18 Ağustos 2017 Cuma

Neden Yaz(m)ıyorum?

Birinci sınıftayım. Sınıfın orta yerinde bir soba. Kapı çalıyor. Annemin başını görüyorum. Öğretmenimle bir şeyler konuşuyor.
Kara tahtanın önündeyim. Elimde tebeşir, "soba" yazıyorum. Ne olduğunu anımsamadığım birkaç kelime daha... Okur yazarlığım tescilleniyor ama sene başından beri vaat edilen, öğretmenimin evinde tavandan sarktığı söylenen kırmızı kurdele, bir türlü gelip yakama konmuyor. Büyüklerin konuşmalarına kulak kabartınca anlıyorum sebebini. Öğretmen olan annem, sınıf arkadaşlarım kendisini başarısız hissetmesin diye bana kırmızı kurdele takılmasını istemiyor. Belki bu yüzden, daha sonraları elde ettiğim hiçbir başarı öyle göğsümü kabartmıyor, en mutlu olmam gereken anlarda dahi ayaklarım hep yere basıyor, göğsüme konamadan başarı, sevinci yüzümde soluveriyor. 
Çanakkale'ye taşınıyoruz sonra. İkinci ya da üçüncü sınıfta orman temalı bir şiir yazmamızı istiyor öğretmen. Tohumlar fidana/ fidanlar ağaca/Ağaçlar ormana/Dönmeli yurdumda şarkısının sözlerinden esinlenerek bir dörtlük uyduruyorum. Öğretmen, yazdığım şiiri beğeniyor ama ben bir daha hiç şiir yazmıyorum. Düz yazı daha çok hoşuma gidiyor. Sonra kompozisyon yarışmaları geliyor. Belirli gün ve haftalar için açılan bu yarışmalarda birincilik kazanan arkadaşlarımdan bazıları, kompozisyonlarını anne ya da babalarının yazdığını söylediğinde, içim içimi yiyor, hakkımın yenildiğini düşünüyorum, kızıyorum. Annem Türkçe öğretmeni ama ondan yardım almayı kendime yediremiyorum. Boyuna yazıyorum.. 
Şeytanın bacağını kırıyorum nihayet. Kompozisyonum ikincilik kazanıyor. Önemli bir yarışma olmalı ki, okulda tören de düzenleniyor. Ödül töreni tam bir fiyasko. İsmimin anons edildiğini duymuyorum. Birileri beni öne itekliyor. Müdürün yanına gidiyor ve geri dönüyorum. Tebrik etmek için uzattığı eli de, hediye kitabım da havada kalıyor. Yine birilerinin dürtmesiyle kahkahalar arasında geri dönüp mahçupça elini öpüyorum müdürün, kitabı alıyorum. Kitabın adını, yazarını, kahramanların ismini, hiçbir şey hatırlamıyorum ama konusu dün gibi aklımda. Aynı erkeğe âşık ikiz kız kardeşlerin öyküsünü anlatıyor kitap. Heyecanlı ve yavaş yavaş çözülen bir olay örgüsünden ibaret okuduklarım. Ders bir: hatırda kalmak için ilginç konular bulmak yetmiyor. Köşeyi dönsem burun buruna geleceğimi hissetmediğim kahramanlar zihnimde yer etmiyor. 
Aklımdan çıkmayan kitaplar da var: Çocuk Kalbi, Define Adası, 80 Günde Devri Alem, Şimdiki Çocuklar Harika, Uzay Yolu...
Büyümeye devam ediyorum. Öğrenmem gereken çok şey var, örneğin olumsuz duygularımı dile getirmek. Çocuklar olumsuz duygularla başa çıkmayı büyüklerini aynalayarak öğrenirler. Ben öğrenemiyorum. Yansıyan bir şey yok. Derin bir kuyu, ailemin olumsuz duyguları. Kayıplar, yaslar, hüzünler hepsi hasır altı... Oyuna sığınıyorum. Uzun yaz tatillerinde kömürlükte gazete çıkarıyor, yazdığımız skeçleri oynuyoruz. Evin karşısındaki ana yola tırmanan merdivenler sahnemiz oluyor, ağaçların arkası kulis. Kışın evlere kapanıyoruz. Bizim ev, yol geçen hanı...
"Fotoğraftaki kim?"
"Babamın çocukluğu. Saklambaç oynayalım mı?"
Yıllarca bizimle evden eve gezen, ancak ben üniversite çağına geldiğimde, bir daha duvarda kendisine yer bulamayan siyah beyaz fotoğraftaki 4-5 yaşlarındaki erkek çocuğu soruyorlar. O çocuk benim abim.  Kim olduğunu, nasıl öldüğünü, annemin nasıl duyduğunu, ilk tepkisini ailenin farklı farklı bireylerinden yıllara yayılan çok geniş bir zaman içinde öğreniyorum ama çok küçükken bile iyi bildiğim bir şey var. Hakkında konuşmak, onları üzüyor. Onları üzmek istemiyorum. Öykücü beyin ivedilikle çözüm üretiyor. Çerçevenin önünde ilk kurmacamı çatıyorum.
Orta okulda Türkçe öğretmenimiz günlük tutmamızı tavsiye ediyor. Dinliyorum onu. Her akşam okuldan gelir gelmez olanı biteni yazıyorum. Bir gün, İngilizce öğretmenim derste beni yanına çağırınca, annemin kitaplarımın arasına sakladığım günlüğümü bulduğu, okuduğu ve öğretmene bir şeyler anlattığı ortaya çıkıyor. Günlükte öğretmene dair tek kelime yok, ama sorduğu sorular neticesinde ona âşık olduğumu sandığından şüpheleniyorum.  Bu yanlış anlamaya sebep olduğu için  o an annemden nefret ediyorum. Eve gider gitmez bir ergen kavgası kopuyor, yazdıklarımı yırtıp atıyorum. Uzun zaman yazdıklarımı biriktirmiyorum bu yüzden. Defterler tutmaya başlıyorum. İçine sevdiğim şiirleri, okuduğum kitaplardan altını çizdiğim satırları yazıyorum. Ne zaman iş gelip iç dökmeye dayansa, yazdıklarım okunacak kaygısıyla yırtıp atıyorum. Ne mektup saklıyorum ne defter... 
Yazmaya, mektuplarla devam ediyorum. Kayseri-Çanakkale arası mekik dokuyor hayallerimiz, planlarımız. Konuşamadığım için yazıyorum. Anlaşılmak için yazıyorum. Yazmak beni rahatlattığı için yazıyorum. Özlediğim için yazıyorum. Unutmamak için yazıyorum. Üniversitede yeniden buluşuncaya dek yazıyorum.
Okumak da eşlik ediyor bu iç dökmelere. Belli bir düzenim yok. Ablamın kitaplığında ne bulursam onu okuyorum. Bu gelişigüzellik katıldığım bir atölyeye kadar sürüp gidiyor. Hiç ummadığım bir anda, küt diye ciddi bir sağlık problemi yaşıyorum. Yeniden kâğıda, kaleme sarılıyorum. Uzun uzun yazıyorum, her şeyi, üzüntülerimi, korkularımı, hayal kırıklıklarımı. Okuduğum bir romanın (Her Kadın Bir Rus Şaire Âşık Olur) kahramanı Rus asıllı Amerikalı Kate geliyor sık sık aklıma. Nedeninden çok emin değilim ama onun gibi Yazarlık Atölyesine gitmek istiyorum. Aradan birkaç yıl daha geçiyor. 30'uma yaklaşırken sık sık Vakıf Gureba'nın otoparkına bakan hastane odası geliyor aklıma. Ve ilk kez kendim için bir şey yapmak istediğimi duyuyorum. Yaratıcı Yazarlık Atölyesine kaydolmaya karar veriyorum. Şimdi bugünden bakınca daha iyi anlayabiliyorum, açıklayabiliyorum  sebebini.
Hastalıklar, hastaneler, yakınlarımızı, sevdiklerimizi yitirme korkusu, ölüm gibi deneyimlerin hayatımızda önemli bir yeri vardır. Bu kırılma noktaları tam da bir öykünün aydınlanma ânı gibidir. O çakma, gerçekle yüzleşme ânından sonra mutlaka birtakım gerçeklerin ayırdına varır, değişim arzusu taşırız. Etrafımızda ilişki kurduğumuz pek çok kişiye açık ya da örtük sormuşuzdur benden razı mısın diye ama kendimize pek az yöneltmişizdir her nedense. Sorular sorduğum ve cevaplar aradığım bir iç hesaplaşma döneminin ardından kendimden helallik almak arzusuydu benimki. O yüzden oradaydım o sabah, Moda'da bir apartmanın önünde.
Çıkardığım ürünler açısından verimli bir atölye olduğunu söyleyemem ancak ortak ilgi alanım olan insanlarla bir araya gelmek, her pazar hayattan keyifli bir üç saat çalmak ve yazmanın hazzına varmak güzeldi. Bu atölyeyle birlikte klasik roman okurundan öykü okuruna doğru evrildim ve ilk öykü denemeleri başladı. Zira öykü, bu tür yazı atölyelerinde sıklıkla kullanılan mükemmel bir araç. Kısa sürede yazabiliyor, okuyor, üzerine tartışabiliyorsunuz. Ben de Mario Levi'nin atölyesinde türün iyi örnekleriyle tanıştım ve içime öyküden zevk alma tohumları ekildi. Atölye bitti. Sonrası uzun bir sessizlik. Bulmak isteyene neden çok: İş, güç, İstanbul curcunası, gelenler, gidenler, göçler, hastalıklar, annelik, yorgunluk, zamansızlık…
Bir bahar günü Deniz iki yaşına bastı ve mucizevi bir şekilde sabaha kadar odasında uyumaya başladı. Büyük bir açlıkla kitaplara saldırdım. Okumak güzeldi ama yetmedi. Bir okuma grubu kurduk. Kitaplar okuduk, edebiyat uyarlaması filmler izledik, şu an yayında olmayan bir blogda okuduklarımız ve izlediklerimiz üzerine ufak ufak yazmaya başladık. Yazma heyecanı bir kez daha bünyeme girmişti. Bir daha kaçmasına izin vermeyecektim! 2013 eylül ayında yazıyı yeniden ve kalıcı olması umuduyla hayatıma soktum. Aynı yılın kasım ayında (her ay sekiz yazı hedefiyle) Kurmacabiyografiler isimli bloğumu kurdum. Okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, günden bana kalanlar, kurmaca metinler yazmak hakkında usul usul konuştum, yayımlanan öykülerimi paylaştım. Bloğu açarken buradan kitaba gidebileceğimi düşünmemiştim ancak blog tutmak bana hem düzenli yazma disiplini verdi hem de okuru olduğum öykücülerden bir kısmı ile tanışmama, yazdıklarım hakkında olumlu değerlendirmeler duymama vesile oldu. Sıra bir sonraki adıma gelmişti: öyküleri elemek ve bir dosyada toplamak. İlk göz ağrım Lodos Çarpması 2015 yılının aralık ayında NotaBene Yayınları tarafından basıldı. Bu görece erken gelen ilk kitap sevincinin ardından yürüyüşümü aynı hızla devam ettireceğimi düşünmüştüm ancak çoğunlukla okumakla yetiniyorum. Zaman zaman bunun sebepleri üzerine de düşünüyorum. Yayımlatma kaygısı duymadan, yalnızca yazma hazzı için yazmanın özgürleştirici olduğu muhakkak. Öykülerim kitap bütünlüğüne ulaşınca içimdeki acımasız eleştirmenle tanıştım. Ne dediğini iyi bilen biri, o. Bu yüzden dinliyorum onu. Yalnızca anlatmakla yetinmemek için, dilin imkânlarını çoğaltmanın bir yolunu  bulamadığım  için, yeni bir sözüm olmadığı için, yazmanın getirdiği yalnızlık katlanamadığım ve kaçmak istediğim bir şeye dönüştüğü için. En önemlisi de okumak, yazmaktan daha keyifli olduğu için.


NASIL YAZIYORLAR?(8)

Yazarların yazma alışkanlıkları, okurun ilgisini çeken bir konu. Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların söyleşilerinde yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. Kurmacabiyografiler, web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim. İşte sekizincisi: Barış Bıçakçı
                                                          
Arada sırada neden yazdığımı düşünürüm. Neden yazdım? Elbette, acı, keder, hayal kırıklığı, yerini bulamama, yaşanmışlık, sesini çıkaramama gibi olumsuz duygu ve yaşantılardan meydana gelen bir hayli kişisel bir "hammadde"yi neden olarak sunabilirim. Biraz arabesk olur, klişe olur ama yanlış olmaz. Yine de Turgut Uyar'ın yolundan giderek neden yazdığımı "Bir hevesti, bir oyundu," diye açıklamak şimdilerde bana daha ağırbaşlı, daha hakiki geliyor. Evet, bir hevesti. Behçet'in bir ara değindiği gibi, okuduğum kitaplar gibi yazmaya heves ettim.
Herkes Herkesle Dostmuş Gibi'yi Virginia Woolf'un Mrs Dalloway'ini okuduktan hemen sonra yazmaya giriştim. Woolf'un kahramanlarını gün boyu Londra sokaklarında dolaştırmasına ve bilinç akışı tekniğine heves etmiştim. Ama o zamana dek yalnızca şiir yazmayı denemiştim, bir karakteri derinleştirecek romancı görgüsü bende yoktu (hâlâ yok). Bu eksikliği, bir dolu insanın hikâyesini peş peşe anlatarak bertaraf edeceğini düşündüm. Böylece, edebiyatın hammaddesi olarak andığım duygu ve yaşantıları o karakterden bu karaktere zıplayarak anlatabilecektim. Üstelik hikâyeden hikâyeye geçişlerdeki oyun oynama, buluş yapma imkânı çok hoşuma gitmişti. Yazdım. Bendeki sözlükte "heves" sözcüğünün iki anlamı var. İlki: Bir şeye duyulan istek, eğilim, arzu, şevk. İkincisi: Gelip geçici istek.
Demek ki hevesten söz ediyorsak, gelip geçici bir şeyden de söz ediyoruz.
Sonra, Nabokov gibi sözdizimini sakız gibi çiğnemeye ve kuytudaki duygulara ulaşabilmeleri için cümlelere bir esneklik kazandırmaya heves ettim. Lolita'yı okumuştum. Ama elimde yine hammaddeyle heves dışında bir şey yoktu. Veciz Sözler'in radyo programı kurgusu da işte bu yokluktan doğdu. Ayrıca radyo programı aracılığıyla edebiyatın büyük söz söyleme, altı çizilebilir, günlük hayatta kullanılabilir söz söyleme sanatı olarak algılanmasıyla da dalga geçmek istiyordum. (Bu sonradan başıma dert oldu. Açıkça gülünsün, küçük görülsün diye yazdığım veciz sözlerin altında adımı görünce nasıl utandığımı tahmin edersiniz.)
Aramızdaki En Kısa Mesafe de bir hevesin ürünüdür. Veciz Sözler'deki esneklik, gevezelik, parlak zeka işi cümleler beni bunaltmıştı. Daha gösterişsiz bir dil ile, kahramanın algısına daha hapsolmuş bir şey yazmaya heves ettim. Bir çocuğun hizasında durup aileye bakmak... Çok zorlandım, elimi tutmak için epey güç harcadım. Ne yaptığımı bilerek yazdığım iki kitaptan biridir, diğeri Baharda Yine Geliriz.

Kaynak: Kurbağalara İnanıyorum
              Edebiyat Üzerine Yazışmalar
              Barış Bıçakçı-Behçet Çelik-Ayhan Geçgin
              İletişim Yayınları 

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri*

İnsanlığın doğa üzerindeki yıllık talebinin,  dünyanın bir yılda sağlayabileceği kapasiteyi aştığı gün, Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) tarafından "Dünya Limit Aşım Günü" olarak tanımlanıyor. 2 Ağustos 2017 tarihinde bu limit aşıldı. 
İklim değişikliğini durdurmak, sınırlı kaynakları doğru şekilde kullanmak hükümetlerin inisiyatifine bırakılamayacak kadar acil ve ötelenemez bir gereksinim. Bireysel, ulusal ve küresel bazda acilen harekete geçmemiz şart. Geleceğin yetişkinleri olan çocukların bilinçlenmesi, bilgilenmesi de bu acil eylem planının önemli bir halkası. Çevre bilinci, üzerinde yaşadığımız gezegenin yaşadığı kirlilik, kaynak sıkıntısı, nesli tükenen hayvanlar giderek daha çok müfredatın içine giriyor. Çocuklar, küçük yaşlardan itibaren küresel iklim değişikliği, ozon tabakasının delinmesi, dünyanın akciğeri olan Amazon Ormanları'nın yok olması, nesli tükenen hayvanlar, GDO'lu gıdalar, hava, su, toprak kirliliği konularında bilgiye maruz kalıyor. Yapılan çalışmalar, küresel ölçekte çözüm gerektiren çevre sorunlarıyla erken yaşta karşı karşıya kalmanın çocukları duyarsızlaştırdığını, kendi imkânlarını aşan meseleler karşısında bunu reddetme ve görmezden gelme eğiliminde olduklarını gösteriyor. Bu eğilim de "ekofobi" olarak tanımlanıyor.
David Sobel, Yeni İnsan Yayınevi etiketli,  İlknur Urkun Kelso'nun dilimize çevirdiği Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri kitabında bu meseleye değiniyor. Geleceğin yetişkinlerini yetiştirirken çok önemli bir noktayı gözden kaçırdığımızı hatırlatıyor. Küresel sorunlar ve sorumlu eylemliliği öğretme telaşı içinde yetişkinlerin çocukların doğal eğilim ve yönelimlerini göz ardı ettiğini, onların şimdi burada olanla daha çok ilgilendiğini, kavramlar yerine duyusal deneyimler aracılığıyla öğrendiğini unuttuğunu ifade ediyor. Müfredatın çocuğun içinde bulunduğu yaş grubuna göre şekillenmesi gerekliliğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda David Sobel çocukları yaş gruplarına göre üçe ayırıyor:
4-7 yaş: erken çocukluk dönemi
8-11 yaş: orta yaşlar dönemi
12-15 yaş: erken ergenlik dönemi 
Dört yaşından yaklaşık yedi yaşına kadar çocukların hayatının merkezinde evleri bulunur. Ev ve bahçesine önem verirler. Oyun alanları eve yakın mesafededir. Evlerinin bahçelerinde ya da apartmanlarının etrafında yaşayan kedileri, köpekleri, kuşları, solucanları anlatırlar. Onlara karşı koruyucu hisler beslerler. Bu yaş grubu çocuklara yaklaşımda temel amaç, çocuk ile doğal dünya arasında empati kurulmasıdır. Çocukların hem gerçek hem hayali hayvanlarla ilişki kurması teşvik edilmelidir. Çocuklar geyik gibi koşmak, yılan gibi yerde sürünmek, tilki gibi kurnaz, tavşan gibi hızlı olmak ister. Burada nesli tükenen hayvanlara yer yoktur. Çocukların hayatını doldurmaya yetecek kadar gündelik ve sıradan hayvan vardır. 
Sekiz on bir yaş arası çocukların coğrafi kapsama alanları birdenbire genişler. Kendi evleri küçülür, önemini yitirir. Keşfedilebilir alanlar giderek daha çok ilgilerini çeker. Bu yaş grubunda yeryüzü ile bağ kurma aşamasında öncelikli hedef, yakın dünyayı keşfetmek, bulunduğun yeri bilmek olmalıdır. Okul, ev, yaşanılan mahalle, yakınlardaki koruluk gibi yakın çevrede kaleler yapmak, küçük hayali dünyalar yaratmak, avcılık ve toplayıcılık, hazine avları, dere ve patikaları izlemek, peyzaj keşfetmek, hayvan bakımı, bahçıvanlık ve toprağa şekil vermek bu yaş grubu için uygun aktiviteler arasındadır. Bu aktivitelerin her biri, çocuğu teorik bilgiye boğmadan ilk elden deneyimleme, yerinde gözlemleme ve öğrenme açısından eşsiz fırsatlar sunar.
On iki on beş yaş arası çocuklarda coğrafi kapsama alanı daha da genişler. En sevdikleri yerler, artık ormanlardan ziyade şehir merkezleridir. Alışveriş merkezleri, kafeler, şehirdeki parklar gibi toplumsal birliktelik alanları daha önemli mekânlar hâline gelmiştir. Erken ergenlik dönemindeki bu çocuklar, "benlik"lerini keşfedip toplumla bağlarını hissetmeye başladıkları için toplumsal eylemlere destek verebilirler. Bu yaş grubu, okulda geri dönüşüm programları yönetme, kuralları uygulama, toplantılarda görüş bildirme, planlama yapma, okul gezilerine katılma yeterliliği gösterebildikleri için üzerinde yaşadıkları gezegenin kurtarılmasına yardımcı olabilir, birlikte yaşadıkları topluluğun yararını gözetebilir, iyiliğine katkıda bulunabilir. Şimdi ve burada yer alan küçük ölçekte sorunların çözülmesine eğilen toplumsal sorumluluk projelerinde yer almak, çocukları çaresizliğe itmez, onlara kendilerini yetersiz hissettirmez ve çevre sorunlarına karşı duyarsızlaştırmaz. Tam tersi bir değişim yaratabileceklerine dair inançlarını arttıran projelere imza atmış olurlar. 
Toplumsal eylem etkinlikleri söz konusu olduğunda David Sobel'in şahsi inancı, çocukları dördüncü sınıfa kadar trajediyle karşılaştırmamak yönünde. Sobel, küçük çocukların coğrafi ve kavramsal kapsamlarının ötesindeki  büyük, karmaşık sorunları trajedi olarak tarif ediyor ve yağmur ormanlarının yok olması, petrol sızıntısı, Bosna'da Müslümanların soykırıma uğramalarını bu türden trajedilere örnek olarak gösteriyor. Çocukların, kendilerine yakın üzüntülerle yüzleşmelerinde bir sakınca yoktur. Boşanan ebeveynler, ölen evcil hayvanlar, sevilen bir ağacın kesilmesi gibi kişisel trajedilerle başa çıkmayı öğrenebilirler ancak dünyayı tehdit eden ekolojik krizin büyüklüğü ve derinliği karşısında ellerinden bir şey gelmez ve uygun yaşa kadar bunlardan uzak kalmaya hakları vardır. Bunun mümkün olmadığı, erken dönemde bu türden bir bilgiye maruz kaldıkları durumlarda ne yapmalıyız?
David Sobel oğluyla yaşadığı bir deneyim üzerinden bunu da yanıtlıyor:
Oğlum eve gelip "Her dakika bir futbol sahası büyüklüğünde bir yağmur ormanını yakıyorlar, onları kurtarmalıyız!" dediğinde birbiriyle ilişkili iki strateji kullanarak cevap veririm. Önce "Evet bazı yağmur ormanları yakılıyor ve onları kurtarmak için çalışan çok sayıda insan var. Hatta bazı insanlar yakılan ormanların yerine yenilerini yetiştirmek için çalışıyorlar," diyorum. Yani gerçeği kabulleniyor ve sorumluluk sahibi yetişkinlerin sorun üzerinde çalıştığını söylüyorum. Sonra "Biliyor musun bizim de burada, New Hampshire'daki ormanlarımızı daha sağlıklı hâle getirmek için yapabileceğimiz şeyler var ve sen de yardım edebilirsin" diyor, odun ve yaban hayatı için yetiştirdiğimiz koruluğun bakımı ya da elma ağaçlarının budanması işinde onun yardımcı olabileceği şeylerin listesini yapıyorum.
Sonuç olarak dünya ekolojik bir krizle karşı karşıya. Bu bilgi okul müfredatları ve medya aracılığıyla çocuklara olanca çıplaklığıyla ulaşıyor. David Sobel Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri kitabında bu bilgi kirliliğinin çocuklarda yaratabileceği endişe ve kaygı duyguları neticesinde konuya  duyarsızlaşma riskinden bahsediyor. Çocukları gelişim dönemlerine göre üç grupta inceliyor ve her gruba nasıl yaklaşabileceğimizi detaylarıyla ele alıyor,  Kuş Olmak, Kaplan Kaplan Işıl Işıl Yanan, İçimizdeki Amazon, Dere Takip Etmece gibi eğlenceli etkinlik önerilerinde bulunuyor. Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri hem öğretmenler hem de ebeveynler için çocukların doğal yatkınlıklarına hitap eden çevre eğitim stratejilerini sunan eşsiz bir kaynak. Bir çırpıda okunmayı sağlayan temiz ve akıcı dili için çevirmen İlknur Urkun Kelso'ya da teşekkür etmek gerek.


Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri 
Yazan David Sobel 
Çeviren İlknur Urkun Kelso 
Yeni İnsan Yayınevi 
Eğitim Serisi

*Bu yazı 5/8/2017 tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır. 

1 Ağustos 2017 Salı

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (38)


YAZMANIN ÇELİŞKİSİ İZLENME VE GİZLENME ARASINDA


Başlıktaki “olmak” sözündense yazmaktan yana olduğumu söylemeliyim. Ama yazar olunmaz doğulur gibi bir şey demiyorum, aksine yazar olunmaz, yazılır, yani yazarlık değil yazmak halinden söz etmeliyiz demek istiyorum. Sanırım hiçbirimizin çok net bir miladı yoktur bununla ilgili. Kendini bildi bileli oraya buraya bir şeyler yazmıştır insan. Şimdiden bakınca geçmişi bu amaç ile ilişkilendirerek yeniden anlamlandırıyor da olabiliriz. Sıkılan bir çocuktum ve okumaktan başka yapacak daha güzel bir şey yok gibi geliyordu. Uzun yıllar böyle sürdü. “İlk Gençlik Çağı’na Öyküler Dizisi” vardı, Selim İleri hazırlamıştı. Ortaokuldayken annem almıştı onu, döndürüp döndürüp okumuştum. Annemin evinde bir yerde şimdi adını anınca yüzünü görmek istedim, evin altını üstüne getirdim ama bulamadım. Samet Ağaoğlu’ndan Memduh Şevket Esendal’a, Halid Ziya Uşaklıgül’den Peride Celâl’a çok güzel bir derlemeydi. Sert öykülerdi. Edebiyatın iyi niyetle yapılacak bir şey olmadığının kanıtıydı. Sanırım o kitaptır bendeki tohum. Tekrar tekrar okumuştum. Lisede de zemin katta bir kütüphanemiz vardı, fizik dersinden filan nefret ederdim hafakanlar basardı beni. Dersi kırıp kütüphanede bir şeyler okuyordum. Yağmur yağdığı bir öğle üzeri dersten kaçmıştım. Attila İlhan okuyordum, çarpmıştı beni, hiç unutmuyorum. Lisedeki edebiyat öğretmenimle de konuşmalarımız oluyordu.

Okumayı seviyordum ve okurluktan şikayetim de yoktu. Ama okurluktan yazmaya geçmenin bir gerekçesi var sanırım. Sulhi Dölek bir söyleşisinde “sisli puslu birtakım düşünceleri olduğundan, yazması gerekenleri sadece kendisinin yazabileceği gibi hissettiğinden” söz ediyordu. Kafamda dönüp duranları tam da böyle açıklayabilirim. Çünkü yazmakla bir iddiada bulunduğumuzu da kabul etmeliyiz ki o da bir metnin daima kendinden öncekilerden fazlasını, iyisini, önemlisini, söylenmemiş olduğunu düşündüğümüz bir türlüsünü bizim bildiğimizdir. Yoksa yazılmasına gerek olmazdı. Okuduğumuzu yeterli buluyor, salt kendimizin söyleyebileceği şeyler varlığını düşünmüyor olsak, bu sisli puslu düşüncelerin “pişt”lerine kulak tıkayabilsek yazmazdık. Lise yıllarında yazdıklarım nerde bilmiyorum, arasam bulamam, ama bulmayayım da zaten. İpe sapa gelmez şeylerdi.

“Pembe Kızıl”ı yirmi iki yaşımda yazmaya başladım, dosya bütünlüğüne de bir yıl içinde erişmişti. Havanın çok sıcak olduğu ikindi saatleri boyunca (ikindi saatleri benim için günün hep en zalim zamanı olmuştur. O saatlerde evde durunca çaresiz hissederim kendimi, bu yüzden dışarda olmayı yeğlerim) masa başında sandalyeme yapışmış bir halde yazıyordum. Çünkü yapılacak daha iyi bir şeyim gerçekten yoktu, öğrenci değişim programı ile Almanya’ya gelmiştim. İlk defa bana ait bir bilgisayarım ve sınırsız internetim vardı. Şimdi böyle söyleyince gülünç geliyor belki, ama bana ait bir dünyaya tam anlamıyla kavuştuğumu düşünmüştüm. Trenle Kuzey Ren bölgesini arşınlıyordum, öğrenci kartım sayesinde bölge içinde tren yolculuğu bedavaydı. Kütüphaneden istediğim kadar kitap alabiliyor, Bachmann’ı, Grass’ı, Böll’ü anadilinde okuyabiliyordum. Yazdıklarımı yayımlatmak gibi bir hayali bırakın niyetim bile yoktu. Zaten sekiz yıl elimin altında eşeledim durdum dosyamı. Kimi zaman kendimi bile bıktıracak, inada varacak denli sabırlı hatta takıntılıyımdır. Bir yanıyla belki de insanın kendinden bile gizlediği çok derininde bir yerde beslediği umuttur bu inat. Dosyayı çöpe atmaktansa sekiz yıldan sonra Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’ne yolladım. Yollar yollamaz da ne büyük bir salaklık yaptım, kim okur bunları deyip durdum. Zaten her dediğinden, yaptığından beş dakika sonra pişman olan biriyimdir.

Yazmanın her zaman ifşa etmekle örtmeye çalışmak arasında çelişkili bir yanı olduğunu düşünürüm. Bir metnin yorumunda yazarın ya da okurun niyeti meselesine girmiyorum, kastım oralara uzanmak değil. Aynı biçimde yazma- yayımlatma sürecinin her zaman izlendiğini bilme ve bundan hem haz alma hem tedirgin olma çelişkisini içeriyordur. Tam bir tutarlılık beklemeye gerek de yok elbet, iyidir böylesi.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

GÖZLEMLEYİN

Başa çıkabilirim yaptıklarımı
ya da yapmadıklarımı söylemenle.
Yorumlarınla da baş edebilirim,
yeter ki karıştırma ikisini birbirine.

İşleri bulandırmak istiyorsan
yapman gereken belli:
Benim yaptığım şey ile
karıştır kendi tepkini

Bitmemiş işleri gördüğünde
hayal kırıklığına uğradığını söyle,
ama beni harekete geçiremezsin
bana "sorumsuz" demekle.

Tekliflerine "hayır" dediğimde
bana incindiğini söyle,
ama bana "duygusuz" demen
şansını artırmayacak gelecekte.

Evet başa çıkabilirim yaptıklarımı
ya da yapmadıklarımı söylemenle.
Yorumlarınla da baş edebilirim,
yeter ki karıştırma ikisini birbirine.

Marshall Rosenberg
Çeviren Lalegül Hümaşah Ergun

30 Temmuz 2017 Pazar

Korku en iyi yol gösterici değildir

                                
Duvbo'nun Gizli Dünyası daha çok anarşist yapıtlarıyla bilinen Kaos Yayınları'nın yayımladığı ikinci çocuk kitabı. İlk kitap Gizemli Diyar Terijian gibi CrimethInc Eski İşçiler Kolektifi tarafından yazılan Duvbo’nun Gizli Dünyası’nı İngilizce aslından Hira Doğrul çevirdi.
Daha özgür, daha neşeli bir dünya yaratmak için birbirinden bağımsız grupların, otonomların oluşturduğu bir anarşist kolektif olan CrimethInc Eski İşçiler Kolektifi, gezici sirkler gerçekleştirmek, sokakları geri alma hareketi düzenlemek, ağaçlara sarılarak ya da üstlerine tırmanarak koruma altına almak, GDO’lu tarımsal üretimleri engellemek gibi radikal eylemlerin yanı sıra pek çok dergi, fanzin, makale, bildiri, broşür ve kitap yayımlıyor. Kolektifin ürettiği basılı materyallerin tek bir yazarı yok. Kolektif üyeleri, düşüncelerin, aynı halk şarkıları gibi herkese ait olduğuna inanıyor, yazarlık mitini reddediyor ve fikirleri daha etkin iletmek için yazarın biyografisi aradan çıkarmayı, tek bir kişinin gerçeğini ya da kurgu dünyasını iletmek yerine kolektif bir çalışmayı okura sunmayı tercih ediyor. 

Duvbo'nun Gizli Dünyası'na konu olan olaylar, Duvbo adlı alabildiğine sıradan, sıkıcı ve küçük bir kasabada geçiyor. Kasabanın nüfusu yalnızca 557 kişi. Bunların 119'u çocuk. Titus da onlardan biri. Sıkıcı hayatının posta kutusundan çıkacak bir paket ya da mektupla bir anda değişeceğini umut ediyor. Günlerini posta kutusunu kontrol ederek ve bir yığın fatura ve el ilanı arasından yaşamına ışık katacak pakete ulaşma hayali kurarak geçiriyor. Bir gece herkes uyuduktan sonra evden gizlice dışarı çıkıyor, her gece bir adım, bir adım daha uzaklaşıyor ve nihâyet evinin yer aldığı sokaktan uzaklaşıp bir meydana varıyor. Ateş başında müzik aletleri çalan, dans eden, hikâyeler anlatan bir gruba rastlıyor ve aralarına katılıyor. Yüzleri boyalı, maskeli grup üyeleri, ruhlarını ve bedenlerini müziğe, içinde bulundukları ânın özgürlüğüne bırakıyor. Her gece daha da kalabalıklaşan grup bir müddet sonra kasabanın ileri gelenlerini rahatsız ediyor. Sonrası korkutma, sindirme, zapturapt altına alma çabası, insanların çoğunluktan ve güçlüden yana durarak bireysel mutluluklarını ve özgürlüklerini feda etmesi, kasabaya mutsuzluğun, çaresizliğin sinmesi... Tam her şey bitecekken, "gece dansları"nın yasaklanması için kapıların kilitlenmesi buyrulmuşken kendi olma cesaretini gösterebilen küçük bir grup kendisini son kez müziğin coşkusuna bırakır. Cesaret dalga dalga yayılır. Sabah olup gün doğduğunda 557 kişilik kasabanın 555 kişisi meydandadır. 

Duvbo'nun Gizli Dünyası cesaret veren bir çocuk romanı. Sessizce, sarsmadan, büyük laflar etmeden kulağımıza korkunun en iyi yol gösterici olmadığını, hiç de az sayıda olmadığımızı, birey olma cesaretini gösterdiğimizde her şeyi değiştirebileceğimizi, bir mucizeyi başlatabileceğimizi söylüyor.
Eğer hepimiz kendimiz olma cesaretini gösterirsek, saklanmadan açık yüreklilikle kendi hikâyelerimizi yaşama kararlılığını gösterebilirsek, işte o zaman her şey değişecek. Zannettiğimiz kadar az değiliz.






Duvbo'nun Gizli Dünyası
Kaos Yayınları 
Yazar Ex Workers' Collective 
Çeviren Hira Doğrul 
Resimleyen Öznur Aksoy 

Not: Kitabın künyesinde yaş grubuna dair bir bilgi yok. 

29 Temmuz 2017 Cumartesi

BBOM VELİSİ OLMAK YA DA OLMAMAK

Birkaç ay sonra ilkokul birinci sınıfa başlayacak bir kızım var. Deniz pek çok akranı gibi dünyayı tanımaya, anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyor. İstekli, meraklı ve öğrenmeye aç. İlgisini çeken konular hakkında objektif gözlemler yapıyor ve sorular üretiyor. Onun yaratıcılığının örselenmemesi, merak duygusunun diri kalması, muhakeme etmesi, sebep sonuç ilişkisi kurarak kendi yanıtlarına ulaşması bizim için kıymetli ve öncelikli. O yüzden kadim "Hangi okul?" sorusu gündeme geldiğinde,  Çanakkale BBOM (Başka Bir Okul Mümkün) Eğitim Kooperatifini de seçeneklerimiz arasına aldık.
Başka Bir Okul Mümkün Derneği 2010 yılından beri faaliyet gösteriyor. Derneğin dört ana ekseni var: alternatif eğitim, demokratik katılım, ekolojik duruş, özgün finansman. Bu eksenler etrafında bir araya gelen ebeveynler ve eğitim gönüllüleri, çocuk haklarını hayata geçiren, çocukların kendilerini gerçekleştirmelerini sağlayan, katılımcı demokrasiyle yönetilen, ekolojik dengeye saygılı ve ticari kaygı gütmeyen Erken Çocukluk Öğrenme Merkezi  ve İlköğretim Okulu kurmak üzere uğraş veriyor. Erken Çocukluk Öğrenme Merkezi 36-48 ay arası çocuklara uygun. 48 ay üzeri çocuklar ise ilköğretim okuluna bağlı ana sınıflarında kendilerine yer bulabiliyor. Modeli klasik öğrenim kurumlarından ayıran en önemli fark, demokrasiyi okuldaki günlük hayatın içine yerleştirmek. Çocuklar okulun isminin konmasından, yürütülecek atölyelerin seçimine kadar pek çok konuda söz sahibi. Okullar resmi yazışmalarda başka isimlerle anılsa da çocukların kendi koydukları isimlerle tanınıyor, Mutlu Keçi, Meraklı Kedi, Koşan Kaplumbağa gibi. Tek istisnası İzmir'deki Renkli Orman.*
Çocuğunun bahçe içinde koşturmasına, kedilerle, köpeklerle bir arada oynamasına, okul bostanından sebze koparmasına, ilgi duyduğu atölyede üretim yapmasına, görerek, dokunarak öğrenmesine hangi veli itiraz edebilir? Olsa olsa özgün finansman kısmından kaygı duyabilir, alternatif eğitimi verecek öğretmenlerin yetkinliğini sorgulayabilir. Bunlar da derneğin belirlediği yol haritası takip edildiğinde, demokratik katılım ilkesinden sapmayan bir toplulukla yola çıkıldığında itişe kakışa, tartışa konuşa ortak akılla çözülebilecek konular. Okulun üzerine inşa edileceği değerler bütününe ulaşmak için yapılacak kooperatif toplantıları, okul binası, iç tefrişat, öğretmen seçimi, dernekle iç iletişim... Zaman, emek, mesai istiyor. Tercihiniz bu kadar emek yoğun bir ebeveynlik yürütmekten yana olmayabilir. Şanslıysanız yaşadığınız kentte BBOM değerleriyle açılmış bir okul olabilir. Bu işi gönüllü üstlenmiş, şahane yürüten veliler de olabilir. Siz derneğin sayfalarını bir inceleyin ve kendiniz karar verin. Bu da benim amme hizmetim olsun.

Not: Beni BBOM'a yaklaştıran en büyük etken, BBOM Derneği ve Şiddetsiz İletişim Derneği işbirliği. Deniz'in demokrasi kültürünü küçük yaşlardan itibaren edinmesi, bir sorun yaşadığında geçmişten beslenen hikâyeleri âna taşımadan, objektif gözlem yapması, istek ve ihtiyaçlarını dile getirmesi ve karşı taraftan bir ricada bulunarak çözüme ulaşma becerisini içselleştirmesi. Şİ eğitiminden sonra ona karşı dilimi değiştirdiğim için mi, yoksa çocuklar hayata daha önyargısız ve masum baktıkları için mi bilmiyorum Deniz'in bunu hali hazırda beceriyor olmasını gözlemlemek mutluluk verici.

*Çocuklar okula ruhsat alma aşamasından önce isim verdiği için, okul resmi olarak da çocukların koyduğu isimle  tanınıyor.