28 Mart 2022 Pazartesi

Küp içindekini sızdırır*

 


Kekeme Hamlet 10 yaş üstü okur için yazılmış bir ilk gençlik romanı. Yüzeyde liseye yeni başlayan, kekemeliği nedeniyle dışlanmaktan korkan, tiyatroyu çok seven, en büyük hayali sahneye çıkmak olan bir çocuğun kendi içindeki güçlü çatışmaları ailesi, yeni sıra arkadaşı Turgut ve adaşı Hikmet öğretmenin de yardımıyla yendiğini gösteren bir iyileşme, büyüme hikâyesi. Bu hikâye aynı zamanda olağandan farklı görünenlerin maruz kaldıkları alaycılığı gösterirken, sanatın duygulara hitap eden, birbirini anlamayı kolaylaştıran, iyileştirici yönüne de vurgu yapıyor. Doğrudan Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar ve William Shakespeare’in Hamlet’iyle bağ kuran romanı, yazarı Doğukan İşler ile metinlerarasılık ve yeniden yazım üzerinden konuştuk.



 

Kekeme Hamlet on yaş üstü her okurla farklı seviyede konuşabilen bir metin. İçine bunca edebi oyunu sığdırdığı halde asıl hikâye dışlanmaktan korkan, içinde güçlü çatışmalar yaşayan bir çocuğun aile, arkadaşlık ve sevgi sayesinde hayallerine kavuşması hikâyesi. Hikâye nasıl doğdu, gelişti?

Romanın asıl çıkış noktası, “ilk gençlik” diyebileceğimiz hedef yaş grubuna hitap edecek kitapların büyük bir çoğunluğunun çeviri eserler oluşu ve birkaç yazar dışında, edebiyatla gerçekten ilgili kalemlerin bu hedef yaştaki okurlar için pek de bir şey yazmamasıydı. Çocuk-genç kitapları editörü olarak çevremdeki birçok yazar dostuma, gençlik romanları yazmalarını tavsiye ediyor veya onlarla beraber yürütebileceğimiz projeler sunuyordum. Maalesef, edebi anlamda, çocuk ve gençlik yazını pek ciddiye alınmıyor, birçok “ciddi yazar” tarafından. Fakat sonrasında, neden nitelikli kitaplar okumuyor çocuklar-gençler, hep kötü veya çeviri romanlar, wattpad kitapları okunuyor vs. diye de yakınıyoruz… Baktım ki çevremdeki pek çok yazar yanaşmıyor, ben neden oturup bir şeyler yazmaya gayret etmeyeyim diye düşündüm ve ortaya nihayetinde Kekeme Hamlet çıktı. Biraz kendi ilk gençliğimdeki tiyatrocu olma hayallerim, biraz engeller, biraz umut, biraz metinler arasında gezinen kalemim, hem özelde hem de mesleki anlamda biriktirdiklerimle umarım ki güzel bir roman çıkmıştır ortaya.

Roman Tehlikeli Oyunlar’dan bir epigrafla başlıyor. Daha ilk sayfada Oğuz Atay’ın roman ve hikâye kahramanları gibi entelektüel, dilin doğru kullanımına önem veren, aksi örneklerde hemen bir parantez açarak içeriye doğrusunu yazan bir ben anlatıcıyla karşılaşıyoruz. Okurken benim aklıma kimi Oğuz Atay hikâyeleri de geldi. Bir de sizden duyalım. Hikmet Altay’ın nam-ı diğer Kekeme Hamlet’in yüzeyini kazısak altından hangi kurmaca karakterler çıkar?

Oğuz Atay her anlamda en çok etkilendiğim, bile isteye taklit etmekten ve hatta parodisini yapmaktan da çekinmediğim bir yazar. Gurur duyarım, mutlu olurum. Tehlikeli Oyunlar da döne döne ve çok özel anlamlarda, sürekli olarak okuduğum tek roman. Elbette hem duygu anlamında, hem de teknik anlamda ilhamını daima içimde taşıdığım Oğuz Atay ve onun kurmacaları, yazdığım metinlerde belli belirsiz hep gezinmekte. Hikmet Benol karakterinin de Hamlet’ten mülhem yanlarının oldukça fazla olduğunu, biraz altını eşeleyince zaten rahatlıkla görüyoruz zaten. Biraz Hamlet, biraz Hikmet Benol, biraz Selim Işık… Hatta belki biraz da kurmaca birer karakter olarak zihnimde ayrıca yaşayan Oğuz Atay ve Doğukan İşler’den doğan bir Hikmet Altay (nam-ı diğer Kekeme Hamlet) var karşımızda.

Kekeme büyükbaba karakteri anlatıda kilit bir yer tutuyor. Hamlet oyunundaki bir gelen bir kaybolan ve gerçeği ifşa eden kralın hayaleti gibi bir büyükbaba bu. Evin içinde sessiz. Odasının kapısı hep kilitli. Nadiren görünüyor ama Hikmet’in kafasındaki soruların yanıtları da onda. Kilitli kapıların merakı diri tutan, gerilimi sürdüren bir yanı da var doğrusu. Yazarken bütün bunları baştan tasarlayıp planlayarak mı yol aldınız?

Küp içindekini sızdırır, derler. Edebi metinlerle, yazarla, karakterle dolu bir oyun bahçesi gibi zihnim. Ne kadar tasarlarsam tasarlayayım, klavyenin başına geçip tuşlara basmaya başlayınca, parmak uçlarınızdan sızanlara çoğu zaman siz de şaşırıyorsunuz. Elbette muhteşem bir yazarım, dahi çocuğum anlamında söylemiyorum bunları. Ne kadar tasarlarsanız tasarlayın, belki bir saat önce yazmaya başlasanız bambaşka olacak bir metin çıkabiliyor ortaya. Her an, yeni bir yazar yaratılıyor, sanki. Büyükbaba karakterini, Joseph Campbell’ın meşhur Kahramanın Sonsuz Yolculuğu eserinde modellediği aşamalardan biri olarak, bir “rehber” olarak tasarladım. Hikmet’e “büyülü nesne”yi sunacak kişi. Biraz farklı olarak, belki, ikisi de birbirine rehber oluyorlar aslında nihayetinde.  

 

Romanı tek kelimeyle tanımlamam gerekseydi “oyun”u seçerdim. Kurgu oyunlarla dolu. Hikmet’in oyun izlemeyi sevmesi, romanın içinde sahnelenen oyun, Hikmet’in düşlerinde kurulan oyun, yazarın metne çağırdığı roman ve hikâye kişileriyle kurduğu oyun… Oyun içinde oyun kurmak metnin önemli bir meselesi gibi görünüyor. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Frithjof Schuon’un çok güzel bir tanımı vardır: “Kâinat, rüyalarla örülü bir rüyadır.” der. Elbette bu havalı bir söz gibi dursa da mânâ olarak durup belki de asırlarca düşünülmesi gereken bir hakikatin özeti… Oyun kavramını, “rüya” kavramıyla eşdeğer görüyorum çoğu kez. Neyin tetiklediğini pek de kestiremediğimiz, neye gebe olduğundan gafil olduğumuz bir “an”da yaşıyoruz nihayetinde; ama geçmişe takılıp kalarak, gelecekten endişe duyarak, “an” oyunları icat ediyoruz sürekli kendimize. Yani, geçmiş hülyası ve gelecek düşlerinden ördüğümüz bir rüya (bir oyun) oluveriyor hayat. Bu oyunlardan sıyrılabilmenin, bu oyunların karşısında bir nebze de olsa durabilmenin bir yolunun da oyunlara karşı başka başka oyunlar kurabilmekten, bu oyunları da biraz ironi ile güçlendirmekten geçtiğini düşünüyorum. Ciddiye aldığımız değil, ciddiyetle oynadığımız oyunlar kurabilmekten. Rüyalarımızı, gördüğümüz anda tevil edebilmekten…

Her sanatçı kendisinden önce üretilen sanat yapıtlarıyla konuşur. Okuyabildiklerinin, ulaşabildiklerinin içinden geçerek ilerler, üretir. Siz bu bağı saklama gereği duymadan, edebiyat tarihine geçmiş iki büyük eserle bayağı doğrudan konuşan bir roman oluşturmuşsunuz. Arkaya böyle iki güçlü metin alarak yazı masasına oturmanın yazarken size sağladığı avantaj ve dezavantajlardan bahsedebilir misiniz?

Eğer ortaya özgün bir eser koyma iddiamı gerçekleştirdiysem, beslendiğim ya da bağ kurduğum eserleri saklamaya gerek duymam. Bu da oyunun bir parçası aslında: Çok güzel oynanmış, kaleme alınmış iki eserden-oyundan yepyeni bir eser-oyun yapabilme oyunu. İşin avantajlı tarafı, aslında yazar ve okur olarak kendinizi bir sınavdan geçirebilmeniz, terazinin diğer kefesine gerçek ağırlıklar koyup kendinizi tartmanız oluyor, diyebilirim. Böylece, hem bu eserlerin hakkını veren hem henüz okumamış okura bu eserleri işaret eden bir metnin ortaya çıkması (yani, sadece bir köprü olması hasebiyle) bile işe yarar bir şey yazmış olarak kabul ediyorsunuz kendinizi. Dezavantajı var mıdır, bilemem. Kötü bir taklit, kötü bir parodi, karikatür kalabilir tabii metniniz. Terazinin aynı kefesinde, ağırlıkların altında ezilebilir. Umarım ezilmemiştir Kekeme Hamlet.

Lisans eğitiminiz sinema televizyon ve Türk Dili ve Edebiyatı üzerine. Uzun yıllardır da yayıncılık sektöründe çalışıyorsunuz. Editörlük ve çocuklar, gençler, yetişkinler için yazmak el ele gidiyor. Tüm bunlar birbirini nasıl besliyor? Nerelerde ayrışıyor?

Elbette hem eğitimim, hem mesleki görgüm ve birikimlerim, hem yazarlığım, hem okurluğum; hepsi birbirine mündemiç aslına bakarsanız. Bir ecza dolabı gibi düşünürsek, hepsi ilaç benim için ama hangi durumda, hangi dozlarda kullanılması gerektiğini bildiğim ilaçlar. Editörlük yaparken, yazarlığımı ne kadar ortaya koymalıyım ya da yazarken kendime ne dozda editörlük yapmalıyım, bunları ayrıştırıp dozajlarını ayarlayabiliyorum sanırım. Ya da bir çocuk öyküsü yazarken, belki daha rahat olduğum yetişkin öykü dilimi nasıl dizginlemeliyim… Elbette sınırların birbirine karıştığı, yanlış ilaç ve dozajların şifa yerine hastalık verdiği de oluyordur. Yazar, okur ve editör dostlarımın fikirlerine danışmak, cümlelerimin başka gözlerde ve gönüllerde oluşturduğu hissiyatı öğrenmek de ayrıca çok önemlidir benim için.

Yayıncılık faaliyetleri yazmaya ne ölçüde izin veriyor? Bu aralar üzerinde çalıştığınız bir dosya var mı? Okurla ne zaman buluşacak?

Yazmak için kimseden izin almamak gerekir, yayıncı da olsanız başka bir meslekte de, hele ki kendinizden. Çöpe gideceğini bilerek de olsa, birkaç satır da olsa, her gün yazmalı bir yazar. Sadece seçtiğim değil, kaderim olduğuna da neredeyse emin olduğum bir şey benim için yazmak.  Ben de bilgisayarımın ya da defterlerimin başına oturacak vakit bulamazsam bile, zihnimde yazmaya hep devam etmeye çalışıyorum. Üzerinde çalıştığım dosyalar ise hiç tükenmiyor. Yetişkin tarafında da çocuk-gençlik alanında da dosyalarım epeyce birikti. “Okul öncesi” diye tanımladığımız 3+ yaş grubu için yazdığım bir öykü var en ön sırada, resimlenmesi de tamamlandı, baskıya gitmeyi bekliyor, bakalım ne zaman yayımlanacak… Kekeme Hamlet bittiğinden beri düşündüğüm, Hikmet’in arkadaşı Turgut’un hikâyesi ise zihnimde çoktan yazıldı, kâğıda dökülmeyi bekliyor.

 * Bu söyleşi ilk kez 24 Mart 2022 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır. 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder