4 Haziran 2020 Perşembe

Şefkatli Ebeveyn Günlükleri: 28

Bilmek isteyen yola çıkar. 
Şefkatli Anne Günlükleri'ni yazmak, ebeveynlik amaçlarımı, önceliklerimi belirlememe, düşüncelerimin ve eylemlerimin farkına varmamı sağlıyordu. Sura Hart alıntıları bitince, sanki ters yönde yürümeye başlamışım gibi bir düşünce gelip çöreklendi içime. Yeniden konu üzerine düşünmek, yazı yoluyla düşüncelerimi tasnif etmek, eylemlerimin farkına varmak istedim. İşbu sebeple www.nonviolentcommunication.com sitesinde ücretsiz yayımlanan haftalık ipuçlarının rehberliğinde yeni bir günlüğe başlıyorum.
İpuçlarının çevirisi bana ait.

Şefkatli Ebeveyn İpuçları
Başkalarının duygu ve ihtiyaçlarına daha çok odaklandıkça, yargıların gitmesine izin vermek kolaylaşacaktır.
Bir çocukla anlaşmazlığa düştüğünüzde, yargıların ve kötü düşüncelerin gitmesinin ne kadar sürdüğüne bakın.
Öğrenmeyi sürdürün ve evinizi daha iyisi için dönüştürün.

Ben ne düşünüyorum? 
Şiddetsiz iletişim bana birtakım insanlara karşı duyduğum gıcık olma hâlinin ardına bakmayı öğretti. Orada aslında kendimle ilgili bulduğum giderilmemiş ihtiyaçları fark etmek, duyguları tanımak, beni değiştirdi. Dikkatimi ve ilgimi gıcık olduğum kişiden kendime taşımayı öğretti. O kişi artık yalnızca bir durumu fark etmeye yönelik bir anahtar hâline geldi ve önemini yitirdi. Diyeceğim o ki, bırakın başkalarının duygu ve ihtiyaçlarına odaklanmayı, yalnızca kendimizinkilere bakmak, onları fark etmek ve dile getirmek bile inanılmaz fark yaratıyor.

Deniz'le nasıl paylaşıyorum? 
Konuya bu kadar kafa yorduğum halde, çoğu zaman kendimi Deniz'in duygularından sorumlu hissediyorum. Onları hissetmesi için alan tutmak değil bahsettiğim. Onları düzeltmek üzere harekete geçen olmaya çalışıyorum. İyi günümdeysem sorun yok. Ne yaptığımı fark edip konumlanıyorum. Olayların ve düşüncelerin içinden duygularını çekip almaya, ihtiyaçlarını tespit etmeye çalışıyorum. Rahatsız edici ve yapay bir dilden uzak, sevgiyle, şefkatle bunları söze döküyorum. Konuşmaya hazırsa, tahimnlerimi doğruluyor ya da yanlışlıyor. Ve üzerine konuşuyoruz. Bazen her şeyi anlıyor ama yine de üzgün olmayı, surat asmayı sürdürebiliyor. Durmakta en zorlandığım yer işte burası. Çatışmanın kendisinden, onunla konuşma çabalarından daha zor olan yer burası. Şimdi yazarken bu küçük ayrımı anlamaya ve kabul etmeye niyet ediyorum. Her türlü hayal kırıklığı bir yas, aslında, büyüğü var, küçüğü var ve çocuğun onun içinde ne kadar kalması gerekiyorsa o kadar kalmaya hakkı var.

Deniz'in geri bildirimi ne? 
Bazen üzüldüğünde, kendini hırpaladığında doğru bir rehberlikle karşı tarafın davranışının ya da sözünün arkasına bakabiliyor ve kavrayabiliyor. Hep söylüyorum, yine söyleyeceğim. Duygu ve ihtiyaçlarını tespit etmek konusunda benden çok daha becerikli. Bununla beraber indiği kuyunun  içinde dilediği kadar kalmak, kendi hızında, kendini hazır hissettiğinde çıkmak istiyor.

Sonrasıyla ilgili ne düşünüyorum? 
Bazen tüm bunlara daha o doğmadan kafa yormaya, öğrenmeye başlasaydım diyordum çünkü bilmek ve etmek farklı. Etmek, bilmeye göre daha zor ve çok tekrar istiyor. Nörobilimcilerin iddiası, farkındalık geliştirirerek, eylemlerimizi, dilimizi, düşüncelerimizi değiştirerek beynimize format atabileceğimiz yönünde. Başarabilmem için kendi duygularımın regülasyonunu sağlamam, tabiri caizse uzaktan kumandamı başkalarının eline vermemem gerekiyor. İşte üzerinde çalışılacak, düşünülecek kocaman bir başlık.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum? 
Masal başı tekerlemesi gibiyim. Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim, bir de baktım ki, bir arpa boyu yol gitmişim. Alınan mesafeye burun kıvırmaktansa, o bir arpa boyu yolu alma kararlılığını takdir etmeyi tercih ediyorum.


Eski günlüklere buradan ulaşabilirsiniz



31 Mayıs 2020 Pazar

Margaret Atwood'un Uçağı

Rüya bu ya, Margaret Atwood'un çift kişilik Cessna tipi uçağı bu taraflara düşmüş. Öyle kanlı, ölümlü bir kaza değil. Bir amaçla buralara uçurmuşlar, bayırın tepesine park etmişler o da önünden takoz çekilmiş el arabası misali ağır usul yokuş aşağı inmiş ve kordonda bir yerde sıkışmış, kalmış. Büyük haber! Atlıyorum bisiklete, gidiyorum. Whatsapp grupları ne güne duruyor. Haberler salınıyor, alkışlar, yorumlar, heyecanlar gırla gidiyor. Geleceğini söyleyenler de var. Bisikleti sağlam bir yere park edip olay mahaline gideceğim gitmesine ama orada arkadaşlara rastlıyorum. Park etme meselesi uzuyor. Bisikleti gövdesinden kaldırım kenarındaki parmaklıklara bağlayacağım, kısaca selam verip nereye gideceğimi söyleyeceğim ve uzaklaşacağım, kendimden emin ve kararlı. Ama öyle olmuyor. Bir absürt mini gösteriye dönüyor bisiklet bağlama işi. Hollanda işi kemerli bir köprü düşünün, altından sular akıyor, deniz gibi desem değil, nehir gibi yeşil, bulanık bir su, epey de mesafe var. Arkadaşım kaldırımın iç kısmına bisikleti bağlarsam yolu yayalar için daraltacağımı söylüyor ve kendisi tutmaya talip oluyor. Hop diye atlıyor parmaklıkların gerisine. Altından akan suya ve derinliğe aldırmadan orada bulduğu incecik denizlik misali betona basıyor ve bir bisiklet tutucusu edasıyla kollarını uzatıyor ve bisikleti kavrıyor. Kendi hâlini hiç sormayın. İki büklüm vaziyette. İşin anlamsızlığı bir yana bastığı yer o denli dar ki, orada uzun süre yorulmadan kalması mümkün değil. Ya vazgeçecek, bisikleti bırakacak, bir atlayışta parmaklıkları aşacak ya da kolları, bacakları o daracık yerde durmaktan, basmaktan ve kavramaktan yorgun düşecek ve aşağıya, sulara doğru sırt üstü gidecek. O kararlı. İlle parmaklıkların gerisinde duracak ve tutacak. İyi ya diyorum. Seni de parmaklıklara bağlayalım o zaman. Başlıyorum onu parmaklıklara bağlamaya. Bir zaman sonra bu işin saçmalığı, tuhaflığı düşüyor aklıma. Bizi çözmek istediğimiz sorundan uzaklaştırmayan, nafile bir çaba en nihayetinde. Arkadaşımın çabası içten ve gönülden ama mevcut sorunu aşmaya yetmiyor işte, onca çabasına, yorgunluğuna rağmen sorunu olduğu gibi koruyor. Bu saçmalığa bir son verip elimi uzatıyor, bulunduğu yerden çıkmasına yardım ediyorum. Bisikletten kurtuluyor ve Margaret Atwood'un uçağını görmek üzere koşuyorum. Koşuyorum koşmasına ama tek gördüğüm daracık yerde manevra yapan bir otobüs. Kalabalık dağılmaya yüz tutmuş. Anlıyorum uçak çoktan çekilmiş, büyük gösteri kaçmış ama içimdeki umut da canlı. Otobüs bir çekilsin göreceğim uçağı. O denli inanıyorum. Otobüs dönüyor, uçağın sıkıştığı yerde koca bir boşluk. Başımı yeniden otobüse çeviriyorum. Arka pencerelerden birinde yaşlıca, aydınlık yüzlü bir kadının gülümseyerek dışarı baktığını görüyorum. Aa Margaret Atwood değil mi, o? El sallıyorum. O da bana sallıyor. El salladıkça cildi gençleşiyor, saçları siyahlaşıyor. Atwood değil belki de, aman kimin umurunda diye geçiyorum içimden. Bir kere daha sarılıyorum gerçeğime: Margaret Atwood bana el salladı. Ellerimi cebime koyup dağılmaya yüz tutmuş kalabalığın içine giriyorum, tanıdık yüzler bulmaya ve konuşmaya. O an, rüyanın içinde, asıl arzu ettiğimi yitirdiğim dakikalarda ona kavuşsam bulacağımdan çok daha güçlü bir duygu içinde buluyorum kendimi. 
Pişmanlık dolu bir rüya değil, bu. Daha çok nasıl desem, küçük bir aydınlanma ânı. Söze döküldüğünde her rüya eksiktir ve fakat buluşumu kıssadan hisse niyetine sizinle de paylaşayım istiyorum.
"Asıl amacınıza, niyetinize uzanan yolda, hevesinizi, heyecanınızı donanmış yürüyorsanız, hele de yola vaktinde çıktıysanız, önünüze çıkan her yardım teklifini kabul etmeyin. Bu istenmeyen, beklenmedik teklif hele hiç de hesapta olmayan zorluklar çıkarıyor, sizi asıl hedefinizden uzaklaştırıyor ise, nazikçe teşekkür edin ve yola devam edin. Yol sizin, kazanç da, kayıp da... 




30 Mayıs 2020 Cumartesi

KORONA GÜNLÜKLERİ 3

Mart ve nisan aylarında birer korona günlüğü yazmışım. Eh yeni normal kapıda olduğuna göre, bu da üçüncüsü olsun ve mayıs ayına da bir iz bırakmış olayım.
                                                                                     
Şimdi ve burada
Mutfakta yemek hazırlıkları sürüyor. Deniz mahsüllerini pişirme işini ev ahalisinin üzerine yıktım. Yeni tarifler deneme konusunda benden daha hevesli olduklarına göre bu, onların işi olmalı. Hem benim ay sonuna kadar yazılacak iki blog yazım var. Baştan ilan ettim. Salata ve masa kurma işine talibim diye. Niyetim onlar yemeği pişirdikten sonra hızla salatayı yapmak ve masayı kurmaktı, on dakikamı almazdı nihayetinde. Ve fakat onlar çalışırken benim oturmam, elimdeki telefondan sosyal medya hesabıma bakmam, hele de yazmam, ne bileyim ben, küfür gibi geliyor hâlâ. (Demek ki iki kitap yetmiyormuş, yazarlığın gerçek bir iş olduğunu göstermeye, yazmaya ayırdığım mesainin işten kaçmak değil, başlı başına bir iş olduğuna inandırmaya. Oysa yayıevinin pandemi günlerimi nasıl geçirdiğime dair yönelttiği sorularda, kendimden emin, ikinci kitaptan sonra evde yazar olarak kabul edilmeye başladım sanırım, demiştim.) Salata yapma ve masa kurma işi ertelenemezmiş, öyle dediler. Hemen şimdi! Boyun eğmek huyum değil ama ha önü, ha arkası ne fark eder, dedim, uzatmadım. Mutfağa girdim. Amacım bunun on dakikayı aşmayacağını, abartmaya gerek olmadığını ispat etmek ya, kurdum saati. Tam on dakika. Önceden yıkanmış kurumuş salata malzemelerini ve kesme tahtasını koydum tezgâha. Kestirmeden yapıp çıkacağım. Başka zaman olsa ağırdan alabilir, işlenirken laflayabilirim. Hem Deniz de seviyor, birlikte iş yapmayı, sohbet etmeyi, planlar yapıp hayaller kurmayı ama işte pandemi var, hep evdeyiz, hep birlikte, okul yok, kurs yok, anneanneye gitmek yok, mesai neredeyse yok, her ne yapacaksam birlikte olduğumuz zamanın içinden çekip çıkartmam gerekiyor. Bunun için de utanç duyacak değilim ya. Kronometre işliyor, ellerim çalışmalı, zihnim değil. Salata kâsesini önüme alıyorum ve başlıyorum. Doğra, sosla, karıştır. Silk, ser, kur. Kirlileri diz. On dakikada işlem tamam. Üzerine su siparişini ver ve kurul masana. Yeniden oynat tuşuna basmak gibi hızla giremiyorum yazının içine. Bir metni yarıda bırakıp kalkmış değilim oysa. Temiz bir sayfa beni bekleyen, bomboş bir sayfa. Nereden başlayacağımı bilemiyorum, hevesim biraz kaçık. Çünkü ev işlerinin arasına okumayı, yazmayı sıkıştırmayı sevmiyorum. Okumak ve yazmak ana işinin arasına serpiştirilmeli gündelik olan. Ama ne diyordu Turgenyev:
"Eğer her şeyin, kesinlikle her şeyin hazır olduğu ânı beklersek, hiçbir zaman hiçbir şeye başlayamayız." Yoksa ben istemez miyim, duvar yerine dışarıya bakan bir pencerenin önüne oturup yazmayı, mesela bir ağaca ya da denize bakmayı, tek işimin yazmak olmasını... İşte böyle şeyler düşünürken ve bir yerlerden başlamak adına olduğu gibi yazarken kızım geliyor kapıya. Büyük bir ciddiyetle yemeklerin hangi aşamalarda olduğunu söyleyip beni sofraya buyur ediyor, biraz daha yazayım istiyorum, olmuyor. İkinci çağrıyla yerimden kalkıyorum.

                                                                         

Az sonra ve masada
Üçümüzün nadiren aynı anda oturduğu akşam yemeklerinde ve özellikle de pazar kahvaltılarında film izlemeyi seviyoruz. Netflix dizi ağırlıklı. Özellikle aile filmleri bulmak eni konu zor iş. Sabun köpüğü gibi bir film buluyoruz, Yeşilçam'ın tutmuş formülleri üzerinden ilerleyen bir salon filmi. Esas oğlan, esas kız, para ile mış gibi yapılan bir ilişki oyunu, gerçek aşk, gerçeğin açığa çıkması, ayrılık, gözyaşı, hatayı telafi etme çabaları ve kavuşma... Bol da kahkaha... Şimdi böyle formüle ettim diye haşa burun kıvırdığım sanılmasın. Seviyorum bu tür filmleri. İyiler, sevenler hep kavuşuyor, insanlar hatalarını telafi etmek için hep uğraşıyor, fena mı?

Gelelim mayısa...
                                                                       
Mayıs ayı tuhaftı. Üşüdüm, geceleri elektrikli soba yaktım, yorgan altına girdim. Sıcakladım ve yüzdüm. Mart ve nisan aylarına göre daha çok çalıştım. Muayenehaneden içeri daha çok girdikçe korkuyu üzerimden daha çok attım. Bir kez daha anladım, korku en çok beklerken rahatsız ediyor, büyüyor ve kocaman oluyor. Oysa kendimi korkulanın içine attığımda, bir de bakıyorum başlamışım, ortasına gelmişim ve bitmiş. Pazartesiden itibaren normalleşiyoruz. Eskisi gibi olmayacağız epey bir süre ama yeni normalden önce ben genel olarak nasıl geçirdim bu ayı, hatta genel olarak marttan bu yana evde olmayı, bir bakalım.
Pandemi öncesinde çok yorulduğumu, sıkıldığımı, hatta bıktığımı iyi hatırlıyorum. Yavaşlamayı, telefonun alarmını kapatma ve kendiliğimden kalkmak isteğimi, sabahları yatağın içinde acele etmeden gerinmeyi, sağa sola dönmeyi, öyle kalkmak istediğimi, bugün ne yapsam acaba diye düşünebilme lüksüne kavuşmayı hayal ettiğimi anımsıyorum. Pandemi bana bu yavaşlığı getirdi. Bu fazladan sahip olduğum zamanı eski alışkanlıklarla ya da faydacı bir yaklaşımla türlü çeşit kişisel ya da mesleki gelişim eğitimleri ya da materyalleri ile geçirmedim. İleride sürmek istediğim tamamen okumak, yazmak ve annelikle geçen günlerin provası gibiydi daha çok. Yalan yok. Sevdim. Dışarıda olmayı, kordonda, parkta doya doya yürümeyi, insanlarla buluşmayı özledim ama ev beni bir çukur gibi içine hapsedip öğütmedi. Öyle pasta, böreğe sardırmadığım gibi onlarca kitap hatmedip onlarca öykü de kaleme almadım. Ama her gün yazdım, az ya da çok. Güzel, çirkin demeden not aldım. Bilgisayarımda açtığım Word dosyası, mevcut iki kitabımın hacminden fazla yer kapladı. Büyük bölümü yalnızca rahatlamak, iç dökmek amacıyla yazıldı ve işe de yaradı. Araya yeterince zaman girip de, yeniden okuduğumda üzerinde çalışmaya değer birkaç öykü nüvesi bulsam benim için kafi. Bu zamanı iyi değerlendiremediğinden yakınan insanlar duyuyorum, görüyorum. Bu zamanı sıkıştırmak, yoğunlaştırmak ve içinden elle tutulur onlarca verim çıkartmak gibi bir amacım olmadı. Fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı kalmak ve yakınlarımın kötü haberlerini almamak dışında bir arzum yoktu. Bu da sağlandı. Yeterince kitap okudum. Yeterince dinlendim. Yeterince doğayı izledim. Bunu asla değersiz bulmuyorum. Kendimi pandemi öncesi bir sıkışıklığa mahkum edip zamansızlık nedeniyle yapamadığım ne varsa hücum etmediğim, bedenimin ve ruhumun gevşeme, yavaşlama isteğine aldırdığım için memnun ve huzurluyum. Öyleyse ver elini haziran, ardından da yaz!




 günler. 

28 Mayıs 2020 Perşembe

Nasıl Yazar Oldular? (47)*

Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun. 



Çünkü Nenelerin Yarım Kalmış Hayallerini Torunlar Gerçekleştirirdi
Çocukken bazen, annemin arkadaşları başlarını benim odamdan içeri sokarlardı. Ben masamın başında, saçlarım kağıtların üzerine düşmüş, parmaklarım tükenmez kalem lekesi içinde harıl harıl hikaye yazıyor olurdum. “Ah canım,” derlerdi. “Sen büyüyünce yazar mı olacaksın?” Bu sorulara müthiş canım sıkılırdı. Tiyatrocu olacaktım ben. Hayallerimi sahneler süslüyordu. Hikayeler, evet, aklıma geliyordu ve onları kağıda dökmek acil bir ihtiyaçtı. Döküyordum ve günüme devam ediyordum. Hayalini kurduğum gelecekse bilinmezlerle bezeliydi. Sahne üzerinde bir başkası olarak yaşayacağım birkaç saatin hayaliydi bu. Işıklar altındaydı ve ona alkışlar eşlik ediyordu.
Bir başkası olarak yaşama hayalimi, daha o yaşta bile, yazarak gerçekleştirdiğimi çok geç anladım. Apartmanda büyümüştüm. Sokaklarında oynanan bir mahallede de değildim. Tek çocuktum. Annemle babam boşanmışlardı. Annem çalışıyordu. İçime ve odama kapandığım saatler sonsuzdu. Durmadan kitap okurdum. Enid Blyton, Stephen King, Gülten Dayıoğlu…  İnsan o kadar çok kitap okuyunca ve bir de yalnızsa, kafasının içinde bir anlatıcı konuşmaya başlıyor. Anlatıcı sana senin hayatını anlatıyor. Kendini dışarıdan görüyorsun. Kalemi de eline alan o anlatıcı sanırım.
Hal bu olunca okuldaki arkadaşlarıma çok bağlandım. O kadar ki akşam eve dönünce hasretimden duramaz, onlara mektup yazardım. Postaya verirdim. Blue Jean dergisine yazan dertli gençlerin hepsine benden bir yanıt giderdi. Dergi kimisini basar, kimisini boş verirdi. Duygularını ve düşüncelerini sadece yazarak ifade edebilen bir ergendim. On üç yaşındayken okuldaki çetemin üyesi kızlarla bir çocuk kitabı yazdık. Annemden rica ettik, kitabımızı daktiloya çekti. Küçük yaşında kafasına saksı düşmüş, unutkan ve şaşkın bir genç kızın maceralarıydı. Ergenliğin ham acımasızlığı ve yaratıcılığıyla yoğrulmuştu. Başı sonu belli ilk kitabım buydu galiba.
Mektup yazmayı, günlükleri, seyahat yazılarını hiç bırakmadım. Üniversiteden sonra Tayland’a göçtüm. Güneydoğu Asya’da gezdim. Yine tek başımaydım. Yine durmadan kitap okuyordum. Salman Rushdie, Marquez, Tom Robbins elimden düşmezdi. Pınar Kür’ün, Adalet Ağaoğlu’nun, Orhan Pamuk’un tüm kitaplarını üniversitedeyken okumuştum. Kafamdaki anlatıcı yine konuşmaya başlamıştı. Korka korka bir iki öykü yazdım. Arkadaşlarıma yolladım. Övgüleri kulağım duymadı bile yergilerde yıkıldım. Benden edebiyat yazarı çıkmaz dedim. Oysa nenemin hayaliydi, biliyordum. Romancı olmak istemişti. Edebiyat öğretmeni Faruk Nafiz Çamlıbel, “Zahide, sakın bırakma yazmayı” demişti. Ama o bırakmıştı. Aşık olmuş, evlenmiş, Büyükada’da iki çocuk büyütmüştü. Kendine ait bir odası hiç olmamıştı. Nenelerin tamamlanmamış hayallerini torunlar gerçekleştirirdi.
Sonunda beni kabuğumdan çıkartan internet oldu. Çalıştığım yoga okulu benden blog yazarlığını üstlenmemi rica etti. Ben blog nedir bilmiyordum. 2000’li yılların başıydı. Günce, deneme, gezi yazısı, mektup, öykü… Aklıma ne gelirse yoga okulunun bloğuna yazmaya koyuldum. Okurla ilk karşılaşmamdı. Yergilerinde yıkılmayacak kadar büyümüştüm veya internetin araya koyduğu hava boşluğu beni koruyordu. Birkaç yıl sonra blogların basılması için sevgili dostum editör Çağlayan Erendağ’dan bir teklif geldi. Bir yayınevi benim yıllardır yazdığım bloglardan bir kitap derlemeyi düşünüyordu. İlk kitabım Mavi Orman böyle çıktı. Okurlar, editörüm ve yayıncım şimdi bir de roman yazmalısın, dediler. Derin bir nefes alıp masanın başına oturdum. İlk öğretmenim Stephen King’in “bir sahneden başlayın, oradan yürüyün, sonra o sahneyi beğenmezseniz atın,” sözünü tuttum. Yakın zamanda başıma gelmiş bir olayı, 21 yaşındaki Eda Kaya’ya yaşattım. Kolay olmadı ama bir çile yünün çözülmesi gibi bir yerden sonra kurgu açıldı, ilk romanım Saklambaç doğdu.
Zehir kanıma girmişti bir defa. Romanların arkası geldi. Yazmazsa kendini hasta gibi hisseden o yazarlardan birine dönüştüm. Yazı’nın huyunu, suyunu, nazını da az çok tanıdım. Yazı, anlatacağı bir öyküsü olduğunda kalemimi araç edindi, benden aktı. Ben her gün masamın başına geçip Yazı’ya, varsa okura erişmesini istediği bir sözü, onun için hazır bulunduğumu bildirdim.
O kadar.
Defne Suman
*Bu yazı ilk kez 22 Mart 2020 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır. 

Kendisiymiş Gibi edebiyathaber'de


Fatma Nuran Avcı ile yeni öykü kitabım “Kendisiymiş Gibi” ve yazın anlayışım üzerine yaptığımız söyleşi 18 Mayıs 2020 tarihinde edebiyathaber'de yayımlandı. 


            “Öykü, küçük bir ânın içinden çok daha geniş bir ufka bakabilme becerisidir”
 
2020 Mart ayında Notabene Yayınevi’nden çıkan “Kendisiymiş Gibi” adlı ikinci öykü kitabınız okuruyla buluştu. “Lodos Çarpması” ilk öykü kitabınızdı. Sanırım bu türde kararlısınız. İkinci kitabın öyküleri konu ve anlatım olarak üst basamaklara tırmanmış. Üslup anlamında yetkinliğe erişmiş kaleminiz. Tuğba Gürbüz’e göre öykü nedir? Tartışılan bir konu hakkında düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Öykü yazmak, diğer türlere göre daha zor mudur yoksa yazma eyleminin zorluğuna tüm türler dahil midir?
Kalem her defasında kısa ve yoğun olana meylettiğine, önce yazıp sonra sildiğime, eksilttiğime göre, evet tür olarak öyküde kararlıyım. Bana göre öykü, geçerken gördüğüm şey. Görüleni öykü yapan ise bir kesitin, küçük bir ânın içinden insana, hayata dair çok daha geniş bir ufka bakabilme becerisi. Bunun için öykücünün en etkili aracı Edgar Allan Poe’nun tek etki kuralı kanımca. Poe, kısa öyküyü, öykünün okurun kafasında tek bir etki yaratacak biçimde planlanması, bu tek etkinin okurda yaratacağı dramatik coşkunun ahlaken biçimlendirici bir deneyim hâline gelmesi için öykünün bir oturuşta okuyup bitirilebilecek kısalıkta olması, yazarın olayları, karakterleri, durumları tek etki etrafında kurgulaması, şiirsel bir dil kullanması, öyküden tek cümle dahi çıkarıldığında öykünün gücünden bir şeyler kaybettiği yoğun bir dil kullanılması olarak formüle etmiştir. Poe’ya göre roman bir oturuşta okunup bitirilemediği için bütünlük duygusunun verdiği hazzı sağlayamazken kısa öykü yazarı bütün planını kimsenin araya girmesine fırsat vermeden gerçekleştirebilecek, okuma süresince okurun ruhu yazarın denetimi altında olacaktır. Türlerin zorluğuna dair bu tartışmaların ağırlıklı olarak dil ve anlatımdaki yoğunluk ve tek etki kuralından kaynaklandığını, öykü ve roman arasında yapıldığını,  şiirin her zaman, ayrıcalıklı ve haklı yerini koruyarak tartışmanın öznesi olmaktan çıktığını düşünüyorum. Kuramcılar öykü ve romanı karşılaştırırken yazarın cephesine bakarsak türün zorluğunu belirleyen biraz da yazarın ve kaleminin doğası. Anlatma hevesine sahip bir yazar ile dili ekonomik kullanmaya alışmış, uzattıkça klişe ürettiğine inanan bir yazarın türlere bakışı ve çalışma esnasında karşılaşacakları zorluklar elbette aynı olmayacaktır.

“Kendisiymiş Gibinin ilk öyküsünde yazar ve yayın dünyasına dair derin izler bulunuyor. Bay Çoksatan’la, İlkkitabıküçükyayınevindençıkan adlı karakter isimleri tek başına bile yeterince vurucu. Öykünün sonunda kelimelerin kaynar sularla fışkırması çok etkileyici bir sahne. Anlatıcının depresyon hâli şu soruyu sormama yol açtı. Siz böyle birinin bahçesinde çay içerken bu durumu yaşasanız etkilenir miydiniz? Bu bağlamda eleştiriye yaklaşımınızı merak ediyorum.  
Bakış açımı güncel bir örnekle açıklamak istiyorum. Biliyorsunuz, pandemi nedeniyle gözler tıp camiasına çevrilmiş durumda. Hepimiz bilim insanlarının aşı geliştirmesini bekliyoruz. Bunu da, korona virüsleri tanıyan, laboratuvar çalışmaları yapan uzman kişilerden bekliyoruz. Genelde sanat, özelde edebiyat için konuşursak sanatçı adayını harekete geçiren bu türden bir beklenti ya da talep değil. Birey, tamamen kendi isteğiyle, içten gelen bir motivasyonla yazıyor, çiziyor, ürünlerini ortaya çıkarıyor ve “Ben de varım,” diyor. Bunu fütursuzca içeri girme çabası, kapıdan kovulsa bacadan girmeye çalışma cüretkarlığı olarak görmek mümkün. Bu eylemin içinde heyecan ve kararlılık var. Yazar adayı ya da genç yazar görülmemeyi, terslenmeyi de göze alarak üretiyor. Dolayısıyla yazar adayı ya da genç yazar, tüm eleştirileri ciddiye almalı, üzerinde düşünmeli, gerektiğindeyse hepsini çöpe atmayı bilmeli. Edebiyat tarihi, her zaman eleştirmeni haklı çıkaran örneklerle dolu değil. Eminim herkesin aklına eleştirmenin ve çağının çok önünde yürüdüğü için görmezden gelinen küskün yazarlar gelecektir.

Öykülerinizdeki kadın karakterlerden söz etmek istiyorum biraz da. Genel olarak sosyo-ekonomik güce sahip kent soylu kadınlar, bekar anneler, bireyliğinin bilincinde. Ancak bu kadınlar sahip olduklarının kıvancını taşımıyor, hemcinslerine duyarlı gözlerle bakabiliyor. “Zarif Bir Duruş” adlı öykünüzde olduğu gibi. “Unutuyor” adlı öykünüzde, “Kalbi kırık ve duyulmak isteyen her kadın onu can kulağıyla dinlemek isteyen birine açar kelimelerini” derken kadın aslında kederlerinde benzer midir, farklı sanılan dünyalar aynıdır mı, demek istiyorsunuz? 
Evet, kederlerimizin, mutluluklarımızın, heyecanlarımızın, hayal kırıklıklarımızın benzer olduğuna inanıyorum. Kahramanların, mekânların, ayrıntıların ismi değişse de ihtiyaçlarımız aynı, ihtiyaçlarımız karşılanmadığında hissettiklerimiz de keza. Bu da bize hiç de yabana atılmayacak bir ortak payda sağlayabilir ve bizi bir arada tutabilir. 
“Boşluk” adlı öykünüzün hikâyesini merak ediyorum. Anne ve diş hekimi olarak tanık olduğunuz bir olaydan mı yola çıktınız? Soruya bağlı olarak yaratım süreciniz hangi aşamalardan geçer? 
Annelik ve diş hekimliği gibi yaşantıma denk düşen kimi ayrıntılara rağmen, öykü bir tanıklıktan doğmadı. Şimdi ismini dahi hatırlamadığım, muhtemelen yarılarında denk geldiğim bir Hollywood filminde çocukları yüzünden kavga eden bir çift ebeveyne rastladığımda, öykünün tohumu da atılmış oldu. Yazım aşaması uzun sürdü. İlk versiyonu başka bir isimle bir dergide yayımlandı. Gözümün önünde duran boşluk imgesini fark edince, küçük dokunuşlarla daha hınzır bir havaya büründü ve son hâlini aldı.

Kelimelerinizi en tutumlu şekilde kullanmanız gözden kaçmıyor. Özellikle sahne yazımı ve uzun betimlemeden kaçınmışsınız adeta. Gerçekten sakındığınız, özen gösterdiğiniz bir durum mu bu? 
Öykücü, herkes tarafından görülmeyen bir gerçeği görüp onu gösterme iddiasıyla ortaya çıkan kişidir. Bunu yaparken her birinin yürüdüğü patika ise farklıdır. Ben, kısa zaman dilimleri içinde geçen, olayın çok da eksik bırakılmadığı öyküler peşindeyim. Her zaman klasik serim, düğüm, çözüm üçlemesine yer vermiyorum. En ilginç olanın peşine düşüp onu her yönüyle anlatmaya, sürpriz sonlar yaratmaya çalışmıyorum. Daha çok seçtiğim bir kesiti okurun gözünde canlandırmaya, bu çatışma ve gerilim ânının içinde, seçilenin bireye olan etkisini aktarmaya çalışıyor, bu etkinin okuma sonlandığında da varlığını sürdürmesini arzuluyorum. Bu da herkesçe malum olanı uzun uzun anlatmamaktan, klişeleri yeniden üretmemekten geçiyor. Öyküde de yaşamda da geveze anlatıcılar beni yoruyor. Dolayısıyla benim öykü anlayışım sıkıştırmaktan, ima etmekten, okura kendisinin dolduracağı boşluklar yaratmaktan, anlatılanlar kadar neyin dışarıda bırakılacağına ve nerede bitirileceğine kafa yormaktan geçiyor.

Öykülerinize sakin bir anlatım dili hâkim. Heyecanı az, durgun ama kopmuyor cümleler. Yeteri kadar duygu, yeteri kadar düşünce. Acıyı anlatırken abartısız, sadece gösteren. Bu durum hemen mesleğinizi getiriyor aklıma nedense. Dişçi koltuğuna oturan korkulu hastayı sakinleştiriyor gibi. Tuğba Gürbüz böyle bir ilişkilendirmeye sözünüz ne olabilir? Yazarlığınıza mesleğinizin yansıması diyebilir miyiz?
Ebeveynlikte de, diş hekimliğinde de sakinleştirici otorite olmanın işe yaradığını her zaman gözlemlemişimdir ve o çizgiyi tutturmaya, o yoldan sapmamaya özen gösteririm ancak bendeki bu durgunluğun hekimlikle ya da annelikle başlamadığına da eminim. Düşünüyorum da, ben galiba her yaşımda, derin, sessiz ve gösterişsizdim. Yazılan, yazanın çok da ötesine düşmüyor.

“Kehanet” ve “Yeşil Vadi Konakları” birbirine bağlı iki öykü. Doğa, doğurganlık, soyun devamı, ölüm, gayrimeşruluk gibi kavramların karakterlerle temsilinin gerçekleştiği anlamlı bir kurgu. Yazarken her zaman göz önünde bulundurur musunuz bu unsurları?
Mitoloji, antik dönem trajedileri ve kutsal kitaplar edebiyat için eşsiz bir esin kaynağı. Ben de zaman zaman tıkandığımı hissettiğimde, kısa bölümler okur, ardından yazı temrinleri yaparım. Kehanet, İlyada Destanı’nda yer alan, Hekabe’nin düşü bölümünün bir yorumu olarak yazıldı. Bilirsiniz, Hekabe, Paris’e gebe iken rüyasında karnından alevler çıktığını,  dumanların tüm Truva’yı kapladığını görür. Devrin kahinleri rüyayı hayra yormaz, doğacak bebeğin Truva’ya felaket getireceğini söyler. Bu antik miti kendi versiyonumla yazdım ancak bu “yeniden yazım”ın hem bugünün okuruna söyleyeceği yeni bir şey yoktu hem de dosyanın bütünlüğü içerisinde ayrıksıydı. Üzerinde yeniden çalışmak, modern bir tını vermek, bunu yaparken de Antik Yunan Trajedilerinin ruhuna sadık kalmak, onların toplumsal ve bireysel ahlak, vicdan yaptırımları barındıran, tanrılar ve kahramanların örnek yaşamlarına göndermeler yapan yapısını korumak istedim. Bunun için inşaat sektörü uygun bir taşıyıcıydı çünkü artan insan nüfusunu doyurmak, barındırmak ciddi bir problem. Ormanları yitiriyoruz. Verimli tarım alanlarına, dere yataklarına, fay hatlarına evler, kuşların göç yollarına havaalanları inşa ediyoruz.   İnsanlık inanılmaz bir akıl tutulması yaşıyor derken, yaban hayvanlarının yaşam alanlarına girdiğimiz için mutasyon geçiren bir virüs aylardır hepimizi evlerin içine tıktı. Buradan bakınca belki de kehanet gerçek oldu. Ne dersiniz?

Sözlük anlamı kısaca, toplumdan kaçan, “Merdümgiriz”in. Bu öykü bir olayın mı, bir kişinin mi çağrışımı olarak geldi size? Kahraman caddelerden, kalabalıktan bir tomar kağıt ve kalemle evine sığınıyor sonunda. Siz kâğıt ve kalemin ya da sanatın dersek iyileştirici gücüne inanıyor musunuz?
İyi romanlar, öyküler okumak, beni yazı masasına çağıran itici bir güç. Merdümgiriz’in kahramanı, Aylak Adam’ın C’sinin bende uyandırdığı çağrışımlar ve tezahürler. İkinci sorunuza gelirsem, genel olarak nostaljiye eğilimli biriyim. Hem bireysel hem de toplumsal olarak yitirdiklerimiz karşısında farklı zamanları, çocukluğumu ve ilk gençliğimi özlüyorum. Büyümenin benim için en sancılı yanı, olağan buluşma ortamlarını ve oyun alanlarını yitirmek. Yazmak, yitirdiğim oyun alanına tek başıma da olsa geri dönmek gibi benim için. O yüzden yayımlanmaktan bağımsız olarak da yaşamsal.

Ama İsmail” kısa öykülerinizden biri. Varsayım kelimesiyle ne denli özdeşleşmiş. Öykü yazmak sizce varsayım mıdır? Yoksa vardır da, saymayı mı bekler, yazmayı mı bekler günü gelince?
Çoğu zaman anlaşmazlıklarımızın, çatışmalarımızın kaynağı bu varsayımlar ve kendi zihinlerimizde yazdığımız hikâyeler değil mi? Bu dolaylı iletişimin içinde, zihnimizin bize oynadığı oyunlara inanmak, bu yeni gerçeklik içinde eyleme geçmek yepyeni olasılıkları, yepyeni gelecekleri doğuruyor. Dolayısıyla öykü yazmak da, yaşamak da, yaşadıklarımızı hatırlamak ve onları aktarmak da birer varsayımdır.

Lodos Çarpması”nda erkek kadın çatışmasının olduğu öyküleriniz vardı. Kadınlar sorguluyor, mücadele ediyordu. Ancak “Kendisiymiş Gibi” adlı son kitabınızda kadınların artık bu sorunları geride bırakmış olduğu anlaşılıyor. Bu değişimi özellikle tercih mi ettiniz?
Kadınlar baskı görüyor, sömürülüyor, haksızlığa uğruyor, kariyerleri kesintiye uğruyor, sosyoekonomik olarak erkeğin gerisinde kalıyor, şiddete maruz kalıyor. Buradan bakınca Kendisiymiş Gibi’nin kadın kahramanları, çoğu hemcinsine göre oldukça şanslı. Onlar, kendilerine biçilen rollere razı gelmeyen, toplumun dikte ettiklerine itiraz edebilen, gerektiğinde ayağa kalkıp yürüyen ve sorunları geride bırakma güçleri olan kadınlar. Başarısızlıklarına sevgiyle, şefkatle yaklaşmayı, hemcinslerine karşı duyarlı davranmayı, kız kardeşlik ruhunu korumayı öğreniyorlar.

Ülkemizde son çıkan yerli kitaplar mı, dünyada en çok okunan kitaplar mı ilginizi çeker? Vazgeçemediklerinizi de öğrenmek isterim. 
Dünyadan ve ülkemizden öyküyü sanat yapanları okumaya çalışıyorum en çok. Bunun yanı sıra okurluğuna güvendiğim arkadaşlarımdan methini işittiğim güncel yerli ve çeviri kitapları da okumaya gayret ediyorum. Arkadaşlarımın kütüphanelerinden ödünç kitap almayı çok seviyorum. Zira emanet kitap okuma hızımı da olumlu etkiliyor.

JUST GO!


Diz üstü bilgisayarım epeyce eskidi. Birbirine eklemlenen parçaları, bir yaranın dökülmeye hazır kabuğu gibi, kalktı kalkacak. Kimi tuşların köşesi havalanmış da düştü düşecek bir hâl. Ü'lere zor basıyorum örneğin. Bazen hızlı yazdığımda, ütü gibi, süzgü gibi, üzüntü gibi, ü'den zengin kelimeler, eksik hâlleriyle bir bulmaca gibi bakıyor bana ve tamamlanmayı bekliyor. Eh, her şeyin bir ömrü var. Salgınınki  de bitiyor işte. Alınan olağanüstü koşullar yakında gevşeyecek, normale döneceğiz. Ne bileyim, tuhaf geliyor bu durum. Bir anda fişi çekilmiş gibi değişen hayatlarımız nasıl hemen normalleşecek anlayamıyorum. Ne zaman birilerine sarılacağız örneğin, ya da dışarıda kalabalık toplanabileceğiz? Bu soruların cevabını henüz bilmiyorum. Tek bildiğim, her şeyin birdenbire normalleşmesinin beni zorlayacağı. Deniz ile bebekliğinden beri ilk kez bu kadar uzun süre zaman geçiriyorum. Bundan vazgeçmek kolay olmayacak. Tek bir işi bütün güne yaymaya alışık bünyeyi eskisi gibi hızlandırmak, sıkıştırmak iyi gelmeyecek. Pek çok kişinin hayatını gözden geçirdiği, sorguladığı bir dönem olduğuna eminim. Benim de kafamda deli sorular beliriyor, yeni olasılıklar geçiyor. Hayata geçirip geçiremeyeceğimden emin olamadığım kimi yeni olasılıkları zihnimde tartarken Turgenyev alıntısı çıkıyor karşıma. 
"Eğer her şeyin, kesinlikle her şeyin hazır olduğu anı beklersek, hiçbir zaman hiçbir şeye başlayamayız." Turgenyev

Belki de kervanı yolda düzmek her zaman o kadar da kötü değildir. Bu söz yalnızca iş bilmezliği, plansızlığı, hesapsızlığı anlatmıyordur. Kim bilir belki de biraz olsun her şeyi kontrol edemeyeceğimizi, bazı şeyleri de hayatın akışına bırakmamızı, şimdi imkânsız görünen kimi şeyleri yalnızca ilk taşı atarak hayatımıza çekebileceğimizi anlatıyordur. 
                                                               

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Şefkatli Ebeveyn Günlükleri:27

Bilmek isteyen yola çıkar. 
Şefkatli Anne Günlükleri'ni yazmak, ebeveynlik amaçlarımı, önceliklerimi belirlememe, düşüncelerimin ve eylemlerimin farkına varmamı sağlıyordu. Sura Hart alıntıları bitince, sanki ters yönde yürümeye başlamışım gibi bir düşünce gelip çöreklendi içime. Yeniden konu üzerine düşünmek, yazı yoluyla düşüncelerimi tasnif etmek, eylemlerimin farkına varmak istedim. İşbu sebeple www.nonviolentcommunication.com sitesinde ücretsiz yayımlanan haftalık ipuçlarının rehberliğinde yeni bir günlüğe başlıyorum.
İpuçlarının çevirisi bana ait.

Şefkatli Ebeveyn İpuçları
Zorlu patikalardan geçtiğinde ve duyguların incindiğinde, bağlantı bazen kopabilir.
Çocuğunuzla aranızdaki sevgi bağını _mümkün olduğunca_ yeniden kurmak hayatidir. Çocuklarınız sizin yeniden bağlantı kurmayı aradığınızı gördüğünde etkileşimler kolaylaşacak, birbirinize üstün gelmeyle daha az zaman geçirecek ve sorunları çözmek için yeni stratejiler daha kolay açığa çıkacak.

Ben ne düşünüyorum?
Ebeveyn tarafından sevilmek, onaylanmak, desteklenmek, zor duyguların içine düştüğünde onun sana ayna olması, duygularını, ihtiyaçlarını tahmin etmesi, bir ayna gibi sana yansıtması ve sana yardımcı olması, olacağını bilmek, fikir ayrılıkları üzerine yaklaşımını da belirliyor esasen. O zaman patikalar o kadar da dik ve zorlu olmuyor. Yumuşak inişler ve çıkışlar içinde diyaloğa geçmenin, sürdürmenin bir yolu bulunuyor. Otoriteyle ilişkini de, fikir ayrılıklarına yaklaşımını da (kapıları mı çarpacaksın, susup içine mi kaçacaksın yoksa diyaloğa mı gireceksin) bu belirliyor. O yüzden her ne olursa olsun sevgi bağını güçlü tutmak, ebeveynin birincil sorumluluğu, belki de en önemli sorumluluğu. Bu zedelendiğinde, çocuğun güvendiği dağlara karlar yağıyor ve nerelere hangi sarsılmaz inançlar yerleştirildiğini kestirmek mümkün olmuyor. 

Deniz'le nasıl paylaşıyorum?
Kendime dair eski defterleri açtığım, havalandırdığım günlerden geçiyorum bir kez daha. Bunlara geri dönmek, her defasında ebeveyn çocuk ilişkisine dair yeni farkındalıklar sağlıyor. Bunları fark ettikçe, üzerine düşündükçe, otomatik reflekslerim azalıyor. Durmak, düşünmek, duvar örmeden, küsmeden, alınmadan, içindeki kapıları çarpmadan konuşmayı sürdürmek, yeni yollar aramak mümkün oluyor. O zaman sevilmeyen, kızılan, aptalca bulunan çocuğun kendisi değil davranışı oluyor. Çocuk bunu bir kez anlayınca ne içine kapanıyor ne de sabrı zorlayıcı bir defansa geçiyor. Benim de sağlamaya, sürdürmeye çalıştığım, bu. 

Deniz'in geri bildirimi ne?
Deniz, hayallerini, planlarını gerçekleştirme fırsatı bulduğunda, kendi özerkliğini (çoğunlukla) koruyabildiğinde, yaşına uygun seçimler yapabildiğinde ona daha az keyif veren eylemler ya da sorumluluklar hakkında daha uyumlu ve uzlaşmacı oluyor. O zaman haksızlığa uğradığını ya da sevilmediğini düşünmüyor. Koyduğum kimi engellerin altında yatan gerekçeyi daha rahat görüyor. Muhtemelen ona sağlanan alanın gerisinde yatan sevgiyi ve saygıyı görüyor. Bunu hissettiği her zaman verdiği tepki çok daha yumuşak.

Sonrasıyla ilgili ne düşünüyorum?
Şefkatli ebeveyn günlükleri 52 hafta sürecek. İpuçları çoktan epostama geldi, çevrilmek ve üzerine düşünülmek üzere bekliyor. 52 hafta sona erdiğinde kendime yeni kaynaklar bulacağımı, konu üzerinde düşünmeye, pratiklerimi sürdürmenin yeni yollarını bulacağımdan eminim. Bunu bilmek bana güven ve umut veriyor. 

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Şefkatli anne günlüklerinden şefkatli ebeveyn günlüklerinin yirmi yedincisine uzanan yol hayli uzun. Tamamen kesintisiz değil ve fakat istikrarlı bir şekilde sürüyor. Her yeni ipucu, eskinin üzerine ilave oluyor ve hiç kuşkusuz ben de değişiyorum, dönüşüyorum. Ben değiştikçe, eski inançlarımı, kalıplarımı değiştirdikçe Deniz de bu süreçten olumlu etkileniyor ve zamanı geldiğinde uçmak üzere kanatları sağlıkla gelişiyor, tüyleri pırıl pırıl parlıyor. Bunu sağlayabilmek, sürdürebilmek için verdiğim emek hiç de yabana atılır değil. Kolay yolu seçmediğim için, denediğim için, değişim, dönüşüm konularında çabaladığım için kendimi takdir ediyorum. Aferin bana!

Eski günlüklere buradan ulaşabilirsiniz