11 Temmuz 2017 Salı

NASIL YAZIYORLAR? (7)

Yazarların yazma alışkanlıkları, okurun ilgisini çeken bir konu. Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların söyleşilerinde yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. Kurmacabiyografiler, web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim. İşte yedincisi: Etgar Keret



Bir rutinim olduğunu iddia edemem. Sadece anlatmak istediğim bir öykü olduğu zamanlarda yazıyorum ben. Teknik sayılmaz belki ama; bir öykü yazmışsam ve yan karakterlerden birinin çift boyutlu kaldığını düşünüyorsam oturup bu defa onu başrole yerleştirdiğim bir şeyler yazarım. Böylece hakkında okurdan daha fazla bilgi sahibi olur ve gereken düzeltmeleri yapabilirim. Bu karakter desteği sağlayan öykülerin birkaçını sonradan ilginç bulup yayımlattığım da olmuştur.
 
Kaynak: Notos Öykü sayı 27
Etgar Keret ile söyleşi Erol Aydın "Öyküler hediye gibidir, öylece gelirler..."

5 Temmuz 2017 Çarşamba

MÜKEMMEL BİR GÜLÜŞ

...
Her şey hazır olunca kâhya başparmaklarını çene kemiğimin köşesine, işaret parmaklarını da çenemin ucuna koydu ve ağzımı tüm direncime rağmen açtı. Hemen arkasından gözlüklünün avurtları çökmüş suratı tepemde belirdi ve bulutları kapattı. Kerpetene benzeyen demir bir alet gördüm havada. Sonra ağzımda bir soğukluk hissettim. Alet sağ çenemdeki dişlerden birini kavradı, hangisi olduğunu çıkaramadım. Gözlüklünün elinin neredeyse yarısı ağzımın içindeydi, nefes alamıyordum. Midem bulandı. Sonra gözlüklünün bütün gücüyle kerpetene asıldığını hissettim. Çenemde demir halatlar vardı sanki, tek tek, yavaş yavaş koptuklarını duyuyordum. Üzerimdeki adamın ağırlığından nefesim bağırmaya yetmiyordu. Cansız bir inleme sürünerek ancak çıktı ağzımdan. Pas tadı geliyordu belli belirsiz. Gözlüklü, dişime asılmaya devam ediyordu. En sonunda bir çatırtı duydum, çene kemiğim parçalanmıştı sanki. İçimde bir boşluk hissettim. Kerpetenin ağzımdan çıktığını gördüm, ucunda azı dişim vardı. Kan içindeydi, etrafı pembe etle kaplıydı ve kökü bir pençeyi andırıyordu. Kâhya çekilen dişi izlemeye dalınca, çenemdeki elleri biraz gevşemişti. "Bırakma!" diye kahyayı azarladı gözlüklü adam. Fakat hıncını kâhyadan değil benden çıkarmayı tercih etti. Dilimi tutup ağzımdan dışarı çekti kuvvetlice, kopacak sandım. Sonra bıraktı. Tam gözümü kapatıp derin bir soluk almak üzereydim ki kerpeten yeniden ağzıma daldı. Gözüm karardı. Zaman yine dalgalandı. Kerpetenin soğukluğu ile kanımın sıcaklığı birbirine karıştı. Bir ön dişimi ve bir azı dişimi daha söküp aldı. Çekim bitince kâhya başımdan, azmanlar üzerimden kalktı. Gözlüklü hiçbir şey olmamış gibi çantasını sakince toparladı, dişlerimi koyduğu kavanozu eline alıp şöyle bir salladı. Cama çarpan dişlerimin çıkardığı şıngırtıyı işittim. Sonra dördü birden sakin adımlarla uzaklaştılar. Büyü bozulmuştu. Diğer köleler etrafıma toplandı. Tek kollu adam üzerindeki keten kıyafetten üç küçük parça yırttı. Her bir parçayı fındık büyüklüğünde bir yumak haline getirip dişlerimden geriye kalan boşluğa bastırdı. Ağzım kanla doluydu. Yutmaya çalıştım. Kan boğazıma kaçtı, öksürdüm. Hayatımda duymadığım bir acı duyuyordum fakat kanla beraber tuhaf bir mutluluk da sızıyordu dişetlerimden. Bitmişti. 
 ...

Engin Türkgeldi'nin Can Yayınları'ndan çıkan Orada Bir Yerde adlı kitabında yer alan Mükemmel Bir Gülüş öyküsünden bir kısa bölüm

1 Temmuz 2017 Cumartesi

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (37)



                      YAZILAN YAŞAM GÜZELLEŞİYORDU
İlkokuldaydım, sanıyorum üçüncü sınıfta, bir arkadaşımın ağabeyinin ders kitapları arasında kapağı olmayan bir kitap elime geçti.  Ders kitaplarına göre küçük boy, kapaksız, yırtık, saman kâğıdı kavrulmuş bir kitap. İlk 40-50 sayfası yok kitabın. Değişik geldi herhalde bana o kitap, okumaya başladım. Küçük bir kız çocuğu var, dağda dedesiyle birlikte yaşıyor kulübede, ot yatağı var, kulübesinin penceresinden baktığı zaman yıldızlar görünüyor. Evlerinin hemen yukarısında uğuldayan köknarlar var; bir köpekleri, keçileri var, sabahları sıcak çörek yiyorlar, keçi sütünden yaptıkları peynirleri yiyorlar falan…
Kızın adı Heidi’ydi. Ama kitabın adını, kapağı olmadığı için bilmiyordum. O kız çocuğunun dağdaki yaşantısı, Peter’le, köpeğiyle, dedesiyle olan ilişkisi bana çok ilginç ve güzel gelmişti. Yattığım zaman o köknarları, uçurumları, karlı dağları düşünüyordum. Başka kitaplar bulursam, keşfettiğim bu masal dünya daha da genişleyecek, sürekli yenilenecekti. Bir gün dedemlerin çatı arasında, ailemizin tek okumuş insanı, lise mezunu dayımın farelerden arta kalmış defterlerini, kitaplarını buldum. Bir tane de roman vardı aralarında. Oğuz Özdeş’in “Liseli Bir Kız Sevdim” adlı romanı. Onun da ilk forması yok; kitap 17. sayfadan başlıyor. Dönüp dönüp okuyorum kitabı, çünkü başka kitabım yok. Sonra ortaokul birinci sınıfta Türkçe hocamız, birinci dönem sonuna kadar herkesin bir roman okuyup özetini çıkarmasını istedi. Ve adres gösterdi: Halk Kütüphanesi. Birinci dönem sonuna kadar yirmi kitap okudum ve özetini çıkardım. Herkes iki üç dosya kâğıdıyla getirmişti ödevini, ben bir defterle çıkmıştım Türkçe hocamın karşısına. Hocam, “Aferin Ekrem” dedi. Yanlış da olsa adımı bilen tek hocaydı. (Zaten öğrenim hayatım boyunca hocalarım adımı bilmediler. Üstelik sınıf defterinden veya yazılı kâğıtlarından adımı okurken ya adımı ya da soyadımı yanlış söylerler, “Boran” derlerdi. Daha sonraki yıllarda dergilerde öykülerim yayımlanmaya başladığında da soyadımı yanlış yazdılar. Bazen de beş harfli adımın “h”si atlandı ve adım dört harfe düşürüldü.) Böylece en sevdiğim ders Türkçe oldu ve ikinci dönem sonuna kadar yirmi beş kitap daha okuyarak kendi rekorumu kırdım. Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Oğuz Özdeş … Sonra Jules Verne, Kerime Nadir, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay. Derken “İnce Memed”iyle başlayarak Yaşar Kemal… Onun ardından Orhan Kemal geldi: “Üç Kâğıtçı“, “Bereketli Topraklar Üzerinde”... Ertesi yıl, orta ikiye geçtiğimde, yine aynı öğretmenim birer öykü yazmamızı istedi. Ve ben bir roman yazmaya başladım. Okuduğum kitapların etkisinde bir macera romanıydı yazdığım. Kahramanları da ben yaştaki çocuklardı elbette. O yıllarda ardı ardına köy romanları basılıyordu. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Kemal Bilbaşar ve hemşehrimiz olan, hemen her gün yolda, çarşıda karşılaştığım ama bir türlü tanışmaya cesaret edemediğim Abbas Sayar’ın romanlarını büyük bir heyecanla okuyordum. Bu romanlar tanıdık geldiği için olsa gerek bu kez bir köy romanı yazmaya başladım. Bu arada dünya klasikleriyle de tanışmıştım. “Sefiller”le başladım, “Goriot Baba” ve Emile Zola’nın “Meyhane”, “Nana”, “Toprak” ve daha pek çok romanıyla devam ettim. Masal ve hikâyelerdeki zifiri karanlık ormanda karşımıza çıkan kulübeye benziyordu okumak. Masal kahramanları aç, çaresiz bir şekilde ormanda ilerlerken ileride, karanlığın içinde bir ışık görürler. Bir kulübenin ışığıdır bu. İşte edebiyat benim için buydu, hayat oradaydı, kurtuluş orada. Her türlü çağrışıma açık, hayal gücüne, bilinmeyene çağıran sıcak bir ışık… İçinde kimin, kimlerin, nelerin olduğunu bilmediğiniz, neyle karşılaşacağınızı kestiremeyeceğiniz bir kulübe… İçini siz doldurun, gerisi size kalmış. Yazınca, yazdıkça güzelleşeceğini düşünüyordum yaşamın. Yazılan yaşam güzelleşiyordu, güzellik kazanıyordu.

Ömer Seyfettin’i biliyordum ama Sait Faik’le yeni buluşmuştum. Reşat Nuri, Halide Edip, Yakup Kadri gibi yazarları okuyordum tabii, ama daha çok Kerime Nadir, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Oğuz Özdeş gibi yazarların tüm romanlarını okumuştum. Köy romanlarının gündemde olduğu dönemdi; bir gün şehrin tek kitapçısının vitrininde Fakir Baykurt’un “Köygöçüren” romanını gördüm. Param yetmediği için alamadığım o kitap o vitrinde benim için durmaktadır hâlâ. Sonra kütüphaneden köy romanlarını arama dönemim başladı. Kemal Bilbaşar, Orhan Kemal, Talip Apaydın, Kemal Tahir, Yaşar Kemal... Benim romanım da köyü anlatıyordu. Yaşar Kemal’den bazı betimlemeleri aşırdığımı anımsıyorum.

Aynı dönem resme de çok yoğun ilgim vardı. O ilgiden olsa gerek bir yandan yazıp bir yandan çizerken çizgi-romana yöneldim. Hazırladığım çizgi romanı bir hocama gösterdim, o da bir araştıralım bakalım diye benden aldı, bir daha da haber çıkmadı o çizgi romandan, kayboldu gitti.
Yaz aylarında inşaatlarda çalışarak kitap ve resim malzemesi alıyor, desenlerimi ve öykülerimi dergilere gönderiyordum. Bir süre sonra dergilerin genç kalemler için hazırlanan köşelerinde öykülerim hakkında kısa değerlendirmeler çıkmaya başladı. Lisedeyken de desenlerim yayımlandı. Bunları paylaşabileceğim kimse yoktu çevremde. Sevincimi kendi içimde yaşıyordum. 

On yedi yaşımda üniversite için Ankara’ya geldim ve o yıl ilk öyküm bir dergide yayımlandı. 12 Eylül darbesi olmuş, benim için zor yıllar başlamıştı. Yazıya ve resme daha çok sığınmıştım. Çizdiğim desenler dergilerde peş peşe yayımlanıyordu. Zaman zaman dergi kapakları yaptığım da oluyordu.  Ama kendimi daha çok yazar gibi hissediyordum. Yine de zihnimdeki bulanıklık dağılmış sayılmazdı. Öykünün ne olduğunu ve ne yaptığımı tam olarak bilmiyordum. El yordamıyla ilerlemeye çalışıyordum. Çizdiğim resimler, yazdığım öyküler yayımlanıyordu ama bunları konuşacağım kimse yoktu çevremde. Yazdıklarımı anlamlandırmakta zorlanıyordum; ormanın neresindeydim, hatta bir ormanda mıydım, bundan emin değildim. Artık Ankara’daydım; çeşitli dergilere, kurum ve derneklere yakındım; ne var ki, edebiyat çevrelerine girmeye çekiniyordum. Okumasam hiçbir şey kaybetmeyeceğim bir dolu kitabı boşuna okumuş olduğumu üniversite yıllarında anladım. Öykülerim birikmeye başlamıştı, kitap çıkarmak istiyordum fakat ilk adımı bir türlü atamıyordum. Kendimi köşeye sıkışmış hissediyordum. Derken dosyam tamamlandı. O sıralar Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi’nde çalışmaya başlamıştım. Bakanlığın yeni başlattığı “Öğretmen Yazarlar Dizisi” vardı. Kitabımı bastıracağım bir yayınevi aramaktansa çalıştığım kuruma dosyamı vermek kolayıma geldi ve dosyamı gönderdim. Çekingenliğim ve yanlış anlaşılma korkum yüzünden kimseye sormadım dosyamın akıbetini. Gönderdikten dört yıl sonra ilk öykü kitabım “Sonrası Ayrılık” 1991’de yayımlandı. Devlet kurumlarında basılan kitapların başına gelen benim kitabımın da başına geldi ve 20 bin basılıp satılmasına rağmen “Sonrası Ayrılık”tan kimsenin haberi olmadı. 1994’te çıkan ve Türkiye Yazarlar Birliği Hikâye Ödülü’nü alan “Kurutulmuş Gül Mevsimi” de üç baskı yapmasına rağmen sessizlikle karşılandı. On yıl kadar ders kitaplarıyla uğraştıktan sonra “Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı” Doğan Kitap’tan çıktı, 2005 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldı. Bakanlık yayınları arasında çıkan ilk iki kitabımdan seçmeler yaparak “Unuttuğum Bütün Akşamlar”ı çıkardım aynı yıl içinde. Ardından “Bozkırın Uzak Bahçeleri”, “Yarım”, “Evlerimiz Poyraza Bakar” ve “Bulut Bulut Üstüne” geldi. Bu arada yayınevi değiştirerek İletişim Yayınları’na geçtim ve orada da “Emanet Gölgeler Defteri”, “Zira” adlı kitaplarımla önceki kitaplarımın yeni baskıları çıktı ve çıkmaya devam ediyor.


           Bir söyleşide anlatmıştım: “Romanlar da yazdım ama öykü her zaman bir tutku oldu benim için. Dünyaya yazının içinden, daha doğrusu hayat sadece yazıdan ibaretmiş gibi bakıyorum; böyle anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorum gördüğüm, duyduğum, hissettiğim, hatta hayal ettiğim her şeyi. Yazmak, tek çaresi yazmak olan bir derttir diyorum kendime ve her günüm ya okuyarak ya da yazmaya çalışarak yazının içinde geçiyor. 2013’te çıkan Emanet Gölgeler Defteri adlı romanıma başladığımda aklımda bazı öyküler vardı. Romanı yazarken bu öyküler zihnimi kurcalamaya, kendilerini yazdırmak için beni sıkıştırmaya başladılar. En çok öne çıkanı yazıp sonra romana döneyim diye didinip durdum. Baş edemeyince romanı bir kenara bıraktım ve öyküye yoğunlaştım. 2011’de yayınlanan Bulut Bulut Üstüne adlı öykü kitabım böyle ortaya çıktı. Emanet Gölgeler Defteri romanımdan sonra yeniden öykü düşünmeye başladım. Bir kitabım çıktıktan sonra bir süre hiçbir şey yazamıyorum. Kitabın etkisinden sıyrılmam, kendimi onun dışında hissetmem biraz zaman alıyor. Aslında öyküler zihnin gerisinde kendi kendine yazılıp duruyor. Elinde defter kalem olmadan sokağa çıkmayan biriyim. Defter tutar, sürekli notlar alırım. Bunların bir kısmı bir öyküde ya da bir romanın herhangi bir köşesinde kendine yer bulur, bir kısmı sırasını bekler. Birçoğu belki de hiçbir zaman o şansı yakalayamayacaktır. Hemen yazacağımı sandığım bir öyküyü yıllar yıllar sonra yazdığım olur. Yazamadıklarım çoğunlukta tabii. Bazen de çok hızlı gelişir her şey. Ama acele etmem. Sonra yazar dostlarıma gönderir, onların görüşlerini alırım. Defalarca gözden geçiririm öykülerimi. Sesli okurum ki, ses değerleri açısından kulağı tırmalayan bir yönü var mı diye. Kelimelerin kâğıt üzerinde nasıl durduğu, nasıl göründüğü kadar, müzikalitesinin nasıl olduğuna kadar her şeyi çok önemserim. Aynı zamanda iyi bir hikâye anlatmaktır amacım. Her yazının kendi kuralını kendisinin belirlediğine inanır, ona göre hareket ederim. Yaza yaza kendimi ve başkalarını anlamaya, hayatı anlamaya ve eğer böyle bir şey mümkünse anlamlandırmaya çaba harcıyorum. Zira’yı yazarken de öyle oldu. Romanım yayınlanmıştı, etkisinden sıyrılmıştım ve öykü yazmayı çok özlemiştim. İki yıldan fazla bir süre Zira’yı oluşturan öyküleri yazmaya çalıştım. Her kitabımda olduğu gibi bunda da kendimi yenilemek, dilimi genişletmek, ormandaki o kulübenin ışığını daha sıcak ve parlak hale getirmek için çabalayıp durdum. Ormana girip de o ışığı gördüğüm andan beri her gün yeni bir şeyler öğrendiğimi düşünerek yürüyüşümü sürdürüyorum.”

Gazete, dergi ve internet sitelerinde öykü, deneme, kitap yazıları yazıyorum. Birkaç yıldır da öykü atölyesi çalışmalarım devam ediyor.
Şimdi önümde yeni bir öykü dosyası ve yine bir roman var. Hangisi öne geçecek bilmiyorum.
 ETHEM BARAN




30 Haziran 2017 Cuma

NASIL YAZIYORLAR? (6)

Yazarların yazma alışkanlıkları, okurun ilgisini çeken bir konu. Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların söyleşilerinde yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. Kurmacabiyografiler, web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim. İşte altıncısı: Alice Munro 



Bir öykü yazmak istediğimde, belirli bir yapı yaratmak isterim ve o yapının içerisinde olmanın bende uyandırmasını istediğim duyguyu bilirim. Açıklamanın zor kısmı tam da burası, çok da net olmayan "duygu" sözcüğünü kullanmak zorunda olduğum yer, çünkü entelektüel anlamda daha saygın biri olmaya çalışırsam, dürüst olmaktan kaçınmam gerekir. "Duygu" tam da bu noktada işe yarar. 
Öykünün yapısıyla alakalı bir plan yoktur. Öykü yazmak, "Ben şu tür bir ev yapacağım çünkü iyi yaparsam şu tür bir etki yaratacak" tarzında bir uğraş değildir. Yazacağım öykü, ya da inşa edeceğim ev, öykünün ruhunu oluşturacak, benim çekinerek üzerinde ısrar ettiğim ve o tanımlanamayan duyguya uygun olmalıdır. Bu duygu nereden gelir bilmiyorum. Orada bir yerlerde duruyor gibi görünür ve ansızın bir dükkân vitrini ve sohbet ânı gibi bir ipucu sayesinde onun farkına varırım. Sonrasında, öykünün içine girecekleri toparlar ve bir araya getiririm. Bunların bir kısmı etrafta anılarda, gözlemlerimde öylece bekliyor olabilir, bazılarını ben yaratırım, bazılarını ise etraflıca araştırırım. Kimileriyle hatırladıklarımdan, konuşmalardan kucağıma düşer. Tüm bunların istediğim öyküye şekil vermek için nasıl bir araya gelebileceğini görür ve onu denerim. Denemeye ve nerede yanlış yaptığıma bakmaya devam eder, tekrar denerim.
 Alice Munro

Yasemin Yılmaz Yüksek tarafından  çevrilen yazının tamamına Öykülem dergisinin 8. sayısından ulaşabilirsiniz.

29 Haziran 2017 Perşembe

AVUCUMDA ÇİMEN İZİ

Avucumda Çimen İzi bir ilk kitap. Kitapta on altı öykü yer alıyor, en kısası 2,5, en uzunu 10 sayfa. Dilek Türker'in Hep Kitap'tan yayımlanan ilk göz ağrısından Yekta Kopan'ın Filuçuşu'ndaki yazısı ve arkadaşım Ömür'ün yeniçıkanlar için yaptığı söyleşi vesilesiyle haberdar oldum. Öykünün uç beylerini ve uç kadınlarını okumadan yeni kitapları yakından takip etmeyecektim, öyle karar almıştım ancak merakıma yenik düştüm. Hem öykü kitabı dediğin nedir ki, bir kahve parası dedim, evde yığılmış okunmamış kitaplarla ilgili zerre suçluluk duygusuna kapılmadan aldım. 
Sıcağın bastırdığı, yaprağın kıpırdamadığı (bu pek de sık görülmez Çanakkale'de) bir akşam üzeri (tam olarak arife günü) yatakta kitapla koyun koyuna, sonlara doğru uyuklayarak okudum ilk yedi öyküyü. Yedinci öykü bittiğinde, ayracımı koydum ve bir kenara bıraktım. Muzaffer Kale'nin öykü kitabından hemen sonra okuduğum için öyküde eksiltme, yoğunlaşma, giderek öyküyü âna sıkıştırma eğilimi üzerine düşündüm.
Öyküde eksiltmeyi yanlış anlayıp öyküyü âna hapseden, hikâyeden uzaklaşan öykücülerden değil, Dilek Türker. Bilakis hikâye anlatmayı seviyor, dili temiz. Ne okumayı sekteye uğratan sarkmalar var, ne de acaba ne anlatmak istedi dedirten kapalı bir anlatım. Öyküleri âna hapsetmiyor ama sanki biraz fazla geniş zamana yayıyor. Kitabın ilk yarısına çok da ısınamama sebebim bu muydu, benzer hayatların üst üste sıralanması mıydı bilmiyorum. 
Temizlik ve ev düzenlemesiyle geçen bayramın ardından bitirme arzusuyla yeniden elime aldığımda eskisi kadar meraklı ve heyecanlı değildim. Aceleye getirilmiş, üzerinde çalışılmamış bir kitap değildi karşımdaki farkındaydım. Amma velakin bir değişim de ummuyordum. Konuları, kahramanları açısından benzer bir anlatım devam edecekti, öyle düşünüyordum. Ancak ummadık taş baş yararmış. Göçmen Kuşlar ile devam ettiğim öykülerin konusu çeşitlendi, farklı hayat hikâyeleri sunmaya başladı yazar. Flannery O'Connor'ın bir denemesinde bahsettiği komşusu gibi hissettim bir anda: "Şu öyküler bana kimi insanların nasıl yaşadığını gösterdi."
Kuru kuruya bir hikâye anlatmak değil elbette öykücülük ama kimi insanların her şeye rağmen neyi nasıl yaptıklarını göstermek de az şey değil. Üstelik bunca unutulmuşken.



Avucumda Çimen İzi 
Dilek Türker 
Hep Kitap 
Öykü

23 Haziran 2017 Cuma

GÜNEŞ SEPETİ

Severek okuduğum bir romancının kısa sürede altı baskı yapan son romanını yarıda bıraktım. Romanı yarıda bırakmam için görünürde geçerli bir sebebim de yoktu. Anlatmayı çok seven, coşkulu, dilbaz bir anlatıcı vardı. Hikâye ilginçti. Romancı kurguyu ilerletirken sürprizler yapmayı iyi biliyordu. Gerilim giderek artıyordu. Sürükleyici bir roman için gereken tüm unsurlar yerli yerindeydi. Tam da bu nedenle yarıda bıraktım sanırım kitabı; okuru, merak, gerilim, coşkun anlatıcı üçlemesiyle metnin içine mıhlayan yazarlar yerine yattığım yerde rahatsızca kıpırdanmama neden olacak, beni sarsacak, içimde nicedir azalan yazma arzusunu kışkırtacak, kalemimi uçuşturacak yazarlarla tanışmak istediğimden; kesik kesik ilerleyen, böğrüme bir bıçak sokup içimi oyan, sonra açtığı boşluğu günlerce sızlatan metinlerle yoldaşlık etmeyi tercih ettiğimden. Hâl böyle olunca daha çok öykü kitapları yarenlik ediyor bana. Yolun Gölgesi, Ayna Çarpması, Peruk Gibi Hüzünlü ve Güneş Sepeti son okuduklarımdan.
Güneş Sepeti (2016 Sait  Faik Hikâye Armağanı) şair Muzaffer Kale'nin Bir Günlük Güneş, Gözlerim Akşama Ölür, Acıtmıyor Boynumu Dünya, Işıktan Kalan Kırılma, Hiçbir Şeyi Unutmadım, Sakın Zar Atma, Lirik Aksan, Menekşenin Sayılı Günleri şiir kitaplarının ardından yayımlanan  ilk öykü kitabı. 
Kale'nin öyküleri olay örgüsüne sıkı sıkıya bağlı, giriş, gelişme, gerilim, sonuç bölümleri içeren klasik öyküler değil. Olay anlatmak, hikâye etmek derdine düşmeden, hayatın içinden çekip aldığı küçük kesitleri, o ânın içinde parlatıyor ve okura sunuyor. Bir öykü kahramanına şöyle dedirtiyor nitekim:
"Küçük durumlardan," dedi. Yutkundu. "Öyküyü oradan çıkarıyorsunuz. Sanki orda, saklandığı yerde yazılmış, hazır bekliyor sizi öykü." s. 102
Kitapta yer alan 41 öykünün en uzunu 3,5 sayfa. Çoğu kısa kısa öykülerden oluşan bu derlemede, hiçbir olay, kahraman uzun uzadıya anlatılmıyor, betimlenmiyor. Muzaffer Kale gerekçeli kararda da vurgulandığı gibi  kısa öykünün olanaklarını başarıyla kullanarak varoluşun yoğunluğunu yaşamın ayrıntılarında yakalıyor. Ayrıntılarda yoğunlaştıkça öyküyü şiire yaklaştırıyor, âdeta öyküye şiir mayası çalıyor ve bu mayayı da tutturuyor. Edebiyatı dil ile atmosfer kurma çabası olarak gören ve bu çabayı başlı başına şiirli bir eylem olarak niteleyen (bknz Bianet söyleşisi) bir yazar için bu başarı şaşırtıcı olmasa gerek. 
Muzaffer Kale ile yarenliğim ikinci öykü kitabı Sabahın Bir Devamı Vardı ile devam edecek.
Güneş Sepeti 
Muzaffer Kale 
Can Yayınları 
Öykü 





16 Haziran 2017 Cuma

YAZMAK ÜZERİNE

Yazma üstüne düşünmek, yazma üstüne konuşmak, yazma üstüne kaygılanmak, yazmak değildir. 
Kişi, her sabah oturup yazmakla yazar olur.
GERALD BRENAN

Bağlan 
Her ne yapabiliyor ya da yapabileceğini hayal ediyorsan, yapmaya başla. Cürette deha, güç ve büyü vardır. 
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE

Yazmak bir yaşam biçimidir. 
Her gün biraz yazıyorum, umuda kapılmadan ve umutsuzluğa düşmeden.
ISAK DINESEN

Yazmak istiyorsan yaz ve yazmaya devam et. 
Sıkı çalışırsan ve zamansız bir ölüm gelmezse başına istediğini elde edersin.
ZEN deyişi 

İlk taslağı yazarken, çıkan iyi mi değil mi diye kaygılanma. Yalnızca yaz. 
Bir şey yapmaya değerse, kötü yapmaya bile değer.
JOHN BRADSHOW
Evrendeki en çöplük şeyi yazmakta özgürsünüz.
NATALIE GOLDBERG

Hiçbir zaman kusursuz bir öykü yazamazsın. Denemeye bile kalkma. 
Tanrının yaptığı her şeyde bir çatlak vardır. 
RALPH WALDO EMERSON 

Yargılama.
Hüküm, yazma sürecinin bir parçasıdır. Buna hazır ol. Ama yazma sürecini bölmesine izin verme.
SYD FIELD

Çözümleme, yalnızca yaz. 
İlk düşünceler, en güçlü düşüncelerdir.
ALLEN GINSBERG

Bırak kalem düşünsün. 
Hakikat çabuklukta. Ne kadar çabuk dökersen, ne kadar çabuk yazarsan o kadar dürüstsün. Düşünce, duraksamada. Gecikme de, hakikate zıplama yerine üslup çabası getirir; hakikat ise edinmeye değecek tek üslup. 
RAY BRADBURY 

İlk taslağın niteliğini kontrol edemezsin, kontrol edebildiğin yalnızca uzunluğudur. 
Bir sayfalık başyapıt için bir boka benzemeyen doksan bir sayfa yazıyorum.
ERNEST HEMİNGWAY'den F. Scott Fitzgerald'a

İlk düşünceleri yakala. 
Düşünme.
NATALİE GOLDBERG

En sağlam düşünce ilk akla gelendir.
BOB DYLAN 

Topa vur, yeter.
ALLEN GINSBERG 

Kaynak
Yaratıcı Yazının Sırları
Yazan Roland Fishman
Çeviren Haluk Mesçi
Notos Kitap
Eleştiri Deneme