Kırmızı Kedi Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kırmızı Kedi Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2022 Salı

NEHİRDEN GELEN ARMAĞAN

 

Çocuklar belli bir yaşa gelince ilk sosyalleşme kurumu olan aileden çıkar ve eğitim almak üzere okula gider. Okul,bilgi ve becerilerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı eğitim kurumudur. Bununla beraber okulun işlevi yalnızca bilgiyi aktarmak değildir. Pek çok örtük işlevinden birisi de bireylerde “istenen” davranışların yaratılmasına hizmet etmektir.

Çocuklar okulda okumayı, yazmayı, konuşmayı ve diğer temel becerileri edinirken, kendilerini rekabetçi bir ortamda buluverirler. Okul, bu rekabeti, başarının olumlu sonuçlarını göstererek meşrulaştırır, yani bir diğer deyişle ekonomik kazanç ve statü vaat eder. Öğrenciler bu yolla “istenen” davranışları sergilemeye teşvik edilir. İstenen davranışlar bir standart gibi çocukların önünde belirir. Standartın üzerinde kalan çocuklar doğal olarak el üstü tutulurken, altında kalanların okul hayatı çekilmez bir hâl alır. Kimi fiziksel farklılıklar bu durumu daha da çetinleştirir, örneğin kekemelik.

Kekemelik, en yalın hâliyle kişinin akıcı konuşamamasıdır. Kimi zaman fiziksel kaynaklıdır, kimi zaman duygusal. Kekemeliğin ayıplanacak, kınanacak, alay edilecek bir yanı yoktur. Buna karşın çoğu kişi için kekeme birini dinlemek çok da kolay değildir.

Dilin ve sesin sınırlarının zorlandığı, alışık olunan akışkanlığı sağlayamayan konuşma karşısında, ilgimindağıldığını, takip etmekte güçlük çektiğimi, konuşmayı tamamlama eğilimine girdiğimi fark edebilirim. Yetişkin olduğum için bu davranışı sergilememin karşımdaki kişinin işini kolaylaştırmayacağını, kendisine duyduğu güveni tepetaklak edeceğini tahmin edebilir, dikkatimi akışkanlığın yitimi yerine konuşulanlara vermeye çalışabilirim. Kelimeler, ağza, dile çarpsa da, bir araya toplanması zaman alsa da oradadır, birbirinin üzerine birikecek ve gücünden bir şey kaybetmeden bana ulaşabilecektir. Peki ya üzerine düşünerek, bilinçli çaba göstererek anlamaya çalıştığım kekemelik hâliyle daha küçük yaşlarda, “istenen” davranışların normal, “istenmeyenlerin” anormal sayıldığı bir sınıf ortamında karşılaşsaydım ne olurdu?

Sesleri dilediğince çıkaramayan sınıf arkadaşıma güler miydim, alay eder miydim, alay edenlere karşı koyabilir miydim? Bugünden bunların cevabını vermek güç. Belki de bu konuda en doğru, en kalbimize işleyen ve bizde dönüştürücü sonuç yaratan cevabı yalnızca bu deneyimin içinden geçenler verebilecektir, Jordan Scott gibi.

Jordan Scott, o çocuklardan biri. Çam ağacındaki Ç’nin köklerini ağzının içine saldığı, K harfinin bir karga gibi boğazına tutunup kaldığı, aydaki A’nın dudaklarına onu inleten bir sihir serptiği, her sabah ağzına yapışan bu seslerle uyanan, okulda sınıfın en arkasına saklanan, söz sırası ona geldiğinde tüm sınıf arkadaşlarının dönüp baktığı kekeme çocuk. Scott, bu döngüden çıkmayı başardığı günü şöyle aktarıyor:

Çocukken, babam bazen, “kötü konuşma günleri”nde beni okuldan alır ve nehre götürürdü. O günlerde ağzım işlemezdi. Her sözcük acı verir, sınıf arkadaşlarımdan gelen kahkahalarsa dayanılmaz olurdu. Sadece sessiz kalmak isterdim. Nehir boyunca taş sektirirdik, somon balığını bekler, böcekleri bulur ve böğürtlenleri toplardık tek söz söylemeden.

Bir gün suyun kıyıya vuruşunu izlerken babam şöyle dedi: “Suyun nasıl hareket ettiğini görüyor musun oğlum? Sen de işte öyle konuşuyorsun.”



Bu yeni imge ve dil sayesinde kekemeliğine bambaşka gözlerle bakmayı öğrenen Jordan Scott, yıllar sonra hikâyesini “Nehir Gibi Konuşurum” adlı, resimli kitapla paylaşmış. Bir şairin dilinden çıkan hikâye yine bir şair, Gonca Özmen tarafından Türkçeleştirilmiş. Kırmızı Kedi Çocuk tarafından yayımlanan kitap “New York Times Yılın En İyi Resimli Çocuk Kitabı-2020” ve “Schneider Aile Kitap Ödülü- 2021” ödüllerinin de sahibi.

Hikâye kekeme bir çocuğun okula gitmek üzere hazırlanırken yaşadığı kaygıyı, sınıfta işlerin nasıl daha da kötüye gittiğini gösteriyor. Herkesin dünyadaki en sevdiği yer hakkında konuşması gerektiği “kötü konuşma günü”nün ardından babası oğlunun yaşadığı sıkıntının farkına varıyor ve onu nehir kenarına götürüyor. Sessizlik ve babayla yalnız kalmak iyi hissettirse de kötü konuşma gününün hatıraları üşüşüyor anlatıcının zihnine, izleyen gözler, kıkırdayıp gülen ağızlar… Oğlunun üzüntüsünü gören baba, gözlerinin önünde akıp giden nehri gösteriyor ve anlatıcının konuşmasını KÖPÜREN, GİRDAPLANAN, ÇALKALANAN ve ÇARPIŞAN nehre benzetiyor. Böylece çocuk, nehir gibi konuşmayı, eşsiz bir armağan olarak cebine koymayı, ilerleyen günlerde okulda en sevdiği yeri, gururlu nehri anlatmayı başarıyor. Bu yeni imgeyle sınıfta yepyeni bir iletişim dili yaratıyor ve kendini ifade etme, olduğu gibi kabul görme olanağı buluyor.

“Nehir Gibi Konuşurum” güçlü duyguları, çatışmaları doğanın içinden imgeler kullanarak aktaran kısacık bir anlatı. Her iyi çocuk kitabında olduğu üzere metin görsel el ele gidiyor. Sydney Smith gerek renk seçimiyle gerekse netliğin kaybolduğu, flu çizgilerden oluşan desenlerle çocuğun içinde bulunduğu çatışmayı, güvensizliği, sınıfın içinde kendisini değersiz hissetmesini olduğu gibi okura geçiriyor.

Kekeme bir çocuğun çektiği yalnızlık ve iletişim kurma güçlüğüne şefkatle ve onarıcı bir şekilde yaklaşan bu kitabın okul öncesi ve ilköğretim öğrencilerine verecek güçlü bir mesajı var. Öğretmenlerin ve ebeveynlerin gözünden kaçmamasını diliyorum.

                                                                                                             


Künye

Nehir Gibi Konuşurum

Yazan Jordan Scott

Resimleyen Sydney Smith

Çeviri Gonca Özmen

Kırmızı Kedi Çocuk

* Bu yazı ilk kez 13 Ocak 2022 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır. 

23 Temmuz 2020 Perşembe

SAVAŞ OYUNU'NUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...



Savaş Oyunu çocuklar için yazılmış bir öykü kitabı.. Yaşam Boyu Onur Ödülü sahibi Gudrun Pausewang'ın kaleme aldığı kitabı toplumcu gerçekçi olarak sınıflandırmak mümkün. 1928 Çekoslavakya doğumlu yazar, bu yılın Ocak ayında Almanya'da hayatını kaybetmiş. İnternette hakkında fazlaca bilgiye rastlayamadım ancak basit bir matematik hesabı, Birinci Dünya Savaşı'nı yaşamış bir kuşağın, İkinci Dünya Savaşı'nı yaşamak zorunda kalan çocuğu olduğunu gösteriyor. Kim bilir neler yaşadı, duydu, gördü diye düşünemeden edemiyor insan. Çocuklar için yazarken en çok savaş gerçeğini, kazanan tarafın dahi kaybettiklerini göstermeyi amaçlamış sanki. Yarın yetişkin olup milyonların hayatını etkileyebilecek kararları alabilecek çocukları bugünden daha vicdanlı, barışçıl ve eşitlikçi yetiştirmeyi arzulamış. Bu anlayış yazarlığının omurgasını oluşturmuş. Nitekim kitaba adını veren Savaş Oyunu'nda bunu dile de getiriyor.

Çocuklar bir noktada dünyanın o kadar da adil olmadığını fark ediyor, savaşları, göçleri, ölümleri, haksızlıkları, eşitsizliği, işsizliği duyuyor, deneyimliyor. Yalnızca peri masallarına yer yok çocuk edebiyatında. Ve fakat bu karanlığın, kötücüllüğün içinden seslenirken çocuğa, iyilerin her zaman kazandığını, umudun her daim var olduğunu göstermek de gerekmez mi? Kimi öyküleri okurken bunu düşündüm. Bazı öykülerde kayıpla, hazin sonla biten, çocuk okuru yenilmişlik hissiyle bırakan öyküleri sevemedim. Dünya savaşları sonrasında çocuklar için yazmakla bugün yazmak arasında bir fark olmalı dedirtti bana öyküler. Çocuklar için yazarken, yazar elbette sınıf bilinci aşılamayı, ötekilerin dünyasından seslenmeyi, hatta onları anlamayı savunabilir, yapmalıdır da ancak daha sevecen, umut dolu sonlarla bitirmek de yazarın boynunun borcu olmalı bana kalırsa.



Künye:
Savaş Oyunu
Yazan Gudrun Pausewang
Çeviren Aylin Gergin
Kırmızı Kedi
Çocuk öykü


4 Aralık 2014 Perşembe

UMUT, BİR CAM MİSKETİN ARDINDA SAKLIDIR KİMİ ZAMAN

Bozuk isimli dosyasıyla 2013 Selçuk Baran Öykü ödülünü kazanan Hakkı İnanç'ın ikinci öykü kitabı Ateş Etme Silahsızım Ekim ayında yayımlandı. Kitap ismini Pinokyo adlı öykünün açılış paragrafından alıyor.
Okul bahçesindeki çocukları izliyorum pencereden. Başlarında sopa kılıklı bir adam... Yere yufka gibi bir minder sermiş, takla attırıyor yavrucaklara. Kimi bir çırpıda kıvrılıp doğruluveriyor, kimi ayakları havada kalakalıyor, düşüp ağlıyor belki, kimiyse denemekten bile korkup duvar dibine sinmiş. Yaşamak da takla atmaya benziyor biraz. Ben ikisini de beceremediğimden öyle sanıyorum ya da. Sık sık ölümü düşünüyorum bu ara. Polisiye filmler seyrediyorum. Yok yere üzülüp yastıkları dişliyorum, bazen de yumruk gibi sevinip sonra yine kederleniyorum. Ne saçma. Ömür öyle ya da böyle tükeniyor. Ne 'Eller havaya; bu bir soygundur!' ne de 'Ateş etme silahsızım!' diyebiliyorum zamana.”
Ateş Etme Silahsızım on yedi öyküden oluşuyor. İlk öykü Son Söz aksamayan, anlatım bozukluğu olmayan ancak uzun, upuzun bir cümleyle başlıyor. İlk kez okuduğum bir yazarın uzun, şatafatlı, içinden aforizmalar, 140 karakterlik tweetler çıkarma gayretiyle yazılmış cümleleriyle karşılaştığımda ya da bunu yapmaya çalıştığını hissettiğimde kaçma hissi uyanıyor içimde. Bir an, sadece kısa bir an acaba diye düşündüm, korktum. Sonra kendimi kelimelerin akışına, kurguya bıraktım, bir an olsun okuma tempom, isteğim, heyecanım değişmedi, düşmedi. Hakkı İnanç, okura kapıyı açıyor ve hızla içeri sokuyor. Sizi rahat ettireceğim derken rahatsızlık veren, ısrarcı bir ev sahibi değil üstelik. Sakin sakin anlatıyor, daha ilk sayfadan merakınızı çatallandırmayı başarıyor. Öykülerdeki olayların hepsini bire bir yaşadığımı ya da benzer kahramanlarla karşılaştığımı, onları iyi tanıdığımı söyleyemem ancak her bir kahraman kendi içinde çok inandırıcı. Yaşına, sosyo-ekonomik-politik durumuna uygun, sahici diyaloglarla kendilerini anlatıyor İnanç'ın kahramanları. Giderek artan gerilim, çatışma hemen hemen bütün öykülerde tatmin edici bir finalle bitiyor. İnsanın içindeki karanlığı, kötülüğü anlatırken melodrama kaçmıyor, sayfalardan kan, gözyaşı fışkırmıyor. Hep aynı dili, kurguyu kullanan, ortak bir tema etrafında toplanan öyküler değil bunlar ancak okuduktan sonra aynı acımtırak tat kalıyor geriye.
Dili ekonomik kullanan, bir kaç cümlede ustalıkla karakter ve atmosfer yaratan, okuruna güvenen, bütün boşlukları onun adına doldurmayan bir öykücü o. Tanışın ve takip edin. Kahramanlarını bir öykü boyunca bile kötülükten, karanlıktan korumuyor diye kızmayın hemen. Ne de olsa rahatını kaçırdığımız ağaçların, kuşların, böceklerin, doğanın ah'ı var üzerimizde. Hem umudu tümden elimizden almıyor, avcumuzun içine rengârenk bir cam misket bırakıyor, güneşe tutalım diye.

Hakkı İnanç
Kırmızı Kedi Yayınları
Öykü
96 s.

Benim en sevdiğim öyküler Son Söz, Kül ve Kırıntı, Çekirge oldu.