6 Kasım 2019 Çarşamba

NASIL YAZIYORLAR? (19)*

Yazarların okuma alışkanlıkları okurun ilgisini çeken bir konu. Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların söyleşilerinde yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. 
Kurmacabiyografiler, web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim.
İşte on dokuzuncusu: Aysun Kara
* Bu yazı Kurmacabiyografiler için yazılmıştır.



Yaşamını sürdürebilmek için çalışmak zorunda olan pek çok yazar gibi ben de sıkışık zamanlarda yazıyorum. Yazmaktan öte öykülerimi iki arada bir derede çatıyorum. Her sabah uyandığımda o sıralar üzerinde çalıştığım neyse o gelir aklıma.  
Sanırım benim zihnim yıllardır ikiye bölünmüş durumda. Bölmeler arasından sızıntılar da oluyor tabii. Gün boyu işimi yaparken okuyup yazacaklarım zihnimde şekillenir. Bir yüzü kullanılmış A4 kâğıtları ikiye bölüp not almak üzere hastanedeki masamda tutarım. Bu küçük kâğıt parçalarına yazma işi kendi kendimin gözünü korkutmamak için yaptığım bir iştir. Gün boyunca uzun soluklu yazacak zamanım olmayacağını bilirim çünkü. Ben masamda bu kâğıtlara ufak tefek bir şeyler çiziktirirken hastam karşı masada az önce öğrettiğim egzersizleri yapıyor olabilir. Göz ucuyla onu izlerim, o elindeki hamurla parmak kaslarını kuvvetlendirirken benim zihnim bir gün önceden aklıma düşen öykü ucunu kovalar.  Kimi zaman da hastalarımdan birisinin randevusuna gelmeyeceği ya da geç geleceği tutar. İtiraf etmeliyim ki bu yarım saatlik zaman beni pek sevindirir. Hele o sırada üzerinde uğraştığım bir metin varsa değmeyin keyfime.
Yıllardır öğle aralarını oldukça verimli kullandığımı söyleyebilirim. On beş yirmi dakika içinde alelacele bir şeyler atıştırdıktan sonra neredeyse kırk beş dakikalık “özgür” bir zamanım olur. Bu zamanımı çoğunlukla bölük pörçük notlarımı birleştirerek ve üzerinde çalıştığım her neyse onunla uğraşarak değerlendiririm. Örneğin şu anda bu yazıyı da öğle arasında yazıyorum.
Akşam saatleri tabii okumak ve yazmak için yekpare zaman. Son yıllarda zorunluluktan yaptığım işleri (ev işleri, yemek gibi)  asgariye indirdim. Oğlum artık bir yetişkin, bana pek fazla ihtiyacı yok. Bütün bu sebeplerden çalışmaktan arta kalan zamanımın efendisiyim diyebilirim. Ertesi gün gidilecek iş mecburiyeti yüzünden geç saatlere kadar çalışmam mümkün olmuyor. Hafta sonlarımı planlarken de tabii edebiyat her zaman başrolde. Ev düzenim de edebiyat odaklı yaşantıma uygun haliyle. Evde yer tutan en önemli eşya kitaplar, defterler. Çeşitli boyuttaki defterlerim aslında epey düzensiz bir biçimde ya da yalnız kendi bildiğim bir düzen içinde sınıflanmıştır. Çalışma masam ve odam olmasına rağmen çoğu zaman salondaki koltukta kâğıt yığınının içinde çalışırım. Nerede yazarsam yazayım, kimi zaman uyku saatim de dahil olmak üzere günün her saatini okumak ve yazmak düşüncesiyle geçiriyorum.   



1 Kasım 2019 Cuma

Şefkatli Ebeveyn Günlükleri:16

Bilmek isteyen yola çıkar. 
Şefkatli Anne Günlükleri'ni yazmak, ebeveynlik amaçlarımı, önceliklerimi belirlememe, düşüncelerimin ve eylemlerimin farkına varmamı sağlıyordu. Sura Hart alıntıları bitince, sanki ters yönde yürümeye başlamışım gibi bir düşünce gelip çöreklendi içime. Yeniden konu üzerine düşünmek, yazı yoluyla düşüncelerimi tasnif etmek, eylemlerimin farkına varmak istedim. İşbu sebeple www.nonviolentcommunication.com sitesinde ücretsiz yayımlanan haftalık ipuçlarının rehberliğinde yeni bir günlüğe başlıyorum.
İpuçlarının çevirisi bana ait.

Şefkatli Ebeveyn İpuçları
Kıymetli zamanınızı neyin yürümediğini göstererek harcamak çocukla ilişkide yaygın bir durumdur ve çoğunlukla hem sizde hem onda hayal kırıklığı, kaygı ve cesaret kaybına yol açar.
Bu hafta neyin yürüdüğünü, iyi gittiğini fark etmeye başlayın. Her gün başarılarınızın birkaçını kutlama alışkanlığı kazanın. Çocuğunuz eninde sonunda eğlenceye katılmak isteyecektir.

Ben ne düşünüyorum?
Bu yalnızca çocukla sürdürdüğümüz ilişkiye dair bir mesele değil bence. Çoğu zaman, çoğumuz hayatında yanlış ve eksik gidenlerin sesini daha gür duyuyor diye tahmin ediyorum. Takdir etmek ve şükran duymak, bunu gündelik hayatın her ânına eklemlemek hayat kalitemizi nasıl da artırır halbuki.

Deniz'le nasıl paylaşıyorum?
Sabah biraz geç çıktık evden. Otoparka girdiğimde çıkışım tamamen engellenmese de sabah sabah epey manevra yapmam gerekeceğini gördüm. Ya da rampayı geri çıkarak sokağa dik ve hızlı bir çıkış yapmalıydım. Kısacık bir tereddüt ânından sonra "Yürüyelim," dedim Deniz'e. O dünden razıymış. Hemen hızlandı. Yokuş aşağı saldık kendimizi. Elimi bu sezon ilk kez giydiğim montumun cebine soktuğumda teşekkür nesnesi olarak kullandığım tespih tanesini andıran minik kozalağa değdi parmak uçlarım. "Bak ne buldum?" dedim neşeyle. Ve adet olduğu üzere üç teşekkürümü sıraladım.
Dün akşam işten geldiğimde hazır bulduğum yemekler için baboşa
Yatağına girip sokulduğum ve sarıldığım için Deniz'e
Hikâyelerimi değerlendirip düşüncelerini benimle paylaşan arkadaşıma

Bu teşekkürleri formata çevirmeye çalışayım:
Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda kızıma doğru rol model sunan bir babası olduğu için şanslıyım.
Kızımla aynı çatı altında sağlıklı, huzurlu yaşayabildiğim, onun ihtiyaçlarını karşılayabildiğim için şanslıyım.
Hayallerimi, isteklerimi gerçekleştirirken beni destekleyen arkadaşlarım olduğu için şanslıyım.

Deniz'in geri bildirimi ne?
İpucunda öngörüldüğü üzere Deniz oyunun çağrısını aldı -evveliyatı dolayısıyla aşinalığı vardı_ ve eğlenceye katıldı. İşte onun teşekkürleri:
Arabayı oraya park ettiği için kırmızı arabaya (oyun ve eğlence ihtiyacı)
Benimle 13 kez bilye oynadığı için baboşa (oyun ve eğlence ihtiyacı)
Ayaklarımı sıcak tuttuğu için botlarıma (mevsim koşullarına uygun giyinme, korunma ihtiyacı)

Sonrasıyla ilgili ne düşünüyorum?
İhtiyaçlarımız karşılandığı sürece kendimizi çok daha mutlu, huzurlu ve güvenli hissediyoruz. Dünyada en temel ihtiyaçları karşılanmayan, savaş, açlık, işsizlik nedeniyle göç eden yüz binlerce çocuk olduğunu düşününce sahip olduklarımız için şükretmemiz, minnet duymamız gereği ortada. Bu alışkanlığı, çocuğa yersiz kapris yaptığını düşündüğümüz zamanlarda "Asla tatmin olmuyorsun!" diye çıkışarak, "Dünyada ne kadar aç çocuk var biliyor musun?" diye dırdırlanarak vermemiz mümkün değil. Sahip olduklarına teşekkür etmeyi, kıymet vermeyi bizim davranışlarımızdan öğrenecek. O yüzden gündelik ıstırabın içine hapsolmayı bırakıp Polyannacılık oynamayı, bardağın dolu tarafını görebilmeyi öğrenmek lazım. Buna sahip değilsek de spor yapar gibi, bir dil öğrenir gibi üzerine çalışabilir ve geliştirebiliriz.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Merak etme, üzerine düşünme, yeni fikirler geliştirme ve uygulamaya devam etme hâllerimden memnunum.

Eski günlüklere aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.


Nasıl Yazar Oldular? (40)

Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun. 


15 Haziran 2001 tarihinde roman yazmaya karar verdim, fakat romanın nasıl yazılacağını bilmiyordum. Deneye yanıla, sile yırta; zamanla öğrendim yazmayı. Hala da öğrenmeye devam ediyorum… O günlerde 27 yaşındaydım. Hayatımı köklüce değiştirmekle kalmayan, yeni bir kimlik de edinmeme neden olan ruhsal ve fiziksel bir yıkım yaşamıştım. Kendimi yeniden inşa ediyordum; ya olacaktım ya ölecektim. “Yazarak olmaya” sığındım; çabaladım, boğulmamak için çırpınmak gibi adeta. Gayret değildi benimki; yüzmeyi öğrenmek isteyenlere özgü, gergin ama öz olarak kontrollü ve gönüllü bir hareket içermiyordu yani… Ayrıca, “iyi yazmanın” gerek şart olduğunu ama yeter şart olmadığını; inatçılık ve tutkuyla birleşmeyen yazma uğraşının heves sınırlarının ötesine geçemeyeceğini gördüm… Kuşkusuz yazmanın ön koşulu okumak; bizden öncekileri iyi bilmek. Sonra, kendi cümlemizi, sesimizi bulmaya çalışmak… Bildiğim bunlar, ama şunu da biliyorum ki hiçbir yazarın,  aslında nasıl yazar olduğunu tam olarak bilmesi mümkün değildir.   
Emrah Polat 

* Bu yazı ilk kez 13/10/2019 tarihinde Parşömen Fanzin'de yayımlanmıştır. 

28 Ekim 2019 Pazartesi

Kendi halimde bir derdim var



Mutlu olmak ve kalmak varılacak bir hedef, sabit korunabilecek bir değer değil benim için. Öyle hayatını mutluluğu arayarak geçirmiş biri de değilim. Geçmişe dönüp bakmak, özlem duymak, sık sık melankolinin sınırlarında gezinmek yaradılışımda var. Yakıcı bir pişmanlık değil bu, çokça kendini tanıma isteği. Geldiğim yollara bugünkü bilincin ışığında bakmak, yol ayrımlarında hangi dürtülerin beni seçimlere ittiğini keşfetmeyi, buralardan edindiğim deneyimleri tel tel ayırmayı, işime yarayanları heybeye atmayı ve yola devam etmeyi kolaylaştırıyor sanırım. Bu yüzden iki başım var gibi hareket ediyorum, biri her daim geçmişe dönük, fayda sağlamaya çalışıyor, biriyse ileriyi, yolun kalanını kolluyor. Kolay değil böyle yürümek. Yıllar içinde alıştığımı sanıyorum. Tanımanın verdiği konfor alanından olsa gerek bu alışkanlığımla didişmiyorum. Değiştirmeye çalışmıyorum. Kimi zaman yoruyor, yalan değil ama dedim ya, tanımanın getirdiği konfor kolay terk edilir şey değil. Bir sürü avantajı olduğunu bile söyleyebilirim.
Geçmişle gelecek arasında kurduğum köprü çoğu zaman bir öğretmen bana, örneğin. "A-ha" anları yaşattığını, kimi küçük değişimlerin tetikleyicisi olduğunu da söylemek mümkün. Ve fakat özellikle bir şeylerin yolunda gitmediğini hissettiğim anlarda, geçmişten çullanan kimi ayrıntılar geleceğe gölge düşürmekle kalmıyor, zihnimde sürekli çoğalttığım, geviş getirdiğim düşüncelere dönüşerek kafamın büyümesine yol açıyor ve beni hayli yoruyor. Geçen yıllar bana hile yapmayı öğretti. Kafamı çevirmeyi, görmezden gelmeyi başarabiliyorum ama ben unutsam, bedenim unutmuyor. Ne zaman böyle bir deneyimin içinden çıksam boynum geriliyor, ağırlaşan başımın altında adeta eziliyor. Hop zonklayıcı bir baş ağrısı geliyor, sağ şakağımın üzerine yerleşiyor, oradan yol alıp birinci büyük azı dişime iniyor. Diş hekimi olmasam bu zihinsel atakların birinde muhtemelen tıbbi atık kutusunu boylardı. Ama ben diş hekimiyim. Kendini de dinleyen, bedenine kulak vermeyi deneyimleyen bir diş hekimi... O yüzden dişim hâlâ benimle. 
Bu atakların psikosomatik olduğunun farkındayım. Hatta gelişinin adım seslerini dahi işitebiliyorum. Tam olarak hangi anda, hangi konuşma üzerine gelip bedenime yerleştiğini bile görebiliyorum. Nazik bir ev sahibi gibi toplanıp gitmesini bekliyorum. Belki beklerken kendime bu derdin içinden nasıl yürümeyi, geçmeyi seçeceğimi de sorabilirim. 

26 Ekim 2019 Cumartesi

Bir Öfke Hikâyesi: Şüphe*


Koreli sinemacı Lee Chang-dong, Haruki Murakami’nin Ahır Yakmak adlı hikâyesinden esinlenerek çektiği Burning (Şüphe) filminde bugünün genç insanlarının hayatını anlatıyor. Chang-dong verdiği bir söyleşide filme başlama motivasyonunu şu sözlerle anlatıyor:



“Uzun bir zaman boyunca genç insanlar, özellikle de bu kuşağın gençleri hakkında bir hikâye anlatmak istedim. Geçmiş projelerimden bazıları ‘Proje Öfke’ olarak adlandırılmıştı. Bunun nedeni şu; bugün dünya genelindeki herkes, milletine, dinine ve sosyal statüsüne bakılmaksızın farklı nedenlerden ötürü öfkeli görünüyor. Gençlerin bilhassa aciliyeti olan bir sorun. Bugün Kore'de yaşayan Y kuşağı, ebeveynlerinden daha kötü durumda olan ilk kuşak olacak. Geleceğin önemli ölçüde değişmeyeceğini düşünüyorlar. Bu film, içi bastırılmış öfke dolu, aciz olduklarını hisseden genç insanlar hakkında.”


                                

Filmin odağında, üç genç insan var: Jong Su Lee, Hae mi ve Ben.



Jong Su Lee yaratıcı yazarlık bölümünü bitirmiştir. Yazılmaya değer hikâyesini ararken kuryelik gibi işler yapmaktadır. Dairesini boşaltmak zorunda kalınca geçici olarak çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği Paju'ya, aileden kalma çiftlik evine döner. Babası öfkeli bir adamdır. Hakkında bir devlet memuruna saldırmak yüzünden açılan bir davanın sanığıdır. Kısa süre sonra tutuklusu da olacaktır. Babanın öfke probleminin aileyi dağıttığı, annenin uzun yıllar önce onları terk edip gittiği anlaşılmaktadır.



Hae mi, Jong Su Lee'nin çocukluk arkadaşıdır. Ünlü bir ustadan pandomim dersleri almakta, geçimini sağlamak için fazlaca gelir sağlamayan günlük tanıtım işlerinde çalışmaktadır. Bu tanıtım işlerinden birinde çalışırken tesadüfen karşılaşırlar ve yeniden görüşmeye başlarlar. Hae mi’nin hayata karşı büyük bir açlığı vardır. Bu açlığı giderebilmek için Afrika'ya seyahate gider. Hakkında çok şey duyduğu bir kabilenin büyük ve küçük açlık üzerine seremonilerini yakından görmek, deneyimlemek istemektedir.  Jong Su Lee'den yokluğunda kedisi Kazan'a bakmasını ister. Dönüşe geçerken Jong Su Lee'yi arar ve kendisini havaalanında karşılamasını ister.



Ben, Hae mi'nin havaalanında tanıştığı yeni arkadaşıdır. Jong Su Lee'nin yazar olduğunu öğrendiği için onunla tanışmak ister. Zengindir, güzel bir evi vardır. Kibardır. Hae mi’yi çok heyecanlandıran, hakkında coşkuyla konuşmasını sağlayan türde deneyimler Ben’in üzerinden geçip gitmekte, onda herhangi bir heyecan ya da coşku yaratmamaktadır. Çok genç olmasına karşın sürdüğü konforlu ve rahat yaşamla Hae mi ve Jong Su Lee’den ayrılmaktadır. Hae mi’nin anlattıklarına karşı ilgisizliği, arkadaşlarının Hae mi’ye karşı alaycı tutumlarından rahatsız olmaması aralarındaki ilişkinin sahiciliği ve samimiyetine gölge düşürmektedir.



Üçlü son kez Jong Su Lee'nin babasına ait çiftlik evinde bir araya gelir. Yemek yer, ot çeker ve sohbet ederler. Alkol ve sigaranın etkisiyle sızan Hae mi uyurken Ben, Jong Su Lee'ye sera yaktığını anlatır. Ben'in başkalarının seralarını izin almadan yakması Jong Su Lee'nin kafasını karıştırsa, kendinde bu seçimi yapma hakkı bulmasından rahatsızlık duysa da Ben kendinden son derece emindir. İzah eder:



“Başkalarının seralarını izin almadan yakıyorum. Tabii yangının büyümesini istemem, seraları ona göre seçiyorum. Yalnızca seraları yakmak istiyorum.”



Sohbet ilerler. Ben aşağı yukarı iki ayda bir sera yaktığını, her zaman elinin altında uygun bir sera olmayacağı için önceden seçtiğini söyler. Konuşma Ben'in yakında yeni bir sera yakacağını, seranın çok yakında olduğunu, kontrol etmek için geldiğini söylemesiyle devam eder. Hae mi uyanır, giderler. Seralar bir anda Jong Su Lee’nin ilgi alanına girer. Ben’in yakabileceği türden derme çatma seraların yerini belirler, günlük yürüyüşleri esnasında her birini kontrol eder. Sera konusunu neredeyse kendi yangın çıkartacak denli takıntı hâline getirir.



Hikâyenin kalan kısmında Jong Su Lee, Ben’in yaktığını söylediği seranın ve sırra kadem basmış Hae mi’nin izini sürer. Sıkı olay örgüsü, olayın çözülmesine yardımcı olacak türden ayrıntı zenginliği sizi iyi bir polisiyenin içinde tutar ve tatmin eder ancak Burning (Şüphe) filmi, kayıp bir kadını bulmak, ipuçlarını takip etmek ve gizemin bir bir çözülmesinden çok daha fazlasıdır. Yönetmen Lee Chang-dong ilk bakışta polisiye gibi duran, böyle algılanmasında da hiçbir sakınca olmayan filmde işsizlik, geçim sıkıntısı, anlam arayışı, sınıf çatışması, umutsuzluk ve öfke gibi problemleri işleyerek siyasal ve toplumsal bir eleştiri de yapar. Ve Murakami’nin hikâyesinin üzerine çıkar. Zira Murakami’nin hikâyesinde anlatıcı yazar otuz bir yaşında evli bir adamdır. Olayları üzerinden üç yıl geçtikten sonra aktarmakta ve hikâye anlatıcısı olmanın ötesine geçmemektedir. Lee Chang-dong’un uyarlamasındaki yerinde değişiklikler, okurun beklentisi olan ama anlatılması zorunlu olmayan parçaların genişlemesini, hikâyenin zenginleşmesini, kahramanların inandırıcılığının artmasını sağlarken, edebiyat uyarlamalarında sıkça rastlanan aslına uymanın yol açtığı yavanlığın da önüne geçiyor.



Burning (Şüphe) merak ve gizem dozunun hiç düşmediği, ne anlattığı kadar nasıl anlatacağını da iyi bilen ve buna kafa yoran bir yönetmenin elinden çıkma bir film. Chang-dong ana rayda anlatılan hikâyeden çok daha fazlasını arayan izleyiciye Hae mi’nin ünlü mandalina soyma numarasıyla bir kanca atmayı da ihmal etmiyor.  Hikâyede de önemli yer tutan mandalina soyma  numarasında Hae mi hayali bir mandalinayı soyar, kabuklarını bir kenara atar, mandalina dilimlerini yer ve çekirdeklerini çıkartır. Hae mi kendisini yetenekli bulan Jong Su Lee'yi şöyle yanıtlar: 



“Aslında çok basit. Yetenekle bir ilgisi yok. Yaptığım şey burada mandalina olduğuna kendimi inandırmak değil. Burada mandalina olmadığını unutmak gerekiyor. Hepsi bu.”

Buradan hareketle izleyici kendisine pekala şu soruyu sorabilir:

Jong Su Lee kendisini burada Hae mi olduğuna inandıran bir yazar mıdır, yoksa Hae mi’nin olmadığını unutan bir yazar mı? Karar sizin.


* Bu yazı 20 Ekim 2019 tarihinde Parşömen Fanzin'de yayımlanmıştır.
                                                                                                         






24 Ekim 2019 Perşembe

Şefkatli Ebeveyn Günlükleri: 15

Bilmek isteyen yola çıkar. 
Şefkatli Anne Günlükleri'ni yazmak, ebeveynlik amaçlarımı, önceliklerimi belirlememe, düşüncelerimin ve eylemlerimin farkına varmamı sağlıyordu. Sura Hart alıntıları bitince, sanki ters yönde yürümeye başlamışım gibi bir düşünce gelip çöreklendi içime. Yeniden konu üzerine düşünmek, yazı yoluyla düşüncelerimi tasnif etmek, eylemlerimin farkına varmak istedim. İşbu sebeple www.nonviolentcommunication.com sitesinde ücretsiz yayımlanan haftalık ipuçlarının rehberliğinde yeni bir günlüğe başlıyorum.
İpuçlarının çevirisi bana ait.

Şefkatli Ebeveyn İpuçları:
Herhangi bir anda ne gelirse gelsin başa çıkabilirsiniz!
Bu sahip olduğunuz bir beceridir; şayet kendinizin ve çocuğunuzun neye ihtiyaç duyduğunuzu belirleyebiliyorsanız ve her iki ihtiyacı eşit derecede gözetebiliyorsanız.

Haftanın mindful alıştırması:
Bu hafta hem kendi hem çocuğunuzun ihtiyacını eşit derecede gözetin ve problemi her iki tarafın ihtiyaçlarını çözecek şekilde birlikte çözün.

Ben ne düşünüyorum?
İş yerinde çalışan sayımız arttı. Soyunma odasındaki dolap sayısı yetersiz ve fakat yeni dolap koymak için yerimiz yok. En uygun yer, mutfakta daha önce kitaplığın durduğu alandı. Sipariş verilmişti.  Beklenen dolap bugün öğle saatlerinde geldi. Deniz öğle yemeği için geldiğinde montaj devam ediyordu. Masanın üzeri mesleki dergiler, kitaplar, kataloglarla doluydu. Kitaplığın önündeki küçük girintide kendisine yer bulan oyuncak sepeti de ortalıktaydı. Bu değişiklik Deniz'in canını sıktı ve ağlayarak yanıma geldi.

Deniz'le nasıl paylaşıyorum?
Çocuklar, içlerinde çatışmaya yol açan olaylarda, karşılanmayan ihtiyaçlarını tek başına bulma ve dile getirme konusunda yetersiz kalabiliyor ve bir nesneye, duruma takılabiliyor. Deniz de ahşap kartal maketine yer olmadığı, onun kırılacağı üzerinden yansıtma yaptı nitekim. Oysa temel sıkıntı eşit gözetilmek, onun ihtiyaçlarının da önemsenmesi idi. Bu değişimin, onun düzenini bozduğu, iş yerindeki alanını yitirdiği, okul çıkışı işe gelmek yerine eve gitmenin çok daha konforlu olduğu gibi pek çok düşünce (hepsi birer tahmin elbette) içinde hızla dönüp duruyordu. Bu hortuma kapılmak ve/ya teselli etmek yerine düşüncelerini tahmin etmeye çalıştım. "Sen de bizim gibi kendine ait bir dolap mı istiyorsun? Kişisel eşyalarını koymak için yeterli alanın olmadığını mı düşünüyorsun?" vb. tahminleri sıraladım. Bu tahminleri duymak onu hemen rahatlatmasa da yavaşlatıyor, doğruluyor ya da düzeltiyor ve her koşulda düşüncelerini aktarmaya, duygularını belirlemeye başlıyor. Bunlar netleşince üzerinde uzlaşacak yeni bir strateji geliştirmek de kolaylaşıyor.

Deniz'in geri bildirimi ne?
Sakinleşince seçenekleri gözden geçirdik. Yeni ve ikimizin de içine sinen strateji belirledik. Mutlu son! (Bir sonraki çatışmaya kadar)

Sonrasıyla ilgili ne düşünüyorum?
Yeterince iyi anne olmak benim için makul bir ufuk çizgisi. Bunun için ara ara günlükleri okumak, önerileri hatırlamak, kaotik anlara dair eylem planları tasarlamak işe yarayacaktır. Bu da yapılacaklar listesine eklensin.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Bu tür duygu yoğun, karmaşa anlarında, sabırsız, yorgun ya da tahammülsüz olduğumda Deniz'in yere bıraktığı eldiveni alıp giyebiliyorum. O zaman sakinleştirici otorite olmayı başaramıyorum. İşler pek de yolunda gitmiyor. Bugün gitti! Çünkü haftanın mindful alıştırması aklımdaydı. Ebeveynlik niyetimi aklımda tutmak, onunla uyumlu davranmak bolca antrenman yapmayı gerektiriyor. Bugün yapabildiğim için kendimden hayli hoşnutum şu an. Ve fakat kitaplığı eve götürmek, ablamın evinden kullanmadığı rafları almak ve duvara monte etmek, kitapları yerleştirmek gibi yığınla iş bizi bekliyor. İmdat!


Eski günlüklere aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.


23 Ekim 2019 Çarşamba

Kendimle bir konuşmam oldu bu gece

Fransız yazar Marcel Proust, yarattığı karakterlerle sohbet eder, onlara birtakım sorular yöneltirmiş. Onun sorularından yola çıkarak kendimle sohbet ettim bu gece. 
(Anket soruları Oggito'nun Bir Marcel Proust Anketi adlı içeriğinden alınmıştır)



Hayattaki en büyük başarınız nedir? 
Dünyaya gelmiş olmak. 

Mükemmel mutluluk denilince ne düşünüyorsunuz?
Hayatın olağan iniş çıkışlarına beraberce göğüs gerebilen, birbirini her hâliyle kabul eden bir çiftin yarısı olabilmek. 

Şu anki ruh hâliniz nedir? 
Sakin 

Favori mesleğiniz nedir? 
Çocukları yaratıcılığa teşvik edecek, onların merak duygularını diri tutacak, öğrenme tutkusu aşılayacak bir öğretmen olabilmek  

En değerli varlığınız nedir? 
Kızım 

Hayattaki en büyük aşkınız kim ya da ne? 
Kızım 

Favori yolculuğunuz hangisi? 
Bozcaada, biz ikimiz.

En karakteristik özelliğiniz nedir? 
Her şeyi ciddiye almak

En mutlu olduğunuz an: ne zaman ve nerede? 
Hamileliğimde. Bir radyolog arkadaşım ultrasonla beni muayene ediyor. Deniz karnımın içinde kıpır kıpır, tüm uzuvları tam ve sağlıklı.

En sevmediğiniz şey nedir? 
Kakafoni

En büyük korkunuz nedir? 
Kızım hâlâ bana ihtiyaç duyarken ölmek

En büyük deliliğiniz neydi? 
Acilde sırasını beklemeyip langur lungur içeri dalan özel harekat polisine posta koymak

En aşağı gördüğünüz yaşayan insan kimdir? 
İlkesizce güce tapınanlar

En büyük pişmanlığınız nedir? 
Değer verdiğim insanları kaybetmek

Mümkün olsa hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz? 
Daha az uykuyla, gıdayla yetinebilmek

Nerede yaşamak isterdiniz? 
Yaşamak istediğim yerdeyim.

Size göre en aşağı seviyedeki rezillik nedir? 
Sırf bir zümreye ait olmak için seçimini ahlaki olandan yana yapmamak, zümrenin ilkesizliklerine bahaneler, gerekçeler üreterek durumu rasyonelize etmeye çalışmak

Bir erkekte en çok beğendiğiniz nitelik nedir? 
Takdir etme meziyetine sahip olması

Bir kadında en çok beğendiğiniz nitelik nedir? 
Cesaret

Kendinizde çok üzüldüğünüz özelliğiniz nedir? 
Yıllarca istek ve ihtiyaçlarımı fark etmek yerine sabit stratejilere sarılmış olmak 

Başkalarında en çok üzüldüğünüz özellik nedir? 
Erteleme hastalığı nedeniyle günü ve koca bir yaşamı kaçırmaları

Dostlarınızda en değer verdiğiniz şey nedir?
Her telden sohbet edebilmek 

Favori kahramanınız (kurmaca) kimdir? 
Harikalar Diyarı'nın Alis'i 

Gerçek hayattaki kahramanlarınız kimlerdir? 
Tüm survivor kadınlar, özellikle de bekar anneler

Yaşayan insanlardan en çok hayranlık beslediğiniz kişi kim? 
Seçimlerinin sorumluluğunu taşıyan, itinayla yaşayan her insana hayranım. 

En abartılmış meziyet sizce nedir? 
Yalan söylememek 

Ne gibi durumlarda yalan söylersiniz? 
Dürüstlük karşımdaki insana zarar verecekse, suskun kalmayı yeğlerim. Bir de laf uzamasın, yorulmayayım diye eksik anlattığım, geçiştirdiğim şeyler var. 

Çok sık kullandığınız kelime ya da ifade nedir? 
Uyumayı çok sıkıcı bulan bir çocuğa sık sık söylediğimdir: Yarın yeni bir gün. Bedeninin ve zihninin dinlenmeye ihtiyacı var. 

Eğer kendinizde bir şey değiştirebilecek olsaydınız, bu ne olurdu? 
İçimdeki sabotajcının korku ve endişeler yüzünden yerli yersiz dışarı fırlamasının önüne geçmek isterdim.

En sevdiğiniz isimler nedir?
Deniz, bulut, ağaç

Nasıl ölmek isterdiniz? 
Yeterince yaş almış, elim ayağım tutarken, bilincim açıkken, uykumda

Öldünüz ve bir insan ya da eşya olarak geri döndünüz diyelim, bu ne olurdu? 
İlk tercihim bir ağaç olurdu ama ağaç insan ya da eşya kategorisine girmediğine göre deniz kenarında bir bank olmak isterdim.

Sizin mottonuz nedir? 
İki ayağın var, ayağa kalk ve yürü.











19 Ekim 2019 Cumartesi

Nasıl Yazar Oldular? (39)

Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun. 


            Olmak ya da olmamak arasında







İki bin on üç senesinde Gümüşlük Akademisi’nde Mario Levi’yle tanıştığımda otuz yaşındaydım. On sekiz yaşımdan beri onun kitaplarını hayranlıkla okuyordum. Romanları ve öykü kitapları vardı, benim için harika bir yazardı, onunla aynı odada oturup aynı havayı solumak bile ne güzeldi. Bir gün hepimizi alt üst edecek şu cümleyi kurdu, “Ben henüz yazar adayıyım.” Hayran olduğum kitapları kaleme almış olan, Türkçe Edebiyatının önemli yazarlarından Mario Levi bize yazar adayı olduğunu söylüyordu. Burada bize  fark ettirmek istediği bir nüans vardı, hem bize “Daha çok çalışın” mesajını veriyor hem de kendi sahip olduğu değerli külliyatına rağmen mütevazi bir duruş sergiliyordu. O an Mario Levi’yi neden sevdiğimi bir kez daha anlamıştım. O kış, kar soğuk demeden onun derslerine gitmeye ve her ders ondan aldığım yeni bir öğüdü heybeye atıp yazmaya devam ettim. Bir gün “Aman sakın ola paranızla kitap bastırmayın,” demişti mesela; diğer gün “Hiçbir zaman satış kaygınız olmasın, isterseniz yüz kitap satın, yüz haneye girmişsiniz demektir,” demişti. Bunları hiç unutmadım. O yüzden izninizle bu uzun girizgah sonucu, bana yöneltilen soruyu “Nasıl yazar oldum?” dan “Nasıl yazmaya başladım?” şeklinde değiştirmek ve üzerinde durduğumuz yüzlerce yıllık dünya edebiyatı külliyatına da bir selam durmak isterim.

Peki yazmaya nasıl başladım? İlkokul üçüncü sınıfta günlük tutarak başladım ve hatta o günlükleri hâlâ saklıyorum desem inanır mısınız? Sömestr tatilinde annemle, anneannemle gezdiğim yerleri, çocuk gözümle gördüğüm tuhaf olayları anlattığım o günlükler; kişisel tarihimde yazıyla ilk haşır neşir olduğum zamanlara işaret ediyordu. Ortaokul yıllarımdaysa hayatıma şiir girmişti. Bu yaşımda bile canım ne zaman sıkkın olsa açıp gülümseyerek okuduğum aşk şiirleri... Lise yıllarımda tiyatro oynamaya ve sahnede olmaya merak sardığım için bu kez tiyatro metinlerine yönelmiştim. İlk tiyatro metnimi yazdığımda Lise birdeydim. Türkçe Öğretmenim saçlarımı okşayıp, “Yazmaya devam et ama daha güçlü şeyler yaz, hafif şeyler olmasın,” demişti. Daha sonra hayatıma Virginia Woolf’un Dalgalar’ı, Mrs Dalloway’i girmişti. Kütüphane rafları arasında daha sık vakit geçiriyordum. Lise son sınıfa geçtiğimizde artık hepimizi saran üniversite sınavı telaşı, yazmamı engellememiş, aksine kamçılamıştı. Yabancı Dil sınıfındaydım, öğretmenlerimiz de yabancı uyrukluydu. Edebiyat öğretmenimiz bize Romeo ve Jülyet’in balkon sahnesini orijinal dilinden okutuyor, Robert Frost’u, Emily Dickinson’ı bize tanıtıyordu. Bunun yanı sıra İngilizce denemeler ve öyküler kaleme almaya başlamıştım. Bunları kağıtlara yazıyor, eve gelip itinayla bir dosyanın içine saklıyordum. Yazdıklarımı ne bir dergiye gönderiyor ne de bir yerde yayımlatma hayali kuruyordum. Kendim için yazıyordum ve bu da beni fazlasıyla tatmin ediyordu.

Üniversitede Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünü kazandım. İngiliz Edebiyatı bölümünden dersler alıyordum. Bir yandan Melville, Hawthorne gibi yazarları okuyor, diğer yandan da Chaucer’ı, Sheakespeare’i çalışıyordum. Her şey rüya gibiydi, iyiydi hoştu ama ben bunca edebiyat büyüğümün arasında yazdıklarımı nasıl beğenecektim? Beni mütevaziliğe iten edebiyat fakültesi maceram sırasında binlerce metin inceledik, kuram okuduk, göz numaralarımızı ilerlettik. Okulu bitirmeye yakın hepimizi saran kaygı beni de sarmıştı. Bir edebiyat mezunu ne iş yapardı? Ben de çoğu edebiyat mezununun yaptığını yapıp formasyon eğitimi aldım ve öğretmenliğe başladım. Tam on sene! On sene boyunca İngilizce edebiyat dersleri verdim. Oliver Twist, İnci, Bülbülü Öldürmek, Hayvan Çiftliği gibi metinler okuttum ve edebiyattan hiç kopmadım.

Derken bir gün, o zamanlar gittikçe popülerleşen bir iş yaptım ve kendime bir blog açtım. Her gün işten geliyor, aklımda ne varsa, deneme halinde yazıyordum. Beş kişilik çok yakın bir arkadaş grubum vardı, sadece onlara yolluyordum yazılarımı. Beni beş kişi okusa ne olurdu sanki? Ben beş kişi için yazıyordum. Ta ki bir gün onlardan biri sosyal medyada yazdıklarımı paylaşana kadar kendimi sakladım. O zamanlar görünür ve okunur olmak beni hayli yoruyordu, sanki tanımadığım insanların önünde çıplak kalıyordum. Anlatacak çok şeyim vardı ama sadece kendime anlatmak istiyordum. Hikâyem çoktu, derdim, meselem çoktu. Tanımadığım okurlarım olmaya başlamıştı, yazdıklarımı zevkle okuduklarını söylüyorlardı. Karnımda kelebekler uçuyordu.

21 yaşımda mezun olduğum edebiyat fakültesinden, ilk öykümü yayımlattığım 30 yaşıma kadar hayatım sessizlik içinde geçti. Düzenli günlük tuttum, öykü yazdım, şiir yazdım, roman taslakları çıkardım. Herkese “Bir gün kendi romanımı yazacağım,” diyordum fakat cesaretimi toparlayamıyordum. İşte bu konuda bana yardımcı olan da girizgah kısmında bahsettiğim Mario Levi oldu. Bir gün ona “Hocam ben bir mübadele romanı yazmak istiyorum,” dedim. “Mutlaka o hikâyenin peşine düş,” dedi. Ben de düştüm. İlk romanım Gitme Gül Yanakların Solar’ı yazmama beni teşvik eden kişi Mario Levi’dir. Yıllardır biriktirdiğim öykülerimi peşi sıra gün yüzüne çıkardım. Sinestezi üzerine yazdığım ilk öyküm Cebimde Senfoni, Varlık Dergisi’nde yayımlandığında bir daha bu yoldan sapamayacağımı, geri dönüşümün olmayacağını biliyordum. Daha sonra sırasıyla 365, Her Güne Bir Yazı ve Ufkun Öte Yanı geldi. Can Öykü Gazetesi’nde, Edebiyatist’te birkaç öyküm daha yayımlanmıştı hatta bir öyküm Nazım Hikmet Kültür Merkezi tarafından seçilip, Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor isimli seçkiye dahil edilmişti ama ben kendimi roman türüne daha yakın hissediyordum. Şimdilerde üzerinde çalıştığım romanımın ismi “Evvelbahar.” İlk buradan duyurmuş olayım. Artık o on sene önceki ben değilim. Edebi ustalarıma saygı duyuyor ve onların anısına saygı duyuyor ve daha çok çalışıyorum. Hedefim sadece iyi metinler yaratmak. Bundan gayrı bir beklentim, isteğim, dileğim yok. Öğretmenlikten istifa ettiğim güne asla pişman değilim. Severek, isteyerek bu yola girdim. İşimden, kazancımdan feragat ettim, oğlumun saatlerinden çaldım ama aksi mümkün değildi. Bir roman en az altı yedi kez yeniden yazılmadan olgunlaşmıyordu, edebiyata çok emek vermek gerekiyordu, edebiyatın yan dallarına, disiplinler arası sanatlara önem vermek ve onlardan beslenmek gerekiyordu. Toplumsal meseleleri, dili kendine dert edinmek gerekiyordu. Sabırla yürünen bu uzun yolun sonunda sizi alkışlamak için bekleyen güzel okurlar bekliyordu. İşte ben esasen onların “Yazar oldun” cümlesini bekliyorum, onlar diyene kadar da yazmaya çalışıyorum.
İrem Uzunhasanoğlu

* Bu yazı ilk kez 10/Ekim/2019 tarihinde Parşömen Fanzin'de yayımlanmıştır. 

18 Ekim 2019 Cuma

Şefkatli Ebeveyn Günlükleri 14

Bilmek isteyen yola çıkar. 
Şefkatli Anne Günlükleri'ni yazmak, ebeveynlik amaçlarımı, önceliklerimi belirlememe, düşüncelerimin ve eylemlerimin farkına varmamı sağlıyordu. Sura Hart alıntıları bitince, sanki ters yönde yürümeye başlamışım gibi bir düşünce gelip çöreklendi içime. Yeniden konu üzerine düşünmek, yazı yoluyla düşüncelerimi tasnif etmek, eylemlerimin farkına varmak istedim. İşbu sebeple www.nonviolentcommunication.com sitesinde ücretsiz yayımlanan haftalık ipuçlarının rehberliğinde yeni bir günlüğe başlıyorum.
İpuçlarının çevirisi bana ait.

Şefkatli Ebeveyn İpuçları:
Çocuğunuzdan istekleriniz konusunda spesifik olmanız önemlidir. 
"Oturma odasında bıraktığın oyuncağı lütfen alır mısın?" belirgindir ve yapılabilir.
"Bu kadar tembel olma" demek çocuğunuza onun davranışını nasıl etiketlediğinizi gösterir. Sizin düzen ihtiyacınızı nasıl karşılayacağıyla ilgili bilgi vermez. 

Haftanın mindful alıştırması: 
Etiketlemek, suçlamak yerine kendinizi defalarca ifade edin, istekleriniz konusunda açık olun ve bunu karşılaması için ondan yardım/destek isteyin. 

Ben ne düşünüyorum?
Birine etiket takmanın herhangi bir davranışta değişime yol açtığı görülmüş müdür? Yine de dilimize pelesenk eder dururuz. Bizi rahatsız eden bir şeyler vardır, neye ihtiyaç duyduğumuzu belki biz bile çok net bilmeyiz, eksikliğinden duyduğumuz rahatsızlığı taktığımız etiketlerle anlatmaya çalışırız, duvarlar öreceğini bile bile.

Deniz'le nasıl paylaşıyorum?
Deniz'in odasının sık sık ayıklanması gerekiyor. Küçülen kıyafetler, artık okunmayacak kitaplar, oyuncaklar, çizilmiş desenler, karalamalar, bitmiş ödevler... Yoksa içinde yaşayabileceği, seçim yapmasını kolaylaştıracak bir alanı kalmıyor. Dağınıklık ve fazlalık çığ gibi büyüyor. Üzerine günlük döküntüler eklenince hayli büyük yazı masasında bile yer kalmıyor. Deniz'in yaşam alanı üzerinde söz hakkı olması lazım. Bununla beraber belli bir düzen kurmayı da öğrenmesi gerekiyor. Beklentilerimi kısa ve net tutmaya çalışıyorum.
Çıkardığın kirlileri sepete at.
Tekrar giyeceğin kıyafetleri yere atma. Koltuğuna ya da yatağının üzerine bırak. Ben katlarım.
Saklamak istediğin resimleri, notları dosyanın içine koy, diğerlerini geri dönüşüm kutusuna at.

Deniz'in geri bildirimi ne?
Bu üç anlaşılır rica, ona "Çok dağınıksın," ya da "Odan Dingo'nun ahırı," gibi dememden çok daha anlaşılır geliyor. Ve her zaman olmasa da çoğu zaman yerine getiriyor. Bunun yanı sıra odasında daha çok mahremiyete ihtiyaç duyduğu yaşlar geldi. Kitap okumak, el yapımı kart oyunları hazırlamak ya da yazı yazmak için daha sık odasına çekiliyor. Kapısını örterken içeri girmeden önce kapıyı çalmamızı rica ediyor. Neticede düzen ya da temizlik dediğimiz şey bir varma ve orada stabil kalma hâli değil. Onun odasını kendi çalışma odamdan ayrı görmemem gerektiğinin farkındayım.

Sonrasıyla ilgili ne düşünüyorum?
Kızım büyüyor. İhtiyaçlarının farkında, kendine ait düşünceleri, hayalleri, planları olan bir birey olduğunu daha çok duyuyorum. Deniz'in iç dünyası genişliyor. Buna bağlı olarak ona tanıdığımız alanın da genişlemesi gerekiyor.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Ebeveynlik hep bir iç çatışma hâli sanki. Zaman zaman tüm önceliğim o oluyor, ilgimi, zamanımı olduğu gibi ona akıtıyorum. Oysa benim de ihtiyaçlarım var. Bunlardan birine çokça eğildiğimi düşündüğümde kızımdan esirgediğim zaman ve ilgi içimi bir kurt gibi kemiriyor ve onun sosyal ve duygusal ihtiyaçlarını gideremiyormuşum gibi bir düşünce geliyor çörekleniyor yüreğimin orta yerine. Oysa büyüyor, kendi sosyal ve özbakım becerileri artıyor, kendi hayalleri ve hedefleri var, bunları gidermek için kendi yöntemlerini belirlemeye, uygulamaya çalışıyor. Bazen becerecek, bazen çuvallayacak, denemesi için bazen gölgemizi biraz çekmemiz gerekecek. Deniz davranışlarıyla, konuşmalarıyla büyüdüğünü ve yol almak istediğini gösteriyor. Ona duygu ve ihtiyaçlarını, düşüncelerini dile getirebileceği kelimeleri kazandırdığım için kendimi takdir ediyorum.

Eski günlüklere aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.


16 Ekim 2019 Çarşamba

Bir Garip Yazı


Aradan bunca yıl geçmesine rağmen her doktor kontrolü öncesinde içimi sıkıntı kaplıyor. Doktora gitmemle sonuçlar gelene kadar geçen süreyi dikkatim dağınık, durgun, donuk bir halde dolanarak geçiriyorum. Böyle dönemlerde yürümeyi, özellikle de deniz kenarında yürümeyi çok seviyorum. İçime içime konuşuyorum. Düşünceler, anılar gırla gidiyor. Başka bir şeyle ilgileneyim desem olmuyor, ne okuyabiliyorum, ne film izleyebiliyorum ne de yazabiliyorum.

Deniz içeride gözünde büyüttüğü ödevi bitirmeye çalışıyor. Zaman ayarlayıcıyı on dakikaya kuruyoruz. On dakika çalışıyor, ne zaman biteceğini, ödevin zorluğunu düşünmeden. İkinci on dakikada geçiyorum yazı masamın başına. Memet Baydur’un Bir Garip Yazı’sından yola çıkarak günümü gün edenleri yazmaya…

Memet Baydur’un Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı yazılardan derlenen Sessiz Güvercinler Ülkesi’nde yer alan “Bir Garip Yazı”sı şöyle başlıyor:

“Herkesin gününü gün eden şeyler vardır, insandan insana değişen şeyler. Örneğin durup dururken bir akşamüstü oturup bir Sait Faik hikâyesi okursunuz, gününüz gün olur. Yolda yürürken canınız çeker bir sinemaya girersiniz. Truffaut’nun Jules et Jim‘i  gösterilir, gününüz gün olur. Sabah kalkar kalkmaz radyoyu açarsınız, Schubert’in Alabalık Beşlisi çalar, nedeni belirli bir gülümseme kaplar yüzünüzü. Böyle ufak tefek ayrıntılardır gününüzü gün eden.”

Gelelim benim bugünümü gün eden ayrıntılara…

Hava güneşli, denizin rengi tam sevdiğim gibi, su dupduru, balıklar kahvaltıya kıyıya gelmiş, deniz kenarında yürüyorum.

İşe dönerken rampaya sereserpe uzanan merdivenleri çıkarken elim tutamağa gidiyor. İnsanın bir tutamağı olmalı şu hayatta diye düşünüyorum. Tutamaklarım geliyor bir bir aklıma, sevdiklerim, zevk aldıklarım, beni hayata bağlayanlar….

İşe erken varıyorum. Kahve içmeye zamanım var.

İşler yolunda gidiyor.

Öykü tadında bir mektup alıyorum sevdiğim bir arkadaşımdan.

Denizle eve yürüyoruz, gözünde düşünce gözlüğü, dünyayı okumaya uğraşıyor, kedileri, beni…

Akşam yumurta kırıyorum ıspanağa. “Farkında mısın, akşam yemeğinde yumurta var? Bir daha yemem, bak,” diyor ama deniyor.

Gözünde büyüyen matematik ödevi parçalara ayrılınca hızla ilerliyor. Bu garip yazı da bitiyor.


29 Eylül 2019 Pazar

Şefkatli Ebeveyn Günlükleri 13

Bilmek isteyen yola çıkar. 
Şefkatli Anne Günlükleri'ni yazmak, ebeveynlik amaçlarımı, önceliklerimi belirlememe, düşüncelerimin ve eylemlerimin farkına varmamı sağlıyordu. Sura Hart alıntıları bitince, sanki ters yönde yürümeye başlamışım gibi bir düşünce gelip çöreklendi içime. Yeniden konu üzerine düşünmek, yazı yoluyla düşüncelerimi tasnif etmek, eylemlerimin farkına varmak istedim. İşbu sebeple www.nonviolentcommunication.com sitesinde ücretsiz yayımlanan haftalık ipuçlarının rehberliğinde yeni bir günlüğe başlıyorum.
İpuçlarının çevirisi bana ait.

Şefkatli Ebeveyn İpuçları:
Değerlendirme yapmadan gözlem yapmak insan zekasının doruk noktasıdır. Krishnamurti
Değerlendirmelerinizi (çocuğunuz ya da etrafta olup bitenler hakkındaki negatif düşünceleriniz) gözlemlerle karıştırdığınızda çocuğunuza karşı savunmaya geçersiniz ki bu da çoğu zaman çatışmaya varır.
Gözlemlerinizi yargılardan, eleştiriden, yorumlardan kurtarın. Bir durumu nasıl olması gerektiğiyle değil yalnızca duyduğunuz, gördüğünüz gibi tarif edin.

Ben ne düşünüyorum?
Hintli filozof Krishnamurti abartmıyor. Etrafımızla ilişki kurarken yalnızca gördüğümüz, duyduğumuz üzerinden hareket edebilseydik, düşüncelerin köpürttüğü olumsuz duygularla anlık ya da sürece yayılan tepkiler vermeseydik, kendi yazdığımız senaryolarımıza inanmasaydık hayat bayram olurdu.

Deniz'le nasıl paylaşıyorum?
Bir örnek üzerinden gidelim. Okullar açıldı. Deniz'i uyandırma, hazırlama ve okula bırakma işleri benim üzerimde. Kahvaltı sofrasından kalkıp diş fırçalama, forma giyme faslına geçeceği dakikalarda babası uyanıyor. Ve sohbete başlıyorlar. Deniz konuşmayı çok seviyor. Anlatılanı ilgiyle dinliyor. Gerçekten dikkatini veriyor. Sorular soruyor. Merak ediyor. Tüm bunlar şahane! Ama beş dakika içinde evden çıkmamız gerektiği zamanlarda değil. Çünkü konuşma iştahına kendisini kaptıran kızım giyinmeyi unutuyor. Elinde diş fırçası yatağın ucuna oturuyor ve babasıyla muhabbete dalıyor. Benim içimden de bir "Hadi Ama Canavarı" çıkıyor. Beni sürekli dürtüyor. "Baksana! Giyinmek yerine lak lak ediyor. Geç kalacaksınız."
Zamanında hazırlanmak ve evden çıkmak benim için niyeyse çok hayati. Orada esneyemiyorum, rahat davranamıyorum. Hemen hadi'liyorum.
Şiddetsiz iletişime göre ne diyebilirim, bir bakalım.
Deniz babanla sohbet ederken giyinmediğini ve dişlerini fırçalamadığını görüyorum. Beş dakika içinde evden çıkmazsak okula geç kalacağımızı düşünüyorum. Beş dakika içinde hazır olabilecek misin?
Kulağa fena gelmiyor. Bakalım bir dahaki sefere aklımda tutabilecek miyim?

Deniz'in geri bildirimi ne?
Rica yerine bir talepte bulunduğum her defasında Deniz şunu söylüyor: "Anne sen sabır nedir bilmez misin?" Ya da kısaca "hıh"lıyor.
Geç kalacağız düşüncemi, telaşımı, ricamı ona aktaramamış olduğum için benzer sahneler yinelenmeye devam ediyor.

Sonrasıyla ilgili ne düşünüyorum?
Deniz'in saatle işi yok. Saati takip eden benim. O yüzden geçen yıl sabah 8.15'e de alarm koymuş, bunu evden çıkmak üzere bir işaret olarak algılamasını sağlamaya çalışmıştım. Bu yıl çok daha hızlı yürüdüğünü görüyorum. 8.15 hazırlanmak için bizi  sıkıştıran ve güncelliğini kaybetmiş bir uyarı gibi duruyor. Rahatlıkla on, hatta on beş dakika erteleyebiliriz.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Güne sakin başlama ve sürdürme konusunda kendimi dürüstçe eleştirebildiğim, değişmeye çalıştığım ve akılcı çözüm önerileri bulmaya çalıştığım için kendimi takdir ediyor, aldığım kararları hayata geçirebilmeyi diliyorum.


Eski günlüklere aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.





































































Ölecek kadar büyümedik




"Gülümseyebildikçe yitirmiş saymayız kendimizi."
Othello / William Shakespeare

Bu sözleri okuduğum sabahı hatırlıyorum. Bir kış sabahı. Kızımın okuluna yakın bir kafede oturuyorum. Dışarıda yağmur yağıyor. Gözlerimin takılı kaldığı ekranda havai fişekler patlıyor ve aklıma gülümsemesinden kendi elleriyle vazgeçen bir okul arkadaşım geliyor. Yıllar var, getirmemişim aklıma, birdenbire onu düşünüyorum, neden bunca genç yaşta hayatından vazgeçtiğini... 

Arkadaşım dediğime bakmayın. Beni sevmezdi. Okul bahçesinde ilk karşılaştığımız sabah hiç de dostça olmayan bir tonla "Yeni kız bu mu?" diyerek duyurmuştu kendisini. Ses tonu ve yüz ifadesi benimle didişeceğini işaret ediyordu. Kısa zamanda beklenen gerçekleşti. Hoşlandığı oğlan bana ilgi gösteriyordu. Ben de karşılıksız kalmadım. Rekabet etmek ya da gıcıklığına değil, hoşlandığım için. Bana tutumunu çok da kişisel almamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Eski günleri bugünkü bilinçle izah etmek doğal olarak epey yanılgı payı içeriyor biliyorum ama lise bahçesinden ona dair olumsuz bir yükle ayrılmadığıma da eminim. ÖSYM bizi farklı illere, fakültelere yolladı ve günün birinde gazete sayfalarında fotoğrafına rastlayıncaya kadar ondan ne haber aldım ne de gördüm. 

Aramızı açan oğlan İstanbul'da yeniydi o günlerde. Birbirimizden hoşlanmıyorduk artık ama arkadaşlığımız da sürüyordu. Onu arayıp haber verdiğimi hatırlıyorum. Üzerinde pek durmadı. Ev yerleştiriyordu. Birkaç eski arkadaşı daha aradım. Lafladık. Ne denli koptuğumuzdan bahsettik, daha sık bir araya gelme arzumuzdan... Ah zamanı bir yettirebilseydik! Yalandı oysa. Telefonu kapatırken daha birbirimizi aramayacağımızı biliyorduk. Çünkü zamanı başkaları için arttırıyorduk, birbirimiz için değil. Başka başka yollar, insanlar çağırıyordu bizi. Teğellemenin yolu yoktu, belli ki gereği de... Aynı sıraları paylaştığımız çok genç bir insanın kaybına üzülüyorduk yalnızca. İşte bunda çok samimiydik. Ölecek kadar büyümemiştik çünkü. 

Kıpır kıpır kalem


Bir kıpır kıpır kalem uçuşuyor defterin sayfalarında. Kasvetli, sıkkın kelimelere boğulmuş defteri rengârenk boyuyor. Aslında yalnızca pembeye. Mürekkebin rengi pembe, ucu ince. Ele güzel oturuyor, akıyor, sayfada hiç takılmadan ilerliyor. Yazan elin bir amacı yok. Sadece sayfalar dolsun istiyor. Elindeki (kötü olduğunu bildiği) taslağı sündürüyor. Yersiz benzetmeler bulup buluşturuyor, gündelik hayattan kesitler katıyor, siyasi dokundurmalar… Kalın, ele avuca gelir bir şey şimdi defter. Sıkıcı, yenilik ihtiva etmeyen sözlerle dolu. Dahası ne üslubu var, ne atmosferi ne de okuru metnin içine davet eden oyunsu bir yanı. Metnin sıkıcılığını mürekkebin şeker pembesi rengiyle telafi ederim diye düşünüyor. Asıl yazılacak kelimelere kat kat kilit vurmuş. Hikâyeler suskun ve küskün, üst üste yığılı yatıyor. Üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi, çıkmanın yolunu dahi aramıyor. 
Yazan elin sahibi ne yapacağını bilemez halde dolanıyor. Odası, masasının üzeri dağınık. Kitaplar, defterler üst üste... Nereden başlayacağını bilmiyor, kaynağına bakmıyor. Gözleri sımsıkı kapalı. Kordondan ötesi yok. Kentli kadının iç sıkıntılarından, kişisel gelişim vıdı vıdılarından öteye gitmiyor. Gözleri açılıyor, kapanıyor, açılıyor, kapanıyor. Bir taş bebek gibi, yüzünde aynı aptal gülümsemeyle bir güne daha uyanıyor. Yüzünde hep aynı ifade. Çenesinin ucunda bir gamze. Gamzesinden nefret ediyor. Dudakları ne zaman yukarı kıvrılsa, gamzesi açıyor ve ona yerli yersiz gülümsüyor havası veriyor. 
                                      
                                                       

                                                                                                                       

27 Eylül 2019 Cuma

NASIL YAZIYORLAR? (18)*


Yazarların okuma alışkanlıkları okurun ilgisini çeken bir konu. Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların söyleşilerinde yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. 
Kurmacabiyografiler, web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim.
İşte on sekizincisi: Haldun Taner


Yabancı yazarların anket cevaplarına bakıyorum da‚ hepsi kaprisli‚ şımarık. Yazmaya oturabilmek için türlü şartlar ileri sürüyorlar. Yok beyim sükûnet istermiş‚ deniz kenarında bir hafta sonu evi‚ yok şu boyut kağıt bu marka yazı makinesi‚ yok İskoç viskisi‚yok Bach müziği. Bizim haddimize mi düşmüş böyle lüksler.
Benim ek işim hocalık. Derslerim‚ öğrencilerim hayli vaktimi alır. Bunun yanı sıra çeviriler. Bir sürü fahri kültür ödevi almışız. Yazıya az zaman kalıyor. Onun için gümrükten mal kaçırır gibi kahvede‚ vapurda‚dolmuşta‚hatta yürürken durup ayakta yazdığımı bütün dostlarım bilir. Bunca yıllık yazarım‚ inanır mısınız‚ şöyle kendime ait bir yazı masasına‚ ancak üç yıl önce kavuştum. Üç yıl önceye kadar ya ütü masasında‚ ya yemek masasında ya da bağdaş kurup kucağımda yazardım.
İnsanın içinde yaz benisi olan konular olunca ergeç dışarı çıkıyor. Önce parça parça not alıyorum. Sonra kendiliğinden bunların arası doluyor. Bir bütüne varılıyor. İtiraf edeyim ki‚ bunları hep eski harflerle yazarım. Daktilo başına geçmek‚ bunları ilk düzene koymak safhası. O zaman baştan sona bir solukta çalışmayı tercih ederim. İlk müsveddeden sonra artık yazdığımla uğraşmam. Ancak bir süre sonra soğutup‚ yeniden ele alır‚ bazan büyük‚ bazan küçük değiştirmeler‚ düzeltmeler yaparım. Yazdığım tiyatro eserleri ise‚ prova sırasında yeni şeyler bulur‚ bazan da bu çok daha iyi tabiî çok şeyi çıkarır atarım.
İşte hepimiz bir yazış yolu tutturmuş gidiyoruz. Bitirmeden şunu da söyleyeyim : Hayatını yazmaya adamış‚ başka bir uğraşma zorunda olmadan‚ bütün gününü buna göre ayarlamış‚ mutlu insanlara gıpta ediyorum.
* Kaynak: Ahmet Köklügiller – İbrahim Minnetoğlu, Şair ve Yazarlarımız NASIL YAZIYORLAR, 1975, Sayfa 349 / Haldun Taner"
Bu alıntı öykü yazarı Reyhan Yıldırım'ın sosyal medya hesabından alınmıştır. 

18 Eylül 2019 Çarşamba

Nasıl Yazıyorlar? (17)*

Yazarların okuma alışkanlıkları okurun ilgisini çeken bir konu. Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların söyleşilerinde yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. 
Kurmacabiyografiler, web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim.
İşte on yedincisi: Füsun Çetinel
* Bu metin Kurmacabiyografiler için yazılmıştır.




Bazen Şöyle Başlayabilirim Yazmaya…
Pazardan satın aldığım ağacımsı rokanın yapraklarını yolarken, satıcıya “ama bunlar pek kart,” dediğimi, adamın bana ısrarlı bir sırıtışla, “Bak şimdi abla, bunların tipi böyle. Beğenmezsen valla para almam senden,” cevabını ve bir demet rokayı beş liraya satın aldığımı hatırlar, kendime çok kızarım. Kafamda insanların ikiyüzlülüğüne, yalanına, dolanına, çiğliğine dair bir hikâye belirmeye başlar. Fasulyelerin kılçıklarını ayıklarken, “Acele etme,” diye uyarırım kendimi. “Aklına ilk gelen fikirden ilginç bir şeyler çıkmaz.”  Soğanı ince ince doğrarken, gözlerim yaşarır ve sivri sözcükler ardı ardına delmeye başlar beynimi. Sonra telefona bir mesaj gelir. Bu hafta dersimizi ne zaman yapıyoruz, diye sormuştur öğrencilerden biri. Elim telefona uzanmışken elektronik postalarıma bakarım.  Atölye katılımcılarından öyküler dağ gibi yağmıştır kutuma. Onları ne zaman okuyacağımı düşünür ajandama notlar alırım. Yağ cızırdar, kapı çalar, yayınevinden kitap kargosu gelir. Annem arar sonra.  Doktor maceralarını heyecanla sıralarken kafamda şekillenen hikâyenin çok da kötü olmadığı sonuncuna varır ve karakterlerimin özelliklerini zihnimde tek tek listelemeye başlarım. Tıpası atmış gazlı içecek gibi fokurdayınca, yazma dürtümü durduramam artık; elim titrer, sağda solda kâğıt, defter ararım. O sırada bir yanık kokusu gelir burnuma…
Bazen de…
Her günüm yukarıdaki kadar “sakin” geçmez tabii. Toplantılar, eğitimler, yolculuklar, valiz aç valiz kapalar, söyleşiler, dersler, imzalar, fuarlar. Şanslıyım ki her yerde ve her koşulda uyuyabilir, yazabilir, çalışabilir, okuyabilirim.
Her gece rüya görür, sabah uyandığımda her şeyi en ince ayrıntısına kadar gayet net hatırlarım. Rüyalarda kendi kurgularımın çözülmelerini yaşadığım gibi öğrencilerimin hikâyelerinin de aksayan yerlerini bulurum. Uyurken de düşünür, kurgular, yazarım yani. Uyanır uyanmaz da hemen deftere kaleme sarılırım.
Biriktirerek yazarım
Yürümek benim için vazgeçilmez bir şey, bisiklete binmek de öyle. Hareket halindeyken daha aykırı şeyler düşünüp daha aykırı bağlantılar kurabiliyorum. Sesler, kokular, diyaloglar, bir yüz. Veya yerden topladıklarım; yaprak, vesikalık fotoğraf, sünnet davetiyesi, şiirler, kitap sayfaları… Hepsi işime yarayabilir daha sonra. Metroda, otobüste, uçakta, kafede hatta bazen yürürken bile yazabilirim aklıma takılan sözcükleri, cümleleri, duyguları.
Duşta yıkanırken de epey yaratıcı olabilirim. Sanırım başımın tepesinden akan su düşüncelerimi de berraklaştırıyor bir şekilde. J

“Büyük bir evim, çalışma odam olursa eğer…” demedim hiç.
Deseydim yazamazdım zaten. Evim küçük, çalışma masam küçük. Üçgen şeklindeki minik çalışma alanımda- ancak köşe denebilir belki- yine pek minik bir ekran, klavye, solda ve sağda ancak bir defterin sığabileceği boşluk, masanın arka bölümündeki duvar boyunca uzanan raflarda bir sürü oyuncak, kartpostal, hatıralar... Bu tatlı karmaşa beni rahatlatıp, hikâyeler fısıldıyor.
Yerim ve zamanım çok dar olduğu için; küçük adımlarla, yavaş yavaş, bozarak, çizerek, deneyerek, notlar alarak, fotoğraf çekerek, listeler yaparak ilerlerim. Her gün en az iki saatimi farklı türdeki kitaplara ayırırım; çizgi romanlar, mangalar, resimli çocuk kitapları, şiirler, öyküler. Farklı dillerde okurum. Okuma aralarında yazarım. Durur bir kahve içer, bir şeyler atıştırır yeniden yazarım.
Sık acıkıp az yediğim gibi, sık ama az yazarım. Bir tam gün içinde bilgisayarda yazdığım kayda değer şeyler bir A4 sayfasını pek geçmez.

Defterlerim
En çok defterlerime yazarım. Onlarsız sokağa çıkmam. Harika fikirlerin beni nerede bulacağı hiç belli olmaz. Kimileri boş sayfaların yazarları korkuttuğunu iddia etse de, onlar beni yazmaya teşvik eder. Defterlerim farklı kalınlıkta, renklerde, boylardadırlar. Her gittiğim ülkeden yenileriyle dönerim. Arkadaşlarım, öğrencilerim defter hediye ederler bana. Her çalışma için farklı defter kullanırım. Kimi çizgilidir, kimi kareli veya düz. Cep defteri, çiziktirme defteri, siyah sayfalı defter, harita metod defteri, ayraçlı defter, saman defter, pelür defter…
Sayfalar yalnızca sözcüklerle, cümlelerle dolmaz.  Kartpostallar, dergilerden kestiğim fotoğraflar, biletler, müze broşürleri, ölüm ilanları, kuru çiçekler, böcekler, zarflar, alışveriş listeleri, çizimlerim... Her bir defterin ayrı hikâyesi vardır.
Kalem kutusuz asla!
Kalem kutularımı  “ilk yardım çantası”na benzetirim. İçinde mutlaka farklı renklerde ve uçlarda kalemler, ataçlar, post-it, yapıştırıcı, pratik katlanır makas, seloband ve daha bir sürü ıvır zıvır vardır. Yazma eylemi sırasında bir yazarın her şeye ihtiyacı olabilir.
Kurallarım
Birçok arkadaşım, öğrencim şaşırıyor, “Nasıl yetişiyorsun bu kadar etkinliğe, işe? Sende süper bir güç mü var?” diye soruyorlar. Cevap çok basit aslında. Çok okuyup, devamlı yazabilmek, çalışabilmek için kendime bazı kurallar oluşturdum.
Küçük ev, az eşya, az iş, az sorumluluk, kolay yemek, ütüsüz giysiler, çabuk karar mekanizması, pratik bir yaşam.