Yazar Adaylarına Tavsiyeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazar Adaylarına Tavsiyeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2024 Cumartesi

Yazar olabilir miyim?

Sorunun yanıtı basit. Yazarsan yazar olursun.  Yazar/ yazan ayrımına girmiyorum. Yazar olmanın tek kriteri yayımlanmış kitapların olması değil neticede. Bu tutmak istediğin bir yol neticede. Yürümeye kararlıysan o ilk adımı atmak ve ardından gelecek binlerce adımı her koşulda atmak şart. Kayayı delen suyun kararlılığıdır, sürekliliğidir. Yazar olmak istiyorsan, yazarak hafiflemek,  istiyorsan, kelimeler sana iyi gelsin istiyorsan, yalnızca kelimeleri dizerek içlendiren, şaşırtan, gülümseten sekanslar yaratmak istiyorsan, bir kitabın sırtında adını okumak istiyorsan yazma işini ciddiye almanın zamanıdır. 

Bahar kapıda. Kuru dallara can suyu yürüyor. Dalları tomurcuklar basıyor. Dışarıda uyanan mevsime ayak uydur. Yazacak bir hikayem yok demeden, cesaretini kırmadan, kendine çelme takmadan başla. Sürdürmek için, modası hiç geçmeyecek kimi tavsiyeler aşağıda. Tepe tepe kullan. Sana iyi gelen kaynakları, alışkanlıkları paylaşmak istersen yorumlara yazmayı ihmal etme. Tanışana kadar hepimiz yabancıyız. Ama kelimelerimiz, hikayelerimiz de birbirine iyi geliyor. 





1. Her gün yazmaya zaman ayırın: Yazma becerilerinizi geliştirmek için düzenli olarak yazmaya vakit ayırın. Bu, yazma alışkanlığınızı güçlendirecek ve yazdıkça kendinizi geliştireceksiniz.


2. Okuyun: İyi bir yazar olmanın temel şartı bol bol okumaktan geçer. Farklı türlerde kitaplar okuyarak kendinizi geliştirin ve başarılı yazarların eserlerinden ilham alın.


3. Eleştirilere açık olun: Yazdıklarınızı başkalarıyla paylaşın ve alacakları geri bildirimlere açık olun. Eleştirilerden ders çıkarın ve yazma becerilerinizi geliştirmek için bu geri bildirimleri değerlendirin.


4. Sabırlı olun: Yazma yolculuğu sabır gerektiren bir süreçtir. Başarılı bir yazar olmak zaman alabilir, bu yüzden sabırlı olun ve yazma becerilerinizi geliştirmek için zaman ayırın.


5. Yaratıcılığınızı besleyin: Yaratıcılığınızı güçlendirecek aktivitelere zaman ayırın. Resim yapmak, müzik dinlemek, doğa yürüyüşleri yapmak gibi aktiviteler yaratıcılığınızı besleyecektir.


6. Rutin oluşturun: Yazma rutini oluşturarak kendinize disiplin kazandırın. Her gün aynı saatte yazmaya başlamak, yazma alışkanlığınızı güçlendirecek ve daha verimli olmanızı sağlayacaktır.


7. İlham kaynaklarınızı belirleyin: Hangi konularda yazmak istediğinizi ve ilham kaynaklarınızı belirleyin. Bu size yazma sürecinde yol gösterecektir.


8. Yazma hedefleri belirleyin: Kendinize yazma hedefleri belirleyin ve bu hedeflere ulaşmak için adımlar atın. Belirlediğiniz hedeflere yönelik çalışmalarınızı planlayın ve hedeflerinizi gerçekleştirecek motivasyonu kendinizde bulun.


Yazar olmak isteyenler için bu tavsiyeler, yazma becerilerinizi geliştirmenize ve başarılı bir yazar olmanıza yardımcı olacaktır. Unutmayın, yazmak bir tutku ve sabır işidir. Kendinize inanın ve yazma yolculuğunu keyifli bir şekilde sürdürün.

27 Ocak 2024 Cumartesi

İlham mı? Eylem mi? Hangisine inanıyorsun?

Bu satırları okuyorsan, muhtemelen benim gibi bir blog yazarısın. Okumayı yazmayı sevdiğin de muhakkak. Mesai bitse de bilgisayarımı açıp iki satır yazsam diye can atıyor, her gün bloğunu ziyaret ediyor, kelimelere ruhunu üflemekten haz alıyorsun. Bu, senin için kendiliğinden gelen bir dürtü belki de. Musluğu açarsın ve kelimeler akar, akar, akar. Yeniden okur, yerli yerine dizer, paylaşır, masandan keyifle kalkarsın. Birkaç okur yorumu geldiyse, bir tartışma ve düşünme alanı yarattığını fark etmenin keyfi de hop diye yerleşir . Senden mutlusu yoktur o anda. 

Her zaman işler böyle tereyağından kıl çeker gibi hallolmaz. Yazma hevesi kaçar, kurumuş bir çeşmeye benzediğini hissedebilirsin. Bunun  geçici olduğunu unutma.

Hatırla! İlham diye bir şey yok. Daha iyi yazmanın tek bir püf noktası var. O da çalışmak. 






Hevesin kaçtıysa, hayat gailesi sana iki satır yazmayı çok görüyorsa, kaynaklarını tükettiğini düşünüyorsan, yazmak eyleminin de bisiklete binmeye benzediğini hatırla. Hesapsızca yazacağın üç beş satırdan sonra düşmediğini göreceksin. Yine de kimi ipuçlarına ihtiyacın varsa sana bazı işe yarar tavsiyeler vermek isterim. Ne de olsa blog kardeşiyiz. 



1. Zorla Yazmayı Dene: Aklında bir fikir yokken de yaz. Bodoslama dal yazının içine. Beklentisizce. Merakla. Kim bilir neler keşfedeceksin.


2. Dışarıda Yürüyüşe Çık: Doğa, taze hava ve hareket, tıkanıklığı açar. Zihnini boşaltmak ve yeni fikirlerin akmasına izin vermek için kendine zaman ayırmak gibisi yok. 


3. Oku ve Araştır: Başka blogları oku. Okudukların hakkında düşün. Üşenme. Bir yorum Yaz altına. Kendi sayfana git şimdi. Cebinde yeni perspektifler... 


4. Günlük Tut: Günlük tutmayı, yazmak için bir alıştırma olarak görebilirsin pekâlâ.  Her gün yazmak, yazma disiplinini sürdürmeni sağlar. yardımcı olabilir. Düşüncelerini, hislerini ve deneyimlerini bir günlüğe yazmak, yazma alışkanlığını yeniden canlandıracak, yaratıcılığını harekete geçirecek.


5. Yaratıcı Yazı Egzersizlerinden Faydalan: Yazma becerilerini geliştirmek ve tıkanıklığı aşmak için çeşitli yaratıcı yazı egzersizlerini  deneyebilirsin. Örneğin, bir kelime seçerek 6 dakika boyunca yazabilir, her kelimenin g harfiyle başladığı bir paragraf yazmayı deneyebilirsin. Bu tür egzersizler, yaratıcı düşünmeyi teşvik eder ve blokajı aşmanda yardımcı olur.

Kıssadan hisse: Yazar tıkanıklığı, her yazarın başına gelir. Hayat hepimiz için yoğun, sorumluluklar ile dopdolu. Önemli olan bunu bir battaniye gibi üstüne çekmemek, zaman ayırmaya devam etmek. Yaratıcı yazmayı, o tatlı akışı geri kazanmanın  tek yolu yazmak. Sen de bir süredir bloğunu ihmal ettiysen, bu hafta sonu harekete geç. 

Doğru zamanı beklemek yerine otur ve zorla yaz. 

Dışarıda yürüyüşe çık. Yepyeni fikirlerle dön eve.

Oku, araştır, yeni öğrendiğin bir şeyi paylaş. 

Günlük tut. Bu seni her gün yazının içinde tutacaktır.a

Yaratıcı yazarlık kitapları, internet eğlenceli, ilginç yaratıcı yazı egzersizleri ile dolu. Birini seç ve dene. 

Hemen her konuda gelişme, yılmadan devam etme ve kendine zaman tanımak ile gelir. Sait Faik'i hatırla. Kaleminin ucunu sivrilt, öp ve "Yazmasaydım delirecektim" dediğin konu hakkında kalemini oynat. 






30 Eylül 2023 Cumartesi

Natalie Goldberg'ten Yazar Adaylarına Tavsiyeler

 Yazma pratiğinin en temel öğesi, zamanlanmış egzersizlerdir. Kendinize on dakikalık, yirmi dakikalık ya da bir saatlik zaman dilimleri ayırın. Ne kadar olduğu size kalmış. Başlangıçta küçük adımlarla başlayıp bir hafta sonra bu süreyi arttırmayı seçebilirsiniz ya da daha ilk seferden bir saatliğine yazmaya girişebilirsiniz. Hiç önemli değil. Asıl önemli olan, bu yazma oturumu için ne kadar süre ayırdıysanız, o süre boyunca kesintisiz olarak kendinizi yazmaya vermenizdir.

29 Ağustos 2022 Pazartesi

Özge Bahar Sunar ile söyleşi*

Özge Bahar Sunar ile söyleşi: “Çocuklar oynasın diye yapılan oyun parkları bile yetişkin dünyasının bir uzantısı”

Özge Bahar Sunar üretken bir yazar. İlk kez 2017’de yayımlanan “Kirpi ve Sergi” ile okurlarla buluşan Sunar’ın yayımlanan kitap sayısı on üçü buldu. Kitapları Moğolca, Arapça, İngilizce, Çince, İspanyolca, İtalyanca, Katalanca, Korece, Tayvanca, Makedonca gibi farklı dillere çevrildi. “Anneannemin Fotoğrafları” adlı kitabı İngilizce, Çince, Rumence tiyatro oyunu olarak sergilendi. “Yağmur Adam ve En Güzel Dans” adlı kitabı Communication Arts 2019 Mükemmellik Ödülü ve IBBY Engelli çocuklar için öne çıkan kitaplar seçkisi ödüllerini kazandı. Sunar ile çocuk edebiyatına yaklaşımından, hikâyelerinin doğuşuna, yazma alışkanlıklarından resimli kitapların yayına hazırlanma süreci ve farklı dillere çevrilmeye geniş bir yelpazede konuştuk.

Yazmaya nasıl başladığını anlattığın metinde, sözlü anlatıdan yana zengin bir evde büyüdüğünü ve hayali arkadaşların olduğundan bahsediyor; bunların gerçekle hayal dünyası arasında bir köprü inşa etmene yol açtığını söylüyorsun. Sence yazar gerçekle hayal dünyası arasında köprü kuran kişi midir?

Evet bence yazar hayal kurabilen, kurduğu hayali detaylandırabilen, bunu da kelimeler aracılığıyla yaşadığımız dünyaya taşıyabilen kişidir. Hayal kurmak doğuştan gelen bir özelliğimiz olmasına rağmen gücü onu ne sıklıkta kullandığımızla ilgilidir. Anneannemin hayal gücünün çok yüksek olduğunu hatırlıyorum. Hemen her gün bir çocuğun duyunca heyecanlanacağı fantastik bir hikâye anlatırdı. Ben de kendi çapımda ona yetişmeye çalışır, bolca hayal kurar ve hayallerimi özgürce anlatırdım. Şimdi de aynı şeyi yapıyorum yalnız bu sefer hayal üzerinde epeyce çalışarak onu bir hikâyeye dönüştürüyorum.

Metinlerinde hep bir kendilik arayışı sezinliyorum. Bireyin özgürlüğü, özgünlüğü, seçim yapma gücü olduğunu anlatabilmek için ulaşabildiğin en küçük yaş okur grubuna seslenmek ister gibisin.

Evet derinlerde bir yerde bu tür bir çağrı yaptığım söylenebilir. İçinde büyüdüğümüz toplum, eğitim sistemimiz, bize sunulan yaşam alanları tek tip insan temeline dayanıyor. Elbette istisnalar vardır ama herkesin birbirine benzediği, aynı şeylere ihtiyaç duyup aynı şeylerden korktuğu toplulukları yönetmek çok daha kolaydır. Bu yüzden toplumsal uygulamalar hep bu tekdüzeliği destekler. Bunu aşmak için kişinin öncelikle kendi varlığının farkına varması, neleri isteyip neleri istemediğini bilmesi ve buna göre bir yaşam modeli talep etmesi gerektiğini düşünüyorum. Hikayelerimde özellikle bu konuyu vurgulamayı amaçlamasam da dert edindiğim şeyler bir şekilde metinlerime sızıyor.

Picture book dediğimiz resim ve yazının birbirini desteklediği, dengelediği, yazarın çizerin, çizerin yazarın önüne geçmediği bir alanda üretim yapıyorsun. Buradaki işbirliğini, çalışma şeklini merak eden okurlarımız olacaktır. Neler söylemek istersin?

Evet, dediğin gibi yazar ve çizerin birbirinin önüne geçmediği bir alanda emek veriyorum.Resimli kitaplar özelinde yazar, çizer ve editör işbirliğinin çok önemli olduğunu söyleyebilirim. Pek çok yayıneviyle, editörle ve çizerle çalışma şansı yakaladım. Genel olarak bu işbirliği metnin yayınevi tarafından kabulüyle başlıyor. Editörün çalışma şekline bağlı olarak bir yandan metin düzenlemeleri yapılırken diğer yandan hikâyeye uygun çizim arayışına giriliyor. Bu süreçte editörlerin yönlendirmesini değerli buluyorum. Çizerlerin portfolyolarını inceleyip ortak bir kararda buluştuktan sonra çizere teklif götürülüyor. Çizer de metni beğenir şartları kabul ederse çalışmalar hızlanıyor.

Çizim süreçlerinde çizerin sanatını icra etme tercihine saygı duymak gerektiğini düşünüyorum. Bazı çizerler yazarla yoğun iletişimde olmayı önemserken bazıları da bunu istemeyebilir. Her iki türlü de çok güzel sonuçlar aldığımız kitaplar oldu. Çizerin istediği ortam sağlandıktan sonra çizimler son haline geliyor ve basım aşamasına geçiliyor.

Nasıl yazıyorsun? Belli yazma alışkanlıkların var mı?

Yaklaşık beş senedir aktif olarak yazıyorum. Bu sürede pek çok değişik yazma rutini oluşturmaya çalıştım. Sabah çok erken saatlerde kalkıp yazdığım da oldu, gece yarısından sonra yazdığım da. Şu anda bulunduğum noktada şunu söyleyebilirim ki, duruma göre yazma sürecimi güncellemek, esnek olmak benim için en ideal yöntem.

Belli bir yazma rutininde ısrar ettiğim zamanlarda yazarlığımı anneliğimin önüne koymam gereken anlarla karşılaştım. Kısa sürede anladım ki bu tür bir ısrar benim karakterime uygun değil. Çocuklar hastayken ya da bana ihtiyaçları varken bilgisayarımın başına oturmak oldukça anlamsız. Artık bu tür durumlarda yapacaklarımı hızlıcaplanlıyor ve günün başka bir zamanında işimle ilgili alan açmaya çalışıyorum.

Biz bu röportajı yaparken çocuklar yaz tatillerinin son günlerini yaşıyor. Her an ihtiyaçların ve planların değiştiği yaz dönemi için kendime iki günde bir hikâye yazmak gibi bir hedef koymuştum. Bazen zorlayıcı olsa da iki günde bir hikâye yazabildiğimi gördüm. Bu sayede hikâyeyi iyi kötü diye fazlaca elemeden, bulabildiğim ilk zaman aralığında yazıp görevimi yapmanın rahatlığını yaşıyorum. Bu türden denemeler kendi sınırlarımı zorlayabilmek açısından da eğlenceli oluyor.

Yazar olarak nelerden, nerelerden besleniyorsun? Hangi sanat yapıtları ya da eylemler, gözlemler seni yazı masasına çağırıyor?

Fırsat bulduğum her an çocukları ve onlara bakım verenleri gözlemliyorum. Alışverişte, deniz kenarında ya da hava alanında uzaktan neler yaşadıklarını anlamaya çalışıyorum. Şunu fark ettim ki çocuklar oynasın diye yapılan oyun parkları bile yetişkin dünyasının bir uzantısı. Hiçbir şeyi çocuk odaklı yapmıyoruz. Şehrin arta kalan alanlarına göstermelik parklar konduruyor, ulaşım araçlarını yetişkinlerin konforuna göre tasarlıyor, çocukları her anlamda yetişkin yaşamınaayak uydurmaya zorluyoruz. Bunları gözlemlemek, çocukların farkında olmadan yaşamak zorunda kaldığı zorlukları görmek, son günlerde beni yazı masasına en çok çeken şeylerden biri.

Bunun dışında sanatın her dalından beslenmeye çalışıyorum. Orkestra müziğini çok seviyorum ve uzun yıllar her hafta konserlerine katıldım. Ancak pandemiyle beraber bu alışkanlığımız sekteye uğradı. Bir de artık benim için vazgeçilmez olan yürüyüşler var. Gürültü kirliliğinden uzak, doğada kendi başıma yaptığım yürüyüşler sadece yazma isteğimi değil yaşama şevkimi de artırıyor.

Yazmaya gönül veren her kişi günün birinde yalnızca okuyup yazacağı, kendine ait sürelerin uzadığı bir yaşam diliyor kendine. Sen bu alana kavuşmuş bir yazarsın. Evden, mesai kavramı olmaksızın çalışan bir kadın olmak nasıl bir deneyim?

Buradaki kilit sözcüğün “kadın” olduğunu belirtmek gerek. İşimden istifa ettiğimde sadece kendime ve yazmaya ayıracağım kocaman bir vaktimin olduğunu düşünmüştüm. Oysa çocukluğumdan beri toplum tarafından iyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir ev kadını olmak için eğitildiğimi unutmuşum. Evde kalmak demenin daha fazla ev işi yapmak, daha sağlıklı yemekler hazırlamak ve çocuklara daha fazla “kaliteli” zaman ayırmak olmadığı düşüncesiyle uzun süre savaştım. İstifa ettiğimde oğlum çok küçüktü ve evde bir anne dururken neden anaokuluna gitmek zorunda olduğunu soruyordu. O zamanlar bu soruya verecek cevap bulmakta zorlandığım için devamlı vicdan azabı çekiyor, çocuğu okula ya geç götürüyor ya da vaktinden çok önce alıyordum. Aynı şey evle ilgili diğer konular için de geçerliydi.

Çevremde evden çalışan bir kadın olmaması ve çocuklar için yazmanın fazlaca kolaya alınması hatta gerçek bir iş olarak görülmemesi de cabası. Çocuklar için hikayeler yazmak basit bir iş olarak görülüyor, haliyle bir kadının onca saatini böyle önemsiz bir işte harcaması tuhaf karşılanıyordu. Bu sürecin en zor yanı önce kendimi sonra çevremi eğitmek oldu. Gerçi eğitimin halen devam ettiğini söyleyebilirim.

Sonuç olarak evden mesai saatleri olmaksızın çalışan bir erkek/baba yazar olsaydım eminim yazmaya çok daha fazla zaman ayırabilirdim. Yine de bazı şeylerin iyiye gidişini görmek mutluluk veriyor.

Çocuklar İçin Felsefe alanında eğitim aldın. Bu yolculuğun çocuklar için yazdığın metinlere katkısı oldu mu?

Evetyaptığım işe fazlaca katkı sağladığını düşündüğüm bir eğitimdi. Zaten felsefeye her zaman ilgim vardı, bu eğitim sayesinde daha da derinleştiğini hissettim.

Çocuklar için hikayeler yazmanın büyük bir sorumluluk olduğunu her zaman söylüyorum. Herhangi bir düşünce kalıbı dayatmadan, çocuğa üstten bakmadan, görünüşte basit ama üstüne düşününce derinleşen bir hikâye yaratmak kolay değil. Çocuğun okuduğu hikâyeyle ister istemez düşüncelere dalmasını, ben olsam ne yapardım diye sorgulamasını dolayısıyla kendini tanımasını çok kıymetli buluyorum. Bu yüzden hikayelerimde felsefi bir kapı aralamaya dikkat ediyorum.

Kitapların farklı dillere çevriliyor. Bu sayede, yazdıkların farklı coğrafyalarda, kültürlerde yeniden hayat buluyor. Yabancı yayıncılarından, okurlardan gelen tepkileri merak ediyorum. Bunları değerlendirme, Türkiye’deki okuma alışkanlıkları, beğenileri ile kıyaslama, yorumlama şansın oldu mu?

Kitaplarımı farklı dillerde görmek beni en çok mutlu eden şeylerden biri. Yabancı yayıncılarla ajanslar aracılığıyla iletişim kuruyorum. Bazen hikâyede ya da çizimde kendi kültürlerine göre değiştirmek istedikleri kısımlar olabiliyor. Bunlar genellikle makul istekler oluyor ve orta noktada uzlaşabiliyoruz. Yabancı okurlarım genellikle ebeveynlerinin sosyal medya hesaplarından bana ulaşıyor. Gelen yorumlara çok seviniyorum, özellikle unutamadığım İspanya’da öğrenme güçlüğü çeken bir çocuk okurumun kitabım hakkında çektiği videoydu. Çok sevinmiş ve duygulanmıştım.

Bir de kitap sitelerindeki yorumlar var. İngilizce yayınlanan kitaplarım hakkında dünyanın pek çok yerinden gelen yorumları okuma şansım oluyor. Yine de bir karşılaştırma yapabilecek kadar istatistik yapmadığımı söylemeliyim.

Çocuk edebiyatından önce bir bilim kurgu romanı taslağı denemen var. Önümüzdeki yıllarda çocuk edebiyatının yanı sıra yetişkinler için de hikâyeler yazma planın var mı?

Şimdilik öyle bir planım yok ancak zaman ne gösterir bilemem. Bilgisayarımda ilk gençlik kuşağına yönelik yarım kalmış bilim kurgu taslaklarım var. Belki onlara hız kazandırabilirim. 

* Bu söyleşi ilk kez 25/08/2022 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır. 

31 Mayıs 2022 Salı

Yaratıcı Çocuklar Yetiştirmek

Julia Cameron'un tüm dünyada çok satan Sanatçının Yolu kitabını duymuşsunuzdur. Hamileliğin ardından hareketli sinema sektöründen çekilmek durumunda kalan, üst üste yazdığı senaryoları satamayan, film yapımcısı eşinden ayrılan Cameron, küçük bir kız bebekle zorunlu bir inzivaya çekilir. İçsel kaynaklarının bütünüyle kuruduğuna inandığı bu inzivada dağ manzaralı kulübede masasını pencerenin önüne çeker ve her sabah uyanır uyanmaz el yazısıyla üç sayfa yazar. Sonradan Sabah Sayfaları adını verdiği bu yöntem üzerine atılan ölü toprağını silkeler, içindeki yaraları yazmak yoluyla sağaltmasını sağlar. Böylece yavaş yaaş yolunu bulur ve bir senaryo daha yazmak yerine sanatçılarla, sanatçı adaylarıyla çalışmak istediğini fark eder. Tüm yola koyulanlar gibi, onun için de eşzamanlılık çalışır ve NewYork'ta bir akademiye Yaratıcı Yazarlık dersleri vermek üzere davet edilir. Böylece tıkanıklık yaşayan yazarlar ve sanatçılara yönelik "Sanatçının Yolu" programının prototipi gelişir. 

Benzer bir tıkanıklık süreci ebeveynler için de geçerlidir. Bir ya da daha fazla çocuğu büyütmenin sorumluluğuyla eski düzenlerini, üretkenliklerini kaybeden ebeveynler sıklıkla kapısını çalar. Çünkü bu zorlu yolculukta çocukların merakını ve hayretini uyandıracak, kendilerini ise canlandıracak yöntemlere ihtiyaçları vardır. Yıllar süren ısrarlı talebin ardından "Ebeveynler İçin Sanatçının Yolu" kitabı yayımlanır. 

Hedef kitlesi 0-12 yaş arası çocuğa sahip ebeveynler olan kitabın iddiası hayli büyük: 

Çocukların merak duygusunu uyarmak ve kendi merak duygunuzu canlandırmak 

Çocukların tutkularının sanata dönüşmesine yadım etmek 

Kendini ifade etmeyi güçlendirmek 

Çocukları beslerken kendi yaratıcılık hazineni tazelemek 

Yaratıcılık ve yaratıcı süreç için yaşam boyu tutku geliştirmeyi nasıl başarabileceğini göstermek. 

Yaz tatili kapıda. Bu yaz bir değişiklik yapmak isterseniz on iki haftalık bölümleri çocuğunuzla birlikte uygulayın. Sabah Sayfaları ve Sanatçı Buluşması gibi Sanatçının Yolu klasiklerine ilaveten çocuğunuzla eğlenmek ve keşfetmek için yapacağınız görevler var. Görev kelimesi sizi yanıltmasın. Yapılandırılmış faaliyetler değil kastettiğim, size özel, birlikte yapmaktan hoşnut kalacağınız yaratıcı süreçler bunlar. Her bölümde sizin gibi, benim gibi ebeveynler var; ebeveynlik öncesi yapmaktan keyif aldığı, zamansızlıktan tekrarlayamayan, yorulmuş, çocuğuyla bağını kuvvetlendirmek isteyen... Onların hayatlarından küçük kesitler hem ilham veriyor hem de yalnız değilsin duygumuzu tazeliyor. 

Çocuklarımızın bedenleri kadar ruhları da bize emanet olduğuna göre otoriter, kural koyan kişi olmaktan biraz uzaklaşıp bu yaz tatilinde bir parça oyun arkadaşlığını denemek isteyen ebeveynlere tavsiyemdir. 







30 Mayıs 2022 Pazartesi

Öykü fikirleri nereden geliyor?

Kızımın okuluna geçtiğimiz haftalarda bir yazar geldi. Okudukları kitap hakkında sohbet etmek, sonra da kitaplarını imzalamak için. Bildiğiniz okul etkinliği işte. 

Kızım bu etkinlikten hiç memnun kalmadı. Maske yasağı kalkmadan önce gerçekleşen etkinlikte iki ders saati boyunca toplantı salonunda sıcakta oturmak ve soru cevap bölümünü dinlemek, sonra da uzun imza kuyruğunda terleyerek ve sıkılarak beklemekten hoşlanmamış. 

Eve geldiğinde bana soruların genelliğinden, okunulan kitapla ilgisizliğinden bahsetti. Yazar söyleşilerine bir şans daha tanımak istiyordu belki de. O yüzden katıldığım yazar söyleşilerinde bana neler sorulduğunu sordu. Sıraladım: 

Yazmaya nasıl başladınız? Neden öykü türünde yazıyorsunuz? Öykü fikirleri nereden geliyor? Sizi etkileyen yazarlar kimler? Çocuklar ve yetişkinler için yazmak arasındaki farklar nelerdir? vb.

Kızım dinledi. Kendinden memnun başını salladı. Düşüncesi teyit edilmiş gibiydi hâli. 

"Tamam işte. Bu soruların ve buna verilen yanıtların yazılan kitapla ilgisi yok."

Kızım haklı. O zaman yazar söyleşileri neden var? Kim için yapılıyor? Ya da bu soruların ardında ne yatıyor? 

Son soruyla başlayayım. Bu soruların büyükçe bölümü kendi de yazmaya heves edenlerden geliyor ve altında samimi bir merak yatıyor ve de gizli sorular: "Sizin gibi yazmaya nasıl ve ne zaman başlayacağım? Bana sahiden işime yarayacak bir şeyler söylemeniz mümkün mü?" 

Çocukların pek azı bu soruların cevabına dair samimi ilgi ve merak duyuyor. Dolayısıyla bir salon dolusu çocuğu toplantı salonuna doldurmak, yazarın eline mikrofon verip belki de çocuğun sevmediği bir kitabı nasıl inşa ettiğini anlattırmak pek de işe yarayacak gibi durmuyor. 

Yazarlardan okumak ve yazmak üzerine hiç mi işe yarar bir şeyler duymayacağız?

Duyacağız elbette. Yazmayı mesele edinmiş deneme kitapları bunun için var. O zaman başlığın vaadini yerine getirmenin vaktidir. Mikrofonu Ursula K. Le Guin'e uzatalım.

"Fikirlerin geldiği yer, deneyimdir. Ama öykü olup bitenin aynası değildir. Kurmaca hayal gücü tarafından tecrübe edilmiş, dönüştürülmüş, başkalaşıma uğratılmış deneyimdir. Hakikat olguyu içerir ama zamanda ve uzamda onunla sınırlı değildir. Sanattaki hakikat, taklit değil reenkarnasyondur."


27 Nisan 2022 Çarşamba

Aday Dosya, Yazar Adayı ve Yayınevleri Üzerine Son Derece Şahsi Notlar


Bazen tanıdığım insanlar, yakınları adına yayınevlerine dosya başvurusu, kitap yayımlatmak üzerine sorular soruyor. Kimisi bir tanıdık olmadan kitap bastırabileceğine inanmıyor, kimisi yolladığı dosyanın editörler tarafından çalınabileceğinden korkuyor. Kimisi ilk kitapların yalnızca parayla bastırılabileceğini düşünüyor.

Bolca aday dosya başvurusu yapmış, reddi onayından fazla, hali hazırda üç kitabı da yayımlanmış bir yazar olarak deneyimlerimi paylaşmaya karar verdim. 

Önce ret alan dosyalarla başlayalım. Yazmaya yeni başladığınızda yazdıklarınız size harikulade görünebilir. Bayağı başı, ortası, sonu olan temiz bir dille yazdığınız metinleri bitmiş, yayımlanmaya hazır hâle gelmiş sanabilirsiniz. Çoğunlukla etrafınızdaki insanlar, yazdıklarınızı gerçek anlamda yorumlayacak ilgi, bilgi ya da dürüstlüğe sahip olmadığından hemen dergilere hikâye, yayınevlerine roman dosyası yollamak hevesine kapılabilirsiniz. Yarışmalar da size göz kırpıyordur. Bir keresinde son teslim tarihine birkaç hafta kala benim de yazmaya yeni başladığım dönemlerde bir arkadaşım bana yarışmaya katılmayı düşündüğü roman taslağını yollamıştı. Kabasını çıkardığını, ince işleri kalan sürede tamamlayacağına inandığı roman, gençlik yıllarında başından geçenleri anlattığı bir sinopsisten ibaretti. Yayınevlerinin yalnızca mevcut yazarlarıyla ya da tanıdıkları isimlerle ilerleyen yapıları olduğuna inanmadan önce reddedilen, beğenilmeyen dosyalarınızı yeniden okuyun. Gerçekten bitmiş mi? Anı anlatmaktan öteye geçebilmiş mi? Metin kendi potansiyeliniz dahilinde en iyi halde mi? Dosyayla işiniz sahiden bitti mi? Yoksa çalışmaktan, yeniden yazmaktan mı kaçıyorsunuz? 

Doğru yayınevine yolladınız mı? Dosyanızı yolladığınız yayınevinin kitaplarını okudunuz mu? Nasıl kitaplar yayımladıklarını biliyor musunuz? Belki de yerli yazar basmayan bir yayınevine öykü, şiir basmayan bir yayınevine şiir dosyası yolluyorsunuz. Yayınevleri açısından yayın yelpazesini tanımayan bir yazar adayının hoş karşılanmayacağını hatırlatmaya bilmem gerek var mı?

Her sanat türü gibi yazmak da öğrenilebilir, geliştirilebilir bir meleke. Yazmaya gönül ve emek verdiğim sekiz, dokuz yıllık süreç içinde kendi metinlerim arasındaki farkı görüyorum. İlk başlarda yayınevlerine yollamaya cesaret ettiğim dosyaların ilk hâllerini de anımsıyorum. O metinler çöpe gitmedi elbette. Yeniden yazımla can buldu. Yeri gelmişken tüm yazarların "demlenme süreci" diye tabir ettiği şeyin, bir metni imla bozukluklarından, yazım hatalarından arındırmak olmadığını da hatırlayalım. Yeniden yazmak ya da demlenme dediğimiz şey, öykü özelinde konuşuyorsak şimdi yazmayı bitirdiğimize ve sonunda ne olacağını bildiğimize göre Edgar Allan Poe'nun öykü için olmazsa olmaz olarak gördüğü tek etkiyi yaratmaya yönelik olarak metnin başına geçmek ve metinde bu etkiyi yaratacak atmosferi yaratmayı sağlamak. Kelime seçiminden, metaforlara, olay örgüsü ve kurguyu sağlamlaştıracak ayrıntıları eklemeye kadar metne bu yönde hizmet edecek her şeye yeniden bakarak yazmaktan bahsediyorum. Bunu öğrenmenin en iyi yolu da, okumaya bayıldığımız yazarları, kısa öyküleri yeniden okumaktan geçiyor. Mümkünse kendinize okuma arkadaşları seçin. Metinleri ameliyat edilecek hastalar gibi sedyeye yatırın. Kesin, biçin, yorumlayın. Eğrisi, doğrusu yok. Hepiniz farklı ayrıntıları fark edecek, birbirinizin görüşünü keskinleştireceksiniz. Bir gün yazı masasına geçtiğinizde, yazdığınız metni yeniden okuduğunuzda bu konuştuklarınız aklınıza gelecek ve metindeki aksaklığı çok daha rahat fark edip, minicik bir hamleyle düzelteceksiniz. Tüm bunlar edebiyat yolculuğuna dair ve hayli zevkli.

Yazarlık becerileri kendiliğinden gelişmez. İyi okurluk, iyi yazarlığın olmazsa olmazı. Yeni bir şey söylemediğimin farkındayım ama en önemli tavsiye bu. Kalem oynatmak istediğiniz türün iyi örneklerini okuyun. Başka türleri de okuyun. Yazmak için kendinizi eve kapatmayın. Gezmek için, arkadaşlarınızla buluşmak için, sosyalleşmek için kendinize yeterince zaman ayırın. Pandemi döneminde ben bunu hayli ihmal etmiş olabilirim ama ne derler bilirsiniz: "Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma." Yazmak için yaşamaktan zaman çalmayın velhasıl. Kendinizi yazmak için zorlamayın. Yazarken sizi şaşırtan tüm ayrıntılar yaşayıp belleğinizin arkasına ittiğiniz anıların içinden kopup geliyor ne de olsa.

Dergiler işin mutfağı, derler. Ciddiye alın. Kitap eleştirileri yazın. Yazarlarla söyleşiler yapın. Nitelikli, incelikli sorular hazırlayın. Kitabın arka kapağından devşirdiğiniz sorularla karşısına çıkmayın yazarın. Ya da iki kitabı arasındaki farkı onun anlatmasını beklemeyin. Siz fark ettiğiniz, yakaladığınız ayrıntıları sorun ona. Çoğumuz yazmakla geçimimizi sağlamıyoruz, şan şöhret de kazanmıyoruz. Yazmaktan zevk aldığımız için, heyecan duyduğumuz için yazıyoruz. Bizim harcadığımız emeğe benzer emek verilmiş bir söyleşi karşısında sevinmememiz, işbirliği içine girmememiz pek mümkün değil. Dijital çağda yazarlara ulaşmak, söyleşi yapmak çok da zor değil. Yazdıkça, edebiyata emek verdikçe, bu tür yazılarla kaleminizi sınadıkça kendi yolunuzu da açacaksınız üstelik.

Yayınevlerine aday dosya yollamadan önce tek hikâyeyle katılabileceğiniz yarışmalar olduğunu unutmayın. Yarışmalar kendinizi sınamak için güzel fırsatlar sunar. Yarışmalar konusunda da seçici olun elbette. Jürisinde kimler var bakın. İçinize sinen yarışmalara gönderin. Hikâyelerini okumaktan hoşlandığınız yazarlar tarafından okunmak, beğenilmek, kayda değer metinler yazmaya başladığınızı görmek sizi devam etmek için yüreklendirecektir. 

Atölyeler... Hepimiz kendi bilgi ve becerilerimizi arttırmak için birtakım eğitimlere gidiyoruz. Çoğu meslek için bu mecburi üstelik. Yazmak becerileriniz için de bu seçenekten elbette faydalanabilirsiniz. Atölyelerin çoğunda okuma ve yazma ödevleri verilir. Bu yolla metin analizleri yapmanız, bir metni etkileyici kılan unsurları görmeniz, kendi yazma sürecinize katmanız amaçlanır. Dolayısıyla atölye yürütücünüzü iyi seçin. Atölyeleri bir tür usta çırak ilişkisi olarak göreceksek, ustanızın ustalığından, size iyi geleceğinden emin olmaya çalışın. Atölyeden verim almak için okumak ve yazmak için hevesiniz ve zamanınız var mı bir bakın. 

Nihayet yayımlanmaya hazır bir dosyanız varsa öncelikle tebrik ediyorum. Bir dosya üzerinde çalışma sabrınız olduğuna göre yayımlatma konusunda da aynı sabrı gösterin. Evet, dönem kötü. Ekonomik kriz, artan kâğıt, mürekkep masrafları, dağıtım şirketleri problemleri... Her sektörün kendine has sıkıntıları var ve hiçbir sektör için işler güllük gülistanlık olmayacak. Buna rağmen hem yayıncılık sektörü hem de diğer sektörler pandemi, kriz demeden işlerine devam ediyor. Yayımlanmak için daha çok beklemeniz gerekebilir. Yayınevleri satışı yüksek kitaplara yönelip ilk kitapları ertelemeye devam edebilir. Bunları umursamayın. Yazmaya devam edin. Böylece bir atımlık kurşununuz olmadığını önce kendinize, sonra olur da bir yayıneviyle bağlantıya geçerseniz onlara göstermiş olursunuz. 

Yazmaya başlayan herkesin hayali, kapağında adının yazdığı, sayfalarını çevirebileceği bir kitap. Hayli anlaşılır bir hayal ve arzu. Bunu biraz daha erken elde etmek için cebinizden para harcamaya kalkmayın. Krizi, artan maliyetleri göstererek sizi ilk kitapların yalnızca parayla basıldığına inandırmaya çalışan yayınevlerine itibar etmeyin. Yayıncıların işinin, yeni yazar keşfetmek, kitap basmak ve dağıtmak olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Aday dosya başvurunuz kabul edildiğinde kalbiniz çarpacak, ayaklarınız yerden kesilecek. O mutlulukla neye evet, neye hayır dediğinizin farkına varın. Özgün bir eser yarattığınız için alacağınız telif, dişinizin kovuğunu doldurmaz ama sembolik değeri paha biçilmez. Kurumsal bir yayınevi size yalnızca telif vermez. Aynı zamanda size editöryel hizmet sunarak metninizi potansiyeliniz dahilinde en iyi hâle getirmenizi sağlar ki bu da çok öğretici bir süreçtir. Bunu kendinizden esirgemeyin. İyi bir metin er ya da geç yayıncısını bulacaktır. Eh yazmak denen yolculuğun her aşaması sabretmekten geçiyor. Yolunuz açık olsun. 



28 Mart 2022 Pazartesi

Küp içindekini sızdırır*

 


Kekeme Hamlet 10 yaş üstü okur için yazılmış bir ilk gençlik romanı. Yüzeyde liseye yeni başlayan, kekemeliği nedeniyle dışlanmaktan korkan, tiyatroyu çok seven, en büyük hayali sahneye çıkmak olan bir çocuğun kendi içindeki güçlü çatışmaları ailesi, yeni sıra arkadaşı Turgut ve adaşı Hikmet öğretmenin de yardımıyla yendiğini gösteren bir iyileşme, büyüme hikâyesi. Bu hikâye aynı zamanda olağandan farklı görünenlerin maruz kaldıkları alaycılığı gösterirken, sanatın duygulara hitap eden, birbirini anlamayı kolaylaştıran, iyileştirici yönüne de vurgu yapıyor. Doğrudan Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar ve William Shakespeare’in Hamlet’iyle bağ kuran romanı, yazarı Doğukan İşler ile metinlerarasılık ve yeniden yazım üzerinden konuştuk.



 

Kekeme Hamlet on yaş üstü her okurla farklı seviyede konuşabilen bir metin. İçine bunca edebi oyunu sığdırdığı halde asıl hikâye dışlanmaktan korkan, içinde güçlü çatışmalar yaşayan bir çocuğun aile, arkadaşlık ve sevgi sayesinde hayallerine kavuşması hikâyesi. Hikâye nasıl doğdu, gelişti?

Romanın asıl çıkış noktası, “ilk gençlik” diyebileceğimiz hedef yaş grubuna hitap edecek kitapların büyük bir çoğunluğunun çeviri eserler oluşu ve birkaç yazar dışında, edebiyatla gerçekten ilgili kalemlerin bu hedef yaştaki okurlar için pek de bir şey yazmamasıydı. Çocuk-genç kitapları editörü olarak çevremdeki birçok yazar dostuma, gençlik romanları yazmalarını tavsiye ediyor veya onlarla beraber yürütebileceğimiz projeler sunuyordum. Maalesef, edebi anlamda, çocuk ve gençlik yazını pek ciddiye alınmıyor, birçok “ciddi yazar” tarafından. Fakat sonrasında, neden nitelikli kitaplar okumuyor çocuklar-gençler, hep kötü veya çeviri romanlar, wattpad kitapları okunuyor vs. diye de yakınıyoruz… Baktım ki çevremdeki pek çok yazar yanaşmıyor, ben neden oturup bir şeyler yazmaya gayret etmeyeyim diye düşündüm ve ortaya nihayetinde Kekeme Hamlet çıktı. Biraz kendi ilk gençliğimdeki tiyatrocu olma hayallerim, biraz engeller, biraz umut, biraz metinler arasında gezinen kalemim, hem özelde hem de mesleki anlamda biriktirdiklerimle umarım ki güzel bir roman çıkmıştır ortaya.

Roman Tehlikeli Oyunlar’dan bir epigrafla başlıyor. Daha ilk sayfada Oğuz Atay’ın roman ve hikâye kahramanları gibi entelektüel, dilin doğru kullanımına önem veren, aksi örneklerde hemen bir parantez açarak içeriye doğrusunu yazan bir ben anlatıcıyla karşılaşıyoruz. Okurken benim aklıma kimi Oğuz Atay hikâyeleri de geldi. Bir de sizden duyalım. Hikmet Altay’ın nam-ı diğer Kekeme Hamlet’in yüzeyini kazısak altından hangi kurmaca karakterler çıkar?

Oğuz Atay her anlamda en çok etkilendiğim, bile isteye taklit etmekten ve hatta parodisini yapmaktan da çekinmediğim bir yazar. Gurur duyarım, mutlu olurum. Tehlikeli Oyunlar da döne döne ve çok özel anlamlarda, sürekli olarak okuduğum tek roman. Elbette hem duygu anlamında, hem de teknik anlamda ilhamını daima içimde taşıdığım Oğuz Atay ve onun kurmacaları, yazdığım metinlerde belli belirsiz hep gezinmekte. Hikmet Benol karakterinin de Hamlet’ten mülhem yanlarının oldukça fazla olduğunu, biraz altını eşeleyince zaten rahatlıkla görüyoruz zaten. Biraz Hamlet, biraz Hikmet Benol, biraz Selim Işık… Hatta belki biraz da kurmaca birer karakter olarak zihnimde ayrıca yaşayan Oğuz Atay ve Doğukan İşler’den doğan bir Hikmet Altay (nam-ı diğer Kekeme Hamlet) var karşımızda.

Kekeme büyükbaba karakteri anlatıda kilit bir yer tutuyor. Hamlet oyunundaki bir gelen bir kaybolan ve gerçeği ifşa eden kralın hayaleti gibi bir büyükbaba bu. Evin içinde sessiz. Odasının kapısı hep kilitli. Nadiren görünüyor ama Hikmet’in kafasındaki soruların yanıtları da onda. Kilitli kapıların merakı diri tutan, gerilimi sürdüren bir yanı da var doğrusu. Yazarken bütün bunları baştan tasarlayıp planlayarak mı yol aldınız?

Küp içindekini sızdırır, derler. Edebi metinlerle, yazarla, karakterle dolu bir oyun bahçesi gibi zihnim. Ne kadar tasarlarsam tasarlayayım, klavyenin başına geçip tuşlara basmaya başlayınca, parmak uçlarınızdan sızanlara çoğu zaman siz de şaşırıyorsunuz. Elbette muhteşem bir yazarım, dahi çocuğum anlamında söylemiyorum bunları. Ne kadar tasarlarsanız tasarlayın, belki bir saat önce yazmaya başlasanız bambaşka olacak bir metin çıkabiliyor ortaya. Her an, yeni bir yazar yaratılıyor, sanki. Büyükbaba karakterini, Joseph Campbell’ın meşhur Kahramanın Sonsuz Yolculuğu eserinde modellediği aşamalardan biri olarak, bir “rehber” olarak tasarladım. Hikmet’e “büyülü nesne”yi sunacak kişi. Biraz farklı olarak, belki, ikisi de birbirine rehber oluyorlar aslında nihayetinde.  

 

Romanı tek kelimeyle tanımlamam gerekseydi “oyun”u seçerdim. Kurgu oyunlarla dolu. Hikmet’in oyun izlemeyi sevmesi, romanın içinde sahnelenen oyun, Hikmet’in düşlerinde kurulan oyun, yazarın metne çağırdığı roman ve hikâye kişileriyle kurduğu oyun… Oyun içinde oyun kurmak metnin önemli bir meselesi gibi görünüyor. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Frithjof Schuon’un çok güzel bir tanımı vardır: “Kâinat, rüyalarla örülü bir rüyadır.” der. Elbette bu havalı bir söz gibi dursa da mânâ olarak durup belki de asırlarca düşünülmesi gereken bir hakikatin özeti… Oyun kavramını, “rüya” kavramıyla eşdeğer görüyorum çoğu kez. Neyin tetiklediğini pek de kestiremediğimiz, neye gebe olduğundan gafil olduğumuz bir “an”da yaşıyoruz nihayetinde; ama geçmişe takılıp kalarak, gelecekten endişe duyarak, “an” oyunları icat ediyoruz sürekli kendimize. Yani, geçmiş hülyası ve gelecek düşlerinden ördüğümüz bir rüya (bir oyun) oluveriyor hayat. Bu oyunlardan sıyrılabilmenin, bu oyunların karşısında bir nebze de olsa durabilmenin bir yolunun da oyunlara karşı başka başka oyunlar kurabilmekten, bu oyunları da biraz ironi ile güçlendirmekten geçtiğini düşünüyorum. Ciddiye aldığımız değil, ciddiyetle oynadığımız oyunlar kurabilmekten. Rüyalarımızı, gördüğümüz anda tevil edebilmekten…

Her sanatçı kendisinden önce üretilen sanat yapıtlarıyla konuşur. Okuyabildiklerinin, ulaşabildiklerinin içinden geçerek ilerler, üretir. Siz bu bağı saklama gereği duymadan, edebiyat tarihine geçmiş iki büyük eserle bayağı doğrudan konuşan bir roman oluşturmuşsunuz. Arkaya böyle iki güçlü metin alarak yazı masasına oturmanın yazarken size sağladığı avantaj ve dezavantajlardan bahsedebilir misiniz?

Eğer ortaya özgün bir eser koyma iddiamı gerçekleştirdiysem, beslendiğim ya da bağ kurduğum eserleri saklamaya gerek duymam. Bu da oyunun bir parçası aslında: Çok güzel oynanmış, kaleme alınmış iki eserden-oyundan yepyeni bir eser-oyun yapabilme oyunu. İşin avantajlı tarafı, aslında yazar ve okur olarak kendinizi bir sınavdan geçirebilmeniz, terazinin diğer kefesine gerçek ağırlıklar koyup kendinizi tartmanız oluyor, diyebilirim. Böylece, hem bu eserlerin hakkını veren hem henüz okumamış okura bu eserleri işaret eden bir metnin ortaya çıkması (yani, sadece bir köprü olması hasebiyle) bile işe yarar bir şey yazmış olarak kabul ediyorsunuz kendinizi. Dezavantajı var mıdır, bilemem. Kötü bir taklit, kötü bir parodi, karikatür kalabilir tabii metniniz. Terazinin aynı kefesinde, ağırlıkların altında ezilebilir. Umarım ezilmemiştir Kekeme Hamlet.

Lisans eğitiminiz sinema televizyon ve Türk Dili ve Edebiyatı üzerine. Uzun yıllardır da yayıncılık sektöründe çalışıyorsunuz. Editörlük ve çocuklar, gençler, yetişkinler için yazmak el ele gidiyor. Tüm bunlar birbirini nasıl besliyor? Nerelerde ayrışıyor?

Elbette hem eğitimim, hem mesleki görgüm ve birikimlerim, hem yazarlığım, hem okurluğum; hepsi birbirine mündemiç aslına bakarsanız. Bir ecza dolabı gibi düşünürsek, hepsi ilaç benim için ama hangi durumda, hangi dozlarda kullanılması gerektiğini bildiğim ilaçlar. Editörlük yaparken, yazarlığımı ne kadar ortaya koymalıyım ya da yazarken kendime ne dozda editörlük yapmalıyım, bunları ayrıştırıp dozajlarını ayarlayabiliyorum sanırım. Ya da bir çocuk öyküsü yazarken, belki daha rahat olduğum yetişkin öykü dilimi nasıl dizginlemeliyim… Elbette sınırların birbirine karıştığı, yanlış ilaç ve dozajların şifa yerine hastalık verdiği de oluyordur. Yazar, okur ve editör dostlarımın fikirlerine danışmak, cümlelerimin başka gözlerde ve gönüllerde oluşturduğu hissiyatı öğrenmek de ayrıca çok önemlidir benim için.

Yayıncılık faaliyetleri yazmaya ne ölçüde izin veriyor? Bu aralar üzerinde çalıştığınız bir dosya var mı? Okurla ne zaman buluşacak?

Yazmak için kimseden izin almamak gerekir, yayıncı da olsanız başka bir meslekte de, hele ki kendinizden. Çöpe gideceğini bilerek de olsa, birkaç satır da olsa, her gün yazmalı bir yazar. Sadece seçtiğim değil, kaderim olduğuna da neredeyse emin olduğum bir şey benim için yazmak.  Ben de bilgisayarımın ya da defterlerimin başına oturacak vakit bulamazsam bile, zihnimde yazmaya hep devam etmeye çalışıyorum. Üzerinde çalıştığım dosyalar ise hiç tükenmiyor. Yetişkin tarafında da çocuk-gençlik alanında da dosyalarım epeyce birikti. “Okul öncesi” diye tanımladığımız 3+ yaş grubu için yazdığım bir öykü var en ön sırada, resimlenmesi de tamamlandı, baskıya gitmeyi bekliyor, bakalım ne zaman yayımlanacak… Kekeme Hamlet bittiğinden beri düşündüğüm, Hikmet’in arkadaşı Turgut’un hikâyesi ise zihnimde çoktan yazıldı, kâğıda dökülmeyi bekliyor.

 * Bu söyleşi ilk kez 24 Mart 2022 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır. 

 

 

13 Mart 2022 Pazar

Çocuk kitabı yazmanın püf noktaları

Arama motoruna ".... nasıl  yapılır?" ile başlayan bir soru cümlesi yazmanın ve önünüze gelen yanıtlar arasında size gerçekten fayda sağlayanlarının peşine düşmek, dijital çağın olmazsa olmazı. Bilgiyi toplama yerimiz artık çoğunlukla internete kaydığı için, dil de biliyorsanız ana dilinizde ulaşacağınız sonuçlardan farklı, işe yarar şeyler bulmanız olası. 

Can sıkıntısıyla yazdığım "How to write picture book" sorusuna cevap arayan bir makaleden bulup çıkardıklarımı sizin için özetleyeceğim. Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz. 

John Matthew Fox yazar, editör ve eğitmen. 2006 yılından beri yazdığı Bookfox adlı blog daha iyi yazmak isteyenlere yönelik pek çok içerikle dolu. Diliniz olanak veriyorsa sitenin içinde gezinmeyi ve ilham almayı ihmal etmeyin. Bu çeviri bittiğinde ben de kendime orada mola alma fırsatları tanıyacağım. 

İşe harika bir fikir bularak başlayın

Muhtemelen bir fikriniz vardır ancak onu çok daha rafine bir hâle getirin. İnternette bu konuda yazılmış kitapları aratın. Özetlerini okuyun. Sizin kitabınızın basılmış kitaplardan ne gibi bir farkı olacak? Yazmaya koyulmadan önce çok zamanınızı almayacak bu araştırmaya ve kitabınızı rakiplerinden ayıracak farklılığı bulmaya zaman ayırın. Bu konuda daha önce yazılmış olması kötü bir şey değildir. Okurların bu konuya ilgi duyduğunu gösterir. Nasıl fark yaratacağınızı düşünün. Kahramanınızın farklı olabilir. Hitap edeceğiniz yaş grubu farklı olabilir. 

Ana karakterinizi geliştirin 

En iyi çocuk kitaplarının kahramanlarının hepsi bir şekilde tuhaftır. Komik bir alışkanlığı vardır. Değişik görünürler. Diğerlerinden farklı konuşurlar. 

Kahramanlarınız başkalarının tamamen aynısı olmasın. Ayırt edici bir özelliği olmayan kahramanınız varsa bu durum sizi endişelendirsin. Kahramanınızı ortaya çıkarmak için sorular sorun. Yanıtlar arayın. 

Doğru uzunlukta yazın 

Yazacağınız yaş grubuna uygun kelime sayısında bir metin ortaya çıkarın. Eğer resimli bir kitap yazıyorsanız kelime sayınız 1000 kelimenin altında olmalı. 

Yaş gruplarına göre kelime uzunlukları ise şöyle: 

0- 200 kelime 0-3 yaş board book

200- 500 kelime 2-5 yaş early picture book

500- 800 3-7 yaş resimli kitap 

600- 1000 kelime 4- 8 yaş geç older picture book

3 bin - 10 bin kelime 5- 10 yaş chapter book

10 bin- 30 bin kelime 7- 12 yaş middle grade

Hikâyenin içine hızlı girin

Pek çok yayımlanmamış kitap çok yavaş ilerlediği için çocuğun (ve ebeveynin) dikkatini çekmez. Eğer hikâyeniz sirke katılan bir çocuk hakkındaysa birinci veya ikinci sayfada sirke girmiş olmalı. 

Zemin hazırlamak için arka planda çocuğun hayatını ya da hikâyenin hangi mevsimde geçtiğini anlatmayın. Sirk bir an evvel şehre gelsin ve çocuk bir palyaço, ip cambazı veya aslan terbiyecisi olsun. Çocuk kitabı yazarken hikâyenizi yazmak için az yeriniz var. Zaman kaybetmeyin. 

Ana problemi çözün 

Her kahramanın bir problemi vardır. Bu bir gizem, kişi ya da bir çatışma olabilir. Bu problem, tüm kitap boyunca kahramanın neyle mücadele edeceğini belirler. Kitabın büyük bölümü kahramanın bu problemi çözene kadar karşılaşacağı engellerdir. 

Yazmaya yeni başlayan yazarların bu konuda yaptığı ana hatalar şu şekildedir:

Kahramanın problemi çok hızlı çözmesi

Kahraman problemi çözene kadar gerçekten uğraşmalı, en az üç kez (daha büyük çocuklar için daha da fazla, beş kez) başarısızlığa uğramalıdır. 

Çok sayıda engel olmaması 

Kahraman tek bir engelle karşılaşıp onu çözmeye uğraşmamalı. Önüne tek engel çıkartıp hop diye çözüme kavuşturmayın. Örneğin kahraman bir uzay gemisi yapıp uçuracaksa, parçaları kaybetsin, annesi yemeğe çağırsın, arkadaşı bunun işe yaramayacağını söylesin, yağmur yağsın vs. 

Kahramanın problemin çözümünü yeterince önemsememesi 

Bu büyük bir sorun olmalı. Çocuk ölüm kalım meselesi gibi hissetmeli, sorun bir kayıp düğme olsa bile. Kahraman bunun büyük bir sorun olduğunu hissettiği sürece okur da öyle hissedecektir. 

Tekrarları kullanın

Çocuklar tekrarı sever. Ebeveynler tekrarları sever. Yayıncılar tekrarları sever. 

Çocuk kitaplarında kullanabileceğiniz üç çeşit tekrarlama yolu vardır:

Belli kelime ve kalıpların aynı sayfada tekrarı 

Belli kelime ve kalıpların kitabın genelinde tekrarı 

Hikâye yapısının tekrarı

Hikâyedeki unsurların, yapının tekrarı dil bazındaki tekrardan daha önemlidir. 

İllüstratörler için yazın 

Başarı için yazarken illüstratöre ne vereceğinizi de düşünün. İllüstratörler ilgi çekici görseller yaratmak ister. İyi illüstratörler kitabınızı radikal bir şekilde geliştirebilir ama onların verdiğiniz metinle çalıştığını unutmayın. Daha fazlasını sunun. 

Mekân olarak eğlenceli yerler düşünün. (Okul yerine onları yeşil bir binanın içine yerleştirin) 

Çizmesi komik karakterler düşünün. (Bir lemur çizmek, bir köpek çizmekten daha eğlencelidir)

İçeride olmaktansa dışarıya çıkartın. (Buğday tarlaları bir yakat odasından daha eğlencelidir)

İllüstratör için dışarıda çok daha fazla özgürlük vardır. Unutmayın yayıncı kitabınızı yalnızca sizin kelimelerinizden geliştirmiyor. Hikâye ve görsel arasında bir denge kuruyor. 

Hikâyeyi uzatmadan sonlandırın 

Hikâye bir kez bittiğinde (kedi bulundu, zorba özür diledi, iki kız yeniden arkadaş oldu) kitabı bitirmek için bir ya da iki sayfanız var. 

Hikâyenin bitip okur için gerilimin sonlanması onu okumaya teşvik eden şeyin bitmesi demek. O zaman onlara bir iyilik yapın ve kitabı mümkün olduğunca hızlı bitirin. 

Temelde tatmin edici bir son yaratmaya ve hikâyeyi bağlamaya çalışıyorsunuz. 

Benim en sevdiğim bitirme numarası komedyenlerin "yeniden çağırma-call back" dedikleri teknik. Gösteri başladığında yaptıkları bir şakaya gönderme yaparak bitirmek. 

Bunu çocuk kitaplarında da yapmak mümkün. Kitabın ilk beş, altı sayfasında görünen ve kaybolan bir ayrıntı yeniden belirebilir. 

Başlık seçin 

Yazarların çoğu kitaplarının ismini yazmaya başladıklarında bilmez. Geçici bir başlık bulun. Hikâye bittiğinde çarpıcı ve doğru olanı bulana kadar onu sayısız kez güncellemekten çekinmeyin. Başlık seçerken kelimelerin ilk harflerinin aynı olması gibi dil tekrarından faydalanabilirsiniz. Kitabın içeriğini açıklayan bir başlıktan kaçının. Başlığınıza enerji verin. Başlığınız bir eylem içerebilir. Gizemden faydalanın. Başlık okura içeride neyle karşılacağını tamamen söylüyor mu, merak mı yaratıyor? Koymayı düşündüğünüz başlığı arama motorunda arayın. Başlığınız daha önceden kullanılmış mı? Kontrol edin. Başlığınız kullanıldıysa bunu hâlâ yeniden kullanabilirsiniz. Başlıkların telif hakkı yoktur. Ama sizin kitabınızı diğerinden ayırmak güç olacağı için en iyi fikir değildir. Başlığınızı çocuklar ve yetişkinler üzerinde sınayın. İlgilerini çekiyor mu bakın. 

Yenileme stratejisi: yazdıklarınızın üzerinden geçin 

Pek çok yayımlanmamış kitap lafı uzatır. Eğer yayıncı ve editörle konuşabilseydiniz size lafı fazla uzattığınızı, bunun reddedilme sebeplerinden birisi olduğunu söyleyebilirdi. 

Hikâyenizi tekrar okurken kendinize "eğer burayı atarsam hikâyem hâlâ anlamlı mı?" diye sorun. Hikâye o kısım olmadan da anlamlıysa o kısmı silip atmaktan çekinmeyin. 

Bir editör nasıl bulunur

Yazmayı bitirdikten sonra bir editörle çalışın. Yazdığınız şeyi sevdiğinizi ve değiştirmek istemediğinizi biliyorum ama metninizi çok daha iyi hâle getirecek pek çok yol vardır. Bir editörle çalışmak size bu imkânı verecektir. İki tip editör vardır. Birincisi içerik editörü. İçerik editörleri hikâyenin tamamına bakar. Olay örgüsü, karakterler, diyaloglar, geliştirilmesi gereken ne varsa... Sonra bir redaktörle çalışmanız gerekir. Redaktör dili metninizi dil bilgisi, üslup ve gerekli diğer ayrıntılar üzerinden değerlendirir. 

Bir illüstratör nasıl bulunur

Bu yazımın ardından gelen en önemli aşamadır. İyi bir resimli kitap için iyi bir illüstratöre ihtiyaç vardır. İllüstratör ne kadar uzun çalışırsa ortaya o kadar iyi bir işi çıkar. 

Not: Son iki maddede ABD'inde bu işlerin hangi kurumlar aracılığıyla yürüdüğüne dair ayrıntılar var. Türkiye'de metin bir yayınevi tarafından kabul edildiğinde editöryel çalışma ve illüstrasyon işi yayınevi tarafından yürütüldüğü için daha fazla ayrıntı vermeye gereksinim duymadım. 


30 Kasım 2021 Salı

Fatih Erdoğan'dan Yazar Adaylarına Üç Tavsiye

 1 Yazdığını okut 

Arkadaşlarına okut. Eşine, sevgiline, annene, babana, kapıcının çocuklarına ve hatta kapıcının kendisine. Söyledikleri her şeyi not et, en ipe sapa gelmez bulduklarını bile. Sen okurken onları duraksatan, gülümseten, irkilten, tedirgin eden, mutlu eden, alınlarını kırıştıran, vb, her şey senin için önemlidir. Bir anahtar: Diyelim, sen okurken bir yerini anlamadıklarını söylediler ve sen de açıklamanı yapıp devam ettin. Buraya mim koy. Açıklaman yeterli gelirse onlar sana "Haaa, tamam, şimdi anladım diyeceklerdir. Ama bütün okurlarına tek tek açıklama yapamayacaksın ki! En iyisi açıklama gerektiren bulanıklığı ortadan kaldırmaktır. 

2 Çocuklar seni aldatmasın 

Yazdıklarını çocuklara okuturken, çok bildik bir klişeden kendini koru: "Ay çocuklar çok dürüstler! Çok içtenler!" Hayır, çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi çoğu kez ne duymak istediğimizi anlarlar ve bir güzel yanıltırlar bizi. Hele o öyküyü dinledikten sonra dondurma yiyeceklerse ya da Playstation başına geri dönebileceklerse, bu süreci hızlandırmak için taktik cevaplar verirler, hatta yalan söylerler. 

Çocuklardan hiç mi yararlanamayız? Tabi ki yararlanırız ama sadece olumsuz değerlendirmelerinden. Beğendiklerini söylerken değil, beğenmediklerini söylerken daha dürüsttürler. "Öykünü beğendim ve anladım!" diyorsa kuşku duy. Ama "Hiçbir şey anlamadım!" diyorsa öykünün başına otur, tabii yaş grubu hatası yapmadıysan. 

3 Ayıkla 

Metnini eline alıp "silkele", fazlalıklar dökülsün. Varsay ki uzun bir yola çıkacak metnin, bir zümrüdüankanın bacağına bağlanarak. Ve zümrüdüanla yalvarıyor sana: "Ne olur! Yalnızca gerekli olanlar kalsın, ötesini taşıtma bana..." Ayıkla. "Bu söylediğimi daha az sözcükle nasıl söylerim?" sorusunu sor kendine hep. Lafı dolandırma, yükleme, giydirme, süsleme, donatma, takılar takma... Neyse sözün onu söyle, fazlasını at. "Edebiyat yapmaya" çalışma! Söyleyecek sözü, anlatacak öyküsü olmayanların başvurduğu yoldur bu. (İyi) editörleri sıkar, (iyi bir yayınevinde) yayımlanma şansını da azaltır. 

Kaynak: ilk hevesten imza gününe Çocuklar İçin Yazmak 

               Fatih Erdoğan  

              binbir kitap

              deneme 

28 Kasım 2021 Pazar

Celil Oker'den Yazar Adaylarına Tavsiyeler



Sakın ama sakın, bitmiş işinizi sıkı bir gözden geçirme, mesleki terimle "edit"işleminden geçirmeden üçüncü kişilerin dikkatine sunmayın. 

Düzeltme işini asla ve asla daha bir yandan yazarken, iş bitmemişken yapmaya girişmeyin. Moralinizi bozmaktan başka bir işe yaramaz. Çalışmanızı sekteye uğratır, aynı cümle üzerinde gereksiz zaman harcamanıza yol açar, ilerlemenizi durdurur. 

Yazdıklarınıza âşık olmayın. Gereksiz her şeyi gözünüzü kırpmadan atın gitsin. Öğrencilerimle deneyimlerim, her türlü yazının % 30- % 40 oranında kırpılmışının ilk halinden çok daha diri, dinamik, net ve zevkle okunan bir yazı haline dönüştüğünü gösterdi bana. Kulağınıza küpe olsun. 

Yazarken de düzeltirken de bir yazım kılavuzuyla nikah kıyın. Asla bildiklerinize güvenmeyin. Açın bakın. 

Ve yazdıklarınızı dünyanın kafasına atın. Utanmayın. 

Dünya üzerinde hiç kimsenin kendisi için yazdığına inanmıyorum. Başkaları için yazarız. Paylaşmak için yazarız. Bunu sağlayabilmenin tek yolu, yazdıklarımızı dünyanın kafasına atmak ve geri dönüşünü beklemektir. Dünyaya güvenin. Dünya onun için yaptıklarımızı er ya da geç bize geri verir. Bugün olmazsa yarın. 

* Bu tavsiyeler Celil Oker'in "Genç Yazarlar İçin Hikaye Anlatıcılığı Kılavuzu" adlı kitabından alınmıştır. 


29 Ekim 2021 Cuma

Vedalaşmayı Bilmek

En az dört yazıyı ayın son birkaç gününe bırakmak alışkanlığa döndü bu aralar. Tembellik değil esasında. Hiç yazmıyor değilim. Hatta öykü dosyamı bitirdiğimi söyleyebilirim. Geçen sene bu zamanlar ufak ufak elimi açarak başladığım yolun sonuna bir kez daha gelebilmenin haklı gururu bir madalya gibi göğsümde. Bir fikir bulmak, öyküyü nasıl yazacağını düşünmek, yazmak, okumak, aksayan yanları görmek, düzeltmek kısımları yazmanın en heyecanlı yanları, bir balonun içine üflemek gibi, büyüyor, büyüyor. Sonrasını kestirmek daha güç. Patlayacak mı, elden ele havalanacak mı, ömrü ne kadar olacak, okurunu bulacak mı? Cevapları bizde değil. Henüz gelmemiş bir zamana dair yanıtlar bunlar. Yazmak eyleminin dışında.  Bununla beraber yazmak, en nihayetinde yayımlatma isteğini de çağırıyor yanı başına. Yazan kişi, emeğini görünür kılmak istiyor, hikâyeleri okunsun, birilerinin kalbine dokunsun, belleğinde yer etsin istiyor. Yayımlatmak, yazmak kadar kolay ve keyifli değil. Engebeler, engeller mevcut. Heyecanlı bekleyişlerle, tuhaf telaşlarla dolu. Asla emin olamadığın bir yolda yürümek gibi bir şey. Bir tür konforsuz alan; kafanın içinde onlarca sesin konuştuğu, yükseldiği, alçaldığı gri bir alan... Kapının ne içi, ne dışı, hem içi, hem dışı, öyle bir yerdeyim ben de. İç seslerim yüksek. Kimi zaman gür, kimi zaman cılız bu sesler türlü türlü şeyler diyor bana. Bir öncekinin önüne geçtin diyebiliyorum örneğin. İşin en rahatlatıcı yanı da bu olsa gerek. Çünkü, daha iyi yazmak, ufuk çizgisi gibi önümüzde, ona doğru yürüdükçe, uzaklaşıyor. Mesafenin kapanması asla mümkün değil. Bir nevi Zeno paradoksu gibi. Bunun yanı sıra geçtiğimiz seferlerde işlerin rast gitmesi, fazlaca beklememek  bu defa da öyle olacağı anlamına gelmez biliyorum. Ekonomik kriz, artan döviz kurları, kâğıda gelen fahiş zam... Yayıncıyla genç yazar ve yazar adaylarının arasındaki mesafeyi arttırmasından da korkmuyor değilim. Neyse ki çok satan, hep satan kitaplar var. Bu sayede hikâyelerimizi basılı bir kitap formunda görmek mümkün oluyor. Dilerim 2022 bu sevinci yaşayabilirim. 

Kimi yazarlar ellerindeki dosyalarla zor vedalaşıyor. Ben onlardan değilim. Yeniden yazmanın bir sonu olduğunun farkındayım. Her metin yeniden yazılabilir. Emanet ettiğiniz her okurdan gelen bir yorum bir yerlerini söküp yeniden yaratmak anlamına gelebilir. Orada unutulmaması gereken nokta, kim için yazdığının farkında olmak galiba. Hepimiz öncelikle kendimiz için yazıyoruz. Dışarıda, binlerce farklı okur var: farklı yaşama alışkanlıklarına sahip, farklı okuma kültürlerinden gelen, farklı yaşam görüşleri olan. Her birini memnun etmek, tatmin etmek mümkün değil. Her yazarın müttefiki olması gerektiğine inandığım halde, yayımlanmadan önce çok fazla kişiden görüş sormayı, her birince onaylanmayı beklemeyi doğru bulmuyorum. Yazan kişi, metinlerini okurluğuna güvendiği, inandığı kimselerle paylaşabilir elbette ama bu kişilerin bir sınırı olmalı. Serseri kurşun gibi elden ele sektirmemeli. Yazıyı daha üst seviyelere taşımak isteğinde, çalışma azminde eleştirilecek hiçbir yan yok. Bununla beraber sürekli çırak kalmak istemekte, her bir cümle için el almak, onay almak arzusunda ters bir şeyler var. Yolu, sayıları giderek artan atölyelerden, bire bir çalışmalardan geçen yazar, kendi sesini hep bir başkasının akort etmesine muhtaç hâle düşmemeli, kendini mezun etmeyi de bilmeli. Aksi, mükemmellik yanılsaması içinde bir tür bağımlılığa, ızdıraba dönüşebilir. Ustanın da çırağın da vedalaşmayı bileni makbuldür. 




18 Ekim 2021 Pazartesi

Nasıl Yazıyorlar? (31)

 Yazarların okuma alışkanlıkları okurun ilgisini çeken bir konu Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların söyleşilerinde yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. Kurmacabiyografiler, web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim. 

İşte otuz birincisi: Özge Bahar Sunar 



Yürüyerek yazıyorum

Yürüyorum. Takip edenler bunu zaten biliyorduk diyebilir. Olsun yine de aklıma ilk gelen ve beni en çok besleyen şeyin yabanda tek başıma yaptığım yürüyüşler olduğunu bir kere daha söylemeliyim. Bu yürüyüşlerin hem hikâye üretmek hem de yazdığım hikâyelerdeki düğümleri çözmek için çok büyük fayda sağladığını biliyorum. Düşündüğüm her şey bir kitaba dönüşmüyor tabii ama düşünsel alıştırma yapmış oluyorum. Bir vücut kasını çalıştırmak gibi! Bu sayede gündelik hayatta başka şeylerle uğraşırken bile kafamın içinde hikâye parçacıkları oluşup duruyor. Temiz havanın, doğanın öngörülemezliğinin ve kendimle baş başa kalmanın da besleyici tarafları var. Bu saydıklarım için illaki dağ tepe yürümek de gerekmiyor, yazdığım ilk hikâyeler köye taşınmadan önceydi ve o zamanlar da yürüyordum. Kendime sakince bir güzergâh çizmiştim. Şimdilerde yine şehirdeyim ve bir çocuk parkının etrafındaki yürüyüş parkurunda yürüyorum. Aslında yürümeye zamanım varsa her yere yürüyerek gitmeye çalışıyorum. Zaman ve mekân değişiyor, değişmeyen şey yürümek. Bazen hızlı, bazen yavaş. Bazen değneğimle, bazen değneksiz. Bazen bir köpeğin yoldaşlığıyla, bazen yalnız. Bazen bilinmez bir yola, bazen pazara. 

Çocuklara bakarak yazıyorum

Çocuklara daha yakından bakıyorum, gözlemliyorum, konuşmalarına kulak kabartıyorum ve farklılıklarını yakalamaya çalışıyorum. Aslında bunu yaptığımın farkında bile değildim. Çocukları severim ve onlarla vakit geçirmek her zaman hoşuma gider. Özgünlükleri, dili kullanış biçimleri eşsizdir, olayları yorumlayışlarını dinlemeye bayılırım. Özellikle sözcüklerle ilişkileri çok eğlencelidir. 

Geçen gün arabada Erkin Koray'dan Esterabim çalıyor, bildiğimiz kadarına eşlik ediyoruz. "Böyle bir yar istemem, istesem de istemem... Esterabim, esterabim!" Bu esterabim ne demek acaba diye konuşmaya başladık ki Ateş sözcüğü anlamamamıza oldukça şaşırmış bir şekilde "Anlamayacak ne var, Estar Abisine söylüyor işte!" dedi. Arkadaşımın kızı servisteki ablanın kendisini çok sevdiğini, hatta doğum gününü jandarmaya yazdığını söylemiş. Jandarma ne mi? Ajanda! Çok eğlenceli değil mi? Düşününce örnekler öyle çok ki; uzun süre bizi bir şeye ikna etmek için "ekmek kural çarpısı" deyip durdu. Ekmek kuran çarpsın demek istiyor. Artık kendince yorumladığı kelimeleri kaybettik, büyüdü ve bütün kelimeler tanıdık. Son kaybettiğimiz kelimesi "bilgiyasar"dı, ondan bir önceki "vüduc". "O çorabı giymeyeceğim, benim vüducum!"

Her gün şaşıracak bir şeyler görüyorum. Sabahtan akşama oynadığı, arada üç saat jimnastiğe gittiği bir günün akşamında artık oynayacak enerjisi kalmamıştır diye düşünmüştüm. Yemekte enfes bir boncuk makarna vardı. Yemeği yavaş yiyişini yorgunluğuna verdik, sonra fark ettik ki özenle çatalın her bir ucuna makarnaları teker teker geçiriyor ve öyle yiyor! Oyun her yerde ve her zaman, yorgunluk buna bahane olamaz!

Hayvanlarla ilişkilerinden de çok şey öğrendim. Bitlerini öldürmek için saçlarını özel bir şampuanla yıkayacağız dediğimizde "Onları öldüremezsiniz! Buna asla izin vermem!" diyerek epey ağlamıştı. 

Çocukluk çağı altın çağ, kalıpların işlemediği, özgünlüğün tepe noktası. Çocukları seyrederken hem yaşam sevincim artıyor hem de onların nelerden hoşlandığı hakkındaki bilgilerim yenileniyor. Benim çocuğum yok, üstelik etrafımda çocuk da görmüyorum diyenler varsa kendi çocuklukları ne güne duruyor diyorum. 

Çocuk kitaplarının değiştirme gücüne inandığım için yazıyorum 

Nitelikli çocuk kitapları dünyayı değiştirebilecek güçtedir. Yazmamı sağlayan temel motivasyonum işte bu! Girdiğim ortamlarda ne iş yaptığımı soruyorlar. Çocuklar için hikâyeler yazıyorum, diyorum. Bunun gerçek bir iş olmadığını düşünen öyle çok kişi var ki! "Peki gerçek işiniz nedir?" Çocuklar için yazmak benim için gerçek bir iş, yoğun bir mesai ve büyük sorumluluk. Eğer çocuk kitapları yazmak istiyor ama bunu pek de mühim bir iş olarak görmüyorsanız ya düşüncelerinizi gözden geçirin ya da bu sevdadan vazgeçin derim. Çünkü ezkaza bir hikâyeniz çocuk kitabına dönüşmüş olsa bile bu size bir doyum vermeyecektir. Arayışınız devam edecektir. Yazma sürecindeki duygularımdan sonra bahsedeceğim ama şu kadarını söyleyeyim hiç de şenlikli bir süreç değil. O hikâyenin -kendi potansiyelimde- olabilecek en iyi hâlini bulmak zorundayım çünkü o hikâyeyi küçük bir çocuk okuyacak/dinleyecek. Ve eğer onu etkilerse yeniden ve yeniden okuyacak. Belki onlarca kez belki ezberleyene kadar! Bu az bir şey mi? Bunun önemsiz olma ihtimali var mı? Ve o hikâyeden bir parçayı alıp büyütecek. Belki de o parça videodaki beş milimetrelik minicik bir dominonun, bir metreden uzun yaklaşık elli kiloluk dominoyu devirmesinde oynadığı rolü oynayacak. Bunun sorumluluğunu düşünebiliyor musunuz? Yazarken bile ellerim terledi. İşte bununla yaşıyor, bununla yazıyorum. Sözlerimi Aziz Nesin'den bir alıntıyla bitiriyorum: "Adı unutulmuş bir küçük ülkenin, adı duyulmamış en değersiz yazarı bile, kendi gücü içinde bütün dünyayı değiştirmek, yeniden yapmak çabası içinde değilse, yazık onun harcadığı mürekkebe, kâğıda, yazık o yazıları okumak için okurların boşa giden zamanlarına..." Mum Hala adlı güncesinden. 

Okuyarak yazıyorum

Okuyarak! Kulağınıza çok da ilginç gelmedi değil mi? Başta bana da böylesine temel bir şeyi yazmak tuhaf geldi. Ancak bu seriyi hazırlarken bir kere daha anladım ki bizi hedeflerimize götüren şeyler belki de pek farkında olmadan geliştirdiğimiz alışkanlıklardır. Gerçi o hedefler biz adım attıkça yer değiştiriyor ama bu başka bir yazının konusu. Çocuk kitapları özelinde düşününce yaklaşık on iki senedir her gün yüksek sesle birkaç kitap okuduğumu fark ettim. Çocukların evde kaldıkları günler ya da fuar dönüşü gibi olağandan fazla kitap aldığımız zamanlarda bu rakam artıyor. Bir şeyi her gün yapmak, onun için zaman ayırmak kaçınılmaz olarak dönüşüm sağlıyor. Aradaki bağ kuvvetleniyor. O şeye karşı alıcılar açılıyor, merak artıyor. Özellikle yüksek sesle okumanın, yazma üslubu oluşturmak için de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Okul öncesinde çocuklar kitabı okumaktan çok dinliyor, sadece içerik değil biçimsel anlamda göze ve kulağa hoş gelmesi bu bakımdan önemli. Kafiyeli metinler, sözcük tekrarları, değilen duyguların fonetik yansıması... Bazı kitapları onlarca kez okutuyorlar, neden? Pek çok şeyin yanında o kitabı dinlemeyi sevdikleri için, güzel bir müzik parçası gibi. Üstelik nitelikli kitapların defalarca okunması bu kitapların başarısını oluşturan öğelerin içselleştirilmesini sağlıyor. Buna moda bir söyleyişle organik öğrenme diyebiliriz. Eğer yanınızda eleştirilerini özgürce yapan çocuklar varsa öğrenme daha anlamlı oluyor. Elbette yazmak için çocuk edebiyatının yanında farklı türleri de okumak gerek. Benim edebi haz aldığım metinler genellikle bilim kurgu romanları ama nitelikli bir kitap bulduysam türü ne olursa olsun okumaya çalışıyorum. Farklı türler farklı bağlantılar oluşturuyor. Son olarak okunmayı bekleyen kitaplarla ilgili bir tüyo verip yazımı bitiriyorum; birkaç yıldır halihazırda okuduğum kitabı gece yastığımın altına koyup uyuyorum. Özellikle kalın kitapları bitirmek için etkili bir yöntem olduğunu söyleyebilirim. 

* Bu yazı yazarın izniyle sosyal medya hesabından alınmıştır.

    30 Eylül 2021 Perşembe

    Nasıl yazıyorlar? (30)

    Yazarların okuma alışkanlıkları okurun ilgisini çeken bir konu Sevdiğim, sevmediğim, okuduğum, okumadığım tüm yazarların söyleşilerinde yazım, üretim aşamasına dair söylediklerini iştahla, ilgiyle okuyorum. Kurmacabiyografiler, web günlüğüm olduğuna göre, yeri geldikçe buraya da not düşebilirim. 

    İşte otuzuncusu: Murat Gülsoy 



    Çalışmak için masanın başına oturduğumda yanıma büyük bir bardak su veya çay alırım. Eskiden kahve de içerdim ama şimdilerde çay daha iyi arkadaşlık ediyor. Müzik de oluyor çoğu zaman. (Ama hep aynı müzikler... Bir tür klasik koşullanma örneği.) Bir de notlarımın olduğu defter. Eğer yeni bir metne başlayacaksam her şey biraz daha zor olurdu eskiden. İlk cümlelerin, yazılacak metnin tüm dokusunu belirlediği gibi bir saplantım vardı. Bu nedenle de gerilirdim. Aklımdaki hikâyeyi anlatmak için oturduğum masanın başından tek satır yazmadan kalktığım olurdu. O giriş kısmını, ilk cümleleri düşünürken hikâye zihnimde eskir, değerini kaybeder, artık ilgimi çekmez bir hale gelirdi. Bunu aşmak için daha az karmaşık bir teknik denemeye karar verdim: Yazmaya balıklama dalıyorum. Boş bir sayfa açıyorum bilgisayarda ve hemen başlıyorum. İlk cümleyi falan beklemeden. Bazen yazdıklarımın tamamını silip baştan başlıyorum. Bazen hiçbir şey yazmamış olarak kapatıyorum bilgisayarı. Bazen de aynı metnin birden çok giriş dosyası oluşuyor: Ama çoğu zaman, o eşik atlandıktan sonra su bardakları hızla boşalıyor (bunu söylemek utanç verici ama mademki biz bizeyiz), küllükler doluyor, yazı üremeye başlıyor. Bazen beni bile hayrete düşürüyor planladığım, tasarladığım, kurallarını belirlediğim yazının içindeki dünyanın benden bağımsız bir gerçeklik kazanmaya başlaması... Bir süre sonra yazdığımın ayırdında olmadan, tek tek sözcükleri, cümleleri düşünmeden kendiliğinden yazı akmaya başlıyor. Bu, yazmanın en zevkli ânıdır.

    Bir başka yazıya başlama ânı: daha önceden başladığım bir metni sürdürmek için bilgisayarın başına geçtiğim zamanlar... Çoğu metni bir oturumda yazmam. Günlere, aylara, bazen de yıllara yayılırlar. Kendiliğinden olan bir şey. Belirli bir yöntem izlemiyorum zamanlama konusunda. Bir metnin bitişi çoğu zaman kendini belli ediyor zaten. Bu ara aşamalarda yazmaya başlamak yeni bir metne girişmekten daha kolay oluyor. Çünkü önce nerede kalmış olduğumu hatırlamak ve metnin dünyasına girebilmek için o âna kadar yazdıklarımı baştan sona okuyorum, düzeltiyorum, değişiklikler yapıyorum. Eğer yazdığım çok uzun bir metinse ve sadece bir gün ara vermişsem bir önceki oturumda yazdıklarımı okuyorum. Bir bölüm bittikten sonra tüm yazdığım bölümleri okuyorum. Bu bazen tüm bir çalışma zamanını kaplayabiliyor. 

    Bu bilgisayar başında geçen yazma anları akşamüzeri dört sularında başlayıp gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürebiliyor. Duruma göre değişiyor. Sonra gün bitiyor. Uykusuz kalmaktan nefret ettiğim için erkenden (gece yarısı) yatağıma girdiğimde başucumda o gece okuyacağım kitaplar oluyor. Eğer gündüz karmaşık kurmaca bir metin üzerinde uğraştıysam asla başka bir kurmaca metin okumuyorum; parça parça okuyabileceğim deneme ve inceleme kitapları ya da ansiklopedi ciltleri alıyorum yanıma. Bir de yukarıda çokça anlattığım defterimi. Çünkü en güzel düşünceler bu yatmadan önceki okuma anlarında geliyor aklıma. Onları da heyecanla not ediyorum. ... 

    Kaynak: Büyü Bozumu: Yaratıcı Yazarlık Kurmacanın Bilinen Sırları ve İhlal Edilebilir Kuralları Murat Gülsoy Can Yayınları Deneme 

    31 Mayıs 2021 Pazartesi

    Bir fotoğrafı yazmak...

    Yazamamak, nereden başlayacağını bilememek hemen herkesin yaşadığı bir problem. Bunun bir yazar kabızlığına dönüşmemesi için elimizin altında farklı yazma alıştırmaları, oyun seçenekleri bulunmasında fayda var. İşte bir tanesi:

    İlgini, dikkatini çeken bir fotoğraf seç. Ona 5N1K soruları yönelt. Daha da derinleşmek için "Peki ya...?" ile başlayan sorular bul. Yanıtlarını yazmaya başla. Kahraman ya da olay örgüsüne girmek o an için güç geliyorsa mekânı incele. Orada hiç bulunmamış birine bu mekânı nasıl anlatırdın? Tasvir etmeye başla. Bakarsın bu yazı temrini seni bir hikâyeye taşır. 

    Denemek için bir de örnek. 



    Gamze Güller'den Yazar Adaylarına Tavsiyeler



    Düzeltmelerinizi bilgisayar ekranı yerine aldığınız çıktı üzerinde yapın. Bu, yazdığınız şeyi farklı görmenizi sağlayacaktır. 

    Başlangıcı yazmakta zorlanıyorsanız önce önemli olanı yazmayı deneyin. Bu şekilde hikâyenin nasıl başlaması gerektiğine dair daha net bir fikriniz olacaktır. 

    Yazdığınız metin yavanlaştıysa veya gereğinden fazla düzeltildiyse bir kanara bırakın ve aklınızda kalanı yeniden yazın. Sonra iki versiyonu en iyi şekilde birleştirebilirsiniz. 

    Yazmaya başlamadan önce hikâyenin tonu ve atmosferine uygun sözcükleri listeleyin, sonra onları yarattığınız sahneye ekleyin. Bu, yazdığınız metnin ruhuna uygun sözcük seçimlerine odaklanmanızı sağlayacaktır. 

    Bir sahnede tıkandıysanız hava durumunu veya mekânı değiştirin. Yeni bir şeyi tarif etmek sahneyi ilerletebilir. 

    Üçlemeler kuralını unutmayın! Bir sembol üç kere görünsün, bir olay üç aşamada gerçekleşsin. Tekrarlar en az üç kere yinelensin. İkinci tekrar hata gibi görünür, üç ise anlamlı görünür. 

    * Yazma ipuçları yazarın instagram hesabından izin alınarak paylaşılmıştır. 


    29 Mayıs 2021 Cumartesi

    Altı üstü



    Hemingway'in ünlü buzdağı teorisini duymuşsunuzdur. Hemingway, metnin okura sunulan kısmını buz dağının tepesine, suyun yüzeyinde kalan kısmına benzetir. Yazarın bildiği ancak metne almadığı kısımlar, buz dağının altında kalan çok daha büyük kısma tekabül etmektedir. 
    Öykünün nasıl olması gerektiğine dair konuşulan hemen her yerde karşımıza çıkan okura düşünme alanı, boşluk bırakma bahsi, öykü yazarı okurun sezgisine güvenmeli mealindeki görüşler, Hemingway'in buzdağı teorisine dayanmaktadır. Öykünün doğası gereği eksiltili yapısı, okura sezme, üzerine düşünme alanı olarak boşluk bırakılması görüşü yaygın olarak kabul görmektedir. Çünkü iyi edebiyat daima biraz gizem gerektirir. 
    Bununla beraber gizem ya da sürpriz yaratmak, asla ve asla silgimizi rastgele kullanmak, metnin içinden gelişigüzel eksiltmeler yaparak kafa karıştırmak, anlam karmaşası yaratmak değildir. Görünenden çok daha fazlası olduğunu ima etmek, görülmeyenin de ağırlığını metne iliştirmek ve gerilimi arttırmak, okura keşif yapabileceği alanlar bırakmak göründüğü kadar kolay bir iş değildir. Yazıyı bekletmeyi, yeniden okumayı, düzeltmeyi, kimi zaman ters yüz etmeyi, yeniden yazmayı gerektirir. Bunu biliriz. Defalarca duymuşuzdur. Ama yazmaya yeni başladığımızda bundan anladığımız çoğu zaman imla hatası, anlatım bozukluğu gibi düzeltmeleri yapmaktır. Bu da yeniden yazma denilen görevin yalnızca yüzeyde kalan kısmıdır. 
    Altta yatana ulaşmak gerektiğini bildiğiniz anda başlar belki de yazarlık; bizi A noktasından B noktasına taşıyan araç olan metnin çok daha fazlasını istediğini kavradığımız zaman. Yazma hazzı denilen şeyin bizi avcuna aldığı, kendimizle yarıştırdığı bu yol, bir masal başı tekerlemesinden farksızdır. Az gidersiniz uz gidersiniz bir de bakarsınız bir arpa boyu yol gitmişsiniz. Bir ömrü, bir arpa boyu yola feda etmek, nelerden vazgeçmeyi gerektirir? İnsan neden kendine böyle bir yol seçer? Böyle bir hedef koyar? Kesin yanıtlar vermek çok da mümkün değil. Emin olduğum kısmına değineyim o halde. 
    Adına yazmak denilen eylem sayısız eşik çıkarıyor kişinin karşısına. Yazma cesareti, yaratma heyecanı, yazamama kıvranması, kendini aşma fırsatı... Bu fırsatlar sayesinde hikâye etmenin ötesine geçmek,  hayranı olduğun metinler gibi yazmaya çalışmak, onların yazmaya ayırdığı zamanı yeniden okumaya harcamak hepsi bir bir açılıyor önünüze. Bir eşik gibi. Ve her eşik gibi de öğretici. 



    24 Mayıs 2021 Pazartesi

    Nasıl Yazar/Şair Oldum? (61)

    Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun.   




                                                          ARTIK HAREKET VAKTİ 

    I

    Şunu söyleyemem: Ben hep yazar olmak istemişimdir. Hayır, böyle bir şey diyemem. Dergilerde öykü yayımlamak, bir kitap çıkarmak gibi istekler bana 30lu yaşlarımdan sonra gelmiştir. İşin aslı, yazma fikrini hep sevdim, ama onun gerektirdiği sadakati uzun süre gösteremedim.Çok istikrarlı olmayan bir günlük tutma deneyimi vezayıf öykü taslaklarından başka bir verimim yoktu ortada.Ama okumak her zaman önemliydi. Öğrencilik yıllarımdaVarlık ve Milliyet Sanat gibi dergileri takip etmeye çalışırdım. Ankara terminalinde (önceki terminal) otobüsün kalkmasını beklerken oradaki bir büfeden aldığım Milliyet Sanat’ı açıp hiç gitmediğim, belki de hiç gitmeyeceğim oyunların yorumlarını, tiyatro yazılarını okuyordum.Çalışmaya başladığım yıl Pamukova-Adapazarı arasındaki otobüslerde de Varlık dergisini azkarıştırmadım! İster bir oyun yorumu olsun, ister şiir değerlendirmesi, bu yazılar benim bilmediğim terimlerle dolu olurdu. Ama böyle böyle öğreniyordum.Şurası kesin ki o metinlerden pek iyi tanımlayamadığım bir haz alırdım. Ama nedense,ben de yazayım, bu dergilerde benim de bir yazım çıksın şeklinde bir hevesim yoktu o zamanlar. Sanırım kafayı sonradan bozdum!

     

    II.

    Ama yazarlığın özel bir kategori olduğunu da içten içe hissediyordum. İlkgençlik yıllarımda televizyonda,diyelim Çetin Altan’ı görüyordum, ekrandaki gazeteci-yazar ifadesi dikkatimi çekiyordu.Bir başka gün Yaşar Kemal’i kendisine sorulan soruları yanıtlarken izliyor ve yine unvan olarak sadece yazar titrini görüyordum. Sanırım kendimce bu insanları farklı bir yere koymuştum.İçimden bir ses yazarlığın özel bir durum olduğunu, belli bir saygınlık taşıdığını söylüyordu.Bu işte diploma, sınavlar veya sertifika yoktu.Sadece sözcükler vardı. Sözcükler yoluyla bir ifade biçimi buluyordunuzve insanlar sizin yazdıklarınız okuyordu. Bu bana bir mucize gibi geliyordu. Dediğim gibi, o yaşımda kendim için böyle hayaller kurmuyordumhiç. Demek o zamanlar da mucizelere karşı mesafeliymişim.

     

    III.

     

    Şu ‘oldum’ sözü biraz itici ama. Bunu belki de en başta söylemeliydim. Biraz kibir ve kendinden fazlaca memnun olma hali içeriyor. Pek çok yazımın yayımlandığı Parşömen’inbu köşesinede bu şerhi düşerek katılıyorum. Ben aslında böyle şeylerihep yadırgarım; bir yerde ‘nasıl oldum’ gibi ifade okuduğumda ya da böyle bir söz duyduğumda, kendimi, ‘dur bakalım, daha ne oldun?’ diye düşünürken bulurum. Burada Tanıl Bora’nın yaklaşımını anmak isterim. Nilay Örnek’in severek dinlediğimpodcast dizisininadı (Nasıl Olunur?) aynı zamanda programda konuklara yöneltilen son sorudur.Tanıl Bey bu soruyu sürecin kendisiyle açıklıyor; bir şeyler yapmanın, üretiyor olmanı verdiği hazzın yeterli olduğunu söylüyor. “Olmaktan daha önemlisi, yapmak!”,diyor Tanıl Bey.Bende konuya genel olarak böyle bakıyorum.

     

    IV.

     

    Bir de tabii şu kitap yayımlamakla yazar olmak arasındaki kırılgan ilişkiden söz etmek gerek. Edebiyat dünyasında zaman zaman konuşulan bir konu. Yazar kimdir? Yazarlık tam olarak nerede başlar? Yerine getirilmesi gereken şartları var mıdır? Ve ‘bir kitabı olmak’ yazar olarak anılmak için gerekli midir? Tabii bu son soruyu “yeterli midir” diye sormayı tercih edenler de olacaktır. 

     

    Devrim Horlu geçen yıl bu konuları işlediği bir videosunda,dosya hazırlamak ve yayınevlerine ulaşmak gibikonulardayola yeni çıkanlara bazı tavsiyelerde bulunduktan, sabrın ve beklemenin önemini vurguladıktan sonra konuşmasını şöyle bağlıyordu: “Kitabı olan herhangi biri olacağınıza, kitapsız bir yazar olun, daha iyi! Doğrusu bu tanımı ben de benimsiyorum;gayet mantıklı da geliyor. Ama içimde zaman zaman harlanan bir ateş var, bilinmek, tanınmak, daha çok okunmak ateşi bu. Bazen onunla başa çıkmak zor oluyor.Yanişu ‘kitapsız öykücü’ ya da ‘kitapsız yazar’gibi nitelemelerbu uzun yolda bir duraksa, ben bu durakta yeteri kadar beklediğimi düşünüyorum. Artık hareket vaktidir, diye düşünüyorum.

     * Bu yazı ilk kez 23 Mayıs 2021 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır.