28 Ekim 2019 Pazartesi

Kendi halimde bir derdim var



Mutlu olmak ve kalmak varılacak bir hedef, sabit korunabilecek bir değer değil benim için. Öyle hayatını mutluluğu arayarak geçirmiş biri de değilim. Geçmişe dönüp bakmak, özlem duymak, sık sık melankolinin sınırlarında gezinmek yaradılışımda var. Yakıcı bir pişmanlık değil bu, çokça kendini tanıma isteği. Geldiğim yollara bugünkü bilincin ışığında bakmak, yol ayrımlarında hangi dürtülerin beni seçimlere ittiğini keşfetmeyi, buralardan edindiğim deneyimleri tel tel ayırmayı, işime yarayanları heybeye atmayı ve yola devam etmeyi kolaylaştırıyor sanırım. Bu yüzden iki başım var gibi hareket ediyorum, biri her daim geçmişe dönük, fayda sağlamaya çalışıyor, biriyse ileriyi, yolun kalanını kolluyor. Kolay değil böyle yürümek. Yıllar içinde alıştığımı sanıyorum. Tanımanın verdiği konfor alanından olsa gerek bu alışkanlığımla didişmiyorum. Değiştirmeye çalışmıyorum. Kimi zaman yoruyor, yalan değil ama dedim ya, tanımanın getirdiği konfor kolay terk edilir şey değil. Bir sürü avantajı olduğunu bile söyleyebilirim.
Geçmişle gelecek arasında kurduğum köprü çoğu zaman bir öğretmen bana, örneğin. "A-ha" anları yaşattığını, kimi küçük değişimlerin tetikleyicisi olduğunu da söylemek mümkün. Ve fakat özellikle bir şeylerin yolunda gitmediğini hissettiğim anlarda, geçmişten çullanan kimi ayrıntılar geleceğe gölge düşürmekle kalmıyor, zihnimde sürekli çoğalttığım, geviş getirdiğim düşüncelere dönüşerek kafamın büyümesine yol açıyor ve beni hayli yoruyor. Geçen yıllar bana hile yapmayı öğretti. Kafamı çevirmeyi, görmezden gelmeyi başarabiliyorum ama ben unutsam, bedenim unutmuyor. Ne zaman böyle bir deneyimin içinden çıksam boynum geriliyor, ağırlaşan başımın altında adeta eziliyor. Hop zonklayıcı bir baş ağrısı geliyor, sağ şakağımın üzerine yerleşiyor, oradan yol alıp birinci büyük azı dişime iniyor. Diş hekimi olmasam bu zihinsel atakların birinde muhtemelen tıbbi atık kutusunu boylardı. Ama ben diş hekimiyim. Kendini de dinleyen, bedenine kulak vermeyi deneyimleyen bir diş hekimi... O yüzden dişim hâlâ benimle. 
Bu atakların psikosomatik olduğunun farkındayım. Hatta gelişinin adım seslerini dahi işitebiliyorum. Tam olarak hangi anda, hangi konuşma üzerine gelip bedenime yerleştiğini bile görebiliyorum. Nazik bir ev sahibi gibi toplanıp gitmesini bekliyorum. Belki beklerken kendime bu derdin içinden nasıl yürümeyi, geçmeyi seçeceğimi de sorabilirim. 

26 Ekim 2019 Cumartesi

Bir Öfke Hikâyesi: Şüphe*


Koreli sinemacı Lee Chang-dong, Haruki Murakami’nin Ahır Yakmak adlı hikâyesinden esinlenerek çektiği Burning (Şüphe) filminde bugünün genç insanlarının hayatını anlatıyor. Chang-dong verdiği bir söyleşide filme başlama motivasyonunu şu sözlerle anlatıyor:



“Uzun bir zaman boyunca genç insanlar, özellikle de bu kuşağın gençleri hakkında bir hikâye anlatmak istedim. Geçmiş projelerimden bazıları ‘Proje Öfke’ olarak adlandırılmıştı. Bunun nedeni şu; bugün dünya genelindeki herkes, milletine, dinine ve sosyal statüsüne bakılmaksızın farklı nedenlerden ötürü öfkeli görünüyor. Gençlerin bilhassa aciliyeti olan bir sorun. Bugün Kore'de yaşayan Y kuşağı, ebeveynlerinden daha kötü durumda olan ilk kuşak olacak. Geleceğin önemli ölçüde değişmeyeceğini düşünüyorlar. Bu film, içi bastırılmış öfke dolu, aciz olduklarını hisseden genç insanlar hakkında.”


                                

Filmin odağında, üç genç insan var: Jong Su Lee, Hae mi ve Ben.



Jong Su Lee yaratıcı yazarlık bölümünü bitirmiştir. Yazılmaya değer hikâyesini ararken kuryelik gibi işler yapmaktadır. Dairesini boşaltmak zorunda kalınca geçici olarak çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği Paju'ya, aileden kalma çiftlik evine döner. Babası öfkeli bir adamdır. Hakkında bir devlet memuruna saldırmak yüzünden açılan bir davanın sanığıdır. Kısa süre sonra tutuklusu da olacaktır. Babanın öfke probleminin aileyi dağıttığı, annenin uzun yıllar önce onları terk edip gittiği anlaşılmaktadır.



Hae mi, Jong Su Lee'nin çocukluk arkadaşıdır. Ünlü bir ustadan pandomim dersleri almakta, geçimini sağlamak için fazlaca gelir sağlamayan günlük tanıtım işlerinde çalışmaktadır. Bu tanıtım işlerinden birinde çalışırken tesadüfen karşılaşırlar ve yeniden görüşmeye başlarlar. Hae mi’nin hayata karşı büyük bir açlığı vardır. Bu açlığı giderebilmek için Afrika'ya seyahate gider. Hakkında çok şey duyduğu bir kabilenin büyük ve küçük açlık üzerine seremonilerini yakından görmek, deneyimlemek istemektedir.  Jong Su Lee'den yokluğunda kedisi Kazan'a bakmasını ister. Dönüşe geçerken Jong Su Lee'yi arar ve kendisini havaalanında karşılamasını ister.



Ben, Hae mi'nin havaalanında tanıştığı yeni arkadaşıdır. Jong Su Lee'nin yazar olduğunu öğrendiği için onunla tanışmak ister. Zengindir, güzel bir evi vardır. Kibardır. Hae mi’yi çok heyecanlandıran, hakkında coşkuyla konuşmasını sağlayan türde deneyimler Ben’in üzerinden geçip gitmekte, onda herhangi bir heyecan ya da coşku yaratmamaktadır. Çok genç olmasına karşın sürdüğü konforlu ve rahat yaşamla Hae mi ve Jong Su Lee’den ayrılmaktadır. Hae mi’nin anlattıklarına karşı ilgisizliği, arkadaşlarının Hae mi’ye karşı alaycı tutumlarından rahatsız olmaması aralarındaki ilişkinin sahiciliği ve samimiyetine gölge düşürmektedir.



Üçlü son kez Jong Su Lee'nin babasına ait çiftlik evinde bir araya gelir. Yemek yer, ot çeker ve sohbet ederler. Alkol ve sigaranın etkisiyle sızan Hae mi uyurken Ben, Jong Su Lee'ye sera yaktığını anlatır. Ben'in başkalarının seralarını izin almadan yakması Jong Su Lee'nin kafasını karıştırsa, kendinde bu seçimi yapma hakkı bulmasından rahatsızlık duysa da Ben kendinden son derece emindir. İzah eder:



“Başkalarının seralarını izin almadan yakıyorum. Tabii yangının büyümesini istemem, seraları ona göre seçiyorum. Yalnızca seraları yakmak istiyorum.”



Sohbet ilerler. Ben aşağı yukarı iki ayda bir sera yaktığını, her zaman elinin altında uygun bir sera olmayacağı için önceden seçtiğini söyler. Konuşma Ben'in yakında yeni bir sera yakacağını, seranın çok yakında olduğunu, kontrol etmek için geldiğini söylemesiyle devam eder. Hae mi uyanır, giderler. Seralar bir anda Jong Su Lee’nin ilgi alanına girer. Ben’in yakabileceği türden derme çatma seraların yerini belirler, günlük yürüyüşleri esnasında her birini kontrol eder. Sera konusunu neredeyse kendi yangın çıkartacak denli takıntı hâline getirir.



Hikâyenin kalan kısmında Jong Su Lee, Ben’in yaktığını söylediği seranın ve sırra kadem basmış Hae mi’nin izini sürer. Sıkı olay örgüsü, olayın çözülmesine yardımcı olacak türden ayrıntı zenginliği sizi iyi bir polisiyenin içinde tutar ve tatmin eder ancak Burning (Şüphe) filmi, kayıp bir kadını bulmak, ipuçlarını takip etmek ve gizemin bir bir çözülmesinden çok daha fazlasıdır. Yönetmen Lee Chang-dong ilk bakışta polisiye gibi duran, böyle algılanmasında da hiçbir sakınca olmayan filmde işsizlik, geçim sıkıntısı, anlam arayışı, sınıf çatışması, umutsuzluk ve öfke gibi problemleri işleyerek siyasal ve toplumsal bir eleştiri de yapar. Ve Murakami’nin hikâyesinin üzerine çıkar. Zira Murakami’nin hikâyesinde anlatıcı yazar otuz bir yaşında evli bir adamdır. Olayları üzerinden üç yıl geçtikten sonra aktarmakta ve hikâye anlatıcısı olmanın ötesine geçmemektedir. Lee Chang-dong’un uyarlamasındaki yerinde değişiklikler, okurun beklentisi olan ama anlatılması zorunlu olmayan parçaların genişlemesini, hikâyenin zenginleşmesini, kahramanların inandırıcılığının artmasını sağlarken, edebiyat uyarlamalarında sıkça rastlanan aslına uymanın yol açtığı yavanlığın da önüne geçiyor.



Burning (Şüphe) merak ve gizem dozunun hiç düşmediği, ne anlattığı kadar nasıl anlatacağını da iyi bilen ve buna kafa yoran bir yönetmenin elinden çıkma bir film. Chang-dong ana rayda anlatılan hikâyeden çok daha fazlasını arayan izleyiciye Hae mi’nin ünlü mandalina soyma numarasıyla bir kanca atmayı da ihmal etmiyor.  Hikâyede de önemli yer tutan mandalina soyma  numarasında Hae mi hayali bir mandalinayı soyar, kabuklarını bir kenara atar, mandalina dilimlerini yer ve çekirdeklerini çıkartır. Hae mi kendisini yetenekli bulan Jong Su Lee'yi şöyle yanıtlar: 



“Aslında çok basit. Yetenekle bir ilgisi yok. Yaptığım şey burada mandalina olduğuna kendimi inandırmak değil. Burada mandalina olmadığını unutmak gerekiyor. Hepsi bu.”

Buradan hareketle izleyici kendisine pekala şu soruyu sorabilir:

Jong Su Lee kendisini burada Hae mi olduğuna inandıran bir yazar mıdır, yoksa Hae mi’nin olmadığını unutan bir yazar mı? Karar sizin.


* Bu yazı 20 Ekim 2019 tarihinde Parşömen Fanzin'de yayımlanmıştır.
                                                                                                         






24 Ekim 2019 Perşembe

Şefkatli Ebeveyn Günlükleri: 15

Bilmek isteyen yola çıkar. 
Şefkatli Anne Günlükleri'ni yazmak, ebeveynlik amaçlarımı, önceliklerimi belirlememe, düşüncelerimin ve eylemlerimin farkına varmamı sağlıyordu. Sura Hart alıntıları bitince, sanki ters yönde yürümeye başlamışım gibi bir düşünce gelip çöreklendi içime. Yeniden konu üzerine düşünmek, yazı yoluyla düşüncelerimi tasnif etmek, eylemlerimin farkına varmak istedim. İşbu sebeple www.nonviolentcommunication.com sitesinde ücretsiz yayımlanan haftalık ipuçlarının rehberliğinde yeni bir günlüğe başlıyorum.
İpuçlarının çevirisi bana ait.

Şefkatli Ebeveyn İpuçları:
Herhangi bir anda ne gelirse gelsin başa çıkabilirsiniz!
Bu sahip olduğunuz bir beceridir; şayet kendinizin ve çocuğunuzun neye ihtiyaç duyduğunuzu belirleyebiliyorsanız ve her iki ihtiyacı eşit derecede gözetebiliyorsanız.

Haftanın mindful alıştırması:
Bu hafta hem kendi hem çocuğunuzun ihtiyacını eşit derecede gözetin ve problemi her iki tarafın ihtiyaçlarını çözecek şekilde birlikte çözün.

Ben ne düşünüyorum?
İş yerinde çalışan sayımız arttı. Soyunma odasındaki dolap sayısı yetersiz ve fakat yeni dolap koymak için yerimiz yok. En uygun yer, mutfakta daha önce kitaplığın durduğu alandı. Sipariş verilmişti.  Beklenen dolap bugün öğle saatlerinde geldi. Deniz öğle yemeği için geldiğinde montaj devam ediyordu. Masanın üzeri mesleki dergiler, kitaplar, kataloglarla doluydu. Kitaplığın önündeki küçük girintide kendisine yer bulan oyuncak sepeti de ortalıktaydı. Bu değişiklik Deniz'in canını sıktı ve ağlayarak yanıma geldi.

Deniz'le nasıl paylaşıyorum?
Çocuklar, içlerinde çatışmaya yol açan olaylarda, karşılanmayan ihtiyaçlarını tek başına bulma ve dile getirme konusunda yetersiz kalabiliyor ve bir nesneye, duruma takılabiliyor. Deniz de ahşap kartal maketine yer olmadığı, onun kırılacağı üzerinden yansıtma yaptı nitekim. Oysa temel sıkıntı eşit gözetilmek, onun ihtiyaçlarının da önemsenmesi idi. Bu değişimin, onun düzenini bozduğu, iş yerindeki alanını yitirdiği, okul çıkışı işe gelmek yerine eve gitmenin çok daha konforlu olduğu gibi pek çok düşünce (hepsi birer tahmin elbette) içinde hızla dönüp duruyordu. Bu hortuma kapılmak ve/ya teselli etmek yerine düşüncelerini tahmin etmeye çalıştım. "Sen de bizim gibi kendine ait bir dolap mı istiyorsun? Kişisel eşyalarını koymak için yeterli alanın olmadığını mı düşünüyorsun?" vb. tahminleri sıraladım. Bu tahminleri duymak onu hemen rahatlatmasa da yavaşlatıyor, doğruluyor ya da düzeltiyor ve her koşulda düşüncelerini aktarmaya, duygularını belirlemeye başlıyor. Bunlar netleşince üzerinde uzlaşacak yeni bir strateji geliştirmek de kolaylaşıyor.

Deniz'in geri bildirimi ne?
Sakinleşince seçenekleri gözden geçirdik. Yeni ve ikimizin de içine sinen strateji belirledik. Mutlu son! (Bir sonraki çatışmaya kadar)

Sonrasıyla ilgili ne düşünüyorum?
Yeterince iyi anne olmak benim için makul bir ufuk çizgisi. Bunun için ara ara günlükleri okumak, önerileri hatırlamak, kaotik anlara dair eylem planları tasarlamak işe yarayacaktır. Bu da yapılacaklar listesine eklensin.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Bu tür duygu yoğun, karmaşa anlarında, sabırsız, yorgun ya da tahammülsüz olduğumda Deniz'in yere bıraktığı eldiveni alıp giyebiliyorum. O zaman sakinleştirici otorite olmayı başaramıyorum. İşler pek de yolunda gitmiyor. Bugün gitti! Çünkü haftanın mindful alıştırması aklımdaydı. Ebeveynlik niyetimi aklımda tutmak, onunla uyumlu davranmak bolca antrenman yapmayı gerektiriyor. Bugün yapabildiğim için kendimden hayli hoşnutum şu an. Ve fakat kitaplığı eve götürmek, ablamın evinden kullanmadığı rafları almak ve duvara monte etmek, kitapları yerleştirmek gibi yığınla iş bizi bekliyor. İmdat!


Eski günlüklere aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.


23 Ekim 2019 Çarşamba

Kendimle bir konuşmam oldu bu gece

Fransız yazar Marcel Proust, yarattığı karakterlerle sohbet eder, onlara birtakım sorular yöneltirmiş. Onun sorularından yola çıkarak kendimle sohbet ettim bu gece. 
(Anket soruları Oggito'nun Bir Marcel Proust Anketi adlı içeriğinden alınmıştır)



Hayattaki en büyük başarınız nedir? 
Dünyaya gelmiş olmak. 

Mükemmel mutluluk denilince ne düşünüyorsunuz?
Hayatın olağan iniş çıkışlarına beraberce göğüs gerebilen, birbirini her hâliyle kabul eden bir çiftin yarısı olabilmek. 

Şu anki ruh hâliniz nedir? 
Sakin 

Favori mesleğiniz nedir? 
Çocukları yaratıcılığa teşvik edecek, onların merak duygularını diri tutacak, öğrenme tutkusu aşılayacak bir öğretmen olabilmek  

En değerli varlığınız nedir? 
Kızım 

Hayattaki en büyük aşkınız kim ya da ne? 
Kızım 

Favori yolculuğunuz hangisi? 
Bozcaada, biz ikimiz.

En karakteristik özelliğiniz nedir? 
Her şeyi ciddiye almak

En mutlu olduğunuz an: ne zaman ve nerede? 
Hamileliğimde. Bir radyolog arkadaşım ultrasonla beni muayene ediyor. Deniz karnımın içinde kıpır kıpır, tüm uzuvları tam ve sağlıklı.

En sevmediğiniz şey nedir? 
Kakafoni

En büyük korkunuz nedir? 
Kızım hâlâ bana ihtiyaç duyarken ölmek

En büyük deliliğiniz neydi? 
Acilde sırasını beklemeyip langur lungur içeri dalan özel harekat polisine posta koymak

En aşağı gördüğünüz yaşayan insan kimdir? 
İlkesizce güce tapınanlar

En büyük pişmanlığınız nedir? 
Değer verdiğim insanları kaybetmek

Mümkün olsa hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz? 
Daha az uykuyla, gıdayla yetinebilmek

Nerede yaşamak isterdiniz? 
Yaşamak istediğim yerdeyim.

Size göre en aşağı seviyedeki rezillik nedir? 
Sırf bir zümreye ait olmak için seçimini ahlaki olandan yana yapmamak, zümrenin ilkesizliklerine bahaneler, gerekçeler üreterek durumu rasyonelize etmeye çalışmak

Bir erkekte en çok beğendiğiniz nitelik nedir? 
Takdir etme meziyetine sahip olması

Bir kadında en çok beğendiğiniz nitelik nedir? 
Cesaret

Kendinizde çok üzüldüğünüz özelliğiniz nedir? 
Yıllarca istek ve ihtiyaçlarımı fark etmek yerine sabit stratejilere sarılmış olmak 

Başkalarında en çok üzüldüğünüz özellik nedir? 
Erteleme hastalığı nedeniyle günü ve koca bir yaşamı kaçırmaları

Dostlarınızda en değer verdiğiniz şey nedir?
Her telden sohbet edebilmek 

Favori kahramanınız (kurmaca) kimdir? 
Harikalar Diyarı'nın Alis'i 

Gerçek hayattaki kahramanlarınız kimlerdir? 
Tüm survivor kadınlar, özellikle de bekar anneler

Yaşayan insanlardan en çok hayranlık beslediğiniz kişi kim? 
Seçimlerinin sorumluluğunu taşıyan, itinayla yaşayan her insana hayranım. 

En abartılmış meziyet sizce nedir? 
Yalan söylememek 

Ne gibi durumlarda yalan söylersiniz? 
Dürüstlük karşımdaki insana zarar verecekse, suskun kalmayı yeğlerim. Bir de laf uzamasın, yorulmayayım diye eksik anlattığım, geçiştirdiğim şeyler var. 

Çok sık kullandığınız kelime ya da ifade nedir? 
Uyumayı çok sıkıcı bulan bir çocuğa sık sık söylediğimdir: Yarın yeni bir gün. Bedeninin ve zihninin dinlenmeye ihtiyacı var. 

Eğer kendinizde bir şey değiştirebilecek olsaydınız, bu ne olurdu? 
İçimdeki sabotajcının korku ve endişeler yüzünden yerli yersiz dışarı fırlamasının önüne geçmek isterdim.

En sevdiğiniz isimler nedir?
Deniz, bulut, ağaç

Nasıl ölmek isterdiniz? 
Yeterince yaş almış, elim ayağım tutarken, bilincim açıkken, uykumda

Öldünüz ve bir insan ya da eşya olarak geri döndünüz diyelim, bu ne olurdu? 
İlk tercihim bir ağaç olurdu ama ağaç insan ya da eşya kategorisine girmediğine göre deniz kenarında bir bank olmak isterdim.

Sizin mottonuz nedir? 
İki ayağın var, ayağa kalk ve yürü.











19 Ekim 2019 Cumartesi

Nasıl Yazar Oldular? (39)

Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun. 


            Olmak ya da olmamak arasında







İki bin on üç senesinde Gümüşlük Akademisi’nde Mario Levi’yle tanıştığımda otuz yaşındaydım. On sekiz yaşımdan beri onun kitaplarını hayranlıkla okuyordum. Romanları ve öykü kitapları vardı, benim için harika bir yazardı, onunla aynı odada oturup aynı havayı solumak bile ne güzeldi. Bir gün hepimizi alt üst edecek şu cümleyi kurdu, “Ben henüz yazar adayıyım.” Hayran olduğum kitapları kaleme almış olan, Türkçe Edebiyatının önemli yazarlarından Mario Levi bize yazar adayı olduğunu söylüyordu. Burada bize  fark ettirmek istediği bir nüans vardı, hem bize “Daha çok çalışın” mesajını veriyor hem de kendi sahip olduğu değerli külliyatına rağmen mütevazi bir duruş sergiliyordu. O an Mario Levi’yi neden sevdiğimi bir kez daha anlamıştım. O kış, kar soğuk demeden onun derslerine gitmeye ve her ders ondan aldığım yeni bir öğüdü heybeye atıp yazmaya devam ettim. Bir gün “Aman sakın ola paranızla kitap bastırmayın,” demişti mesela; diğer gün “Hiçbir zaman satış kaygınız olmasın, isterseniz yüz kitap satın, yüz haneye girmişsiniz demektir,” demişti. Bunları hiç unutmadım. O yüzden izninizle bu uzun girizgah sonucu, bana yöneltilen soruyu “Nasıl yazar oldum?” dan “Nasıl yazmaya başladım?” şeklinde değiştirmek ve üzerinde durduğumuz yüzlerce yıllık dünya edebiyatı külliyatına da bir selam durmak isterim.

Peki yazmaya nasıl başladım? İlkokul üçüncü sınıfta günlük tutarak başladım ve hatta o günlükleri hâlâ saklıyorum desem inanır mısınız? Sömestr tatilinde annemle, anneannemle gezdiğim yerleri, çocuk gözümle gördüğüm tuhaf olayları anlattığım o günlükler; kişisel tarihimde yazıyla ilk haşır neşir olduğum zamanlara işaret ediyordu. Ortaokul yıllarımdaysa hayatıma şiir girmişti. Bu yaşımda bile canım ne zaman sıkkın olsa açıp gülümseyerek okuduğum aşk şiirleri... Lise yıllarımda tiyatro oynamaya ve sahnede olmaya merak sardığım için bu kez tiyatro metinlerine yönelmiştim. İlk tiyatro metnimi yazdığımda Lise birdeydim. Türkçe Öğretmenim saçlarımı okşayıp, “Yazmaya devam et ama daha güçlü şeyler yaz, hafif şeyler olmasın,” demişti. Daha sonra hayatıma Virginia Woolf’un Dalgalar’ı, Mrs Dalloway’i girmişti. Kütüphane rafları arasında daha sık vakit geçiriyordum. Lise son sınıfa geçtiğimizde artık hepimizi saran üniversite sınavı telaşı, yazmamı engellememiş, aksine kamçılamıştı. Yabancı Dil sınıfındaydım, öğretmenlerimiz de yabancı uyrukluydu. Edebiyat öğretmenimiz bize Romeo ve Jülyet’in balkon sahnesini orijinal dilinden okutuyor, Robert Frost’u, Emily Dickinson’ı bize tanıtıyordu. Bunun yanı sıra İngilizce denemeler ve öyküler kaleme almaya başlamıştım. Bunları kağıtlara yazıyor, eve gelip itinayla bir dosyanın içine saklıyordum. Yazdıklarımı ne bir dergiye gönderiyor ne de bir yerde yayımlatma hayali kuruyordum. Kendim için yazıyordum ve bu da beni fazlasıyla tatmin ediyordu.

Üniversitede Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünü kazandım. İngiliz Edebiyatı bölümünden dersler alıyordum. Bir yandan Melville, Hawthorne gibi yazarları okuyor, diğer yandan da Chaucer’ı, Sheakespeare’i çalışıyordum. Her şey rüya gibiydi, iyiydi hoştu ama ben bunca edebiyat büyüğümün arasında yazdıklarımı nasıl beğenecektim? Beni mütevaziliğe iten edebiyat fakültesi maceram sırasında binlerce metin inceledik, kuram okuduk, göz numaralarımızı ilerlettik. Okulu bitirmeye yakın hepimizi saran kaygı beni de sarmıştı. Bir edebiyat mezunu ne iş yapardı? Ben de çoğu edebiyat mezununun yaptığını yapıp formasyon eğitimi aldım ve öğretmenliğe başladım. Tam on sene! On sene boyunca İngilizce edebiyat dersleri verdim. Oliver Twist, İnci, Bülbülü Öldürmek, Hayvan Çiftliği gibi metinler okuttum ve edebiyattan hiç kopmadım.

Derken bir gün, o zamanlar gittikçe popülerleşen bir iş yaptım ve kendime bir blog açtım. Her gün işten geliyor, aklımda ne varsa, deneme halinde yazıyordum. Beş kişilik çok yakın bir arkadaş grubum vardı, sadece onlara yolluyordum yazılarımı. Beni beş kişi okusa ne olurdu sanki? Ben beş kişi için yazıyordum. Ta ki bir gün onlardan biri sosyal medyada yazdıklarımı paylaşana kadar kendimi sakladım. O zamanlar görünür ve okunur olmak beni hayli yoruyordu, sanki tanımadığım insanların önünde çıplak kalıyordum. Anlatacak çok şeyim vardı ama sadece kendime anlatmak istiyordum. Hikâyem çoktu, derdim, meselem çoktu. Tanımadığım okurlarım olmaya başlamıştı, yazdıklarımı zevkle okuduklarını söylüyorlardı. Karnımda kelebekler uçuyordu.

21 yaşımda mezun olduğum edebiyat fakültesinden, ilk öykümü yayımlattığım 30 yaşıma kadar hayatım sessizlik içinde geçti. Düzenli günlük tuttum, öykü yazdım, şiir yazdım, roman taslakları çıkardım. Herkese “Bir gün kendi romanımı yazacağım,” diyordum fakat cesaretimi toparlayamıyordum. İşte bu konuda bana yardımcı olan da girizgah kısmında bahsettiğim Mario Levi oldu. Bir gün ona “Hocam ben bir mübadele romanı yazmak istiyorum,” dedim. “Mutlaka o hikâyenin peşine düş,” dedi. Ben de düştüm. İlk romanım Gitme Gül Yanakların Solar’ı yazmama beni teşvik eden kişi Mario Levi’dir. Yıllardır biriktirdiğim öykülerimi peşi sıra gün yüzüne çıkardım. Sinestezi üzerine yazdığım ilk öyküm Cebimde Senfoni, Varlık Dergisi’nde yayımlandığında bir daha bu yoldan sapamayacağımı, geri dönüşümün olmayacağını biliyordum. Daha sonra sırasıyla 365, Her Güne Bir Yazı ve Ufkun Öte Yanı geldi. Can Öykü Gazetesi’nde, Edebiyatist’te birkaç öyküm daha yayımlanmıştı hatta bir öyküm Nazım Hikmet Kültür Merkezi tarafından seçilip, Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor isimli seçkiye dahil edilmişti ama ben kendimi roman türüne daha yakın hissediyordum. Şimdilerde üzerinde çalıştığım romanımın ismi “Evvelbahar.” İlk buradan duyurmuş olayım. Artık o on sene önceki ben değilim. Edebi ustalarıma saygı duyuyor ve onların anısına saygı duyuyor ve daha çok çalışıyorum. Hedefim sadece iyi metinler yaratmak. Bundan gayrı bir beklentim, isteğim, dileğim yok. Öğretmenlikten istifa ettiğim güne asla pişman değilim. Severek, isteyerek bu yola girdim. İşimden, kazancımdan feragat ettim, oğlumun saatlerinden çaldım ama aksi mümkün değildi. Bir roman en az altı yedi kez yeniden yazılmadan olgunlaşmıyordu, edebiyata çok emek vermek gerekiyordu, edebiyatın yan dallarına, disiplinler arası sanatlara önem vermek ve onlardan beslenmek gerekiyordu. Toplumsal meseleleri, dili kendine dert edinmek gerekiyordu. Sabırla yürünen bu uzun yolun sonunda sizi alkışlamak için bekleyen güzel okurlar bekliyordu. İşte ben esasen onların “Yazar oldun” cümlesini bekliyorum, onlar diyene kadar da yazmaya çalışıyorum.
İrem Uzunhasanoğlu

* Bu yazı ilk kez 10/Ekim/2019 tarihinde Parşömen Fanzin'de yayımlanmıştır. 

18 Ekim 2019 Cuma

Şefkatli Ebeveyn Günlükleri 14

Bilmek isteyen yola çıkar. 
Şefkatli Anne Günlükleri'ni yazmak, ebeveynlik amaçlarımı, önceliklerimi belirlememe, düşüncelerimin ve eylemlerimin farkına varmamı sağlıyordu. Sura Hart alıntıları bitince, sanki ters yönde yürümeye başlamışım gibi bir düşünce gelip çöreklendi içime. Yeniden konu üzerine düşünmek, yazı yoluyla düşüncelerimi tasnif etmek, eylemlerimin farkına varmak istedim. İşbu sebeple www.nonviolentcommunication.com sitesinde ücretsiz yayımlanan haftalık ipuçlarının rehberliğinde yeni bir günlüğe başlıyorum.
İpuçlarının çevirisi bana ait.

Şefkatli Ebeveyn İpuçları:
Çocuğunuzdan istekleriniz konusunda spesifik olmanız önemlidir. 
"Oturma odasında bıraktığın oyuncağı lütfen alır mısın?" belirgindir ve yapılabilir.
"Bu kadar tembel olma" demek çocuğunuza onun davranışını nasıl etiketlediğinizi gösterir. Sizin düzen ihtiyacınızı nasıl karşılayacağıyla ilgili bilgi vermez. 

Haftanın mindful alıştırması: 
Etiketlemek, suçlamak yerine kendinizi defalarca ifade edin, istekleriniz konusunda açık olun ve bunu karşılaması için ondan yardım/destek isteyin. 

Ben ne düşünüyorum?
Birine etiket takmanın herhangi bir davranışta değişime yol açtığı görülmüş müdür? Yine de dilimize pelesenk eder dururuz. Bizi rahatsız eden bir şeyler vardır, neye ihtiyaç duyduğumuzu belki biz bile çok net bilmeyiz, eksikliğinden duyduğumuz rahatsızlığı taktığımız etiketlerle anlatmaya çalışırız, duvarlar öreceğini bile bile.

Deniz'le nasıl paylaşıyorum?
Deniz'in odasının sık sık ayıklanması gerekiyor. Küçülen kıyafetler, artık okunmayacak kitaplar, oyuncaklar, çizilmiş desenler, karalamalar, bitmiş ödevler... Yoksa içinde yaşayabileceği, seçim yapmasını kolaylaştıracak bir alanı kalmıyor. Dağınıklık ve fazlalık çığ gibi büyüyor. Üzerine günlük döküntüler eklenince hayli büyük yazı masasında bile yer kalmıyor. Deniz'in yaşam alanı üzerinde söz hakkı olması lazım. Bununla beraber belli bir düzen kurmayı da öğrenmesi gerekiyor. Beklentilerimi kısa ve net tutmaya çalışıyorum.
Çıkardığın kirlileri sepete at.
Tekrar giyeceğin kıyafetleri yere atma. Koltuğuna ya da yatağının üzerine bırak. Ben katlarım.
Saklamak istediğin resimleri, notları dosyanın içine koy, diğerlerini geri dönüşüm kutusuna at.

Deniz'in geri bildirimi ne?
Bu üç anlaşılır rica, ona "Çok dağınıksın," ya da "Odan Dingo'nun ahırı," gibi dememden çok daha anlaşılır geliyor. Ve her zaman olmasa da çoğu zaman yerine getiriyor. Bunun yanı sıra odasında daha çok mahremiyete ihtiyaç duyduğu yaşlar geldi. Kitap okumak, el yapımı kart oyunları hazırlamak ya da yazı yazmak için daha sık odasına çekiliyor. Kapısını örterken içeri girmeden önce kapıyı çalmamızı rica ediyor. Neticede düzen ya da temizlik dediğimiz şey bir varma ve orada stabil kalma hâli değil. Onun odasını kendi çalışma odamdan ayrı görmemem gerektiğinin farkındayım.

Sonrasıyla ilgili ne düşünüyorum?
Kızım büyüyor. İhtiyaçlarının farkında, kendine ait düşünceleri, hayalleri, planları olan bir birey olduğunu daha çok duyuyorum. Deniz'in iç dünyası genişliyor. Buna bağlı olarak ona tanıdığımız alanın da genişlemesi gerekiyor.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Ebeveynlik hep bir iç çatışma hâli sanki. Zaman zaman tüm önceliğim o oluyor, ilgimi, zamanımı olduğu gibi ona akıtıyorum. Oysa benim de ihtiyaçlarım var. Bunlardan birine çokça eğildiğimi düşündüğümde kızımdan esirgediğim zaman ve ilgi içimi bir kurt gibi kemiriyor ve onun sosyal ve duygusal ihtiyaçlarını gideremiyormuşum gibi bir düşünce geliyor çörekleniyor yüreğimin orta yerine. Oysa büyüyor, kendi sosyal ve özbakım becerileri artıyor, kendi hayalleri ve hedefleri var, bunları gidermek için kendi yöntemlerini belirlemeye, uygulamaya çalışıyor. Bazen becerecek, bazen çuvallayacak, denemesi için bazen gölgemizi biraz çekmemiz gerekecek. Deniz davranışlarıyla, konuşmalarıyla büyüdüğünü ve yol almak istediğini gösteriyor. Ona duygu ve ihtiyaçlarını, düşüncelerini dile getirebileceği kelimeleri kazandırdığım için kendimi takdir ediyorum.

Eski günlüklere aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.


16 Ekim 2019 Çarşamba

Bir Garip Yazı


Aradan bunca yıl geçmesine rağmen her doktor kontrolü öncesinde içimi sıkıntı kaplıyor. Doktora gitmemle sonuçlar gelene kadar geçen süreyi dikkatim dağınık, durgun, donuk bir halde dolanarak geçiriyorum. Böyle dönemlerde yürümeyi, özellikle de deniz kenarında yürümeyi çok seviyorum. İçime içime konuşuyorum. Düşünceler, anılar gırla gidiyor. Başka bir şeyle ilgileneyim desem olmuyor, ne okuyabiliyorum, ne film izleyebiliyorum ne de yazabiliyorum.

Deniz içeride gözünde büyüttüğü ödevi bitirmeye çalışıyor. Zaman ayarlayıcıyı on dakikaya kuruyoruz. On dakika çalışıyor, ne zaman biteceğini, ödevin zorluğunu düşünmeden. İkinci on dakikada geçiyorum yazı masamın başına. Memet Baydur’un Bir Garip Yazı’sından yola çıkarak günümü gün edenleri yazmaya…

Memet Baydur’un Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı yazılardan derlenen Sessiz Güvercinler Ülkesi’nde yer alan “Bir Garip Yazı”sı şöyle başlıyor:

“Herkesin gününü gün eden şeyler vardır, insandan insana değişen şeyler. Örneğin durup dururken bir akşamüstü oturup bir Sait Faik hikâyesi okursunuz, gününüz gün olur. Yolda yürürken canınız çeker bir sinemaya girersiniz. Truffaut’nun Jules et Jim‘i  gösterilir, gününüz gün olur. Sabah kalkar kalkmaz radyoyu açarsınız, Schubert’in Alabalık Beşlisi çalar, nedeni belirli bir gülümseme kaplar yüzünüzü. Böyle ufak tefek ayrıntılardır gününüzü gün eden.”

Gelelim benim bugünümü gün eden ayrıntılara…

Hava güneşli, denizin rengi tam sevdiğim gibi, su dupduru, balıklar kahvaltıya kıyıya gelmiş, deniz kenarında yürüyorum.

İşe dönerken rampaya sereserpe uzanan merdivenleri çıkarken elim tutamağa gidiyor. İnsanın bir tutamağı olmalı şu hayatta diye düşünüyorum. Tutamaklarım geliyor bir bir aklıma, sevdiklerim, zevk aldıklarım, beni hayata bağlayanlar….

İşe erken varıyorum. Kahve içmeye zamanım var.

İşler yolunda gidiyor.

Öykü tadında bir mektup alıyorum sevdiğim bir arkadaşımdan.

Denizle eve yürüyoruz, gözünde düşünce gözlüğü, dünyayı okumaya uğraşıyor, kedileri, beni…

Akşam yumurta kırıyorum ıspanağa. “Farkında mısın, akşam yemeğinde yumurta var? Bir daha yemem, bak,” diyor ama deniyor.

Gözünde büyüyen matematik ödevi parçalara ayrılınca hızla ilerliyor. Bu garip yazı da bitiyor.