4 Temmuz 2020 Cumartesi

Nasıl Yazar Oldular? (49)

Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun. 





Kendine Ait Zaman ve Rastlantılar
Tesadüfler sonucu yazar oldum. Biliyorum yanıtım Parşömen’in bu başlık altındaki yazı dizisinde diğer cevaplardan farklı. Ama gerçek bu : ) Kalem tutan, sonrada tuşlara basan elim çocukluğumdan bu yana şiire, öyküye, günlüğe gitmedi. Boş sayfaları doldurma çekiciliğine hiç kapılmadım. Sadece okudum. Roman, şiir okudum. Hatta öykü okumaya daha ileri yaşlarımda başladım. Üniversite hayatında not tutmaktan kolum koptuğu için, ne defter ne de kalem göresim vardı. Okullar bitti, çalışma hayatı başladı, kızım oldu, yaşam koşuşturmayla devam etti. Vakit buldukça yine okumaya devam ettim. İş yerinde yazdığım giriş gelişme sonuç odaklı, daha çok rakamlar grafikler içeren raporlar, istifa mektupları, ergenliğinde kızıma ara sıra yazdığım mektuplar, işyerinde heyecanlandıran yeni gelişmelerle ilgili yazılar, mezuniyet buluşmalarından sonra duygulanımlarımı bilgisayar ortamında yazıya döküp arkadaşlarımla paylaştıklarım dışında yazmakla ilgili bir çabam olmadı. 2011 yılının Mart ayına geldiğimizde kendimi emekli ettim. Kızım evlenip uzaklara gitmiş, ben evde bir başına bana sunulan 24 saati nasıl değerlendireceğimi bilemez halde kalmıştım. Zaman ne çabuk geçiyor, bir pazartesi oluyor sonra da cuma diye hayıflandığım günler geride kalmıştı (kısa bir sürelik bir yanılsama olduğunu sonra anladım). Her büyükşehirde yaşayan ve keşmekeşinden bunalan insanın yaptığı gibi acaba bir sahil kasabasında mı yaşasam, Ayvalık mı, Cunda mı, ya da Urla mı hayalleriyle biraz oyalandım. Olamadı. Ben yine evimde kaldım. Bu sefer etrafa sardım, 2012 den bahsediyoruz. Haziran 2013’e az kalmış. Bir haber, bir olay olduğunda öfkelenip kızdığımda, mutsuz olduğumda duygularımı satırlara döküyor, ya da bir anım aklıma geldiğinde bunlarla ilgili yaşadıklarım anlatılmak için beni zorluyordu. O zamanlar yazdım ve paylaştım. Arkadaşlarım beğenmeye, teşvik etmeye başladılar.  Nurhan niye bir yerlerde yazmıyorsun;  mesela bir gazetede haftalık köşe yazısı yazsan, bunları herkes okusa fena mı olur, dediler. Haldun TanerGündüz VassafÇetin Altan köşe yazılarıyla geçti gençliğim ben kim köşe yazısı yazmak kim, Güzin abla da olamam, dedim. Yetmedi,  roman ya da öykü yazmayı denesen diye bir başka öneriyle geldiler. Roman, öykü nasıl yazılıyor bilmiyorum ki diye itiraz ettim, ama aklıma da bir çengel atılmış oldu. Fena fikir değil diye düşünmeye başladım, çengel vazifesini hakkıyla yerine getirdi. Okuduğum çeviri kitaplarda yazarların yaratıcı yazarlık dersi verdiği ya da aldıklarını okuduğumu hatırladım. Bizde ders veren kim vardı bilmiyordum. Sipariş verdiğim kitap kolilerinden çıkan Murat Gülsoy’un Baba Oğul ve Kutsal Roman adlı kitabının sayfalarını karıştırırken Yaratıcı Yazarlık Atölyesi verdiğini gördüm. Bak şu Allah’ın işine diye bir ilahi olaya mı bağlarsınız ya da Nurhan evren mesajını duymuş mu dersiniz orasını bilemem ama ben bunu bir rastlantı olarak addediyorum, sonuçta Bümed’i aradım (o zaman ders verdiği yer) ve kayıt oldum. İlk kurmaca öykümü Atölye’de yazdım. Sonra da yazmaya devam ettim. Çok çöpe attım, yazdım sildim, yeniden yazdım. Değişik atölyelere katıldım, çok değerli insanlarla tanıştım (Beliz Güçbilmez, Nalan Barbarosoğlu). Cem Akaş’ın Editörlük Atölyesine de gittim. Dergilere öykü gönderdim reddeden de oldu basan da. Hepsi sağ olsun. altKitap 2015 öykü yarışmasında öyküm seçkiye girdi. Zamanla biriken öyküler beni dürttü. Haydi Nurhan, bir cesaret öykü dosyanı hazırla, dedi. Ben de bu sese kulak verdim. Yaklaşık iki buçuk sene sonra 3 Aralık 2019’da kapımı çalan bir kargo elamanının teslim ettiği İletişim Yayınları’ndan gelen kutudan Maruzatım Var çıktı. Üstünde yazar olarak ismim yazıyordu.

Benim hikâyem bu kadar. Okuduğunuz için teşekkür ederim.
                                                                                                 NURHAN SUERDEM
* Bu metin ilk kez 8 Haziran 2020 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır. 

30 Haziran 2020 Salı

FOTOĞRAFIN HİKÂYESİ:1






Bu fotoğraf bana güç ve cesaret veriyor. Kış bitmiş, bahar gelmiş. Saçlarım uzuyor. Yorgun değilmişim gibi gülüyorum. O ânın içinde değilim belli. Çünkü arkadaşım gelmiş bebeğiyle. Uzaklardan, taa Almanya'dan. Düğününden sonra ilk kez görüyorum. Sarılıyorum. Bebek gülüyor dişsiz ağzıyla, biz de... O, yeni bir başlangıcın eşiğinde. Atlıyor ve başarıyor. Sonra sıra bana da gelecek. 

NotaBene Yazar Soruşturması


NotaBene Yayınları bünyesindeki öykü ve roman yazarlarına pandemi günlerinin nasıl geçtiğine dair birtakım sorular yöneltti. Çektiğimiz videoları İnstagram üzerinden yayınladı. Teknik konularda pek iyi sayılmam. Video çekme ve transfer işi teknik meselelere takıldığı için instagramdan paylaşma imkânı bulamadığım yanıtları buradan paylaşmış olayım. Ev karantinasının daha sıkı olduğu bahar günlerini hayal ederek okumanızı tavsiye ediyorum.



Korona günleri nasıl geçiyor?
Pandemi, hepimizin hayatında köklü değişikliklere yol açtı. Okullar kapandı, sokağa çıkma kısıtlamaları geldi. Kimi sektörler ise neredeyse durma noktasında. Diş hekimliği de onlardan, biri. İlk haftalar, kaygıyı yatıştırıp mesleği güvenli hâle getirmenin yollarını arayarak, araştırarak, yeni olana adapte olmaya çalışarak geçti. Şimdi haftanın iki günü çoğumuzun televizyon ekranlarından bildiği tulumların, N95 maskelerin içinde acil diş hekimliği hizmetini sürdürüyorum. Diğer günlerde ise kızımla beraber arkadaşlarımızın arazisine çektiğimiz karavanda yaşıyorum. Bu sayede günlerim kentte ve kırsalda olmak üzere ikiye ayrıldı. İlkinde pandeminin bireysel ve toplumsal etkilerini, ikincisinde ise doğanın uyanışını izliyorum.
Yazmasaydın deli olur muydun?
Yazma eylemi süresince, kendime virüsün ve günlük kaygıların erişemediği korunaklı bir alan yaratıyor, aynı zamanda küresel ölçekte süregidenin bireysel etkilerini kayıt altına almış oluyorum. Yazmasaydım deli olmazdım belki ama daha kaygılı ve vesveseli olacağım ve tüm bunları unutacağım da kesin.
Kitabın çıktıktan sonra hayatında neler değişti?
İkinci kitapla beraber evde yazar olarak kabul görüyorum sanırım. Yazmaya koyulmak için ev bireylerinin uyumaya geçmesini beklemeden çalışma odama kapanma lüksüne kavuştum. Bu da az şey değil.
Yazarken sana yol gösteren birileri oldu mu, ona buradan el sallamak ister misin?
Başta atölye eğitmenlerim Mario Levi ve Yeşim Cimcoz, ham metinlerin ilk dinleyicisi, ilk okuru olan atölye arkadaşlarım olmak üzere çok sayıda insanın üzerimde emeği var. Öykülerime isim bulmakta zorlandığım zamanlarda metnin içinden tereyağından kıl çeker gibi başlık bulan Ömür, kimi öykülerimin ilk okuru olup yapıcı eleştirileriyle metnin gelişmesine destek veren Sibel, Füsun, Reyhan, Onur, Gaye ve Sakine iyi ki varsınız. Teşekkür ederim. 

Çalışma masan var mı? Gösterebilir misin?
Evet, bir çalışma odam ve masam var. İlk kitabı gece herkes uyuduktan sonra, yemek masasının bir köşesinde, ikinci kitabı ise kızımı okula bıraktıktan sonra kordonun kafelerinde, çay bahçelerinde yazdım. Bu günlerde daha çok karavanın önündeki bu küçük masada yazıyorum. Mekân konusunda pek kaprisli değilim. Doğrudan müdahale gelmediği sürece, her yerde, her koşulda yazabilirim.
Eleştiri nerede yaşıyor biliyor musun, hiç yolda karşılaştın mı?
İyi bir yazarın elinden çıkan her deneme ve kuram kitabı, yazarı yaşamıyor dahi olsa, çağını aşan bir anlayış ve kavrayışla, yazmaya ve yazılı metinlere dair kayda değer bir eleştiri sunuyor. Eleştiri kütüphanelerde, kitap kapaklarının altında, kimi dergi köşelerinde, kendi özelimde ise dost sohbetlerinde, mektuplarında yaşıyor.
Eleştirmek isteseydin, Türkiye edebiyatında neyi eleştirirdin?
Toplumsal bir gerçeği, bir gazete ya da televizyon haberi gibi aktaran, bir anda tüketilen ve daha fazlasını vaat etmeyen metinlere ve yazarlara fazladan paye verildiğini görüyorum. Oysa edebiyatta önemli olan neyi anlattığın değil, nasıl anlattığın. Sözün özü, metnin niyetinin, yazarın tarafının, içeriğin önüne geçmesine, yazarın yakasına “meselesi olan yazar” rozeti takılmasına itirazım var.
Şu an ne okuyorsun?       
Sevinç Sayan Özer’in İmge Kitabevi’nden çıkan Çağdaş Kısa Öykü Sanatı ve Politikaları adlı kitabını okuyorum. Sevinç Hanım, Kadın Çalışmaları, Mit Araştırmaları, Karşılaştırmalı Edebiyat, Edebiyat Kültür ve Politika konularında çalışan bir akademisyen. Dergilerde okuduğum, sunumlarda dinlediğim, her defasında ufkumu açan birikimlerini, deneyimlerini bu kapağın altında toplamış. Severek, öğrenerek, altını çize çize okuyorum.
Notabene’yi birkaç cümle ya da sözcükle tanımlamak ister misin?
Notabene, genç, dinamik, öyküye ve yeni yazarlara kapısı açık, verilen sözlerin tutulduğu bir yayınevi. Bünyesinde çalıştığı yazarların özgünlüğünü koruyan, onları tırpanlamayan, güven veren, özgür hissettiren, kaleminin uçuş uçuş olabilmesine izin veren dünyalar tatlısı bir de kadın var, Sibel Öz. Dolayısıyla bence Notabene ismiyle müsemma, buraya dikkat dedirten bir butik yayınevi.

29 Haziran 2020 Pazartesi

FRAGMAN


Nicelik, niteliği doğurur, derler.
Doğrudur, hemen her konuda olduğu gibi edebiyatta da nicelik niteliği beraberinde getirir. Ne kadar çok okursanız, o kadar iyi bir okur hâline gelirsiniz.  Yeterince yazarsanız, içlerinden biri gelişir, büyür ve içinize sinen bir verime dönüşür. İnanırım, bu sözün doğruluğuna. Ve fakat okurluk söz konusu olduğunda, bir kitaptan diğerine peşinden atlı koşturuyor gibi geçmek, üzerinde düşünmeden, sindirmeden, dünyası içinde kaybolmadan bir yenisinin içinde kaybolmak yerine öykü öykü ilerlemek, durmak, düşünmek, anlamak için, sana değen yerleri bulmak için, daha iyi yazmak için, yazı masasına geçmeye kışkırtılmak için duraksamak, ağırdan almak da yeğdir. Bazen hiçbir şey yapmadığını, “yeterince” eyleme geçmediğini düşündürtse dahi iyidir.
O yüzden haftada, ayda, yılda kaç kitap okuduğumu, kitaplıkta kaç okunmamış kitap bıraktığımı, hangi yenileri sıralayacağımı düşünmeyi bir kenara bırakıyor, kayıt altına alma, kendim için not tutma arzumun peşinden klavyenin başına geçiyorum, bu konuda da hayal ettiğimin, umduğumun gerisinde kaldığımı bilerek.
Kısa kısa bu aralar okuduğum kitaplar hakkında fragmantal yazılara bakmak isteyenler beri gelsin:

Çocuklar İçin Yazmak
Fatih Erdoğan bu kez çocuklar için yazmaya niyet eden yetişkinlere sesleniyor. İçinizde uyanan ilk yazma kıpırtılarına kulak vermekten, ilk verimlere, yayımlanmaya ve sonrasına uzanan yolu sohbet eder gibi kaleme almış. Yalın, samimi dil, işlevsel tavsiyeler… Çocuklar İçin Yazmak Atölyesi evime gelsin diyenlere öneriyorum.
Künye
Yazar Fatih Erdoğan
Binbir Kitap
Deneme

Bir Kalem Kuş Olmuş
Bir Kalem Kuş Olmuş, Serkan Gezmen'in ilk öykü kitabı. NotaBene Yayınları'ndan çıkan kitap iki bölümden oluşuyor: Nihayetsiz Öyküler ve Soğukmuş. İnce bir kitap, 65 sayfa. Dil yalın, sade, bir o kadar da yoğun. Betimlemeden yana zengin bir anlatım tutumunu benimsemiş, Gezmen. Realistler gibi bire bir mekânı anlatmak, tanımlamak, öykü kahramanlarıyla ilişkisini kurmaktan ibaret bir tür fotoğraflama, belgeleme değil, yaptığı. Daha ziyade mekândan seçtiği nesneleri, öykü kişilerinin durumlarını ya da eylemlerini niteleyerek anlatıyı zenginleştirmeyi tercih etmiş. Virginia Woolf'un “Şiir olmayan bir şey niçin edebiyata girsin?” sorusunu hatırlatan, dilin gücüne yaslanan, ifadeyi iletmenin estetik yollarını arayan  çağdaş öyküler, bunlar. Anlam arayışı yerine dilin kullanım olanaklarına bakmaktan hoşlanan kısa öykü severlere öneriyorum.
Künye                                                                                                                                   
Yazar Serkan Gezmen
NotaBene Yayınları
Öykü

Yeni Öğretmen
Deniz’in tavsiyesi üzerine okudum. Yeni Öğretmen Dadı McPhee’yi andırıyor biraz. İhtiyacınız var ama istemiyorsanız geliyor, ihtiyacınız yok ama istiyorsanız gidiyor. Bu kitaptan bana kalanlar:
İçinde oyun ve eğlence varsa çocuklar öğrenmeye çok daha açıktır. Merak öğrenmenin ateşleyicisidir. Sevgi, korkudan çok daha iyi bir yol göstericidir. Ve fırsat tanındığında çocuklar kafa kafaya verip sorun çözme becerilerini geliştirirler.
Kitabın bir de ekürisi var: Gizemli Kütüphaneci
Yeni Öğretmen’e atıfta bulunan yerleri anlayabilmek için onun ardından okunması tavsiye edilir.
Künye
Yazar Dominique Demers
Resimleyen Tony Ross
Çeviri İpek Şoran
Can Çocuk
Roman

Dişlerimin Hikâyesi
Övgüyle bahsedildiği için aldığım okumayı ise hep ertelediğim bir kitap. Otoban lakaplı bir müzayedecinin dişlerinin otobiyografisi. Matruka gibi doğurgan, iç içe…
Otoban güvenilmez bir anlatıcı bana kalırsa. Onu unutulmaz kılan ise yaşamayı ve oyunu her zaman ciddiye alması ve asla pes etmemesi.
Künye:
Yazar Valeria Luiselli
Çeviri Seda Ersavcı
Siren Kitap
Roman

Leziz Kadavralar
Dişlerimin Hikâyesi bitince sıraya giren iki Seda Ersavcı çevirisinden ilki. Çok rahatsız edici. Okurken başını çevirmek, görmemek istiyor insan. “Ölümcül bir virüs nedeniyle hayvanlar besin zincirindeki yerini yitirir ve boşluğu besilik insanlar alırsa ne olurdu?” sorusuna yanıt arayan acımasız, sorgulatan bir distopya.
Künye:
Yazar Augustina Bazterrica
Çeviri Seda Ersavcı
Çınar Yayınları
Roman


26 Haziran 2020 Cuma

Nasıl Yazar Oldular? (48)

Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun. 




“Bu hikaye ne zaman basılacak?”
Herhangi bir şeyi nasıl “olduğumu” derli toplu anlatma becerim yok maalesef. Hayatın içinde lineer, askeri nizamla, adım adım ilerlememiş bir şeyi, ben nasıl öyle olmuş gibi anlatır da size yalan söylerim? Şuraya birkaç bölük pörçük, sisli puslu anı kırıntısı bırakayım ki, iyi okur her zaman yaptığı gibi işine geleni, ihtiyacı olanı, ona keyif vereni alıp, kendi yolunda ilerlesin.
Seksenlerin başında Bakırköy’de iki katlı, cumbalı, pembe bir ev. Sonsuzluk kadar uzun yaz günleri. Beyaz kapısı her daim kapalı bir çalışma odası. Kapının ardından gelen daktilo sesleri. Sadece babamın yapabildiği, benim aklımın ve gücümün yetemeyeceği sihirli bir eylem olarak yazmak. Kapıya hayranlık ve korkuyla bakan, açıp da içeri girmeye cesaret edemeyen bacak kadar ben. Rahatsız etmekten korktuğum babam değildi, onunla aynı odada olan, kitaplıktan bilgece bakarak yazılanlara eşlik eden Soljenitsin’i, Yaşar Kemal’i, Hemingway’i kızdırmaktan korkardım. Hiçbirini tanımıyordum ama adları önemli insanların isimlerine benziyordu.
Ortaokuldayım, kız lisesinde okuyorum. İngiliz edebiyatı hocamıza sınıfın yarısıyla beraber ben de aşığım. Gözlüklü, çelimsiz bir kızım, kısa etekli, bronz bacaklı güzelim kızların arasında kaybolduğumu düşünüyorum. Hocanın perçemli sarı saçları, masmavi gözleri var, çok güzel gülüyor, genç kızlar üzerindeki etkisinin fazlasıyla farkında bir yarı İngiliz yarı İrlandalı. Ödev olarak bir hikaye yazmamızı istiyor. Yıllar sonra çocukluğunun geçtiği kasabaya dönen genç bir kadını anlatıyorum, annesiyle yıllarca harp etmiş, içi, ruhu hâlâ bezden bir bebek. Yazarken hisleniyorum, ağlıyorum, kendi yarattığım kıza kendi ettiklerim için üzülüyorum. Ödevim tam not alıyor, üzerinde kocaman “bu hikaye ne zaman basılacak?” diye yazıyor. Heyecanlanıyorum. Yazdığım bir şey bir gün gerçekten basılabilir mi acaba? Basılırsa, o da bana aşık olur mu? Hikayelerim basılırsa, bu haberi o anda nerede olursa olsun, onunla paylaşacağıma dair çocukça bir söz veriyorum kendime. Mezun oluyorum, o İngiltere’ye dönüyor. İlk hikayem basıldığında, erken yaşta çoktan göçüp gitmiş bu dünyadan.
Yirmili yaşlarımın başındayım, tiyatro metni okumayı çok seviyorum. Tennessee Williams, Eugene O’Neill, Samuel Beckett yakın dostlarım. Kızgın damdaki kediyim, hain kurttan korkmuyorum. Israrla tiyatro metni yazmak istiyorum. Göztepe’de Müjdat Gezen’in köşkünden içeri giriyorum ve derdimi anlatıyorum. Bunun kursu, yolu yordamı var mı, biri elimden tutar mı? Yazanlar için bir şey yapamıyoruz ama oynamak isterseniz oyunculuk kursumuz var diyorlar. O da olur diyorum. Artık gözlük takmıyorum, çelimsiz değilim, sahnede olmayı seviyorum. Kursun sonunda hocam “sahnede parlıyorsun, sakın bu işleri bırakma” diyor, bırakıyorum, bana öyle geliyor ki yazarken daha parlak alevim.
Notos’a ve birkaç dergiye daha öykü göndermeye başlıyorum. Çoğundan aylarca ses çıkmıyor. Notos sonunda bir tanesini, arka sayfalarındaki editörün değerlendirmesi köşesine lâyık buluyor. Ümit var ama daha çok çalışmalısın anlamı çıkıyor editörün kaleminden. Hırslanıyorum. Bir sonraki sayısı için açtığı “şu resme öykü yazar mısınız?” yarışmasına katılıyorum. Evet, şu resme öykü yazarım. Resme, sese, kokuya, bir düşüncenin en küçük kırıntısına öykü yazabilirim ben. Kazanıyorum, sonraki sayıda yayınlanıyor. Peşinden Varlık ve Sözcükler geliyor.
Bahçemdeki cevize kurduğum derme çatma salıncakta sallanırken aklıma bir öykü düşüyor, yazıyorum, Sarnıç Öykü’ye gönderiyorum. Neslihan Önderoğlu öyküyü çok sevdiğini, beni tanımak istediğini söylüyor, kanatlarım var artık. Salıncak yayınlanıyor, dosyama da ekliyorum, ilk öykü kitabımda yer alıyor, yazmaya ve sallanmaya devam ediyorum. Dergide yayınlanan ilk öykümle, ilk kitap arasında on sene var. Ne meşakkatliymiş bu yol ve ben aslında ne sabırlıymışım. Kitabı basmaya karar verdik sözleriyle beraber hiçbirinin önemi kalmıyor. On yılın, sessizlikten taş kesilen dergilerin, editörlerin, yayınevlerinin önemi kalmıyor.
Malumun ilamı olanları tekrar edip bu satırları okuyanın aklını küçümsemek istemem. Elbette okumadan olmuyor. Elbette birikime bir tutam peygamber sabrını, eleştiri karşısında yılmayacak ama yeri geldiğinde bildiğinden şaşmayacak pır pır yüreği, sözcüklere, ustalara duyulan tutkuyu, saygıyı eklemeden olmuyor. Uzun bir yolculuk bu. Şevki, merakı ve çalışma azmini kaybetmemek lâzım. En çok da “oldum” dersen olmuyor. Üçüncü kitaptan sonra dördüncünün hazırlıkları içindeyim, aklımda, kalemimde çoktan beşinci ve altıncının tohumları ekili. Her daim, okurda uyandırmak istediğim o eşsiz duygunun, benden başkasının benim gibi söyleyemeyeceği o ifadenin ve henüz doğurmadığım, tuhaf ama çok seveceğim karakterlerimin peşindeyim…
                                                                                                       Ayça Erkol 
* Bu yazı ilk kez 4 Haziran 2020 tarihinde Parşömen Fanzin'de yayımlanmıştır. 

16 Haziran 2020 Salı

Ernest Hemingway ile Yazmak Üzerine


6.45 Yayınları'ndan çıkan Yazmak Üzerine Ernest Hemingway'in mektuplarından, romanlarından, konuşmalarından, basılmış ve basılmamış tüm metinlerinde yer alan yazmak ve yazarlık kavramı üzerine düşüncelerini bir araya getiren bir kitap. Yazarlık nedir, yazarın özellikleri, yazmanın eziyeti ve hazzı, ne hakkında yazmalı, yazarlara tavsiyeler, çalışma alışkanlıkları, karakterler, öyküye neyi koymayacağını bilmek, müstehcenlik, başlıklar, diğer yazarlar, siyaset, yazarın yaşamı gibi başlıklar altında toplanan kitapta doğrudan söyleşilerden alınmış soru ve cevapları derledim. İyi okumalar... 



Bir yazar için küçük yaşta en iyi alıştırma nedir?
Mutsuz bir çocukluk.

Yazar olmaya karar verdiğiniz net bir an hatırlayabiliyor musunuz?
Hayır, kendimi bildim bileli yazar olmak istedim.

Yazarlığınızın kendisinin başlı başına bir amaç olarak yapmaya değer buluyor musunuz?
Ah, evet. Tamamen. Zaten başka hoş bir yanı yok.

Bir yazar kendini nasıl eğitebilir?
Önünde olup biteni izle. Balığa gittik diyelim, herkesin tam olarak ne yaptığını gör. Balığın zıplaması seni keyiflendiriyorsa bu duyguyu uyandıran eylemi net olarak bulana dek hafızanı tara. Oltanın sudan yükselişi mi, misinanın üzerindeki damlalar düşene kadar bir keman teli gibi gerilmesi mi, yoksa suya vurması ve zıpladığında sıçrattığı sular mı? Etraftaki sesleri ve söylenenleri hatırla. Sende duygu uyandıran şeyi, heyecan yaratan eylemi bul. Sonra bunu net olarak okuyucunun da anlayabileceği ve seninle aynı şekilde hissedebileceği şekilde yaz. Bu dört dörtlük bir egzersizdir.

Genç yazarlara gazetede çalışmayı önerir misiniz? Kansas City Star’daki eğitiminizin size ne kadar yardımı dokundu?
Star’da basit, açıklayıcı cümlelerle yazmayı öğrenmek zorundaydık. Bunun herkese faydası vardır. Gazetede çalışmanın bir yazara kesinlikle zararı olmaz; hatta zamanında bırakmayı becerebilirse faydası dokunur.

Öykülerinizin sonunda ne olacağını bilerek mi yazıyorsunuz?
Neredeyse hiçbir zaman. Uydurmaya başlıyorum ve yazarken ne olacaksa olmasına izin veriyorum.

Bir yazar günde ne kadar yazmalı?
Durmak için en iyi zaman kitabın en rahat ilerlediği ve sırada ne yazacağını bildiğin zamandır. Her gün bunu yaparsan asla tıkanmayacağın bir kitap yazarsın. Sana söyleyebileceğim en değerli şey bu, unutmamaya çalış.
Rahatça yazabiliyorken bırak ve ertesi gün başına tekrar oturana kadar hiç düşünme ve endişelenme. Böylece bilinçaltın sürekli olarak bu konu üzerinde çalışacaktır. Eğer bilinçli olarak düşünür ve tasalanırsan fikri öldürürsün ve beynin daha çalışmaya başlamadan yorulmuş olur. Bir roman yazmaya başladığında ertesi gün ne yazacağın hakkında endişelenmek kaçınılmaz olandan korkmaya benzer. Her halükarda devam etmek mecburiyetindesin. Yani korkunun ecele faydası yok. Roman yazabilmek için bunu öğrenmek zorundasın. İşin en zor kısmı romanı bitirmektir.

Endişelenmemek nasıl öğrenilir?
Düşünmeyerek. Düşünmeye başladığın anda kendini durdur. Başka şeyler düşün. Bunu öğrenmen şart.

Yazarken hiç o dönemde okuduğunuz şeylerden etkilendiğiniz oluyor mu?
Joyce’un Ulysses’inden beri hayır. O da direkt bir etki değildi. Ancak o zamanlar bildiğimiz kelimeler bize yasaklanmışken, tek bir sözcük için savaş vermemiz gerekiyorken Joyce’un kitabının yarattığı etki her şeyi değiştirdi ve zincirlerimizi kırmamızı sağladı.

Bir yazar nasıl kitaplar okumalı?  Hangi kitaplar olmazsa olmaz?
Neleri alt etmesi gerektiğini bilmek için her şeyi okumuş olmalıdır. Neyin mümkün olduğundan bahsetmiyorum. Ne yapması gerektiğinden bahsediyorum. Tabii ki okuyamaz her şeyi.
Tolstoy’dan Savaş ve Barış ve Anna Karenina, Yüzbaşı Marryat'dan Midshipman Easy, Frank Mildway ve Peter Simple, Flaubert'ten Madame Bovary ve Duygusal Eğitim, Thomas Mann'dan Buddenbrooklar, Joyce'tan Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ve Ulyses, Fielding'ten Tom Jones ve Joseph Andrews, Stendhal'den Kırmızı ve Siyah ile Parma Manastırı, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'i ve herhangi diğer iki kitabı, Mark Twain'den Hucklebery Finn'in Maceraları, Stephen Crane'den The Open Boat ve The Blue Hotel, George Moore'dan Hail and Farewell, Yeat'ten Autobiyographies, De Maupassant'dan, Kipling'ten, Turgenyev'den ne varsa, W.H. Hudson'dan Far Away and Long Ago, Henry James'in başta Madame de Mauves, Yürek Burgusu, Bir Kadının Portresi ve The American olmak üzere kısa öyküleri...  



14 Haziran 2020 Pazar

Kendisiymiş Gibi Parşömen Fanzin'de

Onur Çalı, "Ama yüzyılımız hamdı delice idi" başlıklı 137. Dünlük'te Kendisiymiş Gibi'ye değinmiş.

Tuğba Gürbüz’ün ilk kitabı 2015’te yayımlanmıştı: Lodos Çarpması. Şimdi, aradan beş yıl geçtikten sonra ikinci öykü kitabı geldi: Kendisiymiş Gibi.
Kendisiymiş Gibi’de yer alan öykülerin kahir ekseriyetini okumuştum (yazmanın faydalarından biri daha: yazar arkadaşlarınızın kitaplarını herkesten önce okuyabilirsiniz) ama şimdi kitaplaşmış haliyle bir kez daha okudum. Üstelik yazar acele etmeyip öykülerini beş yılda demlendirdiğine göre, ben de yavaş yavaş okudum. Bir öykü okuyup ara verdim, sonra bir öykü daha ve bir ara…
İkinci kitap, ilkinden de önemlidir bir yazar için. İlk kitapta yakaladığını sürdürebilecek midir? Dahası ve iyisi, kendi çıtasını bir üste çıkarabilecek midir? Bu bazen olmaz, ikinci kitap ilk kitabın gerisinde kalır. Nedir, Tuğba Gürbüz Kendisiymiş Gibi’de kendi öykücülüğünü birkaç adım ilerletmiş. Öyle ki ilk kitabını da okumuş olan bizler, artık Tuğba Gürbüz’ün öykü dünyasına iyice aşinayızdır. Nedir, biçimsel olarak bir yenilik de var. Öyküler daha kısa. Tabii öykünün sayfa sayısı ölçüt değildir ama her biri olması gerektiği kadar uzun. Daha fazla değil. Daha önemlisi ise, ilk kitapta daha fazla göze çarpan anlatıcının iç konuşmaları çok çok azalmış Kendisiymiş Gibi’de. Kitabın arkasındaki şu cümle belki bunu vurgulamak niyetiyle yazılmış ama Tuğba Gürbüz’ün öykülerini anlatmada eksik kaldığını ya da düpedüz hatalı olduğunu düşünüyorum:
Tuğba Gürbüz pek de duygusal olmayan bir dille yazıyor Batı’yı, çünkü bu evrende duygular da “kendisiymiş gibi”.
Kendisiymiş Gibi’de kısa öykünün hakkını veren, iyi yazılmış, çalışılmış, durmuş dinlenmiş ve Batı’yı filan değil, insanı anlatan çok iyi öyküler var. Kısa öykü sevenlere duyrulur.

7 Haziran 2020 Pazar

Kalem kâğıtla buluştuğunda...

Tetikleyici olarak "Neden yazıyorum?", "Kim için, ne için yazıyorum?" sorularına yanıt aramak, bir ya da birkaç kelime grubu ile altı dakika boyunca hiç durmadan yazmak Sanal Yazıevi paketlerinde sıkça karşıma çıkan alıştırmalardan. İçinde bulunduğumuz ayın "Yaratıcılığa Davet" isimli paketinde yer alan tetikleyici cümlelerden biri ise şu: "Kalem kâğıtla buluştuğunda"
İşte, hız kesmeden, kendimi yazının içine attığım ve anlam bozukluğunu gideren düzeltmeler hariç değiştirmediğim 6 dakika yazım:


Kalem kağıtla buluştuğunda kalemin nereye varacağını kimse bilmez. Zihnin gerisine, gölgeye atılanlar, sotada sabırla bekleyenler beliriverir. Daha önce bir araya gelmemiş kelimeler kendiliğinden, çabasız el ele tutuşur, kimi güçlü, kimi gevşek bu bağı bozmak, bir araya gelme arzularına itiraz etmek gelmez içimizden çünkü orası kaşını, gözünü kaldırsan tüm büyünün bozulacağı tekinsiz bir yerdir. Aman yanlış anlaşılmasın, korkutucu, gizemli ya da yalnızca kırklara karışmış yazarların içine girdiği bir seçkinler kulübü değil sözünü ettiğim.  Açıklamaya, izaha gelmeyen, mantık aramadığın, analitik düşünceyle bir arada tutmaya çalışırsan cümle alem bir araya gelse ilerletemeyeceğini bildiğin büyülü müyülü tatlı bir yer. Oraya demir atmak, oradan yazmak, en çok bir çocuğun oyun oynamasına benziyor. Kendini oyuna ve içinde bulunduğu âna kaptıran, mış gibi yaparken yaratıcılığının ipini salan çocuğa, soru sorduğumuzda, renkleri, figürleri farklı dizmesi vb komutlar verdiğimizde, yeni benzersiz bir çerçeve sunma teklifi sunduğumuzda, çocuk artık izlendiğini hisseder, oyundan çıkar, halının üzerinde aynı bildik hareketleri yinelemeye başlar. Yazarın hâli de farksızdır, o yüzden sık sık "yitirdiğim oyun alanıma dönmek" diye tariflerim bloğa yazmayı. Yazar, kendini de atlatarak içinden atmalıdır kelimeleri. Yetişkin gözlerden uzakta yaratıcılığının ipini salan, saldıkça gökyüzüne yükselen bir uçurtma misali, ayakları yere basmadan, durmadan, düşünmeden yalnızca yazmalıdır kalem kâğıtla buluştuğunda. Geri dönmek, yeniden dizmek, eklemek için bol bol vakti olacaktır nasılsa.


4 Haziran 2020 Perşembe

Şefkatli Ebeveyn Günlükleri: 28

Bilmek isteyen yola çıkar. 
Şefkatli Anne Günlükleri'ni yazmak, ebeveynlik amaçlarımı, önceliklerimi belirlememe, düşüncelerimin ve eylemlerimin farkına varmamı sağlıyordu. Sura Hart alıntıları bitince, sanki ters yönde yürümeye başlamışım gibi bir düşünce gelip çöreklendi içime. Yeniden konu üzerine düşünmek, yazı yoluyla düşüncelerimi tasnif etmek, eylemlerimin farkına varmak istedim. İşbu sebeple www.nonviolentcommunication.com sitesinde ücretsiz yayımlanan haftalık ipuçlarının rehberliğinde yeni bir günlüğe başlıyorum.
İpuçlarının çevirisi bana ait.

Şefkatli Ebeveyn İpuçları
Başkalarının duygu ve ihtiyaçlarına daha çok odaklandıkça, yargıların gitmesine izin vermek kolaylaşacaktır.
Bir çocukla anlaşmazlığa düştüğünüzde, yargıların ve kötü düşüncelerin gitmesinin ne kadar sürdüğüne bakın.
Öğrenmeyi sürdürün ve evinizi daha iyisi için dönüştürün.

Ben ne düşünüyorum? 
Şiddetsiz iletişim bana birtakım insanlara karşı duyduğum gıcık olma hâlinin ardına bakmayı öğretti. Orada aslında kendimle ilgili bulduğum giderilmemiş ihtiyaçları fark etmek, duyguları tanımak, beni değiştirdi. Dikkatimi ve ilgimi gıcık olduğum kişiden kendime taşımayı öğretti. O kişi artık yalnızca bir durumu fark etmeye yönelik bir anahtar hâline geldi ve önemini yitirdi. Diyeceğim o ki, bırakın başkalarının duygu ve ihtiyaçlarına odaklanmayı, yalnızca kendimizinkilere bakmak, onları fark etmek ve dile getirmek bile inanılmaz fark yaratıyor.

Deniz'le nasıl paylaşıyorum? 
Konuya bu kadar kafa yorduğum halde, çoğu zaman kendimi Deniz'in duygularından sorumlu hissediyorum. Onları hissetmesi için alan tutmak değil bahsettiğim. Onları düzeltmek üzere harekete geçen olmaya çalışıyorum. İyi günümdeysem sorun yok. Ne yaptığımı fark edip konumlanıyorum. Olayların ve düşüncelerin içinden duygularını çekip almaya, ihtiyaçlarını tespit etmeye çalışıyorum. Rahatsız edici ve yapay bir dilden uzak, sevgiyle, şefkatle bunları söze döküyorum. Konuşmaya hazırsa, tahimnlerimi doğruluyor ya da yanlışlıyor. Ve üzerine konuşuyoruz. Bazen her şeyi anlıyor ama yine de üzgün olmayı, surat asmayı sürdürebiliyor. Durmakta en zorlandığım yer işte burası. Çatışmanın kendisinden, onunla konuşma çabalarından daha zor olan yer burası. Şimdi yazarken bu küçük ayrımı anlamaya ve kabul etmeye niyet ediyorum. Her türlü hayal kırıklığı bir yas, aslında, büyüğü var, küçüğü var ve çocuğun onun içinde ne kadar kalması gerekiyorsa o kadar kalmaya hakkı var.

Deniz'in geri bildirimi ne? 
Bazen üzüldüğünde, kendini hırpaladığında doğru bir rehberlikle karşı tarafın davranışının ya da sözünün arkasına bakabiliyor ve kavrayabiliyor. Hep söylüyorum, yine söyleyeceğim. Duygu ve ihtiyaçlarını tespit etmek konusunda benden çok daha becerikli. Bununla beraber indiği kuyunun  içinde dilediği kadar kalmak, kendi hızında, kendini hazır hissettiğinde çıkmak istiyor.

Sonrasıyla ilgili ne düşünüyorum? 
Bazen tüm bunlara daha o doğmadan kafa yormaya, öğrenmeye başlasaydım diyordum çünkü bilmek ve etmek farklı. Etmek, bilmeye göre daha zor ve çok tekrar istiyor. Nörobilimcilerin iddiası, farkındalık geliştirirerek, eylemlerimizi, dilimizi, düşüncelerimizi değiştirerek beynimize format atabileceğimiz yönünde. Başarabilmem için kendi duygularımın regülasyonunu sağlamam, tabiri caizse uzaktan kumandamı başkalarının eline vermemem gerekiyor. İşte üzerinde çalışılacak, düşünülecek kocaman bir başlık.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum? 
Masal başı tekerlemesi gibiyim. Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim, bir de baktım ki, bir arpa boyu yol gitmişim. Alınan mesafeye burun kıvırmaktansa, o bir arpa boyu yolu alma kararlılığını takdir etmeyi tercih ediyorum.


Eski günlüklere buradan ulaşabilirsiniz



31 Mayıs 2020 Pazar

Margaret Atwood'un Uçağı

Rüya bu ya, Margaret Atwood'un çift kişilik Cessna tipi uçağı bu taraflara düşmüş. Öyle kanlı, ölümlü bir kaza değil. Bir amaçla buralara uçurmuşlar, bayırın tepesine park etmişler o da önünden takoz çekilmiş el arabası misali ağır usul yokuş aşağı inmiş ve kordonda bir yerde sıkışmış, kalmış. Büyük haber! Atlıyorum bisiklete, gidiyorum. Whatsapp grupları ne güne duruyor. Haberler salınıyor, alkışlar, yorumlar, heyecanlar gırla gidiyor. Geleceğini söyleyenler de var. Bisikleti sağlam bir yere park edip olay mahaline gideceğim gitmesine ama orada arkadaşlara rastlıyorum. Park etme meselesi uzuyor. Bisikleti gövdesinden kaldırım kenarındaki parmaklıklara bağlayacağım, kısaca selam verip nereye gideceğimi söyleyeceğim ve uzaklaşacağım, kendimden emin ve kararlı. Ama öyle olmuyor. Bir absürt mini gösteriye dönüyor bisiklet bağlama işi. Hollanda işi kemerli bir köprü düşünün, altından sular akıyor, deniz gibi desem değil, nehir gibi yeşil, bulanık bir su, epey de mesafe var. Arkadaşım kaldırımın iç kısmına bisikleti bağlarsam yolu yayalar için daraltacağımı söylüyor ve kendisi tutmaya talip oluyor. Hop diye atlıyor parmaklıkların gerisine. Altından akan suya ve derinliğe aldırmadan orada bulduğu incecik denizlik misali betona basıyor ve bir bisiklet tutucusu edasıyla kollarını uzatıyor ve bisikleti kavrıyor. Kendi hâlini hiç sormayın. İki büklüm vaziyette. İşin anlamsızlığı bir yana bastığı yer o denli dar ki, orada uzun süre yorulmadan kalması mümkün değil. Ya vazgeçecek, bisikleti bırakacak, bir atlayışta parmaklıkları aşacak ya da kolları, bacakları o daracık yerde durmaktan, basmaktan ve kavramaktan yorgun düşecek ve aşağıya, sulara doğru sırt üstü gidecek. O kararlı. İlle parmaklıkların gerisinde duracak ve tutacak. İyi ya diyorum. Seni de parmaklıklara bağlayalım o zaman. Başlıyorum onu parmaklıklara bağlamaya. Bir zaman sonra bu işin saçmalığı, tuhaflığı düşüyor aklıma. Bizi çözmek istediğimiz sorundan uzaklaştırmayan, nafile bir çaba en nihayetinde. Arkadaşımın çabası içten ve gönülden ama mevcut sorunu aşmaya yetmiyor işte, onca çabasına, yorgunluğuna rağmen sorunu olduğu gibi koruyor. Bu saçmalığa bir son verip elimi uzatıyor, bulunduğu yerden çıkmasına yardım ediyorum. Bisikletten kurtuluyor ve Margaret Atwood'un uçağını görmek üzere koşuyorum. Koşuyorum koşmasına ama tek gördüğüm daracık yerde manevra yapan bir otobüs. Kalabalık dağılmaya yüz tutmuş. Anlıyorum uçak çoktan çekilmiş, büyük gösteri kaçmış ama içimdeki umut da canlı. Otobüs bir çekilsin göreceğim uçağı. O denli inanıyorum. Otobüs dönüyor, uçağın sıkıştığı yerde koca bir boşluk. Başımı yeniden otobüse çeviriyorum. Arka pencerelerden birinde yaşlıca, aydınlık yüzlü bir kadının gülümseyerek dışarı baktığını görüyorum. Aa Margaret Atwood değil mi, o? El sallıyorum. O da bana sallıyor. El salladıkça cildi gençleşiyor, saçları siyahlaşıyor. Atwood değil belki de, aman kimin umurunda diye geçiyorum içimden. Bir kere daha sarılıyorum gerçeğime: Margaret Atwood bana el salladı. Ellerimi cebime koyup dağılmaya yüz tutmuş kalabalığın içine giriyorum, tanıdık yüzler bulmaya ve konuşmaya. O an, rüyanın içinde, asıl arzu ettiğimi yitirdiğim dakikalarda ona kavuşsam bulacağımdan çok daha güçlü bir duygu içinde buluyorum kendimi. 
Pişmanlık dolu bir rüya değil, bu. Daha çok nasıl desem, küçük bir aydınlanma ânı. Söze döküldüğünde her rüya eksiktir ve fakat buluşumu kıssadan hisse niyetine sizinle de paylaşayım istiyorum.
"Asıl amacınıza, niyetinize uzanan yolda, hevesinizi, heyecanınızı donanmış yürüyorsanız, hele de yola vaktinde çıktıysanız, önünüze çıkan her yardım teklifini kabul etmeyin. Bu istenmeyen, beklenmedik teklif hele hiç de hesapta olmayan zorluklar çıkarıyor, sizi asıl hedefinizden uzaklaştırıyor ise, nazikçe teşekkür edin ve yola devam edin. Yol sizin, kazanç da, kayıp da... 




30 Mayıs 2020 Cumartesi

KORONA GÜNLÜKLERİ 3

Mart ve nisan aylarında birer korona günlüğü yazmışım. Eh yeni normal kapıda olduğuna göre, bu da üçüncüsü olsun ve mayıs ayına da bir iz bırakmış olayım.
                                                                                     
Şimdi ve burada
Mutfakta yemek hazırlıkları sürüyor. Deniz mahsüllerini pişirme işini ev ahalisinin üzerine yıktım. Yeni tarifler deneme konusunda benden daha hevesli olduklarına göre bu, onların işi olmalı. Hem benim ay sonuna kadar yazılacak iki blog yazım var. Baştan ilan ettim. Salata ve masa kurma işine talibim diye. Niyetim onlar yemeği pişirdikten sonra hızla salatayı yapmak ve masayı kurmaktı, on dakikamı almazdı nihayetinde. Ve fakat onlar çalışırken benim oturmam, elimdeki telefondan sosyal medya hesabıma bakmam, hele de yazmam, ne bileyim ben, küfür gibi geliyor hâlâ. (Demek ki iki kitap yetmiyormuş, yazarlığın gerçek bir iş olduğunu göstermeye, yazmaya ayırdığım mesainin işten kaçmak değil, başlı başına bir iş olduğuna inandırmaya. Oysa yayıevinin pandemi günlerimi nasıl geçirdiğime dair yönelttiği sorularda, kendimden emin, ikinci kitaptan sonra evde yazar olarak kabul edilmeye başladım sanırım, demiştim.) Salata yapma ve masa kurma işi ertelenemezmiş, öyle dediler. Hemen şimdi! Boyun eğmek huyum değil ama ha önü, ha arkası ne fark eder, dedim, uzatmadım. Mutfağa girdim. Amacım bunun on dakikayı aşmayacağını, abartmaya gerek olmadığını ispat etmek ya, kurdum saati. Tam on dakika. Önceden yıkanmış kurumuş salata malzemelerini ve kesme tahtasını koydum tezgâha. Kestirmeden yapıp çıkacağım. Başka zaman olsa ağırdan alabilir, işlenirken laflayabilirim. Hem Deniz de seviyor, birlikte iş yapmayı, sohbet etmeyi, planlar yapıp hayaller kurmayı ama işte pandemi var, hep evdeyiz, hep birlikte, okul yok, kurs yok, anneanneye gitmek yok, mesai neredeyse yok, her ne yapacaksam birlikte olduğumuz zamanın içinden çekip çıkartmam gerekiyor. Bunun için de utanç duyacak değilim ya. Kronometre işliyor, ellerim çalışmalı, zihnim değil. Salata kâsesini önüme alıyorum ve başlıyorum. Doğra, sosla, karıştır. Silk, ser, kur. Kirlileri diz. On dakikada işlem tamam. Üzerine su siparişini ver ve kurul masana. Yeniden oynat tuşuna basmak gibi hızla giremiyorum yazının içine. Bir metni yarıda bırakıp kalkmış değilim oysa. Temiz bir sayfa beni bekleyen, bomboş bir sayfa. Nereden başlayacağımı bilemiyorum, hevesim biraz kaçık. Çünkü ev işlerinin arasına okumayı, yazmayı sıkıştırmayı sevmiyorum. Okumak ve yazmak ana işinin arasına serpiştirilmeli gündelik olan. Ama ne diyordu Turgenyev:
"Eğer her şeyin, kesinlikle her şeyin hazır olduğu ânı beklersek, hiçbir zaman hiçbir şeye başlayamayız." Yoksa ben istemez miyim, duvar yerine dışarıya bakan bir pencerenin önüne oturup yazmayı, mesela bir ağaca ya da denize bakmayı, tek işimin yazmak olmasını... İşte böyle şeyler düşünürken ve bir yerlerden başlamak adına olduğu gibi yazarken kızım geliyor kapıya. Büyük bir ciddiyetle yemeklerin hangi aşamalarda olduğunu söyleyip beni sofraya buyur ediyor, biraz daha yazayım istiyorum, olmuyor. İkinci çağrıyla yerimden kalkıyorum.

                                                                         

Az sonra ve masada
Üçümüzün nadiren aynı anda oturduğu akşam yemeklerinde ve özellikle de pazar kahvaltılarında film izlemeyi seviyoruz. Netflix dizi ağırlıklı. Özellikle aile filmleri bulmak eni konu zor iş. Sabun köpüğü gibi bir film buluyoruz, Yeşilçam'ın tutmuş formülleri üzerinden ilerleyen bir salon filmi. Esas oğlan, esas kız, para ile mış gibi yapılan bir ilişki oyunu, gerçek aşk, gerçeğin açığa çıkması, ayrılık, gözyaşı, hatayı telafi etme çabaları ve kavuşma... Bol da kahkaha... Şimdi böyle formüle ettim diye haşa burun kıvırdığım sanılmasın. Seviyorum bu tür filmleri. İyiler, sevenler hep kavuşuyor, insanlar hatalarını telafi etmek için hep uğraşıyor, fena mı?

Gelelim mayısa...
                                                                       
Mayıs ayı tuhaftı. Üşüdüm, geceleri elektrikli soba yaktım, yorgan altına girdim. Sıcakladım ve yüzdüm. Mart ve nisan aylarına göre daha çok çalıştım. Muayenehaneden içeri daha çok girdikçe korkuyu üzerimden daha çok attım. Bir kez daha anladım, korku en çok beklerken rahatsız ediyor, büyüyor ve kocaman oluyor. Oysa kendimi korkulanın içine attığımda, bir de bakıyorum başlamışım, ortasına gelmişim ve bitmiş. Pazartesiden itibaren normalleşiyoruz. Eskisi gibi olmayacağız epey bir süre ama yeni normalden önce ben genel olarak nasıl geçirdim bu ayı, hatta genel olarak marttan bu yana evde olmayı, bir bakalım.
Pandemi öncesinde çok yorulduğumu, sıkıldığımı, hatta bıktığımı iyi hatırlıyorum. Yavaşlamayı, telefonun alarmını kapatma ve kendiliğimden kalkmak isteğimi, sabahları yatağın içinde acele etmeden gerinmeyi, sağa sola dönmeyi, öyle kalkmak istediğimi, bugün ne yapsam acaba diye düşünebilme lüksüne kavuşmayı hayal ettiğimi anımsıyorum. Pandemi bana bu yavaşlığı getirdi. Bu fazladan sahip olduğum zamanı eski alışkanlıklarla ya da faydacı bir yaklaşımla türlü çeşit kişisel ya da mesleki gelişim eğitimleri ya da materyalleri ile geçirmedim. İleride sürmek istediğim tamamen okumak, yazmak ve annelikle geçen günlerin provası gibiydi daha çok. Yalan yok. Sevdim. Dışarıda olmayı, kordonda, parkta doya doya yürümeyi, insanlarla buluşmayı özledim ama ev beni bir çukur gibi içine hapsedip öğütmedi. Öyle pasta, böreğe sardırmadığım gibi onlarca kitap hatmedip onlarca öykü de kaleme almadım. Ama her gün yazdım, az ya da çok. Güzel, çirkin demeden not aldım. Bilgisayarımda açtığım Word dosyası, mevcut iki kitabımın hacminden fazla yer kapladı. Büyük bölümü yalnızca rahatlamak, iç dökmek amacıyla yazıldı ve işe de yaradı. Araya yeterince zaman girip de, yeniden okuduğumda üzerinde çalışmaya değer birkaç öykü nüvesi bulsam benim için kafi. Bu zamanı iyi değerlendiremediğinden yakınan insanlar duyuyorum, görüyorum. Bu zamanı sıkıştırmak, yoğunlaştırmak ve içinden elle tutulur onlarca verim çıkartmak gibi bir amacım olmadı. Fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı kalmak ve yakınlarımın kötü haberlerini almamak dışında bir arzum yoktu. Bu da sağlandı. Yeterince kitap okudum. Yeterince dinlendim. Yeterince doğayı izledim. Bunu asla değersiz bulmuyorum. Kendimi pandemi öncesi bir sıkışıklığa mahkum edip zamansızlık nedeniyle yapamadığım ne varsa hücum etmediğim, bedenimin ve ruhumun gevşeme, yavaşlama isteğine aldırdığım için memnun ve huzurluyum. Öyleyse ver elini haziran, ardından da yaz!




 günler. 

28 Mayıs 2020 Perşembe

Nasıl Yazar Oldular? (47)*

Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun. 





Çünkü Nenelerin Yarım Kalmış Hayallerini Torunlar Gerçekleştirirdi
Çocukken bazen, annemin arkadaşları başlarını benim odamdan içeri sokarlardı. Ben masamın başında, saçlarım kağıtların üzerine düşmüş, parmaklarım tükenmez kalem lekesi içinde harıl harıl hikaye yazıyor olurdum. “Ah canım,” derlerdi. “Sen büyüyünce yazar mı olacaksın?” Bu sorulara müthiş canım sıkılırdı. Tiyatrocu olacaktım ben. Hayallerimi sahneler süslüyordu. Hikayeler, evet, aklıma geliyordu ve onları kağıda dökmek acil bir ihtiyaçtı. Döküyordum ve günüme devam ediyordum. Hayalini kurduğum gelecekse bilinmezlerle bezeliydi. Sahne üzerinde bir başkası olarak yaşayacağım birkaç saatin hayaliydi bu. Işıklar altındaydı ve ona alkışlar eşlik ediyordu.
Bir başkası olarak yaşama hayalimi, daha o yaşta bile, yazarak gerçekleştirdiğimi çok geç anladım. Apartmanda büyümüştüm. Sokaklarında oynanan bir mahallede de değildim. Tek çocuktum. Annemle babam boşanmışlardı. Annem çalışıyordu. İçime ve odama kapandığım saatler sonsuzdu. Durmadan kitap okurdum. Enid Blyton, Stephen King, Gülten Dayıoğlu…  İnsan o kadar çok kitap okuyunca ve bir de yalnızsa, kafasının içinde bir anlatıcı konuşmaya başlıyor. Anlatıcı sana senin hayatını anlatıyor. Kendini dışarıdan görüyorsun. Kalemi de eline alan o anlatıcı sanırım.
Hal bu olunca okuldaki arkadaşlarıma çok bağlandım. O kadar ki akşam eve dönünce hasretimden duramaz, onlara mektup yazardım. Postaya verirdim. Blue Jean dergisine yazan dertli gençlerin hepsine benden bir yanıt giderdi. Dergi kimisini basar, kimisini boş verirdi. Duygularını ve düşüncelerini sadece yazarak ifade edebilen bir ergendim. On üç yaşındayken okuldaki çetemin üyesi kızlarla bir çocuk kitabı yazdık. Annemden rica ettik, kitabımızı daktiloya çekti. Küçük yaşında kafasına saksı düşmüş, unutkan ve şaşkın bir genç kızın maceralarıydı. Ergenliğin ham acımasızlığı ve yaratıcılığıyla yoğrulmuştu. Başı sonu belli ilk kitabım buydu galiba.
Mektup yazmayı, günlükleri, seyahat yazılarını hiç bırakmadım. Üniversiteden sonra Tayland’a göçtüm. Güneydoğu Asya’da gezdim. Yine tek başımaydım. Yine durmadan kitap okuyordum. Salman Rushdie, Marquez, Tom Robbins elimden düşmezdi. Pınar Kür’ün, Adalet Ağaoğlu’nun, Orhan Pamuk’un tüm kitaplarını üniversitedeyken okumuştum. Kafamdaki anlatıcı yine konuşmaya başlamıştı. Korka korka bir iki öykü yazdım. Arkadaşlarıma yolladım. Övgüleri kulağım duymadı bile yergilerde yıkıldım. Benden edebiyat yazarı çıkmaz dedim. Oysa nenemin hayaliydi, biliyordum. Romancı olmak istemişti. Edebiyat öğretmeni Faruk Nafiz Çamlıbel, “Zahide, sakın bırakma yazmayı” demişti. Ama o bırakmıştı. Aşık olmuş, evlenmiş, Büyükada’da iki çocuk büyütmüştü. Kendine ait bir odası hiç olmamıştı. Nenelerin tamamlanmamış hayallerini torunlar gerçekleştirirdi.
Sonunda beni kabuğumdan çıkartan internet oldu. Çalıştığım yoga okulu benden blog yazarlığını üstlenmemi rica etti. Ben blog nedir bilmiyordum. 2000’li yılların başıydı. Günce, deneme, gezi yazısı, mektup, öykü… Aklıma ne gelirse yoga okulunun bloğuna yazmaya koyuldum. Okurla ilk karşılaşmamdı. Yergilerinde yıkılmayacak kadar büyümüştüm veya internetin araya koyduğu hava boşluğu beni koruyordu. Birkaç yıl sonra blogların basılması için sevgili dostum editör Çağlayan Erendağ’dan bir teklif geldi. Bir yayınevi benim yıllardır yazdığım bloglardan bir kitap derlemeyi düşünüyordu. İlk kitabım Mavi Orman böyle çıktı. Okurlar, editörüm ve yayıncım şimdi bir de roman yazmalısın, dediler. Derin bir nefes alıp masanın başına oturdum. İlk öğretmenim Stephen King’in “bir sahneden başlayın, oradan yürüyün, sonra o sahneyi beğenmezseniz atın,” sözünü tuttum. Yakın zamanda başıma gelmiş bir olayı, 21 yaşındaki Eda Kaya’ya yaşattım. Kolay olmadı ama bir çile yünün çözülmesi gibi bir yerden sonra kurgu açıldı, ilk romanım Saklambaç doğdu.
Zehir kanıma girmişti bir defa. Romanların arkası geldi. Yazmazsa kendini hasta gibi hisseden o yazarlardan birine dönüştüm. Yazı’nın huyunu, suyunu, nazını da az çok tanıdım. Yazı, anlatacağı bir öyküsü olduğunda kalemimi araç edindi, benden aktı. Ben her gün masamın başına geçip Yazı’ya, varsa okura erişmesini istediği bir sözü, onun için hazır bulunduğumu bildirdim.
O kadar.
Defne Suman
*Bu yazı ilk kez 22 Mart 2020 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır. 

Kendisiymiş Gibi edebiyathaber'de


Fatma Nuran Avcı ile yeni öykü kitabım “Kendisiymiş Gibi” ve yazın anlayışım üzerine yaptığımız söyleşi 18 Mayıs 2020 tarihinde edebiyathaber'de yayımlandı. 


            “Öykü, küçük bir ânın içinden çok daha geniş bir ufka bakabilme becerisidir”
 
2020 Mart ayında Notabene Yayınevi’nden çıkan “Kendisiymiş Gibi” adlı ikinci öykü kitabınız okuruyla buluştu. “Lodos Çarpması” ilk öykü kitabınızdı. Sanırım bu türde kararlısınız. İkinci kitabın öyküleri konu ve anlatım olarak üst basamaklara tırmanmış. Üslup anlamında yetkinliğe erişmiş kaleminiz. Tuğba Gürbüz’e göre öykü nedir? Tartışılan bir konu hakkında düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Öykü yazmak, diğer türlere göre daha zor mudur yoksa yazma eyleminin zorluğuna tüm türler dahil midir?
Kalem her defasında kısa ve yoğun olana meylettiğine, önce yazıp sonra sildiğime, eksilttiğime göre, evet tür olarak öyküde kararlıyım. Bana göre öykü, geçerken gördüğüm şey. Görüleni öykü yapan ise bir kesitin, küçük bir ânın içinden insana, hayata dair çok daha geniş bir ufka bakabilme becerisi. Bunun için öykücünün en etkili aracı Edgar Allan Poe’nun tek etki kuralı kanımca. Poe, kısa öyküyü, öykünün okurun kafasında tek bir etki yaratacak biçimde planlanması, bu tek etkinin okurda yaratacağı dramatik coşkunun ahlaken biçimlendirici bir deneyim hâline gelmesi için öykünün bir oturuşta okuyup bitirilebilecek kısalıkta olması, yazarın olayları, karakterleri, durumları tek etki etrafında kurgulaması, şiirsel bir dil kullanması, öyküden tek cümle dahi çıkarıldığında öykünün gücünden bir şeyler kaybettiği yoğun bir dil kullanılması olarak formüle etmiştir. Poe’ya göre roman bir oturuşta okunup bitirilemediği için bütünlük duygusunun verdiği hazzı sağlayamazken kısa öykü yazarı bütün planını kimsenin araya girmesine fırsat vermeden gerçekleştirebilecek, okuma süresince okurun ruhu yazarın denetimi altında olacaktır. Türlerin zorluğuna dair bu tartışmaların ağırlıklı olarak dil ve anlatımdaki yoğunluk ve tek etki kuralından kaynaklandığını, öykü ve roman arasında yapıldığını,  şiirin her zaman, ayrıcalıklı ve haklı yerini koruyarak tartışmanın öznesi olmaktan çıktığını düşünüyorum. Kuramcılar öykü ve romanı karşılaştırırken yazarın cephesine bakarsak türün zorluğunu belirleyen biraz da yazarın ve kaleminin doğası. Anlatma hevesine sahip bir yazar ile dili ekonomik kullanmaya alışmış, uzattıkça klişe ürettiğine inanan bir yazarın türlere bakışı ve çalışma esnasında karşılaşacakları zorluklar elbette aynı olmayacaktır.

“Kendisiymiş Gibinin ilk öyküsünde yazar ve yayın dünyasına dair derin izler bulunuyor. Bay Çoksatan’la, İlkkitabıküçükyayınevindençıkan adlı karakter isimleri tek başına bile yeterince vurucu. Öykünün sonunda kelimelerin kaynar sularla fışkırması çok etkileyici bir sahne. Anlatıcının depresyon hâli şu soruyu sormama yol açtı. Siz böyle birinin bahçesinde çay içerken bu durumu yaşasanız etkilenir miydiniz? Bu bağlamda eleştiriye yaklaşımınızı merak ediyorum.  
Bakış açımı güncel bir örnekle açıklamak istiyorum. Biliyorsunuz, pandemi nedeniyle gözler tıp camiasına çevrilmiş durumda. Hepimiz bilim insanlarının aşı geliştirmesini bekliyoruz. Bunu da, korona virüsleri tanıyan, laboratuvar çalışmaları yapan uzman kişilerden bekliyoruz. Genelde sanat, özelde edebiyat için konuşursak sanatçı adayını harekete geçiren bu türden bir beklenti ya da talep değil. Birey, tamamen kendi isteğiyle, içten gelen bir motivasyonla yazıyor, çiziyor, ürünlerini ortaya çıkarıyor ve “Ben de varım,” diyor. Bunu fütursuzca içeri girme çabası, kapıdan kovulsa bacadan girmeye çalışma cüretkarlığı olarak görmek mümkün. Bu eylemin içinde heyecan ve kararlılık var. Yazar adayı ya da genç yazar görülmemeyi, terslenmeyi de göze alarak üretiyor. Dolayısıyla yazar adayı ya da genç yazar, tüm eleştirileri ciddiye almalı, üzerinde düşünmeli, gerektiğindeyse hepsini çöpe atmayı bilmeli. Edebiyat tarihi, her zaman eleştirmeni haklı çıkaran örneklerle dolu değil. Eminim herkesin aklına eleştirmenin ve çağının çok önünde yürüdüğü için görmezden gelinen küskün yazarlar gelecektir.

Öykülerinizdeki kadın karakterlerden söz etmek istiyorum biraz da. Genel olarak sosyo-ekonomik güce sahip kent soylu kadınlar, bekar anneler, bireyliğinin bilincinde. Ancak bu kadınlar sahip olduklarının kıvancını taşımıyor, hemcinslerine duyarlı gözlerle bakabiliyor. “Zarif Bir Duruş” adlı öykünüzde olduğu gibi. “Unutuyor” adlı öykünüzde, “Kalbi kırık ve duyulmak isteyen her kadın onu can kulağıyla dinlemek isteyen birine açar kelimelerini” derken kadın aslında kederlerinde benzer midir, farklı sanılan dünyalar aynıdır mı, demek istiyorsunuz? 
Evet, kederlerimizin, mutluluklarımızın, heyecanlarımızın, hayal kırıklıklarımızın benzer olduğuna inanıyorum. Kahramanların, mekânların, ayrıntıların ismi değişse de ihtiyaçlarımız aynı, ihtiyaçlarımız karşılanmadığında hissettiklerimiz de keza. Bu da bize hiç de yabana atılmayacak bir ortak payda sağlayabilir ve bizi bir arada tutabilir. 
“Boşluk” adlı öykünüzün hikâyesini merak ediyorum. Anne ve diş hekimi olarak tanık olduğunuz bir olaydan mı yola çıktınız? Soruya bağlı olarak yaratım süreciniz hangi aşamalardan geçer? 
Annelik ve diş hekimliği gibi yaşantıma denk düşen kimi ayrıntılara rağmen, öykü bir tanıklıktan doğmadı. Şimdi ismini dahi hatırlamadığım, muhtemelen yarılarında denk geldiğim bir Hollywood filminde çocukları yüzünden kavga eden bir çift ebeveyne rastladığımda, öykünün tohumu da atılmış oldu. Yazım aşaması uzun sürdü. İlk versiyonu başka bir isimle bir dergide yayımlandı. Gözümün önünde duran boşluk imgesini fark edince, küçük dokunuşlarla daha hınzır bir havaya büründü ve son hâlini aldı.

Kelimelerinizi en tutumlu şekilde kullanmanız gözden kaçmıyor. Özellikle sahne yazımı ve uzun betimlemeden kaçınmışsınız adeta. Gerçekten sakındığınız, özen gösterdiğiniz bir durum mu bu? 
Öykücü, herkes tarafından görülmeyen bir gerçeği görüp onu gösterme iddiasıyla ortaya çıkan kişidir. Bunu yaparken her birinin yürüdüğü patika ise farklıdır. Ben, kısa zaman dilimleri içinde geçen, olayın çok da eksik bırakılmadığı öyküler peşindeyim. Her zaman klasik serim, düğüm, çözüm üçlemesine yer vermiyorum. En ilginç olanın peşine düşüp onu her yönüyle anlatmaya, sürpriz sonlar yaratmaya çalışmıyorum. Daha çok seçtiğim bir kesiti okurun gözünde canlandırmaya, bu çatışma ve gerilim ânının içinde, seçilenin bireye olan etkisini aktarmaya çalışıyor, bu etkinin okuma sonlandığında da varlığını sürdürmesini arzuluyorum. Bu da herkesçe malum olanı uzun uzun anlatmamaktan, klişeleri yeniden üretmemekten geçiyor. Öyküde de yaşamda da geveze anlatıcılar beni yoruyor. Dolayısıyla benim öykü anlayışım sıkıştırmaktan, ima etmekten, okura kendisinin dolduracağı boşluklar yaratmaktan, anlatılanlar kadar neyin dışarıda bırakılacağına ve nerede bitirileceğine kafa yormaktan geçiyor.

Öykülerinize sakin bir anlatım dili hâkim. Heyecanı az, durgun ama kopmuyor cümleler. Yeteri kadar duygu, yeteri kadar düşünce. Acıyı anlatırken abartısız, sadece gösteren. Bu durum hemen mesleğinizi getiriyor aklıma nedense. Dişçi koltuğuna oturan korkulu hastayı sakinleştiriyor gibi. Tuğba Gürbüz böyle bir ilişkilendirmeye sözünüz ne olabilir? Yazarlığınıza mesleğinizin yansıması diyebilir miyiz?
Ebeveynlikte de, diş hekimliğinde de sakinleştirici otorite olmanın işe yaradığını her zaman gözlemlemişimdir ve o çizgiyi tutturmaya, o yoldan sapmamaya özen gösteririm ancak bendeki bu durgunluğun hekimlikle ya da annelikle başlamadığına da eminim. Düşünüyorum da, ben galiba her yaşımda, derin, sessiz ve gösterişsizdim. Yazılan, yazanın çok da ötesine düşmüyor.

“Kehanet” ve “Yeşil Vadi Konakları” birbirine bağlı iki öykü. Doğa, doğurganlık, soyun devamı, ölüm, gayrimeşruluk gibi kavramların karakterlerle temsilinin gerçekleştiği anlamlı bir kurgu. Yazarken her zaman göz önünde bulundurur musunuz bu unsurları?
Mitoloji, antik dönem trajedileri ve kutsal kitaplar edebiyat için eşsiz bir esin kaynağı. Ben de zaman zaman tıkandığımı hissettiğimde, kısa bölümler okur, ardından yazı temrinleri yaparım. Kehanet, İlyada Destanı’nda yer alan, Hekabe’nin düşü bölümünün bir yorumu olarak yazıldı. Bilirsiniz, Hekabe, Paris’e gebe iken rüyasında karnından alevler çıktığını,  dumanların tüm Truva’yı kapladığını görür. Devrin kahinleri rüyayı hayra yormaz, doğacak bebeğin Truva’ya felaket getireceğini söyler. Bu antik miti kendi versiyonumla yazdım ancak bu “yeniden yazım”ın hem bugünün okuruna söyleyeceği yeni bir şey yoktu hem de dosyanın bütünlüğü içerisinde ayrıksıydı. Üzerinde yeniden çalışmak, modern bir tını vermek, bunu yaparken de Antik Yunan Trajedilerinin ruhuna sadık kalmak, onların toplumsal ve bireysel ahlak, vicdan yaptırımları barındıran, tanrılar ve kahramanların örnek yaşamlarına göndermeler yapan yapısını korumak istedim. Bunun için inşaat sektörü uygun bir taşıyıcıydı çünkü artan insan nüfusunu doyurmak, barındırmak ciddi bir problem. Ormanları yitiriyoruz. Verimli tarım alanlarına, dere yataklarına, fay hatlarına evler, kuşların göç yollarına havaalanları inşa ediyoruz.   İnsanlık inanılmaz bir akıl tutulması yaşıyor derken, yaban hayvanlarının yaşam alanlarına girdiğimiz için mutasyon geçiren bir virüs aylardır hepimizi evlerin içine tıktı. Buradan bakınca belki de kehanet gerçek oldu. Ne dersiniz?

Sözlük anlamı kısaca, toplumdan kaçan, “Merdümgiriz”in. Bu öykü bir olayın mı, bir kişinin mi çağrışımı olarak geldi size? Kahraman caddelerden, kalabalıktan bir tomar kağıt ve kalemle evine sığınıyor sonunda. Siz kâğıt ve kalemin ya da sanatın dersek iyileştirici gücüne inanıyor musunuz?
İyi romanlar, öyküler okumak, beni yazı masasına çağıran itici bir güç. Merdümgiriz’in kahramanı, Aylak Adam’ın C’sinin bende uyandırdığı çağrışımlar ve tezahürler. İkinci sorunuza gelirsem, genel olarak nostaljiye eğilimli biriyim. Hem bireysel hem de toplumsal olarak yitirdiklerimiz karşısında farklı zamanları, çocukluğumu ve ilk gençliğimi özlüyorum. Büyümenin benim için en sancılı yanı, olağan buluşma ortamlarını ve oyun alanlarını yitirmek. Yazmak, yitirdiğim oyun alanına tek başıma da olsa geri dönmek gibi benim için. O yüzden yayımlanmaktan bağımsız olarak da yaşamsal.

Ama İsmail” kısa öykülerinizden biri. Varsayım kelimesiyle ne denli özdeşleşmiş. Öykü yazmak sizce varsayım mıdır? Yoksa vardır da, saymayı mı bekler, yazmayı mı bekler günü gelince?
Çoğu zaman anlaşmazlıklarımızın, çatışmalarımızın kaynağı bu varsayımlar ve kendi zihinlerimizde yazdığımız hikâyeler değil mi? Bu dolaylı iletişimin içinde, zihnimizin bize oynadığı oyunlara inanmak, bu yeni gerçeklik içinde eyleme geçmek yepyeni olasılıkları, yepyeni gelecekleri doğuruyor. Dolayısıyla öykü yazmak da, yaşamak da, yaşadıklarımızı hatırlamak ve onları aktarmak da birer varsayımdır.

Lodos Çarpması”nda erkek kadın çatışmasının olduğu öyküleriniz vardı. Kadınlar sorguluyor, mücadele ediyordu. Ancak “Kendisiymiş Gibi” adlı son kitabınızda kadınların artık bu sorunları geride bırakmış olduğu anlaşılıyor. Bu değişimi özellikle tercih mi ettiniz?
Kadınlar baskı görüyor, sömürülüyor, haksızlığa uğruyor, kariyerleri kesintiye uğruyor, sosyoekonomik olarak erkeğin gerisinde kalıyor, şiddete maruz kalıyor. Buradan bakınca Kendisiymiş Gibi’nin kadın kahramanları, çoğu hemcinsine göre oldukça şanslı. Onlar, kendilerine biçilen rollere razı gelmeyen, toplumun dikte ettiklerine itiraz edebilen, gerektiğinde ayağa kalkıp yürüyen ve sorunları geride bırakma güçleri olan kadınlar. Başarısızlıklarına sevgiyle, şefkatle yaklaşmayı, hemcinslerine karşı duyarlı davranmayı, kız kardeşlik ruhunu korumayı öğreniyorlar.

Ülkemizde son çıkan yerli kitaplar mı, dünyada en çok okunan kitaplar mı ilginizi çeker? Vazgeçemediklerinizi de öğrenmek isterim. 
Dünyadan ve ülkemizden öyküyü sanat yapanları okumaya çalışıyorum en çok. Bunun yanı sıra okurluğuna güvendiğim arkadaşlarımdan methini işittiğim güncel yerli ve çeviri kitapları da okumaya gayret ediyorum. Arkadaşlarımın kütüphanelerinden ödünç kitap almayı çok seviyorum. Zira emanet kitap okuma hızımı da olumlu etkiliyor.