31 Aralık 2015 Perşembe

Işılda henüz yaşıyorken

Antik dünyadan günümüze ulaşan bir Sümer ağıdı diyor ki;
Işılda henüz yaşıyorken,
gamı, tasayı at bir kenara,
yaşam dediğin böyle kısayken
ve her şey yenik düşerken zamana




28 Aralık 2015 Pazartesi

SÖZCÜK BİLİNCİ

 
Asıl sorunun dil olduğunu, çünkü dil dışında edebiyattan söz edilemeyeceğini de baştan saptıyor muyuz? Öyleyse yazarın kendine özgü bir dil, ona bağlı bir üslup oluşturma amacının yanı sıra, bu düzeyde atlamaması gereken bazı basit çabalar da gerekir.
Aynı sözcüğü art arda gelen cümlelerde kullanmamak;
aynı anlama gelen farklı sözcüklere aynı metin içinde seçici olmadan yer vermemek;
kendi dilimizin aynı zamanda kendimize ait sözcüklerden oluştuğu bilinciyle hangi anlamı hangi sözcükle karşılayacağımıza bilerek karar vermek;
yazdıklarımızda hiçbir sözcüğün rastlantısal biçimde yer almamasını sağlamak;
kısacası tam bir sözcük bilinci edinmek. Bu bilinci edinmeden yazınsal bir metni tamamlayabileceğimizi düşünmeyelim.
Bu sıkıdenetim içinde yazma çabasının sonunda bir alışkanlığa dönüşmesi gerekir; öyle ki, kendi sözcüklerimiz, yazarken kendiliğinden dile gelmeli. Bir yazım kılavuzu ile bir Türkçe sözlük hemen elimizin altında bulunmalı. Kendi metinlerimizin, gönderdiğimiz dergi ya da yayınevinin editörlerince düzeltilmesini bekleyemeyiz. Yazdığımız öykü ya da romanı yazım ve dil kuralları bakımından yanlışsız yazmak, bizim görevimizdir.
Bu arada, ara sıra sözlük okumayı düşünür müyüz? Bunu tuhaf karşılamayalım. Sonunda beş- on bin sözcükle yazıyor olabiliriz, ama Türkçe sözlükte en az yüz bin sözcük var. Demek ki bizim yazarken kullandığımız sözcüklerden neredeyse on kat fazlası orada, etkisiz durumda bekliyor. Türkçe sözlüğü düpedüz okumak, sözcüklerin dünyasını daha iyi kavramanın yollarından biridir.
Tanıdığım kimi yazar arkadaşlarımın, hep yanı başlarında bulundurdukları Türkçe Sözlük'ü rastgele bir sayfasını açıp okumaya başladıklarını, buldukları parlak bir sözcüğü yazdıkları romanın ya da öykünün uygun bir yerinde kullanmaya çalıştıklarını görmüşümdür. Kendiliğinden akla gelmeyen pırıltılı, büyülü sözcükleri not edip yazdığınız metnin uygun bir cümlesinde kullanmak, böyle çalışmayı alışkanlığa dönüştürmek size çok şey kazandırır. Çünkü sözcükler, çok şeydir. 
Semih Gümüş
Yazar Olabilir miyim?
Yaratıcı Yazarlık Dersleri
Notos Kitap

22 Aralık 2015 Salı

İLK GÖZ AĞRIM: LODOS ÇARPMASI




İlk göz ağrım Lodos Çarpması hakkında yazılanlar, çizilenler:

Öykü ile atölye döneminde tanıştım desem yeridir. Öykü, bu tür atölyeler için mükemmel bir araç. Kısa sürede yazabiliyor, okuyor, üzerine tartışabiliyorsunuz. Burada türün iyi örnekleriyle tanıştım ve içime öyküden zevk alma tohumları ekildi.

Onur Çalı'ya ilk göz ağrımı anlattım.

İmkân buldukça Kent Sohbetleri'ne katılıyorum, sergileri geziyorum. Bahsettiğin söylenceler, kentin tarihi içinde unutulup gidilmiş insan hikâyeleri ve masallar buralarda yolumu kesiyor. Bu umulmadık kesişmeler beni çok heyecanlandırıyor, beni de okuru da daha tatmin eden, daha geniş bir öykü evreni ortaya çıkıyor.
Ebru Askan'ın Meraklı Okur Söyleşilerinin ilk konuğu oldum.

Tuğba Gürbüz'ün ilk öykü kitabı "Lodos Çarpması" Notabene Yayınları etiketiyle yayımlandı.
Tanıtım bülteninden:
Sıcaklığı, harareti yükselten, serinleteceğine bunaltan, nefes darlığına, halsizliğe yol açan bir lodos rüzgârı estiriyor Tuğba Gürbüz öykülerinde.

Edebiyathaber Lodos Çarpması'nın tanıtım bültenine yer verdi.

30/12/2015 tarihinde ÇOMÜ Kampüs FM'de Kentte Sanat Kampüste Sanat programında Muteber Yüğnük'ün konuğu oldum.


Yayını buradan dinleyebilirsiniz.

Lodos Çarpması'nı okumaya başladığınızda, tarihin acımasız kanlı gerçekleri içinde yaşam mücadelesi veren, her anlamda savaşmak zorunda kalan sıradan insanların hayatta kalma mücadelelerini ve kalp çarpıntılarını duyacaksınız.

Ayşegül Kocabıçak'ın Lodos Çarpması hakkındaki değerlendirme yazısı Birgün gazetesinde yer aldı.

Lodos Çarpması'nda keşkeler... Yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide bir adım öncesi ve sonrası... Lodos Çarpması'nda umut daima var, hayal kurmaksa serbest!

S. Duygu Ceritoğlu'nun Lodos Çarpması hakkındaki değerlendirme yazısı  Okuryatar'da yer aldı.

Dostlarla Lodos Çarpması üzerine sohbet ettik.



Anlatmaya dayanan, anlatma ihtiyacından doğan öyküler yazdığım için bu dosyada asıl meselem "nasıl daha iyi anlatabilirim" idi.

Reyhan Yıldırım ile Lodos Çarpması hakkında yaptığımız söyleşi Edebiyathaber'de yer aldı.

İşte böyle ilk başından çarpıyor öyküler. Güçlü sözcükler yan yana dizildikçe sayfalar bitiveriyor. Geriye okurken sizde bıraktığı izler kalıyor.
Gaye Dinçel'in Lodos Çarpması hakkındaki değerlendirme yazısı Checkin dergisinde yer aldı.

En sevdiğim iki öykü Kremalı Patates ve Yaprak. İkisinde mekân anlatımı çok iyi. Görsel olarak canlandırabildim onları kafamda. İki öykü de incecik, kırılgan. Cam bir şişeye koyup denize bırakalım, sonsuza dek o saflıkta kalsınlar.
Konserve Ruhlar, bloğunda Lodos Çarpması'na yer verdi.

Esenler Sosyal Yaşam Evi Edebiyat Kulübü katılımcılarıyla Lodos Çarpması ve yazma cesareti üzerine sohbet ettik.



Geniş bir zaman ve mekân çeşitliliği var öykülerde. Tarihsel arka plan günümüz öyküsünde çok az kullanılıyor, belki bu konuya ilgi duyduğum için daha bir değişik gözle okudum tarihle öykünün buluşmasını. Tarihsel olanı, gerek diliyle, gerek anlatımıyla, öykü kişilerinin dünyalarındaki yansımalarıyla çok iyi kullandığını düşündüm Tuğba Gürbüz'ün.

Kadir Yüksel, kitapeki'ndeki Bir Raftan Bir Sahaftan köşesi için kaleme aldığı NotaBene Yayınları Öykü Dizisi yazısında Lodos Çarpması'na da yer verdi.



Öyküyü romandan daha kolay bir tür ya da romana geçiş basamağı olarak görmüyorum ancak şu da bir gerçek: Roman yazmak, daha uzun zaman, sabır, yoğun ilgi ve süreklilik gerektiriyor ve benim hayat tarzıma da kişiliğime de uymuyor.
Meslektaşım Füsun Şeker ile Lodos Çarpması üzerine yaptığımız söyleşi TDB Dergi'de yer aldı. 

Tuğba Gürbüz, ilk öykü kitabı Lodos Çarpması'nda "Kadın, aile ve Çanakkale" temalarıyla özgün bir dil yakalamayı başarmış.
Tunç Kurt'un Lodos Çarpması hakkındaki değerlendirme yazısı Edebiyathaber'de yer aldı. 
Tuğba Gürbüz, bir ilk kitapla çıkıyor karşımıza: Lodos Çarpması (Notabene 2015). Kimi sözcük seçimi tökezlemelerine karşın bir ilk öykü kitabı için yüksek düzeyli bir çıkış denebilir yazar adına. Bir öyküsünde anlatıcısına şöyle dedirtiyor nitekim: "Hikâyenin kısa zamanda okuru içine çekmesini, kelimeleri tasarruflu kullanmasını, aritmetiğini, hiçbir fazlalığa, hantallığa izin vermeyen yapısını yeni yeni seviyorum" (31). Öyküde kalıcı adlardan olmaya aday gördüğüm Tuğba Gürbüz'ün, bu doğrultuda onun peşini bırakmaması zorunlu ama. Yazar salmazsa kendisini öykü de onu bırakacaktır kesinlikle. 
Sadık Aslankara 2 Şubat 2017 tarihinde Cumhuriyet Kitap'ta Kitaplar Adası köşesinde Lodos Çarpması kitabına da değindi. 





21 Aralık 2015 Pazartesi

Masaldır bunun adı dinlemekle çıkar tadı



Masallar, şimdi kitapçıların çocuk raflarında satılıyor ancak tarihsel süreçte masalların çocukları eğlendirmekten ziyade onları yetişkinlerin dünyasına hazırlamak amacı taşıdığını, kullandığı sembolller ve metaforlar vasıtasıyla kadının ve erkeğin bilinçaltına kalıplar yerleştirdiğini, içinde yaşadığı toplumun kurallarını, kodlarını, kültürel değerlerini, baskın düşüncelerini gelecek nesillere miras olarak bıraktığını biliyoruz. Çocukları eğlendirmek, tesellemek amacıyla anlatılan “masum” masalların bunu nasıl başardığını herkesçe bilinen bir örnek üzerinden anlatabilir misin?

 

Masalların;  halkı –özellikle okuma yazması olmayan toplumlarda–  eğitmek, toplumlarda otoriteye karşı çıkarak psikolojik rahatlama duygusu sağlama gibi onlarca işlevi vardır. Çocukların eğitiminde kullanılması da bunlardan biridir. Çocukları disipline etmek, anne babanın sözünden çıkmamaları konusunda uyarmak, kız ve erkek çocuklarına ayrı ayrı ‘toplumsal rollerine uygun’ olarak görevlerini öğretmek masallar vasıtasıyla nesilden nesile aktarılmıştır.

Bunu mesela Külkedisi masalı üzerinden örneklendirebiliriz. Kız çocuklarına kurallara uygun davranırsanız, büyüklere itaat ederseniz, bir gün ‘prensle / kısmetinizle’ evlenebilirsiniz denilmektedir:

a) Külkedisi aslında ev kızıdır ve evin bütün işlerini yapmaktadır. Burada kızlara evi temizlemeleri, yemek yapmaları gibi toplumsal rolleri öğretilmektedir.

b) Kötü kalpli üvey anneye bile karşı gelmemektedir. Büyüklerinize hele de anne babaya, size kötü davransa da baskı yapsa da karşı gelmeyin, dediklerini yapın. Aksi takdirde cezalandırılırsınız, uygun davranırsanız, eziyet çekseniz bile günün birinde mükâfatlandırılırsınız fikri aşılanmaktadır. Tıpkı ustasından senelerce eziyet çeken bir çırağın, yıllar sonra ustasını ‘bana meslek kazandırdı’ diyerek sitayişle anılması gibi.

c) Külkedisi baloya gitse bile on ikiden önce evde olması gerekmektedir. Kızların geç saatlere kadar dışarıda kalmaması gerektiği, belli bir saatten önce eve dönmesi gerektiği yoksa her şeylerini, tüm güzelliklerini kaybedeceği anlatılmaktadır. Burada geceyi dışarıda geçirmemeleri özellikle vurgulanarak; arabanın balkabağına, seyisin sıçana, parlak kıyafetlerin çaputlara dönüşmesi metaforunun altında kızlığın kaybedilmesi halinde her şeylerini kaybedecekleri anlatılır.

d) Külkedisinin prensle dans edip, yakınlaşmasına rağmen, daha ileri gitmemesi, kendini gizlemesi, prensi peşinden sürüklemesi. Annelerin kızlara erkeklere nasıl davranmaları gerektiği konusunda yazılmış bir manifesto gibidir. Erkekle belli oranda yakınlaşsan bile fazla ileri gitme, kendini hemen açık etme, bırak sırlarını merak etsin, mutlaka kaç, çünkü kaçan kovalanır.

e) Masallarda toplulukların odağındaki dinsel güdülerin güçlü biçimde kullanıldığı da unutulmamalıdır. Üvey annesi Külkedisini prensin adamlarından sakladığı halde, ilahi güç sayesinde gerçek açığa çıkar ve genç kız prensle evlenir. Siz üzerinize düşen yükümlülükleri yerine getirirseniz, çektiğiniz sıkıntıları bir sınav olarak görürseniz, yaratıcı da sizi görür ve günün birinde mutluluğa eriştirir, denilmektedir.     

 

Sen ne düşünürsün bilmiyorum ama ben Rapunzel masalını klasik masallardan ayrı bir yere koyuyorum. Orman, masallarda sıkça kullanılan bir sembol. Ormana girmek ve ormandan çıkmak korkularla yüzleşmenin ve büyümenin hikâyesi. Bu bağlamda baktığımızda ormandan kendi imkânlarıyla çıkamayan, prenses ve ailesi tarafından kurtarılmayı bekleyen olgunlaşmamış, büyümemiş bir prens var. Rapunzel masalı bize ne söylüyor Fırat? Bu konuda neler söylemek istersin?

 

Masalı prens açısından pek düşünmemiştim aslında. Ama hem prens hem de Rapunzel açısından olgunlaşmanın gerçekleşmesi durumunu yaşıyoruz şöyle ki:

Masalı çocuk psikolojisi açısından inceleyen kimi pedagoglara göre; Rapunzel annesinin aşırı korumacı sevgisinden bunalan ve özgürleşmek isteyen bir kızın hikâyesidir. Kule ‘yuva’ ‘baba evi’ olarak, gerçek dünyanın tüm kötülüklerinden uzakta, korumacı ve steril bir ortamdır. Rapunzel çocukken bu durumu kabullenirken, büyüdükçe annesinin dizinin dibinde oturmaktan sıkılır, dışarıdaki hayatı ve dış dünyayı merak etmeye başlar. Özgürleşmek, erişkinliğe adım atmak için de kendi bedeninden –masalımızda saçından– yardım alır.  

Rapunzel’in saçlarına önce annesi (cadı) tırmanırken, daha sonra aynı saçlar prensin kuleye çıkmasına yardımcı olmaktadır. Bu da çocuğun bilinçaltına aileyle olan ilişkisinin yerini belli cinsel olgunluğa eriştikten sonra karşı cinsle ilişkinin alacağı mesajını göndermektedir. “Rapunzel odasına bir adamın girdiğini görünce önce çok korktu, o zamana kadar hiç erkek görmemişti. Prens onunla dostça konuşmaya başlayarak onun şarkısını duyduğunu ve yüreğinin bundan çok etkilendiğini, bu yüzden onu görmeden edemeyeceğini anlattı. Rapunzel'in korkusu geçiverdi.” Burada erkeklere kızlara nasıl yaklaşması gerektiği mesajı verildiği gibi, kızlar için erkekler belli bir olgunluğa erişmeden sakınılacak nesneler olarak sunulmaktadır.

“Genç oğlan ona kendisini koca olarak kabul edip etmeyeceğini sordu. Onun ne kadar genç ve yakışıklı olduğunu görünce, ‘O bana yaşlı cadı Gotel’den daha iyi bakacaktır’ diye aklından geçirdi ve olumlu cevap verdi. Elini onun elinin üzerine koyarak: “Seninle gelmeye razıyım. Ama buradan nasıl çıkacağımı bilmiyorum. Bundan sonra her gelişinde bir yumak ipek iplik getir; ben onu örerek bir merdiven yaparım. Tamamlandığı zaman onunla aşağı inerim, sen de beni atına alıp götürürsün,” dedi”. Burada kızların kendilerine iyi bakacak birini bulduklarında baba evlerinden ayrılarak kendi evlerini kurmaları mesajı verilmektedir. Kaldı ki, bunun hemen bir anda olmaması, emek gerektirmesi, yeni kurulacak yuva için gösterilmesi gereken sabır ve çalışmayı anlatmaktadır. “Ve şöyle kararlaştırdılar. Prens hep akşamları gelecekti, çünkü büyücü kadın hep gündüzleri çıkageliyordu.” Erkek ve kadının geceleri görüşmelerinin altındaki cinsel çağrışım açıkça ortadadır. (Kaldı ki masalın ilk hallerinde Rapunzel prensle birlikte olmakta ve hamile kalmaktadır.)

Masalın sonunda annesinin (cadının) sözünü dinlemeyen Rapunzel evden kovulur, çöllere düşer. Bu kısımda anne babanın sözünün dinlenilmesi gerektiği, yoksa insanın başına kötü şeylerin geleceği vurgusu yapılır.

Öte yandan Rapunzel senelerce aç biilaç çöllerde süründükten sonra, kuleden düştükten sonra kör kalıp sefalet çeken prensle karşılaşır ve gözyaşlarıyla prensin gözü açılır ve evlenerek prensin ülkesinde ölene kadar mutlu bir hayat sürerler. Burada da büyümeye giden yolda çeşitli acıların ve sıkıntıların olduğu anlatılmaktadır. Ayrıca prens ve Rapunzel olgunluğa erişmeden birlikte olamayacakları mesajı verilmektedir.

Özetle bu masalın alt metninde, kız ve erkek çocuklarına olgunlaşma serüvenleri sırasında karşılarına çıkabilecek durumlar anlatılmaktadır. Son olarak bunu, cinsler arasında eşiklikçi bir masal olarak kabul edebiliriz. Önce kadın kahramanı erkek kuleden kurtarmakta –aslında tam da kurtaramamakta, kurtarmaya çalışmakta dememiz daha doğru olacak– sonrasında ise gözyaşlarıyla kızımız Rapunzel derbeder biçimde çöllerde gezen prensin gözlerini açmakta ve bunun neticesinde birlikte mutluluğa ulaşmaktadırlar.  

 

Sarah Gibb’in klasik masaldan uyarladığı farklı bir varyantta, cadı prensle Rapunzel’i yakalıyor; prensi büyüyle bir ormana yolluyor, Rapunzel’inse saçını kesiyor, cadı gölgeler alemine gidiyor ve büyüyle yaptığı her şey kayboluyor. Etraf sık ağaçlı bir ormana dönüyor. Rapunzel hayvanlarla konuşabildiği için, onların yardımıyla eski ailesinin yanına dönüyor. Sonra kuşlar tekrar ormana gidip prensin yerini buluyorlar ama prensle konuşamadıklarından geri dönüp Rapunzel’e haber veriyorlar. Rapunzel ve ailesi prensi ormanda bulup kurtarıyor. Bir de böyle bir versiyonu var, onun için ne dersin?

 

Klasik masallar zaman içinde ve dilden dile dolaştığı farklı topluluklar içinde toplumsal yapıdaki değişiklikle birlikte evrimleşmiştir. Öyle ki masalları derleyen Grimm Kardeşler bile her yeni basımla birlikte masal sayısını arttırırken, gelen tepkilere göre değişiklikler yapmışlar. Masalın orijinalinde, Rapunzel prensle baş başa kaldığında sadece sohbet etmekle kalmayıp, birlikte de olmaktadır. Dünyadan bihaber büyüyen Rapunzel, karnının büyümesini anlamlandıramaz, “Neden kıyafetlerim bana bu kadar dar geliyor? Artık hiç biri olmuyor?” diye kendini sorgulamaya bile girişir.

Bu sebeple günümüzde yazılan bir uyarlamada, kızların ‘kurtarıcı beyaz atlı prens’ masalını yerle bir ederek, kendilerinin zor durumdaki prensi kurtarmaları masalın canlılığının kanıtı bence. Ama az öncede söylediğim gibi, klasik masalda bile, Rapunzel en az prens kadar hatta belki daha fazla kurtarıcı konumunda. Cadıdan kurtulmak için sadece prense yaslanmıyor, birlikte hareket ederek, prensin getirdiği ipliklerden merdiven örerek kurtulmayı planlıyor. Ayrıca cadıya rağmen, prensle görüşüyor, yani kendi kararlarını verip, uygulayan bir genç kızla karşılaşıyoruz.  

Orman dışarısını temsil ediyor, Rapunzel kendi bilgi ve becerisiyle ormandan kurtularak erginleşiyor, oysa prens erginleşmeyi tamamlayamıyor ve dışarıdan bir kurtarıcı sayesinde güvenli olan eve ulaşabiliyor.

Klasik versiyonda cadının sonu belirsiz kalırken, adeta yaptığı kötülükler yanına kâr kalırken; modern versiyonda cadının gölgeler âlemine giderek, yaptıklarının cezasını çekmesi, çocuklara kötülüklerin cezasız kalmayacağı düşüncesini aşılıyor.   
 
 

 

Masalla ilişiği ilkokul yıllarında kesilmiş, klasik bir kurmaca eserler okuruyken, üç yıl önce tesadüfen bir masal söyleşisine gittim ve müdavimi oldum, çıktım. Masalın böyle bir etkisi var. İnsanı yavaş yavaş içine çeken büyülü bir orman. Ancak serde kurmaca okurluğu olduğundan, anlatının akışı içinde hiç bahsi geçmemiş, ima dahi edilmemiş bir çatışmanın içinden “meğerse” diyerek çıkılması beni rahatsız ediyor, dev analarına, ağzından ateş püskürten ejderhalara inanıyorum da bu “meğerse” ile çözülen sorunlara inanmakta güçlük çekiyorum. Bir kurmaca metin yazarı olarak ne diyorsun Fırat, bir meğer yeter mi bütün düğümleri çözmeye?

 Aslında benim masal serüvenim de senden çok farklı değil. Çocukken okuduğum masalları kızıma da okuyup ne güzel, yaşayıp gidiyordum. Sonra daha önce çeşitli programlar yaptığım Uzman Tv masallarla ilgili de program yapmamı istedi. Masal işte, hepimizin bildiği şeyler, farklı ne anlatabilirim ki, diye düşünerek başlarda biraz soğuk durdum. Sonrasında programı hazırlarken birkaç kelime de farklı şeyler katmak adına araştırma yaparken, kendimi bir anda masalların renkli dünyasında buluverdim. Meğerse… masallarla ilgili hiçbir şey bilmiyormuşum.

Buluş o buluş… bir buçuk iki yıldır, epeyce okudum yazdım, etkinlikler düzenledik konuştum falan. Masalların alt metnine, gizemine, sırlarına vakıf olmaya çalıştım. Meğerse meselesine gelince, kimsenin çocuklarına; bunun alt metnindekiler, onun için öğretici olacak diye düşünerek masal okuduğunu sanmıyorum. Ama ortada toplum içinde sürekli tekrarlanan durumların bir süre sonra farkında olmadan kafanıza yerleşmesi gibi bir durum var: Geceleri tırnak kesilmez, şeytan tırnaklarını toplar, düşüncesinin altında eskiden yetersiz ışıkta ilkel makaslarla bir yerlerin kesilmemesi için önlem alma düşüncesi yatar. Makas / bıçak elden ele verilmez kavga çıkar, aslında yaralanmayı önlemek için geliştirilen bir toplum pratiğidir vs vs. Benzer biçimde de masallar vasıtasıyla, kız çocuklarına sürekli olarak ev işleri yapmaları, anne babaya itaatkâr olmaları, kısmetlerini beklemeleri; erkek çocuklarına büyüdükleri zaman evden ayrılarak rızıklarını aramaları, temiz süt emmiş bir kızla evlenmeleri bilinçaltlarına sürekli olarak üflenir. Kendisini kız ya da erkek kahramanla özdeşleştiren çocuk da ister istemez toplumun yönlendirmesine uygun hareket eder. Mesela Almanya’nın birliğinin oluşturmasında kültürel anlamda görev alan Grimm Kardeşlerin kimi masallarında ciddi Yahudi düşmanlığı vardır, bu masalları okuyarak büyüyen Hitler’in de yaptıkları ortadadır.  Alt metin ve ana fikrin yanı sıra masalın; cinsel, dinsel, ruhsal, tarihi vs. meğerseleri de var ki, keyifli ve bilinç açıcı okumalara yol açıyor ama ilk anlatanların masalları uydururken bunca şey düşündüğünden emin değilim. Keyifli detaylar üzerinde çalışmak, okumak, dinlemek, insanın merakını kaşıyor, hoşuna gidiyor. Ben zorlama anlamlar yüklemeden, bundan keyif almanın ve ufak tefek ilginç bilgiler derlemenin peşindeyim. Yoksa bir meğerseyle bütün düğümleri çözmek bir yana yeni düğümler bile atılmaktadır. Ben bu meğerselerin güzel yanının, okuyan ve araştıranlar için o yeni düğümlerde gizli olduğunu düşünüyorum. 

Masal, bir öykücüyü nasıl besler?

Tüm okuduklarımız gibi masallar da yazarı besler. Masal dili, bilinçli olarak hadım edilmiş bir dil olduğundan öykü ve roman için çok elverişli değildir ama atmosferi en yetkin eserler üretebilecek kadar büyülüdür. Latin Amerika’nın büyülü gerçekçi edebiyatı bir yönüyle masala dayanmaktadır ve bence nefistir. Edebiyatta fantastik kurguya, büyülü gerçekçiliğe, tarihsel anlatıya meyyalsek masalları bilmeden bunları yazabilmek bence mümkün değil. Yazılır elbet ama masalları bilen biri kadar güzel yazılamaz. Zaten, dinler tarihini, efsane ve mitleri, başat masalları bilmek hem yazana hem de okuyana çok şey katar. Masalların atmosferini yazdıklarına muhteşem biçimde yediren Gabriel Garcia Marquez, Ursula K. Le Guin, Murathan Mungan, Burhan Sönmez… muhteşem eserler vermişlerdir. Bence eselerinin muhteşem olmasının altında iyi edebiyatçı olmaları kadar masalları özümsemiş olmaları da yatar. Ben de, günün birinde masalsı bir atmosferi olan, bir nehir roman anlatabilmeyi çok isterim. Belki bir gün…       

Bu keyifli sohbet için teşekkür ederim J

Masallar üzerine konuştuğumuz için asıl ben teşekkür ederim Tuğba. Yolu Kaf Dağı’nın ardına düşen herkese de selamlar sevgiler…  

9 Aralık 2015 Çarşamba

MARİO VARGAS LLOSA'DAN ÖĞÜTLER


Her zaman sabah saatlerinde çalışırım çünkü günün erken saatlerinde daha verimli olduğumu hissediyorum. Bana göre işin en zor yanı bir yapıtı yazmaya başlamaktır. Ben her gün öğleden sonra ikiye kadar büromda kalarak çalışıyorum.
Her şeyden önce kafamda, bir kişi ya da olayla ilgili bazı düşler oluşur. Daha sonra not alırım. Kişiler sahneye girer çıkar ve yavaş yavaş küçük film kareleri belirir. Böylece kitap üzerine çalışmaya başlarım. İlk önce öykünün genel bir şemasını oluştururum. Bu şema daha sonraları defalarca değişmesine rağmen yazma eylemini başlatan bir tür kıvılcımdır. Daha sonra ara vermeden, üstelik üsluba, tekrarlamalara, hatta bazen birbiriyle çelişen cümlelere dikkat etmeden yazarım. Bu ilk metin bir tür hammadde niteliğindedir. Bu hammaddeyi düzgün bir müsvedde hâline getirdikten sonra -ki bu bence işin en zor yönüdür- her şey yerli yerine oturur. Artık anlatacağım hikâyeyi yakaladığımdan emin olurum.
 
Kaynak: Notos Öykü Haziran-Temmuz 2007 Sayı 4

7 Aralık 2015 Pazartesi

BAY PRADA NASIL ÖLDÜRÜLDÜ?


Araya giren çocuk kitabın Annemin Kuşları‘nı saymazsak beş yıllık bir aradan sonra kasım ayında ikinci öykü kitabın Bay Prada Nasıl Öldürüldü? yayımlandı. 34. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’na katıldın. İlk tepkiler nasıl?

İlk kitabım Herkesin İçinde Hiç Olmak amatör ama büyük bir coşkuyla yazılmış öykülerden oluşuyordu. Samimi olmak gerekirse öyküye dair çok fazla fikrim de yoktu yazarken. Bay Prada’ya kadar geçen beş sene içerisinde okumalarımda ve öykü anlayışımda değişiklikler oldu. Bu süreç aynı zamanda kendimi daha yakından tanımamı sağladı. İlk öykülerimi 20’li yaşlarda yazmıştım, şimdiki meselelerim daha farklı. Bu yüzden Bay Prada’da pek çok şeyi deneme fırsatım oldu, daha sakin, daha bilinçli yazdım öyküleri. Coşkunun değil, çalışmanın ürünleri oldular. Önemli olan öykülerin beni tatmin etmesiydi, öyle de oldu. Tepkilere gelince çoğunlukla arkadaşlarımdan dönüş oldu ama bunlar da çok güvenilir dönüşler değildi. Çoğunlukla “Eline sağlık, güzel olmuş” ya da “Tebrikler” şeklinde dönüşler bunlar. Fakat okuma rutinlerini iyi bildiğim insanlardan olumlu-olumsuz eleştiriler de aldım. Genel olarak aynı şeyleri düşündüğümüzü görmek beni rahatlattı, özellikle olumsuz eleştiriler almak da o eleştirilere hak vermek de benim için daha anlamlıydı.

Yazmak, bir yandan da kendini tanıma, merakını harlayan, hayal gücünü besleyen, yazdığın ve yazacağın metinleri şekillendirecek temel meselelerini bulmak demek. O yüzden yazarın asıl yolculuğunun ikinci kitapta başladığını, bu yolun biraz daha zorlu olduğunu söyleyebiliriz.  Yeni öykü dosyası üzerinde çalışırken ilk kitapta aklını meşgul eden soruların hangileri peşini bıraktı, hangileri elendi, neler seni şaşırttı?

Temel izleğim yalnızlıktı. Hâlâ da öyle. Bu duygudan ve konudan kurtuluşum yok gibi görünüyor fakat artık aynı şeyleri yazmaktan da sıkıldım. Bu yüzden daha deneysel öyküler yazmaya başladım. Deneysellik benim için kendini şaşırtmanın en iyi yolu. Konudan ziyade kurguya odaklandım. Ama başta da söylediğim gibi yalnızlık peşimi bırakmadı, yazdığım hemen her öykü yalnızlığa bir şekilde çıkıyor. Ben cebinde kalem ve not defteriyle gezen biri değilim. Toplumsal bir olay bende anlık bir etki yaratıyorsa sırf yazmış olmak için yazmam. Önemli olan eve geldiğimde korunaklı hayatımdan utanmama neden oluyorsa yani artık benim meseleme dönüşüyorsa yazıyorum. Bunu rahatça söylememin sebebi şu: Burası Türkiye ve her gün acı bir olayla güne başlıyoruz. Birisine hakkıyla üzülemeden bir yenisi ile karşı karşıya kalıyoruz. Daha kötü olan ise acıları kanıksıyoruz. Dumankuş öyküsü bu şekilde yazıldı. Pek çok insan öldü fakat Berkin’in el kadar hali beni günlerce etkiledi. Yazmasaydım delirmezdim ama yediğim lokma boğazımda düğümlenirdi.

İlk öykü kitabın Herkes İçinde Hiç Olmak’ta yer alan Çivi öyküsünün şair kahramanı arkasında bir iz bırakmak, dünyaya ölümünden sonra dahi bir çivi çakmak, unutulmamak için yazıyor. Sen neden yazıyorsun?

Yazmaya 20’li yaşlarımda başladım. Hatta çoğu zaman kızdım kendime yazdığım için. Hayatı yaşamak varken eve kapanıp yazmak ne kadar anlamsız. Hayatı hep geriden takip ettiğini bilmek, beni hep rahatsız etti. Genç yaşlarımı boşa harcamışım hissinden kurtulamadım. Pek çok tesadüf beni yazmaya itti. Ama asıl sebebi araştırırken şunu fark ettim: Öykülerimde çok fazla soru işareti var. Neden bu kadar soru soruyorum diye düşündüm. Tuhaf olan, bu sorular okura değil kendime sorduğum sorular. Şimdi ise biliyorum. Ben; anlatmak için değil, anlamak için yazıyorum. Kendimi, insanları, olguları, özetle hayatı anlamak için yazıyorum.

Öykülerinde köy-taşra-şehir üçlüsü var. Bu üç kültürü de biliyor görünüyorsun. Bu konuda neler söylemek istersin?

Evet, çünkü her kültürün içinde bulundum. Köy çocukluğumun, taşra ilk gençliğimin geçtiği yerler. Şehirlerde yaşıyorum. Haliyle hepsini iyi biliyorum. Yazdıklarıma da yansıyor hepsi. Bu benim için bulunmaz bir nimet çünkü atmosfer yaratmak çok zor gelmiyor bana. Köyde zeytin toplamasaydım, tütün dizmeseydim; taşrada kahvehanelerde çalışmasaydım, şehirlerin hengâmesinde boğulmasaydım muhtemelen yazamazdım. Bu anlamda şanslı hissediyorum kendimi.

Tunç Kurt öyküsünün oluşmasında etkili olan yazarlar var mı?

Ben okuduğum her yazardan etkilenirim. Bana iyi ya da kötü anlamda illa ki bir şeyler katarlar. Bazen nasıl yazmam gerektiğine dair ipuçları verirler, bazen de nasıl yazmamam gerektiğini gösterirler. Sadece yazarlar değil, tanıştığım her insan bana bir şey katar. Dinlediğim bir şarkı, baktığım bir resim de aynı etkiyi yapar. Hatta bir sokak kedisi bile etkiler beni. Ama belli bir yazar ismi veremem, çünkü o kadar çoklar ki… İyi ki de varlar ya da var olmuşlar.

Bay Prada Nasıl Öldürüldü?, dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde toplumsal konulara, ikinci bölümde kurgusal-deneysel öykülere, üçüncü bölümde bireysel konulara değinmişsin. Son bölümde ise bir öykü var. Kötücül Mantarlar, adlı bu öykü sanki öykülerin nasıl yazıldığını anlatıyor, bu son bölümü oluşturmanın sebebi ne?

Senin de söylediğin gibi son öykü Kötücül Mantarlar, öykülerin başlamadan önceki sessizliği, izlediğim yol haritasını hatta matematiği, yöntemleri ve yaratım sürecinin sıkıntılarını anlatıyor. Bu öykü aslında benim son sözüm niteliğinde. Yani önsöz yazıp okuyanları sıkmamak için son söz yazma gereği duydum. Ona öykü demek doğru olmaz.

Annemin Kuşları kısa sürede yedi baskı yaptı. Kaleminin çocuk edebiyatına yakıştığını düşünüyorum. Türkçe öğretmeni olman ve çocukları yakından tanıyor olman sebebiyle didaktiklikten uzak, macera dolu metinler ortaya çıkmış. Ufukta yeni bir çocuk kitabı var mı?

Çocuklar biz yetişkinler gibi değil. Onların beğeni ve algıları daha yüksek. Okudukları metinlerdeki büyüklerin çokbilmiş, dikte eden, parmak sallayan üsluplarını yakalarlar ve o kitabın yüzüne bakmazlar. Çünkü onlar için okumak bir eğlencedir. Bence de öyle olmalı. Yetişkinler bugün çocukların okuduklarına karar veren kişiler. Onu okuma, bunu oku, diyen kişiler maalesef. Annemin Kuşları’nı yazarken sadece bunu düşündüm. Eğlenceli bir okuma tecrübesi sunmak istedim. Elbette mesajım vardı ama öykülerin akıcılığına çelme atmasına izin vermedim. Yaptığım tek şey bu. Yeni bir çocuk kitabı çok istiyorum fakat acele de etmek istemiyorum. İyi bir hikâye bulursam ilk işim çocuk kitabı yazmak olacak.

Peki, yeni bir kitap?

Öykü yazmaya devam ediyorum, ne olur bilmiyorum. Çıkar mı bir şeyler? Fikrim yok. Uzun zamandır zihnimde çevirdiğim bir roman var ama tek satır yazmışlığım yok. Belki de ona başlarım. Zamanın akışına bıraktım her şeyi. 

 

 

 

3 Aralık 2015 Perşembe

AKIL DİŞİ


İkinci gidişimde dişçi: -Alalım bu dişi, dedi, zaten sallanıyor; iş açar başınıza sonra... Çoktan beri diş çektirmedim, aklıma kerpeten, daha da kötüsü o damağa batan iğne geldi, ağzımın en dibinde iki tane kronun yanında sessiz sedasız oturan, ara sıra "ben de varım" gibilerden hafifçe sızlayan bu dişin pek ziyanı da yoktu zaten; peki nasıl isterseniz dedim, fakat başka sefere olsa daha iyi olmaz mı? Üçüncü gidişimde dolguları yaptıktan sonra gene dokundu, alalım bu dişi, dedi; zaten sallanıyor. Rahatsız ediyor belli, işini seven her iyi insan gibi bu diş de onu rahatsız ediyor:
-Hay hay dedim, nasıl isterseniz.
Cihat Burak
Yakutiler

1 Aralık 2015 Salı

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (18)


 
Mektuplarla Başlayan Yazarlık
Lise yıllarımda arkadaş arayışlarının yoğun hissedildiği o dönemde ben de kendime dışarıdan arkadaş bulmak için bir çaba içine girdim. "Dışarıdan" dememin nedeni uzakta olmalıydı ki kısmen "flört" sayılabilecek bir arkadaşlık yüzünden kimse bana hesap sormamalıydı, pastaneye, sinemaya falan gitmek zorunda kalmamalıydım. O dönemde internet olmadığı için dışarıdan arkadaş bulmanın yolu dergi ya da gazetelerde yer alan ilanlardan geçerdi. Gidip "Hey" dergisi aldım, dönemin popüler gençlik dergilerinden biri. Mektup arkadaşı köşesindeki ilanları okumaya başladım. Kendime yakın bulduğum, sıcak ifadeleri olan birkaç ilan seçip onlara mektup yazdım! Yazdığım insanlar yanıt vermeye başladı ve yazışmalar ilerledi. İşte o mektupları yazarken fark ettim yazmayı sevdiğimi, gerçeği değiştirdiğimi, karşıdakinin hoşuna gitsin diye gerçeklikten çıkıp kurmaca katkılarla mektupları genişlettiğimi. Bu fark ediş yazarlığı getirmese de kalemimi güçlendirdi ve mektup yazmaya devam ettim. En azından sağlam birkaç okurum garantiydi!
Üniversite çağları gelince derslerle boğuşmaya Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü seçtiğim için kendime kahretmeye başladım. Çünkü ben yaşayan edebiyatı seviyordum, özgür edebiyatı, sıradışı ve hayal gücüne dayalı olanı. Bize verilense yalnızca kalıplardı. Bu dönem benim için edebiyattan soğuma bile sayılabilir. Yine de içimdeki özü şairlerle diri tutmuşum. Şiir okumak soluk almama hep yardım etti, sözcükleri şiirle sevdim; sesleri, sesin dengesini, çağrışımını, kalıpları kırışını başka bir kaba dolup farklı biçimler alışını böyle böyle sevdim.
Nedense yazarlık yoluna sapmak hiç olmazsa birkaç girişimde bulunmak tıpkı çocukluğumda olduğu gibi yine aklıma gelmiyordu. Öğretmenlik yapmaya başladım, okumaya devam ettim, sevgililerime mektuplar yazmayı sürdürdüm! Antalya'ya tayinim çıktığında 30 yaşlarındaydım. Orada tanıştığım bir yayıncıya yardım etmeye başladım. Yazıları bilgisayara aktarma ve düzelti gibi işlerdi bunlar. İşte bu dönemde parmaklarım ısındı. Kendi denemelerimi ve öykülerimi de yazmaya başladım. Yazdıklarımı farklı dergilere gönderdim. Bazıları yayımlandı bazıları yayımlanmadı. İnsanın bir yazısının okurla buluşmasının verdiği hazzı o dönemde tattım.
Dergilerde öykü ve denemelerim yayımlanmaya başlasa da yine "kitap" oluşturmak aklıma gelmiyordu. Sanırım arayış yıllarıydı ve ne yazacağımı tam bilmiyordum. Orada burada yarışma ilanları görmeye başlamıştım. Hadi dedim birine katıl, başka türlü oturup yazacağın yok. Çocuk öyküleri dalında Ankara'da düzenlenen Damar edebiyat dergisi ve Çankaya Belediyesi'nin ortak bir yarışmasına dosyamı yolladım. Onlar da bana birincilik verdi. Kısa süre sonra da belediye kitabımı bastı. Mutluydum, kitabım yayımlanmıştı, içindeki öyküleri yazarken çocukluğuma gidip gelmiştim, zamanda yolculuğun mümkün olduğunu edebiyat yoluyla iliklerime kadar hissetmiştim.
Hâlâ bu haz için yazıyorum. Beni yolculuklara çıkartan, geçmişe ve geleceğe götüren, beni evden çıkartabilen tek şeyin edebiyat olduğunu düşünüyorum. Kurmacanın adımları sokaktaki gerçek adımlarımdan her zaman daha gerçek, böyle hissediyorum, işte bunun için yazının başında oturmaya devam ediyorum.
Miyase Sertbarut
 

24 Kasım 2015 Salı

Hakan Gönül ile söyleşi

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali bitti ancak etkisi içimizde çoğalarak devam ediyor. Kaplumbağa ve Turist filminin ardından bizimle kişisel deneyimlerini paylaşan Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği gönüllüsü Hakan Gönül ile festivalin ardından sıcağı sıcağına sürdürülebilir yaşam, Doğa Dostu Kent Bahçeleri-Tohumlar Kampüse Projesi, dijital ortamda bıraktığımız ayak izlerimiz ve şehirde yapabileceklerimiz hakkında konuştuk.

 
 
50 kelimeyle otobiyografini öğrenebilir miyiz?

İstanbul'da doğdum, büyüdüm, okudum, çalıştım ve onu terk ettim. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği aktif gönüllüsüyüm. Derneğin, Doğa Dostu Kent Bahçeleri - Tohumlar Kampüse Projesi'nin koordinasyon ve yürütücülüğünü yapıyorum. Çanakkale Küçükkuyu'da Adatepe köyüne yakın bir yerde doğayla barışık ve bütüncül yaşamaya çalışıyorum.

 
1 Mart 2015 tarihinde Antalya Maratonu Runanatolia’da Doğa Dostu Kent Bahçeleri projesinin ilk ayağı olan Tohumlar Kampüse kampanyası için koştun. Bu projenin önemini ve neden koştuğunu anlatan mektubunda, “Herhangi bir bitkinin tohumdan bir sonraki tohumuna olan döngüsüne şahit olabilen insan, o tohumla birlikte doğanın ritmini, güneşi, rüzgârı, böceği, toprağı, suyu atalarından kalan içsel bilgiyi, sevgiyi, aidiyeti tekrar hatırlayan şanslı insandır,” diyorsun. Senin hatırlama, doğayla bütüncül yaşama sürecin nasıl gelişti Hakan?

Çocukluk yıllarımdan beri doğada olmayı, onunla beraberken dinlemeye, etrafımda olup biten şeylerden bir şeyler öğrenmeye çalışırdım. Sonrasında şehrin ve iş hayatının benden alıp götürdüğü güzel günler oldu o günler. 2009 yılında İstanbul Acıbadem'de bahçe içinde bir ev kiralama şansı bulduk. İlk yıl bahçedeki ne olduğunu bilmediğim bir ağaç ile süreç hızlandı diyebilirim. Kuru olan o ağaç baharın gelmesiyle yapraklandı, sonra beyaz çiçekler açtı ve o çiçekler yeşil eriğe dönüştü. O tek bir erik ağacının bereketi inanılmazdı. Tüm mahalle çocukları, komşular, gelip geçen kim varsa o eriklerden yedi. Biz erik ile ne yapılacaksa, sirkesinden şarabına her türlü şeyi denedik ama o ağaçtaki erikleri bitiremedik. O ağaç ve bahçe, derinlerde unuttuğum o aidiyet duygusunu tekrar ortaya çıkardı. Sonrasında, yükseltilmiş yataklar yaparak şehir bahçeciliği yapmaya, tohum yetiştirmeye ve döndürmeye başladık. Kentli insanın kırsala göç hikâyesinde dönüşümün kentten başlaması gerektiğine olan inancım bu deneyimle de daha da güçlendi. Kırsala göçtüğünüzde balkabağına dönüşmüyorsun, tüketim alışkanlıklarından, temiz gıdaya ulaşıma kadar tüm her şey kentte iken de hatta mutlaka kentte iken dönüşmeye başlamalı.

 
Buğday Ekolojik Yaşam Derneği’nin “Doğa Dostu Kent Bahçeleri-Tohumlar Kampüse” projesi ikinci sezonunda. Biraz saha çalışmalarından bahsedebilir misin? Proje nasıl gidiyor? Bugüne kadar neler yaptınız? Bu yıl neler yapacaksınız?

Geçen bahar 4 kampüs ile başladık. Mersin Üniversitesi, Adana Çukurova Üniversitesi, O.D.T.Ü., İ.T.Ü Taşkışla.

4 kampüs de yaz bahçesi olması dolayısıyla okullarda göreceli az insan kalmasına karşın ürünlerini aldı, 4 kampüs de kışlık ekimlerini gerçekleştiriyor şu anda. Eylül ayında kampanyaya başvuran tüm okullara bir çağrı yaparak Çamtepe Ekolojik Yasam Merkezi (camtepe.org) 'nde bir araya getirdik. Hem kampüs hikâyelerini dinledik, hem gelecek yılın planlamalarını yaptık. Sürdürülabilirlikten, görünür bilinir olmaya kadar bir çok konuda 4 gün boyunca sunumlar, konuşmalar yaptık. Son gün bostanlar kendi hasat ettikleri ürünlerden aldıkları tohumları takas ettiler. Çok eğlenceli ve bir o kadar eğitici günlerdi. Gelecek sene de yapmayı planlıyoruz.

Kampanya'nın hedefi 20 Kampüs. Dolayısı ile 16 Kampüs daha bizi bekliyor. Kişisel bağışlarla yürüyen bir proje bu. Adım Adım koşucuları projenin ana destekçileri, geçen mart ayında Antalya Maratonu Runatolia'da, geçen haftalarda da İstanbul Maratonu'nda yine kampanya için koştular. Ben de her iki koşuda vardım. Kampanyaya bağışlar halen devam ediyor. Çorbada benim de tuzum olsun diyenler bugday.org adresine girip destek verebilirler.

İnsan nüfusunun büyük çoğunluğu kentlerde yaşıyor. Kırsal alan ve kırsal alanın üretme gücü azalıyor. Şehirlerin ve şehirlilerin tüketici konumundan üretici konumuna geçmesi acil, ötelenemez bir ihtiyaç aslında. Hepimiz konvansiyonel tarımın gıdalarımızı zehirlediğinin farkındayız ancak bir toprak parçasına sahip değilsek gıdamızı üretebileceğimize dair tahayyülümüz yok. Kent Bahçeleri, Hobi Bahçeleri bize bu konuda ne derece yardımcı olur? Yaygınlaştırmak için neler yapabiliriz?

Kent bahçeciliği dünyada çok yaygınlaşmaya başladı. Yeni paradigmada daha önce başkalarına havale ettiğimiz, "Gıda, Sağlık, Eğitim" gibi hayati önem taşıyan konuları tekrar kendi elimize almak var. Dolayısıyla gıdanın da üreten toplulukların elinde olması gerekiyor. Gelecek için başka bir şansımız da yok. Gıda toplulukları, Topluluk destekli tarım (gidatopluluklari.org ) meselesi çok önemli. Topluluk bahçeleri, mahalle bostanları çok önemli. Sökülüp yerine manasız yerel olmayan türlerin dikildiği meyve ağaçları çok ama çok önemli.

Sağlıklı gıda üretimi, sadece bizim için değil, o gıdayı üretirken tüketilen, toprak, su, ekosistem için de çok önemli. Artık sürdürülebilirlik yerini onarıcılığa bırakmak zorunda. Yani insanlık sadece sürdürülebilir değil onarıcı tarım yapmak durumunda artık.

Atalık/yerel tohumun değeri de iklim değişikliği ile birlikte çok daha önem kazanmaya başladı.

Basit bir örnek ile, doymak için değil sadece o tohumu korumak için balkon ya da terasında bir tohumun hamisi olarak yetiştiricilik de yapabilirsin mesela.

 İş yerlerimizde ve evlerimizde alabileceğimiz basit önlemleri artık pek çok kimse biliyor ve dikkat ediyor. Tasarruflu ampul kullanmak, çöpleri ayrıştırmak, kompost yapmak gibi ancak dijital dünyada  ayak izi bıraktığımızın çok da farkında değiliz. Bu konuda neler söylemek istersin?

Çok önemli bir konu gerçekten.

2010 yılı verilerine göre internet her sene 300 milyon ton CO2 açığa çıkarıyor. Bu rakam Türkiye veya Polonya'da bir yılda tüketilen kömür, benzin ve gazın toplam karbon salınımı ile eşit. Veya başka bir deyişle bu rakam İngiltere'deki herkesin Amerika'ya uçakla iki kere gidip gelmesinde ortaya çıkardığı karbon miktarına eşit. Toplam 30 milyar watta denk gelen bu tüketim 30 nükleer santralin gücüne eşit.

GSM endüstrisi de 5 milyar abonesiyle her sene 183 milyon ton CO2 açığa çıkarıyor.  Bu da dünya üzerindeki toplam emisyonu %0.7'sine denk geliyor.

İnternetteki tüm verileri toplayan ve sunan sunucuların yoğun şekilde barındırıldığı data center (veri merkezleri), dünya üzerindeki karbon salınımının %23'ünü gerçekleştiriyor. (2007-Gartner). Veri merkezlerinde çok sayıda ve enerji ihtiyacı yüksek hızlı sunucu bilgisayar ve bunları birbirine ve diğer internet ağlarına bağlayan modem/router cihazlar bir arada ve yoğun şekilde çalışıyor. Bu düzenden ötürü ortaya ayrıca yüksek bir ısı çıkıyor ve düzeni sağlamak için çok büyük kapasiteli klimalar 365 gün boyunca 7/24 çalışıyor. Tüm bu yapı da yüksek bir elektrik sarfiyatı ve karbon salınımına neden oluyor. Ayrıca bu merkezlerde kullanılan aşırı miktarlarda pestisiti de hesaba katmak gerekiyor.

Google'ın elektrik harcaması sürekli olarak 260milyon watt. Bu da bir nükleer santralin kapasitesinin dörtte biri. Veya başka bir deyişle 260bin evin enerji tüketimine eşit. Google arama, youtube veya maili her kullandığınızda bu tüketime ortak oluyorsunuz. Bu rakamın 12.5 milyon wattı sadece google arama için kullanılıyor. Gmailin 2012 sonu itibariyle 425 milyon aktif kullanıcısı var.

Facebook'un veri tüketimi de 60milyon watt. 2012 itibariyle bunun %19'u yeşil enerji ancak 2015'de %25e çıkacak. Facebook'un 1.1 milyar toplam, 650milyon aktif kullanıcısı var. Twitter'ın 2013 sonu itibariyle aktif kullanıcı sayısı 241 milyon. Bunun 184 milyonu mobil.

Çocuklar için sürdürülebilir yaşam, bilinçli olarak aşırı tüketimden uzak durmak, gönüllü sadelik gibi konular fazla soyut, algılaması zor konular ancak onlara belli bir bilinç ve perspektif kazandırmak da çok önemli. Çocuklar söz konusu olduğunda nasıl davranmalı, nereden başlamalıyız? Teşekkür ederim.

Çocuklarla doğa gözlemini (camtepe.org), Analı kuzulu ( analikuzulu.com) gibi kampları çok önemsiyorum.

Evde gıda ile ilgili herhangi bir yetiştiriciliğinde çok faydalı olduğunu biliyorum. Eskiden yaptığımız fasulye, mercimek çimlendirme deneyleri çok keyifli idi. Küçük saksıda özellikle tohumdan yetiştirilen bir maydanoz, bir tere çocuğun gıda ile olan ilişkisini, ona emek verirken yaşadığı döngüyle gıdanın değerini anlayıp, tabakta bıraktığı artıkların azaldığına tanıklık ettiğim çocuklar var mesela.

Oyun ile (doğa arkadaşımın kutusu gibi) tür gözlemleri yapılabilir. Tatuta çiftliklerinde ekolojik tatillere gidilebilir. ( tatuta.org )

 

23 Kasım 2015 Pazartesi

11mecmua ile SYFF üzerine söyleşi



Haftalık dijital dergi 11mecmua 6. sayısında bu yıl ikinci kez Çanakkale'ye gelen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'ne yer verdi. Söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz.
 
 

17 Kasım 2015 Salı

İyi bir metin için her zaman bir yer bulunur

Son günlerde yapmam gereken işler çoğaldı.  Kafamın içi kaynayan bir kazan gibi, desem abartmış olmam. Okuduğum metinlere ilgimi bir balık gibi ancak kısa süreyle yoğunlaştırabildiğim için daha çok eski dergileri karıştırıyorum. Notos Öykü, Haziran-Temmuz 2007 tarihli dördüncü sayısında, yazmaya yeni başlayanların içinden çıkamadığı bir konuyu, yayımlatabilme meselesini ele almış. Semih Gümüş'ün "Yazar olabilir miyim?" denemesi, genç yaşta ilk kitapları yayımlanan Nedim Gürsel ve Selim İleri'nin birinci ağızdan ilk kitaplarına dair aktardıkları, yazarlardan yazma önerileri ve genç yazarlarla hangi yolu izlediklerine dair söyleşiler, yaratıcı yazarlık kursu bilgileri ile içeriği dolu, ilgi çeken bir dosya. Derginin yayımlandığı dönem Everest yayınlarının editörlüğünü yapan Sırma Köksal ile yapılan söyleşi dikkat çekici.  Bir yayınevinden içeriye girmenin ön şartı o yayınevinin editörüne dosyayı beğendirmek olduğuna göre, yazar adayları Sırma Köksal'ın sözlerine kulak vermeli.
 
 
Genç yazarların Everest yayınları gibi büyük yayınevlerinin kapısından içeri girmesinin koşulları nelerdir? Zor mudur kapıyı açtırmaları?
Genç yazarların herhangi bir yayınevinin kapısından içeri girmesinin ilk koşulu yazdıkları metne gönlünü verecek bir editördür. Eğer dosyanızı yolladığınız yayınevinin editörü o dosyayı beğenmezse, o dosyayı sahiplenmezse pek bir şansınız kalmaz. Bu kapıları hem zorlaştıran hem de kolaylaştıran bir durum. Eğer dosyanızı yollarken, o yayınevinin yayımladığı özellikle genç yazarların yazdıklarına dikkat ederseniz daha doğru hamleler yapmanız, sizin edebiyat görüşünüze daha yakın bir editörü seçmeniz kolaylaşır ki bu da şansınızı artırır. Eğer bu anlamda kişisel görüşümü belirtmem gerekirse, bir metinde ilk aradığım şey atmosfer duygusudur. Eğer bir metin okurda sadece o metne ait bir dünyaya dahil olma duygusu uyandırmıyorsa, ne konunun ne başka bir şeyin önemi kalıyor. Çünkü bir metnin dili, olay örgüsündeki sarkmalar her şey düzeltilebilir ama bir metne yazarının katamadığı atmosfer duygusu eklenemez. O olmadan da hiçbir anlatı edebiyat değildir, çünkü edebiyat bir olayın nakledilmesi meselesi değildir. En azından benim edebiyata ilişkin fikrim bu. Bu kapının zor ya da kolay olmasının bir yüzü. Diğer bir yüzü de, genç yazarlara yer açan bir yayınevi olduğunuzda bir çok dosya alıyorsunuz okurlardan ve bu bir yığılmaya yol açıyor. Bir diğer zorluk da, yayınevi büyüdükçe yayın programı yoğunlaşıyor ve çok daha titiz bir seçmeye zorlanıyorsunuz. Bunun için pek kolay bir kapı değil ama iyi bir metin için her zaman yer bulunur. Yoksa editörlük çok sıkıcı bir iş olurdu, kimse de kitap okuyup keyif çatmak dururken böyle bir işkencenin içine girmezdi.
Dipnot: Notos Öykü'ye gönderilen ve yayımlanmayan kimi öykülerin değerlendirildiği "Atölye" bölümünü bilirsiniz. Yolu atölyeden geçen, yürüyüşüne devam eden, basılı kitapları okurla buluşan öykücüler kimmiş gibi kişisel bir merak nedeniyle eski sayıları karıştırırken (Çünkü bir dergiyi asla baştan sona alıp okumuyorum. Yıllara yayılan bir karıştırma benimkisi) Atölye'ye bakmayı da âdet edindim. Dördüncü sayıda bakın kimler var: Aysun Kara, Gamze Güller, Murat Taş, Şenay Eroğlu Aksoy.
 

12 Kasım 2015 Perşembe

Kurmacabiyografiler 2 yaşında!


Kendimi bir blogger olarak hayal etmemiştim doğrusu. İyi ve düzenli bir blog okuru olmadığım için bloglarla ilgili genel kanım çok da olumlu değildi. Bloglar, bol fotoğraf, az yazı, bozuk Türkçe, bol emolojiden ibaret gezi, çocuk ve yemek web günlükleriydi bana göre.  Bazen ilgilendiğim konularla ilgili arama yaparken nitelikli, bilgilendirici metinlere rastladığım olurdu ama bu dünyaya dahil olma, ben de varım deme arzusu taşımıyordum hâlâ. 2013'ün eylülünde okumayı ve yazmayı yeniden, bu kez  kalıcı olarak hayatıma yerleştirme kararı aldıktan birkaç ay sonra, bir sohbet esnasında doğdu blog fikri.
Hemen blogspotu inceledim. Benim bile kullanabileceğim kadar basit bir program olduğunu gördüm. Anında, hiçbir yayın kurulunun onayını beklemeden okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, günden bana kalanlar hakkında usul usul konuşmak bana iyi geliyordu. Zamanla yayımlanan yazılarımı ekledim. Kurmaca yazmak hakkında yazılar derledim. Tesadüfen "Nasıl yazar/şair oldum?" bölümüne başladım. İlk iki yazı alıntı idi. Sonrasındaki metinlerin hepsi Kurmacabiyografiler'e özel yazıldı. Bu bölümü ilk yayımlamaya başladığımda ne sıklıkla güncelleyebileceğimi hiç bilmiyordum. Utana sıkıla Twitter mesajlarıyla ulaştığım yazarların pek çoğu teklifimi kabul etti. Hepsine teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Ancak güzel insan Hakkı İnanç'a ayrıca teşekkür etmeliyim. Kısa sürede bana, hâlâ her okuduğumda gözlerimi nemlendiren, boğazıma minik bir yumru oturmasını sağlayan ve gülümseten bir metin yolladığı yetmezmiş gibi, yeni yazarlarla bağlantı kurmamı da sağladı. Bu yazı ve teşekkür listesi çok uzar gider, diyeceğim o ki, değişim istiyorsanız, hemen yola çıkın, yol açık.
 
 
#festivalgeliyor
Çanakkale'nin bir köyünde yaşayan, kendi elleriyle evini inşa etmeye, gıda ormanını kurmaya çalışan, son dört yıldır Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nin gönüllü çevirmeni sevgili İlknur ile geçen sene eylül ayında tanıştık. Köyde yaşadığı için bir kez toplantı ve çokça yazışmayla  10 ille eşzamanlı olarak SYFF 2014'ü gerçekleştirdik. Yaptığımız işten, gördüğümüz ilgiden ve birbirimizden memnun kaldık ve SYFF 2015 için yeniden kolları sıvadık. Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi'nin "Siz de yapabilirsiniz!" çağrısını alan 20 il/ilçede eş zamanlı bir gösterim için geçtiğimiz yıldan daha kalabalık bir ekiple çalışıyoruz. Pan Görsel Kültür Derneği, ÇOMÜ Sinema ve Medya Topluluğu, ÇOMÜFOT, Aykan Özener, Emine Sürücü, İdil Ateşli, İlknur Urkun Kelso ve Timuçin Şahin ve ben (Tuğba Gürbüz), yerel destekçilerimiz ÇAYEK, İda Dayanışma Derneği, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Nusrat-der, Organik Üreticiler Derneği, Tohumdan Sofraya hepimiz işin bir ucundan tuttuk. Filmler yola çıktı, afişler yavaş yavaş kente dağılıyor.
20-22 Kasım 2015 tarihinde Erkan Yavuz Deneysel Sanat Atölyesi'nde gösterilecek filmler ücretsiz ve davetiyesiz. Aralarda söyleşiler, dans gösterileri, müzik dinletileri, ÇAYEK ve Organik Üreticiler Derneği üyelerinin ve Tohumdan Sofraya'nın ikramlarıyla renklenecek festivali kaçırmayın! Çünkü aradığımız bilgiler verilerde değil, hikâyelerde saklı.
 
 
 

9 Kasım 2015 Pazartesi

GABO'DAN ÖNERİLER


1. Uzun bir hikâye ile uzatılmış bir hikâye farklı şeylerdir.
2. Bir yazının sonu ortasına gelindiğinde yazılmalıdır.
3. Bir yazar, bir yazının nasıl başladığından çok nasıl bittiğini anımsar.
4. Bir tavşanı tuzağa düşürmek, okuyucuyu tuzağa düşürmekten daha kolaydır. 
5. Yazmaya başlamaya şu âna dek yazılanların en iyisi olacağı istenciyle başlamak gerek, çünkü o istenç her zaman ardından bir şeyler bırakır.
6. Yazarken yazanı sıkan, okuyucuyu da sıkar.
7. Okuru bir tümceyi baştan okumak zorunda bırakamayız.

Kaynak: Notos Öykü Haziran-Temmuz 2007 Sayı: 4

7 Kasım 2015 Cumartesi

Genç Bir Şaire Mektuplar

 
Şiirlerinizin iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bana yöneltiyorsunuz bu soruyu. Daha önce de başkalarına yönelttiniz. Dergilere yolluyorsunuz şiirlerinizi. Onları başka şiirlerle karşılaştırıyorsunuz ve kimi dergilerin yazı işleri kurullarının şiirlerinizi geri çevirmeleri sizi tedirgin ediyor. Mademki bir öğüt için başvurdunuz bana, size bu tür girişimlerden tümüyle el çekmenizi salık vereceğim. Gözlerinizi dışarı çevirmişsiniz; ama işte en başta vazgeçmeniz gereken şey. Kimse akıl veremez, yardım elini uzatamaz size, hiç kimse. Tek çıkar yol, gözlerinizi kendi üzerinize çevirmenizdir. Size yazmanızı buyuran nedeni araştırıp ele geçirmeye bakınız. Yüreğinizin ta en dip köşesinde kök salıp salmadığını araştırınız bu nedenin. Yazmanız diyelim yasaklandı, ölür müydünüz o zaman ya da yaşar mıydınız eskisi gibi, bunu açıklayın kendi kendinize. Özellikle şunu yapın: Gecelerinizin en kuytu saatinde kendinize şu soruyu yöneltin: İlle de yazmanız gerekiyor mu? Deşin içinizi, diplere inin, derinlerden bir yanıt elde etmeye çalışın. Ve bu yanıt onaylayıcı nitelik taşıyorsa, sorduğunuz sorunun karşısına, "Evet yazmam gerekiyor" gibi güçlü ve yalın bir yanıtla çıkabiliyorsanız, o zaman bu zorunluluğa göre kurun yaşamınızı; en sudan, en değersiz saatine varıncaya dek yaşamınızı bu içsel dürtünün simgesi ve kanıtı yapın. O zaman yeryüzündeki ilk insan sizmişsiniz gibi, göründüğünüz ve yaşadığınız, sevdiğiniz ve yitirdiğiniz ne varsa dile getirmeye çalışın. Aşk şiirleri yazmaya özenmeyin, herkesin pek aşinası olduğu, pek alışılmış biçimlerden kaçın, hepsinden zordur bunlar çünkü geçmişten eli yüzü düzgün, hatta kimisi nefis denecek yığınla şiirin elde bulunduğu bir alanda özgür eserler yaratabilmek büyük bir gücü, olgun bir beceriyi gerektirir. Dolayısıyla, genel temalardan kurtulup kendi günlük yaşamınızın temalarına sığınınız; hüzünlerinizi, isteklerinizi, geçici düşüncelerinizi, herhangi bir güzelliğe karşı duyduğunuz inancı anlatın; içten, çığırtkanlıktan uzak, alçakgönüllü bir yüreklilikle anlatın bütün bunları; ruhunuzdakileri dışa vurabilmek için çevrenizdeki nesnelerden, düşlerinizdeki imgelerden, anımsamalarınızdaki görüntülerden yararlanın. Günlük yaşamınız size yoksul görünüyorsa suçlamayın onu; kendi kendinizi suçlama konusu yapın, günlük yaşamın zenginliklerini sahneye davet edebilecek kadar şair sayılamayacağınızı söyleyin kendinize; çünkü yaratıcı kişiler için sefalet diye bir şeyin, sefil ve üzerinde durulmaya değmez diye bir şeyin sözü edilemez. Diyelim bir tutukevindesiniz de duvarlar dış dünyanın seslerinden hiçbirini içeri koyvermiyor, duygularınız tarafından algılanmasını önlüyor bunun. Böyle bir durumda bile çocukluğunuz, bu olağanüstü; bu krallara yaraşır zenginlik, bu anımsamaların hazinesi hâlâ sizin içinizde değil midir? Dikkatinizi bu hazineye yöneltin. Geçmişin derinliklerine gömülmüş uzak duyumsamaları içinizden çekip çıkarın gün ışığına; böylelikle kişiliğiniz sağlamlaşacak, yalnızlığınız açılıp yayılarak loş bir eve dönüşecek ve başkalarının şamatası bu evin uzağından geçip gidecektir.
Genç Bir Şaire Mektuplar Rainer Maria Rilke
Çeviren Kâmuran Şipal

2 Kasım 2015 Pazartesi

TÜYLER


...
Fran kadehini Bud'dan alıp "Teşekkürler," dedi. Gözleri yeniden dişlere takıldı. Bud onun nereye baktığını gördü. Arabalar pisti inletiyordu. Siyah birayı aldım ve dikkatimi ekrana verdim. Dişler beni ilgilendirmezdi. "Diş tellerini takmadan önce Olla'nın dişleri de bunlara benziyordu," dedi Bun, Fran'e. "Ben onlara alıştım. Ama galiba orada tuhaf görünüyorlar. Bütün çabalarıma rağmen, onları neden ortalıkta tuttuğunu anlamıyorum." Olla'ya bir göz attı. Sonra bana bakıp göz kırptı. Baba koltuğuna oturup bacak bacak üstüne attı. Siyah birasını içerek Olla'ya uzun uzun baktı.
Olla bir kez daha kızardı. Alkolsüz bira şişesini elinde tutuyordu. Bir yudum aldı. Sonra şöyle dedi: "Bud'a ne çok şey borçlu olduğumu hatırlatıyorlar bana."
"Ne dedin?" dedi Fran. Kuruyemiş kutusunu karıştırıp kaju cevizi arıyordu. Yaptığı şeyi bırakıp Olla'ya baktı. "Pardon, duyamadım." Fran gözlerini kadına dikip baktı ve söyleyeceği bir sonraki şeyi bekledi.
Olla'nın yüzü yine kızardı. "Minnettar olduğum bir sürü şey var," dedi. "Bu da minnettar olduğum şeylerden biri. Bud'a ne çok şey borçlu olduğumu bana hatırlatsınlar diye onları ortalıkta tutuyorum." Alkolsüz birasını içti. Sonra şişeyi indirip şöyle dedi: "Güzel dişlerin var, Fran. Hemen fark ettim. Ama benim dişlerim çocukken çarpık çıktı." Tırnağıyla ön dişlerinin birkaçına hafifçe vurdu. Dedi ki: "Annemle babam dişlerimi yaptırmam için gerekli parayı karşılayamadı. Dişlerimin her biri başka yöne bakıyordu. İlk kocam nasıl göründüğümü umursamıyordu. Kesinlikle umursamıyordu! Bir sonraki, içkisinin nereden geleceği dışında hiçbir şeyi umursamıyordu. Bu dünyada tek bir dostu vardı, o da şişesiydi." Başını iki yana salladı. "Sonra Bud çıkageldi ve beni bu dertten kurtardı. Birlikte olmaya başladıktan sonra, Bud'ın söylediği ilk şey, 'Şu dişleri yaptıracağız,' oldu. O kalıp ortodontiste yapacağım ikinci ziyaret vesilesiyle Bud'la buluşmamızdan hemen sonra yapıldı. Teller takılmadan hemen önce."
Olla'nın yüzünün kırmızılığı geçmedi. Ekrandaki görüntüye baktı. Alkolsüz birasını içti, başka söyleyecek şeyi yok gibiydi.
"Şu ortodontist çok becerikli olmalı," dedi Fran. Televizyonun tepesindeki korku filmi dişlerine tekrar baktı.
"Harikaydı," dedi Olla. Koltuğunda dönüp, "Bakın," dedi. Ağzını açıp dişlerini bir kez daha gösterdi, utangaçlığından eser kalmamıştı.
Bud televizyonun yanına gidip dişleri almıştı. Olla'nın yanına gidip onları Olla'nın yanağına tuttu. "Öncesi ve sonrası," dedi Bud.
Olla uzanıp kalıbı Bud'dan aldı. "Biliyor musunuz, ortodontist bunları alıkoymak istedi." Konuşurken onları kucağında tutuyordu. "Olmaz, dedim. Onların benim dişlerim olduğuna dikkatini çektim. O da bunun yerine kalıbın resimlerini çekti. Resimleri bir dergiye vereceğini söyledi."
Bud, "Ne tür bir dergi olduğunu siz düşünün. Bu türden bir yayının pek revaçta olduğunu sanmıyorum," dedi ve hepimiz güldük.
Tüyler öyküsünden
Katedral / Raymond Carver

1 Kasım 2015 Pazar

NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (17)


Yazarlık Macerası
Yazar olma arzusu ilk ne zaman uyandı içimde bilmiyorum. Sanatla ilişkim çocukken resim yaparak başlamıştı. Özel bir yeteneğim olmadığını hemen fark etmiştim. Ama yine de resim yapmak hoşuma gidiyordu. Ayrıca hikâyeleri seviyordum, hele ki resimli olurlarsa... Masalları dinlerken onları gözümün önünde canlandırmak hoşuma gidiyordu. Okumayı çok seviyordum. Okudukça çevremdeki çocuklardan farklılaştığımı hissediyordum. Önümde başka dünyalar açılıyordu. Dünyam genişliyordu. Hayatı çoğaltan bir tarafı vardı okumanın. Ama yazmak? Yazmak çok uzaklardaydı henüz. Çok önemli bir meziyet olduğunun farkındaydım ama... Çünkü yazmak, evde çok övülen bir özellikti. Babamın defalarca anlattığı bir olay vardı: Amcalarımdan biri orta okulda kendi sınıf arkadaşlarına hatta üst sınıflara matematik dersleri veren çok zeki bir öğrenciymiş. Üstelik kalemi de çok kuvvetliymiş. Bir gün Türkçe hocası derste bahar konulu bir kompozisyon ödevi vermiş. Amcam hem kendisi için hem de sınıftaki kırk arkadaşı için kırk kompozisyon yazmış ve hoca aynı kalemden çıktığını anlamamış. Babam, ayrıca amcamın Ordu’da başlayıp Bastille zindanlarında biten bir roman yazmış olduğunu ama bu romanın kaybolduğunu da anlatarak övünürdü. Amcam, o kadar sert mizaçlı biriydi ki bu romanı kendisine asla soramadım. Bu hikâyeler üzerimde derin iz bırakmıştı. Öncelikle matematik ve yazının birbiriyle ilişkili, ikisinin de yüksek zihinsel çaba gerektiren işler olduğuna inanmıştım. Sonra, hayatın kırk farklı şekilde anlatılabileceğini öğrenmiştim. Bunlar benim çocukluk mitolojimde önemli olaylardı. Ama hemen yazmaya girişmedim.

Orta okulda ilk öykülerimi yazdığımı hatırlıyorum. Türkçe derslerinde kompozisyon ödevleri olurdu, genellikle “kalem kılıçtan keskindir” gibi atasözleri verilir ve öğrenciden bu konuyla ilgili bir deneme yazması beklenirdi. Ben can sıkıntısından bu kompozisyon ödevlerini öykü olarak yazmaya başlamıştım. Epeyce de uzun yazıyordum. Her hafta Türkçe hocamız dersin son beş on dakikasını benim öykümün okunmasına ayırıyordu. Arkadaşlarım da merakla dinliyorlardı. Bu benim için ilk yazarlık deneyimidir. İnsanın yazdıklarını yüksek sesle okumasının şöyle bir yararı vardı: dinleyicilerin dikkatlerinin yoğunlaşıp gevşemesi size yazınızın ilgi çekiciliği hakkında anında bir bilgi veriyordu. Hemen sonrasında yorumlar yapmaları da çok değerliydi, çünkü yazdıklarınızın okurlarınızın üzerinde nasıl etkiler bıraktığını anlamak çok öğreticiydi.

 Lise yıllarında okumayı sürdürdüm ama kurmaca yazmaktan uzak durdum. Benim yapabileceğim bir şey değil gibi geliyordu. Neden bilmiyorum... Ama edebiyatın çok önemli olduğunu, duygularla olduğu kadar akılla da ilgili olduğunu bize müthiş bir şekilde anlatan bir edebiyat hocamız vardı. Kendisi de bir şair olan sevgili hocamız Oktay Tuncer’den aslında eleştirel okumayı öğrendim diyebilirim. Edebiyat metninin sadece pasif bir şekilde okunup geçilecek metinler olmadığını, gerek dilbilimsel gerek sosyolojik ve tarihsel olarak okunabileceğini bize lise düzeyinde harika bir söylev yeteneği ile birleştirerek anlatırdı. Tabii o sırada çok da farkında değildim bu öğrendiklerimin üzerimde nasıl bir iz bıraktığının.

Ardından üniversiteye başladım. Sınavlarda çok başarılı olmuş, zor bir mühendislik bölümüne girmiştim ama ilk yıl Boğaziçi’nde hazırlık sınıfına kaydolmuştum. Orada hem dünya edebiyatının önemli eserlerini okudum hem de Oğuz Atay’ın edebiyatı ile tanıştım. Yıl 1984. Müthiş bir yıldı benim için. George Orwell, Albert Camus, Borges, John Fowles, Oğuz Atay, Sevim Burak gibi yazarlar o yıl dağarcığıma katılmıştı. Bütün yıl, sadece edebiyat değil, edebiyat dışı okumalarda da müthiş bir okuma maratonuydu benim için. Tarih, siyaset, felsefe, psikoloji alanında klasikleri okuyor arkadaşlarımla tartışıyordum. Yıllarca sürecek bu okuma tartışma grupları daha sonra bir dergi çevresinde bir araya gelecekti. Ama dönüştürücü olan, beni yazmaya başlatan Oğuz Atay oldu. Onun edebiyatı beni çok heyecanlandırdı. O güne kadar okuduğum kimseye benzemiyordu ve düşünceleri, üslubu, dünyaya bakışı bana çok yakın gelmişti. Evet, demiştim, böyle bir edebiyat varsa, bana da bu edebiyatın içinde bir yer olabilir. Ben de yazabilirim, dedim ve yazmaya başladım. Zaman geçtikçe yazmak meselesinin en üst düzey entelektüel etkinlik olduğuna dair inancım pekişti. Edebiyat yoluyla sadece hayatımızı ve dünyamızı anlamakla kalmıyorduk aynı zamanda yeni dünyalar yaratabiliyorduk. Yeni diller, bakış açıları, düşünce sistemleri... Hepsi edebiyatın içinde mümkündü. Felsefe, tarih, psikoloji edebiyatın içinde bambaşka bir hâl alıyor, canlanıp ete kemiğe bürünüp hayat memat meselesi haline geliyordu.

 Yazmaya devam ettim.

Mühendisliği bitirdikten sonra Psikoloji alanında eğitimime devam etmeye karar verdim. Yüksek lisans çalışmalarını yürütürken yazmaya da hız verdim. İlk kez bir yarışmaya katıldım, 1989-90 Yunus Nadi Öykü ödülünü Aslı Erdoğan’la paylaştık. Bu kısacık öykümün ödül kazanması kendime güvenimi tazeledi. Ayrıca, oralarda uzaklarda bir yerde, erişilmez gibi duran edebiyat dünyasının kendi içine kapalı havasının bir yanılsama olduğunu, iyi bir şey yazınca, hiç tanınmasa da kişinin ödüllendirileceğini gördüm.

1992 yılında bir grup arkadaş Hayalet Gemi adında bir dergi çıkarmaya başladık. Burada hem öyküler yazıyor hem de derginin içeriği ile ilgileniyordum. Artık okurlarım vardı. Yazdıklarımı alıp okuyan, merak eden, bir sonraki sayıyı bekleyen okurlar. Hayalet Gemi dönemi benim için tam bir okul oldu. Sadece öykü yazmanın inceliklerini öğrenmedim bu dönem. Çünkü dergi çıkarmak her şeyden önce kolektif bir çabanın ürünü. İnsanlarla beraber iş yapabilmeyi öğrendim. İnsanların düşüncelerinden, görüşlerinden yararlanmayı keşfettim.  Yazıları yayına hazırlamak, dergiyi tasarlamak, masa üstü yayıncılığın abecesini öğrenmek, matbaacılarla, dağıtımcılarla, kitabevleriyle, ilan veren yayınevleriyle, yazarlarla ve elbette okurlarla çok farklı düzeylerde ilişkiler geliştirmek çok önemli bir deneyimdi benim için. Tüm bunları yaşarken henüz kitabımı yayımlatmayı başaramamış, kendimi yayınevlerine kabul ettirememiştim. Uzun bir süre de ettiremeyecektim, ama umursamıyordum. Dergi okurları bana yetiyordu. Genç, eğitimli, meraklı, kültürlü bir okur kitlesine ulaşıyorduk.




Sonunda ilk kitabımı 1999 yılında bastırabildim. Kitabım temmuz ayında piyasaya çıktı. Yıllar sonra en nihayet kitabım basıldığı için çok sevinçliydim ama kısa bir süre sonra öyle bir olay oldu ki benim için, hepimiz için hayatın anlamı bir anda değişti. Büyük bir yıkıma neden olan 17 Ağustos Marmara depremi yaşandı. O korkunç olayın şokunu yıllarca atlatamadık. Sevincim kursağımda kalmıştı.

Sonraki yıllarda birikmiş öykülerim kitap halinde peş peşe yayımlanmaya devam etti. Ardından romanlar geldi, incelemeler... Önce genç yazar demeye başladı insanlar ve zamanla “genç” sıfatı kendiliğinden düştü. Ama ben hiç bir zaman bilgi formlarında “mesleği” kategorisine “yazar” yazamadım. Kendimi o şekilde tanımlamadım. İnsanın kendine yazar demesi gereksiz bir böbürlenme gibi geliyor, ama bu söylediğim son derece kişisel bir takıntı. Belki de henüz birbirinden farklı kırk tane bahar konulu yazı da yazamadığım için böyle düşünüyorum... Kim bilir...
                                                                      Murat Gülsoy