31 Ocak 2018 Çarşamba

İlk Okuma Kitapları Listesi

Mini mini birler için kolay okunan ve eğlenceli kitap önerileri listesi
(Liste Deniz'in okuma sırasına göre yapılmıştır.)

Yataktan Düşen Ayıcık 












Yazan Julia Donaldson 
Resimleyen Anna Currey
Çeviren belirtilmemiş
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 

Aç Tırtıl 









Yazan ve resimleyen Eric Carle
Çeviren Fatih Erdoğan
Mavibulut Yayınları

Şuşu ve Üçtekeri













Yazan Yıldıray Karakiya
Resimleyen Başak Günaçan
Redhouse Kidz

Burası Benim Yerim












Yazan Pippa Goodhart
Resimleyen Rebecca Crane
Çeviren Alp Gökalp
abm çocuk&ilkgençlik

Şuşu, Can ve Dörtteker













Yazan Yıldıray Karakiya
Resimleyen Başak Günaçan
Redhouse Kidz

Bir Çizgi Film Daha













Yazan Tülin Kozikoğlu
Resimleyen Banu Taylan
İletişim Yayınları 

Ben Bir Ressamım













Yazan Tülin Kozikoğlu
Resimleyen Banu Taylan
İletişim Yayınları 

Fillerin Kanatlarına Ne Oldu?


















Yazan Lesley Sims
Resimleyen Katie Lowell
Çeviren belirtilmemiş
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 

Bir Dakika
















Yazan ve resimleyen Somin Ahn
Çeviren Alp Gökalp
abm çocuk&ilk gençlik

Dişimi İstiyorum













Yazan ve resimleyen Tony Ross
Çeviren İlke Aykanat Çam
TUDEM

Hepsi Benim! Foli













Yazan Tülin Kozikoğlu
Resimleyen Banu Tayln
İletişim Yayınları

Bekçi Amos'un Hastalandığı Gün













Yazan Philip C. Stead
Resimleyen Erin E. Stead
Çeviren Esin Uslu
YKY

Yavru Köpek Çomar Kurbağa Çopar













Yazan ve resimleyen Axell Scheffler
Çeviren Ali Berktay
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


Afacan Maymun Nasıl Yemek Yer?













Yazan Jane Clarke
Resimleyen Georgie Birkett
Çeviren Derin Erkan
1001 Çiçek Kitaplar

İyi Geceler Ayı Kardeş













Yazan ve resimleyen Holly Surplice
Çeviri Derin Erkan
1001 Çiçek Kitaplar

Güvercin Kakası













Yazan Elisabeth Baguley
Resimleyen Mark Chambers
Çeviren Burcu Ural Kopan
Marsık Kitap

Taş Devri Bebeği

















Yazan Julia Donaldson
Resimleyen Emily Gravett
Çeviren Derin Erkan
1001 Çiçek Kitapları 




30 Ocak 2018 Salı

Listeler, yeni yıl kararları ve BuJo

Okumak istediğimiz kitaplar, izlemek istediğimiz filmler, görmek istediğimiz yeni yerler, öğrenmek istediğimiz yeni şeyler... Kabul edelim yapabileceklerimiz, yapmak istediklerimizin daima gerisinden gelecek. Zihnimize uçuşan yüzlerce parlak fikirden pek azını hayatımıza geçirebileceğiz. Ya elimizden gelenin en iyisini yapmakla yetinecek ve bu durumu kabulleneceğiz ya da için için kendimizi yiyeceğiz. Burada defalarca dile getirdim. Okumak, yazmak ve günlük hayatın getirdiği sorumluluklara yetişmek konusunda sıkıntı yaşıyorum. Yetişememe hâli beni yoruyor ve geriyor. Neticede sahip olduğumuz zaman sınırlı, içini güzel şeylerle doldurmak istiyorum. Haksız sayılmam ama görüyorum ki bu istek beni çoktan eline geçirmiş, yaptıklarımın farkına varmama engel oluyor. Yapamadıklarımı saymaya, sündürmeye, hayatımı şikâyetnameye çevirmek yerine kontrolü elime almaya kararlıyım. Malum yeni yıl dediğin, kararlar ve listelerle gelir. İşte bazıları:
Gerçekler ve düşünceler
Yetişemiyorum, okuyamıyorum, yazamıyorum...Tüm bunlar gerçek değil, birer düşünce. Bunun farkına varıyorum.
Listeler
Zamanımı doğru kullanabilmek adına listeler yapmayı ihmal etmiyorum. Bu sayede önceliklerimi belirleyebiliyor, hızlı günlük akış sırasında gözden kaçırabileceğim ayrıntılara hâkim olabiliyorum.   Küçük adımlar büyük kazançlar
Daha derli toplu, düzenli olmak, özellikle zamanımı iyi kullanmak için büyük değişimler gerekmiyor. Her gün 10-20 dakika arası zamanı eve harcamak, sosyal medyada geçirilen zamanı kısıtlamak (belki kendimize de çocuklara olduğu gibi tablet ve bilgisayar yasağı getirmeliyiz), defter ve kalemle yeniden dost olmak gibi küçük, hayata geçirmesi, sürdürülebilirliği kolay adımlar atmakla işe başlıyorum.
Dijital ortamda çöp gibi görünen, dişe dokunmayan kelimeler bir deftere yığıldığında kişinin hayatına bir hacim ve doluluk hissi katıyor. Yapabildiklerimiz, yapmak istediklerimizin yanında minicik bir kum tanesi belki ama yapıldıysa şayet, anımsanmaya değer ve kıymetli. İşte bu sebeple yeni yılda kum tanelerini biriktirmeye karar verdim. İki ana defterim var. Biri çalışma odamda klavyenin önünde duruyor. Ve bana o hafta yapacaklarımı hatırlatıyor. Ödenecek faturalar, market alışverişi, çamaşır, ütü, yemek pişirme, aranacak bir arkadaş, planlar, buluşmalar, tamamıyla gündelik yaşamı kolaylaştırmaya yönelik direktifler... Diğer defter ablamın hediyesi mandalalı bir ajanda. Zamansız 52 haftalık bir ajanda bu. Sol tarafta haftanın günlerinin adı yazılı. Her bir güne, iki üç satır ayrılmış. Sağ tarafta ise boş bir sayfa var. Sayfanın altında boyamak üzere boş bir mandala çizimi bulunuyor. Bu defter, üzerimden hızla akıp giden zaman karşısında bir elek vazifesi görüyor. Okuduğum öyküleri, kitap tanıtım yazılarını, söyleşileri, hoşuma giden blog yazılarını not alıyorum. Bu sayede deftere baktığımda hayatımın hiç de zannettiğim gibi boşa akıp gitmediğini görebiliyorum. Bunu akıl eden ilk insan evladı olmadığımı biliyordum da, bu eylemin fiyakalı bir adı olduğundan hiç haberdar değildim.  Blogger arkadaşım Konserve Ruhlar'dan öğrendim, meğer buna Bullet Journalling deniyormuş.
Ryder Carrol tarafından geliştirilen ve kısaca BuJo diye adlandırılan sistemin yaratıcılığı arttırdığı, zamanın daha düzenli ve verimli kullanımına olanak sağladığı söyleniyor. İnternetteki örnekler daha fazlasını işaret etse de BuJo hayatımızı kolaylaştırmak amacıyla yaratılan resimli ve yazılı kişisel ajandalar aslında. BuJoya gösterilen ilgi o denli artmış ki, Ryder Carrol konu hakkında bir TEDx konuşması bile yapmış. Bknz:



Herhangi bir BuJo'yu elime almadım, yakından görmedim ve denemedim. Ama sözle bir anlaşmamız olduğunu iyi biliyorum. Neyi hayatınıza sokmak isterseniz onu alırsınız. Renkli kalemler, post-itler ve çıkartmalar kullanarak kısa notlar almak, hayalleri dile getirmek ve onlarla ilgili görseller çizmek, denemeye değer. Baksanıza ne kadar da davetkarlar.


29 Ocak 2018 Pazartesi

Picasso'nun Pantolonları

Müze mağazalarında baştan çıkıyorum. Kesin bilgi. Ellerimi, kollarımı doldurmak istiyorum. Reprodüksiyonlar, kupalar, kitap ayraçları, magnetler... Annelikle beraber çocuk kitapları da girdi işin içine. 
Yolumuz Picasso Müzesi'ne düşünce kendimi tutamadım. Mağazada harcadığım euroları neredeyse beşle çarparak ödemek, bir haftalık tatil için aylarca çalışmam gerektiğini hatırlamak pek de keyifli olmayacak biliyorum ama hesap kesim tarihine ve bir sonraki tatile (yaz ayları) daha var. Aldığım kitapların ve sanat oyunlarının keyfini sürebilirim.
Hazineleri eşelemeye Nicholas Allan'ın yazıp resimlendirdiği Picasso's Trousers* kitabıyla başladık. 
İngiliz yazar ve illüstratör Nicholas Allan'dan bu kitap vesilesiyle haberdar oldum. Biyografisinde otuzun üzerinde kitap yazdığı, pek çok ödül sahibi olduğu yazıyor. Türkçeye çevrilen tek kitabı Veli Nereye Gitti bebekler nasıl oluşur sorusuna yanıt veren neşeli bir kitap. Henüz okumadığım bir kitap hakkında bu kadar emin konuşmamın sebebi aşağıdaki video.


Yazarla tanıştığımıza, hakkında merakımız arttığına göre Picasso'ya dönelim.
Kitabın başında genç Picassoyla tanışıyoruz. Yirmili yaşların henüz başında. Resim yapmak için Paris'e gitmek istiyor. 
"No!NO! NO! Picasso" said his dad.
But Picasso said ...
"YES!"
Bu kalıp kitap boyunca sık sık tekrarlanıyor. Böylece çocuk okur, Picasso'nun hayat boyu süren arayışlarına, kalıplara boyun eğmemesine, kendi sezgilerini dinlemesine ve getirdiği yeniliklere tanık oluyor ve mavi, pembe, kübizm gibi dönemleri ve ünlü yapıtları hakkında bilgi sahibi oluyor. 



Picasso's Trousers
Yazan ve resimleyen Nicholas Allan 
Yayınevi Red Fox
5-7 yaş





*Bu, aynı zamanda Deniz'e okuduğum ilk İngilizce kitap oldu. Yeni aldığımız ve müzede Picasso resimlerini gördüğü ve her bir resme tek tek, birkaç saniye içinde yeni isimler taktığı için olsa gerek kitabı dinleme konusunda hevesliydi. Pek önerilmemesine karşın ben her sayfayı okuduktan sonra Türkçeleştirdim. 


28 Ocak 2018 Pazar

MEVZU EDEBİYAT

Kolektif Bir Mecra Olmayı Hedefleyen Yeni Bir Edebiyat Sitesi Kuruldu: MEVZU EDEBİYAT

El ele, elden ele şiarıyla yeni bir edebiyat sitesi kuruyoruz: Mevzu Edebiyat!
Burası mevzuyu edebileştirenlerin, edebiyatı mevzulaştıranların ve edebiyata dair mevzuları dert edinenlerin buluştuğu bir platform.
Kolektif aklın yaratıcılığına güvenerek, kolektif emekle bir site inşa ettik, istedik ki dünya ve ülke edebiyatının hızla akan gündemi içinde gözden kaçanları yakalayalım.
İstedik ki hem edebi gündemi hem de gündeme giremeyeni hedefleyelim ve yeniler kadar eskilerin de güncelliğini gözetelim.
“Dünya vardır ve yazar konuşur” diyen Barthes’tan ilham aldık ve edebiyat varsa biz de konuşuruz dedik. Bu sitede yazarı, okuru, eleştirmeni buluşturduk ve edebiyat üzerine düşündük, yazdık, konuştuk.
Hedefimiz farklı mecralarda, edebiyat hakkında düşünen, yazan insanları bir araya getirmek, teorik ve kuramsal yazıların yanı sıra kitap eleştirileri, denemeler, edebiyat haberleri, röportajlar ve soruşturma dosyalarını okura sunmak.
Mevzu, okurun da mevzusu olduğundan çağrımızdır: Edebiyat ve kültür alanında teorik yazı ve araştırmalar, edebiyat türleri ve biçimleri üzerine tartışma ve yeni sorular, kitap tahlilleri, röportajlar, özel dosyalarla gündeme taşımak istedikleriniz ve edebiyat haberleri ile katkı sunmak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.
El ele, elden ele... Çünkü Mevzu Edebiyat!

20 Ocak 2018 Cumartesi

Kısa kısa, tamamen kişisel notlar

Ben bir bloggerım. Tatlı ve güzel bir tesadüf sonucu, bu adreste dört yıldan uzun süredir yazıyorum. Yola çıkarken çok da kesin bir amacım ya da planım yoktu. Okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, gördüğüm şehirler, aklıma takılanlar hakkında usul usul konuşmak, mırıldandıklarımı paylaşmak istedim, hepsi bu. Blog yazılarını mektuba benzetmek yanlış olmaz. Bu mektupların ilk alıcısı elbette, benim. Kendim için yazıyorum. Hatırlamak için, unutmamak için, geçmişe dönüp baktığımda o günlerde nelerin zihnimi meşgul ettiğini, nasıl hissettiğimi anlamanın bir yolu olarak yazıyı kullanıyorum. Bu anlamda bir bebeğin üzerine takılan mama önlüğünden farksız, blog yazıları. Buraya dökülüp saçılanlar iyi ya da kötü beni besleyen şeyler. 
Yıllar içinde kitap tanıtımları, yazar söyleşileri, öykü soruşturması, sürdürülebilir yaşama dair ipuçları, masal söyleşileri,  şiddetsiz iletişim gibi geniş bir alanda bireysel ve kolektif pek çok yazı hazırladım. Kolektif işler çoğu zaman ansızın, kendiliğinden doğdu, zamanı gelince bittiğini duyurdu bana ve bitti. Bu içten gelen değişime direnmeyip onunla uyum içinde hareket ettiğimde ortaya çıkan zenginlik beni mutlu ediyor. Değişime karşı koymak, direnç göstermek bende huzursuzluk, karmaşa, suçluluk yaratıyor.  Onunla uyum içinde hareket edebildiğim zaman, blogtaki sessizlik dönemleri, içerikteki değişiklikler, çıkanlar... hepsini olduğu gibi kabul ediyorum, içim huzur, barış ve iyimserlikle doluyor. Burası benim değişim, büyüme ve oyun alanım. 
                                                                       *
Hepimizin şikâyet ettiği konular: yetişemiyorum, zamanım yetmiyor, bir şeye (spor, kitap kulübü, herhangi bir kurs) başlıyorum, devamı gelmiyor. 
Devamını getirmek konusunda kendimi şanslı hissediyorum. Geçen yıl aynı ekiple ekim ayından mayıs sonuna kadar beden farkındalığı çalışmıştım. Şimdi biraz daha geniş (ve giderek genişleyen) bir toplulukla şiddetsiz iletişim çalışıyoruz. Buluşmalarla ilgili tek kural var: her ayın üçüncü cumartesi saat 17.00-19.00 arası. Bu bireylere göre değişim göstermiyor, gelebilen geliyor, gelemeyen gelemiyor, bir sonraki buluşmadan devam ediyor. Ne yapıyoruz bu buluşmalarda? Özetle, olayların ve kişilerin arkasına, daha uzağına bakmaya çalışıyoruz. Ne oldu sorusundan ziyade ne hissediyorum, neden böyle hissediyorum, bu duygu bana ne anlatıyor olabilir sorularına odaklanıyor ve farklı farkındalık alıştırmaları yapıyor, kendimizle bağlantımızı arttırarak, oyun ihtiyacımızı gidermeye çalışıyoruz.
Ebeveynlerin bu tür oyun alanlarına herkesten çok ihtiyacı var. Çocuk yetiştirmek hiçbir yerde kolay iş değil ama yeni Türkiye'de çocukları maruz kalabilecekleri cümle kötülükten, zehirlenmeden korumak için hepimiz kanatlarımızı bir atmaca gibi açıyoruz, pençelerimizi çıkarıyoruz. Gerginiz, baskı altındayız ve yalnızız. Özellikle Milli Eğitim'e hiç güvenmiyoruz. Hâliyle, uzmanlığımız olmadığı halde pek çok değişik alanda okumalar, araştırmalar yapmak zorunda kalıyoruz, çocuklarımızı desteklemenin yollarını bulmak istiyoruz. Şu satırları yazarken bile kaygı ve endişe beni eline geçirdi. Şakaklarımın zonklamasından, ensemden yayılan ağrıdan anlayabiliyorum bunu. Zorunluluk olarak görmek, kaygı ve endişe sarmalında kaybolmak yerine, duygularımın ve ihtiyaçlarımın farkına varabilirim. O zaman kendimi tüketmeden, bir oyuncu gibi dahil olurum sürece, merak ettiğim için, kendimi geliştirme ve büyüme fırsatı yakalamak için. İçimdeki oyuncuya kapı açtıkça üzerimdeki stresi, baskıyı azaltabiliyorum, hiç değişmeyecekmiş gibi duran döngüyü durdurabiliyor ve küçük değişimler yaratabiliyorum. İşte bu yüzden gündemi takip etmeyi, yaşamaktan utanmayı, zaman tünelimi bir sivil toplum örgütünün vitrini olarak kullanmayı bıraktım. Bu onayladığım anlamına gelmiyor, sessiz kalıp kötülüğü çoğalttığıma da inanmıyorum. Ahlaki seçimler yapmaya devam ediyorum ama yaşama hakkımı da korumaya çalışıyorum, hepsi bu.

18 Ocak 2018 Perşembe

BAĞIRMAYAN ANNE BABA OLMAK

Defalarca başladığım, defalarca yarım bıraktığım kitap... 
Hafta başı bir kez daha başladım. Altını çizerek, içe bakış sorularını yanıtlayarak, önemli bulduğum satır başlarını her an elimin altında taşımak için anahtarlık şeklindeki cep defterine notlar alarak okuyorum. Bitmek üzere. 
Birinci bölümde şöyle sesleniyor Hal Edward Runkell okura:
Ebeveynler dünyanın her yerinde yaşamlarının en zorlu mücadelesini veriyor. Karşılıklı saygı ve dayanışmaya dayalı sevgi dolu bir aile ortamı yaratmaya çalışmak. Ve bunu sorumsuzluğu ve rahatına düşkün olmayı öven bir toplumda yapmaya çalışıyorlar. Doğal olarak kendilerini hiç olmadıkları kadar endişeli hissediyorlar. Çok yoğunlar ve takdir görmüyorlar. Bence yardıma ihtiyaçları var.
Bu kadar içeriden sesleniyor Runkell bize. İçimizdeki yorgun, telaşlı, odağını yitirmiş ebeveynin yanında yer alıyor. Bay Mükemmel olmaya soyunmuyor. Kendi hatalarına da yer veriyor. Her bölümün sonunda örnek hikâyeler üzerinden ebeveynleri durum ne kadar karmaşık görünürse görünsün sakin kalmaya, "ben" dilini kullanmaya, bakış açısını değiştirmeye (çocuklarınızdan sorumlu değilsiniz, çocuklarınıza karşı sorumluluklarınız var) davet ediyor. En önemli vazifemizin ailedeki "sakinleştirici otorite" olmayı hedeflemek olduğunu söylüyor ve bunun yollarını anlatıyor. Kitapta pek çok alt başlık var. İşte bazıları:
Kendinize odaklanın. 
İyi bir ilişki kurmak isteyenlerin en büyük düşmanı duygusal tepkilerdir. 
Çocuklarımızdan sorumlu değiliz fakat onlara karşı sorumluluklarımız da anlayabildiğimizden çok daha fazla. 
Çocuklarımız üzerinde etki bırakmak istiyorsak, önce kendi üzerimizdeki kontrolümüzü yeniden kazanmalıyız. 
Başkalarının verdiği karşılık nedeniyle duygularımızın üzerindeki kontrolümüzü kaybediyoruz. 
Çocuklarınız sabrınızı taşırmaz, sihirli düğmelerinize basmaz ve sınırınızı zorlamaz. Onlar kesinlikle bu kadar güçlü değildir. 
Duygusal tepkilerinize siz karar verirsiniz. Her zaman bir seçeneğiniz vardır. 

Sakinleştirici otorite olmak neden bu kadar önemli? Çocuklarımıza bağırdığımızda gerçekte neyi haykırıyoruz? Bunun cevabını da veriyor, Runkell:
Çocuklarımıza bağırdığımızda duygusal olarak pasif duruma geçeriz ve tek bir mesaj veririz: BENİ SAKİNLEŞTİR! ... 
Böyle davranarak onların bize itaat etmemelerini ya da dinlememelerini kaldıramadığımızı söylüyoruz. Baş edemiyoruz  ve aklımızı kaçırıyoruz. 
"Bunu yaptığına inanamıyorum!"
"Aklından ne geçiyordu senin?"
"Seninle konuşurken yüzüme bak!"
Bunların yerine dilediğiniz kelimleri koyun, mesajınız değişmez: Uzlaşman gerekiyor yoksa kendimi kaybedeceğim. Ve kendimi kaybettiğimde yine senin boyun eğmen gerekecek yoksa sakinleşemeyeceğim. Bütün duygusal tepkilerim sana bağlı. 

İtiraf etmesi zor ama tablo bu. Ailenin duygusal hayatını, ailenin en az olgun kişisinin büyüme sancılarına, isteklerine ve zaaflarına teslim etmek istemiyorsak, Hal Edward Runkell'ın Şiddetsiz İletişim temelli ebeveynlik önerilerine kulak vermek de, uygulamaya çalışmak da fayda var.


Bağırmayan Anne Baba Olmak 
sakin kalarak çocuk büyütmek 
Yazan Hal Edward Runkel 
Çeviri Ebrar Güldemler 
Aganta Yayınevi 





17 Ocak 2018 Çarşamba

OKUL YOLU

Geçen cuma, hafta başından beri alışık olduğum şekilde ağız diş sağlığı eğitimi vermek üzere giyindim. Siyah kumaş pantolon, düz renkli bir tişört, hırka. Okulun önünde arabanın içinde hırkamı çıkarıyor ve diş desenli önlüğümü üzerime giyiyordum. Formanın bana resmi, üzerini süsleyen gülümseyen ve kendisini fırçalayan diş resimlerinin ise sevimli hava vereceğini umuyordum. Her gün, ilk ders saatini, mini mini birlerle ağız diş sağlığı üzerine konuşarak geçirmek zevkliydi. Her anlatıcı gibi, dikkatimi izleyicilerime veriyordum. Nerelerde sıkıldıklarını, nerelerde eğlendiklerini gözlemliyor, içeriği her defasında buna göre şekillendiriyor, bilgi aktarmak ve katılımlarını sağlamak arasında denge tutturmaya çalışıyordum. 
Arkadaşlarıyla tanıştığım, ilk tenefüstte onlarla vakit geçirdiğim için kızım da bu durumdan memnundu. Derste anlattıklarımın başka pratik yararları da vardı. Birkaç gün önce sınıfın içinde hızlı çekim yürüyünce, nöbetçi öğrenci, onun adını da yaramazlar listesine yazmıştı. Bu düpedüz haksızlıktı çünkü hızlı yürümek koşmak değildi ve yaramazlık sınırlarına girmiyordu. Deniz gelişmiş adalet duygusu ve belagat yeteneğiyle bensiz de adını sildirirdi o listeden ama diğer nöbetçinin "Onun annesi bize gelip dişleri anlattı, adını silelim," demesiyle kelimelerden tasarruf edilmişti bir kere. Deniz bunun için bana müteşekkirdi. "Aferin, okula hep gel" demesi, bundandı. 
Ama her şeyin bir sonu vardı. Haftanın son günü gelmişti. Misafirliğim buraya kadardı. 1-A'ya da girecektim ve bitecekti. Kızım müdürle konuşup ikilere, üçlere ve dörtlere de girmemi istiyordu. Bense gözümü yeni okullara dikmiştim. Bu düşünceler içinde arabanın yanına vardığımızda onu başka bir aracın tamponuyla flört eder bulduk. Servise pazartesiye kadar sabahları Deniz'i benim bırakacağımı söylemiştik. Servisi aramak, apartmana geri dönmek, zile basmak, arkadaki aracın çıkmasını beklemek ya da ...
Böyle durumlarda söylenmeye meyilliyim. Benim için bir başka aracın çıkışını engelleyecek şekilde park etmenin kabul edilebilir yanı yok. Bununla beraber bu ahlakçı yargıya yoğunlaşırsam, birlikte yaşam kurallarının ihlalinin bende karmaşa ve kaos yaratacağı kesin. Güne stresle başlamak istemiyorum. Çünkü akşam kızımın "Bugün olan en güzel şey ne?" sorusunu yanıtlayacağım. En çekilmez günün içinden bile güzel anlar çıkartabilmeye bakıyorum. Günün sonunda birbirimize anlattığımız anlardan oluşuyor aslında, hayat hikâyelerimiz. Ahlakçı yargılara yapışabilir, kontrol edemeyeceğimiz şeyler yüzünden mutsuz ve gergin olmayı seçebiliriz ya da anlık değişimlere açabiliriz kendimizi. 
Telaşsız bir sabahtan yana kullanıyoruz oyumuzu. İki bacağımız var, diyorum içimden, hadi okula yürüyelim, ne zamandır yürümedik diyoruz dışımdan. Deniz okula yürüyerek giden arkadaşlarını sayıyor bir bir. Hangilerine rastlayabileceğimizi konuşa konuşa gidiyoruz.