20 Ocak 2018 Cumartesi

Kısa kısa, tamamen kişisel notlar

Ben bir bloggerım. Tatlı ve güzel bir tesadüf sonucu, bu adreste dört yıldan uzun süredir yazıyorum. Yola çıkarken çok da kesin bir amacım ya da planım yoktu. Okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, gördüğüm şehirler, aklıma takılanlar hakkında usul usul konuşmak, mırıldandıklarımı paylaşmak istedim, hepsi bu. Blog yazılarını mektuba benzetmek yanlış olmaz. Bu mektupların ilk alıcısı elbette, benim. Kendim için yazıyorum. Hatırlamak için, unutmamak için, geçmişe dönüp baktığımda o günlerde nelerin zihnimi meşgul ettiğini, nasıl hissettiğimi anlamanın bir yolu olarak yazıyı kullanıyorum. Bu anlamda bir bebeğin üzerine takılan mama önlüğünden farksız, blog yazıları. Buraya dökülüp saçılanlar iyi ya da kötü beni besleyen şeyler. 
Yıllar içinde kitap tanıtımları, yazar söyleşileri, öykü soruşturması, sürdürülebilir yaşama dair ipuçları, masal söyleşileri,  şiddetsiz iletişim gibi geniş bir alanda bireysel ve kolektif pek çok yazı hazırladım. Kolektif işler çoğu zaman ansızın, kendiliğinden doğdu, zamanı gelince bittiğini duyurdu bana ve bitti. Bu içten gelen değişime direnmeyip onunla uyum içinde hareket ettiğimde ortaya çıkan zenginlik beni mutlu ediyor. Değişime karşı koymak, direnç göstermek bende huzursuzluk, karmaşa, suçluluk yaratıyor.  Onunla uyum içinde hareket edebildiğim zaman, blogtaki sessizlik dönemleri, içerikteki değişiklikler, çıkanlar... hepsini olduğu gibi kabul ediyorum, içim huzur, barış ve iyimserlikle doluyor. Burası benim değişim, büyüme ve oyun alanım. 
                                                                       *
Hepimizin şikâyet ettiği konular: yetişemiyorum, zamanım yetmiyor, bir şeye (spor, kitap kulübü, herhangi bir kurs) başlıyorum, devamı gelmiyor. 
Devamını getirmek konusunda kendimi şanslı hissediyorum. Geçen yıl aynı ekiple ekim ayından mayıs sonuna kadar beden farkındalığı çalışmıştım. Şimdi biraz daha geniş (ve giderek genişleyen) bir toplulukla şiddetsiz iletişim çalışıyoruz. Buluşmalarla ilgili tek kural var: her ayın üçüncü cumartesi saat 17.00-19.00 arası. Bu bireylere göre değişim göstermiyor, gelebilen geliyor, gelemeyen gelemiyor, bir sonraki buluşmadan devam ediyor. Ne yapıyoruz bu buluşmalarda? Özetle, olayların ve kişilerin arkasına, daha uzağına bakmaya çalışıyoruz. Ne oldu sorusundan ziyade ne hissediyorum, neden böyle hissediyorum, bu duygu bana ne anlatıyor olabilir sorularına odaklanıyor ve farklı farkındalık alıştırmaları yapıyor, kendimizle bağlantımızı arttırarak, oyun ihtiyacımızı gidermeye çalışıyoruz.
Ebeveynlerin bu tür oyun alanlarına herkesten çok ihtiyacı var. Çocuk yetiştirmek hiçbir yerde kolay iş değil ama yeni Türkiye'de çocukları maruz kalabilecekleri cümle kötülükten, zehirlenmeden korumak için hepimiz kanatlarımızı bir atmaca gibi açıyoruz, pençelerimizi çıkarıyoruz. Gerginiz, baskı altındayız ve yalnızız. Özellikle Milli Eğitim'e hiç güvenmiyoruz. Hâliyle, uzmanlığımız olmadığı halde pek çok değişik alanda okumalar, araştırmalar yapmak zorunda kalıyoruz, çocuklarımızı desteklemenin yollarını bulmak istiyoruz. Şu satırları yazarken bile kaygı ve endişe beni eline geçirdi. Şakaklarımın zonklamasından, ensemden yayılan ağrıdan anlayabiliyorum bunu. Zorunluluk olarak görmek, kaygı ve endişe sarmalında kaybolmak yerine, duygularımın ve ihtiyaçlarımın farkına varabilirim. O zaman kendimi tüketmeden, bir oyuncu gibi dahil olurum sürece, merak ettiğim için, kendimi geliştirme ve büyüme fırsatı yakalamak için. İçimdeki oyuncuya kapı açtıkça üzerimdeki stresi, baskıyı azaltabiliyorum, hiç değişmeyecekmiş gibi duran döngüyü durdurabiliyor ve küçük değişimler yaratabiliyorum. İşte bu yüzden gündemi takip etmeyi, yaşamaktan utanmayı, zaman tünelimi bir sivil toplum örgütünün vitrini olarak kullanmayı bıraktım. Bu onayladığım anlamına gelmiyor, sessiz kalıp kötülüğü çoğalttığıma da inanmıyorum. Ahlaki seçimler yapmaya devam ediyorum ama yaşama hakkımı da korumaya çalışıyorum, hepsi bu.

18 Ocak 2018 Perşembe

BAĞIRMAYAN ANNE BABA OLMAK

Defalarca başladığım, defalarca yarım bıraktığım kitap... 
Hafta başı bir kez daha başladım. Altını çizerek, içe bakış sorularını yanıtlayarak, önemli bulduğum satır başlarını her an elimin altında taşımak için anahtarlık şeklindeki cep defterine notlar alarak okuyorum. Bitmek üzere. 
Birinci bölümde şöyle sesleniyor Hal Edward Runkell okura:
Ebeveynler dünyanın her yerinde yaşamlarının en zorlu mücadelesini veriyor. Karşılıklı saygı ve dayanışmaya dayalı sevgi dolu bir aile ortamı yaratmaya çalışmak. Ve bunu sorumsuzluğu ve rahatına düşkün olmayı öven bir toplumda yapmaya çalışıyorlar. Doğal olarak kendilerini hiç olmadıkları kadar endişeli hissediyorlar. Çok yoğunlar ve takdir görmüyorlar. Bence yardıma ihtiyaçları var.
Bu kadar içeriden sesleniyor Runkell bize. İçimizdeki yorgun, telaşlı, odağını yitirmiş ebeveynin yanında yer alıyor. Bay Mükemmel olmaya soyunmuyor. Kendi hatalarına da yer veriyor. Her bölümün sonunda örnek hikâyeler üzerinden ebeveynleri durum ne kadar karmaşık görünürse görünsün sakin kalmaya, "ben" dilini kullanmaya, bakış açısını değiştirmeye (çocuklarınızdan sorumlu değilsiniz, çocuklarınıza karşı sorumluluklarınız var) davet ediyor. En önemli vazifemizin ailedeki "sakinleştirici otorite" olmayı hedeflemek olduğunu söylüyor ve bunun yollarını anlatıyor. Kitapta pek çok alt başlık var. İşte bazıları:
Kendinize odaklanın. 
İyi bir ilişki kurmak isteyenlerin en büyük düşmanı duygusal tepkilerdir. 
Çocuklarımızdan sorumlu değiliz fakat onlara karşı sorumluluklarımız da anlayabildiğimizden çok daha fazla. 
Çocuklarımız üzerinde etki bırakmak istiyorsak, önce kendi üzerimizdeki kontrolümüzü yeniden kazanmalıyız. 
Başkalarının verdiği karşılık nedeniyle duygularımızın üzerindeki kontrolümüzü kaybediyoruz. 
Çocuklarınız sabrınızı taşırmaz, sihirli düğmelerinize basmaz ve sınırınızı zorlamaz. Onlar kesinlikle bu kadar güçlü değildir. 
Duygusal tepkilerinize siz karar verirsiniz. Her zaman bir seçeneğiniz vardır. 

Sakinleştirici otorite olmak neden bu kadar önemli? Çocuklarımıza bağırdığımızda gerçekte neyi haykırıyoruz? Bunun cevabını da veriyor, Runkell:
Çocuklarımıza bağırdığımızda duygusal olarak pasif duruma geçeriz ve tek bir mesaj veririz: BENİ SAKİNLEŞTİR! ... 
Böyle davranarak onların bize itaat etmemelerini ya da dinlememelerini kaldıramadığımızı söylüyoruz. Baş edemiyoruz  ve aklımızı kaçırıyoruz. 
"Bunu yaptığına inanamıyorum!"
"Aklından ne geçiyordu senin?"
"Seninle konuşurken yüzüme bak!"
Bunların yerine dilediğiniz kelimleri koyun, mesajınız değişmez: Uzlaşman gerekiyor yoksa kendimi kaybedeceğim. Ve kendimi kaybettiğimde yine senin boyun eğmen gerekecek yoksa sakinleşemeyeceğim. Bütün duygusal tepkilerim sana bağlı. 

İtiraf etmesi zor ama tablo bu. Ailenin duygusal hayatını, ailenin en az olgun kişisinin büyüme sancılarına, isteklerine ve zaaflarına teslim etmek istemiyorsak, Hal Edward Runkell'ın Şiddetsiz İletişim temelli ebeveynlik önerilerine kulak vermek de, uygulamaya çalışmak da fayda var.


Bağırmayan Anne Baba Olmak 
sakin kalarak çocuk büyütmek 
Yazan Hal Edward Runkel 
Çeviri Ebrar Güldemler 
Aganta Yayınevi 





17 Ocak 2018 Çarşamba

OKUL YOLU

Geçen cuma, hafta başından beri alışık olduğum şekilde ağız diş sağlığı eğitimi vermek üzere giyindim. Siyah kumaş pantolon, düz renkli bir tişört, hırka. Okulun önünde arabanın içinde hırkamı çıkarıyor ve diş desenli önlüğümü üzerime giyiyordum. Formanın bana resmi, üzerini süsleyen gülümseyen ve kendisini fırçalayan diş resimlerinin ise sevimli hava vereceğini umuyordum. Her gün, ilk ders saatini, mini mini birlerle ağız diş sağlığı üzerine konuşarak geçirmek zevkliydi. Her anlatıcı gibi, dikkatimi izleyicilerime veriyordum. Nerelerde sıkıldıklarını, nerelerde eğlendiklerini gözlemliyor, içeriği her defasında buna göre şekillendiriyor, bilgi aktarmak ve katılımlarını sağlamak arasında denge tutturmaya çalışıyordum. 
Arkadaşlarıyla tanıştığım, ilk tenefüstte onlarla vakit geçirdiğim için kızım da bu durumdan memnundu. Derste anlattıklarımın başka pratik yararları da vardı. Birkaç gün önce sınıfın içinde hızlı çekim yürüyünce, nöbetçi öğrenci, onun adını da yaramazlar listesine yazmıştı. Bu düpedüz haksızlıktı çünkü hızlı yürümek koşmak değildi ve yaramazlık sınırlarına girmiyordu. Deniz gelişmiş adalet duygusu ve belagat yeteneğiyle bensiz de adını sildirirdi o listeden ama diğer nöbetçinin "Onun annesi bize gelip dişleri anlattı, adını silelim," demesiyle kelimelerden tasarruf edilmişti bir kere. Deniz bunun için bana müteşekkirdi. "Aferin, okula hep gel" demesi, bundandı. 
Ama her şeyin bir sonu vardı. Haftanın son günü gelmişti. Misafirliğim buraya kadardı. 1-A'ya da girecektim ve bitecekti. Kızım müdürle konuşup ikilere, üçlere ve dörtlere de girmemi istiyordu. Bense gözümü yeni okullara dikmiştim. Bu düşünceler içinde arabanın yanına vardığımızda onu başka bir aracın tamponuyla flört eder bulduk. Servise pazartesiye kadar sabahları Deniz'i benim bırakacağımı söylemiştik. Servisi aramak, apartmana geri dönmek, zile basmak, arkadaki aracın çıkmasını beklemek ya da ...
Böyle durumlarda söylenmeye meyilliyim. Benim için bir başka aracın çıkışını engelleyecek şekilde park etmenin kabul edilebilir yanı yok. Bununla beraber bu ahlakçı yargıya yoğunlaşırsam, birlikte yaşam kurallarının ihlalinin bende karmaşa ve kaos yaratacağı kesin. Güne stresle başlamak istemiyorum. Çünkü akşam kızımın "Bugün olan en güzel şey ne?" sorusunu yanıtlayacağım. En çekilmez günün içinden bile güzel anlar çıkartabilmeye bakıyorum. Günün sonunda birbirimize anlattığımız anlardan oluşuyor aslında, hayat hikâyelerimiz. Ahlakçı yargılara yapışabilir, kontrol edemeyeceğimiz şeyler yüzünden mutsuz ve gergin olmayı seçebiliriz ya da anlık değişimlere açabiliriz kendimizi. 
Telaşsız bir sabahtan yana kullanıyoruz oyumuzu. İki bacağımız var, diyorum içimden, hadi okula yürüyelim, ne zamandır yürümedik diyoruz dışımdan. Deniz okula yürüyerek giden arkadaşlarını sayıyor bir bir. Hangilerine rastlayabileceğimizi konuşa konuşa gidiyoruz.

9 Ocak 2018 Salı

ŞEFKATLİ ANNE GÜNLÜĞÜ:7



Çocukla Barış, Bodrum BBOM Öğretmen Okulunda tanışan Özenç, Özge ve Gülesra öğretmenlerin orada öğrendikleri, araştırdıkları, derinleşmek istedikleri konuları ve sınıfa taşıdıklarını paylaştıkları dijital bir platform.
Farklı yerlerde, farklı koşullarda çalışan üç öğretmen Sura Hart'ın rehberliğinde çıktıkları yolculuğu "Şefkatli Öğretmenin Günlüğü" köşesinde hafta hafta paylaşıyor. Gündemin ağırlığından kaçmak, umudunu arttırmak, çocuklarla ilişkilerinde fark yaratmak isteyen ebeveynler ve öğretmenler için küçük tavsiyelerle dolu günlükleri, kendi pratiğimize dökebilmek, sürecimizi gözlemlemek için bu şablonu kendi ev hâlimize uygulamak istedim. Adını da Özenç, Özge ve Gülesra öğretmenlerden ilhamla "Şefkatli Anne Günlüğü" koydum.

Sura Hart ne diyor?
Öğrencilerin okula getirdikleri yegâne ihtiyaç öğrenme değildir. Aidiyet, eğlence, özgürlük ve katkıda bulunma ihtiyaçlarını da getirirler. Bu ihtiyaçlar kabul edilip karşılanmadığı sürece kendilerini yeterince güvende hissedemez ve bunun sonucu olarak da öğrenme sürecine tümüyle odaklanamazlar.
Öğrenciler için bir ihtiyaçlar listesi yaratın - okula gelirken yanlarında getirdikleri tüm ihtiyaçları içeren bir liste. En az haftada bir, herkesten bu listeye bakıp ihtiyaçlarını okulda nasıl karşılandığını ifade etmesini isteyin.
Elde ettiğimiz bu bilgileri sınır tartışmalarınızın temeli olarak kullanın.

Ben ne düşünüyorum?
Aidiyet ve katkıda bulunma ihtiyaçlarının birbirini desteklediğini ve güçlendirdiğini düşünüyorum. Katkı sunmak, nihayetinde bir taleptir, her zaman karşılanmaz. Bazen topluluğa sizden önce girenler, karar vericiler, idare edenler sizin fikirleriniz karşısında çılgına dönerler. Onlar herkes adına en iyiyi bilirler, yaparlar. Başka önerilere tamamen kapalıdırlar. Fikirlerinizi, önerilerinizi eleştiri olarak gördükleri için sizi görmezden gelmeye, susturmaya çalışırlar. Değiştiremeyeceğiniz bir ortamsa anlamaya, izah etmeye çalışmayın. Cevap hakkının, yaşam hakkını elinizden almasına izin vermeyin. Çirkin Ördek Yavrusu'nun hikâyesini hatırlayın. Kendinizi ait hissetmediğiniz bir ortamda büyüme, gelişme, serpilme şansınız olmaz. Ait olmadığınız bu yerden ayrılın. Yürüyün ve ardınızda bırakın.
Yaratın. Hayallerinizi gerçekleştirin. Eyleme geçmek, hayallerinizi ve düşüncelerinizi hayata geçiremeyeceğiniz yerde kalıp çürümekten, kendinizi zehirlemekten iyidir. Eyleme geçmek, tohum ekmek gibidir. Muhakkak filiz verir. Herhangi bir işe canı gönülden koyulduğunuzda eşzamanlılık örneklerinin nasıl birbiri ardına geldiğini hatırlayın. Çalışmaya devam edin.

Denizle nasıl paylaşıyorum?
Okul ve sınıf ortamının bir parçası değilim. Bununla beraber yaklaşık bir haftadır Deniz'in okuluna giderek ilk ders saatinde farklı sınıflara giriyor, ağız diş sağlığı eğitimi veriyorum. Benim için çocukları doğal ortamlarında gözlemlemek eşsiz bir deneyim. Çocukların yegâne ihtiyaçlarının bilgi almak olmadığını, kendi deneyimlerini paylaşmaktan hoşlandıklarını görebiliyorum. Bunu yapabildikleri oranda beni dinlemeye açık olduklarını, beni yalnızca bir ders saati dinledikleri halde şimdiden birtakım alışkanlıklarını değiştirmeye başladıklarını mutlulukla fark ediyorum.
Söz hakkı aldıklarında, ait hissettiklerinde, eğlendiklerinde öğrenmeye, katkı sunmaya çok daha açık hâle gelmek hem çocuklar hem yetişkinler için geçerli. O yüzden son aile toplantımızda ihtiyaçlarımız üzerine odaklandık. Her ikimiz de üç ihtiyaç belirledik ve yazdık. Ben panoma, Deniz de odasının kapısına açtı. Bir hafta boyunca birbirimizin ihtiyaçlarını gözetmeye, desteklemeye ve yardımlaşmaya karar verdik. Bugün ikinci gün. İyi gittiğini söylemeliyim.

Deniz'in geri bildirimi ne?
Deniz okula başlarken okuma yazma öğreneceği için heyecanlıydı. Okula götürdüğü en büyük ihtiyaç "öğrenmek" gibi görünüyordu. Zaman geçtikçe aidiyet (kendi arkadaş grubunu seçme, 1 B sınıfının bireyi olma) özgürlük (tenefüslerde dışarı çıkma), eğlence (bahçede oyun oynama) gibi ihtiyaçlar en az öğrenmek kadar güçlü hâle geldi. Şu sıralar Deniz'in okul sahası içerisinde iki önemli ihtiyacı var.
Katkıda bulunmak: bunun için her fırsatta resim çiziyor. 1, 1,5 ve 2 TLden satışa sunduğu resimlerden kazandığı parayı öğretmenine verecek. Böylece yırtılan Haftanın Günleri kartları yerine yırtılmayanı yapılabilecek. Yaptığı resimleri yetişkinlere satmaya başlayınca gelir elde etmeye başladı.
Onaylanmak: Deniz duyduğunu doğru yazmak konusunda epey ilerleme kaydetti. Bunun öğretmeni ve arkadaşları tarafından görülmesini arzu ediyor. Bu ihtiyacı henüz karşılanmadı.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?
Her salı Deniz'in piyano dersi var. Son haftalarda, onu, çocuk kütüphanesinden seçtiğim kitapları okuyarak bekliyorum. Geçen salı tercihimi Çıtır Çıtır Felsefe serisinden iki kitaptan yana kullandım. Mutluluk ve Mutsuzluk ve Doğa ve Kirlilik.
Doğa ve Kirlilik kitabı doğanın emrimize amade olmadığını gösteriyor, sürdürülebilir bir dünya için bizi ahlaki seçimler yapmaya davet ediyor. Kitapta kirliliğin vardığı noktalar tüm gerçekliğiyle anlatıldığı için Deniz'in yaş grubunu umutsuzluğa sürükleyebileceğinden, korku ve kaygı uyandırabileceğinden çekindiğim için birlikte okumayı biraz erteleyebilirim.
Mutluluk ve Mutsuzluk ise hemen, ertesi gün işime yaradı. Bazı sabahlar Deniz'e gününün nasıl geçmesini umduğunu soruyorum. Islanmamak için sundurmanın altında servis beklerken bana "Yağmursuz, güneşli bir gün olmasını" istediğini söylediğinde kitaptan bazı başlıklar geldi aklıma. Böylece kısa da olsa, kontrol edebileceğimiz ve edemeyeceğimiz durumlar, mutluluğu içsel ya da dışsal durumlara bağlama vb konular üzerine sohbet edebildik.
Günışığı Kitaplığı'nın Çıtır Çıtır Felsefe, TUDEM'in Filozof Çocuk ve Okuyan Koala'nın APA Çocuk Kitapları serisini edinmek güzel olacak. Tüm bu kitapları almak için bir sponsor, hiç fena olmazdı.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Yazmak, kayıt altına almak, alışkanlıklarımızı, davranışlarımızı belirlemek, değişmesini arzu ettiklerimizi, memnun olduklarımızı, geliştirmek istediklerimizi saptayabilmek için elzem. Bu sayede olumlu, olumsuz yaptıklarımızın daha çok farkına varabiliyoruz. Çok minicik değişimlerin nasıl motive ettiğini görebiliyoruz. Günlükleri düzenli yazdığım, yazdıklarımı uygulamaya gayret ettiğim için kendimi takdir ediyorum.


Eski günlüklere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Şefkatli Anne Günlüğü 1
Şefkatli Anne Günlüğü 2
Şefkatli Anne Günlüğü 3
Şefkatli Anne Günlüğü 4
Şefkatli Anne Günlüğü 5
Şefkatli Anne Günlüğü 6

25 Aralık 2017 Pazartesi

ŞEFKATLİ ANNE GÜNLÜĞÜ:6


Çocukla Barış, Bodrum BBOM Öğretmen Okulunda tanışan Özenç, Özge ve Gülesra öğretmenlerin orada öğrendikleri, araştırdıkları, derinleşmek istedikleri konuları ve sınıfa taşıdıklarını paylaştıkları dijital bir platform.
Farklı yerlerde, farklı koşullarda çalışan üç öğretmen Sura Hart'ın rehberliğinde çıktıkları yolculuğu "Şefkatli Öğretmenin Günlüğü" köşesinde hafta hafta paylaşıyor. Gündemin ağırlığından kaçmak, umudunu arttırmak, çocuklarla ilişkilerinde fark yaratmak isteyen ebeveynler ve öğretmenler için küçük tavsiyelerle dolu günlükleri, kendi pratiğimize dökebilmek, sürecimizi gözlemlemek için bu şablonu kendi ev hâlimize uygulamak istedim. Adını da Özenç, Özge ve Gülesra öğretmenlerden ilhamla "Şefkatli Anne Günlüğü" koydum.
Sura Hart ne diyor?
Geniş kapsamlı bir duygu sözcükleri dağarcığı; insanın kendisi ile derin bir bağlantı kurma ve kendisini gelişmiş bir biçimde başkalarına ifade etme becerisini sağlar. Bu beceriler herhangi bir öğrenme ortamındaki şefkati güçlendirir.
Öğrencilerinize duygu sözcükleri dağarcıklarını geliştirmeleri için yardım edin.
Öğrencilerinizle birlikte duygu sözcüklerinin bir listesini yapın ve aradan kaç gün geçerse geçsin her gün listeye yeni bir sözcük ekleyin. Duygu sözcükleri listenizi sınıfınızda herkes için önemli olan bir yere yerleştirin.
Öğrencilerinizi listede olmayan bir şey hissettikleri her seferde, onları duygularını yüksek sesle ifade etmeye veya tahtaya yazmaya davet edin.

Ben ne düşünüyorum?
Duygu panosu yapmak ve duygu&ihtiyaç listesini her an yanımda taşımak için anahtarlık hâline getirmek bir aydır planlarım arasında. Erteleme konusu henüz hastalık boyutunda olmasa da çabucak ve kolaylıkla yapabileceğim kimi şeyleri de erteleyip durduğumun farkındayım. Zamansızlık ya da motivasyonsuzluktan ziyade planlamayla ilgili bir problem, bu. Düzenli eft talimatı, cep telefonuna alınan notlar, zaman uyarıcıları vb teknolojik destekler, yazılı birtakım listeler aracılığıyla öncelikleri belirlemek, yapılması gereken işler için son teslim tarihi oluşturmak... Yeni yılda bu üç ana başlığın işlerimi kolaylaştırma konusunda yardımcım olmasını umuyor ve Ocak ayı bitmeden duygu panosu ve taşınabilir duygu&ihtiyaç listesi oluşturmayı taahhüt ediyorum.
Konuyu Sura Hart'ın duygu sözcükleri dağarcığını geliştirme önerisine bağlayacak olursam, sözlü ya da yazılı olarak kendimi ifade etme, düşüncelerimi derli toplu anlatma konusunda sıkıntı çekmiyorum. Bununla beraber bu öneriyi ciddiye alıyorum. Çünkü duygu sözcükleri dağarcığının kendimizi daha doğru ifade etme konusunda bizi destekleyeceğine inancım sonsuz.  Duygulardan bahsetmek, "olay anlatmak, karşımızdakini suçlamak, anlaşılmadığımızı düşünmek" döngüsünü kırıyor. Yaşadıklarımızı hikâye etme şeklini değiştirdiğimizde, duygularımızın, isteklerimizin ve ihtiyaçlarımızın daha çok farkına varacağımıza, davranışlarımızın sorumluluğunu alacağımıza inanıyorum.
İnsanın bildik alışkanlıklarını terk etmesi o kadar kolay değil. Gün içinde  pek çok kez kendimi geviş getirirken buluyorum. Geviş getirdiğimi fark ettiğim anda, kendimi ya da bir başkasını yargılamadan, düşüncenin kendisini fark ederek, düşünceme şefkatle yaklaşmaya çalışıyorum. Suzi Amado'dan öğrendiğim küçük bir tüyo. Basit ama işe yarıyor. "Ne ilginç ... düşünüyorum" diyerek yaklaşıyorum kendime. Geviş getirdiğimin farkına varıyorum ve kendimi bulunduğum âna ve mekâna taşıyorum. Zihnimi buraya taşımakta güçlük çekiyorsam beş dakika boyunca bir işle (iş yerindeysem protokol defteri doldurmak, gelen bir maili cevaplamak, evdeysem kirlileri çamaşır makinesine atmak vb) meşgul oluyorum ve bu durumdan uzaklaşıyorum.
Duygu, istek ve ihtiyaçlarımı fark etmek, geçmişte yaşananlar yüzünden geviş getirmemek, şimdi ve şu anda olanla ilgilenmek. Günün 24 saatini bu şekilde geçirmem, tüm ilişkilerime bunları taşımam gerçekçi değil ama mümkün olduğunca farkında olmak, bunu yapamadığım anları fark edebilmek ve her defasında yeniden bu alana geri dönmeye çalışmak. İşte bunun için çaba gösterebilirim. Bu uğraş, Eduardo Galeano'nun ütopya hakkında söylediklerini anımsatıyor. Ne diyordu Galeano: 
"Ütopya bir ufuk çizgisi gibidir. Ona doğru iki adım atarım, o da iki adım uzaklaşır benden. On adım atarım, bu sefer on adım uzaklaşır. Ufuk çizgisine erişilemez. O halde ne işe yarar bu ütopya dedikleri şey? Devamlı yürümenizi sağlar."

Denizle nasıl paylaşıyorum?
Bir süre önce Denizle uyku öncesi ritüelimize "Bugün en yoğun duygun neydi?" sorusunu ekledik. Deniz günün en güzel anlarını paylaşmadan önce, en yoğun duygu hakkında konuşmayı ve konuşturmayı tercih ediyor. Duygularımızı gerekçeleriyle anlatırken günün öne çıkan anlarını hatırlamış, tanıklık etmediğimiz bölümleri birbirimizle paylaşmış oluyoruz. Bilgi alışverişi, okulda günlerinin nasıl geçtiğini anlamama, memnun olduğu ve keyfini kaçıran durumlara hâkim olmama olanak sağlıyor. Bu sayede okulla ilgili endişelerim, kaygılarım kayboluyor. Korkulanı hayal edip düşüncelerimde çoğaltmak yerine gerçekten bir sorun var olduğunda yalnızca onu gidermeye çalışıyor, gerisini akışa bırakıyorum.
Olumsuz duyguları ve onların doğurduğu huzursuzluk hissini tanırsa, karşılanmayan ihtiyacını daha kolay dile getirebileceğine inanıyorum. Bu yüzden ona düşük yoğunluklu olumsuz duygularımdan bahsetmeye çalışıyorum. Duygu denizi oyunu bu duyguları dile getirme ve olumsuz duygularla başa çıkma yöntemlerini öğrenme konusunda faydalı.

Deniz'in geri bildirimi ne?
Deniz hoşlanmadığı durumlarda duygularını ama tıslayarak ama hırlayarak ama konuşarak illaki dile getiriyor. Saysa bir elin parmaklarını geçmez belki ama mutluluk, üzüntü, korku, şaşkınlık gibi temel duygularının farkında. Yakınlarının bu duyguları taşıdığı anların da farkında. Yaptıklarının sorumluluğunu alıyor ve kabul ediyor ancak yanlış anlama sonucu ya da yöneltilen haksız suçlama neticesinde yapmadıklarından sorumlu tutulursa da bunu bir suç gibi üzerine alıp yapıştırmıyor. Ben yapmadım, bu benim hatam değil, senin ihmalin, acelen vb. gözlemlerini sıralıyor. Ve yargılar dünyasında yaşamadığı için biz yetişkinlerden çok daha kolay gözlem cümlesi kurabiliyor. 

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?
Dün gece Daha Fazla Kumkurdu'nu okumaya başladık. İlk bölüm Çikolatalı Pasta'da yetişkinlerin evin içinde kural koyarken bunun ortak alınmış bir karar olduğu varsayımında bulunduğunu görmek benim için küçük bir aydınlanma ânıydı. Evdeki düzeni sağlamak adına birtakım kurallar koymak, uygulamaya geçmek istediğimde Deniz'in rızasını aldığımdan emin olmak istiyorum.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Deniz okuma yazma ödevlerini yapma konusunda çok istekli değil. Özellikle okuma alıştırmaları ilgisini çekmiyor. Okuma alıştırmalarına bakınca ona hak vermemek mümkün değil. "Sıkıldığın metni yarım bırakmak" en temel okurluk haklarındandır. Okul kitabında yer alan okuma alıştırmaları yerine erken dönem kitaplarından bildiği, sevdiği, iri yazılı, az cümleli, eğlenceli örnekleri koymak,  bana okumaya başlaması konusunda teşvik etmek ve okuma bitince Kitap Okuma Defterine kaydetmek onu motive etti. Okuma günlüğü hızla doluyor. Şimdiden dört kitap (Yataktan Düşen Ayıcık, Aç Tırtıl, Şuşu ve Üç Teker, Burası Benim Yerim!) okudu.
Dün akşam gene okuma alıştırmasını yapmaktan imtina edince ona resimli mektup yazmaya karar verdim. Okumayı sökmüş olsa da yazdığım metne okulda öğrenmedikleri harfleri sokmadım. Bu sayede daha aşina olduğu harfleri bir araya getirmekte zorlanmayacağını ve bir çırpıda okuyabileceğini düşündüm. Böylece benim yazarken ve çizerken aldığım keyfe o da okurken eşlik edecekti amma velakin sonuç umduğum gibi olmadı. Mektubu okumak yerine yalnızca göz attı. Gözüne çarpan "Deniz" kelimeleri hariç mektubu okumayı reddetti. "Çok saçma şeyler yazmışsın. Bunları okumayacağım çünkü benim okumamı istediğin için bunları yazıyorsun," diye posta koydu. Ona mektubu yazarken ve kapının altından zarf içinde atarken eğlendiğimi, mektubumu okumadan saçma diyerek bir kenara fırlatması karşısında hayal kırıklığına uğradığımı ve üzüldüğümü söyledim. Ona herhangi bir suçlamada bulunmadım, duygularımın sorumluluğunu aldım ve "ben" dilinde kalmayı başardım. O da bunun karşısında mektubu fazla uzun bulduğunu dile getirebildi. Ardında yatan kaygıyı görüp onu yapabileceği konusunda cesaretlendirince uzun mektup bir çırpıda tastamam okundu. Yaptıkları karşısında duygusal tepki vermediğim, ses ve mimiklerimi değiştirmediğim, sakinliğimi koruyarak içimde uyanan duyguları olduğu gibi aktardığım ve yanlış okuma kaygısını aşma konusunda ona cesaret verdiğim için kendimi kutluyorum.
Eski günlüklere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Şefkatli Anne Günlüğü 1
Şefkatli Anne Günlüğü 2
Şefkatli Anne Günlüğü 3
Şefkatli Anne Günlüğü 4
Şefkatli Anne Günlüğü 5




20 Aralık 2017 Çarşamba

ŞEFKATLİ ANNE GÜNLÜĞÜ:5



Çocukla Barış, Bodrum BBOM Öğretmen Okulunda tanışan Özenç, Özge ve Gülesra öğretmenlerin orada öğrendikleri, araştırdıkları, derinleşmek istedikleri konuları ve sınıfa taşıdıklarını paylaştıkları dijital bir platform.
Farklı yerlerde, farklı koşullarda çalışan üç öğretmen Sura Hart'ın rehberliğinde çıktıkları yolculuğu "Şefkatli Öğretmenin Günlüğü" köşesinde hafta hafta paylaşıyor. Gündemin ağırlığından kaçmak, umudunu arttırmak, çocuklarla ilişkilerinde fark yaratmak isteyen ebeveynler ve öğretmenler için küçük tavsiyelerle dolu günlükleri, kendi pratiğimize dökebilmek, sürecimizi gözlemlemek için bu şablonu kendi ev hâlimize uygulamak istedim. Adını da Özenç, Özge ve Gülesra öğretmenlerden ilhamla "Şefkatli Anne Günlüğü" koydum.

Sura Hart ne diyor? 
Beynin duygusal merkezi öyle güçlüdür ki düşmanlık, öfke, korku ve kaygı gibi negatif duygular karşısında beynin fonksiyonlarını otomatik olarak temel hayatta kalma düzeyine indirir. 
Akademik veya sosyal baskıların, cezalandırılma tehdidinin veya akran zorbalığının baskın olduğu bir ortamın öğrencinin öğrenmesine yapabileceği etkiyi gözünüzün önüne getirin. Böyle bir ortamda, beynin akıl yürütme merkezi durur ve öğrenciler otomatik olarak kaçmaya, savaşmaya ve donakalmaya hazırlanırlar. Beyin hayatta kalma ihtiyaçları ile öylesine meşguldür ki öğrenciler zihnin öğrenme için gerektirdiği kompleks aktiviteleri yapamazlar. Merakları, öğrenme arzuları ve odaklanma becerileri abartılı bir tetikte olma hâli ve acil korunma ve güvenlik ihtiyacı tarafından gasp edilmiştir. 
Kendinizde ve öğrencilerinizde böyle durumların oluştuğu anlara bakın. Öğrenme ortamınızda duygusal güvenliği arttırmak için ne yapabilirsiniz? 

Ben ne düşünüyorum?
Sura Hart haklı. 
Öğrenmek, eskilerin üzerine yenilerini koymak suretiyle ilerleyen, bitmeyen bir yol. Eski bilgi oturmadıysa, henüz tam anlaşılamadıysa, üzerinden yeniden geçmeye ihtiyaç varsa, öğretmeninize işaret vererek, yavaşlamasını istersiniz. Kafanıza takılanları sorar, bazı bölümleri yeniden anlatmasını rica edersiniz. Bu çok basit gereksinimi hayata geçirebilmeniz için öğretmeninize ve sınıf arkadaşlarınıza güvenmeniz, ortamda rahat olmanız, olduğunuz gibi kabul görmeniz gerekir. İşte o zaman içten ve dıştan gelen "bu kadar basit bir şeyi nasıl olur da anlamam/z" okları sizi rahatsız etmez. Mış gibi yapmanıza (anlamış gibi, biliyormuş gibi) gerek kalmaz. Mış gibi yapmak zordur, tonlarca yük bindirir insanın üzerine. Bilmiyorum demek ise ferahlatır, yükü paylaşmanıza imkân sağlar. İçtenlikle yardım istediğinizde pek çok şefkatli anlatıcı bulabilirsiniz etrafınızda. 
Bununla beraber hiçbir çocuk, sınıfta her alanda "son öğrenen" olmak istemez. Farklı öğrenme hızlarını, değişik alanlarda yetenekleri olduğunu kabul edebilirler ancak bunun için iyi gözlem yapan ve daha iyi olduğu konuları övgüyle ortaya çıkartan bir öğretmene ihtiyaçları vardır. Öğretmenin, yalnızca okuma yazmayı hızlı öğrenen, matematiği kuvvetli çocukları takdir etmesi, biraz çalışarak aradaki açığı kapatabilecek çocukları (onların da bir kısmını) belki motive edebilir ancak sınıf ortamında her zaman tahtaya çıkmayacak öğrenci kalacağını da unutmamak gerekir. Onları gücendirmemek için başarılı öğrencilerin görmezden gelinmesi değil, beklediğim. Bana göre en doğrusu ve makulu kutlama alanlarını geniş tutmak.
Kutlama alanları Türkçe, matematik gibi derslerle sınırlı kalmaz, enstrüman çalma, satranç, şarkı söyleme, hikâye anlatma, mizah, spor, yardımlaşma, hayat bilgisi dersinde öğrendiğini sınıf ortamına taşıma, uygulama gibi farklı alanlara taşınırsa birkaç kişinin kazandığı rekabetçi ortam yerine tüm sınıf kazanır.

Denizle nasıl paylaşıyorum?
Geçen günlükte Deniz'in okuma hızı ve yazma performansı konularındaki kaygılarından bahsetmiştim. Ders çalıştırarak okuma yazma hızını ve performansını arttırmak bir yol, ama benim tutmak istemediğim bir yol. 
İstiyorum ki, kendisini gözlemlesin, olduğu gibi kabul etsin ve her koşulda kendisine şefkat göstersin. İstiyorum ki, bazı konuları hızlı öğrenirken, bazı alanlarda daha çok tekrara ihtiyaç duyacağının farkında olsun. Tekrar gereksinimi nedeniyle bu alanlardan geri de çekilmesin, sabretmeyi, kaydettiği ilerlemeyi kutlamayı bilsin. 
Bu yüzden yazı masama gösterdiğimin özenin aynısını Deniz'in masasına da gösteriyorum. Masamı süsleyen her bir objenin aynısı ya da benzeri Deniz'in masasında da mevcut. Bazen birbirimizin masasına konuk oluyoruz. İkimiz ayrı defterlere yazarken o ânı özel kılmak için mum yakıyoruz örneğin. Masanın üzerini temiz ve derli toplu tutmaya özen gösteriyoruz. Okur yazarken yayılsak da, sonrasında düzeni sağlamak için zaman ayırmayı ihmal etmiyoruz.
Haftada üç dört gün öğretmenimizin önerdiği kelime tombalası oyununu oynuyoruz. Rastgele çekilen kelimelerle anlamlı ya da komik cümle oluşturuyor ve okuyoruz. Deniz'in tercihi kelime türetmece. Amaç çekilen hece ve harfleri bir araya getirerek olabildiğince çok kelime üretmek ve onları deftere yazmak. Deniz bulduğu kelimeleri heyecanla okuyor, aklına gelen kelimeyi yazabilmek için uygun hece arıyor. Kelimeler tükendiğinde değiş tokuş yapıyor ya da yeni heceler çekiyoruz. Basit ama eğlenceli.
Kumkurdu'ndan her gece bir bölüm okuyoruz. Günlere yayılan okumalarda Deniz her zaman ertesi gün okuyacağımız bölümün adını öğrenmek istiyor. Artık bir sonraki bölümün adını kendisi okuyor. Bu bir ritüele döndü. 
Okulun verdiği ve kaynak kitaptaki ilk okuma parçaları, bir bütün oluşturmuyor ve okuma keyfi vermiyor. Ardı sıra gelen cümleler. Örneğin: "Irmakta ayı ile yılanla oynadım." Bildikleri harf sayısı her kelimeyi yazmalarına ve okumalarına engel ancak daha anlamlı hikâyeler oluşturmak da bu kitapların yazarlarının öncelikli vazifesi. Okumak ardı sıra dizilmiş harfleri okumaktan ibaret değil; çok daha öte ve derin bir anlamı var. Okumak bize iletilen hikâyenin bütününe ulaşmak demek. Ve Deniz yıllardır bunu dinleyerek yapıyor. Son yıllarda 6-10 yaş arası hikâyeler paylaşıyorum onunla ancak eskilere geri dönmenin ve onun bana okumasının zamanı geldiğini düşündüm ve denemeye başladık.
İlk kitap Yataktan Düşen Ayıcık. Julia Donaldson'ın erken dönem kitabı yeni başlayanlar için çok uygun. Üç akşamda okudu, bitirdi. Dün gece, özenle kitabın künyesini, okuma notlarını okuma günlüğüne kaydettik.

Deniz'in geri bildirimi ne?
Kelime türetmece oyununu seviyor ve her akşam oynamak istiyor. Bana kitap okumaktan da hoşlandı. Dün gece 26 sayfalık ilk kitabı bitirdiğinde çok gururluydu. Ben okumakta daha iyiyim, dedi. Kıyasladığı yazmaktı. Bazen "okula" yazmam gerektiğinde "okulla" yazıyorum, dedi. Yaptığı hataların farkında olması, öğreniyor olduğunu gösteriyor.
Bugün okuldan geldiğinde neşeli ve heyecanlıydı. Dikte çalışmasında üç yanlış yaptığını söylemesi, ve bundan duyduğu memnuniyet, sabrının ve kaydettiği başarıyı kutluyor oluşunun göstergesi.

Sonrası için ne düşünüyorum?
Geçtiğimiz haftalarda Ali Koç'un Birgün'e verdiği söyleşide, beni en çok etkileyen bölüm şuydu:
"Bugün geldiğimiz noktada ebeveynin çocuğun bakıcısına, eğitimcisine dönüştüğü ve nitelikli ana baba rolünün dışında çocuğun bütün yaşam alanını tasarlayan, çocuğu adına bütün problemleri çözen, çocuğunun konforu uğruna kendi konforundan vazgeçen bir profil var. Bunun yarattığı en önemli sıkıntı şu: Ebeveynler çocuklarının kendi başına yapabilecekleri işi onlar adına yaptıkları sürece çocukların kendi başlarına iş yapma becerileri gelişmiyor. Bugünkü çocukların ne yazık ki kendi bedenleri ve kendi hayatlarıyla ilgili hiçbir sorumlulukları yok. Ben yeniden o geleneksel yönteme dönülmesi, ana babanın ana baba, okulun okul, öğretmenin öğretmen olarak eski rollerine yeni yaklaşımlarla dönmesi gerektiğini savunuyorum. Bizim nesil sadece sorumlulukları olan bir çocukluk geçirdi. Bize hep sorumluluklarımız hatırlatıldı. Bu elbette denge bozukluğu noktası değil. Bir insan sadece sorumluluklarıyla var olamaz, haklarıyla birlikte de var olur. Bugünkü çocuklar ise sadece haklarıyla tanımlanıyorlar. Bu yüzden velilerden ricam; çocuklarının kendi sorumluluklarıyla ilgili sorunlarını onlara bıraksınlar. Onlar adına iş çözme alışkanlıklarından vazgeçsinler."
Çocukları, sınırları çizilmemiş özgürlük alanının içine bırakmak ve biz çocuk haklarını hayata geçiriyoruz diyerek onları yalnızca sahip oldukları haklarla tanımlamak, davranışlarının sorumluluğunu taşımaya teşvik etmemek bizim kuşak ebeveynlerin en büyük sorunu, bence. Deniz'in öğretim kadar yaşamsal becerileri öğrenmeye de ihtiyacı var. Evde basit işlere yardımcı olmasının yanı sıra okul çantasını düzenleme, ihtiyaç listesini bana iletme, balığını besleme işlerini başarıyla götürüyor. Her öğlen bana pişirdiği Türk kahvesi de cabası. Kesin bilgi: kimse kahveyi Deniz kadar köpüklü yapamıyor. 

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Duyguları konuşma konusunda başarılıyız. Deniz'in duyguları çoğu zaman olumlu: mutluluk, neşe, heyecan. Benimkiler telaşla (sahi bu bir duygu mu?), koşturmacayla başlıyor, akşam saatlerinde yerini yorgunluğa bırakıyor. Eve vardığımda şükran, huzur, mutluluk ve heyecan. Günü muhakkak bu duyguları konuşarak bitiriyoruz. Matematik ilmi, iki noktadan bir çizgi geçtiğini buyuruyor. Biz onu alıp genişletip çembere çeviriyoruz. Her ne kadar çemberin zenginliğini, çeşitliliğini taşıyamasak da, bu sahip olduklarımız için şükretmeyi de içerdiğinden kıymetli. Üstelik ne kadar şanslısın, bak yediğin önünde, yemediğin arkanda türünde buyurgan bir şükran duygusu değil bu. Gün içinde yaşadığımız olumlu anları hatırlayarak, yeniden anlatıp çoğaltarak günü bunlarla bitirmek ânı yavaşlatıyor, genişletiyor ve kıymet bilmeyi sağlıyor. Etrafımda pıtrak gibi çoğalan, yalnızca haklarıyla ve sahip oldukları materyallerle varlıklarını perçinleyen, doyumsuz çocukları görünce günü sakin ve doyumlu bitirmek için birbirimize alan açabildiğimiz için mutluyum.







17 Aralık 2017 Pazar

İrem Uzunhasanoğlu ile Çeviri ve Çevirmenlik Üzerine Söyleşi

Tim Parks "Çevirmenler Niçin Biraz Takdiri Hak Ediyor" (The Observor 25 Nisan 2010 - Çeviri: Yiğit Yavuz) adlı makalesini "Her neslin, kendi çevirmenlerine ihtiyacı vardır. Güzel bir edebiyat eserinin asla güncellenmesi gerekmez; oysa bir çeviri, ne denli harika olsa da zamanla toz tutar. Pope’un Homeros’unu okurken, Homeros’tan ziyade Pope’u duyarız. Constance Garnett’ın Tolstoy’unu okurken, 19. yüzyıl sonları İngiltere’sinin sesini duyarız. Büyük eserleri yeniden ele alıp, onları kendi dilimize uydurmamız icap eder. Bunun için taze zihinlere, taze seslere ihtiyaç duyuyoruz. Her yıl birkaç dakikalığına, çevirmenlerin önemli olduğunu gerçekten kabul etmemiz, en iyi çeviriyi okuduğumuzdan emin olmamız gerekiyor," sözleriyle bitiriyor. 
Gelin Parks'ı dinleyelim. Birkaç dakikalığına çevirmenlerin önemli olduğunu kabul edelim, yazar ve yayınevi seçimi kadar çevirmen seçimine dikkat etmek gereğini akılda tutalım ve çevirmenlere kulak verelim.  




Çeviriye nasıl başladınız? Hangi kaynak dil veya dillerden çeviri yapıyorsunuz?

Çeviriye merak sarmam çok küçük yaşlara kadar iniyor. Ortaokulda okurken bir öğretmenimin kitabı için çeviri yapmıştım, sonra lisede çeviri dersimiz vardı, Shakespeare’in Frost’un şiirlerini, sevdiğim şarkıların sözlerini sadece zevk için çevirdim. Sonra Üniversite yıllarında çeviri teknikleri dersi alırken öğrendim ki bu aslında kültürlerarası köprüler kuran çok önemli bir meslek. Çalıştığım iş yerlerinde de onların çevirilerini yapmaya devam ettim. Farklı meslekler yapsam da çeviri her zaman hayatımdaydı. Ben sadece İngilizce’den çeviri yapıyorum. 

Sizce çevirmen kimdir? İyi bir çevirmenin taşıması gereken özellikler nedir?

Ben salt çevirmen değilim, aslında kendimi eğitimci ve romancı olarak tanımlamayı daha çok seviyorum. Çok iyi çevirmenlerimiz var, kendilerini bu işe adamışlar, benimki sadece sahip olduğum dilin edebiyatını o dile sahip olmayanlarla paylaşmak. O yüzden çok ahkam kesmek istemiyorum ama deneyimlerimden yola çıkarak gördüğüm şu ki çevirmenin sadece dile hakim olması yetmiyor,  kültüre de hakim olmalı, kültürün dokusunda sözcük öbeklerinin, deyimlerin dile nasıl girdiği, yaşam alanlarında ne anlamda kullanıldığı gibi detaylar bilecek. Kendim Holst’tan çeviri yaparken bir çok kez şunu fark ettim: eğer ben fakültede Amerikan Edebiyatı Okumasaydım ya da New York’ta kalmış olmasaydım bunu anlamazdım. Yazar dilini kültürüyle yoğurduğu için çevirmen çevirdiği dilin tüm edebiyat geleneğine ve kültürüne de hakim olmalı.

Bir çevirmen olarak ritüel diyebileceğimiz belirli alışkanlıklarınız, elimden asla düşürmem dediğiniz araç, gereç, başvurduğunuz kaynaklarınız var mı? 

Kahve ve sözlük ... Bence sadece bunlar ... 
Tabii bir de bel ve boyun tutulmalarına karşın krem :)


Çeviri yaparken nelere dikkat edersiniz?

Kelime seçimlerine, cümle yapılarına, hedef dilde aynı anlamı sağlayıp sağlayamadığıma. Aynı cümleyi defalarca okur defalarca kontrol ederim.

Türkçeye henüz çevrilmemiş hangi kitabı dilimize kazandırmak isterdiniz? 

Yabancı Edebiyatla çok haşır neşir olduğum için ara sıra keşifler yapıp yayıncı arkadaşlarıma paslıyorum. Ama illa şunu çevirsem diyebileceğim özel bir ideal kitabım yok. Bana gelen tekliflerde titizlendiğim doğru ama :) 

Klasiklerin çevrilmesi konusunda yayınevleri ve çevirmenlerin üzerine düşen sorumluluklar nedir? 
Bence çevirmen öncelikle kendinden önce kimler bunu çevirmiş ona dikkat etmeli. Bana gelen bir klasik roman teklifini sırf benden önce Mina Urgan çevirmiş geri çevirdim mesela. Dili daha iyidir diye değil, belki de daha kötüdür ama netice Mina Urgan İngiliz Edebiyatı’nın üstadıdır ve onun ismi üzerine çeviri yapmak okura saygısızlık olacak gibi geldi.
Tabii bu sadece benim naçizane görüşüm. Yayınevleri ne yazık ki üniversitelerde okuyan, yaşı hayli küçük öğrencilere sırf az para vererek çeviri yaptırsınlar diye teklif götürüyorlar. Çok cüzi paralara, dev eserler ya yüzlerce yanlışla ya da önceki çevirilerden intihalle basılıyor. Yiğit Yavuz, örneğin, tek tek ipliğini pazara çıkardı intihal yapanların. Otantik çeviri yapmak yerine oturup önceki eserlerden çalıp kendileri yazmış gibi koymuşlar. Büyük haksızlık, asla kabul edilemez. 
İşte yayınevinin ve editörün görevi bunu yakalamak olmalı, çeviriyi ucuza kapatmak değil. 
Buna büyük yayınevleri de dahil - ama en çok butik yayıncılar dikkat etmeli. 

Okur, seçim yaparken nelere dikkat etmelidir?

Ben yayınevi ve çevirmenin ismine bakarım. Bu bilinç okurda da oturmaya başladı, artık yazar kadar çevirmen de tercih ediyor bilinçli okurumuz. İş Kültür serisinden pek şaşmıyorum klasiklerde. 
Bazen orjinalini okuduğum bir romanı sırf çevirmeni beğendiğim için aldığım bile oluyor. 

Yaptığınız çeviriler sizde kurmaca metinler yazma isteği uyandırıyor mu?

Benim asıl işim zaten kurmaca metinler yazmak :) Acaba onlar bende çeviri yapma isteği uyandırıyor mu? Kesinlikle evet. 

Şu anda hangi kitap üzerinde çalışıyorsunuz? Okurla ne zaman buluşacak? 

Şu an elimde Spencer Holst’un bir uzun hikâyesi var, henüz çevirmeye başlamadım, çünkü ben de, editörüm de yoğun doktora derslerinden muzdaribiz... 2018 yılı yayın programı içerisinde yayımlanacak. Onun dışında şimdilik beklettiğim iki metin daha var. 
Zamanla onlara da başlayacağım. 
Teşekkür ederim.