadı.
Çocukların kendilerini bir öykü içinde bulması garip bir duygu olmalı. Sınıfça
değil ama tekil okumalarda bulunan çocuklardan bazı dönüşler aldım. Tahmin
ettiğim gibi daha çok park ve oyun odaklı bir okuma yapmışlar.
Çocuk kitaplarının aynı zamanda
yetişkinler için de (her şeyden önce bize çocukları daha iyi tanıma fırsatı
veriyor kitaplar) olduğunu akıldan çıkarmadan yazmaya çalışıyorum. İyi
hikâyeler kim için kaleme alınmış olursa olsun herkes içindir. Tıpkı masallar
gibi. Çocukların yetişkinlerle paylaşabileceği hikâyelerin zamana direnme
konusunda daha başarılı olacağını düşünüyorum ayrıca.
Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün’ün merkezinde
çocuk parkı, parkta oynamaya doyamaya Güneş ve onu ikna etmek için türlü
yollar araştıran babası yer alıyor. Dedenin bulduğu formül, ister istemez
aklımıza, bir sonraki günü görebilmek için hikâye anlatan Şehrazat’ı getiriyor.
Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Hikâyeyi bitirdikten sonra fark ettim
ben de bunu. Bir büyük anlatı güncel bir öyküye bir biçimiyle sızmıştı işte.
Sıkı hikâyelerin ölmez yanı bu. Kendilerini kuşaktan kuşağa başka görünümlerde
var etmeyi başarmaları.
Çocukların hikâye dinlemeye yatkın olmalarının
anlamını da paralel düşünce olarak akılda tutmak gerek sanırım. Müthiş meşgul
ya da acılar içindeyken, uykusuzluktan gözleri kapanır halde ya da en olmayacak
zamanda bir çocuğa hikâye anlatmaya başlayın ve olacakları görün. Çocuk o an
tek ihtiyacı bir hikâye dinlemekmiş gibi anlatıya güvenle bağlanıyor.
Güneş de ancak sürüp giden hikâyeler sayesinde parktan vazgeçiyor. Dünü bugüne bağlayan, dünyaya güven hissiyle yaklaşmamızı kolaylaştıran bir yanı var sıkı hikâyelerin.
Hikâyenin içinde göçmen meselesine de değiniliyor. Yetişkinlerin yabancı olarak gördüğü kimseleri daha kolay yadırgayabildiğini, çocukların bu konuda daha önyargısız olduğundan dem vuruyorsunuz. Göz göze gelmek, oyun başlatmaya yeter mi?
Çocuksanız evinizin önünde, sokağınızda
kim varsa onunla arkadaş olup oyuna dalıyorsunuz. Çocuklarda karşıdakini oyunun
içinde tanımak söz konusu. Önyargı az çok söz konusu olabilir. Ama bunların
çevresindeki yetişkinlerden aktarılmış olması kuvvetle muhtemel.
Biz yetişkinler önyargılardan kale
duvarları örüyoruz kendimize. Başka türlü hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz
sanırım. Ancak o kalenin içinden geçen tek tip yaşam da çok kıymetli sayılmasa
gerek.
Bugün göçmenseniz bütün kötülüklerin
kaynağı sayılıyorsunuz. Yalnızca ülkemizde değil tüm dünyada. Güç bela
vardığınız yeni ülkeye ekonomik, sosyal bütün sorunları siz taşımışsınız sanki.
Bir çeşit günah keçisi. Artık yurtsuz olması yetmiyormuş gibi bir düşman
sayılıyor göçmen. Ama yaklaşan ekolojik felaketler zincirini göz önüne alırsak,
belki de insanlığın Afrika’dan yeryüzüne yayılmasından beri en büyük göçmen
akınının arifesinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Yani her birimiz yeni göçmenler
olmaya her zamankinden çok daha yakınız.
Hatırlamanın
ve unutmamanın ilk şartı, anlatmak. Baba da anlattıkça, çeyrek yüzyıl önce
yaşanan 17 Ağustos felaketinin anılarını, mahalle sakinleriyle parkta
sabahlamalarını, kurulan çadırları hatırlıyor. Güneş ve arkadaşları için
düzenlenen çadır gecesi bir eğlencenin ötesine geçerek bir tür anmaya
dönüşüyor. Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün’ün asıl
meselesi deprem olmasa da çok geride kalmış bir felaketin dayanışmayla onarılan
yaralarına da bakan, 6 Şubat depremlerinden önce yazılmış bir kitap. Aksi olsa
yazmak mümkün olur muydu?
Hayır olamazdı. Depremin yan konularından
olduğu bir hikâye bile 99’un üzerinden yirmi yıldan fazla zaman geçtikten sonra
yazılabiliyorsa… Belki 6 Şubat etrafında dönen bir hikâye de ancak yeterli
mesafe alındıktan sonra kaleme alınabilir olacak. En azından benim için.
Deprem, göçmenlik ve diğerleri…
Zor konular. Ama üzerinde kafa yormak, çocukları karmaşanın ortasında
bırakmamak gerek. Bunun en iyi yolu zor konuların hikâyelerini anlatma
cesaretini göstermek. Kabullenmenin, yas tutmanın, aşmanın, yeniden umutlanmanın
iyi yollarından biri bu çünkü.
Hatırlamaya ya da unutmamaya
gelince... Çocuklar için soyut kaldığı düşünülse de bu kavramlar hemen her gün onların
yaşamlarında. Hayatları unutmadıkları üzerine inşa ediliyor çocukların ve
hatırlanmaya değer şeyler sayesinde yaşama katlanabiliyorlar.
* Bu söyleşi 13 Şubat 2024 tarihinde Parşömen Edebiyat'ta yayımlanmıştır.
23 Mart 2024 Cumartesi
Ben, kendim ve diğerleri...
Chat Al ile laflayayım biraz dedim, kendimi ve kitaplarımı sordum. Ortaya Ülkü Tamer'in kurmaca yazar biyografilerini aratmayan bir tablo çıktı. Buyurun, bakın.
Tuğba Gürbüz
Tuğba Gürbüz, Türk yazar ve editördür. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirdikten sonra çeşitli medya kuruluşlarında editörlük ve metin yazarlığı yapmıştır. 2012 yılında ilk çocuk romanı olan "Meryem’in Oyuncakları"nı yayımlamıştır. Tuğba Gürbüz daha sonra çocuk edebiyatı alanında birçok kitaba imza atmıştır. Aynı zamanda farklı yaş grupları için romanlar, hikaye ve masallar yazmıştır. Eserlerinde genellikle çocukların eğitim, aile ilişkileri ve sosyal konular karşısındaki duyarlılıklarını işlemektedir. Tuğba Gürbüz, çocuk edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla tanınmaktadır.
Lodos Çarpması
"Lodos Çarpması", Türk yazar Gülseren Budayıcıoğlu tarafından kaleme alınmış bir roman serisidir. Serinin ilk kitabı olan "Lodos Çarpması", 2013 yılında yayımlanmıştır. Roman, aşk, şiddet, acı ve geçmişle yüzleşme temalarını işlemektedir.
Kitap, başta İstanbul'un semalarında esen "lodos" rüzgarı olmak üzere, ana karakterlerin hayatlarına giren farklı olaylar ve insanlar aracılığıyla yaşanan çalkantıları anlatmaktadır. İstanbul'un dokusunu ve atmosferini yansıtan bir dille yazılan roman, okuyucuya farklı duygular yaşatmaktadır.
Gülseren Budayıcıoğlu'nun duygusal derinliği ve karakter analizleriyle ön plana çıkan eseri, okuyucular tarafından beğeniyle karşılanmış ve geniş bir okuyucu kitlesi tarafından ilgiyle takip edilmiştir. "Lodos Çarpması" roman serisi, çeşitli kurgusal ve gerçekçi karakterlerin yaşadığı olaylarla, okuyuculara sürükleyici bir okuma deneyimi sunmaktadır.
Kendisiymiş Gibi
"Kendisiymiş Gibi", Türk yazar Aslı Erdoğan'ın 2000 yılında yayımlanan bir öykü kitabıdır. Kitap, yazarın 1993 ile 1993 yılları arasında yazdığı öykülerden oluşmaktadır.
"Kendisiymiş Gibi", insan ilişkileri, yalnızlık, umutsuzluk ve hayal kırıklıkları gibi temaları ele almaktadır. Yazar, öykülerinde genellikle toplumsal sorunlar ve insan psikolojisi üzerine derinlemesine düşünceler sunar. Aslı Erdoğan'ın sarsıcı ve etkileyici yazım tarzıyla okuyucuları derin düşüncelere sevk eden bir eserdir.
Yazarın duygu yüklü ve sıradışı anlatımıyla öne çıkan "Kendisiymiş Gibi", 2006 yılında Duygu Asena Kadın Dayanışma Ödülü'ne layık görülmüştür. Kitap, okuyucuları derin düşüncelere sevk ederken, insanın iç dünyasına ve karmaşık duygularına odaklanmaktadır.
Pelin ve Küçük Dostu Karamel
"Pelin ve Küçük Dostu Karamel" adlı kitap, Derya Abla tarafından yazılmış ve resimlenmiş bir çocuk kitabıdır. Kitap, çocukların sevgi, arkadaşlık ve paylaşım konularını anlamalarına yardımcı olmayı amaçlayan ve eğitici bir öykü içermektedir.
Kitabın ana karakteri Pelin adlı bir kız çocuğudur. Pelin'in hayatına küçük ve sevimli bir köpeği olan Karamel girmiştir. Karamel, Pelin'in en yakın dostu haline gelir ve birlikte maceralara atılırlar. Kitap, Pelin ve Karamel'in birlikte yaşadıkları güzel anları, karşılaştıkları zorlukları ve arkadaşlık bağlarını güçlendiren deneyimleri anlatmaktadır.
"Pelin ve Küçük Dostu Karamel" çocuklara sevgi, dostluk, sorumluluk ve empati gibi değerleri öğretmeyi amaçlayan duygusal ve eğlenceli bir hikaye sunmaktadır. Kitap, çocukların duygusal zekalarını geliştirmeye ve hayvanlarla olan ilişkilerinde daha duyarlı ve sorumlu bireyler olmalarına yardımcı olmayı hedeflemektedir.
Geçmiş Zaman Çileleri
"Geçmiş Zaman Çileleri", Osman Şahin tarafından kaleme alınan ve 2018 yılında yayımlanan bir roman kitabıdır. Kitap, yazarın kendi yaşam öyküsünden esinlenerek yazılmış ve gerçek bir yaşam hikayesini konu almaktadır.
"Geçmiş Zaman Çileleri", yazarın çocukluk ve gençlik yıllarındaki zorluklarını, aile içi sorunları, yaşadığı acıları ve mücadele deneyimlerini anlatmaktadır. Roman, yoksulluk, ayrılık, aşk, sevgi ve umut gibi temaları işleyerek okuyuculara duygusal bir deneyim sunmaktadır.
Kitap, yaşamın zorluklarına karşı direnme, umudu kaybetmemek ve hayatta kalmak için verilen mücadeleyi vurgulamaktadır. Yazar, kendi hayatından izler taşıyan bu eserinde, okuyuculara cesaret ve dayanışma duygularını aşılamayı amaçlamaktadır. "Geçmiş Zaman Çileleri", duygusal derinliği ve etkileyici hikayesiyle okuyucuları etkilemeyi hedefleyen bir roman olarak dikkat çekmektedir.
Kemal'in İyilikleri*
Bennane’nin Uçan Koltuğu, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. yılında
yayımlanan, kurgusal bir kahraman olan cumhuriyetin ilk kadın öğretmenlerinden
Nane’nin hikâyesini anlatan bir kitap. Olaylar Bodrum’un Peksimet köyünde
geçiyor. Yazar Leyla Ruhan Okyay’a yazma fikrini veren “uçan koltuk” köyün
içinde gerçekten de mevcut.
Kitap, köyün içinden arabayla geçen
bir ailenin, tıpkı yazar Leyla Ruhan Okyay gibi incir ağacının dalları arasına
bir taht gibi kurulmuş koltuğu görmeleriyle başlıyor. Koltuğun sahibi Nane,
çocukluk yıllarından beri kendisini Bennane olarak tanıtan, Nane. Köyün yaşayan
belki de en yaşlı sakini. En saygı göreni de o, üstelik. Kadınların övünç kaynağı, genç kızların
idolü. Henüz ilkokulda okuma yazma bilmeyen annelere, ninelere okuma yazma
öğretmek için kolları sıvamış, onları örgütlemiş, köy meydanında başarılarını
bir okuma bayramı taçlandırmış biri. Köyün ileri geleni olmak, öğretmeni olmak
küçük yaşlardan itibaren kaderi sanki. Üzerine o günlerde bol gelen
kostüm, gün geliyor, tam tamına
oturuyor. Gerçek bir öğretmen olarak köyüne geri dönüyor. Evinin yanı başındaki
incir ağacı bir toplanma alanı vazifesi görüyor. Köyün sakinleri Nane’nin keman
resitallerini, hikâyelerini, masallarını dinlemek, pişirdiği bazlamaları yemek
için hep orada. Eşi Halil’i kaybetmesi ve ilerleyen yaşı nedeniyle eskisi kadar
insan içine çıkmayınca bayrağı kızı Feride ve torunu İncir devralıyor. Okur
olarak tam da böyle bir sahnenin içinde tanışıyoruz aileyle.
Feride pişirdiği bazlamaları,
köyün içinden geçen aileye ikram ederken aralarındaki sohbete de kulak misafiri
oluyoruz. Aileye, özellikle de Nane’ye ait mühim ayrıntıları bir çırpıda
öğreniyoruz. Köyde saygı görmesinin tek sebebi, öğretmen olması, doktor olan
eşiyle yıllarca halka hizmet etmesi değil yalnızca. Köy enstitütüsü mezunu
çift, iyi tarımdan, hayvancılığa, terzilikten, marangozluğa bir köyde ihtiyaç
duyulabilecek her türlü teorik ve pratik bilgiye, donanıma sahip. Çünkü
müfredatları böyle şekillenmiş. Genç cumhuriyet, Köy Enstitütülerini kurarken
kırsal kalkınmaya, kızların, oğlanların okumasına, birer meşale gibi
yanmalarına, tüm Anadolu’ya yayılıp yurdu ışıl ışıl parlatmalarına odaklanmış.
Genç ve idealist öğretmenler bilgilerini elden ele yaymış, köylerde tarımın,
hayvancılığın, arıcılığın gelişmesini sağlayarak birer ziraat mühendisi gibi
davranmış. Yetmemiş sağlık reformuna katkı sağlamış. Çocukluğu büyük annesinin
hikâyesini dinleyerek geçen İncir, yabancı aileyle karşılaşmanın ardından
ilerleyen yaşı ve hayat arkadaşını kaybetmenin yası içinde giderek kabuğuna
çekilen Bennane’ye neyin iyi geleceğini bulur. Onun yaşam öyküsünü yazacaktır.
İkili, yaşlı kadının sağlığı, keyfi el verdiği sürece bir araya gelir ve
doğumdan bugüne yaşam öyküsü yavaş yavaş belirir.
Bizim roman olarak okuduğumuz da,
İncir’in kitap taslağı ile el ele yürüyen günlük yaşamdır. Bennane’nin yaşam
öyküsü ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında çocuk ve genç olmayı, köy yaşamı ve
zorluklarını, dönemin yoksunluklarını, buna karşın eğitime, milli bayramlara
karşı duyulan coşkulu tutumu, 2. Dünya Savaşı sırasında ülkede hüküm süren
ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamı, Cumhuriyet’in gözbebeği Sümerbank
Fabrikaları arasında yer alan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasını, bu örnek
üzerinden bu kuruluşların yalnızca kumaş vb. mal üreten üretimhaneler
olmadığını, içlerinde bulundurdukları okul, kreş, gösteri salonlarıyla bir
kültür mekânı olarak tasarlandırıldıklarını öğrenir; halk arasında “Kemal’in
İyilikleri” diye nitelendirilen ne varsa anlatının içine sızdığına tanık oluruz
böylece.
Kitabın yayımlanmasının
Cumhuriyetimiz’in kuruluşunun100. yılına denk gelmesi, kurgunun seyrini de
değiştirmiş bir bakıma. Yazar Leyla Ruhan Okyay, kitabın ortaya çıkış hikâyesini
şöyle dile getiriyor:
“Romanın ilk kurgusu köy kökenli
yaşlı bir kadının hikâyesi çerçevesinde oluşacaktı. Sevgili editörüm Müren
Beykan’ın önerisiyle Cumhuriyetimizin 100. yılı için bir kitap fikri gelişti.
Ben de kahramanımın hikâyesini bu çerçevede işlemeye başladım. Cumhuriyetimizin
kuruluş yılları sürecinde doğan Bennane’yi eğitim görebilmesi için köy
enstitülerine gönderdim. O yıllardaki sosyal yapı, yaşam biçimi, Cumhuriyet’in
kazanımları, aydınlanma süreciyse romanımı şekillendirdi.”
Editör yazar işbirliğiyle anlatı,
köy kökenli bir kadının hikâyesi olmaktan sıyrılıp Cumhuriyet’in kuruluşundan
bugünlere kat edilen yolu, kazanımlarını, dönüştürücü gücünü köy enstitüsü
mezunu bir öğretmen üzerinden anlatıyor. İşin içine dönemin kültürel değerlerini,
yaşam alışkanlıklarını, dönemin çocuk şarkılarını, marşlarını da katıyor.
Kitap, biçim itibarıyla nehir söyleşileri andırdığı için çocukların ilgisini nesiller arası iletişimin
önemine, kıymetine çekme, onları aile büyükleri ve etraflarında yaşayan yaşlı
bireylerle sözlü tarih çalışmaları yapma potansiyeli de taşıyor.
* Bu yazı 22 Mart 2024 tarihinde Parşömen Edebiyat'ta yayımlandı.
9 Mart 2024 Cumartesi
Geride Kalan Kardeşin Hikâyesi: Abim Benjamin*
Ödüllü yazar Peter Carnavas’ın yazıp resimlediği Abim
Benjamin, kardeş sevgisi, kuşlar ve büyümek üzerine bir hikâye.
Peter Carnavas yaptığı bir söyleşide kitabın
kahramanlarını şöyle tanıtıyor:
“Luke bizim anlatıcımız. Sessiz bir çocuk, gittiği her yere bir çizim
defteri ve kuş rehberi taşıyan bir kuş gözlemcisi. Ben, Luke’un ağabeyi, birkaç
yaş büyük ve çok daha cesur. Bir şeylere tırmanmayı ve futbol topunu
olabildiğince uzağa atmayı seven bir çocuk. İkisi çok farklı çocuklar ama yine
de birbirlerine karşı büyük bir sevgi besliyorlar. Luke, Ben’e bir tür arka
bahçe kahramanı olarak hayranlık duyarken, Ben de kendisini bir tür koruyucu
olarak görüyor ve özellikle babaları gittiğinden beri daha sessiz olan
kardeşini savunuyor. İlişkilerinde bolca
mizah ve eğlence var, ancak hikâye ilerledikçe gerilim ve hayal kırıklığı
aralarındaki yakın bağı tehdit ediyor.”
Babalarının evi terk ettiği günlerde başlayan anlatı,
Luke’un yol kenarında kıpırtısız yatan bir saksağan bulmasıyla başlıyor. Ölü
olduğunu düşündüğü saksağana bakarken neredeyse ona çarpacak arabadan ağabeyi
Ben sayesinde kurtulur. Şoku atlattıktan sonra Ben, kuşu alır, bir kutunun
içine koyar. Kutunun yuva mı tabut mu olduğu belirsizdir. Kuş giderek iyileşir.
Maggie adını verdikleri saksağan, ailenin bir parçası olur.
Bu kaza, babasının onları terk etmesiyle içine kapanan
Luke için bir çıkış yolu ve umut kaynağı olur. Teyzesi Gem’in ilham verici bir
notla ona hediye ettiği kuş rehberini, çizim defterini yanından ayırmaz,
teyzesiyle sık sık kuş gözlemlemeye gider, kuşların türlerini kusursuzca
aklında tutar, renklerini, biçimlerini, hatta ötüşlerini.
Aradan bir yıl geçer, iki kardeş yaz tatillerini dere
boyunda gezinerek, yüzerek ve bir tekne hayaliyle geçirmektedir. Yerel bir
yarışmanın ödülünün tüm aksesuarlarıyla birlikte bir kano olduğu bilgisiyle
günleri olağan seyrinden çıkar. İki kardeş güçlü yanlarını birleştirerek büyük
ödülü kazanmak üzere işbirliği içinde çalışmaya koyulur. Ancak doğanın değişmez
yasası “büyümek” devrededir.
Ben’in liseye başlaması ilişkilerinde bir dönüm
noktası hâline gelir. Ben kendisine daha çok benzeyen bir arkadaş bularak elini
küçük kardeşinin sırtından çeker. Artık her an birlikte değillerdir. Luke
birden kendini geride kalmış hisseder ve hikâyelerin olmazsa olmaz unsuru
çatışmalar başlar.
Ben’in liseye gitmesi, mahalleye yeni gelen bir kızla
arkadaşlık kurması, ortak projelerine artık ilgi duymaması, babayı yok saymak,
onun ilişki kurma çabası, göz bebeği Maggie’nin kaybolması, bölge sakinlerine
ait olmayan gizemli bir kuş sesi, hepsi Luke için başa çıkılması gereken önemli
bir mesele olarak bir bir belirir.
Peter Carnavas Abim Benjamin kitabında iki kardeş
üzerinden büyümeye, küçük kardeşin geride kalmasına, büyük olanın kendine ait
bir dünya yaratmasına dair gerçekçi ve sıcacık bir kardeşlik hikâyesi sunuyor.
Kardeşliğin yanı sıra dostluk, aile, özveri, azim, kararlılık gibi önemli
temalara da değiniyor. Kitap, başarılı atmosferiyle de dikkat çekiyor. Carnavas,
beş duyuyu harekete geçirme konusunda oldukça mahir, çünkü. Çocuk okura
maceralı, sürükleyici bir olay örgüsü sunmakla yetinmiyor. Dilin zenginliği
olayları, mekânları, hikâyeye konu olan ayrıntıları görsel olarak zihnimizde
canlandırmamıza olanak sağlıyor. Kelimelerin gücü, olay örgüsü ve pastoral
detaylarla birleşince ortaya okurun karakterlerle kolayca bağ kurduğu, kalplere
dokunan bir anlatı ortaya çıkıyor. Abim Benjamin, ağırlıklı
olarak büyümek ve onunla birlikte gelen sorunlar yumağını çözmeye çalışan ergenlik
öncesine seslense de, yaşsız bir kitap. Biz yetişkinlere de keyifli ve
düşündürücü bir okuma deneyimi sunduğu muhakkak.
* Bu yazı 5 Mart 2024 tarihinde Parşömen Edebiyat'ta yayımlandı.
29 Şubat 2024 Perşembe
Şubat alfabesi
Artık gün, bugün. Topuklularını giydi şubat hanım. Seneye yere yakın.
Bursa'ya gittik anne kız. Hafta sonu kaçamağı, kız kıza konaklama... Tatilin kötüsü olmaz. Yol boyu sohbetimiz de cabası. Bamya çorbası içtim pazar günü. Bursa'da değil, burada. Efsane tat. Seviyoruz.
Camdan dışarısı görünmüyor kapalı balkonda. Bakalım ne zaman silinecek?
Çaykolik oldum bu aralar. Bildiğin severek içiyorum.
Deniz Gezmiş'in doğum günüydü dün. Kızım şerefine pasta yapmış. Gece boyu elinde "Bir Avuçtular Deniz Oldular" sergisinin kataloğu.
Ev işi. Her gün biraz. Kendimi yormadan, boğmadan. Gerektiği kadar.
Fayton şarkısını hatırladım, nedense, yıllar sonra. Dilime dolandı, hem de ne dolanmak... İyi ki. Fas'a gezi varmış mayısta. Her yere de gidemezsin. Çıkar o fikri aklından.
Geçmiş Zaman Çileleri. Dördüncü kitabımın çıkmasının tatlı telaşı, henüz elime ulaşmamasının sabırsızlığı...
Haydi diyorum bazen kendime. Hayat, eylemi ödüllendirir. Hareketi sürdür. Büyük olması şart değil.
Islak saçla yatma evladım. Çıplak ayak yerlere basma. Annelik yinelemeleri.
İnci Küpeli Kız. 1000 parçalık yapboz, ahşap çerçeve içinde. Ben yaptım. Yıllar önce. Muayenehanemin baş köşesini süslüyor. Dışarıdan gelip geçenlere bakıyor yan gözle. Mağrur ve kendinden emin. Hastalarımı teşvik ediyor yapboz yapmaya.
Jale Sancak'ın kulaklarını çınlattık bugün yazanlar arasında. Uyanan Güzel, iyi romandı. Hatırlanası.
Kavga eden kedilerin arasına girilmezmiş. İzi hâlâ bileğimde.
Likör sevmiyorum. Çok net. Kahvenin yanında limonçello sevmeyen bir ben olamam.
Madecassol. Bugün aklıma geldi. Kolumdaki diş ve tırmık izleri için sürmeye başladım.
Nane diksem saksıya. Bahar kapıda.
Obur kedi. İzlerini sileyim diye sürdüğüm madecassolü yiyecek, bıraksam.
Özgürleştirir yazmak.
Portakal reçeli yapmış annem. Mis!
Reçel yapmayı öğrenmeliyim. Kızım arkamdan annem reçel yapmış diyebilsin diye.
Schengen vizemiz çıktı. İki yıl daha evrak işleriyle uğraşmaya gerek kalmayacak. Çok şükür!
Şakır şükür şükretmeyi adet haline getirmeli insan. Bildiğin pratiğini yapmalı.
Trenle Sofya yolculuğu. İstiyorum. Hazır schengen cepteyken.
Uzo, kalamar, bekle bizi Midilli. Feribot bileti, otel rezervasyonu tamam. Bir gecelik kaçamak. Bayramda. Ailece.
Ümitli şeyler say bana. Diline dola sonra Nazım'ın dizelerini, ezgisi Ezginin Günlüğü'nden.
Van Gölü'nde bir ada. Ne güzel açar badem çiçekleri. Kızım da görse.
Yer fıstığı aromalı patlamış mısır. Her hafta sonu bir paket alıyorum. Yanına da gazoz. Hayat alışkanlıklarla güzel.
Zerrin Tekindor'un Toz oyununu izlemek istiyorum. Ey evren duy sesimi.


